Одна из причин пристрастия людей к порочному – безделье. Когда б он возделывал землю, занимался торговлей, разве мог бы он вести праздную жизнь?
Абай Кунанбаев

23 ноября 2013 3378

AYMAUITOV  Jüsipbek, "Akbilek"

Язык оригинала: ''Akbilek''

Автор оригинала: AYMAUITOV Jüsipbek

Автор перевода: not specified

Дата: 23 ноября 2013


Roman

 

Birinci bölüm


Üst-Taş diyarı.

Buhtarmı’nın sağ kıyısında kendini tüm dünyaya gösteren Altay var.                                                                                                                            

Orada, Güney Altay yüksekliklerinden havada dalgalanıp düşen İrtış tarafında, sonbaharı büyüleyen Kurşim bölgesi gizleniyor, bozulmamış sessizliktir.

Altay Kurşim’i - ezelden yapılmış, içinde bol bol oturan soylu nayman yuvasıdır.

Kurşim’in kışı hırçın, gökyüzünden bir kan tanesi değil, sanki tüylü bir yumru düşüyor, yaz ise hızlı dağ esintisiyle geçmektedir.

Hava az daha ısınırsa kar azıcık erir, derecik gibi akar, derhal herhangi bir hayvan hevese tutuluyor, bir çam ataları Altay’ya şefkatle sarılıyor, sanki Bey’e onun yenileyici ve koruyucu göğsüne dikkatli bir şekilde basar.

Yaşlı Altay başına avucunu kaldırır ve mest eden Markakol gölünü saklar – Sakın dokunma!- Onlar bal lezzet, cennet ve cennet yüz gizemleri ile doluyor.

Markakol’ün kolyesi Altay halklarının bir inci parlaklığı ile bembeyaz çadırlarıdır.  

Dağlıların, Altay’ın gözdeleri, kızıl geyiklerin gibi, kendi kaprisi - diğerlere yüksekten bakıyorlar, kimse tarafından sıkılmamış ve hiç bir şeyde sınırlandırılmamış – kendi iradesinde Markakol’ün büyüleyici bir nefesindedir.

Taze ve tatlı Markakol’ün suyu. Beslenir onun suyu ve çimle yaratıcının sedaya hayvanları, teşmil memelerden sağımda kadınların kalçalarını beyazlatan ve deri kovaları dolduran – süt değil, berekettir; kımız ise geçmiş zamanlarla siyahlanan tulumlarda mayalanıyor, şifacı, koyu ve yağlıdır. İçer insan bir fincan, kızarır, ağzı kabzı gibi uğulduyor ve cennet huri dünyasının kollarına düşüyor, sarhoş, ruhu uçacak gibi, Altay’ın tüm yetmiş rüzgârını eyerlemiş, güreş oyunlarla at yarışlara başlar, atlar da nallarla şaklıyor, oynayıp, dağlar çıngıraklar gibi yankılanacak.

Peki, Altay güzelleri tasvir etmeye çalışırsanız, vazgeçin, tüm Altay Tanrılarda bile yeterince kelime bulunamaz. Onların yüzlerini ancak methedici aynalar yansıtabilir, keçi gibi gözleri, deri - kar gibi beyaz, gülüş hızlı bir şafaktır, vücut beyaz söğüt dalı gibi esnek; biraz sallanıp dönüp bakarlar, meydan okuma gülümseme ve tamam kafanızı yemişsiniz. Ağızlarına düşersen ise bir anda sizin şehvetli fantezileri ile yükseklere, belki doğrudan uzay çatısına iğnelerler.

Ama söz konusu olan bu değil! Her şeye hazır olanlar, dinlemeye hazır mısınız?  Size her şeyin nasıl ve neden olduğunu bütün ayrıntılarıyla anlatmaya hazırım. Buyurun, yerlerinizi tutun da dinleyin.  Bir zamanda yaşamış, masalı değil bu, basit deyişle, kısa değil, aynı zamanda uzatmadan da hikâyemi sürdürürüm. Bu yüzden boş lafları bırakalım da başlayalım herhalde. Nazım biçimde ifade edilmenin ustası değilim ben dilbaz olamazsam kusura bakmayın.

Demek o diyarlarda gece patikalardan rengârenk at üzerinde yalnız bir binici gizlice yürüyor, karanlık bir adamdır. Gerisinde Kurşim’i bıraktı, ileride ise kilizle kaplanmış kayalık çıkmaz Karayekş dar boğazı var. Kim olabilir o, o dar kapı zindana giren, ölümle sürdürülen hayvan ya da malı kaçıran fani ruhlu biri değilse.

Boğaza tamamen çökülmeden atlı önce atını durdurup etrafına baktı. Kayalık duvar kenarında taş yatakta tüfekle gri biri yatıyor. Gri biri rengârenk at üzerindeki biniciyi görüp beyaz çubuğunu kaldırdı şu ise soluk şapkasını sallayıp yanıtladı. Daha sonra hem zayıf atlı hem de tüfeğin sahibi olan gri biri birbirlerine yakınlaşıp birlikte boğazın derinliğine çekildiler.

Kurşim’de ise Markakol’ün yüksek dağ otlaklarında şişmanlaşmış insan ve hayvanlar dağların eteklerine inip yine kışın konaklarına alışıyorlardı. Mamırbayın ırgatları ambarları kapattı, evi temizledi, sobayı yaktılar. Mamırbayın eşi Baybişe kurumlu bir tavırla yürüyüp hizmetçilerine göçebe çadırın fötresinden tozu çubuklamak ve yığıp ortalıktan daha uzak yerlere kaldırmak emretti. Mamırbayın sevgili kızçığı Akbilek rüzgârda dalgalanan beyaz elbisesinde altın küpe ve gümüş kolyeyle çıngırdayıp kırmızı ve sarı battaniyeleri çubuklayıp eve götürüyordu. Annesinin yanından koşarak geçerken annesi kaşlarını çatarak, hırçın ve aceleyle söyledi:

-                                           Gözümde bir şey var mı yoksa?- ve etrafını dolaştırmaya başladı…

-                                           Bir şey yok…sevincimize… hangi gözünüz?...

-                                           Sevinirim, tabi ki, sevinilecek ne var ki – sol gözüm- ve susmuş: kim onu bu belaya sürüklemişti ya?

Teslim edilen kuru ot için ödeme yaptıktan sonra, ot amabarını temizlediklerini gözetleyip Mamırbay temiz havada politikayı düşündü, herkes şimdi parti endişelere kapanırken o ilgilenmez  olur mu eve akşamleyin döndü.

Dağ yamaçlarından aşağı geliyor ve kendi ahırlarına dağılıordu hayvanlar. Çocuk sesi, işçilerin bağırışı, hayvanların böğürmesi, köpeklerin can telaşlandırıcı havlaması… Avul canlanmış. Nehrin gürültüsü. Kırmızı alacakaranlığı. Hayvanları doyurup, çayı damlayıp, insanlar da kendi istirahatlarına bakmya başlamışlar. 

Güneş daha batmamış, bahsedilen derin boğazdan ise kurt gibi adım adım dört atlı atladı. Bunlardan biri - rengârenk atta olan zaten bize tanıdık geliyor. Kalan üç kişi ise üniformada, tüfek ve kılıçlarlaydı. Dördü de büyük bir heyecan içinde hareketle vadiye koşmuşlar. Gıcırdadı atların ağızlarındaki dizginler. Onlar eğilip, dolambaçlı patikalardan atlayıp, tıpkı ayı ini gibi olan sakin ve rahatla yaşayan avula birden zorla girmişler. Gürültülü girmişler. Korkutmuşlar, sıkıştırmışlar saldırıyı beklenmedik insanları:

-                                           Hadi, herifler! Atları getirin!...

Tüfek sana doğru bakıyor, üzerinde ise kırbaç var. Atları bulamazsan, mahvoldun mu?

Hem atları, hem kazan dibindeki sehpayı almışlar, eşyalar…halılar, battaniyeler, çantalar, pantalonlar… hepsi bir anda sana ait değil!   

—                     Efendiler…beyler…

—                     Oh, Tanrım kurtar!

—          Suçumuzu bağışlayın, bizim kabahatimiz yok… sadece bunu söyleyebildiler.                                                     

Mamırbayın evine taze demlenmiş çay ancak getirilirken, Allah’a övgü söylenirken, Mamırbayın işçilerden biri ansızın koşarak içeriye girmiş:

—                      Saldırmışlar!

—                      Kim, kim?

—                      Gri-gri...

—                      Kim onlar?

—                      Tamamen Ruslar!

Mamırbayın söyleyebildiği tek şeydi:

—                      Kaldır, sakla, koş, saklan!

Masa örtüsü öyle de toplanmamış bırakıldı, kaplar devrildi, eşyalar darmadağın atıldı, Mamırbayın kendisi gümbürtüyle bir kapılara bir evin içine koşturuyordu… bir anda ne eşi, ne kızı, ne kötü haberi getiren görünmüyordu. Nihayet kendisi kaçacaktı da, giriş kapıyı açtı, göğsüne ise üç namlu dayanıldı. Bay sallandı ve hemen çöküldü.      

Dipçiklerle dövülen, namlularla kovulanan aul erkekleri, nefes darlığından oflayıp puflayıp, kendi velinimet aksakallı Mamırbayı etli soğuk ambara sokmuşlar kapının üzerine de döküm kilidi asmışlar. Bu yapının köşesinden Tanrıyı anıp da tıpış tıpış yürüyüp Baybişe sıçradı ve hemen Ruslara çarptı. 

—                      Nerelisin?

—                      İşte…işte, —başladı...

—                      Buyur sana— «işte-işte»! —Ve kamçıyla ona vurdu hatta gözlerinde parlamaya başladı. Beyaz türban, yüzüne, ağzı ise yüzünden kaymış.

—                      Kızını getir! Ne dedim: getir!

—                      Kimin kızını, saygılı velinamet?!

—                      Kendi kızını, kendi!

—                      Ah, kızım yok ki!

—                       Var kızın! Getiririsin!

Rus tekrar kamçıladı. Kadın, sızlandı inledi:

—                      Hayır, hayır yok ki kızım, — yapabilecek kadar yalan söylüyordu.

—                      Kendim bulurum, — attı Rus ve aramaya atıldı.

Üç Rus lambaları alıp bütün evi aramaya başladı, eşya dengilerin, sobanın arkasına bakıverdiler, kurumuş ateş için hazırlanan düzenli koyulan inek gübre köfteleri devrettiler – herhangi bir köşeyi, çukur ve oyuntuyu kaçırmadılar; hiç bakılamayacak yerlere ise ucu sivri olan sapla dürttüler. Ama her şey boşuna – bulamadılar kızı.

Çay içecekleri zaman Rus’lar hakkında duyunca Baybişe kızını hemen kavırıp alçacık arka kapıya sokuldu, Akbilek’i sürükleyip, eğilip, sessizce evden uzaklaşmaya çalıştı, oraya – buraya sokulup, nihayet kızını yer altındaki bir ine sığıştırıp: «Kıpırdama bile!», söyleyip —geri döndü. Burada da kızı halâ bulamayan gri üniformalı üçe rastladı. Ruslar koşnutsuz, ama eski ısrarla kamçıyla yirmi beş darbe vurup anneyi sıkıştırdılar. Korkuyordu kadın, belki onun haykırışı Akbilek’e kadar ulaşır ve kızcağızın nazik vücudundan ruhu paniğe kapanıp uçuverir, dişlerini sıkıp kadın kendine sadece onlarla gıcırdamak müsaade etti. Ne olursa olsun dayanmalıydı kadın. Başka türlü nasıl olabilir ki, nasıl verebilir onu terzil edecek şu vefasız heriflere soğuk rüzgârdan ve güneş sıcaklığından korunan kendi o tatlı şımarığını? 

Kaygısız avulun kara gecesi doluyordu köpeklerin öfkeci havlamalarla. İnsanların daha önce hiç duyulmayan farklı feryatları yayılıyordu etraflara.  Avulun bir bütün insanları ve silahlarla sadece üç kurt adam aniden onun bütün ruhunu çaldı.

Korku dolu köyün kenarlarında ise, kulak kabartıp, peşinden daha iki atı götüren tatsız yüzlü ve kara niyetli atlı koşuşturuyordu. Aulun üzerinden feryat sesleri duyulduğu zaman, o karanlık içine acele etmeden doğru yürüdü. Hayvan onun altında gürültüyle homurdadı ve sarsıldı. Atlı dizginleri çekti, üzengiden ayağını yavaş yavaş çıkardı ve ota hafiçe atladı. Üç atın koşum kemerlerini sıkıca bağlayıp, o eğilip kurt gibi sine sine yaklaştı ve ileriye yürüdü. Beş – altı itinalı adım ve onun kulakları aulda köpeklerin susmayan müthiş havlamalardan daha çok bitkinin fışırtısına benzeyen belirsiz sesi sezdi. Bir adım daha ve ayağı delik üzerinde sarkıldı. Delik içinde hafifçe kıbırdayan bir şey vardı.

—                    Amca... — fısıldadı ses.

—                    Akbilek sen misin? — sanki biliyormuş gibiydi.

-                                                                        Benim, kurtarın beni, amca —ve mağaracıktan sürünerek çıkmaya koyuldu.

—                    Kurtarırım. Saklan. Şimdilik burada yat, — cevap verdi Kazak ve telaşla gizlendi.

Öyle de kalmış Akbilek uzatmış elleriyle. Şu insan ise sanki yakın bir yerde durmuş da, sanki eyere atlamış da, acele ediyor. Muhakkak atla ona dönecektir, şimdi o ölümden kurtuldu. Aman Tanrım! Yalvardı, duyulan toynak tıkıltısı işe yakınlaşmadı, aksine uzaklaşmaya başladı. Elleri halâ uzatmış, sanki  Koruyucu ordu meleğinin onu kurtaracığını bekleyecek gibi, ancak tıkıltı uzaklaşıyor daha da çok uzaklaşıyor…uzaklştı. 

Elleri kesmen kırılmış gibi, dizleri aşağıya kaymaya başladı, sanki kocaman dipsiz zindana düşüyor gibiydi.

Avul tarafından duyulan çaresiz havlamalar dinmiş, eniklerin kesik kesik havlaması köpeklerin kindar homurdamasına değişti, ara sıra da dişi köpeği keskin bir çığlık koparıyordu. Bu anda sanki birisi ıslık çaldı. Uzaklaşmış köpek havlaması yine yakınlaşmaya başladı, artık yırtıyorlar, r-r-r-r!.. Ve ölüm hırlamla nerdeyse saldırır biçareye. Yine atlıların ayak patırtısı var aulda. Yakın bir yerde yavaş sesle konuşmaya başladılar. Akbileğ’in kalbi çırpıntılı vurmaya başladı. Onun üzerinde toynak vuruşu duyulursa daha ne olabilir ki o zavallı kalble. Göğsündeki gümbürtüyü gizlemek için kalbini elleriyle kapattı. Taş değil, demir değil – ölüm gıcırdadı, şakaklarda vurmaya başladı. Ve ölümün ön habercisi olarak üç soğuk yüz kızcağızın üzerinde göründü.  İn mezara dönüştü. Soğuk toprak duvarlara sanki kafesteki toygar gibi vuruluyordu. Tamamen delirdi:

—                    Anneciğim, vay!

Sesçiği dağlara doğru yayıldı ve çıngırtıyla kayaların içinde parçalandı. Ağzını heriflerin acımasız dövülmüş parmakları ne kadar sıkıştırlarsa da umutsuz sesi onun onunla beraber bir ana buruldu ve yükseklere uçaverip annesinin kulaklarına sokuldu. Karanlık ve acıda kaybolan annesi yavrusununun cıvıltısına koşturan baykuşu gibi çocuğuna fırladı. Koşarak vardı, nasılsa iki askerden kendi biricik kızçığını söküverdi, kendisiyle korudu onu.  Ruslar onu öylece de şöylece de kızından çekiyorlardı, nihayet dipçiklerle vurmuşlar ona, o ise kızını bırakıp askerlere yapıştı. Birincisini, ikincisini devriltti, dövüyordu onları, üçüncüsü ise vazgeçti. Kurturulmuş Akbilek annesine atıldı, ama onun neyle meşgul olduğunu görünce, inesine geri fırladı, annesi ise peşinden atıldı. Tam burada ise kenarda kalan asker kadının kürekkemiğinin altına doğru ateş etti.

—                    Allah! — bir çığlık kopardı ve düştü.

Rus üçü Akbilek’i atın enlemesine attı ve gizlendi.

Sesleniyordu coşkuyla yavru annesine, sarsılmaya başladı yeryüzü ve semalar, köpekler yine havlamaya başladı.             

—                        Nereye, nasıl? —ve hemen kovalama başladı.

—                        Atlara binin!

Artık yeryüzü, sema uluyorlar, taşların gıcırtısı duyuluyor.  Takip edenleri fark edip iki rus koşmalarını durdurdu ve hedefle atışmaya başladı. Takip edenlerden biri büküldü atın yelesine yapışıp, attan hüzünle kayıyordu. Onun arkasından atlayanlar şaşkınlık içinde atlarının dizginleri gerginleştirip atlardan inmeye başladılar.

O rengârenk attaki herif kimdi peki­­? Kimdi o ruslar, kızı kaçıran? Kızı kurtarma denemede onlarla ateşlenen kişinin ismi ise ne? Biz mi söyleyelim onların isimlerini? Ya da kendilerine cevap vermeye zorlayalım? Hadi oya koyalım. Kim her şeyin bizim açıklamamızdan duymak ister ellerinizi kaldırın. Bir, iki… hayır öyle değil, kahramanların seslerini duymak isteyenler ellerini kaldırsın… Dört, beş… benimle beraber çoğunluk oluyor. Böylece kendileri cevap versinler.  __

İlk olarak kurşuna yakalanan konuşur.   

 

Ben esmer tenli, orta bouluyum, gözlerim – derin dikili, burnum koyunun gibi çıkık, buna karşılık tilkinin bıyıkları gibi bıyıklarım var. Yaklaşık yirmi yedi yaşındayım. İsmim Bekbolat. Başımda kadifeyle dikilen kışlık astragan şapka var, omuzumda rus biçimde dikilen ceket, maroken gümüş kemerle bağlanmış gri çapan, ayaklarımda bir süre dolaşan çizmeler var. Yanımda köşele trençkot, belimde çapraşık kemik saplı keskin bıçak ve davul için kılıf kayışı -   sanattan uzak biri değilim yani.

Ben zengin ailenin delikanlıyım, doğruysa, şimdiki ölçülerden, zengin değil varlıklı ailesindeyim. Bizim beş yüz koyun, iki yüz at, yaklaşık altmış kadar ine vardı, develerin sayısı yirmiye yaklaşıyordu, şimdilik eski sürülerden nerdeyse bir şey kalmadı.

Babamız uzun süre milletin başındaydı, aulu yönetiyor ve civarlarda hakemlik yapıyordu. Şöyle de onu iktidar olarak tanıtabiliriz. Abim evlenince mirasını alıp ayrıldı evimizden. Kardeşim Semipalatinsk’te okuyor. Annemin at yılında veremden vefat ettiğinden sonra, babam gerekir başlık parasından fazlasını ödeyip akçıllı, burnu pişi gibi olan, evde kalan fakir kızla evlendi.  İşte o zamandan beri babamın geçindirmekle yükümlü olduğu karısı peyda oldu.

Babamın camiye belirgin vergiye ödemesi ve mübarek Ramazan ayının kesinlikle tüm emirlerine uymasından hariç yanında düzgün kalkık bıyıklı hocası da vardı. Hoca bizi çocukları sanki öğretiyor gibiydi. Yedi senedir yazın ayrı koyulan yurtada, kışın ise evin misafir odasında eziyet çektik biz onunla. Ne kadar da ben hoca dayağından yerken saldırıları püskürtsem, küfretsem, yaramazlık yapsam da, eninde sonunda yazmayı ve okumayı bana öğrettiler. Babam hocayı komşu kızla eğlencesi için dışarıya attıktan sonra nihayet biz rahat bir nefes alabildik. Ve hadi yaşasın günler – on beş yaşından itibaren görmüş geçirmiş delikanlardan eğlenceli uydurmaları bol bol dinleyip ben de herhangi bir genç kızın peşini rahat bırakmıyordum, arkadan sine sine yaklaşıyordum, kapılarına giriyordum, sokuşuyordum, tırmanıyordum, kopuyordum… Canlı farklı olan yiğitlerle arkadaş oldum, eğlence ve şakalara doyumsuzdum, dombırayı çalmak ve şarkı söylemek, tüfekten ateş etmek, zağar ve altın kartallarla avcılık yapmayı öğrendim. Ben o kadar kuş besledim, tedavi ettim, bavlıdım ve kaybettim sanki kendim de kuşdilinde konuşmayı öğrenmiş gibiydim. Mücizelerden daha fazlası ama bu!   Eyerim altında yorulmak nedir bilmeyen at, elimde yırtıcı atmaca, kendim moda giyimli,  ördeklere ve kazlara avlanıp bütün diyarları dolaşan, akşamları ise güzelleri gözetleyen biriyim, güzellerden kim karşımda dayanabilir ki hiç!

Babam ise hep kendi işleriyle meşgül, yargılayıp ve barıştırıp hırsızları cezalandırıyor, dargınlıkları çözüyor, suçsuzları aklıyor müzevvirleri burun burnuna getirtiyor. Hep gezilerde, evde olsa bile odasında oturup ağız ağza ricacılarla konuşuyor da yargılanlara nasihatler veriyor. Tabi, başka bir türlü olamaz ki, insanlar tamamen şımarırlar yoksa. Lakin abimin aksine ben bu işlere karışmıyordum. Ben gevezeliği sever biri değilim, benim kendi ilgilerim var. Ama onlar çoktan beni boş vermişler, böyle doğmuş dersin, bazı zamanlarda hırçın hırçın bakışlar atıyorlar bazı zamanlarda ise avdan vurulmuş kürk hayvanla dönerken överler bile, bu kadar. Ne yapayım ama tüm şu soy tartışma da onurlar umrumda bile değil.  Eğer kavga yabancılarla yapılacaksa ya da eşinden kaçan avratı döndürmek gerekirse o zaman tabiki ben herkesle birlikteyim.

Babam beni kara bir kızla evlendirmeye karar verdi, fakat ben onun bu teklifini terkettim da hakkında her şeyi çoktan öğrenmiş olan Mamırbayın kızı Akbilek’i konuşmaya başladım. Beni tabi ki damat olarak kollarını açıp hiç kimse beklemiyordu hatta misafir olarak da fazla görmek istemiyorlardı, kızlarına değil çeyize daha çok tamah ettiğimi zannediyorlardı. Ama sonra tek kızcığının, onun da bana gözü vardı galiba, babası kendi kararıyla kızın kaderini kırmamaya karar verdi ve ‘kendisi karar versin’ sözleriyle adamı gönderdi, işte ben de onlara hemen koştum.   

Birkaç kere yolumuzdan dönmek ve dere taşlardan atlayan kızıl sarı tavşanlarla yarış edercesine bize yolumuzu geçmesin diye koşmak zorundaydık. Yoksa zamanına yeteştirirdik.   

Avula yaklaşırken tamamen kudurmuş köpekleri duyduk, durakaldık, birdenbire Akbilek’in acındırıcı sesi duyulmuş: «Anneciğim!» — sonra— silah sesi, birisi yerden atladı, doludizgin uzaklaşmaya başladılar, bu arada ben de dayanamadım, ‘canımı veririm, ama öylesine kaçamazlar’ düşündüm. Kovalamaya başladım onalrı. İki atlıya yetişmeye başlayınca ansızın sağ omuzuma kurşun saplandı, gözlerim karardı, etraftaki her şey dönmeye başladı. Daha sonra başımdan geçtiklerini bilmiyorum. Evet, dostum, kim bunu bekleyebilirdi ama! Mücizelerden daha fazlası ama bu! Çevrimi sardılar korkmuşlar mı yoksa ama kovalamayı bitirmişler. Yoksa kesinlikle yakalacaktık. Sersemlicisene yazık ama kurşunların altına koyuldum, bir an ve seni gönderdiler mezara-a-a! Akrabam – dostlarım benim suçum ne? Akbilek’i kaçırdığımda mı? Gönlünüzde ufacık bile acıma hisi uyandıysa niye dikilp duruyorsunuz?

 

 

Belki de Kazakların bizi hem soygunlarda, hem kızı kaçırmamızda, hem adamın ölümünde de suçlamalarda hakları var; var onların itiraf edelim sebepleri hakkımızda haydut olduğumuzu düşünmek. Onlara, dağlarla çevrili ve dünyada neler olup geçtiğinden haberleri olmayan vahşi hayvan gibi yaşayanlara hedeflerimizi kavramak da anlamak nasıl.

Affedersiniz Bey’ler, aile ve yakın insanlardan ataların memleketinden ayrılması onu sürgün edilmesi isteyen biri var mı? Kim yakınların yanında yüksek bir yaşam duygusuyla dolu huzur ve sükünet yaşamı istemezdi? Karanlık bir bahçe içinde güzel bir kadına rastalamayı onun müşfik kucaklamasını ve kulağına kendinden geçmiş fısıltıyı hayal etmeyen biri var mı? Herkes canı istediği gibi yaşamakta serbesttir, neden o zaman hayat kendi kurallarını sunup farklı oluşturuyor? Nesinde birini saadetle diğerini ise felaketle ödüllendiren kaderin adaletliği? Kaderimizdeki her şey önceden belirlenmiş. İnsana ise talihinin iradesine sadece itaat etmesi kalıyor. Cihan kendi kaçınılmaz tercihini dayatıyor, özgürlük ona yabancı gelir.

Kader değilse meğer bulunacaktık mı biz Kazakların ortamında o Çin ve Altay arasındaki çembere alınan dağlarda?  Ben Tambovsk vilayetinin toprak beyin küçük oğlusuyum. Dedem İmparator Aleksandr II Majeste’lerinin yönetiminde yapılan Türk sevferinde ordu komutanlığı yapıyordu ve tüm askeri yolu onun zaferlerle kaplıydı. Babam da savaşıyordu, büyük rütbelere yükselip hayli geçkin yaşında soy çiftliğine geri dönmüş, tahılları ekiyordu, zengin çiftçilik yapıyordu. Bakımlı tarlaların açıklığı, gölgeli bahçe, taştan yapılan malikâne, koşu atlarla ahır, av köpeği damı… bunlardan hepsi vardı!

Kardeşlerimden biri Üniversite Hukuk Fakültesinden mezun oldu ve benimle Askeri Akademiya’ya katıldı.  Dört kardeşimden ben en alımsız çehreliydim, ama Alman cephesinde birinci olarak ben yararlık gösterdim ve ilk olarak bana rütbe verildi. Biz tereddüt etmeden çarı, anavatanı, halkımızı korumak için savaşa gittik. Eğer biz vatan toprağımızı korumazsaydık, eğer bizim Ruslarımızın harp sanayii ve kuvveti olmazsaydı yaşaycaklardı mı şimdi sihhat ve saadette o cahil Kazaklar? Gerçeği onlar bize Rusya sınırlarında haşmetli devletimizin vesayetinde kalmalarına bile müteşekkir olmalılar. Peki devletin ne faydası vardı onlardan? Bir tarımdan gözyaşı gibi vergi da dört ruble para ve yiyecek depoları dolduruyolardı bu kadar mı? Kımız içiyorlar karınları doyurup da kadınlara göz atıp arada bir butlarını kaşıyorlar işte. Sadece geri hizmetlere davet etmeye başladılar onları ne olur ki korkmuşlar da ayak diremişler. Kazaklar askeri hizmetinden ölümcesine korkuyorlar. İmparatoriçe Katerina anlaşmada iki kalem darbesiyle onların Rusya uyrukluğunu kabul ettiklerinden sonra er askerlere almamayı vadettiğini temin ediyorlar. Aslında Kazaklar’ın orduda hizmet etmemek korkakça isteksizliği kimsenin itirazında değildi. Ellerine silah geçerse de onlara düşman olarak ansızın görünürsek bu silah aleyhimizde kullanılmayacağına kim kefil olabilir ki? Bu halde Rusya İmparatorluğ’unun ülke bütünlüğü tehlikede olabilirdi. Pekâlâ, ellerinde silahla onlar kendi topraklarıyla, hayvanlarla isyan edebilirlerdi ve başka devletinin iktidar altında olabilirlerdi. Onların bağımsız yaşamalarının mümkün olduğunu ciddiye almıyorum bile. Demek, onlar bize Rus’lara itaat etmeliler. Dünyada bizim kadar onlara güvenilir biçimde özen gösterecek ulus yok. Belki onlar toprakları için bize darıgınlar. Toprak devlet hazinesine aittir. Tabi ki, ekilebilir toprakların sıkıntısı durumunda biz köylülere Kazaklar kendi toprağı sayan toprağı vermek zorundaydık. Onların aşırı bir miktarda toprakları var. Kazaklar daha önce olduğu gibi tüm bozkırı istedikleri gibi dolaşmak hakkına sahip olmalarını halâ düşünüyor. Ama Kazaklar’ın dışında dünyada diğer de millet var, onların da bir şekilde beslenmesi gerekir. Bundan dolayı aşırı toprağın başklara verilmesine kızgın olmayın. Ayrıca sana da ekim yapmak, ürün toplamak, şehirleri kurmak ve yaşamak gerekir. O halde hiç kimse bu dünyada dar yaşamayacak. Lâkin bunu Kazakar anlamak istemiyorlar. 

Kazaklar kendilerini küçük düşürülmüş sanıyorlar ve bizi suçluyorlar.  Eğer onlar silahlanacaklardı ve Kazak askeri birliği Rus şehir ve köylerin arasında bulunsaydı hangi halini onların şu kırgınlıkları alacaktı? Soygunculuğa, keyfilik ve zorbalığa başlamazlardı yoksa? Aslında benzeri durumlar vardı. Mesela sadece dün Semireçye’de göçmenlere arsa kesildiğinde Kazaklar bir orduyu seferber ettiler. Masum erkekleri namlularala kesmiyorlardı yoksa? Eşyalarını zorla almıyorlardı kadınların ırzına geçmiyorlardı mı? Üçyüz yıl Tatarlar’ın alayıcı boyunduruğu hatırlayın, Kazaklar da ona dâhil ya o dönemlerde yapılan canavarlıklar onların yaptıkları değil mi? Ordu’ya gelen Rus elçileri bir ahşap ferşle bastırıp onun üzerinde ziyafette yeyip içiyorlardı. Demek ki, canlarım benim, sizin de niyetleriniz belli. Allah korusun, her fırsattan yararlanırsanız da, bize karşı duygunladırıcı acıyı tezahür etmeniz çol şüpheli. Ama ne şansızlık, fırsatınız çıkmıyor.

Aslında bizim de Kazaklarla fazla alâkamız yoktu. Burada olacağımızı kimse tahmin etmiyordu bile. İmparatorluk devrilince ikiye bölündü, çarı tahttan indirdiler, iktidarı proleter hayvanları gaspetti, onlar er askerlerden ve lanetli Bolşevikler’den ibaretti, biz ise diktatörlüğe karşı gelenler,  Rusya’nın en iyi oğulları ölümcül muharebede geri çekilirken dünyanın öbür ucunda kendimizi bulduk. Aayaklarını çabuk tutup kaçanlar Çin’de gizlendiler. Biz ise ordunun ve donanmanın geri çekilinen birliği parçalarının yaklaşık yetmiş subayı, Altay’ın taşlarına takılıp kaldık ve elimizden geleni yapıp Kırmızılara karşı koyuyoruz. Onlar canlarımızı ne ilaç ne de kurşun varken açlıktan çıkarmak, dondurup öldürmek kafalarına koymuşlar.  Onlar bizi başka türlü öldüremezler ki, orada daha giriş varken çıkışı bulamazsın. Onlar bizim böylece boşu boşuna oturup da dağların içinde ölümümüze itaatli bekleceğimizi, ciddiye mi düşünüyorlar?  Onlar kendileri Kazaklar’a saldırmak ve hayvan kesmek, bedenlerimizin altına keçe, battaniye, mutfak eşyaları da aslında sağ kalanlara gereksiz değil, almamızı zorunda bıraktılar.

Issız, tek iç sıkıntısını getiren dağ çukurunda normal bir erkeğin bilenen can eğlencesi eksik gelirse delireceğini söylemek gerekiyor mu? Şehvet… yüce bir tutku değil itiraf ediyorum, ama biz delikanlıyız, damarlarımızda kan daha soğumamış.  Cehennemin dibine gitsin o şehvet, bayağı yoruluyor insan hep öfkede ve birbirlerinin boğazlarını kesmek hazır olmasında bu kadar. Biz de sevmeyi biliyoruz, kadınlar olmadan bir yaşantıyı tahayyül edemeyip, biz de yakışıklardan biriyiz. Avrat ise kimde var? Kazaklar’da var. Onlar da insanlar. Kazak kızların kara gözlerinin büyüleyici oluşu Avrupa’lı kızlardan aşağı kalmıyor. Tabi ki Paris’teki cilveli kızlarının büyüleyiciliğini beklemeyin onlardan ama.

Kazakların bize karşı düşmanlıkları sadece onlara ait cahillikle açıklanabilir, hay felaket, hay- kadınların da gözlerine tutulmadık! Ama onların sevgisi umrumuzda bile değil bize avrat gerekiyor. Kalplerimiz ise Rus güzellere ait, değil mi? Gerilik yabancılığının nedeni oluyor, aydın millet diğer milletten kaçınmıyor, Avupa tahsili gören Kazak’lar Rus kızlarla aşk olmadan evlenecekler miydi?

Kazaklar’ın canına kıysak da bu çılgın bir çatışma içinde savaş sıcağında oluyordu… Ancak, insanı ya da tavuğu öldürmek, ne farkeden var ki, bir-iki kere silkinir ve biiti işi. Bu kayıtsızlığının nedenini kim bilir, ölümlerin karanlığında yaşayınca alıştık mı yoksa bunlara, ya da içimizde mi bir ölüm peyda oldu … Aslında nedir ölüm ve nedir hayat? İnsan ölmek için dünyaya geliyor. Bugün ya da yarın farkeden ne var ki? Hayat gözümüzü kırpmadan geçer. Bundan dolayı hayatımızı doya doya yaşamalıyız, hayat anlarının bütün coşku ve tatlılığının tadına bakmalıyız.  Sonrasında bir şey yok. İleride ise namlularla korkutuyor Kırmızılar’ın kurt kışı.

Etrafımızda Kırmızılar var. Yarın açlık, soğuk, savaşta ölüm var. Ve ölüm hangi kılığında olursa olsun kaçınılmaz. Bügün ya da yarın biz bu manevi dünyandan vazgeçip, soy akrabamızı, sevgililerimizi, baba evimizi görmeyi son şansımızı kaybedeceğiz, kim o zaman cüret eder çekişmede öldürdüğümüzü da kızları kaçırıdığımızı suçlamayı? Şimdilik ise biz hayattayız. Hayat her gün sağ kalmaktır. Ve biz hayatta kalıyoruz. Kazak’lar tanımadan, hedeflerimizi ve ülkülerimizi bilmeden bizi suçluyorlar. Olsun. Herkes için bu daha kötü.

 

Ben kısa boyluyum, az çıkıntılı burnum var, sakat kulaklıyım, fırlak gözlü, basık alın üzerinde dışarı fırlamış saçlarıyla bir delikanlıyım. Yaklaşık otuz beş yaşındayım. Babamın ismi Toybazar, benim adım Mukaşem, hem eyerde hem de şölende talihsizdim. Bir cimri çapaçul iğrenç beyin keçi çobanlığını yapıyordum.  İnsanlar orada yazın otlaklarında kımızı içip içip sarhoş oluyorlar, üşene üşene ve sarhoş yatmaktan böğürleri uyuşuyor, ben ise kulübeden yırtık pantolonumda dağ patikalardan inatçı keçileri sürüyorum. Çocuklar salıncaklarda keyfetmek yeni başlayınca, ay ışığında şarkılar ve cevval sözleriyle oyunlara girişince, beni ise sırtımdan bey yurtanın yanındaki yırtılmış döşeğe artık itiyorlar: « Yat, sabah erken kalkman gerekiyor». Uykuya yeni dalınca yine itiyorlar: «Vakit! Keçileri otlağa sürmelisin!» —  ve tekmelerle uyandırırlar. Yapılacak bir şey yok, gözleri ovuyorsun ve tek bir fincan ekşi sütü içip asık suratla boynuzlu hayvanları sürüyorsun. Ta güneşin alnına kadar keçilerin peşinden koşturuyorsun arkasından taş fırlatıyorsun da ses kısılana kadar bağırıp duruyorsun.

 On beş yaşına kadar ben Şaman Bey’in koyunlarını sürüyordum, salakça bir adam! Söylüyorum ona, yürüyüşten olümcesine kadar yoruluyorum, o ise, koyunların özel otunu çiğneyip berbat edeceğinden sakınıp atta sürmek izin vermedi.  Tosunla da bir işkence çekiyorsun, akşamleyin koşumunu çıkartıyorsun kuduz inek gibi ıslıyor, suratını oynatıyor, sabahleyin ise rahat durmayan lanet hayvana eyer kapatamıyorsun, binicilik değil -   beladır.

Bir gece dayanamadım, çocuklar orada eğleniyor benim de gözüme uyku girmiyor, ne olursa olsun, ‘demek kaderim bu’ düşündüm ve çocuklarla oynamaya gittim.  Saklambaç oynamaya karar verdik; ben Siyahkulalk’lı köpek, diğer delikanlı ise – Kurt olacaktı.  Kurt gerektiği gibi ismi Ayşe olan kızı sürükleye sürükleye götürüp uzaklarda sakladı. Kızı aramaya zıplaya zıplaya koştum, bir baksam, onun yanında daha ‘siyahkulalk’lıymış’ biri dolanıyor. Lanet olsun kızdım: onun yerinde ben olmalıydım;  ertesi gün koyunları pınara kovup ve tosunun ayaklarını bağlayıp hep bunu düşünüyordum, öğleyin, nehir kuru yatağında sırtımla dik yamaca yaslandım, gözlerim kendi kendilerine kapanmaya başladı. Aniden bir şey yüzüme saplandı, aklını oynatmak mümkün ama. Ürküttüm. Deli gibi ayağa fırladım ve bilinmiyor bir yere koşmaya başladım. Arkama baktım, peşimden ise gri atın üstünde kamçısnı sallayıp Şaman Bey hızla sürüklüyor. Sinek gibi nereye tıkılsam da kurtuluş yok, saklanamayacaksın; o halde döndüm ona – vur istersen! Bütün suçum de uyukladığımdaydı, koyunlar ise sağ salimdı.

İntikamımı almaya karar verdim,  ama sesimi çıkartmıyorum. Orada kendi beyine dargın olan çoban daha vardı. İşte biz onunla anlaşıp Şaman Bey’in iki koçunu ve o çocuğun beyin iki koyunu kestik, eti soğuk pınarın suyuna bastırdık, bütün ay yiyorduk şu eti. Su, et tadını zamanla tamamen siliyor, tıkanıyorduk ama bütün eti yiyip bitirdik. Tabi ki hırsızlığımız ortaya çıktı. Bizim gibi çoban bizi ihbar etti. Baş soğanı gibi dazlak biri, köpek gibi beyin gözüne girmek istedi. Tabi ki Şaman Bey gelirimden kaybettiğinden iki kat fazlasını aldı.

Sonra zengin birinde at çobanı olarak çslıştım, işte burada aklım başıma gelmeye başladı. Bütün işi tek başıma yapıyordum; sürüden ayrılan atlara kendim yetişiyordum,  kendim onları yavaştırıyordum, başka at çobanların yardımı gerekmezdi bana. Geceleri de tek başıma dönüyordum. Kar fırtınası da benim at sürümle bana engel değil. Herhangi bir tehlike insanı adam yapar. Sadece soğuk rüzgârlara, yabani aygırların toynaklarına, eşkıya çetesi ve kurtlara karşı, sonsuz kara gecelerinde sağlam dur. Rüzgârla dövülen rüzgârı eyerlir. Herhangi bir mesafe, herhangi bir tehlike - benim için sadece eğlencedir. Atlar arasında ben olmak istediğim gibi oldum. Tutku canlandırıyor: at çobanlığı yapıyordum da dinç huyu kazandım.

Şimdi bana kadınlar göz atamaya başladı. İtibarım artmaya başladı, en azından giyime bir bakın, üstüm başım çok düzgündür. Fakir avratları yemleyip çekiyordum, doya doya eğlendim onlarla. Bazen de şöyle bir avrata bir atın etini getirirsin, kayıbı ise kurtların üstüne bırakıyorsun. Bey’in sürüsü bana çeyizlenmek imkânını da verdi. Başkalarının atların dağın yakmasını da öğrendim, bundan da az değil para kazandım. Aile babası olunca ise mübarek Ramazan ayında oruç da tutmaya başladım.

Atlarda para kazanınca, sıkılmaya başladım, canım yeni bir şey istiyordu, ne olursa olsun, vapura işe alındım. İrtiş’in akışındaki tüm Uskemen, Zaysan, Semey sehirleri gördüm.  Azıcık Rusça konuşmaya da öğrendim. Ruslarla kolayca anlaşıyordum, kendimi mühim bir zat gibi hissetmeye başladım. Bütün yaptıklarım bana doğru görünüyordu.  Gerek lüzumlu Rus’la gerek Kazakla kolayaca anlşıyordum. Onların yaptıklarından her şeyi -  düzgün yalan söylemesini, şayia çıkartmasını, kendim için bir şeyin çalınmasını, kurnazlık edip dolandırmasını öğrendim. Onlardan gibi oldum, çünkü ömrümde çok görmüş ve kavramış biriydim. Küfretmenin ise ustası oldum, gerekirse Rusça yanıtlabilirdim «Kakoy şort! Kak ce! Necoli ne imeyeş prava! / Lanet olsun!Nasıl ki!Hakkın yok mu/..»  ? Şimdi ben hiç bir yerde kolayca mahvolmayacaktım. Çıngar, dalaş çıkarsa dövülen ben olmayacağım. Vapurda çalışırken münakaşaya girince on pudu kaldırıyordum. Sırtıma her hangi bir gövdeyi kaldırıveriyordum. Böylece hemşerilerimin arasında benim gibi yoktu, bana ne onlar? Sadece bir şeyde başarıyı kazanamadım: okuma – yazmayı bilmiyordum. Ama ben yalnız değilim. Ah! Okuma – yazmayı bilseydim Kurşim nehrin akışını değiştirirdim, ya da buna benzeri bir şey çeviridim…

Akrabama gümüş eyerde döndüğümde ise, politikayla ilgilenmeye başladım, bir göreve başlamaya düşündüm da savaş, devamında ise hükumet darbesi başlandı. Beyazlı’lar kaçıyor, Kırmızı’lar taarruz ediyorlar, bütün şehirlere girmişler. Bolşevik’lerin fakirler tarafında olduğunu ve kim onların saflarına yazılırsa, onları aulun hatta nahiyenin başında koyuyorlar, tüfek, «anlıyor musun»,  tüfek sana veriyorlar, Bey’lerin hayvanlarını ve karınlarını da alabilirsin, zenginlerin topraklarını alıp fakirlere dağıtıyorlar, bunlardan hepsi kulağıma girince, keyfim bozulmuş uykuyu da tamamen kaçırmış oldum. Dolaşıp hep düşünüyorum: hani ben de Bolşevik’lere katılsam da ellerime tüfek alsam… Aman, aklıma koyduğumu gerçekleştirmezsem ben ben olmayacağım. Bir Kazak şöyle vaftiz ediyordu: «Şort tı brıy vot ya i kirişonnıy/ Lanet olsun, ben de vaffiz edildim ». Ben de kararımı aldım, olacağına gittikçe bakarız, şimdilik ise gidip saflarına kaydedildim omuzuma da beşkurşunlu tüfeği astım. 

Aula tehditkâr bir şekilde girdim, benim için koyun hemen kesildi, böylece ben ara sıra adamların gözünü korkutmak için tüfekten havaya ateş edip görevime başladım. Gerektiği gibi Beyazlar’dan kalan silahları müsadere ettim, şüpheli kişilerin evlerini arama yaptım, ‘gıda payı’ denilen yönergeye göre ürünleri topladım, iktidara faydası dokunan her türlüsünü yaptım. İnsanlar, doğrusunu söyleyince, benden kaçınmaya başladı, arkamdan vaftiz edilmiş diyorlardı. Birinci olarak akrabam yan bakmaları atmaya ve dişlerini göstermeye başladı. Anlaşılır,  bana imrentiyle bakıyorlardı, her türlü saçmaları uyduruyorlardı, öyle şeyleri çevirdiler! Yapabilecek bir şey yok, denildiği gibi, kalabalığın ağzını kapatırsan, kenarında duranlar konuşmaya başlar. Özellikle yerel bir hocacık, burjuva Mamırbayın oğlucuğu fazla gayret gösteriyordu. Şehire şu tahsillilere yorulmadan şikâyet ediyordu, sanki ben ondan zorla rüşvet aldım,  soydum ve tehdit ediyordum.  Nahiyenin başı olarak tam alınacağımda şu hocacık şikâyetçilerden beni ihbar eden kâğıtları topladı da Kurul’a yamamladı. Layık olmadığıma karar verildi ve almadılar beni ilçe başına. Beyden doğması! Hayatta kalsam, kesinlikle intikamımı alırım! Tüfeği geri aldılar.

Başından beri avullardan bütün müsadere ettiklerimi: giyimleri, battaniyeleri, keçeleri, çanak - çölmekleri, Beyazlardan kalanlara göndermeye aklıma geldi, böylece onlarla da arkadaş oldum. Onlar çekici bir kızı bulmamı istediler. Aklıma Mamırbayı kızı Akbilek hemen geldi. Bu onun tahsilli abiciğine benden bir hediye olsun. Hayatım boyunca Beylerden acı çekiyordum, eziyet ettiler onlar beni. Şimdilik de hakaret görüyorum onlardan. Peki, neden şu bey aileye acımam gerekiyor? Başarıya ulaşırsam rahatlarım, ulaşmazsam şöyle de it dölü olarak yaşayacağım.

 

Uzun sarsılmadan eyer enlemesine atılan Akbilek tamamen taş gibi olmuş, onu attan attıklarında yere ölü gibi düşmüş.

Akbilek pis kokulu, bükülü, altı sırıktan yapılan ve keçeyle örtünen konukta, ona yabancı gelen tuhaf giyimli Ruslar arasında kendine gelmiş.

Yanında ise, onu sıkıştırıp, elini uzatmış, şakaklarına kadar kıllı, şişkin burunla ve karışmış kızıl saçlı biri yatıyordu. Adamın ağzından çıkan sıcak nefesinden cehennemin buhar kükürtüden gibi ürktü, titriyordu. Onunla neler olup geçtiğini daha anlamıyordu, bakışı üzerinde asılmış ağır keçeden kayıyordu, yaşadığı gecenin olaylarını hatırlayınca ise gözleri iki gözyaşlarla dolu pınara dönüşmüş.

Şafağın saf ışını yırtılmış keçeden merakla bakıverip, neşeliyle Akbilek’in yüzünden kaydı, ama akan gözyaşlarını silmeye acele etmedi; canını kaplamış karanlık, parlamaya başlayan ışığı solmaya zorunda bıraktı,  olayın kaçınılmazlığı bedihiydi;  kurtuluş yok, ama en azından bu kırmızı kolunun dibinden kurturmalıydı. Akbilek ağır pençeyi itinalı kaldıraverdi, kendinden bir yana çekti ve kaygan yere deve gibi basıp, korka korka,  arakasına bakıp, kapı açıtındaki perdeyi kaldırıp, dışarıaya fırladı.

Çıktığı konuk, kampın yedi kulübenin köşesindeydi. Kulübenin duvarlara tüfekler yaslanıyor üzerinde ise her çeşit hırdavat asılıydı. Kızın gözlerini ne de süt beyazlığında batan dört yüce dağın tepesi,  büyülemedi tepelere yükselen orman dantelleri, ne de dağ yüksekliğinde süzülen altın kartal, orijinal bir tarzda eğrilmiş çalın dalları da ilgisini çekmedi;  gözleri ocağın yanındaki buruşmuş bakır güğüm üzerinde, islenmiş sehpa ve kirlenmiş kepçede donakaldı. Zavallı kepçe! Ben de, senin gibi kirlenmiş, salyaya bulaştırılmış biriyim, gözlerinden yine yaşlar akamya başladı.

Akbilek hızla yakındaki çalıya yürüyordu, ansızın askeri kampın sınırında duran nöbetçi onu tüfek altına alıp  «Dur!» bağırdı.

Haykırış o kadar beklenmedik ve dehşetliydi ki, kızcağız ürktü ve dayanamadan yere düştü. Kaçamadı; arkasından koşarak gelen Rus yakalayıp onu külübeye geri sürükledi, Akbilek sanki sudan çıkarılmış balık gibi ağzını açıp nefes almaya çalışıyordu ve elinden geldiği kadar bağrıyordu… ama ses seda yok. Onu keçe iniye getirdiğinde, oradaki uyumuş iki herif başını kaldırdı, gözlerini ovalayıp uzandı, sonra ise arada bir gevrek gevrek gülerek konuşmaya başladılar, Akbilek’e göz atıp bir sigara sardılar. Onu yakalayan, daha önce eliyle onu sıkıştırıp yatan kırmızı saçlı Rustu. Beline sarılıp yüzüne ağzını uzatmaya başladı, Akbilek başını çevirip, kendine şu pis kokulu ağzının dokunmasına izin vermedi. Geri kalanlar ise kırmızı saçlı ahbabın peşinden kahkahalar atmaya başladılar.  Kahkahalardan biraz uzakta uyuyan uzun boylu, sarı yüzlü siyah bıyıklı Rus uyandı ve yerinden kalkmadan Akbilek’i baştan ayağa süzdü. O başkaları gibi şakalar söyleyerek çene atmaya başlamadı, teneke lavaboya varıp kendi düşüncelerine dalgın, elini yüzünü yıkadı.

 

Neşeli ortamda kayıtsız bir tavırla oturan insan her zaman esrarengiz görünüyor. Başkaların gülüşü onun yüzüne üzüntü gölgesini atıyor.

Siyah bıyıklı adam da Akbilek’e aynı böyle esrarengiz, hatta ölümle işaretlenmiş görünüyordu. Anlaşılmaz şeyler her zaman kendilerine ilgi çekiyor. Neyle o adam, esaret altında kaybolan Akbileğ’inin duygulandırıcı ilgiyi çekti, bilinmez, belki ona karşı birinin acıma duygusunu hissetmek istediğinden, belki, o adamın da onun gibi bu ortama yabancı olduğunu saf tahminiden, belki özellikle yalnızlıkta kendini belirten kadınlara ait his de vardı bunlardan. Ne de olsa, böyle gibi bir şey olmuş.

Siyah Bıyık da belki Akbileğ’inin umutsuzluk dolu bir bakışlarını görmek kaçınılmazlığından, ya da başka bir itiden, ama kızın yüzüne yine yapışmaya çalışan Kırmızı Saçlıyı öfkeyele yana çekiverdi. Şu herifin elinden kurtardı onu. Kırmızı Saç itiraz etmedi yalnız başını hoşnutsuz sallayıp bir şey yanıtladı. Ancak öpüşlerle yapışmıyordu başka. Kalanları susarak sigaralarını içip, dışarıya çıktılar. Siyah Bıyık Akbilek’e sıcak bir bakışla baktı, boğazını temizledi ve Kırmızı Saça, ama şimdi alaylı gülümsemeyle konuşmaya başladı. Kırmızı Saç somurtkan ifadeyle, asık suratla istediğinin yapılmasına ısrar ediyordu, gözleri şimşekler atıyordu, boyunu eğmek istemiyordu, sonra omuzlarını kaldırmaya başladı, Siyah Bıyığının ta gözlerin içine bakarak uzanmış, kelimeleri kısa ve hırçınla atıyordu. Bir birin karşısında iki köpek gibi hırlayark duruyorlardı: «Hars-hars!». Bir süre daha Siyah Bıyık Kırmızı Saçla çatışıyordu, sonra kaşlarını çatıp kulübeden çıkıp gitti. Kırmızı Saç da biraz durdu, yumruklarını sıkıp, açıktan açığa küfredip kulübeden çıktı.

Diğer kulübedeki insanlar da uyandılar, seçik olmayan seslerinde cam gıcırtısı duyuluyordu. Onlardan biri, Akbilek’e giriyor, değerlendirici bir bakışı atıp «Kızımka...» —söyleyip, alayla gülümseyerek yok oluyordu. Akbilek girenlerden gözlerini kaçırıp, ıstırap içinde onu yalnız bırakmasını bekliyordu. Ama bırakmadılar, yine külebeye tıkıştılar. Yakında ateş uzerine suyla dolu kovayı asıp çayı demlediler ve maşrapalarına kurumuş ekmeği batırıp tadını çıkara çıkara çay içmeye başladılar; kana kana içip sonsuz konuşmalara başladılar. Akbilek babasının söylediklerini hatırladı: «Şu şerefsiz Rus köpeklere çay ikramını yaparsan, gevezileğe başlıyorlar durduramazsın». Kırmızı Saç çayın tadını gerektiği gibi çıkarıp, yumuşadı, şakaklardan yanaklarına kadar akan terle kaplandı. Onun yanında oturan adam Akbilek’e de bir fincan çayı uzattı, Akbilek almadı. Siyah Bıyık ise gidip öyle de geri dönmedi.

Çaya doyup, sigara içip komşular gitti. Kırmızı Saç tüfeği eline alıp demir parçasından birini çevirip alıyordu, elinde oynatıp yerine yapıştırıyordu.  Akbilek onu nerdeyse vuracağından korkuyordu. Canı sanki vedalaşıp, tepesine kadar uçaverdi, daha azıcık ve ruhu gökyüzüne uçup gider. Sonra teneke hışırtısına kadar nasırlaşmış giyimli, bellerinede asılan kında olan kılıçlarla gümbürdeyerek iki Rus geldi, sert durmuşlar ve kesik şekilde Kırmızı Saça bir şeyler söylediler. Kırmızı Saç tek bir-iki kelime yanıtlayayarak susup giyinmeye başladı. Hazırlanıp, Akbilek’i elinden hızlı çekip kulübeden sürükledi. Akbilek’in kalbi en kötü beklentisiyle atmaya başladı. Ruslar küçük grup olarak durup bir şeyler tartışıyorlardı. Kızın çıkaraldığını görünce çalıya tek sıra halinde yürüdüler.

«Ecelim geldi işte, — dehşete kaplandı Akbilek. — Belki hep beraber ateş ederlerse benim için daha iyi? Ya da onlarda başka bir şekilde yapılıyor mu? Ya bana şunu yapmaya akıllarına geldiyse?! Aman aman! Onlardan hepsi buna bana yaparlarsa, benden ne kalacak ki...»

Alanda çalıların arkasından Ruslar bir sıra olmuşlar. Üçü uzaklaştı. Kırmızı Saç Akbileğ’i koluyla sardı, kendine çekip, sıkılmış dudaklarından üç kere öpmüş, sonra iki adamın eşliğinde uzakta duran üçe yürüdü. Altı kişi olup, duruyorlardı uzakta. Duranlardan biri, onlarla gitmeyene bir şeyler bağırdı. Ona kısa bir cevap verildi. Kızıl Saç ve Siyah Bıyık yüz yüze durmuşlar, sonra dönüş yapıp farklı tarafa sanki adımları sayıyormuş gibi uzaklaştılar; yine dönüş yapıp birbirenin yüzüne bakmamaya gayret edip, karşılıklı durakaldılar. Kalan dört kişi yana çekildi, ses yükseldi: «Bir, iki, üç!» Konuşan elini kaldırıp aşağıya attı ve iki ateş yapıldı. Ruslar ileri atıldılar. Siyah Bıyık iş sonunu bekleyen Akbilek’e koşarak geldi ve aceleyle kucağına sardı.

İki asker ölü Kırmızı Saçı kaldırıp götürdüler. Siyah Bıyık ise Akbilek’i öperek kucağından bırakmayıp kulübeye götürmeye acele etti. Ölümcül bir düello gerçekleştiği Akbilek için açıkça belli oldu, ama niye onlar önce birbirinden uzaklaştılar? Siyah Bıyık onu bir ana bırakıp patlak gözlü, çopur yüzlü, kıvırcık saçlı adamla döndü. Patlak gözlü onunla Kazakça konuşmaya başladı.

—           Selamun aleykum, kardeşim — ve elini uzattı. Ana dili konuşması Akbilek’in ona karşı sempati duymanın nedeni oldu, elini karşılık olarak uzattı, ama derhal geri çekti, gözlerine yine yapabildiği uzlaşmazlığı verdi. Patlak gözlü çevirmen onunla konuşmak için davet edildi.

—                       Sen bu beyefendinin gönlünü almışsın. O büyük bir asilzadedir. Kimseden korkmuyor. Seni gördüğünde, burası dayanamadı — ve daha fazla bu konuya açıklık getirmek için, kalbine elini bastırdı.  — Seni görünce, ona verilmesini istedi. Ama ret yanıtı aldı. Öteki bey de asilzade, ama küçük asilzadedir. Onlar kavga ettiler ve dalaştılar. Bundan dolayı tabanca ile düello yapıldı. Sen bozkırdan gelen Kazak kızısın daha önce Rus’ları hiç sevmiyordun. Sen korkma. Sana kimse bir şey yapmaz. Bu asilzade kimsenin senin canını incitmesine izin vermez. O seni onun karısı olarak görmek istiyor.  Diğer asilzadeler ise seni herkes için karı yapamayı düşünüyorlardı, ama o buna karşı çıktı, bunu yapsak hayavalara dönüşeceğiz dedi. O çok bilir, aklı başında biridir. O da senin gibi insandır. Tanrı birdir, ruhlar aynı. Sen ondan korkma, sev onu. Bu insan seni seviyor. Sana iyi bakar.  Farklı giyimleri, yemeği verir, çalıştırmayacak. Kazak avratları nasıl yaşar? Hizmetçiler gibi bu kadar. Bey dövüyor, çalıştırıyor, kadın kendini pis fena hissediyor. Bizimki, Rus yasası daha iyidir: avratları dövmüyoruz — ve onun önünde yumruğunu sıktı. — Burda onları tutuyoruz, tiyatroya götürüyoruz. Gezinmeye izin veriyoruz. — Patlak gözlü kızı hep ikna etmeye çalışıyordu, saçma sapan şeyleri anlatıyordu.

Bazen Siyah Bıyık ona akıl veriyordu. Akbilek tamamen kendi kullanılagelen ipekli yeşil çizgili üst çapana sıkışmış, ayaklarını da avuçlarını da etek altına sakladı, sadece ara sıra yaşlarla dolu gözlerini Siyah Bıyığa kaldırıp itiatli dinliyordu.

 Rus çevirmeni ise hep konuşuyordu. Bütün onun söyledikleri kızın aklına uymuyordu. Büyük asilzade olduğunu söylüyor. Ne yapacak o şimdi onun şu soylu asilzadeliğiyle? O Rus asilzadeyi mi hayal ediyordu yoksa? Yedirir - giyindirir. Ne şereftir. Ona teklifte bulunan Bekbolat’ın evine hizmetçi olarak girecek miydi yoksa? Siyah Bıyık onun için hayatını tehlikeye attı. Ancak şaşıralacak bir durum değil bu, Akbilek onun güzel olduğunu biliyordu.

Annesini hatırladı ve yaşlar gözlerinden yine akmaya başladı… Onun annesi öldü, ne için…  O bunu aklından bile geçirmiyordu… Şimdi hangi hocayı o rezil olup da anesini ebedi olarak kaybedip düşenebilir ki… Annesini öldürenin, kendini kaçıranın, vatan toprağını yağmanlamış birinin geleni olabilim mi?... Babası nerde?... Kendisi nerde?... Onun hakkında şimdi neler düşünüyorlar?... Peki neden henüz ölü değilsin?... Daha nelere dayanmalısın?... O gece anneyi vuran kurşun, onu vursaydı daha iyi olacaktı… Dünkü gün yok… ve yarın… ona ne olacağı … bilinmiyor… Ve tüm butünüyle ben halâ hayattayım ve eskisi gibi güzelim. Kendim bunu yapmadım ki… Bu işin suçum yok benim… Kim onu yüzüme vurabilir ki? Herkes kaybeder ve kendisi de kaybolan olur… Suçsuzdur…

Bir süre düşence vardı Akbilek’in uğultu yapan başında, başını eğip gömleğin köşesindeki yağ lekeye dikkatlice bakıyordu, ansızın yanına yavaşça oturan Siyah Bıyığının sıcak avucunun dokunmasını hissetmiş. Akbilek öfkeyle dudaklarını büzdü, sanki: «Bu ne cüret!» —  söyleyecekmiş gibi, ama sadece sonsuz görünen kedere boğuldu.  Siyah Bıyık çene hareketiyle çevirmenin onları yalnız bırakmasına emretti, sonra Akbilek’inin elini dudaklarına özenle kaldırdı. Akbilek elini geri çekmedi… Kuvvet yok, sadece korku var…

 

***

 

Avulda gece gerçekleştirilen gürültülü baskıdan sonra, Mukaş’ın eline Mamırbayın iki atı geçti, başında ise gizlenmek ve gereksiz felaketlerden kaçınmak nasıl düşüncesi vardı. Ganimeti Beyazlılar’ın kampına bırakıp ve: «Mukaş’cığımız, aferin sana!» övgüyü duyup, eve dönerken başından saçma düşünceleri atamıyordu.

Evet, Rus’lara eğlenmeleri için Mamırbayın oğlusunun kardeşini verip, ondan ne güzel ve akılca bir intikam aldım. Ama kızı bulmaya çalışırken, şu köpekler annesini öldürmüşler. Bu çok fazla, ama kim böyle olacağını biliyordu? Göründüğü gibi, takip etmeye atılanı da öldürmüşler galiba. Bu kahramanlar yerlerin kan altında kalmayana kadar defolup gitmeyecekler buradan. Kim bilir, belki o gece kurşunu yiyen onun kardeşlerinden biriydi? Yoksa öğrenemeyecekler mi acaba? Belki hepsinin umrunda bile değilim? Yok ya, aklımı tamamen oynatmışım- şeytan yürütüyor herhalde… Şimdilik bu işin devamını düzgün bir yola getirmem lazım, ama nasıl? Yapamazsam: gerçek ortaya çıkarsa başımı koparırlar. Bizimkilere de ben düşman değilim ki, herhangi bir sinsi de değilim, akla hayale gelmez bir şey de yapmadım zaten…

Neyse. Yapılacak iş yapıldı, geriye dönüş yok… Tartışılacak da bir şey yok… Peki,  zenginler bunu haketmediler mi yoksa? Onlar insanları talan etmiyorlar mı yoksa? Beyler nasıl zengin oluyor? Bütün her şey emekçinin çabasıyla kazanılıyor, halkın emeğiyle refah ve saadet içinde yaşıyorlar onlar. Eğerse çobanlar hayvan çobanlığı yapmasaydı, biçiciler kuru otu getirmeseydi, hizmetçiler ocaklarını yakmasaydı, işçiler kuyularını kazmasaydı, bakardım ben onların yapabileceklerine. Sovyet iktidarı başlarına öylesine gelmedi ki.  Ettiğini buldular! Kim bilir, belki beni de onlara karşı yürüten Tanrı’nın bir işidir. Aslında açlıktan birbirlerini yemeye hazır olan Beyazlılar ben olmasaydım da aula saldıracaklardı. Ben yapmasaydım Beyazlılar’a kendi kazancı için avratı veren başka bir Kazak bulunacaktı. Soy akrabanın intikamını almak için peşinlerinden kovalamaya paldır küldür atılan da varmış. Tartışalmaz,  böyle biri bulunacaktı, akıbeti de aynı olacaktı. Tabi ki her olay farklıdır, insan onu tam olarak tekrarlamaz. Ama kesin, benim gibi olayda, benim gibi biri mutlaka bulunacaktı. Ne kadar ordu geçti buralardan? Ne kadar askeri halkı yönetmyi çabalanıyordu da hep soyuyoralar da baskı içinde tutuyorlar. Peki, halk ne yapıyor? Hiç bir şey yapmıyor. Ağzını açmadan yaptıklarından çekiyor.

Ben ise kendi kendime biriyim. Tüfeğim de var. On kişi bile beni yenmez. Ateş yapmayı Ruslardan öğrendim, kurşun kurşuna atıyorum. Gündüz ben itinalıyım, belli belirsizim. Geceleri ise yaşamaya başlıyorum, alacaklarımı alıyorum… Neden korkayım ki? Bununla beraber korkum da var, gerekmiyordu bana şu politika işlere karışmaya. Saflarına yazılmam ve omuzumdan tüfeği asıp düşmanları da aramam gerekmiyordu. Hayır, ben ölümden korkmuyorum, ecel kaçınılmaz. Ama ölümün ölümden farkı var. Benim ölümüm şimdi öyle ki…sadece o insanların beni affedibilmelerine sebep olur.  Evet, bir zamanlar ben yiğit, kıvrak delikanlı biri olarak sayılıyordum, toplum içinde itibarım da vardı. Sırada kalmam gerekiyor…

Bu gibi düşüncelerle Mukaş avuluna ulaştı. Avul yüksek dağın güneşli yamağında duruyordu, ingin yerde beş – altı alçak taş yapısı vardı. Bütün bunlar onun soyuna aitti, herkesin başında burada – Mukaş’ın ta kendisi ve aksakallı molla Tazek Bey vardı.

Tazek Bey ismini bile hatasız yazamıyor, bütün şanı da molla olduğunda, bu kadar. Bir zamanlarda ezberleyen kırk hadisten, sadece «hallannabi heleysellam— ayt – ı peygamber heleysellam» aklında kaldı. Cenaze töreninde Allah’ı anar da anıt bidelerinin kutsamında, hayvanların yıkılışında da insanın fâni varlığını hatırlar- ve tamam, tören bitmiş sayılır; oruç zamanında iftar vakitinde ise bir şey mırıldanır da birkaç Arapça kelime söyler. Her hangi bir durumda kendi başına hep ‘Ayet el-Kursi’ söyleyeveriyor, bu kadar. Kurban kesilirken, hayır duası okunurken, kadınların kansızlık durumunda bile – yine ‘Ayet el-Kursi’ söyleyeveriyor. Öz soy – akrabadan, tanıdıklarından başka onu hiç kimse molla olarak saymıyor. Başka bir yerde yapılan cenaze törenlerinden de onun eline bir şey geçmiyor, cenaze akrabadan ya çöpçatan gibi birilerinde geçmezse tabi. Ne dindarlıkla ne Mukkades Kitabı’nın bilgisiyle kendini gösteremedi, denilir. Bundan dolayı onu duvalara davet etmiyorlardı ve bölge bölge gezip Müslümanlara verilmesi gereken dini vergiyi ve iane toplamasına izin verilmiyordu, mamafih böyle başkaların ocağın yanında ısınmayı sevenlere, öylesine kazanmayı sevenlere kendisi de dayanmıyordu.

Bozkırları bel eninde topu düzgün bir sopayla dolaşıp da arada bir danalarına uzaktan bakıp eve dönerken karısına onun çapaçulluğu ve tadsız sulu çorbası için hırçın mülahazaları dikkate almazsak, bu sahtekâr mollanın zararı yoktu gerçi. Yaşlı karısının da çapaçulluğunun hoşnutsuzluğu onun ana doğma özenliğinden ve temizlik severliğinden değil daha çok ihtiyarlıktan dolayı idi. 

Her neyse, avulda Tazek Bey’e herkes saygıyla davranıyordu. Her hangi bir hadisede, kışlamaya dönüş ya da çocuğun doğması olsun, sofranın şeref yerine oturturuyorlardı önüne ise ütülemiş ya da haşlamış koyun başı ve etli havsala kemiği koyuluyordu, ağız sütünü da kımızı zamanında ilk önce ona getiriliyordu, verilen şölende görünmezse ise gelinleri: «Mollayı davet edin!», diye evine gönderiyorlardı.

Ezgin halk yığınlarından gelme olduğunu göstererek, Mukaş Alllah’ı kendi ileri görüşlerde aksine kapattı, ama o da, bu bilinçli adımına rağmen, mollaya saygı besliyordu, onunla bir yolda karşılışmamak için başka yoldan geçmeye çalışıordu, bunun yapılmasının sebebi da çok basitti, mollayla konuşucakları yoktu, her şeyi kendisi daha iyi bilirdi. Kaçınılmaz bir raslaşmada ise gerektiği gibi selamlaşıyordu, ama fazlasıyla değil, selamlaştı ve bu kadar…Mollaya onun bu davranaşı açıktı, o da hızlı bir şekilde yanından geçip söze girmeye çalışmıyordu.  Yaşlı onurlu bir adama, öylesine her hangi biriyle gevezelik etmek yakışmaz.  

Aula yaklaşırken Mukaş’ın kalbinde önemsiz bir kuşku uyandı: «Mollayla şimdi yüz yüze karşılaşmasaydım bari». Başını omuzlarına çekip eyer kaşına eğildi.

Mukaş’ın kışlığı auldan doğuya çıkmıştı. Duvarın yabani taşı batma ışınların aydınlığında koyu kırmızı kıs kıs gülüşle ışınlarını aksetdiyordu. Mollanın evi ise ferah bir şekilde ardına kadar açık kapıyla yanında duruyordu. Evin eşiğinde yatan kırmızı köpek toynak altındaki taşların çıtırtısını duyunca havlamaya başladı. Mukaş atını kendi ambarına ne kadar koşturmasa da o dışarıya yıkannması için güğümle çıkan, ayağında lastik omuzlarına kışlık kaftanı atan mollanın kısmayan tek gözüne yine de yakalandı. Tüm en derin düşüncelerini öyle de koparıp alır ya, Mukaş molladan gizlenmeye acele etti. Çatı altında ona atın koşumunu çıkarmak acele eden Mukaş’a beyaz enik havlamaya başladı. Örtülmüş kapı açıldı ve oradan tıpış tıpış yürüyen kürğe sarılan esmer tenli tombulca karısı Altınay göründü. Yanağını çarpıtarak, hoşnutsuz bir sesle: «Sen misin yoksa?» —attı ve yok oldu.  

Mukaş boşluğa yavaşça: «Benim», — dedi, atını yerleşti ve evine girdi.   Alçak küçücük tek pencereli konuğun alışılmış duman kokusu burnunu aşırı ısıttı. El dokuması halı üzerinde kendi üç yaşındaki düz alınlı açık ağzı üzerinde mavimsi sümükleri akan, uyurken bir yandan bir yana dönüp kırmızı basma battaniyeden tatlı mı tatlı elçiklerini çıkaran oğlunu seyretmek güzeldi. Oğlunu koklamak istedi de kafasında bu isteğe karşı bir şey engel oldu. Meleğe benzeyen çocuğuna dokunmak cesaret edemedi. Daha önce molladan şimdi ise uyuyan temiz ruhlu oğlusundan sanki çekiniyormuş gibi oldu. Ve o silkindi, sanki ayağına sine sine köpek yakalştı ve hırladı onu. Ama fazla düşünmeden gözle görülmez köpeği tam burun deliklerine sanki tekme atmış gibi: ‘Kapa çeneni’ söyleyip, yataktan kırmızı yastığı çıkarıp pencere altına attı, dirseklerini dizlerine çekip orada da yattı.

 

Samanla döşülmüş kirli peykede oturan, başörtüsünü çıkarıp gecelikte kalan Altınay, namazını kılacakmış gibi abdestini gayretle alıyordu, bir de gürültülü sümkürüyordu. Kırmızı sanki tekeyle yalanılmış avuclarını belirsiz bir zamanda yırtılmış bezle silip yatağına döndü.

—                      Niye yüzünü ekşitiyorsun! Atla ne yapacağız ki? —  Mukaş’a homurdandı.

O ise başını kaldırmadan bile dişleri arasından söyledi:

—                      Öyle vaktinde çıkart!

Altınay gözlerini kocasına dikip öfkeyle konuşmaya başladı:

-                                                                            Aman sana? Su vermeye bile kalkmayacak mısın? Isıttım artık.

  -Hayır, — cevapladı Mukaş ve başını battaniye ile örttü.

Mukaş’ın gece sık kayboluşları Altınay’ı fazla endişelendirmiyordu aslında, görev gereği olduğunu düşünüyordu. İlkten cocukla tek başına gecelemek korkuyordu azıcık, sonra ise buna da alışmış. Ve kimi kime şikayet edersin da inanıp güvenebilirsin burada zaten?

Altınay inekleri sağar, tosunlara bakar; sobaya gelberiyi sokar, yakar, külü dışarıya çıkarır,  suyla dolu kovalarla geri döner,  yemek pişiriyor, dikiyor; odaları temizlir, süpürür, ahır bölmesinden gübreyi çıkarır. Yüce Rabbi’nin onun talihinde yazılanı yapıyordu. Yüzünü buruşturuyormuş gibi, ağır işten yorulmuş dersin, komalık oluyor, sabahleyin ise: gözlerini açar açmaz, geceye kadar rahat durmuyor... Asla durmuyor, hep bir şeyle meşgül. Boş zamanı olsa bile, komşulara uğrarsa ya da dışarıda onlara raslarken konuşursa, elinden iği bırakmıyor. Altınay şunu biliyordu, yemeği doyuncaya kadar var, elbisesi sağlam, daha neler gerekir ki.  Evin düzenine karı, otlakta hayvanlara ise koca bakar.  Bu da Yüce Rabbi’nin yazılışıdır.

Daha önce gibi değil, şimdilik Altınay herşeyden memnundu. Neden  mi? Şimdi kocası zaferi kazanan, adı şanı olan bir adam oldu. Böyle bir insanın evi da farklı olur.  Evin tabanları adeta yepyeni dokuma halılarla ve beyaz keçeyle örtülmüş. Şimdi dövme sandığın kapağını açıp  kazanılan eşyaları gözden geçirip silkilecek eşyaları da var. Giyinip kuşanmak isterse ise hem patiska elbisesi hem kadife yeleği de var. Böyle kocayla övünebilirsin bile. Hakkı da var, ne de olsa önemli bir memurun karısıdır.

Eski zamanlarda iyi görünmeyen, gösterişsiz Altınay, bu günlerde söz açabiliyor bile. Avratlar: «Kocacuğun nereye gidiyormuş acaba?» sorularına —  «Nahiyeciye gitti, görevi var » yada «Nahiyecinin ta kendisi davet etti onu», — cevap verir ve alt dudağını çıkarıp burnu büyütür. Kimin vergisi tam ödenmezse, ya da birinin geleni mızmızlanıyor, ya da başka herhangi zorluk çıkıyorsa Altınay koruyucu uyarır: «Sen bunu incelememize niye sunmadın ki?» Sık sık onun ağzından «incelememize» kelime çıkıyordu, ve kimsenin onun incelese de incelemese de farkı  olmadığını aklına gelmiyordu bile.

Kocasını böylece temsil eden Alınay’ı son zamanlarda bir şey rahatsız ediyordu. Ne ve neden tam olarak anlaşılmıyordu bile. Ha anlaşıldı! Hayatın tadını çıkartmayı bilmesi aynı kaldı onun. Anahtarları ellerinde kibirli oynatmayı fıtratında vardı, bu alışkanlığı da kaybetmedi.  Onun kapalı kutu fıtratı olan birisinde daha önce de kocasıyla konuşurken bazen istihfaflı tonlar duyuluyordu, yapmacık hoşnutsuzluk da vardı tavırında, ama kocasından memnun olduğu şuphesizdi. Şimdilik ise, deriyle doğru yaptığını hissedip, doğrudan doğruya kocasına seseni de yükseltmeye başladı. Belki uğursuz bir saatten sonra onun «incelememize» eskisi gibi insanların gözlerinde heyecanlı yaltaklığı uyandırmasını hissetmediğinden dolayı bunu yapıyordu, belirsiz.

Altınay abdesti alıyordu, ama namazına başlamıyordu. Kocasınıdan mı örnek alıyordu? Hayır, herkes aslında, onu tuhaf çıkan dizleri ve kabarcık ağzıyla dua okurken anlamsız keleimelei mırıldadağını gördüğünde bu onun gayretsizliğini tasdik ederdi. Allah’ın her gezmeni, sen canım namaz gibi kutsal işten alay ederken en iyısi gidip bulaşıkları yıkasaydın daha iyi olurdu diye haykırırdı ancak.

Altınay yatak ucuna oturup ayaklarına deri külotlu çoraplarını giyiyordu, ve yine de onun kıpırdak eli tabandaki günlük giyiminden dolayı oluşan deliğe  çarptı. Aman ya, ne zaman o böyle gibi kusurlaradn kurtulanabilir? Amirlerin karısına ayakkabından görünen delikli çorap parmaklarla gözükmek hiç ama hiç yakışmaz... Ama burada «incelememize» bir sürü iş aklına geldi ve o kalkamaya acele etti.  Sağıma gitmesi gerekiyordu.

Güdük kuyruklu ineğine memesinden sütünü emmen buzağıyla rastladı, bir sıçrayışta buzagıya varıp somağını memeden çekiverdi, bir baksın lanet olası az kalsın hiç bir şey kalmayana kadar emdi sütü. Buzağı boyundaki ilmikten ahır bölmesi sapanında sallanan yırtılmış ip ucuna çekmeye başladı, o ada kısaca geldi, bağlanmıyordu. Öyle de böyle de çekiyordu hayvanı, böğrüne itiyordu, eninde sonunda elinden geldiği kadar bağ parçalarını bağlayabildi. Alnında kel olan ineği sağmaya başladı. Meme başınlarından o kadar çekiyordu ki, inek gürültüyle çömeliyordu hatta. Sahibenin ısrar parmaklarında onlar ne de olsa kabarmışlar ve süt kovaya çınlayarak akmaya başladı.  Altınay yırtılmış ipin yerine daha sağlam ipi nereden bulabileceğini düşünüyordu. Kolay bir karar değil bu, diyorlar ya koyuncuk yok – onun ipi için ise bir bütün deve parasını verirsin. Karışık bir ip işe yaramaz. Belki gerekli ip sadece Küçük aulda usta Jamal ablada var, kendi aulda gerekli ip bulunamaz.  Yeni çileyi Jamal abla ona yaptı, da o kayboldu, yerli çocuklar almışlar her hâlde, yoksa nereye sokılabir o!? Allah belalarını versin! Kim hırsız olabilir ya?

Tehdit edici bağırıp ve elini kaldırarak Altınay inekleri ahırdan otlaklara doğru kovdu, bir kova sütle eve döndü, siyah kaseyi doldurdu, fazlasını eski sarı tepsiye boşattı. Altınay bilmez mi, derin olmayan kapa dökülen süt daha koyu kaymakla tepsinin üstüne çıkar. Ne söylersen söyle, ama Altınay idareli bir ev kadınıydı. Üç inekten üç dört tulum yağ sıkıyordu, yok ya, böyle değil, koparıyordu söylesek daha doğru olur. Canlarını versinler, ama Altınay onlardan gerktiğini koparır. O kadar tutumluydu ki öz oğlunun istekle açan avucuna ancak  bir kaç damla damladı. Bütün sütü tatlı irmişik haline kaynatır ve  tuzlu ekşimik- kurt yapar. Aklında sabit tutar, soğuk kış akşamında kurt tanelerini ıslatıp yumuşatmak, ezmek ve sıcak et suyuna koymanın faydasını;  koyu çorbayı yiyip, istersen bir tek elbisede buz gibi ahıra, ambara çık, senden kıpkırmızı olmanın bir tek buhar çıkıyor. Yağla alış-veriş de yapıyor, gelirine ise giyim, un, çay alıyor. Aulun yaşlı ev hanımları kendi tutumsuz gelinlerini azarlamaya başlarken, mutlaka şunu diyorlardı:  « Hayvanın teki! Altınay’a bir bak, pire derisinden bile kolçakları dikebiliyor! Kazak’ın karısı böyle olur ».

Altınay Mukaş’ın gece çıkışlarından getiren ganimetleri de, onun yeni eşyalarla övünme coşkuyu, bey gibi geniş ayağa yaşama sevgisini de akılca gizlemeyi biliyordu. Avratın aklı başındaydı, eşin bütün kazandığından gösteriş yapmıyordu, değerli olanlarından köşe köşeye saklıyordu. Adam onun değerini anlayabilir mi hiç? Altınay kadın olarak bir tek köylüler için hayal kurma biridir, diye düşünüyordu her halde.

Başlayacak mıydı senin avratın homurdanmak ve çapaçul olabilir miydi, gıpta dolu bakışlardan eşin geçim araçlarını elde edenlerini ustalıkla gizlemesi, ya da hiç bir şeyden, sade sudan yağlı çorbayı pişirebilmesi gibi başka meziyetleri olmasaydi, dinsiz olanı! Kaprisle de burada ne alâkası var?

Altınay sütle işini bitirince, bulaşıkları çalkaladı, külü dışarıya çıkardı, sobanın arkasından  eski püskü eşyalarla örtünen kararmış tahta tası alıp unla doldurdu, dizlerine oturup pişi için hamuru yoğurmaya başladı. Ellerin oynakları adeta makine gibi hareket ediyordu, bir an içinde hamuru yoğurdu, yazlık mutfağına gidip ateşi yakmaya başladı. Pişilerin kızartması için gelberiye asıp mollanın evinden getiren büyük kovayı uyguladı, altı yanan yağın dumanında oturuyor, burada ise pantolonsuz,  uyukulu,  gözlerini ovalayan ve anneyi kaybeden oğlusu da dizlerine geldi.

— Kalktın mı tatlım? — Altınay onu sağ eliyle sarıp alnından öptü.

Mede kovadaki kızaran deliklenmiş hamur tanelerini seyredip dudaklarını şapırdatarak çalık ağızcığını açıyordu:

—                     Anne, küçük bir parça verin...

—                    Tabi güneşim, işte bu senin lokmaçığın — isteğini kabul etmeye acele etti annesi, pişiyi çubuğa geçirip, elçiklerine vermiş.

Gevşek tombul Mede çubuğu iki taraftan tutup, sıcak pişiyi ağzına getirdi ve gayretli onu üfleyerek yüzçüğünü buruşturup dişlemeye başladı. Ateş alev alev yanıyordu, yağ kaynıyordu, pişiler cızırdıyordu. Onun tatlı Mede’si yanındadır. Şimdi Altınay’ın tüm tahayyülü çayı demleyip, kocasını uyandırmak, çocuğu onun yanına  oturtmak ve onlar üç kişi Yüce Rabbinin verdiği nimetlerine şükrederek yemeğe başlayacaklar.

Çayı demleyip doya doya uykusunu alan kendi «incelememize» kocasını kaldırıp, Altınay bu hayalini de gerçekleştirebildi.

Kendinden sol tarafa oflayıp puflayan eğri burunla, tıpkı tatlı Mede gibi semaveri koyup, Altınay biçimsiz bir tarzda açılan dört  parmağıyla kırmızı pervazla fincanı kaldırıp biraz acı çayı içiyordu ve gayretli terliyordu. Kocası da sereserpe oturup pişileri peşi peşinden yiyip susuyordu. Tatlı Mede de geri kalmamaya çalışıyordu, babasının ayaklarına dayanıp, gayretinden gözlerini bir açıp bir kapatıp dop dolu  ağzındakini pişileri zorla çiğniyordu. 

Çayı içerken onlar o kadar uğraşıyorlardı ki, biz en iyisi onları şimdilik rahat bırakalım. Başkaların sofralarına aç gözle bakan hep doyumsuz eskiler, kurnaz ve girgin aç çocuk kısmı gibi olmayalım, bizim de evimizde çay var. Lanet olsun Kazak’ın şu başkasının sofrasına bakıp daveti beklme alışkanlığı. Öğrenelim en iyisi nasıl hissediyorlar kendini insanlar şu gece hadiseden sonra? Hayatta kaldı mı efendi Mamır Bey? Onlara dönelim, hadi öğrencilerim, hadi gidelim!

 

Yatarak yorgunluğunu almaktan ve stresi çözmekten sonra bile erkekler uzun zamandır kendine gelemiyordu, başlarını sallıyor, dönüp bakıyor, sığınaklarından sanki sakatlamış ayaklarla çıkıp, akrabalarına sesleniyordu; bayanlar  vızıldayarak titriyorlardı, durmadan babalarını, kocalarını çağırıp arıyorlar, bir de sanki aynı kederi yaşayanlarda kurtuluşu bulabilecekler gibi bir birlerine sıkışıyorlardı. Çığrışıyor, uluyorlardı, telaşlı bağırışlarla «Balta, balta»,  tamamen kendilerini korkutarak, Mamırbayın gıda ambarına atılıp kapıyı kırılarak açıp onu oradan sürükleyerek götürmeye başladılar:

—                     Ne? Ne? Aman Yarabbim! İyi misiniz?

Mamırbayın gözleri göz çukurundan çıkacakmış gibi, kesilmiş sesle hep soruşturuyordu:

—                     Baybişe nerede? Akbilek nerede?

—                    Aman Beyim, aman! Nerede onlar? Biz görmedik ki... —şaşırıp sağa sola atılıyorlardı.

Avratların sesleri kısa zamanda inek böğürmesine çevrlidi, bir an içinde şu hayvan umutsuzluğu sesleriyle, gece karanlığını yırtmışlar. Şu dehşet verici ulumadan kalpler yıpranıp sızlıyordu. Meğer, toprak çukurundan uzanan Mamırbayın karısının cesedine raslamışlar. Akbilek ise sanki erimiş, bir yerde görünmüyordu, demek şunlar kendileriyle götürmüşler.

Mamırbay ağır ağır nefes alıp çuval gibi yere yıkıldı. Avul artık yanık koyun sürüsü sesiyle meliyordu, işte şu anda onların kulaklarına yakınlaşan atlının at ayak patırtısı girmiş.  

— Kurşunlayarak öldürmüşler, vurmuşlar! — duyulan feryat kalabalık ortama namluyla saplandı, ortam yine dağıldı, ortaya gürültü patıltı, karmakarışıklık çıktı.

-Ne?

—                     Gitmişler!

—                     Hanımımızı öldürmüşler! Aman Beyimiz!

-                                                                        Bekbolat’ı vurmuşlar! -Е!

—                    O ise kim, ne yapıyor buralarda?

-                                                                        O buralarda Bekbolat’la avcılık yapıyordu. Bayan feryatları duyunca kovalamaya atıldılar...

—                  Ölü yada halâ sağ mı?

—                  Henüz sağ, ama kim onu tam olarak bilir  ...

Gelen Bekbolat’ı aula getiren birilerden idi, orada onun yarasına sargı koyuldu ve farklı taraflara ayrıldılar.

«Evet, ecel, ister istemez ama ona ait olanı alır, ne yaparsan yap, onun gözlerine bakıyorsun o ise arkadan gizlice yaklaşır kırıp geçirdiğinde ancak bilirsin... Evet, kim ona karşı çıkabilir ki? »,   konuştular, ertesi gün ise toplanıp ihtiyar kadını defnettiler: «Ne  yapalım, dayanmanız gerekiyor, demek saati geldi... », Mamırbaya taziyelerini bildiriyorlardı. Ve hiç kimse Akbilek hakkında: «Ölümden korkunç bir şey yok... ümit etmek gerekiyor!», fazalasından söylemeyi cesaret edemiyordu. O kadar derin bir yara ki bu, her şeyi kendi ismiyle söylemeye dil varmıyor. Bu yara bir tek Mamırbayı ezmiş değil herkesin onurlarına  dokundu, ıstırap verici bir şekilde küçük düşürdü.

Anma yemeğine toplanan insanların canlarında köle tabiatlarından dolayı uyanan, bütün geçen olaylarda ne kendilerini ne de akrabalarını koruma isteksizliğinden onların da suçu var, hissin sakinleşmenin sonra onlar birbirlerine sıkışık oturup herkes istediği gibi tahminleri yürütmeye ve uydurmaya başladılar. Bir taraf:

— Kardeşlerim, biri aksakalımızdan intikamını alıyor.  Bizimkilerimizden biri herhalde, yoksa aula giden dik yamacında onlar yolu nasıl kaybetmediler...

Onlara yanıtlıyorlardı:

—                  Haklısınız, avratıı arasaydılar, onlardan fazlasıyla bile, bilindiği yerlerde var. Kazakın yardımı olmasaydı bu iş yapılamazdı. Nasıl Ruslar kimin nerede oturduğunu öğrenmişler? — diye hükmetmişler.

Başkaları:

—                      Kimin aklına geldi bu iş?

—                      Kim bunu yapabilirdi?— tahmin etmeye başladılar.

—                      Kim aksakala karşı kin besliyordu?

—                      Boş yerde yabani ot bile filizlenmez, bu işin içinde Jamanbeylerin biri değilse tabi.

—                      Bıraksana şunu, kim onlardan bu gibi işe cesaret eder? Hem de birbirine düşman değil onlar. Yabancı biri herhalde.

—                      Göründüğü gibi bu iş Kurban-kaji taraflıların insaflarında, bir parti olmuşlar,  kendilerinden biri olmayanlara acıyacaklar mı hiç? — diğer bir taraftan ses geldi.

—                      Amma da saçmalıyorsun! Partiler bügün peyda oldular mı yoksa? Daha önce böyle gibi  olaylar çıkmıyordu ndense, başkasının suçunu gizlemeye çalışıyorsun sanki... Yapamaz bunu Kurban-kaji, veremez kâfirlerin tazip etmelerine müslüman bir kızı, onun da çocukları var çünkü, Tanrı’nın karşısına nasıl çıkmabileceğini da düşünen biri o – diyerek, savcı konuşanın büzülmesine neden oldu kurt bakışla beyazsakkalı adam.

—                      Bence bu işin başında Aben var,- avucuna tütün kutusunu çevirip ve istediği gibi rahat oturup, söyledi benekli yüzünde mavimsi gagayla biri. – Gecen sene Ruslara kelli atını sezdirmeden çaktırabildi, o zamandan beri sanki çıldırmış: «Ah. daha çevirebilseydeim böyle gibi yalanı! »

—Hey, ne yapabilirki o? Mukaş gibi birelerin talimatı olmadan o hiç bir şeye cesaret edemez. Arkasından biri olmazsa o kıçını bile yalnız silemez,- yine itirazı kabul etmez şekilde söyledi kurt bakışlı.

Aksaldan intikamını almak isteyenlerden hepsini  gözden geçirdiler, toplam on-on beş kişi oldu, her çeşit versiyonlar incelendi, ama bir tek varsayımlarla kimse tutunmaz. Ancak bazı sebeplerden dolayı bu iş daha karmaşık oluyordu: birinden şüphelenip başkasını ise sorunun özünden, birisi yanlış aldı, başkası ise alanını iade etmedi, birisi çalınılmış hayvanın etiyle bölüşmedi, başkası karısının ondan kaçması için, yada aksine başkaların karıların, kızların peşinleri bırakmadığından dolayı, biri fazla konuştuğunun hesabını ödüyor gibi uzak olan parti çatışmalar, ya da akrabalık dargınıkları sebeplerden hemen aklanıyordu:– herkes kendi problemine göre yargı yapıp içindekini sergiliyordu, bu da işin problemiydi. Biri boğazlıyordu, diğeri deriyi soyuyordu. Bu mahkeme toplantasında kendini içten zahmet edenlerden dışında, aksakal Mamırbayın kederinden zevk almaya gelenler de vardı.  Açık tahrikçiler de vardı, istediği adamından intikamını alma şansını kaçıran olur mu hiç! Samimi içten taziyetlerini bildirmek isteyenlerin sayısı ise gerçi azdı.

Şu gerçek acıma hisi sadece dostlara değil düşmanlara da belitrmeyi bilen, bir tek dünür, bir kaç gerçekten iyi niyetli insanlar da bir kaç komşu, özellikle fincanı kımızla dolu olan ev hanımı belirtti.  Başka türlü ise...  insanlar meraklandıkları halde yine de kafalarında uyandıran bu olayın gerksiz fikirlerinden vazgeçemiyorlardı.

Toplum cenaze ve  yas töreninden ayrıldıktan sonra kulak kabartıp, tekrar sorup ve uydurup, bu alçaklığın kimin elinden gelebildiğini zihinsel aramada bulunuyordu.  Çünkü bir tek kederine kaplanan Mamırbay değil yakın zamanlaradan beri aynı olaylar fazlaşmaya başladı, başka bir kaç aul da aynı saldırıyı yaşamış oldu. Hem hayvanları kaçıyorlardı, aul sakinlerini esir ediyorlardı, küçük düşürüyorlardı, yakıyorlardı.  Halk ise hep uyanık olur, istersen gizlen, istersen sakla, mutlaka bir şeyler duyan bir şeyler bilen biri bulunur. Düşündüler taşındılar dedikoduları, insanların konuştuklarını dinlediler ve bu işin içinde Mukaş’ın ta kendisi olduğuna varmışlar. Nasıl belli oldu mu soruyorsunuz? İşte şöyle...

Mukaş’ın o uğursuz gün akşama yakın Kara Şataya tırıs gittiğini gören bir çoban bulundu. Birinci delildir. Mukaş’ın avratı bacanağına hayinliğine kapanıp  istediği eleği vermeyince, şunu duymuş oldu: «Milletin   malını mülkünü nerede sakladığını bilmiyor muyum sanıyorsun! Hadi kudur da delir ben bakıp durayım! Her şeyi biliyorum! O halının evinde nasıl bulunduğunu, beyaz keçeyi ve şu patiskalı elbiseyi de nereden alındığını biliyorum... » Duydular da Mukaş’ın evine Süleyman’ın evinden belirli belirsiz bir adamı hemen gönderdiler, o ise dönünce rapor etti, halıyı tanımış. İkinci delil olsun. Yeşil patiskalı elbisenin da  yeşil kolsuz ceketin de sahibi bulundu. Üçüncü delilidir.

Bir de Suırbey adına bir oğlan da Mukaş’ın rengarenk atı şu gecenin tümünü eyer altında geçerdiğini temin ediyordu. Şu Suırbey birine fazla kimse inanmıyordu da, ama Mukaş’ın tarafına daha bir taş atıldı- dördüncü delil oldu. Molla Tazek Bey de Mukaş’ın istediği her yerde ama geceleri evinde fazla geçirmeyi sevmediğini de öylesine söyledi. Sadedil bir insandır o. Bununla beş delil oluyor. Hem de Mamır Bey’in oğlunun Mukaş’a karşı topladığı kağıtlardan dolayı onun nahiyenin başına geçemediğini hatırladılar, demek Mukaş’ın onlara karşı dargın olmanın sebebi de vardı. Demek kesinlikle Mukaşın işi bu. Mukaş değilse kim daha olabilir? « Mukaş’tan başka kimse bunu yapamaz, Mukaş yaptı bunu», karara varmışlar.

Herkesin gözünde şimdi Mukaştı. Ne yapacaklar onunla? Ondan intikamını nasıl alabilirler? Balta ile mi öldürecekler? Mahkemeye mi vercekler? Yoksa kendi elleriyle mi öldürecekler onu? Evini mi kundaklayarak yakıp dağıtacaklar? İnsanlar birincisini, ikincisini, hepsini bir arada da yapmayı hazırdı. Ama fırsatları düşmedi. Bir sürü planların sonunu getiren bir olgu ortaya çıktı. Olgu da şundan ibaretti.

Karısını da kızını da kaybeden Mamırbay sabah erken açık bozkırın küçük tepesinde oturup dikkatle uzaklara bakıyordu, ansızın ona komşu auldan başındaki kışlık şapkanın kullakları  dalgalanan atlının koştuğunu farketti, atlı eyerden kalkıp beyele selamlaştıktan sonra raporuna  hemen başladı: 

—                      Beyim, bu gecenin olaylarından habereniz var mı?

—Hayır.

—                     Aman Beyim neler oluyor!

—                     Neler oluyor söylesene tatlım?

—                     Yüce Rabbimize şükürler olsun, şimdiden rahat rahat nefes alabiliriz...

—                     Mukaş’la mı bir şey oldu?

—                     Hayır, aman Beyim...

—                     Söylesene yahu!

—                     Kırmızılar Beyazlıları dağlarda tutukladılar.

—                     Nasıl? Peki Akbilek nerede?

—                     Akbilek hakkında bir şey belli değil... Beyazlılardan hepsini tek tek yakaladılar.

—                     Şey... nasıl belli oldu bu haber, kimden öğrendiniz?

—                     Turkulak avulundan gelip söylediler. Orada Kırmızıların müfrezesi duruyordu, Mukaş ise oraya Beyazlıları kandırıp çekti, yani onlar Mukaş’ın yaptığı ağına düştüler, Kırmızılar ise orada onları tek tek tutukladılar. O kadar şaşırdılar ki, şu pis Beyazlılar, tutuklarında kıpırdamadılar bile. Şu hereiflerin bir tek avratlara karşı güçleri var, kendiler baskı altında kalırlarsa ise  hiç bir şey yapamıyorlar.

—                     Nasıl Mukaş herkesi parmak ucunda oynatabiliyor?

—                     Bir kaçamak yolu bulmuş işte, o bilindiği gibi bir maceracı, hilekar ve düzenbaz biridir...

—                     Demek o yine Kırmızıların tarftarı oldu...

—                     Hem de nasıl! Şimdi onu yine yüksek bir makam bekliyor.

—                     İşte tam bunu düşünüyordu aşağılık herif. Aman Yarabbim, Akbilek’e ne olmuş, ya? Onun hakkında hiç bir şey öğrenemedin...

Mamırbay çarpık çurpuk kalkıp  evine doğru yürüdü. Adamları sıkıştırıp, beş atlıyı Akbilek’in aramasına gönderdi.

İşte bu atlılar aulları gezsinler, boskırlarda karşılarına çıkanları sorup soruştursunlar, biz ise şimdilik Akbilek’ten bahsedelim.

 

Yavru ceylan gibi sıkışık ve korkmuş, Akbilek dolu dolu gözlerle annesini, köyünü düşünüyordu, ekmek kırıntısını bile istemeyerek, açlıktan donup ve kıvranıp, yalnız ölmek istiyordu, ancak hala göğsünde çırpınan kelebek ruhu, uçup gitmek istemiyordu. Nasıl bir nektar damlasını araya araya buluyordu bu pis hayatta kanatlı ruhu, hayret!

İnsan, yaşama gücü kuvvetli olan varlıktır, ölümden döner, esaret ve zindanlar nedir ki, her şeye alışır insan, o savaş ortamında bile yaşayabilir. İdam cezasına mahkûm edilen bir kişi bile içiyor, yemek yiyor, tatlı rüyalar görüyor, hayat ta onu hiç yıpratmıyor. Dünyada insan kadar yaşama gücü kuvvetli olan canlının de var olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar ölü olsaydı, artık Akbilek te yavaş yavaş kaderini kabullenmişti. Var olmanın güzelliği mi, korku mu, kendini koruma içgüdüsü mü ya da erkeğin tutkusu mu?.. Nasıl olsa da, Siyah Bıyık: “Öp”, – dese, Akbilek dudaklarıyla yüzüne dokunur, “Gül”, – diyor ve ağzının gülümsemekten yayılmasını görüyor, “Konuş”, – diye ister, o da ezberlediği ama hiç anlamadığı Rusça kelimeleri mırıldıyor: «Seni seviyorum».

Neredeyse bir aydır Siyah BıyıkAkbilek’in yanından bir adım bile ayrılmadı. Koluna girerek ya da beline sarılarak, saçlarını koparılan çiçekler ile örerek veya onun için tatlı meyvaları kopararak onunla birlikte yeşil dağ çayırlarda, ormanda dolaşırdı. Çalılarla kaplı yamaçlardaki pınarlara götürürdü onu, çizmelerini çıkarıp ayaklarını yıkardı ve siyah bıyıklarıyla topuklarını gıdıklayarak onları öperdi. Akbilek yorulduğunda ise, bir kolunu bükerek başının altına, diğer kolunu ise dizlerinin altına koyarak taşırdı. Kendisi ona çay içirirdi, avucundan beslerdi, evin en uzak yerinde döşeğini kabartır ve yatağını yapardı ve onu kendi yanına gri renkli bir kaputun altına sokarak, öylesine yakından onu göğsüne bastırır ve, vücudunu okşayarak, büyük heves ile ve uzun uzun dudaklarına yapışırdı ki Akbilek’in yüreği ağzına gelirdi, nabzı hızlanırdı, tutuşarak gözlerini kapatır, gevşer ve kendini ona açardı... Ondan sonrasını kendisi de hatırlayamıyordu... Sanki kendini başka bir dünyada buluyordu.

Siyah Bıyık’ınkızcığına dokunan herkesi öldürmeye hazır olması, köpek gibi ayaklarını yalamaya sevincine ulaşan, ona karşı hayranlığı, ondan bir adım bile uzaklaşmaya inatçı isteksizliği, boğduran şefkat ile dolu gözleri, şiir gibi sözleri Akbilek için anlaşılmazdı. Böyle mi alay edilir veya küçük düşürülür? Yoksa gerçekten mi ona aşık? Eğer öyle değilse, o zaman belki davranışı muhtemelen uzun zamandır kadın görmediği ile açıklanabilir? Bunun daha ilerisini düşünecek hali yoktu, özellikle Siyah Bıyık ona ne kadar yakın olursa olsun onun her şeyi, hareketlerden kokusuna kadar, ona yabancı olarak kaldığını hatırlayınca. Onlar, yer ve gök gibi çok farklıydılar, fakat vücutları birleşirken, tüm farklılıkları yok olurdu sanki. Zaman zaman Akbilek, bir erkek adamın yaltaklanmaması gerektiğini düşünerek, onun önünde diz çökmesi için bir bahane bulmaya çalışıyordu ve buluyordu. O, erkek, onun kocası, fakat mümin değildir! Oturuşu başka, duasını başka bir şekilde ediyor, başka bir şekilde konuşuyor, votka içiyor, domuz etini yiyor, sigara dumanı kokuyor. O günahkar göğsünün onun beyaz göğsüne sokulmasına nasıl izin verebiliyor?!

Gedikte kaldıkları bir günün alacakaranlık saatinde Ruslar heyecanlı bir şekilde konuşarak bir yere gitmek üzere hazırlık yapmaya başlamışlar: tüfekleri temizliyor ve dolduruyorlar, koşumları kontrol ediyorlar, atları eyerliyorlar. O anda Akbilek Siyah Bıyık ile orman gezintisinden dönmüşlerdi. O hemen saklanmak için kulübeye doğru koştu, orada asker döşeğinde kıvrılıp yattı ve, içini çekerek, alacığın parmaklığına yaslanarak, köyünü hatırladı. Çadırın deliğinden Siyah Bıyık’ın, yola hazırlanan, Ruslara yaklaştığı ve onlarla konuşmaya başladığı görünüyordu. Dudaklarını büzerek kaşları çatık bir şekilde döndü, tüfeğinin sürgünü kontrol ederek fişeği koydu, giysilerini toplamaya başladı, eyerini kaldırdı… Akbilek başını kaldırıp “nereye gidiyorsun” der gibi Siyah Bıyık’ın yüzüne baktığında, endişeyle ona baktı. Sadece bir an sürdüğüne rağmen, bakışı o kadar sıkıntılıydı ki Siyah Bıyık hemen bozuldu, gözlerini yere indirdi. Bir ara dışarı çıkıp tercümanını alıp geri geldi. O da onun söylediklerini tercüme etti:

-              Biz savaşmaya gidiyoruz. Ya sen ne yapacaksın?

Akbilek ne diyeceğini bilemeden, şaşkın şaşkın ona bakakaldı.

-              Sen nerede olmak istiyorsun? — diye sorulduğunda ise Akbilek başını öne eğdi, omuzlarını silkti ve ağlamaklı sesle:

-              Ya siz beni geri köyüme götürmeyecek misiniz?.. – diye sordu. Siyah Bıyık başını iki yana sallayarak:

-              Bizimle gitmek ister misiniz? – diye sordu.

-              Savaşa mı?

-              Savaşa, — dedi Siyah Bıyık ve omzuna elini koydu.              

Akbilek başını iki yana salladı:

-              O zaman beni burada bırak.

-              Geceleri korkmaz mısın?

-              Korkarsam bile gene de… kalacağım… siz de dönersiniz? — diye ağzından kaçırdı.

-              Bu mümkün değildir, — titreyen bir sesle dedi Siyah Bıyık.

Konuşma kesilince, üç Rus daha içeri girdi. Onların yüz ifadeleri ve seslerinin sertliğinden onu büyük bir tehlike tehdit ettiğini anladı. Siyah Bıyık kızıyordu onlara, gözlerini kısarak dişlerinin arasından konuştu ve Rusların rengi attı,  boğuluyormuş gibi yakalarını çekmeye başladılar.

Akbilek onlara “Onu size parçalatmanıza vermem”,  dediğini tahmin ederek Siyah Bıyık’a minnettarlıkla baktı. Rusların çekilmesinden sonra,  Siyah Bıyık başını çevirerek tercümanın dışarı çıkmasını istedi. Bir süre başını önüne eğerek ve alnındaki ter boncuklarını eliyle ovuşturarak, oturdu, sonra, elini silkerek ayağa kalktı ve “Gidelim”, der gibi elini Akbilek’e uzattı. O hemen ayağa kalktı.

Siyah Bıyık, Akbilek’in elini tutarak dışarı çıkardı ve pınarın etrafındaki çalıalara doğru sağa yöneldi.

Uğultulu sağanak rüzgâr. Aysız bir gece. Kalın karanlık. Karanlık, buzlu, darmadağınık bulutlar sürüsü dağ zirvelerini sakladılar, gökyüzünde ise siyah aç tavuk yıldız tanelerini gagalaya gagalaya yiyip bitiriyordu. Yıldızlarla birlikte ümit ışıkları da birer birer sönüyor gibiydi. Akbilek’inözelm dolu kalbi de onlarla birlikte sönüyordu. Parlayan gözleriyle o Siyah Bıyık’ın yüzüne bakıyordu. Onun yüzü karardı, gözleri kan çanağına dönmüş, burun delikleri titriyordu. Adımları sertleşti, Akbilek’in kalbi kısıldı, yüreği ağzına geldi. Çalıkların içine girdiler, ağaçlarıyla çevrili bir açıklığa geldikleri zaman, Siyah Bıyık Akbilek’in yüzüne doğru bakarak biraz durdu, sonra kucaklayıp, sarıp, dudaklarından üç kere hevesle öptü. “Öylece dur” demiş gibi iki omzundan bastırdı, beş altı adım kadar uzaklaşıp durdu. Omzundan tüfeği aldı ve Akbilek’e doğrulttu. O inlemeye dönüşen çığlık atarak, namluya atıldı. Siyah Bıyık’ın eli titredi ve tüfek yere düştü.

-              Neden? Suçum ne? Amca beyim! Ben ne yaptım?.. — Akbilek hıçkıra hıçkıra ağladı, vücudu titreyerek Siyah Bıyık’ın boynuna sarıldı. — Öp beni, lütfen ... Şefkatle.

Siyah Bıyık kollarını kaldırıp ağır ağır ona sarıldı, eliyle sırtını okşadı; haline acımış. Yüzüne biraz baktı ve silahını kabına koyup, Akbilek’i çadıra geri getirdi. Çadıra geldikten sonra, tercümanını çağırıp söylettiği:

-              Ben seni sevdim, senin için hayatımı tehlikeye attım, benden sonra başkasının sevmesini istemiyorum, dedi:

Akbilek küçük kemiklerine kadar donmuş. «Ay, Yaratıcı! Bir Rusa kesinlikle inanılmaz! Uzun süreden beri karı koca gibi olup da, gideceği gün öldürüp gideyim demesi nasıl bir bencillik, nasıl taş kalplilik, nasıl katillik?! Kendisi yaşamak istiyor... ama ben de ölmek istemiyorum! Kıyma bana...» — bu düşünceler hızla aklından geçti ve son anda duruma çare buldu:

-              Öldürme beni! Yaşamama izin ver! Benim sana tekrar lazım olmayacağımı nerden biliyorsun? Arkandan yürüyerek seni şehre çağırdığımı rüyamda gördüm. Sağ seninkilerine geri dönersin… bana inan.

“Güzel hayal, yarım mutluluk” denen atasözü özellikle de ölüme gitmekte olan adama hoş gelse gerek. Siyah Bıyık, Akbilek’in bu sözünü iyi niyetli sanıp, güvendi ve “dediğin olsun” demiş gibi dudaklarından öptü.

Sadece sıcak evlerin içinde, lambaların altında hoş olan akşam karanlığında, Ruslar, gırtlaksı emrine itaat ederek, eyerlerine atlayıp birbiri ardından geçitin dar ağzından çıktılar. Onlarla birlikte, Akilek’ten, sonsuza dek korkmuş aşağılanmış ve erkek okşayışlara bozulmuş gölgesi uzaklaşmaya başlamış. Ve at toynakların sesi duyduğu sürece elinde olmadan içine çekiyordu: “A-a…” ve fısıltarak solukla dışarı atıyordu: “Allah…”

Akbilek yalnız bir sokak köpek yavrusu gibi Rusların terk ettiği kampında dolaştı, ama yalnızlığı ona yük değildi. Rus’un kurşunuyla ölmektense, boş kalan sahipsiz dağda geçinmeye çalışırken ölmeyi daha iyi gördü. Uzaklaşan atlıların son duyulan sesini kadar hala inanmıyordu: “Yarabbi, gerçekten beni kurtardın mı?” Sesler kesildi. Arkalarından, onları gömmüş gibi, bir avuç kum atarak, rahat bir nefes ile son olarak etrafına baktı.

Bulutların nemli dağınık yığını iki hörgüçlü hayvan gibi beyaz dağ zirvelerini kapladı, zifiri karanlıkla tüm yamaçlara aktı. Gökyüzünde yayılmış yıldızlar, koyunlarını gözetleyen çoban atasına benzeyip, düşman görmüş gibi hiçbir iz bırakmadan yok olmuş.

Ey, soğuk duman! Onun içinde Akbilek’in kalbinde dönen siyah sis nasıl fark edilebilir?

Sonbahar yaprakları! Neden uğulduyorsun, ey solmuş yapraklar kimi uyutmaya çalışıyorsun?

Ey, bıldırcınlar, güçlü dallarda iyisiniz siz, kaygısız, gamsızsınız! Ne güzel size, çağırmak ve simsiyah gecenin yanıtına ummak. Akbilek’in kalbindeki özlemi giderebilir misiniz? Yoksa, ak kuyruklu şahinin yararlar içinde bıraktığı, kaykılan boş çadırların arasında kanadı kırık toprağı karıştıran ve hala gökyüzüne bakan ördeğin hazin ağlayışını Tanrı’ya iletebileceğinizden eminsiniz?!

Ey, bulutların neden dağılmıyorsunuz?!

Ey yapraklar! Fısıldayarak yere dökülünceye kadar, dertli güzele gölge olsanız ya!

Ey, soğuk rüzgâr, uğuldayıncaya kadar bomboş arazide yalnız kalan çocuğun babasına haber verseniz ya!

Ey, cansız doğa! Altay diliniz yaralı güzele yabancıdır! Kayboldu, sizin kasvetli maskelerinize itibar etmek ve size yaranılmak istemeyen güzel rehine! Altay Tanrısına sığındı ve kayboldu!..

Gece karanlığı yoğunlaşıyordu. Akbilek korkmaya başladı. Başının üzerinde hızla çok sayıda olan bir şey geçti. Akbilek’i titreme sardı. Patlamayla bir şeyler havaya uçar, çimenler içinde dalgalanır, çalıların arasında hışırdar, uğuldar, Akbilek te kollarıyla örtünerek, donakalır, neredeyse canavarlar onu kapar sanki. Uzanırsa, uyku tutmuyor. Oturmak ise oldukça korkutucuydu. Yürüyeyim dediğinde, karanlık gecede yolu bulamayıp kaybolurum, bir belaya uğrarım... diye korkar. Ama yine de keskin bir düşünce aklından çıkmıyor bir türlü: çabuk git buradan. Ama nereye gece yarısında? Bir türlü cesaret edemiyor. İçinde Kazak eşyaları, Kazak kapları baba evini görür gibi oluyor... Yanında mesken sanki çadır, bu kasvetli gökyüzü altında ne kadar korkutucu olursa olsun, içine bir adım bile atamıyor.

Akbilek ne yapacağını bilemeden etrafına bakınıp, büzülerek uzun süre oturdu. Gece üstüne bir gece daha katmanlaştı sanki. Çadır yanındaki tekne bile görünmüyordu. Ey, Yaratıcı! Ne zaman şafak doğar?!

Bir ara orman tarafından korkulacak bir ses çıkmış gibi oldu. Çok ürperticiydi. Bir cadı gibi kamburlaşan, yakındaki açık çadır içinde gölgeler kıpırdamaya başlamış. Akbilekavulunda koy sürelerin yanında kurt ulumasını duymuştu: bu aynı sesti. Olamaz, oh! Kurtlar mı yoksa?.. Ne yapacağım? Hadi bırak, kurtlar cesaret edemezler, hem nerden bilecekler ki çadırın içinde insanların olduğunu, silahlı Ruslar da çok korkutucu... Ya da onlar Rusların kamptan ayrıldığını fark etmişler? Onlar buradayken kurtlar gıcırdamaya bile cesaret edemezdi...

Çadırın kapısı sessizce gıcırdadı. Biri göründü sanki. Fakat sessizce. Korku dağları bekler, fakat yine de zifiri karanlık içinde bir şey görünmüyor. Kalkacaktı, fakat başaramadı. Ulumalar daha net ve belirgin bir şekilde tekrar duyuldu. Gide gide ulumalar arttı. Dağları sallayarak, tüm başka sesleri silip süpürdü. Akbilek’in elleri kendi kendilerine çadırın keçesinden direklerinden birini çıkardı. Bir sajen uzunluğunda, her sırtı kırabilir, akağacından yapılma direği iki eliyle alıp, kulübe arkasına geçti.  Kurtların karşısına tam hazırlıklı olarak o çıkmazsa, kim çıkar ki o zaman, çünkü gerçekten onu kurtaracak kimse yok başka. Ulumalar sanki kesilmeye başladı. Sopasını yere koyarak Akbilek soluklandı, fakat rahatlamak için çok erkendi. Pınar tarafından su şıpırtısı duyuldu…

Kim bu?.. İnsan mı? Hayvan mı?.. Kim olduğu hiç fark etmez. Akbilek çömelerek tekrar sopasına sarıldı.  Soluğunu tuttu, donakaldı.

O anda siyah perde içinde bir çift göz parladı. İkisi de kıpkızıl, parlayan ateş. Akbilek ayağa fırlayıp çadırın içinde buldu kendini ve onun en uzak kenarına sokuldu. Başka ne yapabilirdi ki, sopası çadırın önünde elinden düştü. Yavaşça düründü, elini dışarı uzatarak yerleri araştırmaya başladı… ve bak şu işe: iki ışık dört oldu. Keşke öyle olsaydı! Ardından koyu kırmızı bir çift göz daha parladı. Altı parlayan kurt gözü Akbilek’e altmış olarak görülüyordu. Karanlık gece, etrafı kaplayan kızıl gözlerle doldu. Onlar parlıyor, kâh sönerek, kâh yeniden alevlenerek, görünüp görünüp kayboluyor, yakınlaşıyorlardı...

Bunların hepsi gerçek mi?.. Çimler hışırdamaya başladı.. Orada, burada, şurada onlar var... Oybay, ay! Kurt sürüsü! Nereye gidiyim ben şimdi?! Dikkat et, çadırı sallamaya başladılar, yeri kokluyorlar... Aman, Yarabbi, ay! Bulacaklar mı yoksa?.. Ey Pîr’im! Birisi ateşin başındaki kemiği kıtırdatarak kemirdi. Akbilek’e ne oldu bir düşün!.. Nefes almayı bile cesaret edemiyordu, öylece donakalmış.

Akbilek’in saklandığı çadırın açıtında hırlayan kurt suratı göründü...

Geceyi bıçak gibi kesen Akbilek’in umutsuz çığlığından kurt yana sıçradı, birkaç saniyeye kurtuluş umudu canlandı, ancak yırtıcı gözler yine parladı, ağızlar yine dişlerini gösterdi, hırıltılar arttı. Kurtlar, gırtlaktan kükreme sesleri çıkararak bir ileri atlıyor, bir yerinde dönüyordu. Akbilek, hayvanların onun üstüne atlayacağını bilerek, onlardan önce davranmaya karar verdi; hızla karşılarına teker meker yuvarlanıp, bir sopayı tutup, bağırarak etrafında ileri geri sallamaya başladı: hepsi bir hiçbir şey görünmüyordu.

Zaman zaman o özellikle öfke dolu bir hırıltı duyuyordu. Bazen yırtıcının üstüne ya da çadıra gelen sopayla tatlı tadında vuruşu eline yansıyordu. Etrafında daha hızlı, daha öfkeli dönüyordu. Akbilek, deliye dönmüş sanki sopasını durmadan sallıyor. Akbelek’in etrafındaki kurtlar çemberi daraldı. Akbilek dayak atıyor, kurtlar dayaktan kaçıyor, Akbilek pataklıyor, kurtlar üstüne atlıyor. Akbilek Tanrıya dua ediyor, kurtlar kuduruyor. Akbilek cıyaklıyor… kurtlar hırıldıyor… Akbilek avaz avaz bağırıyor, kurtlar uluyor… Böylece onlarla uzun süre mücadele etti...

Akbilek neredeyse sinir bozukluğundan tıkandı, hummalar içinde kendini oradan oraya atarak ölmek üzere, kurtuluş yoktur… “Şimdi düşerim, şimdi, şimdi yakalarlar, parçalarlar, yerler beni…”  — düşünceler hızla gelip geçiyordu aklından, aniden ayaklarının altında bir şey parladı. Kurtlar yana sıçradılar. Akşamüstü çayı kaynatan ateşin alevi henüz sönmemiş....Akbilek hemen ayaklarıyla onları dört yana fırlatmaya başladı. Mucize! Alev, kül ve gizlice yanan ince dallar yeni güçle tutuştular. Alevlenen ateşten kurtlar geri çekildi.

Akbilek hemen ateş başındaki ağaç kabukları, kurumuş otları tutuşturup üfledi… Rüzgâr da yardımcısı oldu, “Ben zaten senden yanaydım, gördün mü?” özür diler gibi ateşi üfledi. Alevlerin parlaklığıyla kurtların gözlerindeki alevler sönüyordu. Ateşin ölümünden önce ölemezsin. Alev sönünce, Akbilek’in yaşamı da sönüp gidecek. Ve bu durumda şamanlık yapmamak mümkün mü?

“Harla ateşim harla! Yan ateşim yan! Korkak yabanî hayvanlar, dilsiz canavarlar! Kaçın, yanıma yaklaşmayın! Yakarım, mahvederim!” – demiş gibi Akbilek ateş tanrısına (maz-da-mazda) sığınıp, tan atıncaya kadar ateşi alevlendirerek yakıp, sağ kaldı.

Altay, kanlı gözlü ve korkunç dişleriyle karanlık geceyi belinden salladı, kurşuni gökyüzünde çözülen ay ışığında ince ince Kunekey güneş, peri güzelinin yüz çizgilerini çizdi. Doğuda gök kubbesi beyazlaşıyordu, dağ zirveleri altın parlıyordu. Şafağın cennet ve kırmızı kapıları açılınca, Akbilek, korkuyla geriye bakarak, gitti. Çadırın bacasını kapatan keçe örtüsünden bir ip ile kuşanıp, çadırın içinde bulduğu, konçları bele kadar gelen, asker çizmelerini giyerek, elinde sopa yola çıktı.  O sopayla kime vuracaktı artık, ama ne olur ne olmaz, yinede yanına aldı.

Tan atınca rüzgâr da durdu, bulutlar da dağıldı. Yuvalarından çıkan toygarlar, koskocaman taşlardan güneş yüzlü Kunekey’i ilk görme hakkını isteyerek, kayalara doğru fırladılar. Ey, toygarlar, Akbilek için ondan yardım dileseydiniz! Fakat gerek yok, onun yüzü zaten parlıyor. Yüzü aydın. Onun göreceği aydınlık günler varmış! Hemen o korkunç uzun gece, kurtlar ile ölümcül dansı ve tüfeğin şefkatini unutmuş, asker topukların nallarıyla taşlara tıklatıyor, yetişmez kimse! Akbilek “°” harfin sesi gibi hızla gidiyordu. Yakınlarına ulaşmak için acele ediyordu, yabancı, iğrenç Rusları yeterince görmüş, öldüreceklerdi onu! O dar geçitten başka, bu taraftan çıkacak yolun olmadığını öğrenmiş. Arkası kimselerin olmadığı dağ, dağ dolusu düşman: ayı, kurt, alnında bir gözü olan erkek domuz. Önü dar geçit, geçidin arkası yine düşman, gecekilerin önünden karşı çıkıp gelmeyeceğine kim kefil?

O kendisi değil de kim onu buradan çıkarır? Yalnız ana köyünün ucunu görmek isteyen, yemeğini, uykusunu, yorgunluğunu unutup, ağır çizmeleri taşıyor annesinin kuzusu.

Geçide çıktığında, arkasına bir baktı. Kamp çadırları aşağıda eğilmiş, gerçek dışı görünüyordu. Ama o dağ ormanı, o orman alanı, o gölgeli yer, o yuvarlanan taşlar, onlar onun aşağılamanın tanıklarıdır, orada namusu ile alay ettiler. Onlara bakınca, onu, içinde hem suçluluk duygusu, hem de tiksinti, her şey bir arada olan, can yakıcı utanç hissi sarıyordu. Ev hanımın temiz halını pisleyen köpek yavrusunu enseden alırsın ya, kendi pisliği içine burnuyla sokarsın onu, o da burnu kıvırır, sızlanır, kıçın kıçın gitmeye çalışıyor. Arkasına baktığında Akbilek de o köpek yavrusu gibi oldu. Hiçbir şey görmek istemiyordu, arkasını döndü. Akbilek ne kadar acele etmese de, kayalar, dere taşları, taş kırıkları hala bozkırın sevgili düz yüzünü gizliyorlardı. Güneş dağdan mızrak boyu yükseldiğinde, Akbilek soluk soluğa kalarak bir tepeye çıkmıştı, sisli bozkırı gördü. Avuluna gelmiş gibi sevindi. Ve o kadar çok sevindi ki, kanatları olsa uçar!

Dizleri bükülüyordu, ayak bilekleri kütürdeme başladı. Bir şey olmaz, yola devam. Kollarını sallamamaya çalışarak, tepeden aşağıya ovanın içine indi. Bacaklardaki çıtırtılar sanki biraz dinmiş. Daha gücü var diye ummuyordu, gerçekten düz zeminde yürümek daha kolaydı, fakat yeni bir tepeye çıkınca bacakları külçe kurşun ağırlığına döner, sızlamaya başlar, kemikleri sanki kırılır.

Ah nerede onun yorulmak bilmez, kovalamaca oyunlarında bir tavşanınki kadar hızlı olan ayakçıkları? Nazar mı değdi ya da daha kötüsü yanına varıyor? Ya kramp girerse, ay, hayali bile korkunç! Bir avul görünseydi, avul değilse bir Kazak ya hiç değilse bir hayvan görünse bile Akbilek tehlikeden kurtulmuş gibi görecekti. Fakat tepeler engeller olarak önünde yükseliyor ve başka hiçbir şey ve hiç kimse görünmüyor.

Sırası gelen boş araziden geçtikten sonra, Akbilek enine uzanan uçuruma rastladı... Tanrı'nın merhameti!.. Nehir, nehir! Karşı kıyısında bir yol uzandı. Demek ki yakında insanlar var! Akbilek son gücünü verip, daha hızlı adımlar attı. Dar nehir vadisinde taşları yuvarlardı. Akbilek düzgün nehir kıyısına çıktı, çizmelerini, kaftanını, kaşkorsesini çıkararak, kollarını sıvayarak, yüzünü yıkadı, su içti. Boğazı tamamen kurumuştu, çok yorgundu. Susuzluk hararetini giderdikten sonra derin bir nefes aldı.

Su kenarında Akbilek yeterince uzun süre oturmuştu. Şunları düşünüyordu: “İşte bak su akar ve donar, akar ve donar, sonu yok, tehdit, ölüm bilmez. Hiçbir şey hissetmez. Ben onu içsem de içmesem de, onun için fark etmez, hem kötü insanı hem de iyi insanları içerir. O da Tanrı'nın lütfu. Onun merhameti! Ben ise alamadım!”

Ömür boyu su görünce bunları düşünmüş değildi. Bu fikrin nasıl aklına geldiğine kendi de şaşırdı. Ayaklarının altındaki su yüzeyine eğilip kendi yansımasını gördü. Saçı darmadağınıktı, su ile ıslatarak onları düzeltmeye çalıştı. Onları taramak istedi. Fakat: “Kimin için bezeneceğim?” – diye düşünerek yapmadı. Ayağa kalktı, biraz dinlenmek için yakınlarında tenha bir yer arayışı içinde etrafa bakındı. Ama oturmaktan bacakları karıncalanmış, üç kere baldır, uyluğunu çimdikledi, geçti sanki.

Solda dik kıyıda derin olmayan bir çukur gözüne çaptı. Çok fazla düşünmeden, Akbilek, kaşkorseni giyerek, kaftanı üzerine atarak, sopasını sürükleyerek, ona doğru yöneldi.

Orada, küçük körfezde gizlenebilirdi. Arkasında, killi taş duvarı; önünde, su; sağında, körfez; solunda, uçurumdan sızmış toprak seti. Dizlerini kucaklayarak, kamburlaşarak, suya bakıyordu. Güneş ortalığı kavurmaya başladı, Akbilek’in alnı da sıcak oldu.

“İşte, nehir. Ya burada yaşayan insanlar nerede? Sonbaharda nehirlere yakın yerleşmiyorlardı? Hem kıyı boyunca yol var… Oh, muhtemelen, buradakiler Ruslardan kaçmışlar. Etrafında her şey çılgınca sökülmüş! Artık onlar hiç kimse!.. Kaç kız, aynı benim gibi, biçare, ortadan kayboldu! Fakat tam benim gibi olanı yoktur. Başkaları kampta ben görmedim... Yoksa onları hemen öldürüyorlardı?.. Ruslar, ah acımasızdı insanlara karşı!  Yok, kahrolası Rusları düşünmeyim, yoksa yeniden ortaya çıkıverirler! Neden geri dönmediler? Belki birileri ile karşı karşıya geldiler? Kimlerle savaşıyorlar böyle? Belki kenar Kazaklar ile? Yok, Kazaklar neden onlarla savaşsın ki? Onlar ne istiyor? Ya da Kazakları tamamen yok etmek, kızlarını, eşlerini, hayvanlarını kendilerine almak istiyorlar? O zaman neden bir kerede hepsi ortadan kayboldu? Bir avulu soymak için tüfekli üç-dört Rus yeterlidir… Korkmuş gibi, gizlenerek, etraflarına bakınarak gidiyorlardı. Yoksa onlarla başa çıkabilen birileri mi bulundu? Düşmanları kim? Ey Pîr’im! Babam “Beyazlar, Kızıllar” hakkında bir şeyler söylemişti. Sorun bunda mı? Kızıllar da Rus? Onlar da mı kızları kaçırıyor? Ruslar ise… herhalde Siyah Bıyık gibiler. Beni kurşunlayarak öldürmek istedi. Ah, ah başım! Yarabbi, ay! Ne yapacağım?” – diye düşündü biraz ve bıraktı.

Su akıyor, temiz temiz çalkalanıyor... Akbilek berrak su içine baktıkça bulanık düşünceleri onu sallayarak uyutuyor. Uyuttu, göz kapakları kapanıyor. Akbilek, uykuya dalınca beklenmedik bir şey olacak korkusuyla, uyku akan gözlerini hep açmaya çalışıyor. Bir türlü başaramıyor ama: güneş hafifçe ısıtıyordu – bu bir,  kıyıya çarpışan suyun sesi, cevapsız kalan soru – bu da iki, hem gece hiç uyumadı ki, sabahtan beri yarım gün yürüdü, bitkin düştü...

Akbilek uyanırken, ürpererek hemen başını kaldırdı. Korkmuş, korkar tabii! Allah bilir neredeydi, bir nehrin kıyısındaki çukurun dibindeydi adeta. Hemen karanlık dağ boğazından nasıl kaçtığı aklına geldi. Ayağa fırladı. Güneş ufka eğildi, karanlık daha da koyulaştı. Nehrin bir o yanına bir bu yanına boydan boya baktı ve geçit arayıp ayakkabılarını sürüyerek yürümeye başladı.Bir oraya, bir buraya gider. Nehrin sığ yeri yok. Sopası ile sopası ile derinliği ölçer, her yer derin. Kenardan kenara yuvarlak çakıl taşları ile kaplı sığ suya çıkması uzun sürdü. Nehir suyun yüzündeki ufak kırışıklıklar üstünden akıyordu. Çizmelerini çıkarıp iç çamaşırlarını dizin üstüne kadar çekti, deri çoraplarını kolun altına aldı ve tombul küçük beyaz ayaklarıyla çakıl taşların üstüne dikkatlice basarak, nehri geçti.

Yaklaşık yarım verst uzaklığında volkan görünüyordu. Üzerine çıkıp,birilerine oradan bakmaya karar verdi. Tırmandı, fakat onun arkasında daha da yüksek tepelerin olduğunu gördü. Bir yol arayarak etrafına bakmaya başladı. Önünde tepelerle kaplı bozkır, arkasında sıradağ. Akbilek’in köyü alçak sıradağın eteğinde bulunuyordu. Doğuda değil, güney-batısındaydı, dağlar onun dağlarına benzemiyor, onlar bu uzaktaki tepelerin enine uzanmış. Öyle ise, dağdan fazla uzaklaşmadan kıble yönüne doğru, dağı takip ederek yürümesi gerek. Akbilek, bu kararı verdikten sonra, meyilli, açık yerlerden geçerek, dağ geçitlerinden yürüdü.

Dik yamaçlı, ıssız vadi. Solmuş otların örgüleri, yabani çiçeklerin çalılıkları, tepecikler, höyükler, kırmızı kumlu tınlar, ot kaplı çukurlar. Gri fareler, rengarenk saksağanlar,yabani tavşanlar,toygarlar; bunlardan başka göze takılan hiçbir karaltı yok. İnsanlar, neredesiniz ya! Issız bozkır bir yanığa benzer. Çobanlar burada sürüyü otlatırken can sıkıntısından ölmüyorlar mı? Hey çıplak, uçsuz bucaksız çöl! Yalnız bir yolcuyu burada görmek çok hüzünlüdür. Hala daha kurtuluşu vaat eden, dizleri çizme konçların içinde sallanıyor. Ala doğan, bir kartal gibi çığlıklar atarak fareyi yakalıyor. Orada uzakta, gökyüzünü yarıp,çınlayarak yükselir ve düşer toygar, kanatları titreyerek bir an bile hareketsiz duramıyor.Bu kuşun sesi özellikle kaygılandırıyordu, diğerleri farklı ötüyordu, ne oldu garibime acaba? Onun etrafında bir uzaklaşıp, bir yaklaşan dört-beş kuş daha uçuşuyordu; onun için şefaatte bulunuyor minik himayeciler: yanına uçup gelir, öfkeyle cıvıldaşır ve gene yana uçup giderler.

Bir anda toygar taş misali pervasızca saldırıya atlar gibi düştü. Akbilek ok gibi kuşa doğru koştu. Yöneldiği yer yoğun çim ile kaplıydı. Akbilek acele ediyor, gözlüyor. Çalılıkların içinde kaybolan minik kuş kımıldamaya, kıpırdamaya başladı, yoğun çalılıkların içine derinleşerek, otları dalgalandırarak, patırtı çıkardı. Nesi var garibimin? Yanına koştu ve orada yeşillikler üzerinde sere serpe uzanmış gri yılanı gördü. Yılan keskin başını kaldırdı, o – ölümdür, elmas gözleri toygara dikildi, çatallı dili titriyordu; yılan, ıslık çıkararak, sürünüyordu, büyülüyordu, zehrini yayarak, bir çöreklenir bir uzanır, işte saldırmaya hazırlandı. Toygar, yılanın parlak gözlerinden kendi gözlerini kaçıramayarak, çılgınca kanatlarını sallıyor, yukarı atıldı vebir topak gibi aşağı doğru, yılanın dişleri altına girerek orada çırpınıyor. “Hop,” – diye bitti. Korkunç yılan, delip geçen gözlerini kuşçuğadikerek çatallı dili ile yalanarak, kuşun onun ağzına kendisinin atlayacağını yatıp bekliyordu.

Akbilektoygara çok üzüldü. Sopasını alıp o sivri hain yılan kafasına indirdi. Yılanı adeta toprağa gömdü, dar gövdesi çaresizce seğirdi. Zavallı küçük kuş kendine gelmeye başladı: kıpırdadı, yerinde döndü, üzerine yapışmış bir şeyi atıyormuş gibi silkindi, gürültü ile kanatlarını çırptı ve bir tüy parçası gibi uçtu gitti. Akbilek hala hareket eden yılana bir iki kere daha yumruklayarak yoluna devam etti.

Yürürken çocukken duyduğu sözleri aklına geldi: “Yılan toygarı büyüleyerek yiyor”. Nasıl? “Kendin göreceksin,” – öyle diyorlardı. Bu sürüngenin gözündeki büyü nedir acaba? – merak etti Akbilek. Bu olay sanki üstündeki bütün yorgunluğunu aldı götürdü, daha canlı yürüdü, kalbi şiddetle atıyordu, nabzı sabitti. Toygarı ecelden sağ salim kurtardığına sevindi. Yılanı öldürdüğü için cesaretlendi. Bu iyi bir işaretti. Bu savunmasız kuş niye ölsün ki?

Küçük kuş, küçük kuş – ismim benim,

Telek topağı biriyim ben,

Gönlümü kırıyordu çoçuk,

Kendisi de öksüz olsun!

Çocuk oyunlarındaki kuşun laneti böyleydi. Onun hiçbir suçu yok. Bunu düşündüğünde Akbilek yine “benim kime zararım oldu” , diye düşündü.Kendini toygara, kendine düşmanlık yapanları yılana benzetti.Kuşa kıyan hayvanı ben öldürdüm,  mutlaka birisi benim gönlümü kıranları da öldürür diye düşünüyordu ve bu kararı doğru olarak kabul etti.

Bunları düşünürken aniden volkanın altında beyazımsı sivri uçlu bir nokta göründü. Akbilek korktu, boynunu omuzlarının içine çekerek oturdu. Gizlendi, görünmüyor. Yine Ruslar diye, kalkıp bakmaya korkuyor, daha fazla gizlenmeye ise sabrı yetmiyor, orada kimin olduğunu görmek istiyordu. “Ruslar ise hepsi bir beni bulacaklar, her yer açık, ne olacaksa olsun, bakayım,” – diye karar verip, biraz oturduktan sonra kalkıp baktı. Tepenin eteğinde bir yarış içindeymiş gibi, kendi kendine bir şeyler mırıldanıp, kafasına sanki bir baykuşu giyip, yelli biri yürüyordu. Rusların böyle sivri uçlu şapkaların olmadığını tahmin etti ve rahat bir nefes aldı, adamın başındaki konin de ne olduğu artık anlaşıldı:buduana (münzevi), hem büyücü, hem otacı, hem de Tanrı adamı. İşte asa da var elinde.

- Hey, duana! – ona seslenmeye cesaret ettiğini kendisi de anlamadı.

Derviş, tam hızda giden bir at gibi durdu, başını kaldırdı, biraz durdu, sonra onda doğru yürüdü.

Akbilek onu tanımaya başladı: ayaklarına kil bulaşmış, beyaz şapkasının sivri ucu puhu kuşun tüyleri ile taçlandırılmış, halkalar ve çanlar ile yüklü kartopundan yapılmış kurutulmuş işkembe ile kaplı asası şıngırdıyor, falcılık için kullanılan kuzu kürekkemiği de var, boynundan Hz. Hızır’ın tespihi sarkıyor, böğründe bıçak, burun delikleri yukarı kalkıyor, göğsü açık, adem elması dışarı fırlamış, önkolları açık, parmakları uzatılmış, kaşlarını çatmış, sakalı karmakarışık, rahatlamış, ama uyanıktır… Bir kere gördün mü her zaman onu tanırsın:İskander'in ta kendisi.Derviş İskanderkimdir? Akbilek için tehlikeli midir? Öyleyse, o yavaşça yürüyüp Akbilek’e ulaşıncaya kadar, İskander’in nasıl biri olduğunu anlatalım.

Bu İskanderDivane’nin gitmediği yer, basmadığı dağ yok.

İster Ust-Kamenogorsk, ister Burabai, ister Semipalatinsk, ister Karkaraly – her yerde onun çıplak ayakları bir iz bırakmıştı. O hem tren, hem de vapur görmüş biri. Hatta bununla ilgili bir şarkı bestelemişti: “Vaaa-puuur, vaaa-puur!..”

İskander’in evi yok. Nerede yatacak bir yer bulursa akşam, orası da sığınağı olur. Herhangi bir gedik, çalılık kaplı uçurum, harap eski mezarlık duvarı onun evidir. Onun akrabası da yok. Tüm Kzaklar onun ailesidir. Bir hayvanı bile yok. Tüm onun malı mülkü önünüzdedir. Eşyalara karşı o kayıtsızdı. Ona para verirsen, bu para, en yakın köyde çocuklar için yaptığı güreş, koşuda ödül olurdu. Heybesi yok, ne tatlı ne doyurucu bir lokma almaz, yiyecek bir şeyler verirsen o da memnun olurdu. İnsanların arasına geldiği zaman, en şeref yere geçer ve “Allah bir hakikattir!” – der ve soluk vererek anlaşılmaz bir şeyler mırıldar, asası ile etrafında vurur, ileri ve geri onu dolaştırır ve kaybolur ortadan. Kendi sedef boncuklarını ve puhu kuşun tüylerini isteyen herkese verebilir. Ancak, takılarını tüm kızlar ve yengeler istiyor. İskanderaldatmaz, yalan nedir hiç bilmez, asla kimsenin hakkında kötü düşünmez. Büyüklere hem baba, hem de amca der. Kadınlara “anam” diye hitap eder, başkasının evinde genç bir gelin olsa bile. Erkek, kadın diye ayırmazdı, çocuklara “yavrucuğum” derdi, insanlara asla kötü söz söylemezdi. Ona haksızlık edene hiçbir şey söylemez sadece başını sallardı.

Bazen ona:

- Duana, şu afacanı biraz korkutsana, -derler.

Kabahat işleyen çocuğu okşayarak:

- Bırakın güzel yavrucuğumu korkutmayın, korkutmayın! – diye cevap verir.

İskander en çok çocukları severdi. İskander geldiğinde, tüm çocuklar onun arkasından dolaşır, o gidinceye kadar peşine bırakmazlar. Köpekler de ona karşı ilgisiz kalmaz, gerçi havlayarak ve hırlayarak onu takip ederler. Mevzun adımlarla, asasını çekerek yürüdüğünde, bir köpek sopasına dişlerini batırırsa bile kesinlikle hayvana vurmaz. Çocuklar dersleri ile meşgul olduğunda da, İskander çabucak onlara ders veren molla ile selamlaşır, çocuklar da hemen ayağa kalkar ve dervişe kendi ellerini uzatırlar. İskander çocuklar için molladan izin ister ve onları serbest bırakır.  Bazen gecelemek için köyde kalırdı, akşam bir evin önünde çömelerek oturur ve bükülmüş sağ kolunu, her zamanki gibi onun yanında dolanıp duran bir çocuğa uzatır ve onu ileri geri sallamaya, yıkmaya başlar. O güreşmesidir. Çocuklar eğlenceli bulup, sırayla güreşirlerdi.Çocuk yıkılsa “ey pehlivanım yenildin” deyip kolunu bırakırdı, yıkılmazsa “ey pehlivanım sen yendin” deyip başını okşardı.

İskander ona söylenen her şeye inanır. “Derler ki filanca seni görmek istemişti, senin ona şehirden kömür getirmeni istiyormuş,” – derler ona, derviş ise: “Ha, öyle mi,” - der ve o falanca kişinin yanına gider.Şiddetli kış günlerinde İskander sırtında bir çuval kömür ile bir İsakayişanın (mürşit) yanına elli verst yürümüştü. Üstelik kum olsun, kar olsun hep yalınayak yürür, ayakları hiçbir zaman herhangi bir ayakkabı tanımıyordu, işte böyle bir ruhu vardı.

İskander övülmeyi severdi. De ki ona: “Sevgili duana diyorlar ki gemi ile yarış yapmıştın?” - memnun bir gülümseyiş ile: “Ah, babam, evet yapmıştım.” – cevap verir. O hem rahvan at, hem de kağnıya koşulan atlar ile de yarış yapmıştı. Kimseden geride kalmadığını iddia ederdi. Övünebildiği tek şey koşma yeteneğiydi, fakat onun koşmasını gören herkes, uzun mesafe yarışlarında atların arkasında hiç kalmadığını söylerdi. Bazen kafasına eser, avulların yakınlarında aygırlarla birlikte koşmaya başlar. Ve : “Duana hiç yorulmaz mısın?” – sorduğun zaman, "Oh, Tanrım bana güç veriyor," – diye cevap verir. Öyle koşar işte İskander hiçbir yerde huzur aramadan.

Yolda yürürken bir kapıya girer: “Hakikat!” – diye haykırır, âmin diyerek ellerini yüzüne sürer ve ortadan kaybolur.

O fal bakmaz, kehanette bulunmaz. “Günahtır,” – der ve başını iki yana sallar. Ancak duada gayret gösterdiği söylenmez. Bazen avul namaz kılsa, abdest almadan yalın ayak gidip, safa oturur. Kur’ansürelerinden özel bir şey okumaz, fakat içinden okurmuş gibi dudaklarını kımıldatır. Zaman zaman: “Hakikattir!” – der ve kasvetli bir ses çıkarır, işte bu kadar.

İskander çok konuşmaz, cevapları kısadır. Konuşurken de kafiyeli cevap verebilir. Ev sahibi aniden: “Duana, kuzumuz yok sana ikram edemeyiz,” – derse, ondan münasebetli münasebetsiz şöyle bir yanıltmaç duyabilirsiniz:

Yoksa kuzunuz,

Vardır akılınız,

Akılınızı herkes görür,

Allah’ın lütfü…

 

Hiç kimse İkander’i mutsuz, küsmüş görmedi, hep cana yakın, güler yüzlü. İskendar’in neden böyle yaratıldığını, onun vücudunda nasıl kalp, damarında nasıl kan, vücudunda nasıl güç olduğunu anlayan biri yok. “Duana, duana,” – derler hep, bir de “Onun gibi her şeyi yapabilir,” – söylerler. İskander’in hayatı bir gizemdir. Tabii ki, İskander bir insandır. Ama nasıl bir insan?.. Belki onun hakkında anlatabilecekler hepsi bu. Derviş Akbilek’in yanına vararak:

- Ah, yavrucuğum benim, nurum, canım… Neredensin? – dedi.

Akbilek ne diyeceğini bilmeden, çekindi, başını önüne eğdi:

- Duana amcam… ben… ben… aksakalMamırbay’ın kızıyım, - dedi ve sustu.

Bir Rus ile olduğunu, kendi iradesine rağmen olsa da, itiraf etmeye utandı… aynı zamanda bir cevap vermesi gerekirdi, böyle sessiz kalamazdı.Alnını ovuşturdu, kirpiklerini çırpmaya başladı ve gözlerini yere indirdi.

- Ben aksakal Mamırbay’ın kızıyım… kayboldum… avulumu bulamıyorum, - diye mırıldadı.

Duana nasıl ve ne zaman kaybolduğunu sormadı.

- Ah, çocuğum… kayıp mı oldun? Mamırbay, Mamırbay, Tayirbay, Suırbay… biliyorum, biliyorum… benimle gelirsin, sana göz kulak olurum, seni evine götürürüm, - diyerek ona elini uzattı.

Akbilek, nerden, niçin geldiğini sormamasına sevinerek yanında yürüdü.İskander onu sol eliyle tutarak arkasından sürüklüyordu, sağ elinde asası vardı: sadece sanki ahşaptan oyulmuş gibi ayakları görünüyordu. Yürürken de adımların temposuna uyuyarak kızın haline acıyor: “Ah, yavrum, ah çocuğum benim, gözleri şişmiş, ayakları vurulmuş, aç kalmış, solmuş…” Akbilek ise söyleyecek söz bulamıyor, duananınkarmakarışık sakalına ya da güneş altında kararmış göğsüne bakar.

Siğilli parmaklarıyla sıkıca Akbilek’i bileğinden tutuyor.Acele ediyor, sanki orada uzaklarda onu umutsuzca bekleyen var. Çabuk yorulan Akbilek zorla adım atıyorsert bir annenin arkasında sürüklenen çocuk gibi çarpık. Sonunda dayanamayıp:

- Duana, amca, biraz yavaş yürüyebilir misiniz… - diye haykırdı.

- Ah, yavrum, yoruldun mu? – ve elini bırakarak daha yavaş yürüdü.

Ancak, o damarlı ayakları ile attığı adımlarınıgöğsünün boğa vızıltısının temposuna uydurur, daha da çabuk yürür, artık bağır çağır sesini duyamaz bile. Arkasında kalan, Akbilek, duanayı konuşarak yavaşlatmak için:

- Duana baba, avul uzak mı? - diye sordu.

- A, - durdu, - Ulaşırız, ulaşırız.

Ve yine ileri atıldı. Akbilek oldukça yorulmuştu, ama söylemeye utanıyordu. Ve duanayı yavaşlatmak umuduyla, tekrar konuştu:

- Duana! - neredeyse çığlık atarak seslendi.

Bu kez buralarda askerleri görüp görmediğini sordu.

- E, ordu mu? Çok düşman var, çok… - mırıldandı derviş.

Aldığı yanıtla memnun kalmayana Akbilekavulun ne tarafta olduğunu sordu.

- İşte şu görünen tepenin altında olmalı, - diyerek moraran dağı işaret etti.

Akbilek baba evine bugün ulaşamayacağını anladı. En azından bir meskene kadar yürüyebilseydi… Duanaya onun hızı ile yakın olanı, bitkin, dizlerinin bağı çözülen Akbilek için ulaşılamazdı. Duana yürüyor, Akbilek ise ayaklarını sürüklüyor.O kadar çok geçtiler... ama yine de o ulaşamaz. Orada, ufukta, bir yamaç üzerinde otlanan koyu renkli bir hayvan mı, kararmış kütükler mi, bir şeyler göründü.Güneş inip, ikindi vakti oldu.

Akbilek acıkmış, yıpranmış. Acı dolu çizmelerini çıkardı. Yürüme gücü kalmadı artık ve hiç bir şey hissetmeyerek öylece oturdu. Ondan yaklaşık yarım verst uzaklaşan duana, ince acıklı sesini duyunca, sıçrayarak geri döndü. Akbilek’in parmağıyla bile hareket edemediğini anladı.

- Ah, yavrum, gözleri şişmiş, ayakları şişmiş… yoruldun sanırım? Ben seni taşırım. Haydi, bin! – diyerek sırtını verdi ona.

Akbilek binsin mi binmesin mi bilemeyip biraz oturdu. Bir kızın iriyarı adamın sırtına binmesi yakışık olmaz diye düşünüyordu. Hemen Siyah Bıyık’la evli olduğu zaman onu nasıl kucağında taşıdığı öptüğü aklına geldi…Hem de bir Rusunokşamalarla kirlenmiş vücudu Tanrı adamın sırtına dayamak günah değil mi? Ancak derviş sabırla bekliyordu: “Bin, yavrum, bin.”

Sevdikleri uzakta, yürüyecek gücü yok. Çaresizdi, ayağa kalkmak zorundaydı. İç çekip ellerini duananın omuzlarına uzattı. Kendisini adeta onun boynuna sarılmaya zorladı, duana ise at gibi fırlayıp «kutsal ziyafetim benimle» sözleriyle yoluna devam etti. ÂsasınıAkbileğ’e verdi, onun yanlardan sallanan ayaklarını ise dirsek uçlarıyla sıkıştırdı, onu daha sağlam oturması için sarstı ve cesurca tepelerde ve taşlarda yürümeye devam etti.

Akbilek şu anda nasıl bir binici olduğunu hayal ettikçe içinden hem gülmek hem ağlamak geliyordu. Aslında halinden memnundu. Her şeyden önce Rus’tan kaçtığı için mutluydu. Onun yanında insan olarak kalmaya bile umudu yoktu, orada acılara, işkencelere, ayıba ve hatta ölüme bile boyun eğmişti.   Şimdi duananın sırtına binmesinde ise bir art niyet yoktu. Dervişin kutsallığı bunun deliliydi. Tek arzusu avuluna babasının yanına gitmekti. Onu görüp uzun ayrılıktan sonra ona sarılacak, annesinin mezarı başında dua edip kendisi de bir anne gibi babasına bakacaktı.  Ancak kendisini nasıl avutursa avutsun kalbi yerinden kopartılmış, ilmiğe geçirilmişti. Kimin tarafından? Siz de hatırlıyorsunuz. Mutluluk ve kurtuluş bunun neresinde? Her şeye farklıca bakmak ne mümkün? Hayatta her şeyin yeniden yoluna gireceği fikri tam bir saçmalık. Ne yaparsan yap etrafını yine o kara bulutlar sarıp aydınlığı kapatır. Geriye ancak o acıyı yaşamak kalır...

Duanaya bindiği ilk anlarda hissettiği tuhaf duyguyu bir kenara bıraktığında Akbilek altındakinin kim olduğunu bile unutmuş, sanki sırtına bindiği annesiymiş gibi hissetmiş, aklında çocukluk anıları belirmişti. Üzerinde beyaz basma elbisesi, altında parlak siyah ipek panelli kırmızı pantolonu, kafasının tepesinde atkuyruğu olan, koşmayı yürümeye tercih eden yalın ayaklı şirin kız çocuğu. Sanki atmış gibi tanıttığı siyah ve beyaz kıvırcıklı oğlağını saçaklar ve baykuş tüyleriyle süsleyip kendisi gibi çocuklarla birlikte kovalamaca oynardı.  Bir sürü ufaklıkla birlikte, uyuyan babasının üzerine yığıldığı zamanlarda babası da omuzlarına asılı çocukların altında gürültülü bir şekilde «devirdiler, devirdiler» diye teslim oluyordu. Uyuyan develerin, kütüklerin, kaya parçalarının arkalarında, yamaçlarda gizlenip saklambaç oynuyorlardı. Evin arkasında toplanıp, üstü örtüyle kapalı tripotu söğüt dallarından yapılmış oyuncak bebeğe ev yapıyorlardı. Bebeğin başını ise bezle örtüyorlardı çünkü o mutlaka gelin oluyordu, kendileri ise görmüş geçirmiş çöpçatanlar misali bu konuyu tartışıyor, oyuncak damadın yakınlarından başlık parası istiyorlardı. Gelin olan oyuncak bebeğe elbiseler dikmek için annesinin kumaşlarından ufak parçalar kesiyor ve bunun için muhakkak annesinden azar işitiyordu. Fakat yine de annesinin onu sevmemesi mümkün değildi. Kızını bağrına basıp yanağından öpüyor ve: «Biricik kızım benim, sana bakmaya doyamıyorum!», - diyordu. Annesi şimdi neredeydi. Tanrım, kim ve ne şimdi onun yerine bu dayanılmaz boşluğu dolduracaktı. Doğduğu eve geldiği zaman kim iç çekerek Akbilek’i küçük alnından öpecekti? Kiminle ağlaşıp dertleşecekti? Akbilek yine dertlenmiş gözleri yaş dolmuştu. Tam ağlayacaktı ki hemen önlerindeki çalılıkların ortasından bir tarlakuşu uçup onun dikkatini dağıttı. Bu dakikalarda güneş ufka doğru kaymıştı, akşam oluyordu.

 Burada yersiz olsa da, dervişin sırtındaki yükle yürümekte zorlandığını düşündü. Bir kaç yamaç geçtikten sonra duananın kendisi de Akbilek’i arkasından indirip uyuşmuş sırtını biraz açtıktan sonra sanki biniş atı gibi silkindi. Akbilek geriye kalan yolu kendisi yürümeyi düşündü fakat derviş onu dinlemeyip yine sırtına binmesini söyledi. Allah bilir nereden köpeklerin sesleri duyuldu. Akbilek sevindi:

—           Avula ulaştık!

—           Ulaştık yavrum, ulaştık, - dedi derviş ve onu bir kere daha sırtında sağlamca oturttu. Akbileğin burnuna kaynatılmış süt ve kazanın altında yanmakta olan gübre dumanının kokuları karışık bir şekilde gelmişti sanki.

—           Geldik duana baba. Artık kendim yürüyebilirim.

-              Ah, yavrum, yürüyeceğimiz yol daha çok uzun. Duana Akbilek’i indirmeyi düşünmüyordu bile. Ancak kaynamakta olan sütün fokurtusu neredeyse duyulmaya başladığında derviş durdu.

—           Köy şuranın biraz aşağısında, - diye haber verdi.

Akbilek yere indi. Elinden geldiğince dervişin kaskatı kesilen ellerini ovdu, ayaklarını da ovacaktı ama o izin vermedi, fakat kaftanının uçlarını eliyle hafifçe temizledi ve yanında yürümeye devam etti. Birazdan yanı başlarında avul gözüktü. Avul şekillenmiş bir köy gibi görünmüyordu, evler bir hizada yerleştirilmemiş, orada-burada beş-altı tane kışlık gözüküyordu. Dikkatle bakıldığında o evler sanki içlerinde yaşayan sahiplerinin de birlik içinde yaşamayıp birbirlerinden uzak durmaya çalıştıklarına işaret eder gibiydi.   Ahırlardan birkaçının yanında suratları asık hayvanlar duruyordu. Birazdan ahırlara kapatılacaklardı. Toprak yığınının yanındaki iri binadan koyu bir duman yükseliyordu. Sağındaki ufak evden o binaya doğru küçük bir gölge yürüyordu. Yamacın solunda yerleşen ahırın önünde ne oldukları belli olmasa da fazlaca oldukları belli olan nesneler gözüküyordu. Akbilek evlerden hangisini seçeceğini bilmeden yürüyordu, derviş ise:

-              Şu eve gidelim, - diye teklif etti.

-              Bu ev kimin?

-              Zengin Musa’nın.

-              Peki ya biraz daha yakındaki eve gitsek? Akbilek zengin eve gitmek istemiyordu. Zengin demek, düzgün bir ailenin evi demekti, içinde de büyük ihtimalle ahlâklı insanlar yaşıyordur. Onun şimdiki durumunda ahlâklı insanların evine gitmek ayıp olurdu. 

—           Önümüze gelen ilk eve girsek olmaz mı?

—           Onların kendileri de açtır, yavrucağım, senin ise yemek yemen lâzım, hem acıkmışsındır da, - dedi derviş yüksek bir sesle.

—           Ne olacak ki. Bizim ihtiyacımız olan bir yudum süt, belki yatacak bir yer de bulunur, - diye vazgeçmiyordu Akbilek. Bir kadının aklındakileri söküp atmaya dindar birisinin bile gücü yeter miydi?

Duana da ısrar etmek istemedi ve:

-              Peki, yavrum, - diye önlerindeki ilk gariban evine sapmak istedi. Fakat tam adım atacaktı ki, Akbilek adeta ayaklarına kapanarak:

-              Duana baba, içeridekilere benim kim olduğumu söylemeyin. Benim gübre toplarken kaybolduğumu, sizin de beni orada bulduğunuzu söyleyin lütfen.

Derviş kaşlarını çatıp:

-              Ah be yavrum, hiç yalan söylemek olur mu? Yalancı, Allah’a düşmandır, - diyerek acele etmeden yürümeye devam etti.

Tembel köpek, dervişin âsâsının takırtısını duyunca sadece kulağını oynattı, yabancının şapkasını gördüğünde ise kalkıp havlamak zorunda kaldı. O anda eski elbisesinin altından yırtık pantolonu gözüken kadın kucağında kovasıyla birlikte yana kaymış kirli beyaz kapüşonunu düzeltip köpeğe yaklaştı ve ayağıyla korkutmak için hareket yaptı:

-              Yürü git, hadi yürü git. 

   Derviş âsasını arkasına alarak kadına yaklaştı:

—           Hey, bacım, biz Tanrı misafiriyiz.

Kadın cevap vermeden dervişin arkasında saklanan Akbilek’i görebilmek için boynunu uzattı.

—           Peki, bu kız kim?

—           Kalabilir miyiz, izin verir misiniz?

—           Ah, beyim… Orada zenginler dururken. Biz gerektiği gibi misafir de ağırlayamayız, - diye lâfını bitiremeden Akbilek koşarak yanına yaklaştı:

—           Teyzeciğim, biz ekşi süte bile razıyız. Sizden zarar gelmeyeceğini bildiğimizden size geldik.

—           Ah be, kardeşim... Madem geldiniz, buyurun ne yapalım... Allah ne verdiyse paylaşalım, - dedi kadın. Akbilek’in nazik sesini duyunca kadın onu sadece misafir etmeye değil, elinden geldiğince ısıtmaya da razı gelmişti.

—           Madem öyle, buyurun içeri girin. Dikkat edin başınızı çarpmayın, biraz eğilin, bu tarafa, bu tarafa, - diye misafirleri ufacık evine davet etti.

Ev sahibesi misafirlerin arkasından eğilmiş kapıdan nasıl geçeceklerini işaret ede-ede yürüyordu. İçeri geçtiler. Akbilek kapıya bağlı olan ipi kapıyı kapatmak için çekti ama kapı daha beter eğilip inatçı bir keçi gibi yerinden kıpırdamak istemiyordu. Akbilek çabalarını bıraktı.  Odanın içi adeta bir mağara gibi karanlıktı. Kadın dervişi bir yere götürüyordu, Akbilek de arkalarından gitti.

—           Kim o, anne? — çocuk sesi duyuldu. Ayaklarının altında saman hışırtısı duyuluyordu. Her köşeden kötü bir koku geliyordu burunlarına. Tahminen pencere olarak kullanılan bir delik gözüküyordu. Akbilek ürkekçe duananın yanına yerde yatan bir paçavranın üzerine oturdu.

Derviş yüksek sesle:

—           Hakikî! - diye bağırdı.

Akbilek ve kadın ürperdiler.

Çocuk huysuzlandı, ağlayarak annesine doğru yürümeye başladı. Annesi ona:

—           Kapat çeneni! Duana, al şunu! Kulağını kes! Çocuk birden sustu.

—           Ağlama, yavrum, ağlama! Kesmem, kesmem.

—           Şu kahrolası lâmba da nereye kayboldu? — dedi kadın ve homurdanarak dışarı çıktı.  Biraz sonra elinde bakır bir testinin iyice kararmış kapağıyla geri döndü, onu sobanın kenarına yamuk bir şekilde koyup, zar zor yanan fitile yağ damlattı, rüzgârdan kurumuş eliyle fitilin ucundaki ateşi düzeltti. Sonra elleri yine karanlıkta kayboldu. Şu anda doğruca Akbilek’e bakıyordu. Yine kadının dikkatini çekmekten korkan Akbilek:

—           Teyzeciğim, biraz su rica edebilir miyim, - dedi.

—           Sudan kalp sulanması olur, sen iyisi mi süzme yoğurt iç

—           O zaman bana suyla karışık süzme yoğurt verir misiniz? Boğazım kurudu.

—           Veririm, canım, veririm.

Kadın tabakların gürültüsü eşliğinde sobanın yanında bir şeyler yapmaya başladı. 

O anda sobanın içinden aynı masallarda olduğu gibi küçücük üstü başı kirli bir kız çocuğunun kafası gözüktü. Derviş âsâsını arkasındaki duvara yaslayıp aniden eğildi ve uzun uzun bir şeyler mırıldanmaya başladı. Pasaklı kız ona öylece bakıyordu. 

Kadın, Akbilek’in yüzüne dikkatle bakıp koyu renkli maşrapayı uzattı. Akbilek’in gözleri yumulduğu için maşrapayı ağzının yanında tutmak zorunda kaldı.

Kızcağız içmeye devam ederken kadın duanaya bakıyor, elbisesinin eteğindeki deliğin arasından ayağını kaşıyordu. Kadın yanlarından çekilir çekilmez Akbilek arkasında yatan kürk mü, yün pantolon mu ne olduğu belirsiz bir şeyin üzerine yığılıp üstünü kaftanla örttü. Akbilek’in uzanmaya çalıştığını gören duana kalkıp evden dışarı çıktı. Misafirinin uzandığını gören ev sahibesi de çıktı. Akbilek derin bir uykuya daldığı için daha sonra nelerin olduğunu bilmiyordu. 

Dışarıda kadın ısrarla dervişten misafiriyle ilgili her şeyi öğrenmeye çalışıyordu. «Mamırbay’ın kızı» cevabını alınca her şeyi anladı. Duyduklarına inanamıyordu, bütün bunların bir kadının kafasına sığmasına imkân yoktu. Hemen şimdi bir koşu Sağılan Devenin yanına kadar gidip bir avuç un istemesi icabetti. Bu tam bir saçmalıktı. Aklı başında olan bir insan deveden un ister mi? Elbette Boz-izen diye bilinen komşusuna gidecekti.  Ahlâklı bir kadına böyle bir isim vermek ancak kazakların aklına gelebilirdi. İyi ki, hiç değilse, böylesi bacaklarını hiçbir zaman kapatmaz imasıyla But-jımas dememişler. Ama eğer çok istiyorsanız Boz-izen’in kim olduğundan bahsedelim. Bizim için çok kolay. Dedikodu ve lâf alışverişi yapmak bizim için bir zevktir.

Bahsettiğimiz kadın namı değerMusabay’ın eşidir. Tabiatına has olan narsisim yüzünden kadıncağıza Sağılan Deve lâkabı takıldığını avuldaki köpekler bile biliyor. Övünmekte kimse Boz-izen’in eline su dökemez. Artık iyice yaşlanmış olmasına rağmen kimse onu bu sevdasından vazgeçirememiştir. İnce boyunlu, özensiz biçimdeki sakalıyla kocası karısının saçmalıklarını dinlerken ağzını açmaya bile cesaret edemezdi. Evet, eğer bu avuldaBirmagan’ın karısı olan koca burunlu sarışın kaltak olmasaydı Boz-izen sadece avulda değil, dünyanın yarısında bile tek geçilirdi. Ama kadın ağız açtırmıyordu ki. Kadınlar bir harika doğrusu. Kavgaya başladılar mı, öyle şeyler yapabilirler ki, inanamazsınız... Neyse...

Ne diyorduk? Boz-izen’e gitmeye hazırlanan o gariban kadını konuşuyorduk. Akrabası olmasına rağmen neden Sarışın’a gitmeyi tercih etmediği çok ilginç doğrusu. Bu işte bir iş vardı. Büyük ihtimalle dedikodunun büyüklüğünden faydalanıp daha önce defalarca olduğu gibi Deve’yi sağmayı koymuştu kafasına.

Kadın eve girdiği sırada, Boz-izen, Sarışın’ın piç dediği Anuarbek adlı sarı saçlı çocuğunu uyutuyordu. Ne demekmiş o, oğluna bir kere duyduğu meşhur bir türkün adını vermiş! Tabî ya, pis piç parçasını Kurt Köpeği diye de çağırırlar. 

—           Hadi, Anuar-can, uyu yavrum! — der yavrusunun omzunu ovar, yorganını düzeltir, bakmaya doyamaz.

Kapının eşiğinde komşu kadını görünce Boz-izen kaşlarını çatarak:

—           Kumsinay, mühim birşey mi vardı, yoksa öylesine mi uğradın?

—           Mühim birşey oldu... — Kumsinay yan-yan Boz-izene yaklaştı. Boz-izenbaş örtüsünün kenarlarını düzeltip, taze dedikodular duymak için komşusuna kulak verdi.

Kadın fısıldamaya başladı.

—           Yapma ya! — Boz-izen daha büyük bir zevkle avcının tüfeğine yaslandığı gibi Kumsinay’a yaslandı. — Тek başına mı peki?

Fakat kocasının eve döndüğü haber verilince doya doya konuşmaya fırsatları olmadı. Ev sahibesi kalkıp ön odaya geçmek zorunda kaldı. Bir kâse unla geri döndü:

-              Sonra bir ara kendim uğrarım.

-              Uğrayın da, bakacak bir şey yok, çünkü uyuyor.

Boz-izen için Kumsinay’ın itirazının bir kıymeti yoktu. Bu işi soğutmadan dışarıdaki mutfağa koşup az önce duyduklarını süt kaynatan kaynanasına anlatmaya başladı. Yaşlı kadın sütün tadına bakıp ateşi körüklemeye başladı, sanki «bana ne? ilgilenmiyorum» der gibi. Boz-izen örtüsünün altındaki yelesini düzeltip kocasını aramaya gitti.  Kocası arka bahçede küçük abdestini yapmış bir eli kemerinin üstünde ikincisi altında pantolonuyla uğraşıyordu.  Koşarak yanına yaklaşıp elini kocasının pantolonunun derinliklerinden çeken Boz-izen adamı şaşkınlığa uğratmıştı:

—           Hey, duydun mu?!

Çabucak kendi evdekilerin hepsini haberdar eden Boz-izen, dışarıya fırladı ve kibirli bir yüz ifadesiyle evlere doğru yürüdü. Böylece arkasına iki genç kız ve iki kadından oluşan kuyruğunu takıp tüm avulu dolaşmış, nihayet Kumsinay’ın evine ulaşmıştı.

Boz-izen büyük bir patronun karısı olmasa da, bölgede tüm olan bitenden mutlaka haberdardı, her şeyle ilgileniyor, zengin adamları parmağında oynatıyor,  yani anlayacağınız toplum işleriyle çok meşgul bir şahsiyetti. Erkeklerle ister kâğıt, ister dama oynar, gerektiğinde tütün de içer, evine gelen misafir türkü söylemeden gitmez, keyiflendiğinde ise kendisi de onlara katılırdı.   Gençlerle de yabancılık çekmezdi. Tek bir eksiği vardı ki, o da üzerindeki elbisesi her zaman kusursuz olup, başka kadın işleriyle hiç ilgilenmemesi. Yepyeni yorganlar etrafta dağınık yatar, yatak döşek hiçbir zaman düzeltilmez, ortalık çöplük içinde, eşyalar darmadağınık. Sarışın her zaman arkasından: «Söküğünü dikemez!», - diye alay ederdi.

Boz-izen’in yakınlarında, sürekli kendisine benzeyen şirin romantik bir kız bulunurdu. Adı Aytjan mıydı neydi? Evet, oydu. Aytjan’ını sürekli över, kendisine dombra çalmasını ister, şarkılar söyletir, delikanlılarla buluşturur kendisi de onların arasında dolanır, fakat müstehcen şakalar ve ifadeler kullanmaya gelince Aytjan’ın ondan öğreneceği çok şey vardı. Yakınlarda Aytjan’ını evlendirmiş, şimdi de işsizlikten canı sıkılıyordu. Şu anda ise eline eğlenmek için harika fırsat geçmişti:

—           Tanrım, bana gideceğimize kalkmış gariban Kumsinay’ın evine gidiyoruz. Hadi hayırlısı...

Rusların hoşuna giden kızın nasıl göründüğü Boz-izen için büyük merak konusuydu. Aytjan’ın ondan ne eksiği var? Kızın giyimi nasıl? Ancak esas merak ettiği bu soruların cevabı değildi. Asıl kızın Rus’lardan sonra ne halde olduğunu merak ediyordu. Rus’lar onun avuluna da akın etmiş, kadın kızlar kayaların arkasında gizlenmiş, kendisi ise üç askerin eline düşmüş başına gelmeyen kalmamıştı. Avulun aşağısındaki evlerden birisindeki kız da gizlenememiş, başına gelenlerden aklını kaybetmiş, şimdilerde hâlâ aklı yerinde olmayıp evinde sobanın yanında yattığı söyleniyordu. Ancak böylesine vahşi bir tecavüz bile bir kadının ruhunu ve duygularını manevi anlamda çürüte bilir miydi?

Boz-izen beraberindekilerle birlikte Kümsinay’ın evine girdiğinde köşede birisini yatarken gördüler. Duana olamazdı, çünkü köpeğin havlama sesinden onun evin arkasında dolaşıyor olduğu anlaşılıyordu. Boz-izen elindeki lâmbayı yanındakilerden birisine uzatıp yerde yatanın yanına gidip kaftanın ucunu yukarı kaldırdı. Akbilek uyuyordu.

—           Ah, zavallı.

—           Ne istemiştiniz. Uyusun gariban.

Boz-izen kaftanı daha yukarı kaldırdı, elbisenin kemikten düğmelerini inceledi, ceplere ve deri çoraplara dikkatle baktı, bir eteğinin altına bakmadığı kalmıştı. Araştırmalarını bitirdikten sonra, dağılan saçlarını düzeltti ve :

—           Kız bu, her tarafı kız! – dedi.

Kızın ipek kaftanını da, değerli taşlarla nakışlı yeleğini de, basma elbisesini de çekiştirmeye başladılar. Kadınlardan birtanesi: «Elbisesi Aytjan’ınki gibi», öbürü: «Hayır, Aytjan’ınki daha güzel», - diyordu. Sonunda Boz-izen dayanamayıp kadınların kaliteden anlamadığını, Aytjan’ın giysilerinin en az beş kat daha pahalı ve güzel olduğunu açıklamaya mecbur hissetti kendisini. Hem Aytjan daha akıllı. Aynı Ruslar onun da peşine düşmüş, ama Aytjan kaçmayı becermişti (tabi ki o gün onlardan birisinden hamile kaldığını anmıyordu bile). 

Kadınlar iyice dedikodu yaptıktan sonra herkes kendi kazanının başına dağıldı.

Karısını beklerken Musabay’ın aklına bin türlü şey gelmişti. Sorun Musabay’ın çabuk zengin olanlardan olmasındaydı, henüz kendisini yeni halinde emin hissedemiyordu (daha dün kendisi de karısı da şehrin fakirlerindendi). Kazandıklarının hepsini karısının zekâsına borçlu sayılırdı. Daha geçen sene iki kısrağı kaybolmuş Mamırbay’ın merasında bulunmuştu da, bir türlü geri alamamıştı onları. Mamırbay at hırsızı durumuna düşmemek için adamlarını korumak zorunda kalmıştı. Şimdi ise onun kızı eline düşmüştü. İntikam almamak elinde değildi, kafasında karanlık bir fikir doğdu. Kızı saklayacaktı. Fakat tüm avul kızın geldiğini duymuştu. Kendi adamlarından lâf çıkmasa da Birmagan konuşurdu. O adam yaz boyu köy erkekleriyle kavga etmiş, kadınlara yılışmış, ah, bir de o sarışın karısı yomuydu... Ya onu daha uzak bir yere götürürse, orada mümkün değil gizleyemezdi. Herkes Akbileği aradıklarını biliyor. Daha beter rezil olması için üzerine birisini salmak mı gerekiyordu acaba? Fakat bundan ne geçecekti eline? Yok, Marımbay’ıtâ derinden yaralayacak bir şeyler üretmeliydi. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Zor bir durumdu. Bu arada karısı da geri dönmüş Akbilek’in güzelliğinden bahsedip duruyordu. Musabay elinde olmadan kızı daha da büyük tutkuyla arzulamaya başlamıştı. Ama Boz-izen’i atlatıp da ne yapabilirdi ki?

—           Bana ne onun güzelliğinden! — demekle yetindi.

—           Onun güzelliğiyle ilgilendiğini kim söyledi şimdi? — diye hemen susturdu.

Musabay’a ancak ağır-ağır nefes alıp yan gelip yatmak kalıyordu. Karısı ona arkasını dönüp: «Çekil», - dedi ve itti. Uzun zamandan beri olduğu gibi şimdi de bu aptalla evlenerek nasıl bir saçmalık yaptığını düşünüyordu.

 

 

 

***

 

Gece yarısına doğru Akbileki çay içmek için uyandırmaya çalıştılar ama uyanmadı. Sabah gözlerini açtığında ise evin içi adam doluydu. Sağ tarafa başını çevirdi, amcası Amir oturuyordu:

—           Canım benim!

—           Amcacığım! — diye bağırdı Akbilek, yanağını amcasının omzuna dayayıp ağlamaya başladı.

Avuldan Amir’le birlikte gelen iki delikanlı her ne kadar kendilerini tutmaya çalışsalar da birazdan Kumsinay’ın evini güçlü feryatlar sarstı. Bu sesleri duyan kadınlar da feryat etmeye başladılar, hatta Boz-izen bile sobaya dayanıp acılı bir ah çekti.

Yine de toplanmış olan kadın heyeti Akbileğin ağlamasından tatmin olmamış, onu yeterince duygusal bulmamışlardı. Onlara göre sıradan bir cenazede adet olduğu üzere herkesten önce ağıt yakamamış, içini dolduran hisleri yeterince sesli bir şekilde dışarı dökememişti. Öyle sessizce ağlamıştı sadece. Hayatındaki ilk acıya yani baba evinden ayrılmaya daha çok zaman olduğunu düşünen Akbilek henüz iyice feryat etmeyi öğrenememişti. Onbeşinde herkes daha çocuktu. Bir annesinin soğuyan bedenini gördüğü zaman feryat edebilmişti. Ondan sonra başına gelenlere ise sessizce katlanıyordu. Böyle sakin davranmasının sebepleri onlara belli miydi bilinmez ama karşılarında sessizce ağlayan çocuğu görmek onları hayal kırıklığına uğratmıştı. 

Nihayetinde Amir böyle tez gelişinin sebebini açıklayana kadar herkesle birlikte ah edip ağlayıp durmaya devam ettiler.

—           Gece avuldan haber gelince yerimde duramadım, ata bindiğim gibi buraya geldim, - dedi. Yani anlaşılan o ki, Musabay aklında intikam planları kurduğu sırada Birmagan karanlığa bakmadan en hızlı atına en iyi binicisini bindirip yollamıştı bile. Birmagan’ın sarışın karısı da zaman kaybetmemiş herkesden daha merhametli görünmek için o anda Akbileğe en yakın oturmuş, elini okşuyor ve:

-              Olanları duyunca çok üzüldük. Sanki kendi evlâdımızmışsın gibi acıdık. Ama elimizden birşey gelmiyordu.

Amirin yanındakilerinden birisi ise Boz-izene dik-dik bakıp sanki «daha demin atıp tutuyordun, şimdi ne oldu» der gibi, misilleme yaparcasına:        

                —           Demek sizlerde akrabalık böyle oluyormuş, — dedi.

                Elbet Musabay’laMamırbay arasındaki tartışmadan haberi vardı. Belli ki Musabay’ın kısraklarını kaçıranlarla şahsen tanışıyordu. Akraba bağlarıyla ilgili söylenenleri duyan Sarışın anında fırsattan faydalanıp:

                —           Yâ, çok haklısınız, biz bazı kazaklar gibi başkalarının pisliğini çekiştirmeyiz. 

Fakat Birmagan karısının yanlış bir şeyler söylemesini önlemek için:

                —           Bunları konuşmaya ne gerek var! – dedi.

Karı koca arasındaki gerginlik bile Boz-izeni sevindirmeye yetmemişti. Anlaşılan burada her zaman olduğu gibi baş rolü oynayamayacaktı, suratı asıldı, ince dudaklarını sıktı. Ah, eğer bu domuz adam gecenin bir vakti atlıyla haber yollamasaydı hiç bunlara katlanmak zorunda kalırmıydı. Ya Sarışın karısına ne demeli? Âdikaltak. Onun yaptıkları ele avuca sığmaz.

Kumsinay çay demlemek için kalktığı sırada avul sakinleri biraz ayakları açılsın diye dışarı çıktılar. Sarışın, Akbileği evine davet ettiği sırada Amir artık dönme zamanı olduğunu söyledi. O anda Birmagan da aşırı misafirperverliğini sergilemeye çalıştı ama misafirler acele etmeye başladılar.

—           Madem öyle en iyi atımı Akbilek için hazır edeyim de, babasına layığıyla teslim edeyim! — dedi Birmagan ve dışarı çıktı.

Olayların bu hali Boz-izeni iyice çileden çıkarmıştı. Eve döndüğünde:

—           Bundan sonra sana hayat yok, pis obur! Büyülenmiş gibi oturuyorsun burada! — diye kocasına söylenmeye başladı.

Musabay susmayı tercih etti.

Ahırının yanında Birmagan, üzerine güzel bir yorgan serip, Akbileği atının üzerine bindirdi, kendisi de kahraman gibi kısrağına binip yanına geçti, Amirle birlikte üçü yola çıktılar.

Derviş ise kendi yoluna devam etti.

Yolda Amir dervişin tam vaktinde Akbilek’in karşısına çıktığından, duananın vakitli vakitsiz dolaşmasından nihayet birisine fayda görüldüğünü, ancak onun bu fakir hallerini yaz kış yalınayak dolaşmasını tasvip etmediğini söyledi. Daha sonra zapt edilen beyazlardan, Mukaş’dan bahsetmeye başladı.

Başı önde giden Akbilek bu sözlere kulak verdi. Beyazların esir alındığını ilk defa duyuyordu. Şimdi o çukurda gizlendiği sırada yanına gelip: «Hiçbir yere kımıldama, burada kal», - diyen adamın kim olduğunu da anlamıştı – Mukaş. Ruslara onu ihbar eden adam oydu. Geçmiş günleri aklından geçirdiğinde Kara Bıyığı da hatırlamıştı. Tek bir an ve o yine silahı ve okşamalarıyla karşısındaydı. Akbilek yaşadığına, yakınlarını gördüğüne inanamıyordu. Bu tuhaf şaşkınlığın ardından inanılmaz utanç duygusu çökmüştü. O artık eski Akbilek değildi, tekmelenmiş, kirlenmiş... Daha önce temiz ve bâkir olan her şey kirletilmiş ve günaha bulanmıştı. Kız değil aşifteydi sanki. Saf kalbi kirlenmişti sanki. Bu halinin özrü yoktu.

Ah vah, nişanlım ne oldu peki? Beni reddeder mi? Elbet ret eder. Ruslardan artakalanları ne yapsın. Eğer reddederse kim alır? İnsanlar için benim içi çürüyen bir yaradan farkım yok.  Bütün bunları biliyordun, biliyordun. Aklımı yitirdim galiba. O gece neden kurtlar beni parçalamadı ki sanki? Benim gibi bir rezilden bir parça bile bırakmasalardı keşke.

Herkes bana, kullanılıp atılan kıza arkasını dönecek. Derim kırışıklıklar içinde, göğüslerim de sarkık sanki, kalçalarım dümdüz... Dudaklarım bembeyaz, soğuğum sanki. Orada, Rusların yanında aynada görmüştüm kendimi, yüzüm gözüm dağınıktı, sanki gözümde albugo da mı çıkmış? Azıcık yaşadım ve artık ihtiyar bir kadınım.  Aman, Tanrım, neden hemen şimdi bir yerlere kaybolmam ki! Atımın ayağı takılsın ben de sessizce ayaklarının altına yuvarlanıp düşeyim! Ya da yer yarılsın ve ben içine gireyim! Aslında şöyle de olur: siyah bir bulut şimşek olup beni çaksın! Bu da mümkün değilse eğer, cadı saldırıp beni boğsun! O da olmazsa, babamın önüne çıkar çıkmaz yere düşüp öleyim, kirpiklerim yumulsun. Hatırlayıp yaşamaktansa öleyim daha iyi...

Akbilek gökyüzüne baktı. Hayır, bulut yoktu. Yere baktı, yer de sapasağlamdı. Belki ayağı takılır da düşer umuduyla atının yanlarına ayaklarıyla vurdu – at yürüdüğü gibi yürüyordu, düşmeyi düşünmüyordu bile. Akbilek yanındaki amcalara baktı, Akbilek’e bakmak onların akıllarına bile gelmiyordu.  Altlarındaki atlar da sakince: «Üzerimizden ne zaman inerler acaba?», - fikrinden başka hiçbir şey düşünmüyorlardı.

                Akbilek cesaretini toplayıp önüne baktı. Önde avulu vardı. Tanıdık binaları görünce gözüne yaşlar doldu. İşte gelenleri uzaktan gören kadınlar onların evlerine yaklaşıyordu. Baba evindeki köpekler de havlamaya başlamıştı. Komşuların buzağıları bile yüzlerini onun tarafına çevirdiler. Kadınların ağlama sesleri kulağına gelmişti.

Yaralı kalbi, feryat eden kalabalık arasında sanki biraz olsun rahatlamıştı, onlarla birlikte ağlaması gelmişti içinden, gözyaşı perdesi parlayan güneşin ışıklarını gölgelemişti.  Sanki sis perdesi içinden gelir gibi ak saçlı insanlar, yaşlı kadınlar ona doğru gemiş, onu kollarından tutuyorlardı, alnından öpüp sarılıyorlardı, sonra da bir yere götürüp kocaman bir adamın önüne koydular... O babasıydı. Akbilek’in gözyaşları dinmiyordu.

Zavallı Akbilek, sen ağlama da kimler ağlasın? Seni karnında taşıyıp, sütüyle besleyen anneni kaybettin! Tam önünde olan mutluluğunun anahtarını kaybettin, altın kazan devrilip içindeki altın yağ döküldü. Genç kız kalbi atmayı bıraktı-kül oldu. Bahar goncan açılmadan soldu. Aydınlık ruhun külle kaplandı. Ağla da, gözyaşlarında derman bul! Gözyaşların kederini alıp götürsün! Bir deniz dolusu ağla! O deniz dalgalansın! Tuzlu dalgalar yükselsin! Seni incitenler o dalgalarda kaybolsun, gözyaşlarının her damlası zehir olsun onlara. Onları seven ve sevdikleri herkes seninki gibi sonsuz bir yasa boğulsun.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

YARA

                Tüfek kurşunu çok derin yaralar açar. Bazen bu yaralar yumruk büyüklüğünde olur. İnsan evlâdı böyle yaralanır ve gereği gibi tedavi edilmezse kurtuluşu olmaz.

Kurşun Bekbolat’ın omzunu çok kötü parçalamıştı. Şehirden gelen telgrafçı yarayı görüp mutlaka doktora gösterilmesi gerektiğini, gösterilmezse öleceğini söyleyene kadar, herkes  «Kurşunu çıkartmak icapeder... Ottan sakız bin türlü derde devadır...» gibi tavsiyelerde bulunup duruyordu. Hastaneye götürülmesine karar verildi. Şehirde Mamırbay’ın oğlundan başkasını bulamadılar. Neredeyse akraba sayılan Tolegen şehrin farklı müesseselerini dolaştıktan sonra onun için tedaviye sevk çıkartabilmişti.

Bekbolat hastanede yirmi güne yakın bir süre geçirdi.

Doktorlar onu çok iyi tedavi etmiş olacaklar ki, birkaç hafta sonra elini hissetmeye başlamış, yarası kapanmıştı.

Canı çok sıkılsa da zamanla hastaneye, onun gri çarşaflarına, etrafa yayılan dışkı kokusunun iğrençliğine, gaz yapmasına rağmen yediği sebze yemeklere alışmıştı.

Nihayet o gün gelmiş doktorlar ihtiyaçlarını giderebilmesi için kalkmasına izin vermişlerdi. Bekbolat dışarı çıktı.

Bahçede beyazönlüklü kadınlar ellerinde bir sürü şişe, bez, leğenle bir oraya bir buraya gidip geliyorlardı. Kendisi de beyaz önlüklü burma bıyıklı, saçları inek yalamış gibi olan doktor da, hastaneyi dolaşırken kadınlarla Rusça konuşuyor, emirler veriyordu. Hastanenin duvarları da, tavanları da, yerleri de üzerinden rende geçmiş gibi pürüzsüzdü, etraf o kadar temizdi ki sinek konsa tutunamazdı.  Tüm bu nizamı gören ve gün geçtikçe güçlenen Bekbolat: «Bir hasta burada nasıl iyileşmez ki? Başka türlüsü mümkün değil.» - diye düşünüyordu.

                Bekbolat’ın ayağındaki pabuçları son derece yıpranmış, üzerinde tente yakalı sarı bornozu, başında beyaz sargısı, ürkek adımlarla doktorun yanından geçiyordu.

Doktor önce ona dik dik bakıp: «Nereye?» — diye sordu, sonra kalkmasına kendisinin izin verdiğini hatırlayınca gülümseyerek: «Peki, tamam devam et», — dedi.

Hastane koridorunda ve bahçesinde yaptığı bu yürüyüşler Bekbolat’ı iyice güçlendirmiş olacak ki, dizleri iyice kuvvetlenmiş, teni de formuna dönmüştü.

Bekbolat bahçe kapısını açıp dışarı çıktı. Hastane köşelerini ve üzerine ilaç kokusu sinmiş yatağını bin yıl görmemeye razıydı. Gözleri önünde bin türlü renkle ışıldayan bir gün vardı, masmavi gökyüzüne baktıkça sanki yeniden doğmuş gibi oluyor, ruhu aydınlanıyor, onu doğduğu yerlere öylece alıp götürüyordu. Yakınlarını görmeyi o kadar çok istiyordu ki. Gönül işlerine gelince, Akbilek geldi aklına. «Ben gün yüzü görüp iyileştim, peki ya o hangi zorluklara katlanıyordur acaba? Esaret altında gözyaşı mı döküyor? Ya Rus’lar onu öldürdüyseler? Ya şu anda bir Rus’un kucağındaysa? Ya da hepsi bir aradaysa...» — diye düşünürken kendisini dipsiz bir uçurumun kenarındaymış gibi hissedenBekbolat’ın kalbini ince bir sızı kapladı. Yarası kabuk bağlamaya başladığı günden bu yana bu düşünceler bir an olsun onun peşini bırakmıyor, kalbini paramparça edip kalp atışlarını hızlandırıyordu.  Akbilek, serbest ve mutlu yaşantısını sürdüren, uçsuz bucaksız bozkırın ortasındaki narin bir çiçek gibi geliyordu gözlerinin önüne.

Hastanede Bekbolat’ı iki-üç defa terbiyesi ve düşünselliğiyle dikkat çeken Tolegen ziyaret etmişti. Yanına gelir: «Yaran ne durumda? Кendini nasıl hissediyorsun? İştahın yerinde mi?» — diye sorar, ilgilenirdi, sadece bunlardan bahsederdi. Tolegen ne de olsa Akbilek’in öz ağabeyiydi. Bu durum da Bekbolat’ı onunla ilgili sorular sormaktan alı koyuyor, utandırıyordu. Kendisi ise kardeşi ile ilgili tek kelime etmiyordu. Bekbolat, Tolegen’in ağzını aramak maksadıyla insanların şimdi ne konuştuklarını soruyordu, ancak o «her şey eskisi gibi», - diyor, lâfı geçiştiriyordu, Akbilekle ilgili tek kelime konuşmuyordu. Bekbolat:«Bu ne biçim insan. Hiç mi babasnı ziyaret etmiyor? Ne de olsa annesi öldürülmüş, kardeşi kaçırılmıştı, kalbi hiç mi sızlamıyordu? Gerçekten böyle birisi miydi? Bu koca şehirde kalbi buz mu tutmuştu? Zavallı babasına böyle bir oğulun ne yararı olabilirdi ki?» — diye düşünse de onu açıkça yargılamaktan kaçınıyordu. Tolegen ise Bekbolat’ı tedavi eden doktorla bir kere daha konuşup, Bekbolat’a veda edip gidiyordu. Bir zamanlar bir kardeşi varmış da şimdi ondan eser kalmamış gibi davranıyordu. «O zaman neden beni ziyaret ediyor, benden ne istiyor?»  gibi fikirler Bekbolat’ın aklını kurcalıyordu. Tolegen’in nasıl bir insan olduğuna akıl sır erdiremiyordu. Bu gizlilik Bekbolat’ı çaresiz bırakıyor, hatta endişelendiriyordu.

Artık ayağa kalkan Bekbolat, Akbilek’le ilgili her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenmek için sabırsızlanıyordu. Kimden öğrenebilirdi? Keşke şu anda karşısına bir Kazak çıksaydı. Dün yatağında yatarken sanki kapıdan bir Kazak görünüp sonra da kaybolmuş  gibi gelmişti. Acaba kimdi? Buraya nereden gelmişti? «Ne saçmalıyorum ben? Yeryüzünde hiç mi doktora görünmek isteyen Kazak yok?» Duvarlara tutunarak peşlerinden gitmiş, hastanenin arka kapısına kadar geldiğinde, merdivenlerin üzerinde başlarında tilki kürkünden dikili şapkaları olan iki kişinin oturup sohbet ettiğini gördü. Bekbolat, onları görünce çok sevinmişti:

—                     Selâmunaleyküm!

Kazaklar başlarını çevirip ona dik dik baktılar. Adamlardan birisi adet üzere Bekbolat’ın selâmına cevap verdi. Ayağında Rus çizmesi ve kusursuz kaftanı olan ikinci adamsa çok çetindi, kaşlarını çatıp dudaklarını büzmekten başka hiçbir şey yapmıyordu. Pürüssüz yüzünün yukarısından özenli siyah saçları gözüküyordu. Bekbolat selâmını tekrarladı. Adam sanki «bir sen eksiktin burada», - der gibi istemeye istemeye selâm verdi. Bekbolat’ın gelmesiyle birlikte Kazaklar sustu. Fakat bir süre sonra kendileri de çekinmiş olacak ki, adamlardan çizmeli olan Bekbolat’ın ismini sordu. Adını duyunca adam sanki biraz yumuşamış gibi:

—                     Ha, Bekbolat dedikleri siz misiniz? Buyurun oturun, diyerek çekilip Bekbolat’a yer açtı. — Vurulan sizsiniz değil mi?

—                     Bekbolat?

Adam parlak kafasını okşayarak sanki herkes parlak suratını tanıyıp namını bilmek zorundaymış gibi:

—                     Ben Parlak, takıroğullarındanım, —dedi. —  Onun adı da Musatay, kendisi akrabamız olur. Bekbolat Parlak’a:

                            —              Galiba hakkında bir şeyler duymuştum..

Parlak, Bekbolat’ın onu tanıyor olmasından tedirgin olmuş, dik dik bakıyordu:

—                        Neymiş o hakkımda duyduğunuz?

Bekbolat biraz durakladıktan sonra:

—                        Akıllı ve becerikli bir delikanlı olduğunu duydum.

Parlak, Bekbolat’ın bu sözlerine:

—                     Milletin gözyaşını dindirmek için AbenMatayıng’la kavgaya tutuştuğumuzu duymuşsundur herhalde, dedi ve boynunu ördek görmüş atmaca misali uzattı.

Bekbolat onu anlamış gibi yaptı:

-Hı, - demekten başka hiçbir şey demedi.

Bunlar kartalla karganın kavgasına benziyordu.  Aben kim o kim? O aslan bu ise fare. Aben onca insana hükmediyor. O değil mi tâ Petersburg’a bizzat çarın yanına misafirliğe giden? Öyle birisiyle kavgaya girişmek kimin haddine düşmüş. Bu delikanlı hiç te ciddi birisine benzemiyor. Ancak Bekbolat bu kavgayla ilgili fikrini kendisine saklamayı tercih etti , çünkü aklını kurcalayan başka meselelerden söz etmek istiyordu. 

Parlak, olan biten her şeyin, halk arasındaki dedikoduların farkındaydı, sen yeter ki dinle. Başladı mı durmak bilmiyordu. Söyledikleri Bekbolat’ın kafasını iyice karıştırmıştı.   Söylediklerinin ardı arkası kesilmiyordu: seçimlerde hangi partinin kazandığını, kimin rüşvet verip kimin aldığını, kimin öz kızını seçimlerde yem olarak kullandığını, kimin evinin ve ahırının târumar edildiğini, kimin karısının kızının kaçtığını, kimin kiminle kavga edip dövüştüğünü, beyazların kızıllarla nasıl savaştığını, kimin mahkemelik olduğunu, kimin gazetelere çıktığını, kimin hapse kapatılıp kimin çıkarıldığını, kimin kefalet karşısında kurtulduğunu – kısacası herşeyi biliyordu. Tanımadığı bilmediği insan yoktu sanki herkesle konuşabilir anlaşabilirdi, kanunlardan da haberdardı. Herşeyi kendi gözleriyle görmüş geçirmiş, bildiklerinin bir zerresini bile kaybetmeden muhbirlik yaparcasına anlatıyordu, gerektiğinde ikna edip yemin ediyor, hatta zaman zaman otoritesini yükseltmek için Rusça bile konuşuyordu.  Bekbolat daha önce hiçbir zaman olmadığı gibi kilitleniyor, ne diyeceğini bilemiyor, inanamıyor, Parlak’ın dediklerine şaşıyordu. En sonunda Parlak, nasıl bir söz ustası olduğunu, kanunları ne derece iyi bildiğini göstermiş, kendisinden son derece menun kalmıştı.  Bekbolat ise üzerine yığılmış kelime birikintisinden sonra kendisini nasıl hissedeceğini bilmiyor, tutunabileceği bir dal arıyor, fakat kafasında herşey karmakarışık bir haldeydi. Kafası her ne kadar bulanık olsa da, anlatılanlardan kendisini ilgilendiren bir şey çıkartmıştı. Bu, Karaşatgeçidinde beyazların esir alınmasıydı. Bunu duyunca kendisi de konuşmaya başlamıştı:

—                        Yapma ya! Allah aşkına! Hepsini mi almışlar?

—                        Hepsini, hepsini almışlar, kimse serbest kalmamış.  Bir an  «Peki ya Akbilek, ona ne oldu?» — diye soracaktı da dili dönmedi. Böyle uluorta ondan bahsetmeye başlasaydı Kazaklar: «Rusların gönül eğlendirdiği kızla niye bu kadar ilgileniyor acaba?» — der, alay ederler diye çekiniyordu. Soruların ardı arkasının gelmeyeceğini, konuşmanın uzayacağını  anlayan Parlak’ın yanındaki adam: «Benim bir yere kadar gidip bir işi halletmem gerekiyor», - diye kalktı. Onun gitmesiyle birlikte Bekbolat heyecanını gizlemeden açık-açık:

—                        Size bir şey sormam gerekiyor

—                        Sorun, sorun , - dedi Parlak hızlı-hızlı.

—                        Mamırbay’ın kızı ne durumda, onunla ilgili bir şey duydunuz mu?

—                        Hayır, duymadım. Zaten beyazları da daha dün akşama doğru şehire getirdiler. Ama öğrenebilirim. Anlıyorum, dediklerine göre o sizin nişanlınızmış, - dedi ve Rusça ekledi: Yazık yazık.

—                        Allah aşkına, mümkünse benim için öğrenir misiniz?

—                     Tamam, yapıldı say. Oralardan hergün insanlar geliyor. Fakat şimdi buna ne gerek var

«Ne gerek var?» — bu sözler Bekbolat’ın kalbini derinden yaraladı: Herhalde insanlar artık kimsenin onu umursamadığını, gerek duymadığını düşünüyorlardır. Bekbolat boğazındaki acı düğümü yutup:

—                      Yine de, - dedi.

Parlak, nezaket olsun diye kabul etmiş gibi yaptı. Verandaya beyaz önlüklü kadın çıkıp Bekbolat’a parmağıyla işaret etti:

—                      Hey, Kırgız!.. Doktor geldi...

Bekbolat yerinden kalktı, Parlak ise sitemle başını salladı ve Bekbolat’a bakıp Rusça konuşmaya başladı:

—                     Hayır, ille küçük düşürecekler: «Kırgız da Kırgız», sizi terbiyesizler!  Ve hasta bakıcı kadına bakarak: — Sen niye arkadaşa «arkadaş, beyefendi» diye hitap etmiyorsun?

Bekbolat gülümseyerek: «Anlaşıldı bunları kimin yola getireceği!» — diye düşündü ve hastane kapısının arkasında kayboldu.

 

Hastane koridorunda yürürken:

— Ha, demek söz ettikleri Parlak buymuş, - dedi Bekbolat.

Meğer yemeğe çağırıyorlarmış. Bekbolat istemeye istemeye teneke kâsedeki çorbayı yudumlamaya başladı. Tadının sudan farkı yoktu, kafasında da her şey karmakarışıktı zaten. Sayıklar gibiydi. Ruslar Akbilek’i öldürdüler mi? Yoksa yaşıyor mu? Öldüyse zaten konuşulacak bir şey yok. Peki ya sağ kalmış ve şu anda evindeyse, o zaman ne olacak?

Arkadaşlarıyla avlanırken evlerine uğradığı zaman, yani onu ilk gördüğünde Akbilek’in nasıl göründüğünü hatırlıyordu. Yüzü bembeyaz, anlı açık, boynu kuğu gibi süzülüyor, gözleri parlıyor, kaşları yay gibi, dudakları nazik ve bebeğinki gibi dolgundu! Vücudu kusursuz, bahar çiçeği gibiydi. Ya kalkarken örülü saçlarındaki zillerin çınlaması, otururken beyaz elbisesinin güzel dizlerini sarması, şık ayakkabılarıyla odayı dolanması, odadan çıkarken annesiyle konuşurken neşeli gülüşü, misafirlere çay koyarken utangaç davranması, pialeyi ağzına götürürken zarifçe üç parmağıyla tutmasını unutmak ne mümkündü? Ağır kirpiklerinin altından ok gibi bakışlar fırlatırken Bekbolat’ın arkadaşlarından birisi elindeki şekeri bile düşürmüş, şakayla karışık:

—                       Buralardaki ördekler de ne duyarlıymış! Şahinlerin yaklaştığını uzaktan hissediyorlar.

Buna cevap olarak da kızın annesi:

—                       E, tabi, yeter ki şahinlerin gözü keskin olsun, —dedi ve: — Akbilek, canım, misafirleri atlarının yanına kadar uğurlar mısın! — deyip kendisi de kızıyla birlikte atların iplerini çözmek için çıktı. Akbilek’in ipekten yumuşak elinin bir kısmı görünmüştü. «İyi yolculuklar!» - dedi ve başını eğdi.

                            Her şeyi hatırlıyordu, keşke hiç hatırlamasaydı.

Özellikle eşsiz olan sesiydi. O bir gülünce nerede olduğunu şaşırmak mümkündü. Dünyadaki kadınların hepsi bir araya gelse onun bir tırnağı bir izi olamazlardı.

Böylece gece gündüz ve ertesi gün de BekbolatAkbilek’i düşünüyor. Ne aparsa yapsın, ondan iğrenmeye, nefret etmeye çalışsa da, Akbilek yine onun hatırasında bir melek gibi canlanıyordu. Onun hayalini kafasından çıkartabilmek için aklını atıyla, av hikâyeleriyle, hatta tüfeğiyle ilgili hatıralarla meşgul etmeye çalışıyordu ama ne fayda. Tüm fikirlerinin yerinde bir onun hayali vardı. Her yanı Akbilek kaplamıştı. Neden bu hale geldiğini kendisi de anlamıyordu. Bekbolat yatağından bir kalkıyor bir yatıyor, sabırsızlanıyordu. Parlak’ın odasına günde birkaç defa aynı soruyla uğruyordu: «Bir haber alabildin mi ?» Artık sormaya bile çekiniyordu. Gerçekten yakında herkes için alay konusuna dönüşecekti. Onun için kâinat şu anda Parlak’ın dilinin ucundaydı, bir onu görmek, onunla konuşmak istiyordu. Fakat Parlak her zamanki gibi önüne gelen Kazağa yenilikleri haberleri aktarmakla meşguldü.

Parlak’la konuşan her Kazak Bekbolat’ın kalbini umutla dolduruyordu: «Bu sefer mutlaka Akbilek’ten bir haber gelmiştir», ancak sonu hep hüsrandı.

Bekbolat verandadaki merdivenin tırabzanına yaslanmış bekliyor. Bahçedeki ambarın yanındaki odunların üzerinde Parlak yine bir Kazakla konuşmakla meşgul. Nihayet o an geliyor ve Parlak konuştuğu adamın yanından ayrılıp «vay sahtekâr, vay dolandırıcı», - diye diye Bekbolat’ın yanına aceleyle yaklaşıyor.

 — Ne? Ne dedi?

 — Ne bileyim! Soyulan postanedeki postacının suçsuz olduğunu söylüyor. Kesin başıma yine bir iş gelecek, zaten o postane yüzünden tutuklanmıştım.

Parlak, işin aslını açıklamaya başladı. Bay Aben’le muhtar arasında süre gelen düşmanlık varmış. Muhtar onu cezalandırmış, fermanına mühür basıp postayla şehire yollamıştı. Aben, bu entrikaları duyunca peşlerinden üç atlı göndermiş. Onlar arabayı yakalayıp mektuplara el koymuş, içindeki adamı yolun kenarına atmış sonra da postayı şehire kendileri ulaştırmışlardı.  Ferman yok edilmiş, mektupların kalanı ise belediyeye götürülmüştü. Orada: “Arabacı kendisi bize saldırıp yegâne atımızı almak istedi, alamayınca mektupları etrafa dağıttı, biz de kâğıtları toplayıp getirdik işte”, - dediler. Muhtar Parlak’ın akrabasıydı. Abene öyle bir cezanın verilmesinde büyük ihtimal Parlak’ın da katkısı olmuştur. Şimdi de başarılı olamadığı için böyle sinirleniyor.

- Her şey hazır sayılır. Bilgiler çoktan vilayete gönderildi. Er ya da geç Aben’i kapatacağım. Allah şahidim olsun. Kapatmazsam ben de Parlak değilim.

Nihayet Parlak susunca Bekbolat konuyu değiştirmeye çalıştı:

- O Rus gibi giyinmiş olan delikanlı bir yerde hizmette mi?

Parlak, Bekbolat’ın bunu neden merak ettiğini anlamaya çalışarak şaşkın şaşkın bakıyordu:

- Efendim? ÇeKa ajanı o.

ÇeKa’nın ve ajanların ne demek olduğunu bilmeyen Kazak yoktu. Onlardan uzak durmak en iyisiydi. Fakat Bekbolat yine ısrarla:

- Sizin neyiniz oluyor?

- Bizimkilerin kolunun uzanmadığı yer yok ki. ÇeKa’dakilerin çoğu bizimkiler zaten!

- Öyleyse nasıl tutuklandınız?

- Ah be kardeşim, bir bakışa öyle ama beni tutuklamak mümkün değil. Ben ertesi günü çıkarım zaten. Hapisanemi nasıl buldun? Her zaman çözüm bulunabilir. Tutuklandğım doğru, ama hastanedeyim işte.

Bekbolat lâf olsun diye birkaç bir şey daha söyledikten sonra kızla ilgili haber olup olmadığıyla ilgilendi.

Parlak cevap verdi:

- Hayır, henüz bir haber yok, - dedikten sonra ekledi: — Kızı düşüneceğine onun yaptıklarını düşünseydin keşke.

- Bunun da ne alakası var şimdi?

- Ne bileyim, ajan çok ilginç bir hikâye anlattı da.

- Neymiş o?

- Burada Madişa adlı bir öğretmen hanım yaşıyordu. Tabi sen onu tanımıyorsundur. Melezdi. Öyle kibirli bir Nogay ihtiyarı vardı. Dükkânı vardı. Karısı Kazaktı. Üç tane kızları vardı: Kadişa, Madişa, Zagipa. Çok azgındılar. Madişa çok gençti.  İşte o bir komutanla görüşüyordu. Onun atına binip şehir dışında dolaşmayı çok seviyordu. Bir kere bir yaz gecesinde bahçede birileri debeleniyor. Bekçi gidip bakınca ikisi iki tarafa kaçışmışlar. Bekçi bir bakmış ki yerde beyaz bir şey yatıyor. Bakınca ne görsün – ufak külot. İhtiyar o külotu ÇeKa’yagötürmüş. Adet üzere Madişa’yıÇeKa’ya çağırıp: “Tanıyor musun?” - diye sormuşlar. Kız onu bir ellerinden almaya çalışıyor, bir ağlıyor. Amma da rezaletti. Bu olay herkesi güldürmüş, çok konuşulmuştu. Hem Kazakları hem Nogayları rezil etmişti.

Bu hikâye Bekbolat’a hiç komik gelmemiş, o sanki anlatılanlar bizzat onunla ilgiliymiş gibi, memnuniyetsiz bir şekilde:

- Fakat kendi rızasıyla olmuş.

- E, bu şehir kızlarına bir kalçalarını sallamak lâzım, - dedi Parlak ve yine bir şeyler anlatmaya başladı.

Bekbolat onu dinliyordu, fakat aklı fikri Akbilek’teydi. Onun böyle kirli işlere dahil olabileceğini düşünemiyordu bile.

- Tabi, şehir türlü ahlâksızlıkla dolu bir yer. 

Onlar böyle sohbet ettiği sırada hastanenin girişinde bir Kazak daha gözüktü. Parlak ânında onun yanına koştu ve:

- A, Jambırbay, nasılsınız? – dedi.

Selâmlaştıktan sonra Parlak Jambırbay’ı kenara çekti, oradaki odunların üzerine oturttu. Kendi aralarında konuşmaya başladılar. Uzun süre konuştular. Bekbolat gözünü kırpmadan onlara bakıyor. Nihayet, Parlak onun tarafına da baktı, sonra yine Jambırbay’a döndü ve bir şeyler sormaya başladı. Jambırbay cevap verdikçe Parlak onun sözünü bölüp yine bir şeyler soruyordu. Bir anda Bekbolat’ın tarafına bakıp gülümsedi ve onu yanına çağırdı.

- Müjdemi isterim, - dedi.

- Al, al.

- Kız eve sağ salim dönmüş.

 - Aman Tanrım, gerçekten mi? Gerçekten mi?

- Niye yalan söyleyelim?

- Aman Tanrım.

Bu andan itibaren Bekbolat’ın aklındaki tek şey – olabildiğince çabuk eve dönmekti. Ertesi gün Parlak onu görür görmez yine Aben’den bahsetmeye başladı:

- Bir şikâyette daha bulunmak istiyorum. Senin adından yazsam ne dersin?

Bekbolat endişeyle düşündü. Onun hayatta davalaştığı bir kurtlar ve tilkiler vardı, hakim ise şahindi, hayvanları ise çok şükür şikâyet etmek zorunda kalmamıştı. Ne diye cevap vereceği aşikârdı:

- Kusura bakma arkadaşım, yapamam. Ben bu işlerden bir şey anlamam.

—           Amma da korkakmışsın be! Korkacak ne var bunda. Kanıtların hepsi burada deyip, koynundan bir sürü kâğıt çıkarttı. Onların arasından bir tanesini çekip çıkarttı ve:

 — İşte bu kâğıt onun foyasını meydana çıkartmaya yeter. Zaten bunun için gerekli olan kâğıt gerektiği yere gönderildi bile.

Parlak kâğıtları şıkırdatarak okumaya başladı. Biz de dinleyelim, bakalım, kim bilir belki gün gelir işimize yarar.

 

“Semipalat vilayet teşkili komitesinin dikkatine. Kopyası “Kazak dili” yönetimine gönderilmiştir. Sartauili N. ilçesinin sakini JamandayTaykot-ulı’nınihbarnamesidir:

1. Zengin olan AbenMatayin’in çocukları Sartau’nunsakinlerine gün yüzü göstermiyorlar. Meselâ, 1887’de o Sartau’nun nahiye müdürü olduğu sırada buraları yönetirken yetkilerini kötüye kullanmış, burada hanlık hâkimiyeti kurmaya çalışmıştı. Vergiler, halktan topladığı haraçlar, kazançlar, unvanlar, görevler – bunların hepsi sadece o ve onun yakınları için vardı. Onun seçtiği halk hakimlerinin ve avul çavuşlarının belgeleri ise oğlu Aben’de bulunuyordu. Aben kâğıdı kendisi için uygun zamanda çıkartır, kendisi için uygun zamanda imzalardı.

- Gerçekten mi?

- Biz nereden bilelim?

- Dikkatle dinleyin o zaman.

 

2. AbenMatay at hırsızlarına da yataklık ediyor, sonra da onlardan en iyi atları satın alıyordu. O zamandan bu yana onun elindeki doru at hırsız Ahmet Sagınayoğlu’ndan, siyah at BosagaSalıkbayoğlu’ndan alınmış, bir de gri at almıştı.  

Bilemiyorum.

 

3. Aynı zamanda bir adamın karısını baştan çıkartmış, sonra da artık ona lâzım olmadığında birisine hayvan karşılığında satmıştı. Onun bu âdeti hâlâ herkesin malümudur. Beysen Abişoğlu’nun karısını baştan çıkartmış KulıkBarjıkbayoğlu’na satmıştı.

Aynı zamanda adamlarını avul çavuşlarının yanına misafirliğe gönderiyor, olur da birsinin sofrasındaki et yeterince yağlı değilse, onlara ceza kesiyordu: şu kadar at, şu kadar deveyi işledikleri suçtan dolayı kesip ona getirmek zorunda kalıyorlardı.

- Bu doğru mu?

- Bazen misafirliklere kendisi de gidiyordu.

 

4. Aben Matayoğlu’nda çalışan işçilerin listesini dikkatinize sunuyoruz: altı tane at çobanı, geceleri dördü bakıyor, gündüzleri -ikisi, koyun bakıcıları-üç kişi, ikisi geceleri çalışıyor, birisi – gündüzleri, birisi develere çobanlık ediyor, birisi ise ineklere. İki evinde dört tane kısrak sağan kadın, ikisi gübre topluyor, aynı zamanda bu iki eve altı tane inek sağan kadın bakıyor. Onların hepsine bir kuruş para ödemediği biliniyor. Sebepleri ise: dul kadınların kocalarından kalan borçları, birisi hayvan borçlu, birisini evleneceği zaman yardım etmeye söz verip kandırmış, birisine yoldan çıkmış karısına akıl vermeye yardım edeceğine söz vermiş, birisini hırsızlıkla suçlamış, birisine ise sadece kendi kölesi saydığı için.

Bunları yapacak hakkı, hizmetinden ve dininden aldığını iddia ediyor. Hayatta ise köleleri azat eden çardan sonra kimsenin köle almaya hakkı olmadığı biliniyor. O zamandan bu yana 52 sene geçti. Onun kölesi MusapirJaytuganoğlu atlarına çobanlık ediyor.

Onun çocukları da köleler gibi sahiplerinin koyunlarına çobanlık ediyorlar.

— Buna ne dersin?           

— Boşuna değil ki bunların hepsi? Zengin birisinin adamları olacak elbet. 

5. Aynı zamanda bildiriyorum ki, 1914’te AbenMatayoğlu’naKopkol fabrikasında iş verildi. Oraya bir poodu 11 kapikten olmak üzere taşkömürü götürüp, arabacılara ise sadece 9 kapik ödüyordu.   1 milyon pood taşkömürü götürdüğü biliniyor, demek ki arabacılardan 20000 ruble kazanmış olması gerekiyor. O zamanlarda atın tanesi 20 ruble olduğu göz önüne alınırsa demek ki arabacıların emeğiyle kendisine bin tane at satın almış. O fabrikanın yöneticisi ise kendisinin arkadaşı olduğundan ona iki tane en iyisinden at ve iki tane yabancı marka iki namlulu silah hediye etti. 

İş bittiğinde yönetici olan arkadaşına hediye ettiği atların çalınmasını emir etmiş arkadaşına ihanet etmişti.

- Sizin bundan da mı haberiniz yoktu?

- Duymuştuk, boşuna demiyorlarmış. Ama o işten ne kadar para kazandığını nereden bilelim? Atlarını geri aldığı kesin.

6. 1916’da Saradır panayırında PyotrPavlov adlı tüccardan İrtış’a 30 bin pood yağlı yünün nakliye edilmesi işini aldı.  Bu iş için bir poodu karşılığında 1 ruble kazandı, nakliyecilere ise 90 kapik ödüyordu. Böylece üç bin ruble halk parası yedi. O zamanlarda koyun başına fiyatı 6 rubleydi. Bundan da şu çıkıyor ki, o zaman o 500 koyun satın alıp zenginleşti.

7. 25 Temmuz 1916’daKarabas fabrikasında yabancıların düz işlerde kullanılması kararı çıkınca, AbenMatayoğlu işçilerin işe alınması işinin başına koyuldu. İşten kurtulmak isteyenlerden rüşvet olarak 96 at kazandı, ayrıca fabrikadan bu iş için önceden anlaşmış olduğu parayı da. Listelere gerektiği gibi 19-31 yaş arası erkekleri değil de, çocukları ve güya hastaları yazıyordu. Diğerlerinden birer at talep ediyor, vermedikleri takdirde mahvedeceğini söylüyordu.  Böylece 140 tane at elde etmişti. Bu kazancı kendisine yataklık eden Akıp Jamışbayoğlu, Seyit Tolemisoğlu’yla paylaştı – burada Parlak durakladı, çünkü Seyit Bekbolat’ın öz babasıydı. Bekbolat:

- Hayır, babamın bununla alakası yok , -  dedi.

- Yoksa yok. - Parlak okumaya devam etti.

8. 1919’da şehrin komutanı olan Alekseyev’le arkadaşlık etmeye başlayınca, düşmanlık ettiği insanların başını yaktı, hapishaneye kapattırdı. Çıkarttığı için ise büyük paralar kazandı. Komutan Matayoğlu’nun İl Genel Meclisine başkan olarak seçilme işini halletti. Ondan sonra AbenMatayoğluŞıiliiŞengeli’ye gidip oranın sakinleri arasında korku rüzgârları estirip geriye yanında 30 atla döndü.

Geçtiğimiz ağustos ayında nahiye müdürü Abbas Matayoğlu 130 bin ruble miktarında verginin toplanması emirini verdi, vergi polisini gönderme korkusuyla avuldaki postacıların hepsine vergi toplattırdı, tanıdıkları bildikleri herkesten paralarını aldılar. O paranın üçte birini biz hesaplarımıza göre Abbas Matayoğlu, AbenMatayoğlu, Jusipoğlu bölüşmüştür.

- Bunların olmadığını mı iddia edeceksiniz?

- Neden iddia edelim ki? Parayı onun topladığı doğru da kimin ne kadar kazandığı ne malüm...

- Madem bilmiyorsunuz hikâyenin devamını dinleyin.

10. 1919’da Semipalatinsk’te bulunduğu dönemde Kolçak hazinesine erişim bulunca orduya 300 at sağlamaya söz vermişti. Eve dönünce 70 at gönderdi. 70 bin para getirdi, 30 binlik çay ve deri, ondan başka da 110 bin ruble getirdi. Söz verip göndermediği 230 at yerine ise Kolçak hazinesine 500 ruble gönderdi.   Kendisine gönderilen resmi telgreflara aldırmadan atları bir türlü göndermiyordu, zaten sonra da o atların hepsi onun mülküne geçmiş oldu.

Bekbolat:

- İşte o dönemde babam bunlara razı gelmediğinden kendisiyle yollarını ayırmıştı, - diye ispiyoncuyu destekledi.

- Haklı olabilirsin ama yine de alâkaları olduğunu inkâr edemezsin.

- Başka yolu yok mu bu işin?

- Hayır, bunu sonra konuşuruz.

11. Ondan sonra seçimler başladı.

Temsilci ŞamenAydarbekoğluMatayoğlu ile görüştükten sonra nahiye müdürü görevine 20 yıl öncesinde avul kaymakamı olan Jusipoğlu’nu teklif etti. Yapacak bir şey yok, böylece Matayoğlu tek başına tüm çevre sakinlerinin adına seçim yapmış oldu. Ondan sonra yukarıdan 40 baş boğa kesilmesi emrinin geldiğini iddia ederek polisle korkutarak insanlardan 40 baş boğa aldı.

-              Evet, evet. Bizden de bir tane boğa aldılar.  

12. Bildiğimize göre bu kesim için bütçeden para da ayırılmış. Fakat bu hiç te içimizi rahatlatmadı, çünki o etlerin kim tarafından yendiğini pekâlâ biliyoruz.

                Ayrıca Matayoğlu kendisi için iki yerde iki ayrı kışlık inşa ettirdi. Onlardan birisi Şakat çeşmesi yanında Alkebay ve Korabay’ın topraklarında, diğeri Kurmanbay’ın çocuklarından zorla alınan, gölün doğu kıyısında bulunan toprakta. Gölün kuzey kıyısını da Toppazar’ın çocuklarından zorla alarak zapt etti. Anlayacağınız, herkesin başını yaktı, garibanları türlü dertlerle mağdur etti.  

- Bu da mı yalan?

- Hayır, toprak zapt ederek ev kurduğu doğru.

14. Her taraftan en iyi işçileri toplayıp önce birinci sonra ikinci evin inşaatında istediği gibi kullandı. Evinde hiçbir zaman yemek pişirmez, anca komşularına: “Hazırlanın, misafirliğe geleceğiz, et pişirin, yağlı olsun” gibilerinden emirler yağdırırdı.

15. Doğrusunu söylemek gerekirse Sartau sakinleri adeta birer kuzu, AbenMatayoğlu ise kurt. Kuzu ne kadar çok olursa olsun kurda karşı nasıl gelebilirler? Yaptığı bu kötülükler herkese belli, yeter ki bir araya toplansın, adaletli birisi evleri dolaştığı takdirde yerli halktan daha çok şey öğrenebilirdi.

16. İhbarnamemin maksadı: eğer adaletli hükümetimiz adaletini gösterirse, çok sayıda insan ideallerine irişmiş olur. Aynı zamanda, ismimin gizli kalmasını arzederim, zira AbenMatayoğlu’nun öfkesi korkunç olduğundan can güvenliğim olmayabilir.

Başvuru sahibi, 20 Mayıs, 1920

 

Parlak, şikâyet mektubunu okumayı bitirince parmağıyla kâğıtta bir şeyler çizer gibi işaretler yaptı:

- Burada 15 olgu var, 15 tane ceza davası var. Ne yaparsan yap bu tartışılamaz.

- Biz nereden bilelim ki, biz gariban insanlarız, - dedi Bekbolat. Görünüşe göre kendisi de bu kağıdın ciddiyetinden korkmuştu.

O karanlık yıllarda babası Aben’le kavgalıydı. Bunun sebebi Kolçak’a teslim edilmeyen 300 atın karşılığı olan parayı bölüşememelerinden ötürü kendisininAben’e küsmesiydi. O günden bu yana Aben’in hiçbir davetine yanıt vermemişti. Aben, korkaktan zarar gelmeyeceğini düşünmüş, 40 baş boğayı insanlardan alırken bir tane de Seyit’ten almaktan çekinmemişti.  Seyit akıllanmamıştı. O zaman Aben Seyit’e inat olsun diye hemşehrisi olan Durbeuil’i desteklemeye başladı. Seyit Durbeuil’in hâkimiyet kurmasına tabi ki razı gelemeyeceğinden avulda kendi partisini kurdu. Aben Durbeuil’i kışkırtıyordu. O da Seyit’in kendisine güya borcu olduğunu bahane edip Seyit’in üzerine polisleri salmış, ineğini elinden almıştı. Seyit oğlunun yardımıyla çalınan malı geri almaya çalışmıştı ancak nafileydi. O günden itibaren Aben’den çektikleri sadece artıyordu. Evinin kadınlarına ahlâksızlık yapıyor, topraklarına hırsız gönderip atlarını çaldırıyordu. Seyit’in Aben’le tutuştuğu bu kavgada destek alabileceği imsesi yoktu, açık açık hareket edemiyordu, fakat yine de imkânlarını zorlayıp Aben’intaraftarının nahiye müdürü görevinden alınıp yerine şehirdeki komünist ayakkabı ustasını tayin ettirdi.  Ayakkabıcı ayakkabıcıydı da, Aben’e karşı sönük kalmıştı. Görevini beceremiyordu. Bekbolat hikâyeyi başından sonuna kadar biliyor, hoşuna gitmese de üzerinden atamıyordu.

- Babamız gerçekten Aben’den memnun değildi.

Onun ismini bu dilekçeden çıkarıp atmak mümkün mü?

Parlak, arkadaşının saflığından yararlanıp, dilekçenin çoktan gönderilmiş olmasının vermiş olduğu rahatkıkla:        

- Mümkün tabi, - dedi. 

Bekbolat cevabın kaçamak olduğunu anlayınca tüm anlaşılmazlıkları ortadan kaldırmaya çalıştı:

- Peki ya bu dilekçe artık gönderilmişse?

- Bunu düzeltmek kolay, buluruz bir yolunu.

- Bulursak iyi olur.

Parlak’a karşı duyduğu güvensizliğinin sebepleri vardı tabi.

Parlak çok ünlü bir sahtekâr. Onun dahil olmadığı hiçbir entrika yoktu. Parlak, bayAben’e tercümanlık yapmakla başlamıştı. Bu işin mektebini Aben’de okumuş, elinin altına geleni çekinmeden çalıyordu. Devlet parasının çalınmasına dadahildi. Birçok kişiden “borç” alıyor, onlar da paralarının iade edilmemesine razı gelmek zorunda kalıyorlardı. Devrimden sonra çar görevinden azledilince seçimlerin organize edilmesiyle, rüşvet alınmasına yataklık etmeye başlamıştı. Bazen onun için yapılan şenliklere davet edilirdi de, kibiri yüzünden gitmezdi. Yedi kız birden ayaklarını yıkıyorsa neden kibire kapılmasın ki. Kendisini bazen komiser, bazen ise vergi memuru olarak tanıtıp elinde izni olduğunu söyleyerek halktan vergi topluyordu. Bazen adam öldürdüğü de, hırsızlık yaptığı da, sahte mühürlü sahte belgeler hazırladığı da oluyordu. Elinin değdiği her şeye her yere belâ getiriyordu. Yüz defa hapishaneye kapatılıp yüz defa kurtuluyordu. Hem Rusça hem Kazakça aynı beceriyle yalan söylüyordu. Kaç kızın kanına girip bırakmış. Onun için evlenip ayrılmak şapkasını tersine çevirmek kadar kolay. Tarafına fırlatılan taş bile yerine ulaşmaz, aksine iyiliğine yarardı.

Bekbolat şaşkınlık içerisinde:“Dünyada böyle insanlar da varmış. Bu ölümsüzdür kesin. Böylesi buzlar ülkesinden bile sağ kurtulur. Bir an önce hastaneden çıkıp bozkırıma, insanların Kazakların yanına gitmem gerekiyor. Bunun ise cehennemin dibine kadar yolu var. Sadece kafa karıştırıyor”, - diye düşünüyordu. Bu düşüncelerle odasına doğru gidiyordu ki koridorda eve gitmeye hazırlandığı için artık önünde önlüğü olmayan doktoruna rastladı.  Yine ne zaman taburcu olacağını soruyordu.

-              Yarın yarın, - dedi doktor.

Bekbolat’ın keyfi biraz olsun düzeldi, yatağına yatıp yine kendisini Akbilek’i düşünmekten alamadı.

Ertesi günü doktor yarasını muayene edip üzerine merhem sürdükten sonra taburcu olmasına izin verdi. Bekbolat hastane önlüğünü çıkartıp kendi giysilerini giyince yine insana benzemeye başladı.

Bulutlu bir gün. Gece yağmur yağmış. Arabaların tekerlerinde çamur var.

Tanıdık şehir, tanıdık sokak. Kadınlar, askerler bu yolda yürüyor, İl Genel Meclisi önündeki meydan Kazak atlarıyla dolu. Bekbolat iki üç semt geçtikten sonra Tolegen’in evine ulaştı. Tolegen evde yoktu, işteydi. Ocağın başında Rus aşçı yemek pişiriyordu.

-              Aman aman.

-              Etiniz çok mu?

—           Misafirler gelecek.

—           Nasıl misafirler.

—           Komiserler toplanıyor.

—           Ben de misafir olurum o halde.

—           İyi, vodkamız çok, domuz eti de.

—           Domuz etini kendin ye.

Aşçı kahkahalarla güldü. Bekbolat bir sürü şey daha konuşmak istiyordu da, onunla  değil. Mutfaktan odaya geçti. Az önce yerleri yıkayan kadın:

—           Ayakkabılarını temizle! —  dedi ve onu yeninden çekti.

—           Bırak, ayakkabılarım temiz benim, — dedi Bekbolat, fakat yine de eşikteki islak beze ayaklarını sildi.

İki tane tertemiz oda. Birincisinin ortasını büyük bir masa kaplıyor. Yanında  sandalyeler dizili. Köşedeki askıda Tolegen’in giysileri asılı: iki tane pantolon, onlardan birisi siyah, ikincisi ise lâcivert kumaştan, kürk, palto, kısa kaşkorse, kapitone pantolon.  “Kaşkorse de avul pantolonu da hiç Tolegene gör değil. Onları neden burada tutuyor ki?” — diye düşündü Bekbolat.

Bekbolat bu odada oturdu, etrafına bakındı, giysilerin hepsine dokundu: “Acaba bunların hepsini tek başına mı giyiyor?”, arkadaki odaya geçti. İki pencere arasında deri kaplı yazı masası vardı. Üzerinde içi kâğıt dolu dosya, dörtköşe taş testi, kenarlarında iki tane şamdan ve kalem koyacağı vardı. Masaya bağlı üzeri kitapla dolu raf vardı. Karşıdaki duvarın yanında parlak yatak vardı. Yatağın önünde ufak pelüş halı döşeliydi, tepesinde kocaman fotoğraflar, yatağın aşağısında kapıları aynalı dolap, kadife kaplı altı tane sandalye vardı. 

Tolegen tabiatı gereği bir beyefendiydi. Sovyet devri beyefendisi. Unvanı da ona göreydi. Onun evinde ne ararsan bulmak mümkündü – marka takım elbise de, siyah havyar da. Kendisi için de arkadaşları için de Tolegen’in hayatını böyle oluşu gayet doğaldı. Fakat her madalyonun mutlaka bir arka tarafı da vardır. Bazen iyileşmekte olan maddi durumuyla ilgili arkadaşlarından bunların hepsini nereden alıyorsun gibilerinden sorular duyduğu oluyordu.

- Kısır döngü böyle işte arkadaşlar.

Tolegen’in evinde misafir ağırlaması aynı o kısır döngüye bağlı. Ne yapsın? Partililer annesinin katili Mukaş’a görev verilmesi gerektiğinden söz etmeye başladılar. Güya onun birçok başarısı varmış da. Seçim yapmakta inkılap komitesini görevlendirmişlerdi.  İnkılap komitesi üyesi Baltaş çok tuhaf bir insan olduğundan bu durumda nasıl davranacağı bilinemezdi, ya alır da Mukaş’ı muhtar yaparsa. Ayrıca bayAben’in de hataya düşüp çevredeki tüm zenginlerle ve muhtarlarla kavga ettiği göz önünde tutulursa...

 

Nihayet kolunda çantası, başında altından kıvırcık siyah saçlarının gözüktüğü gri kepi olan Tolegen de kapıda görünmüştü. Eve girince aşçıyla konuştu, etrafına bakındı be Rusça:

—           Harika, harika, - dedi. 

 Onun sesini duyan Bekbolat, karşısına çıktı.

Ona iki oda arasında rastladı, iki eliyle birden elini sıktı.  Tolegen eşikten içeri girmeye acele etti ve ancak ondan sonra uzattığı eliyle Bekbolat’ın elini sıktı. Neden öyle yaptığı anlaşılmıyordu ancak herhalde eşikte selâmlaşmayı uygun bulmadı.

—           Sıhhatin nasıl, yaran ne durumda, iyileştin mi?..Peki. Hizmet tüm vaktimi alıyor, bir türlü çıkıp da yanına gelemedim. Kusura bakma lütfen.

Çantasını masanın üstüne koydu, mutfağa gidip aşçıya görevler verdikten sonra devam etti:

—           Bozkırdan da haberler var. Sizin avulunuzda da her şey yolunda. Babamız da... – Durakladı. – Keyfi yerinde galiba.

Kardeşinin bulunmasıyla ilgili tek kelime söylemedi.  Sanki Bekbolat’ın tepkisini bekledi. O ise sevinerek:

—           Evet, duydum. Herşey yoluna girmiş, - dedi.

TolegenBekbolat’ınAkbilek’ten hâlâ vazgeçmediğini görüp ona karşı daha da sıcakkanlı davranmaya başladı.  Ona olan yakınlığını nasıl ifade edebileceğini düşündü, pahalı sigaralarla dolu olan gümüş sigaralığını çıkarttı:

—           İçermisin?..

Sigara içme alışkanlığı olmayan Bekbolat yine de reddetmekten çekindi, rahatsız bir şekilde önünde açılan sigaralığa elini uzattı, sigaraları döke döke bir tanesini alabildi. İki üç tane sigara masanın üzerine düşmüştü.

—           Önemli değil, önemli değil, - dedi Tolegen ve tuhaf hemşehrisinin dağıttığı sigaraları toplamaya başladı.

Akbilek’in ağabeyinin kendisine gösterdiği bu özen onu derinden gururlandırıyordu: “Bu delikanlı hayatta istediği herşeye ulaşmış. Böyle bir kayınbiradere sahip olmak kimi gururlandırmaz ki?”

Tolegen derin cebinden cömertçe kolonyalanmış mendilini çıkarttı ve burnunu sildi. Bir misafirin, özellikle de müstakbel damadının karşısında suskun kalmak uygunsuzdu ve hatta görgüsüzlüktü. Fakat ne diyeceğini bilemiyordu. Tolegen odayı adımlıyor, mendiliyle burnunu siliyor ve sohbet için uygun konuyu düşünüyordu. Hazırlanmakta oldukları davet konuşmak için uygun bir konu olabilir diye düşünmüştü:

—           Bugün de misafir kabul ediyoruz işte, böyle uygun bir saatte uğramanız ne kadar da güzel. “Amma da kısmetliymişsin” veya “Kaynanan seviyormuş” gibilerinden davetsiz misafirlere nispeten kullanılan lâflardan birisini söylemek istedi, fakat bunların müstakbel damadının hoşuna gitmeyeceğinden veya bunları yanlış anlamasından çekindi. Bekbolat da onun nezaketine karşılık vermek istedi, ama yapabildiği tek şey surat ifadesini biraz yumuşatıp: “Hıı” demek oldu.

—           İl merkezinden bir ahbabım gelmişti de onu davet etmeye karar verdik, - dedi Tolegen. Bekbolat’ın bundan çıkardığı anlam:  Bak işte benim dünyam böyle, il merkezinde tanıdıklarım bile var, yani senin için önemli bir şahsiyetim, damat efendi.  Bekbolat’ın bir yanıt vermesi gerekiyordu. Yine kımıldadı:

—           Kimmiş bu delikanlı?

Tolegen adının Akbala olduğunu, il inkılap komitesinin üyesi olduğunu söyledi.

Tolegen bu yönde biraz sohbet ettikten sonra yemeklerin hazırlanışını kontrol etmesi gerektiğini bahane edip çıktı. Evin sahibi olmadan içerde kalmayı uygunsuz bulan Bekbolat da biraz açılmak için dışarı çıktı. 

İlk gelen misafirler Ikan ve Tıpan’dı. Tolegen onları karşıladı:

—           Ha, Ika, buyurun buyurun, hoş geldiniz, - diye elini sıktı ve oturmaları için koltuğa işaret etti.

                Bekbolat da elini göğsüne koydu ve el sıkışmak istedi. Ikan gözlükleri arasından ona baktı ve ince bilekli elini uzattı:

—           Nasılsın?

Tolegen, esmer iri yüzlü adama da oturmayı teklif etti:

—           Tıla, buyur.

Bekbolat, el sıkışırken ellerinin ikisini birden kullanmasının yersiz olduğunu düşündü ve cesaretlenip sadece bir elinin avucuyla adamın elini sıktı.Tıpan ona yukardan bakmayı denedi ve:

—           Nasılsın? — dedi, omuzlarını silkerek Ikan’ın yanına oturdu.

Tolegen şakalı şekilde misafirlerden ikisine:

—           Ne kadar rica edersen et, Kazak adetli insanlar bir türlü vaktinde gelemiyor! Sizi gördüğüme sevindim! – dedi ve ince bileklikli saatine baktı. 

Ikan sahtece korkmuş gibi yaptı ve sanki korkunç bir suç işlerken yakalanmış gibi:

—           Erken mi geldik? — dedi ve hüzünle kafasını salladı. Tıpan Ikan’dan geride kalmıyordu:

—           Babalarımızın adetlerinden utanmak bize mi kalmış, henüz karnın doymamışken utanmak niye? — dedi ve Ikan’a bakıp güldü. 

—           Hayır, erken değil. Her şeyden önce sizi gördüğüme sevindiğimi söyledim. – Tolegen gülümsedi. Cebinden gümüş sigaralığını çıkarttı. – buyurun sigara alın!

—           E, işte bu başka, - dedi Ikan memnuniyetle ve cebinden uzun sigaralığını çıkartıp açtı ve önüne koydu. – Teşekkür ederim, ben sadece kendi tütünümü içerim, - dedi ve bir kaç kelime de Rusça ekledi. Sonra sigaralığından kare şeklinde kesilmiş bir parça kâğıt çıkarttı, kenarını yaladı, içine tütün koydu ve özenli şekilde sarmaya başladı. Sıkıca sardıktan sonra kenarını iyice tükürüğüyleıslatarak serçe parmağı kalınlığında bir sigara yaptı, ağızlığa soktu. Kalan kâğıt parçalarını yine sigaralığın içine tütünün üzerine koydu, sigaralığı sıkıca kapatıp cebine koydu. Cebinden çakmak taşını çıkartıp sigarasını yaktı. BekbolatIkan’ın yaptığı tüm bu tütün hareketlerini dikkatle gözlemliyordu.

Sigara içen bu adamın hareketleri namaz kılmaya hazırlanan bir insanın abdest alması kadar disiplinli ve sırayla yapılıyordu, bu da onu cezbediyordu. Sigara içerken Ikan ağzını dumanla dolduruyor sonra da onu halka halka çıkartıyordu. O Bekbolat’a, burun deliklerinden soluyarak toz dağları kaldıran azgın boğayı andırıyordu. Burada mübalağa vardı elbet. Ikanın hareketleri elbette ki daha nazikti: o önünde asılı duran duman bulutuna üflüyordu, işaret ve serçe parmakları arasında sıkıştırılmış sigarasıyla eli oradan oraya gidip geliyordu. Keyifleniyordu.

Birileri, herhalde, Ikan’ın tütün içme düzenin böyle ayrıntılı açıklaması şaşırtabilir: yazacak başka bir şey yok mu? Şunu bildireyim ki: var. Hem kendin de bir tütün çekebilirsin.

Keyfin yerinde olmadığı zaman, canın sıkıldığında, kimseyi görmek istemediğin zaman, bir saati daha anlamsız bir şekilde yaşadığından pişmanlık duyduğunda, tövbe edersin, hasret çekerken tütün, afyon ve votka olmasa başka ne ile avunabilirsin ki?Doktorlar sigara da, rakı da, afyon da zehir diyor, vücudunu zehirler, damarlarını tıkar, kanını bozar, dertli yapar, yaşına ulaşmadan ihtiyarlatır, öldürür diyor... Fakat hasret aynı zehir değil mi? Ruhumuzu yemiyor mu? Ya göğüs içinde dönen öfke zehir değil mi, ömrünüzü kısaltmıyor mu? Zehir zehirle kazınır. Ölüm de, ilim de zehrin zararını başkalarına anlatsın, biz Ikan’ın tiryakiliğini kınamıyoruz, dudağına nasvay bile koyabilir. Ikan’a karşı tenezzülümüz açıklanabilir. Eskiden o büyük bir şehirde yaşardı, at yetiştiricisi üne sahipti, atın ve şarabın fiyatını bilirdi, bir Rus bayan ile evliydi. Kerenski'nin destekçilerinin kongrelerine katıldı; kendisi düşündüğü gibi: dünyayı görmüş biriydi. İktidar kırmızılara geçtiğinden beri, çok güzel düzenlenmiş yaşam tarzı dağılmıştı, kır saçlı tirit gibi ana topraklarına geri dönmek zorunda kaldı, kapıdan kapıya dolaşır, köşelerde sığınırdı, kızına bir palto, oğluna ayakkabı alamaz oldu, sadece yaşlı kadının kulağına ücretsiz homurdanmayı bilirdi. İşi oldukça kötü, bölümün başkan yardımcısı olarak çalışırdı. Peki, neden Ikan ihtiyatlı olacaktı? Rafine tavırları ile keskin kokulu tütünü tütmekten başka ne yapsın? Bırak, Ikan’dan sana ne?

Tıpan ne yapıyor acaba?

Tıpan işte burada, yepyeni bir ayakkabıyla bacak bacak üstüne atmış oturuyor.İyi bir kumaştan dikilmiş siyah pantolonu, gerçi sadece eski gardırop kalıntıları, modası geçmediği koyu renkli ceketi, gömleğin devrik kolalı yakası siyah benekli kravat ile bağlıdır. Ikan gibi yüksekokullu olmamakla birlikte, kendine erkenden yer edinmiş, haysiyetli biriydi. Anlaşılıyor ki, Ikan yeni düzenden pek hoşlanmazdı. Bolşevikler için onur ve yaşamın temelleri beş kuruş etmezler, bilginiz, deneyiminiz, saçlarınız asil beyazlığı umurlarında değil.Emekli maaşı da baş ağrısıdır. Verilecek mi verilmeyecek mi – meçhul. Üstelik gençler kendini bir şey sanmaya başladı, hepsi öğüt vermeye çalışır: “Şöyle yap, böyle yap”. Baltaş gibiler karşılaşırken selam bile vermezler, göz ucuyla bakarlar, Tolegen hariç, Tanrı’yı unutmaz. Tıpan da her yerde “rezaleti” görür ve dudağını şişirip büzerek, dünyadaki her şeyi azarlamaya başlıyor… ancak Sovyet hükümetinden belirli bir şikayeti yoktur, hep takipte ve titiz bir şekilde görevini yapıyor, dimdik ayakta duruyor. İşte Tıpan böyle biri, doğru bir yere sızmak için her yerde mutlaka bir delik bulur. Ikan’ın böyle bir kabiliyeti yoktu, ölüm döşeğindeymiş gibi davranır: “Ne haliniz varsa görün!”

Hey, biz Tıpan ve Ikan’ın yaşları ile ilgili hiç bir şey yazmadık ya. Bir keresinde Ikan elli, sonra da altmış yaşındadır tahmin ederseniz yanlış olmayacaktır, daha dikkatli şekilde onu gözden geçirmeye canlı yüz ifadeleri izin vermiyor. Çünkü sicil doldurulduğunda Tıpan 45 yaşında olup çıkardı, daha genç bayanların olduğu yerde 30-35’lere düşerdi.

Tolegen’in bu iki yaşlıyı genç arkadaşlarının arasına niye davet ettiği pek belli değil, bazı Kazak geleneklerine uymuş olabilir, belki de onları bir şekilde ileride kullanmayı planlanmıştır. Onlar da tabii ki memnun: “Bize itibarı var demektir”, isteyerek gelmişler, oturup kendini bir şey sanıyorlar.

Tıpan ağırbaşlı biri olmadığından canlı canlı konuşuyor:

- Tolegen nasıl gidiyor? Görevin nasıl, başarılı mısın?.. O vergilerden tahılı iade ettin mi?.. Bu gerçekten bir rezalettir… - Kazakların gerçek bir savunucusu gibi köylülerin şiddet, baskı şikâyetleri konusunda konuşmaya başladı.

Tıpan’ın heyecanlı konuşmasını dinleyen Ikan hayretten gözlerini fal taşı gibi açarak:

- E, harbiden mi?! E, harbiden mi?! – diyor.

Ikan yazıhanesinde yüzlerce emir, rapor, sicil, bilgi talepleri ile meşguldü, kendisi de umutsuz bir bilgi isteği gibi büro masasının dışında ne olup bittiğini bilmiyor, ondan öyle şaşkın vaziyette.Doğrusunu söylemek gerekirse, çöldeki sıkıntıları merak etmeyi kendisi hiç düşünmemişti.

Daha çok maaş hakkında, biraz daireler, ev ısıtması, tütün, hayat ve kazanma hakkında konuştular. Böyle bir konuşma sırasında, koltukların altında şişmiş portföyler ile çok genç, toy komiserler onları yakalamışlar.

Gelenlerden biri kuzu gibi dost canlısı – Akbala; ikincisi, hem yüzü, hem de giysisi de koyu renkli olan – Baltaş; üçüncüsü, çopur yüzlü Doğa ise çıkıntılı dudaklı, basık burunlu, bir gözü göğe bakar, diğeri ekmek sorar. Dördüncüsü – Jorgabek – Doğa önünde eyer misali bel verir, Baltaş önünde ise balta sapı gibi kamburunu çıkarır. Jorgabek arazi bilirkişi olarak çalışır, Doğa onun amiri, Baltaş ilçe başkanı. Komiserler silahlarını takınmış hâlde içeri girdiklerinde Tolegen:

- Ooo, geliniz, geliniz! – diyerek önlerine çıktı.

Bizim Bekbolat da hızla kalkıp, eşikte dimdik ayakta durdu.

- E… - diye uzattı Tıpan ve güler yüzlü bir şekilde ayağa kalktı.

Ikan ne ayağa kalkmayı, ne de oturmayı cesaret edemeyip, daha önce olduğu gibi, yerinde kurtlandı, sandalye üzerinde yana yatmış, kalktı mı, kaybolmaya mı çalıştı: artık kendiniz karar verin.

Tıpan iki arkadaş ile el sıkıştı, diğerlerine ise:

- Bugün görüşmüştük zaten, değil mi? – dedi ve yapmacık olarak gülümsedi.

IkanAkbala’yı baş işaretiyle selamladı. Yanından Bekbolat kürek gibi elini gelen misafirlerin avuçlarına sokuyor. Komiserler portföylerini etrafında özensiz bir şekilde bıraktılar, ne de olsa dinlenmeye geldiler. Baltaş yatağın yanına gitti ve kendini onun üstüne attı. JorgabekTıpan’ın nezaketinden yararlanarak onun sandalyesine oturdu… Akbala oturmadan, masadan kitapları alıp açmaya başladı.Doğa pencere önüne tek başına oturup, bir gözünü kısarak sigara içti.

Şıppadak içeri giren genç beylerin herkese takla attırdıkları için, Bekbolat bakışlarla onları süzerek onlardan uzak oturmayı yeğ tuttu.

Tolegen bir içeri girer, bir mutfağa geri gider, bıçağı biler, eti sofraya hazırlar.

Akbala, kitaplarından birine bakarken:

- Hey, burada Kautsky de varmış, - dedi.

Tolegen oturma odasından:

- Bende Engels de var, ne de olsa Marksizm’i izlemekteyiz, - diye cevap verdi.

Yatak üzerinde uzanmış Baltaş kibirli bir şekilde:

- Ya, öyle mi! Sen Marksist olmaktan çok uzaksın, - belirtti.

Jorgabek ile Tıpan başka ortak bir konu bulup, bakışarak kıs kıs gülüp, gülünç suratlar ederek alçak sesle konuşuyorlardı. Konuşmaları votkaya inhisar ediyordu.

Jorgabek:

 - İçelim, neden olmasın? - sonucuna vardı.

Bu mecliste yolunu kaybetmiş kaz gibi bir kenarda yalnız kalan Ikan, diğer tarafta da Bekbolat idi. Başını eğip bir sigara daha yapma zor bir sürecine kendini dalmış. Ikan sigarasını yaktıktan sonra yüzünü çevirip yürüyen Akbala’yı işaret edip, Tıpan’ı yavaşça dürterek:

- Bu kim? - diye sordu.

- Eyalet devrimci komitesinin üyesi Akbala yoldaş, - dedi Tıpan ve dudaklarını büzdü.

Devrimci komitesinin üyesi de kayıtsız bakışlarla havlı halı üzerinde yatağın yanında dolaşır, kadife sandalyelerin, yoldaş Lenin, yoldaş Troçki'ninresimleri ve onların arasında asılı olan Tolegen’in resmi üzerinde bakışlarını durdurur, yoldaş Tolegen’in dolabını, çalışma masasını, gardırobunu inceledi ve bunu yaparken neredeyse iniltiye inen bir ses çıkarırdı:

- Hım-hımm…

Kim ilçede görev görür? Kim nasıl geçiniyor? Kime güvenilir, kiminle çalışılabilir? Neler düşünürler? Ne tür kitap okurlar? Ruslara karşı nasıl davranır? Kim zengin, kim fakir, kim dürüst, kim namussuz?..Düşünüyor Akbala.Daireyi dolaştıktan ve tüm bu eşyaları fark ettikten sonra “hımm… ya…” dememek ve yorum yapmamak elinde mi? Akbala aniden Baltaş’ın yanında durdu ve:

- Büyük servetler soygunlarla kazanılır.  Öyle değil mi, yoldaşlarım? – dedi.

Tolegen bu seferde hemen:

- Meclisin emri ile elde edindi. Gıda komitesi başkanı olarak hakkım var, - cevap verdi.

Tavana bakan Baltaş soruyu duyunca başını çevirip, Akbala’ya bakarak, elleriyle saçlarını karıştırarak ve gene düzelterek:

- E, zaten zenginlerden kamulaştırılmış! – Gözlerinde basit bir alıntı okunuyordu: “Bir komünist olarak söylüyorum”.

Çünkü Akbala’nın hangi düşüncelerle sorduğunu anlamayıp, kendince, zengin mi fakir mi olduğumu sınamak için sordu, diye yorumlamıştı.

Akbala onu anlamadıklarını görünce, daha açık bir deyişle:

- Tüm bu mobilyalar sadece Ruslardan mı toplandı? Yoksa Kazak burjuvazisinden de müsadere edildi?

Herkes telaşlandı. Baltaş kadife sandalyelerde oturan arkadaşlarına baktı ve sorudan kaçmaya çalışarak:

- E, olur bazen, çocuklar devletleştiren şeylerden bazılarını alıp burjuvaların anısı olarak evlerinde tutarlar! – diye yanıt verdi.

O sırada bir kenarda durup, kulağı konuşulanları yarım yamalak duyan Tolegen de gelerek, Baltaş’a bakıp:

- O ne, dedi.

Tolegen, onu şahsen ilgilendirmeyen konuşmanın arasına girdiği için Baltaş, kaşlarını çattı ve kesti:

- Hiç.

Tolegen biraz çekinerek ayağa kalkıp:

- Haydi yoldaşlar! Yemeğe buyurunuz, - dedi.

Misafirler isteksizce kalkıp, mutfağa doğru yürüdüler. Bekbolat ta onların arkasındangelerek bir kenara oturdu. Genç beyler onu çalışanlardan biri sanıp adını bile sormadılar. Böyle bir durum Bekbolat için ne kadar aşağılayıcıydı söylemek zordur, fakat komiserlere karşı kendisi de pek sempati duymadığı gerçektir.

Sofra yemeklerden dolup taşıyordu.

Ortaya ilk olarak biberli ve iyice tuzlanmış soğan sos ile doğranmış et kondu.Etten sonra ev yapımı erişte geldi. Daha sonra da et kızartması da oldu. Tatlı olarak karpuzvardı.

Eti kesmeye başlayınca, Tolegen gösterişli bir şekilde arkasında saklayarak, arka odadan bir cam kabı çıkardı. Tıpan şaşırmış gibi yüzünü buruşturdu ve yalandan:

- Elinde ne var? – diye sordu ve onu kolundan çekti.

- Hiçbir şey… Azıcık ondan işte… - Tolegen mahcup olup getirdiği şişeyi masanın altında yerleştirmek için acele etti.

- Saf alkol mü? – bir türlü rahat bırakamadı Tıpan.

- Biraz “hız almak için”, - Tolegen misafirlere bakarak masum bir görünüşle gülümsedi.

- Hayır, olmaz, - sert bir şekilde dedi Baltaş ve gözünün ucuyla Akbala’yı yakaladı.

- Sizi bilmiyorum, ama bizi böyle şeyler korkutmaz, - karnını okşayarak dedi Tıpan.

- Evet, zararı yok bunun. Sadece iştahımızı açmak amacıyla, - diyerek Tolegen parlayan şişeye masanın üzerine koydu.

Hepsi de şişeye bakakaldı.

- Lanet olsun, nerden buluyorsun onu? - dudaklarını şapırdatarak sordu Jorgabek.

- Olur, bazen fırsat düşer… - diyerek cevap verdi Tolegen.

- Kârlı yerleri biliyorsun, - gözünü kırparak söyledi Doğa.

- Bugün akşam toplantısı var mı? – Tıpan Baltaş’tan sordu.

- Bugün beklenmemektedir… - yanıtladı Tıpan ve oynayarak şişeyi okşadı. – Kızdırmayalım onu, gerçekten nasıl kızdığını bilirim ben…

Ikan rakı içmeyeli çok olmuştu.Burada ise böyle bir lüks! Kahretsin, ona bir şey düşer mi yok mu?!Masadakiler yüzlerini buruşturarak votka derecesini belirlemeye çalıştı, öyle de böyle de şu eğlenceli şeyi tartışıyorlardı… Onlar böyle konuşup dururkenIkan’ın gözleri şişeyi yiyip içmekteydi.Ikan artık dayanamayıp önündeki bardağı kaldırıp:

- Hadi ısıtmayalım, doldur canım! – dedi.

Herkes güldü. Sessiz oturan Akbala:

- Aksakal doldur dedi ya, - diye emir verdi.

Tolegen, gülümseyerek, alkolü hazırlanmış su ile karıştırıp bardaklara döktü.

- Doğru!

Baltaş etrafına bakınarak Tolegen’e:

- Penceredeki perdeleri indirsene, - diye rica etti.

Misafirler kadehleri kaldırdılar:

- Evet, kimin şerefine içelim?

Kendini sofra başkanı sanan Tıpan Akbala’ya bakıp acelece:

- Bence yeni gelen misafirimiz şerefine içmemiz lazım, - dedi.

Akbala silkindi:

- Hayır, olmaz. Başka bir şey için… Sosyalistik bir düşünce için olabilir… - mazeret arıyormuş gibi dedi, fakat daha çok bu düşüncenin ta kendisi olduğunu vurguladı.

O sırada Baltaş hızla yerinden kalkarak, kadehini kaldırıp:

- Yaşasın Sovyet Hükümeti! - diyerek herkesle kadeh tokuşturdu.

- Yaşasın! – katıldı herkes.

Ikan “Yaşasın!” diye daha da etkileyici bağırmaya ne kadar çabaladıysa yine de başkaları gibi deliliğe yakın o hayranlığı gösteremedi. En mükemmel şekilde Tıpan bağırdı.

İkinci kadeh Bolşeviklere, üçüncü – Kazak özerkliğine, sonraki – misafirlerin şerefine, sonunki - ev sahibinin sağlığı için kaldırırdı, votka akıyor ve içiliyordu. Sadece Bekbolat bu kadeh kaldırışa katılmayıp, sinirlenip, çatal ile meşgul olmaktaydı.

Yarım litre alkol yarım şişe votka yaptı. Rakı içildikçe, kahkahalar artıp,meclis sarhoş olmaya başladı.Akbala eyalette yaptığı faaliyetleri ile övünürken herkes ağzına bakarak dinliyordu. Deminden beri isteksizce oturan Doga ile Baltaş da, Tıpan ile Jorgabek’in şakalarına kulak verip, bazen de onlarla birlikte gülüştüler. İçmede en gayretli olan Ikan’dı, Doğa ile Tıpan aşırı açgözlüğüyle ete saldırdılar. Mamafih, edepli tavırlar artık kimsenin umurunda değildi, misafirler kızarmışlar ve birbirilerine yapışıyor, komşunun omzuna ellerini atıyorlar, gözleri kısılmış, biri votkayı döktü, yanan sigaralar masa üzerinde dağınık halde, neredeyse masa örtüsü yanmaya başlayacaktır. Tütüyor, Rusça konuşuyor, gülüyorlar… deli olmaya ramak kalmıştı. Karınları doyurunca, bol bol içince, misafirler arka odaya geçtiler. Bunların konuştukları da, kendileri de Bekbolat’a anlamsız görünmeye başladı.Onları başka bir dünyanın insanları gibi, kendi ile onların arasını yer ile gök gibi görünce, okumamanın eksikliğini Bekbolat burada acı bir şekilde hissetti.Bekbolatonlarla gitmedi, oturma odasında kaldı. “Bunlar da bizim gibi yiğitler! Okusak biz de onlar gibi oluruz!” diye düşünse de biraz kıskanır gibi oldu.Ve o anda utanç duydu, niye kendi hakkında öyle istihfafla düşünüyor ki…Onların da kusurları vardır. Çıkardıkları buram buram tütün dumanları, içmeleri, boş boş kâğıtları karalama işleri, Rusça konuşmaları bir yana, onların hayatı benimkinden daha dolu mu, daha ilginç mi? Dar ev, dar sokakta, şu geniş büyük bozkırı, yüksek Alatav’ı, yeşil ormanı görmeden, it koşturup, kuş avlamadan nasıl dayanıyorlar?! Tavan altında çömelerek, duvara yaslanıp nasıl yaşanır ki? Ey Pîr’im!Onlar geri dönülmez bir şekilde bu cehennemi varlığının içinde sıkışmış kaldılar ya.Onlar kendi ailesini, akrabasını, yakınlarını gidip görmek istemiyorlar mı? Onlar bizden daha iyi değiller. Ve elbette bizi, beni, Akbilek’i hor görüyorlar…

Hizmetçi gelerek sandalyeleri düzeltip masadaki kap kacakları toplamaya başladı.Bekbolat hizmetçiye engel olduğu için, dışarı çıkıp elini yüzünü yıkayıp hava aldı.Tütün dumanı onu baş ağrısına zehirledi.

Soluklanınca, Bekbolatrahatça kapı sundurmasının basamaklarında kuruldu.Hastanede dolaşıp duran Parlak’ın sözüne aklı takılınca Bekbolat , “bir an önce avula gitsem” diye düşünmüştü. Bu sigara dumanı ile kokan, sarhoş, iş adamı olan Kazak komiserlerden uzak bir yere, insanların yanına! İsteği kuvvetlendi. Avuldan kişilerin gidip geldiği zamanlar olmalıydı.“Neden kimse gelmiyor? Babam da az değil… kendini bir devlet adamı zannetmeyi sever! Yoksa bana ihtiyacı yok?” – diye düşünerek babasına kırıldı.

Bekbolat mutfağa girdiğinde, arka odadaki töreler heyecanlı heyecanlıkonuşmaktaydılar. Aniden kulağına şu geldi: “MatayinAben… Mukaş”. Mukaş, o Mukaş işte. Aben – babamın düşmanı. İşte onunla çölde yüz yüze kamçı ile buluşmak isterdi! Bekbolat yavaşça girip, eşik tarafındaki boş sandalyeye oturup, hikâyeyi dikkatle dinlemeye başladı.

Baltaş konuşuyordu. Masanın yanında durup kağıt yığınını eliyle çarptı ve Rusçaya geçerek:

- Bu şikâyetlerin hepsi doğrudur… Neden zengin adam daha da zenginleşiyor. İnsanları hayvan yerine koyar, onların emeği ile zenginleşiyor, en güçsüzlerin kanını emiyor. Bay Aben, benim görüşüme göre, bir şerefsiz, en zararlı öğedir, kaç kişiyi mahvetti! Bence buna bir son vermenin zamanı geldi! Mukaş ile ilgili bilgileri bu şerefsiz topladı işte!.. Gerçi, zaten ben Mukaş’a da tertemiz yiğit diyemiyorum. Muhtemelen o da insanlara zarar getirirdi, ama baylar ile hesap görürdü. O gerçek bir komünist,ideolojik bir komünisttir.Amaç, kullanılan araçları mazur kılar.

- Yoldaşlarım, müsaadenizle ben de birkaç cümle söylemek isterdim, - elini kaldırıp ve gözlerini kısarak dedi Doğa.

Akbala, çenesini kaldırıp ona baktı:

- Söyle, - diye izin verdi.

Doğa ellerini yanlarına bastırarak:

- Şunu söylemek isterdim ki… - anlamlı bir şekilde başlayarak devam etti. - Gerçekten de, Aben Matayin–baydır, muhtar olduğu da doğrudur.Bu ne demek oluyor? Halk arasında büyük itibarı vardı. Fakat sadece bayların zengin oldukları gerçeğine dayanarak, onlar bir günde yok etmek doğru olacak mı? Hayır, bu doğru bir çözüm değildir. Demek ki Aben Matayin’aşikâyetlerdeki yazılanlar gerçek ile uyuşmamaktadır, uyuşmamaktadır. Bunların hepsini, herkes tarafından müzevir olarak bilinen Tarıkov yazmıştı. Mükemmel bir müzevir. Şu anda onun aleyhine ceza davası açılmış, o tutuklandı, evet, dava açılmış. Yani, tam olarak bu ihbarlara güvenemeyiz, yapamayız... Mukaş’a gelince de, o partiyi sadece, bir kürk gibi, kendini işlerini örtbas etmek için kullanıyor, kurnaz, şok kurnaz… Yani onun hedefi muhtar olmaktır.Şu ana kadarhırsızlar, dolandırıcılar parti içine yolunu bulup girmeyi başarıyorlar. Mesela, Jamanavulun parti hücresine yedi at hırsızın yazıldığı belli oldu, tam olarak belli oldu. Demek ki Mukaş gibilerine gerçek komünist denilmez. Yapmadığı kalmadı: beyazlara yardım ederdi, avuların üstüne saldırtıyordu, kadın, kızların yakalamasına göz yummuyordu, kendisi de onların yanına çıkarırdı beyazları… - diyerek Tolegen’e baktı.

Tölegen utanarak yere baktı.Bekbolat ta kendi yerinde gözlerini yere indirdi.

- Evet, elimizde bilgiler var demek, - elini kolunu oynatarak Doğa devam etti. –Yani biz bunları kontrol edemeyinceye kadar hareket edemeyiz, olmaz…

Doğa konuşmasını bitirince, hem Baltaş, hem de Tıpan ellerini kaldırarak söz istediler: “Bana… Ben…”

Akbala:

- Şu söylesin, - diyerek Tıpan’ı işaret etti.

Doga’nınMukaş’ı kötülemesi Bekbolat’a yarasa da Matay’ınAben’ihakkında söylediği yaramadı: “Bu ne diyor” diye Tıpan’ın ağzına bakakaldı.

- Hey, çocuklar, yoldaşlarım! Bu soruya heyecanlanmadan, Kazak gözündenbakalım… Beyler, yoldaşlarım, siz tabii ki komünistsiniz, ama aynı anda Kazaksınız da. Hepimiz Kazak halkınahizmet etmekteyiz… Yıllardır çalışmaktayız… bu yolda kaç çift ayakkabı çarpıttık, sizden daha fazla… Övünme gibi olmasın, ama daha çok Kazak işlerine biz aşinayız… - dedi ve başladığı konuşmasının etkisini görmek için etrafına bakındı.

Baltaş “Kazaklara nasıl hizmet ettiğini biliyoruz” dermiş gibi yüzünü buruşturup, başka tarafa çevirdi.Jorgabek“Her şeyi berbat edecek ya”dermiş gibi kaşlarını çatarak bir Akbala’ya, bir Tıpan’a bakıyor.Doga“sen söyle!” demiş gibi başıyla işaret yaptı.Ikan, kuş gibi masanın ucunu gagalayarak, sigarayı sarıyordu. Tolegen, bu konuşma onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi başını eğip oturmaya devam ediyordu.

Ölümü mahkûm bir kelebek ateşin etrafında sema etmekte.

Tıpan Baltaş’ın memnun olmadığı fark edip, çekinerek:

- Ben bunu… şey, büyük olduğum için... Bizi bu ilgilendirmez, amcalarınızın görüşünü öğrenmeye uygun bulursunuz diye… - dedi.

Tıpan’ın bu sözünü işittikten sonra Akbala:

- Hayır, hayır, söyleyiniz. Sizin fikriniz de lâzım. Gerçekten halkın iyiliği için büyük emeğiniz var,- dedi.

Tıpan, bunu yalandan söylediğini iyi anlıyordu, artık “biz Kazaklar” sözünden kaçınarak bildiğini okumaya devam etti:

- Açıkça konuşalım. – boğazını temizleyerek devam etti, - Bu bir skandal olaydır. Sarıtau’da insanlar partiler ile aklını bozdular… İki taraf birbirine düşman, birbirine şikâyetler yazıyorlar ve her şeyi politika ile karıştırıyorlar. Ne yalanlar yazarlar, ne ile itham etmezler ki, Allah korusun. “Allah” kelimesini dikkate almayınız, sadece bir özdeyiştir… - yine hafifçe öksürdü - Başka yazılara bakmadan, bu son gelen mektuplar ile ilgili konuşmak istiyorum… - diyerek Parlak’ın Bekbolat’a anlattığı, postanın soygunu hakkında konuştu.

- Fakat bu olayda kime inanalım ki? Kazakların burada ne yalanlar yazmışlar, bu şikâyetlerde…

Heyecanlandı Tıpan, cesur biri, gezegensel ölçekte Kazakların tüm zulümleri için gerçekten tekdir dolu bir cevap verdi,sonra yavaş yavaş AbenaMatayin’inkişinin kimliğine kaymış, ancak bu sefer farklı bir şekilde konuştu.Aben’in gazete, dergi okuyan, gözü açık biri olduğunu, okul açıp çocukları okuttuğunu, halkın fakirlerine iş bulduğunu, ev hayatını ve işini medenî toplumların seviyesine getirip, halka örnek olduğunu, Kazakların okumuşlarına yardım ettiğini, kaçan Akların dağılan müfrezelerini öldürüp, Kazaklara askerlik öğrettiğini, halkını istilâdan koruduğunu, faydalı işe ve öncelikle halka lider olduğunu, bir duvan halkarasında hürmet gördüğünü, onunla düşman olunsa, halkın dağılıp, isyan çıkacağını, bunların hepsini de terbiyeli, yumuşak bir dille anlatıp, sözünü bitirdi.

Tıpan’ın belagatti herkesin üzerinde böyle güçlü bir etki yarattı ki, Baltaş’ın itiraz etme çabaları onun karşısında ezik kalmış, sadece yılkı atı gibi kafasını salladı ve kırıldı.

Doğa neşelendi, “Ah, aferin, tam isabet oldu!” – dermiş gibi, memnun memnun şaşı gözünü kapattı.Baltaş hala itiraz etmeye mücadele ettiyse de, Akbala, merkez tarafından yetkilendirilmiş kişi olarak, nizamı bozmamak için sözü Jorgabek’e verdi.

Jorgabek hemen rahvan yürüdü. Baltaş’ıngörüşüne karşı çıkmadı, Doğa’ya yönelik te hiçbir yorumu olmadı, Tıpan’ın konuşmasında sadece bazı noktaları tasrih etti. Değinen konuyu işlemeye başlamadı, Kazakların içerisinde olan asırlık kavgalarına geri dönmek gereğini duymadı, zaten mantıklı olmayan bir şeyi tartışmaya ne anlamı var; yarından, ulus olmak isteyen bir halk öncelikle eğitimini yükseltmeye, adil bir yargılamayı onaylamaya mecbur olduğundan bahsetti… vesaire ve benzeri… ve tüm bunları Kazak gençliği yerine getireceğini ve asıl gençlik arasında birlik olacağını, her şeyin uyum içinde yapılmasının gerek olduğunu, tek umudun gençliğin olduğunu söyledi ve ülkenin gençliğine methiyeler okudu, yine birlik çağrısında bulundu, yani parti çizgisine uygun olarak konuştu, tek bir kelimesi iliştirilemez.

Balataş ta meşe odunu gibi oturuyordu, hiçbir şey anlamıyordu: bu tartışmada kim haklı, kim yanılıyor. Kesinlikle Mukaş’a yönelik suçlamalar hoşunu gitti. Bunun dışındaki her şey konuşmaya değer değildi. Bir tarafın Aben’e neden lanet okuduğu onun için açıktı, ancak Mukaş’ı destekleyenleri, onun için görev isteyenleri, onu övenleri anlamıyordu. Bu ne saçmalık! Bunun sebebi nedir? Demek bir nedeni vardır. Nasıl bir neden diye sorarsanız, şöyle işte.

Baltaşilçe başkanıdır. Ancak o ilçede doğmamıştı. Yerlilerle hiçbir akrabalığı yoktur. Ama Baltaşfakir bir adamın oğlu ve hiçbir mal mülke sahip olmadığından gurur duymaktadır. Doğa’yı ve Tolegen’i sevmiyor, onlar gibileri Sovyet işinde göreve gelince her şeyi bozuyorlar kanaatindeydi.Onun yokluğundan yararlanan Doğa ve Tıpan nahiye adamı, Aben’i, göreve iterek soktular. Dönünce Baltaş çok kızdı, bayının yardakçısını attı ve nahiyedeki kunduracıyı Kurenbay’ı atadı. Kendini komisere borçlu hissederek, kunduracı Baltaş’ın kış paltosunun astarı için gelincik postlarını toplamıştı.

Baltaş onların parasını ödediğine rağmen, nahiye müdüründen memnundu. Ve böyle kadrolara karşı baylar kendi entrikalarını çeviriyorlar! Aben’e karşı olduğu antipatinin bütün sırı budur işte.

Ya Doğa? Doğa zaten kim bilir nerden gelmiş, kentlidir. Ancak, annesinin akrabaları Aben’in soyundan oluyordu. Sartana’daki seçimleri sırasında Aben ona yeğen demişti, ilgi ve şefkat göstermişti, karnını doyururdu, cömertçe ceplerine para sokardı. Bu kadar mı? Hayır, sanırım. Doğa kendi için güzel bir kız seçmişti. Ve tabii ki Aben o güzelin gönlünü kazanmaya yardımcı olacağına inanırdı. Onun güzel kızlara neden düşkün olduğunu sonra duyarsınız. Şimdi hiç ilginç değil.

Tıpan hakkında mı? Ooo, Tıpan’ın geçmişteki işlerini sayarak bitiremeyiz. Sadece o şanlı çarlık döneminde Aben’in tercümanı olarak çalışmıştı. Daha sonra da sulh yargıcının yanında çevirmen görevinde çalışmıştı ve bu görevi önemli ölçüde saygınlığına yansımıştı. Tıpan Aben’in soyundandı, karısı da aynı nahiyeden gelme. Tıpan için iktidar Aben demektir, geri kalan ise sadece rastlantıdır. Neyse, daha fazla kurcalamayalım, bu da yeterlidir.

Şimdi Jorgabek’i konuşalım. Daha yeni devlet memuriyetlerine girmişti. Babası nahiyedekilerden en bilenendi. Jimnazide okuduğunda kıvrak zekâlı, acar, sivri dilli öğrenci olarak bilinirdi, fakat liseyi bitirmedi. Çok başarılı olabilirdi, fakat biyografisinde bir leke vardı – Kolçak idaresinde hizmetti, bu görevden sonra kızılların gelmesiyle, uzun süredir akrabalarının avularında saklanırdı. Bazı yönlerden onun huyu Tolegen’in karakterine benziyordu. Bununla birlikte daha kurnaz ve girgin, tuttuğunu koparan, eğitim görmüş, girişken biriydi, bu yüzden Tolegen’den daha büyük bir saygıya sahipti. Bir gördüğü, bir konuştuğu kişiyi hemen ikna edip kendi safına çekerdi. Hiç düşman aramadığı da en önemli özelliğidir. Yani herkes onun hakkında “Jorgabek yiğittir!” derdi.

Jorgabek’in konuşması biter bitmez, Ikan müsaade isteyerek ve gitti. Bu tür tartışmalar ona lazım değildi. Çok uzun süre Rusların arasında yaşamış ve o kadar kökünden koptu ki artık tamamen Kazak entrikalarının tüm nüanslarına ilgisini kaybetmiş, o, aile, sürüler ve pazardan kimin neyi aldığı ile ilgili rahatsız edici imalar ile çekişmelere, bir kadeh votka eşliğinde yapılan önemsiz sohbetleri tercih ederdi. Belki de, gerçekten pervasız çılgınlıkları ile bağlı anıları uyandıran, içilen votka da onu tesir etmişti, belki de yaşlı eşinin suçlamalardan korkarak, ne de olsa Ikan oradan çekilmek gerekli olduğunu düşündü.

Tolegen sustu. Konuşmanın ne anlamı var ki? Doğa ve Tıpan söylemek gereken her şeyi dile getirdiler. Onun inandığı da onlardır.

Deminden beri diğer yoldaşların sözlerini dinlemekte olan Akbala, şimdi kendisi konuşmak için hazırlandı. Akbala devrim olalı kalabalık önünde konuşup, liderlik yapıp, sözü dinlenen gençlerden biriydi. Gazetelerde onu makaleleri yayınlanırdı, raporları yazardı. Son gençlik kurasının içerisinde otorite sahibi olarak bilinirdi. Kısa bir süre önce Komünist Parti'ye katıldı, buna rağmen artık kendisi de gençlere parti üyesi olmak çağrısında bulunyordu, içtenlikle, gerçek bir komünist olmak istiyordu, bilgili bir çocuktu. Yaptığı konuşmaları ile kitlelerin hipnotize olması hoşuna giderdi. Parti Kongresi'nin her kararını, her yeni yayınlanan kitabı incelerdi. Özellikle de, Lenin, Troçki ve diğer kongre önde gelen üyelerinin tartışmalarını inceleyerek okumayı severdi, bazı etkileyici ibareleri, doğru sözleri ezberlerdi, ve, harfi harfine olmasaydı bile, her halükarda gerektiği gibi alıntılardı. Bazen de liderlerin özdeyişlerini öyle söylerdi ki o sözlerin ilk o söylemiş olduğu izlenimini verirdi. Okudukları taşardı, üstüne biraz basarsa bilgi yayanı diye şöhret kazanırdı, fakat kürsüden uzaklaşınca orada konuştuklarını zorla hatırlardı.

Ancak ona boş geveze demeye acele etmeyin, tam tersine kendini tutabilen, her durumda onurlu davranması gerektiğini bilir ve işin esasını konuşan bir insan olduğu izlenimi verirdi. Yüksek eğitimli, kültürlü, beliğ biri olduğuna kendisi de inanırdı. Kendi yenilip, yıkıldığı durumlarda da morali çok bozulmazdı, kendince başka plânlar yapıp, başka çareler arayıp, kendine bir dayanak bulurdu, gelecekten ümidi büyük idi. Kendi düşüncesini, kendi maksadını açıklamak için emir sahibinin kendisi olmasını isterdi. Konuşmakta acele etmediğinin, diğerleri dinlemek için tercih ettiğinin nedeni de daha ayrıntılı bir açıklamayı hak ediyor. Gerçekten Sartan’daki durumu anlamak istediğinde değildi. Bu, biri ağzından önemli bir şey kaçırarak gerçek yüzünü gösterir diye bekleyip ilçedeki düşman unsurlarını ortaya çıkarmak isteği de değildi. Maksadı, tartışmaya katılanların arasında onun temel fikirlerin uygulanması için uygun kişileri seçmekti. Bu yüzden Akbala, deminden beri söylenmekte olan sözlere büyük önem verdi. Eşit derecede iyi bir şekilde Rusça ve Kazakça bilmesi Akbalan’ın güçlü yanıydı. Kazakça konuşunca hemen Bekbolat’ın sempatisini kazanmış:

- Evet, yoldaşlar! Şimdi ben de düşüncelerimi söyleyim, - diyerek mendil ile dudaklarına dokundu ve başını kaldırmadan devam etti: - Şimdi incelediğimiz bu durum, tek bir nahiye, ilçe içinde algılanmalıdır, bu durum Kazakistan için tipiktir, - diyerek göğsünü gerdi, parmaklarını bağladı ve ovuşturdu, onun karşısında oturan Tıpan’ın göbeğine bakarak, biraz kafasını kaldırıp, salladı.

- İnkılaba hazır değildik. İnkılap gökten düşmüş gibi üzerimize çöktü. Biz Rus proletaryasının, Rus Bolşeviklerinin büyüttüğü meyveleri topluyoruz, - diyerek Akbala manalı manalı sustu.

Zaten bu ifade yüzlerce kez söylenmişti, gazetelerde yazılmıştı, mitinglerde bağırılmıştı, ama yine de bu klişeleşmiş ifadeyi Akbala yeni bir vahiy olarak söyledi.

- Evet, hükümet artık çiftlik işçilerine, yoksullara aittir. Ücretli işçilerin sınıfı çoktan zenginlerin sınıfını yenmiş, toprağı, fabrikaları, tesisleri, zenginlerin mülkiyetini kendi kontrolü altına almış… Ancak karşılaştırma yapalım. Evet, evet, Ruslarda sınıf mücadelesi başlayalı yüzlerce yıl oldu. Bizde ise sınıf ayırımı başlamamış bile. Neden? Yoksa bizde baylar, yoksullar, sömürücüler ve onların kurbanları yok mu? Eski hamam eski tas mı? Hayır, yoldaşlarım! Bizde de emekçi halkının soygunu, adaletsizlik, şiddet ve baskı göze çapmaktadır. Fakat hükümet zenginlerin, güçlülerin olduğundan, ağlayanın gözyaşı görülmeyip, istekleri yapılmadı. Bu ağlayan kitleler kendi içinde acı çekmekte, aşağılanmış, yoksul durumda... Evet, evet... Zengin miras ile zengin olmuyor. Onlar, emekçi halkın kanını emerek zenginleşiyorlar, her şeylerini alıp, insan emeğini istismar ederek semiriyorlar. Ve bu çıplak bir gerçektir. Aben’in zenginliği de buna örnektir. İnkâr edilmez bir gerçektir. Evet, evet... neden bizim yoksul kitlemiz, bir sınıf haline gelip zenginlere karşı koyamıyorlar? Yoksa hiç mi hakları yok? Bundan faydalanacağını anlamıyorlar mı, çöküşün eşiğinde durduklarının farkında değiller mi? Nedenleri hepimizin malumu. Bizim çiftlik işçilerimizin, yoksullarımızın tesis ve fabrikalar gibi böyle birleştirici, mobilize eden, organize eden merkezleri yoktu. Ezilmiş, soyulmuş yoksullar ayrı ayrı en dibinde acı çekmekteler. Daha net olmak gerekirse, proletaryamız yoktu, olduysa bile sayıca azdı, şimdi ise, kendine ait endüstrisi inşa edilmeye başladığı için oluşmaya hazırdır. Madencilerimiz bizde eskiden de vardı… Evet, evet... bizim işçi ve yoksullarımız, siyahtan beyazı ayırt edemiyordu, kördü… Evet, fakir çocukları son yıllarda okumaya başladı. Eskiden sadece bayların, aristokratların, nahiye müdürlerin çocukları okuyordu… Evet, bir de kan davaları gibi kusurumuz bulunmaktadır. Aksakallar, soyların başkanlığını yapan biniciler, soyları birbirlerine karşı kışkırtıyor, fakirleri birbiriyle kavga etmeye zorluyorlar… Evet, artık fakirler hükümetinin vakti geldi. Ve bu hükümet, fakirleri sevmemizi, onların yaşam koşullarını düzene getirmemizi, onlara eğitim vermemizi, onları işe yerleştirmemizi emreder. Fakirleri sevmemiz gerek mi? Gerek. Onların içinde sınıf dayanışmasını ve sınıf nefretini uyandırmamız gerek mi? Gerek. Ya nasıl? Bizim imkânlarımız nelerdir? İşte, mesele burada, - diyerek cebinden sigara çıkarıp yaktı, bir nefes çekti ve sözüne devam etti, - Bu konuyla ilgili olarak, vilayette iki çözüm vardır… Eğer biraz daha büyük düşünürsek, üç yaklaşımın olduğunu söyleyebiliriz. Ancak üçüncü yaklaşım için ben sorunun çözümü demezdim. Çünkü bu yaklaşımın savunucuları bizde sınıfların olmadığını iddia ederler ve sınıf mücadelesini sadece Ruslar ile ilişkilendirirler, - diyerek Jorgabek’e sert bir göz attı.

Jorgabek anlarmış ve onaylarmış gibi gözlerini kapattı.

- Biz, Kazak Komünistler böyle bir yaklaşımı onaylamayız… Biz kendimiz inkılap yoluna çıkmalıyız… Evet, bu yüzden ortaya çıkardığımız sorunun çözümleri vardır. Birinci çözüm yolu şöyledir: Kazaklara ihtilâl yapmak gerek, zenginin toprağını suyunu, malını mülkünü ceza olarak da fazla kadınını kadar, zorla alıp fakirlere vermek gerek, hemen paylaştırıp vermek gerek. Zengin ve fakir şeklindeki ayrımı yok edip, hemen eşit hâle getirmek gerek. Aksi takdirde, zenginler otlak ve su kaynakları yönetmeye devam edeceklerse, fakir, mümkün olduğu kadar, adaleti hiç görmezler. Bu akımı başlatanlar bazı Rus yoldaşlar, bizden onlara katılanlar ise bizim Çizmeci Kurenbay gibi şehrin de fakirleri ve bazı çolak düşünceli yoldaşlar… İkinci yaklaşımda ise hiç bir inkılap gerekmiyor, fakirler bu şekilde boyunduruktan kurtulamazlar… - son sözlerinden Akbala’nın bu akıma karşı olduğu anlaşıldı.

Kanıtları şöyleydi: bugün bayların büyük baş hayvanlarına el konulursa, o hayvanları gerçek soyguncular kapar, bir ganimet gibi hepsini imha eder, hemen yerler, devletin de bundan hiçbir geliri olmaz, bu durum ise kırana, kıtlığa, iç savaşlara yol açar.

- Yoldaşlar, yoksuldan zengin pahasına zengin yapmaya çalışmak tehlikelidir, eğer fakirler böyle ekmek elden su gölden yaşarlarsa sosyalizm, komünizm onlar için boş bir laf olacağı kıskançlığın böyle bir dereceye ulaşabilirler, sıkı çalışmaya alışamaz, hiç akıllanmayacaklar da, “gider-gelir” gibi basit şeylerden anlamaz, her şeyi peşkeş çekerler… Fakir adamı eğitilmelidir, onun gözünü açmak gerek, bu hayattaki yerini bulmasına yardımcı olmak gerek, yargı ve hükümet fakirlere hizmet etmelidir. Kooperatifleri açmak lazım, göçebelik eden fakirleri yerleşik hayat tarzına getirmek gerek, onlara zanaat öğretmek gerek! – dedi.

Memnun memnun şaşkın kalan dinleyicilere bakarak, Akbala bir süre sonra:

- Zengin ve fakirlere bu açıdan bakmalıyız. Aben bir kişi değil, öyle Abenler çoktur. Onlarla mücadele etmemiz lazım, belki de bu mücadele uzun sürecektir. Onların da imkânları var, çok güçlüdürler. Onlar kaçamak yolları bulamayı çok iyi bilirler. İlçe ve il genelinde ajanları var, kim kiminle göbek kordonu ile bağlı olduğunu nereden bilelim? Her şeyden önce, aile bağlantıları tarafından yönetilen vatandaşlarımızdan kendimizi temizlememiz lâzım, çünkü düşmanca bir etkisi olabilir. Eğer bunu yapmazsak, hiçbir şey ile başa çıkamayız, - diyerek sustu, lambayı püfleyip söndürdü.

Çok güçlü bir konuşmaydı. Ancak bu konuşma bazı yoldaşların hoşuna gitmedi. Jorgabek ve Tıpan özellikle de “sınıf mücadelesinin yoğunlaşması” belgisini beğenmediler. Çünkü bu ikisi demin alay edilen üçüncü akımın adamlarıydı. Kazak işlerini örterlerdi. Baltaş ise, gerçekten fakir bir adamın oğlu, “bayların otlak ve hayvanlarına el konulmayacak” sözleri iğrenç buldu. Ve her ne kadar içinden itiraz etmeye hazır olduğuna rağmen, bundan imtina etti. Akbala’nın ona zaten iki veya üç kez tartışmak için fırsat vermediği çok dokundu, bir de “çolak düşünceli yoldaşlar” şeklindeki söz de bize dokundurulmak için söylendi, diye düşündü.

Sadece Jorgabek sessiz kalamadı, Marks ve Kapitalizm, tek ülkede sosyalizmin kurulması ve Kazakların bundan kazanacağı ile ilgili soruları yağdırmaya başladı.

Akbala Jorgabek’e çok sert baktı, kaşlarını kaldırarak, ona karşı duyduğu antipatisini gizlemeye çalışarak:

- Sorunlarınızın kapsamlı bir şekilde aydınlatılması gerekir. Şimdi de onları yanıtlayabilirim. Ama bu kez bundan imtina edeceğim, çünkü birincisi, içki içtik, bir dereceye kadar, sarhoşlaştık, ikinci olarak, şu anda Marks ve Lenin’i tam olarak alıntılayabileceğimi sanmıyorum. Bu konuları daha derin bir şekilde daha sonra inceleriz. Ancak, bu soruları şöyle de cevaplayabiliriz. Eğer sorunun köküne bakacak olursak, aslında biz Rus emekçilerinden ayrı hiçbir yol bulamayız. Onunla birleşerek, onu takip etmeliyiz, amacımız ayrı bir Kazak politikasını kurmak değil. Kazakların kendi başına siyaseti olamaz! Ayrı bir tarihinin olmadığı gibi. Biz pratik çalışmaları ile meşgul olmalıyız. Dikkatimizi sınıf mücadelesi üzerine aktarmalıyız, düşmanlar ve arkadaşları akrabalık bazında ayırmamalıyız. Marks’a aşinasınız, neden o zaman ihtilalci değilsiniz? – diyerek yalandan güldü.

- Bizim ihtilalci olmadığımızı nerden biliyorsunuz? – diyerek Jorgabek te güldü.

Jorgabek’in soruları da, Akbala’nın cevapları da Bekbolat için Kuran’dan Arapça ifadeler gibi anlaşılır değildi. Bekbolatın kapitalizm, sosyalizm ile işi olmaz, konuşmaya dalarak Aben ve Mukaş’ı unuttukları için canı sıkılıyordu. Onlara ne yapılmalı! Yiğit anlamaz, genç komiserler sürekli sadece Aben ve Mukaş’ının akıbetine karar vermekle meşguldüler. Ne yapsın, düşünür biri değildi, çok farklı düşünüyordu. Bekbolat bu sefer cahilliğini fark etti, nerde, nasıl bir dünyada olduğunu kendi de anlamadı. Konuşmalar arttıkça başı ağrıdığı için dışarı çıktı.

 

***

 

Önceki gece yağan kar gerçek olamayacak kadar kabarık. Rüzgarsız, biraz soğuk var. Hava cam gibi. Nal yankıları ile iki binici şehirden uzaklaşıyordu. Toynak izleri mermi hunisiler gibi; yani o kadar kar dört yana uçuşur! Bakan gözünü ayıramaz! Şakır! Şukur! Kayış gibi galibardaya çalan doru atın küçük zarif başı, kulanınki gibi güçlü bacakları vardı, kuskunu kısaltılmış, eyeri iyi yapılmış, üzengi yarıya indirilmiş idi. Keçeli pelerinli soluk benizli genç binici dizlerini atın yanlarına basarak, kamçı ile atın sağrını arada bir sıvazlar.

İkinci binicinin al donlu atı eyersizdi. İyi, fakat doru atın yürüyüşüne yetişemeyip geride kalıyor. Binici fakir görünümlü, giysileri yıpranmış haldeydi. Hiç at üstünde fırtına gibi esen aranızda var mı? Bir at üzerinde dörtnala giden biri bilir bunu, ruh gökyüzüne doğru uçar ki ağzınla kuş tutabilirsin bile! Doru atın üstündeki genç kamçısını katlamış ve uzakta görünen dağ kollarına dikkatlice baktı.

- Vay, hadi ya! Tam istediğimiz gibi yeni yağmış kar! Vay be! – diyerek kamçının sapı ile çizme koncusunu vurdu.

- Söz yok, doğru söze ne denir, - yoldaşı kabul etti.

- Altın kartal eğitildi mi?

- Evet, bir iki hafta önce…

- Bugün çıksaydık.

- Yeni yağmış karla ne olacak?

- Kuşu düşünmüyorsunuz…

Bekbolat altın kartal tutkusuna özen gösterirdi. Atlarla şehre geç kalan arkadaş, Akbergen kendini mazur göstermeğe çalıştı: hasat düştüğünü daha yeni öğrendiler. Çay içip hemen bozkırlara, avullara doğru çıktılar. Tam yola çıkacağı gün kar yağmış!

Bekbolat’ın altın kartalı ve şahini vardı. Avcı kuşlarını görmeyeli uzun zaman oldu. Olması gerektiği gibi ona koyunları sorsan bile ne yapıp edip konuşmayı hemen kuşlara getirirdi.

Geçen gün Akbergen kuşlara yem olsun diye, tavşan avına çıktı, gözetimsiz kalan altın kartal ise, gözlerindeki kapağı çıkarıp, adamcıl tilkiyi saldırdı ve iki kanat tüyünü kırdı. “Tu, böyle mi olacaktı!” Ancak kanadı düzeltsek bir şeycikler görünmüyor. Ama Bekbolat, her zaman olduğu gibi, tüm tüyleri toplar: hem kanat tüyleri, hem göğsü kaplayan örtü tüylerini, hem de kuyruk tüylerini. İtiraf etmeye zorunda kaldı. Bekbolat kızdı. Akbergen Bekbolat’ın can dostu. Beraber büyüdüler. İlk küçük adımlardan beri birbirinin yanındaydılar.

Akbergten’in, yaşlı annesi ve eşinden başka kimsesi yoktu, bir de iki inek ve atı vardı. Ramazan ayında orucunu evde tutmaya başlar, bozkırda ateşin yanında bitirir. Ondan onun gibi hem kuzbeg, hem avcı, hem türkücü, hem de gerçekten çok iyi bir insan. Bekbolat’ın babasından da, akrabalarından da daha çok güvendiği insan Akbergendir. Çünkü onun bilmediği sır yoktur. Hep birlikte çocuk yumruk kavgalardan, aynı kıza ilk aşka kadar her şeyden geçtiler; birlikte ava çıkar ve eğlenirlerdi, birlikte açlıktan ölüyor ve gülüyorlardı, birlikte öldürüldü ve hayatta kaldılar.

Tilki yavrusunu Akbergen geçitte yakalamıştı. Dik kayaya tırmandı, yanlış yere basarsan direk ölümün pençesine düşersin, ama altın kartalın yavrusunu bulabildi. Üç gün boyunca altın kartalın yuvasında bağlanmış tilki yavrusu ile bekledi üç gece, soğuktan donarak, orada dar boğazda geceledi. Yuvadan çıkarılan kuş yavrusunu üşütmeye korkarak, ince kürküne sarmıştı. Kurnaz tilki kuş yavrusuna saldırır diye korkarak kışlığa kadar koştu, koşarken da bir taş üzerinde ayağı kaymıştı, aşağı yuvarlanmıştı, köprücük kemiği kırmıştı. Yırtıcı kuş ehlileştirdiğinde ise pençeleri ile kolu yaralar içinde kaldı. Tilki yavrusu ve altın kartal da Bekbolat içindi. Herşey onun içindi: pervasız gençlik yıllarında onun yerine ceza görürdü, yolsuzluklarda patikaları açardı, kurt gibi sırıtırdı, kedi gibi sine sine yürürdü, köpek gibi çadırın altına girerdi, demir kazık gibi onun atını tutardı. Başka kim böyle bir fedakârlıkları yapabilirdi onun için? Başka kim böyle bir şey çekebilir ki?

Akbergen’in tüm giysileri Bekbolat’tandı, sofrasından yemek yiyordu, atı da onun hediyesiydi. Onu evlendiren de Bekbolat’tı. Her şey Akbergen’in hayal ettiği gibi: yakında Bekbolat kendisi de evlenir, ayrı bir avulda yaşamaya başlar, o da onun yanında küçük bir yurtada, kımızı çırpar ona ve dostun avulundaki tüm işleri ile ilgilenir. Bir insan başka neyi ister ki?

Eğer bu dünyada gerçek erkekler arası dostluğu varsa, bu Bekbolat ve Akbergen’i bağlayan bir dostluktur. Ortak tutkuları ise onları sıkıca bir arada tutardı – avcılık; o olmadan hayat düşünülemezdi; avcılık çok fazla zaman alırdı: ev işlerine, aşka ayıracak vakti yoktu bile; Bekbolat’ın babası onlara “iki deli” derdi. Ancak bununla birlikte, ikisinin huyları birbirlerinden çok farklıydı.

Bazı durumlarda Bekbolat aniden gereksiz yere inatlaşmaya başlardı ya da apışıp kalırdı veya aşırı sinirliliğe kapılırdı, Akbergen hiç aklını kaçırmazdı, her zaman uygun sözlerle gerginliği yumuşatmayı bilirdi. Zor durumlarda da Bekbolat sıkça Akbergen’in verdiği tavsiyelere uyardı. Sakin sakin yaşayabilirdi, fakat arkadaşı sayesinde sürekli başına birşeyler gelirdi, Bekbolat ta bu yzden kendini suçlu hissederdi. Bekbolat yüzünden başına gelenlerden sıyrılmak Akbergen’in aklına bile gelmezdi, “dostum adına bunu kaldırabiliyorsam, bir çözüm yolunu bulabiliyorsam, demek ki olması gereken buydu zaten”, diye inanırdı. Akbergen olmasa Bekbolat’ın bu tutkusu onu çoktan yok ederdi, Bekbolat ta olmasa o zaman Akbergen kim olurdu? Hiç kimse ve hiçbir şey. Bu ikisi birbirini tamamlıyorlardı, birlikte bir bütündü, bir toynak ve nal gibi.

“Hesabın olduğu yerde dostluk olmaz,” – hep derler. Hiç inanmayın, her şeyin bir hesabı vardır. Kendi hesabını tutmayan dostları hiç görmedik. Dışa vurmasalar da, iki dostun hesabı içindeydi. İki dost kimin kime ve nasıl borçlu olup olmadığını bilmediklerini iddia ederlerse, ya da ikisi de çok kurnaz, ya da umutsuz aptallar. Edebi ve minnet altında bırakmayan erkekler arası dostluğu hiç olmaz. Çünkü tamamen kendi çıkarlarını unutmaya hazır olan bir kişi yoktur, tabii söz konusu bu iki deli değilse.

Şehirde Bekbolat ile Akbergen sadece birbirinden halini hatırını bir de evdekileri sorabildiler, akşam Tolegen’in evinde fazla konuşamadılar. Ancak şimdi bozkırda, eyerler üzerinde can sohbetini başladılar. Bekbolat neyi anlatır? Tabii ki Akbilek’i. Ama her şeyden önce kuşları konuştu. Nasıl böyle altın kartala mukayyet olamadılar bir türlü aklı almıyordu… Nihayet Akbergen:

- O günlerde kuşları mı düşünüyorduk? – diye kesti.

Bekbolat hemen kabul etti:

- Evet, deli eden günlerdi. Yıldızlar bize sırtını döndü sanki… Kar düz yatmış sanki, baksana orada belirsiz tavşan izleri var… Böyle bir felaketin başıma geleceğini hiç bilmezdim.

- Eh, hikmeti Huda… O da bir talihsiz zaten… - dedi Akbergen düşüncelerini tahmin ederek.

- Ne demek istiyorsun, “talihsiz” derken? Rusların eline düştüğü için mi, yoksa ne?.. - arkadaşının yüzüne dikkatle bakarak sordu Bekbolat.

- Başka ne deyim ona… Zaten her şey açık, herkes konuşuyor… Namusu lekelenmiş.

Bekbolat kızdı ve öfke ile şunları söyledi:

- O günlerde kim namusunu koruyabildi ki? Öyle oldu işte.

- Kader işte. Gelin duvağını giyemeyeceğini kimin aklına gelebilirdi ki?

Bekbolat, arkadaşının ne demek istediğini anlayarak, sırıttı:

- Ne demek istiyorsun?

- Yok, hiçbir şey – diyerek Akbergen gülümsedi.

Anlaşıldı: artık Akbilek ile evliliğinin lafı bile edemeyeceğini söylemeye cesaret edemedi.

- Aklındakiler ne? Benim utanılacak bir şeyim yok! – sinirle bağırdı Bekbolat.

Akbergen’in yüzü donmuş, hava ayazdı… Güç ile dudaklarını kımıldatarak, kesin bir şekilde:

- Niyetim seni utandırmak değildi. Biliyorsun, buna ihtiyacım yok. Sadece ne diyeceğimi bilmiyorum… Kendin ne düşünüyorsun? Sen kızmadan önce, bana, varışlı olmayana, her şeyi açıklasaydın… Şimdi ne yapacağız? Bu dünyada böyle bir şeyin olabileceğini benim siyah kellem hayal bile edemezdi… - dedi.

Bu tirad Bekbolat’ın gönlünü yumuşattı. Dostuna sarıldı, öpmek istedi bile, hiç yapmadığı bir şey, sonra da vazgeçti.

- En yakınlarım önce Tanrı sonra sensin dostum. Hiçbir zaman hiçbir şey senden saklamazdım. Şimdi de yapmam. Senden başka akıl danışacak kişim de yok. Onu düşünüyorum… Sana babanı, anneni sormam lazımdı, bense Akbilek’i konuşuyorum… konuşmasam da olmaz, konuşsam da mutlu değilim. Kendin de görüyorsun… Peki, olay şudur…

Ve, neredeyse güzel bir kız hakkında gençlik hayalleri ile başlayarak, konuştu; Akbilek’i ilk gördüğünde ona hayran olduğunu anlattı… resmen ayaküstü bir destan yazdı. Onu da şu şekilde bitirdi:

- Olan oldu. Talihsizlik alnım yazısı mı? Bilmiyorum… ya… Yeni de evlenmem lazım. Yeni bir gelin bulmak, babamı kız istemeye göndermek… çok zahmetli bunlar. Emrihak, her neyse, insanların istediklerini konuşsun, ben ise kendim… onunla evlenmek istiyorum, - diyerek içini çekti.

Bekbolat bunları söylediğinde, Akbergen “söylediklerinin hepsi doğru” der gibi “hı hı” diyerek başını salladı. Sustuktan sonra da, tövbe edip, o andan itibaren yanında olduğunu söyledi. Fakat Bekbolat’tan aksine, geniş kapsamlı ve duygusal olarak değil, kısa ve net konuştu.

- Sen böyle istiyorsan, buna karşı ben ne diyebilirim ki? Dedikleri gibi, dost bir tane olur, düşman çok olur… İşte onlardan uzak durmamız lazım, nerde sessiz kalmamız gerek, kime ne diyeceğimizi etraflıca düşünmeliyiz… Sevgin senin – hukuk ta senin.

Hukuk tabii ki güçlü bir sözdür, ama yine de Bekbolat yakın dostunun karşısında kendini mazur göstermesi gerektiğini hissetti.

- Tanrı’nın istediği olur… ben ise beklemek zorundayım. Olanlarda benim kabahatim yok. Bu felaket sanki gökten düşmüş. Kim onu önleyebilirdi ki? Açıkçası, o ilçede Rusların kucağına düşmeyen kaç kadın var ki? Ordular geçti oradan: beyaz, kızıl, siyah… Ancak kendine namussuz diyen tek kadını görmedim. Dokunulmamış yuva içinde de çatlak yumurta bulanabilir. Dünya bile çatlıyor… Ama bugün değer verdiğimiz her şey demir ile mahvedilmiş, - bu son argümanları ile sanki dostunun sırtını yere getirdi.

“Mahvedilenin namusu,” - diye düşündü Akbergen ama daha fazla tartışmadı.

- Ve yine de, insanlar ne diyecek? Evdekiler buna nasıl bakar?

- Herkes zaten söyleyeceğini söylemiştir, eklenecek başka birşeyleri yok. İnsanlar neler konuştuğunu işitmek için fazla kulağım yoktur… Kendi kızlarını ve kız kardeşlerini korumayanlar, muhtemelen Akbilek’i duyunca mutlu oluyorlar. Kına yakarlar, neyse, olsun. Ancak bize karşı az da olsa sempati duyan akraba ise beni ayıplamaz. Akbilek’in ailesi de bir şey demez. Akbilek ile evlenmek, herhangi bir Fıçı ile evlenmekten daha iyidir.

Arkadaşlar güldü. Avullarında aptal, yaygaracı, çarpık bacaklı, şişkin karınlı bir kız kurusu vardı. Buna rağmen evlenmişti, o da sakin evde oturup çocuk doğurmak yerine, her konuşmada evlenirken iffetli bir kız olduğunu söylerdi mutlaka. Ölüm gibi bu korkunç kadınla Bekbolat ve Akbergen, anlamsız bir çılgınlıkla, tamamen acımasız bir şekilde alay ederlerdi.

Avula gidinceye kadar ikisinin sohbeti, kadınlar hakkında oldu. Genç erkekler için sonu olmayan bir konudur. İki kahramanımızı bu tür konuşmalar hiç yormaz, özellikle de konuşma konusu ağır başlılıktan uzak olan kızlar olunca. Fakat itiraf edelim ki bizim için bu konular artık canımızı sıkmaya başladı. Bu yüzden konuyu kapatalım.

Ağızlarından salyaları, gözlerinden yaşları akıncaya kadar gülüşüp, eğlendiler.

Bekbolat biraz rahatladı.

 

***

 

Baltaş çalışma odasına girdi. Kırmızı bir bezle kaplı masa. Gri benekli taştan yapılmış mürekkep hokkası, kalemlik, mumluk, raptiye. Kadife koltuk. Mobilya cilalı. Masa o kadar büyük ki üstüne çadır açılır bile. Sağda Lenin portresi, solda – Stalin. Masa üzerinde telefon. Elini uzattın mı – elektrik düğme. Üstüne bastın mı, hemen başını eğerek içeri sekreter geliyor.

Böyle bir çalışma odasına girmiş Baltaş.

Masa ile koltuk bir fayton gibi: “Otur da git!”. Baltaş pat diye çantasını masanın üzerine koydu, eliyle yanaklarını okşadı ve yumuşak koltuğa oturup, arkasını yasladı. Ceketinin düğmeli kolunu iterek saatine baktı. Saat ona geliyor. Sol tarafındaki katlanmış kâğıtları, önüne doğru çekip, koyun kırpacak kişi gibi hazırlanıp, gözünü ayırmadan bakmaya başladı. Bir kâğıdın köşesinde “Gözden geçirilsin”, ikincisinde “Kontrol edilsin”, üçüncüsünde “Toplantı gündemine konulsun”, diğerinde “Finansman yok” diye kararlarını yazar, “Dinlenecek” ve “Soruya dönelmeli” gibi kararları da unutmuyor. Kapı tıklatıldı.

- Girebilir miyim?

İçeri girmek isteyen, Finansmanı Bölümü başkanı, ilçe finansörü Ştein’di. Oturdu ve bir sihirbaz gibi elinde görünen ve kaybolan kâğıtları ile hareketler yapmaya başladı. Nasıl oluyordu belli değil, ama her türlü konuyla ilgili onunla aynı kanıda olmayan Baltaş sonunda “İtiraz yoktur” diye yazar, bazen de sadece “Ha?..” diyebilerek imzasını da atardı. Baltaş mali işlerinden hiç anlamazdı. “Bütçe”, “debi-kredi”, ”üç aylık planı” gibi garip kelimelerin anlamına intikal edemiyordu. Sorumlu bir görevli olarak, bir hata yapmaktan korkuyordu, ama her zaman içine böyle bir hatanın girebileceği bir kâğıt çıkardı, ama nasıl olduğunu hiç anlamazdı. Ancak soyadı “…ştein” ile biten uzmanların argümanlarını itiraz etmeye cesaret edemezdi. Onlar çok kıvrak olur. Burada da hiçbir ipucu yok. Geçen gün kendisi bir faturayı incelemek istedi, böyle de baktı, söyle de. Hemen gözüne sahte rakamalar çarpmaya başladı, fakat Ştein makara gibi konuşmaya ve yeniden hesaplamaya başlayınca, tam tersi oldu, tüm sütunlardaki rakamalar uyuştu, böyle bir muhasebecinin “debi-kredisi” her zaman doğru çıkar.

 Ştein odadan çıktıktan sonra, Baltaş kafasını kaşıyarak:

- Anlamıyorum, lanet olası her zaman bir bahane bulur parayı elde etmek için, - dedi.

Kabul başladı. Bazı şefaatçilerle isteksizce el sıkışırdı, bazıların önünde yerinden kalkar, sonra da onurlu bir şekilde otururdu, bazılarının evraklarını imzalar, bazılarının sert bir şekilde reddederdi. Bir anda odaya Tıpan girdi ve, ceylan gibi kafanı eğerek, yumuşak eliyle sevgi ile iyice komiserin elini sıktı:

- Nasılsın? – dedi ve yavaşça gülümsedi.

Geçen akşamdan bu yana bir belirsizlik devam etti ve sabahtan onu rahatsız ediyordu: belki de alkol buharları etkisi altında yanlış bir şey söylemiş ya da yanlış davranmış… O yüzden böyle dalkavukça etrafında döner dururdu.

Ne olur ne olmaz diye:

- Bugün rapor vermeniz gerek, - diyerek Baltaş’ı şaşırtmayı da eksik etmedi. Ona birkaç kağıt uzattı.

Baltaş’ın yüreği ağzına geldi. Korktuğundan mı? Kendi işini bildiğinden mi dersiniz? Hayır. Kaç kez koltuğuna zarar vermeden rapor vermişti, çok çünkü nemli kişiler onun arkasındaydı. Sadece herhangi bir rapor onun için heyecana neden olurdu. Konuşmayı yapana kadar huzur yok onun için. Bir toplantıda rapor vermek ince saç köprü üzerinden cehennemden cennete geçmek kadar zordur.

 Baltaş:

- Bütün materyalleri toplayıp düzenleyiniz, - dedi.

- Emredersiniz! – diyerek çıktı.

İş raylara oturtulmuş gibi görünüyor, ama rapor öncesi kaos Baltaşı rahatsız eder, boğazına kadar gelir, tribün ister. Baltaş’ın yüzü sertleşir. Odaya giren kalkık burunlu fırlak gözlü genç onu bu halde buldu. Girer girmez:

- Nasılsınız, yoldaş? – diyerek masanın üzerinden elini uzattı.

Bu bozkır Kazak’ın yüzü ve elli uzattığında olan patavatsızlığı kaygı dolu komiserin hoşuna gitmedi.

Baltaş ona bakmadan:

- Hımmm… - dedi.

Bu gelen Mukaş idi.

Mukaş’ın niye geldiğini Baltaş da biliyordu. Şefaatçi ne kadar iyi biri olursa olsun, ama şefaatçi olduğu gerçeği ona karşı hiç sempati duygusuna neden olmaz. Ayrıca dün Akbala Mukaş gibileri ile ilgili konuşulacağını açıkça söyledi. Bu yüzden Baltaş onu oturmaya davet etmedi, fakat kovmadı da. Mukaş masanın yanına gelip sandalyeye oturmak küstahlığını gösterdi.baltaş ona kesin bir bakış attı. Mukaş göğsünü gere gere oturuyor, gözleriyle amirini yiyor: İ”şte ben buradayım Sovyetler için mücadele etmeye hazırım,” dermiş gibi. Bunun ardındna doğal bir talep geldi:

- Haydi, yoldaş! Benimle ilgili ne karar alındı?

Büro üyelerinin onu yeni bir göreve atanmasına karşı olmadıklarını bildiği gözlerinden okunuyordu.

- Ne istiyorsun? Nerde hizmet etmek istiyorsun?

- Nasıl yanı, nerede hizmet etmek? Hizmet sadece insanların yararına edilir.

- Avullarda yoksa şehirde mi çalışmak istersin?

- Şehir için eğitimim yeterli değildir. En doğrusu avuldakiler arasında.

- Halk arasında ne görevde?

- Şimdi herkes nahiye müdürü olmak istiyor. Biz de öyle bir görevde olmak istiyoruz.

- Eee, demek nahiye müdürü olmak istiyorsun?

- Neden olmasın, yapabiliyorsam? Eskiden tüm baylar nahiye müdürü olurdu… Bugün hükümet bizim, nahiye müdürü de biz olalım, - diyerek gülümsedi.

Ne onun bu lafları, ne de kendine fazla güveni Baltaş’ın hoşuna gitmedi.

- Partiye girerken ne amaçla girdin? – diye sordu.

Bu soru Mukaş’a ondan kurtulmanın açık bir çabası olarak geldi. Yüzünde “Hangi dağdan inip beni kontrole geldin?” ifadesi vardı, fakat şunu dedi:

- Amacım ne olabilirdi? Partiye fakirleri korumak ve onlara görev vermek için, zenginlerin malına el konarak onu fakirlere dağıtmak için girdik. Biz mazlumuz. Rençper de olduk. Boyunduruk altındaydık, zenginlerde çalışırdık. Bizim günümüz gelmedi mi? – gözleri fal taşı gibi açıldı.

Baltaş: “Doğa haklıydı: bu pisliğin amacı nereden ve kimden olursa olsun birşeyler kapmaktır,” diye düşündü. Onun huyu bu. Baltaş koltuğunda oturup durumu ölçüp biçiyor: parti ilkelerin ağırlığı bir katar, bir alır. Dengelenmedi bir türlü, yüksek sesle düşünmek zorunda kaldı, belki pislik ağzından bir şey kaçırıp kendi kaderini kendisi belirler.

- Parti senin hedeflerini önceden bilmiş olsaydı, seni halkın yanına yaklaştırmazdı asla… Çok kişi kırdın… - bozulur mu acaba?

Ancak Mukaş kolay kolay bozulmaz. Meydan okurcasına ayağa kalkar:

- Yani benim için görev yok? – diye soruyor.

Baltaş:

- Milis olacak mısın? – yanıtlar.

Mukaş başını salladı:

- Olmayacağım.

Haddini bilmez!

- Olmayacaksan, o zaman git buradan, - diyerek elini salladı.

- Bakacağız! – diyerek Mukaş kapıyı çarparak kapattı.

Çıkıp Baltaş’a küfretti, eyere atlayıp atı parti bürosu binasına doğru yönlendirdi. Tanıdık binada, o, yoldaş İvanov, zayıf yaşlı komünistin yanına gitti. Yoldaş İvanov’un kapısının önünde birkaç kişi bekliyordu. Mukaş hemen kapıyı açacaktı ama o an çocuk yüzlü bir Rus onu omzundan çekerek: “Sırayla,” – dedi.

Yapacak bir şey yok, kamçıyı katladı, eli arkasında duvara bakarak sabırla beklemeye başladı. Önünde Tatarlar gibi giyinmiş bir öğretmen duruyordu. Bu öğretmen önündekinin müstakbel nahiye müdürü olduğunu nerden bilsin! Sorular soruyor:

- Yoldaş, nerelisin sen?

- Ne istiyorsun? – çeneni kaldırarak dedi Mukaş.

- Sadece Torbagatay’dan geliyorsan birlikte dönebiliriz diye düşündüm. Orada öğretmenlik yapıyorum…

Mukaş yanıt vermeyi gereksiz bulup sadece dilini damağında cıklattı ve başını iki yana salladı.

Öğretmen hepsi bir ondan önce girdi. Nihayet sıra ona geldi. Çevik adımlarla odaya girdi.

- Mukaşçığım! -  dedi İvanov ve elini sıktı.

Mukaş, kamçısını sallayarak, elinden geldiğince ona görevi verilmediğini anlatmaya başladı:

- Sovyet hükümeti söylendiği gibi fakirler için değil mi? Öyleyse o zaman ben fakirlerin fakiriyim. Sovyet’e benden fazla hizmet eden kim var? O ise kendini ne zannediyor? Bu Baltaş niye gerdan kırıyor ki? Tamam, eğitim görmüş, ama bu beni böyle postalamaya hakkı vermez. O beni tayın etmedi, tayın edenler bulunur elbet!

- Ne dedi?

- Beni dinlemek bile istemiyor. Kesin burjuvadır.

- Nasıl yani, burjuva? – şaşırdı İvanov, telefon ahizesine uzandı ve komütatörden yoldaş Baltaş’ı istedi.

Mukaş ayakta durup dinliyor.

“Ne materyali?.. Hadi, bırakın… biliyorum… boş laflar… bırak, lütfen, öyle olmaz.”

Dinliyor da ama neyin bırakılacağını ve neyin olmayacağını anlamıyor. Yine de, İvanov’un hoşnutsuz yüz ifadesinden, el hareketlerden sekreterin onun tarafında olduğunu anlamış. İvanov telefon ahizesini çarparak yerine bıraktı:

- Bekle. Yarın toplantıda bakarız. Sartana’nın nahiye müdürü sen olacaksın.

Mukaş yersiz “rica ederim” dedi, elini kuvvetle sıktı ve İvanov’un el kemiklerini fazla sıktığından korkarak dışarı çıktı.

Dışarıda, hem ajan, hem polis, hem de öğretim görevlisi olarak çalışmış, kırk yıllık dostuna rastladı. Rusçayı Mukaş’tan da iyi konuşur, çevik biriydi.

Konuşmaya başladılar:

- Tebrikler! Nahiye müdürü olmuşsun!

- Bunu kim dedi?

- Sartana’daki çocuklar.

- Henüz değil.

- Oybay! Eğer öyleyse, bil ki canla başla senden yana olanlar, seni soranlar var.

- Kim?

Arkadaşı hemen Mukaş’ı yanına alıp, hastanedeki Parlak’ın yanına götürdü. Çoktan Mukaş’ı bekleyen, hastane tutsağı onu kucakladı ve alelacele onu övmeye, bütün düşmanlarını ise, özellikle Aben Matayin’i, sövmeye başladı:

- Sen nahiye müdürü görevinden daha azını hiç kabul etme! Ne olursa olsun, biz seni Sartana’nın nahiye müdür görevine getireceğiz. Sen sadece bu bayların elebaşı olan Aben’e vur! Mantıklı bir tavsiyeye ihtiyacın olursa, hiç düşünme, bana sor! Biz yanındayız, biz senin için her şeye varız!

 “Hastalığı” yüzünden hastane dışına çıkamayan Parlak, eski öğretim görevlisi olan arkadaşa: “Yoldaş Mukaş’ı kendi evinde onu konuk et, istediği her şeyi yap,” – diye söyledi. O Mukaşı şehir kenarında yaşayan arkadaşının evine götürdü, misafir için et pişirtti, ev votkası içirdi, ata da yem vermeyi unutmadı. Cebine para da sokuldu, gönül eğlendireceği bir kadın da bulundu. Mukaş dudaklarını ona uzatıyor. Mukaş memnun, o artık nahiye müdürüydü! Ve hemen tafra satmaya ve planlar kurmaya başladı! Yoldaş İvanov onun gel git işlerini görecek, bay Aben’in tüm hayvanları şehrin et pazarlarına götürür, paraları çuvallarla doldurur, çünkü iktidar olur artık!

Ertesi gün gene İvanov’un yanına gitti.

İvanov dünkü gibi değildi, Candan ona yine “Mukaşçığım”, demedi, elini bile sıkmadı, sadece soğuk bir sesle merhabalaşarak:

- Kim olarak çalışmak istiyorsun? – diye sordu.

Mukaş şaşkın şaşkın isteğini tekrar etti.

İvanov başını iki yana salladı:

- Ajan olur musun?

Mukaş ajan olmak istemiyor. Tabii ki istemez, dünden beri herkes ona sadece müdür bey olarak hitap ediyordu. İvanov kuru kuru öksürerek mi, yoksa kuru sesle mi:

- Öyleyse, evine dön. İhtiyacımız olursa – çağırırız, - dedi.

Mukaş dışarı nasıl çıktını bile hatırlamıyordu.

Olan ise şuydu: Baltaş hemen Tolegen ile konuştu, o ise Doğa ve Tıpan ile görüştü.

ÇeKa’dan kendi adamını bulup Mukaş’ı takip etmeye gönderdiler. O ise Mukaş’In nereye gittiğini, kiminle görüştüğünü, ne konuştuğunu, kimde kaldığını, ne içtiğini, ne yediğini, kiminle yattığını, herşeyi raporunda yazdı. Sabah bu rapor İvanov’un masasındaydı, tabi ki onu okuduktan sonra şaşkına dönmüş. Artık parti toplantısında Mukaş ile ilgili konuşulmazdı tabi, Mukaş’ın önceki hizmetini denetlemeye zorunda kaldı. Yoldaş İvanov öksürdü ve: “ Lanet olsun! Hiç Kazakların işlerine karışmasaydım!” – diye düşündü.

Şaşkın kalan Mukaş derhal Parlak’ın yanına koşarak son olanları ona anlattı.

Parlak İvanov’un düşüncesini öğrenerek, hayal kırıklığına uğramış nahiye müdürü ile dünkü gibi uğraşmak istemedi.

Sadece teselli ederek:

- Burada bir aile çetesi hareket ediyor. Sen şimdi git işlerine bak, senin pisliklerini biz temizleriz.

Mukaş birkaç gün daha şehirde kaldı, bir iki büroya girmeye çalıştı ama yaramadı, sonunda eli boş eve dönmeye zorunda kaldı.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

HASRET

 

İşte artık Akbilek evine geleli beş gün oldu. Bu günlerde yaptığı tek şey, siyah başörtülü, onu acıyan, ağlayan, kederli iç çeken, onların elleri üzerinde eğdiği bir sürahiden akan su gibi dökülen gözyaşlı komşu kadınları karşılamaktı. Sofrayı kurar, ikram eder, kendisi çömelip bir parça pide yer,   çölde amaçsızca dolaşır, sonra gene başını eğerek bir kenara oturur.

Her şey eskisinden daha farklı.

Beneklimin uzak izi.

Annemin ipek muskası.

Ebediyen onunla ayrıldık,

Sevincimiz yüz yıllara kayboldu.

Kapının önünde hendek açıldı,

Sadece kazlar sağanak bulur içinde.

Canım annemi kaybettim ben,

Hasret dolu, dilsizim ben.

Bu ağıtları ona teyzeler öğretti, insanlar gelecek yanına, kendini toparlaması lazım, daha hüzünlü sözler söylemeli, daha kederli ağlamalı. Teyzelerin söylediği gibi yapıyordu Akbilek. Aslında “Beneklimin uzak izi” ve “Kapının önünde hendek açıldı” satırları ona saçma, hatta boş, anlamsız geliyordu. Yine de o anlamsız , yabancı sözler ile yüreğindeki kaygı arasına , söyledikçe, ağladıkça yavaş yavaş bir köprü kurulmuş, eklenmiş, bağlanmış gibi oldu. İlk başta: “Vay, Pirem. Ya kalbin boğazında düğümlenirken kadınlar bu ağıtları nasıl yakarlar,” – diye hep şaşırıyordu.

Önce Amir amcasını, sonra babasını ve avul kadınları gördüğü anda sanki nutku tutulmuştu, iki sözü doğru dürüst bir araya getiremiyordu, köşelerde saklanırdı. Birkaç gün sonra teyzelerden ağıt yakmayı öğrendi, yüzünü gözünü tırmalardı ve artık kimseden kaçmazdı. Önceki davranışı ona artık çocuksu, saçma görünüyordu. Gerçi kendini içinden avutmaya çalışıyordu: “O ilk gün utancından yer yarılsa da içine girsem istediğimi anlamadılar mı bu insanlar, ben aptal değilim ki öylesine herkesten saklanayım, dilsiz gibi konuşmayım?”.

Avula ilk ayak bastığı anda kadınlar koluna girip onu babasına götürdüler. Herkes onu ulak oynarmış gibi çekiştiriyor, o ise korumasız bir yavru kuş misali güçsüz düşmüş, delirecekmiş gibi hissediyordu. Her taraftan: “Ah, canım!”, “Güzelim!”, “Ay ışığımız!”, “Birtanemiz!” gibi sözler duyuluyor. İnsanlar onu  boğmak istercesine kucaklıyor, okşuyor, yüzüne defalarca aynı şeyleri bağırıyorlardı; nazik boynundan sıkıca tutup yüzünü yıkıyorlardı, bileklerini bura bura yemek yediriyorlardı: “Ye güzelim, ye birtanem!” – diye üzerinde asılıyorlardı. Aralarında, onun doğduğu bu tertemiz topraklara, bu halde ayak basmasını haksız bulanlar yok muydu. Keşke sağ kalamasaydı. Artık hem bedeni hem ruhu kirliydi. O bunu anlıyordu. Şimdi bu günahkârca öpülmüş dudaklarını babasının o mübarek yüzüne nasıl değdirecekti? Onun için, Tanrı’nın evi cami kadar kutsal olan bu evin eşiğine nasıl ayak basacaktı? O kalleş tarafından okşanmış bu kirli ayaklarını seccade serilen bu evin yerlerine nasıl sürecekti? Kâfirin o kirli boynuna doladığı kirli elleriyle aile yemeğini nasıl yiyecekti?

Bunları neden daha önce düşünmedin ki! Bilmeliydin! Bir zamanlar kelebekler gibi uçuşan ruhuna ihanet ettin!

Şimdi hakkımda neler düşünüyorlar? Çok geç. Giderken olduğum kadar temiz döneceğim kimin aklına gelirdi? Kimse ruhumu düşünmez ki, yüzümü görüp ancak: “Bir sürü Rus’la düşüp kalkmış o kız değil mi bu!” – derler. Kim bilir belki babama da bunları söylüyorlardır. Ne olursa olsun etrafında olan biten herşeye güveniyordu Akbilek. Herkes yakın geliyordu ona: beni hâlâ seviyorlar, bana acıyorlar. Fakat bir an geldi avulda duyulan: “Canımız!”, “Ay ışığımız!” sözleri durdu. Hüzün denizi çekildi ve avula yaklaşırken aklını kurcalayan o: iğrenç, kirli, pis kaltak... gibi düşünceler dağıldı galiba.

 “Boşuna kafama o kadar karanlık düşünceler sokup benden iğreneceklerini düşünmüşüm. Eskiden olduğu gibi biricik kızları olarak kalmaya devam ediyorum…” – diye düşününce rahatladı.

Günler geçiyordu.

Akan suyun sesi, düşen yaprakların hışırtısı, devenin horlaması bile Akbilek’i rahatlatıyor, sanki uyutup içindeki hüznü de alıyor. Yakınında bir yerde çoktan ölmüş komşusuna dua okunuyor. Çok iyi bir insandı. Duanın sözleri içini huzurla kaplıyor. Fakat bir yandan da ağır bir şeyler gönlünde birikiyor, birikiyor... Kadın ruhu iki taraflı işte. Günler geçtikçe kızlarının kurtulup geri dönmesine sevinenlerin sayısı azaldı. Evde artık davetler verilmez oldu. Dolayısıyla da eve gelip gidenler azaldı. Akbilek’in yanında bir onu çok seven teyzesi Urkiya kaldı. Akbilek’in annesinin vefatından sonra ev işlerine bakan oydu. Herşeyi en iyi şekilde yapar, her yere yetişirdi. Çocuklara da o bakıyordu.

Hangi çocuklar mı? Doğru ya, onlardan hiç sözetmedik. Akbilek’ten başka on iki yaşındaki erkek kardeşi Kajeken ve yedi yaşındaki kız kardeşi Sara vardı. Akbilek kendisinden fazla onları düşünüyor, öksüz kalmalarına üzülüyordu. Kajeken oyunlara çok meraklıydı, sürekli yaşıtlarıyla birlikte sokaklarda koştururdu. Çok güzel bir kız olan Sara ise Akbilek’in yanından bir an olsun ayrılamıyor, saçı başı dağınık halde onun yanına oturduğu gibi kımıldamıyordu bile. Ah, zavallı kızcağız. Kadınlar ağlamaya başladı mı Kajeken kapıdan içeri girmezdi. Sara ise Akbilek ağlamaya başladı mı, onunla birlikte ağlıyordu. Kajeken eskiden olduğu gibi haytaydı, Sara ise suskunlaşmış, zayıflamıştı. Biraz sakinleşince Akbilek kardeşinin elbiselerini yıkamaya koyuluyor, sökükleri ve düğmeleri dikiyordu. Kardeşinin saçlarını yıkıyor, onu dizine oturtup tarıyor, bitlenmiş mi diye bakıyordu.

Olaylardan önce de çok konuşkan birisi olmayan babaları şimdi daha da suskunlaşmıştı. Ancak çalışanlardan: «Develer döndü mü?» - diye sorar veya «Eve saman getirilsin» - diye emir verirdi. Bazen Kajeken’i yanına çağırıp ata bindirir buzağıları getirmesini söylerdi. Akbilek eve geri döndüğünden beri onunla bir defa bile konuşmamıştı. Başlarda onun tarafına bile bakmıyordu. Önceleri Akbilek evden uzaklaşsa hemen meraklanır: «Akbilek nerede?» - diye sorardı. Söyleyecek bir lâfı yoksa öylesine çağırır annesine yardım etmesini söylerdi. Bazen Akbilek kendisine söylenenleri duymazdan gelebilir babasının yanına otururdu. Babası kızını anlından öpüp: “Canım kızım, beline bir şeyler sar, önünü de kapat, soğuk kapmayasın”, –  derdi, o kadar memnundu ki, o anda hayatta başka bir ihtiyacı kalmıyordu sanki.

Şimdi bundan geriye ne şefkatli bir söz ne de bakış kalmıştı. Akbilek : “Annemi özlüyor. Evde yabancılar var, o yüzden susuyor”, - diye içten içe babasını haklamaya çalışıyordu, ama ne fayda yine de babasının suskunluğu onu kırıyordu. Babasının özellikle ondan uzak durduğunu, kendisiyle aynı odada kalmak bile istemediğini düşünüyordu. Babasının saklandığı kovuğa giden ince bir yol bile yoktu sanki. Geriye sadece babasının kalbindeki buzların erimesini, ona gülümsemesini, bir tek kelime söylemesini beklemek kalıyordu. Zavallı, siyah gözleriyle umutsuzca babasının bakışını yakalamaya çalışıyordu. Sanki babası bir kez olsun ona bakarsa tüm hüznü dağılır gider, daha mutlu olur gibi geliyordu. Ama babası yüzüne bile bakmıyordu. Bozkırdaki yüksekliğe çıkınca da kederine çözüm bulamıyordu. Sara’yla çıkar, onu bağrına basar, gözyaşları sel olur akardı. Kardeşi Akbilek’in neden ağladığını anlamadığından, korkuyla ablasına bakarak: «Sakin ol, sakin ol», - diye sakinleştirmeye çalışıyordu. Akbilek gözyaşlarını silip biraz sakinleştikten sonra kardeşinin başını okşuyor, sonra gözyaşları yine sel oluyordu. Akbilek’in derdi kederi gün geçtikçe artıyor. Artık içine sığmıyordu. Kim vardı ki paylaşabileceği? Bir teyzesi Urkiya.

Urkiya, Mamırbay’ın yeğeni Amir’in karısı. Amir çok dine düşkün ağırbaşlı kişiliğiyle tanınan bir insan olarak bilinirdi. Urkiya kendisi yirmi yedi yaşında olduğu halde Amir ile on yıldır evliydiler. Çok iyi bir kadındı, fakat Allah ona bir evlât vermemişti. Akbilek’in annesi uzak bir avula misafirliğe gideceği zaman çocuklarını bir tek ona emanet edebilirdi. Annesinden sonra en sevdiği insan Urkiya teyzesi de hatırlamasa, kim hatırlar. Akbilek ortalardan kaybolunca gider onu arardı. Bir gün onu bir tepenin yanında bulup yanına oturdu ve: “Ne oldu?” – diye sordu. Akbilek ona kırgınlığını anlattı. Dinledi ve: “Hayatım, ben öyle bir şey görmedim. Seni sevmemek mümkün mü? O da seviyor, ama kendince”. Dedi demesine de, kendisi de farkındaydı ihtiyarın kızına daha soğuk davranmaya başladığının. Akbilek’i teselli edemeyeceğini anlıyordu, başını eğdi. Gerçekten olanları nasıl gördüğünü Akbilek’e anlatmalı mıydı? Akbilek onun konuşmaya başlamasını beklemeden:

- Farkındayım. Beni görünce uzaklaşıyor. Yabancıymışım gibi davranıyor. Görmez olur musun? Görüyorsun elbette ki. Dün Sara’yla sessizce oturuyorduk, içeri girip bizi görünce hemen dışarı çıktı. Sen de o anda içeri girdin. Herşeyi görüyorsun, fakat bana söylemiyorsun. Hiçbir şey anlamadığımı mı sanıyorsun? Konuşabileceğim bir tek sen kaldın. Sen de mi samimî olmayacaksın bana karşı? – dedi ve ağladı.

Onunla birlikte Urkiya da ağlamaya başladı. Gözyaşlarına boğularak:

- Birtanem benim, ne yüzle senden bir şey saklayabilirim ki? Bir şey görüyorsam bile seni üzmekten korkuyorum. Ne yapabilirim, hayatım? Onun gibi büyük insanların kafasında neler dönüyor nereden bilebiliriz? Hayatım, onu da anlamaya çalış. Olup bitenleri anlamadığını mı sanıyorsun? Neden sürekli insanları evinize çağırıp duruyor? Hepsinin sana bakıp içten içe: “Ruslardan sonra ne halde acaba? Değişti mi? Acaba Ruslar bu işi nasıl yapıyor?” – diye düşündüklerini anlamıyor mu? Sana baktıkları zaman bağrımda bir şeyler sıkışıyor. Onun içinin ne halde olduğunu düşünsene. 

Urkiya insanları eleştiriyor, fakat kendisinin içinden de sürekli: “Sana ne yaptılar?” – diye sormak geliyordu. Sormak istiyor da tepkisinden korkuyor. Korkmaktan da çok zavallıyı üzmek, kırmak istemiyor.

Akbilek şaşırdı, sanki fantastik bir şeyler duymuş gibi gözündeki yaşlar bir anda kurudu. Karaşat geçidinden akan sel suları gibi, geçmiş günler zihninde canlandı.

– Kimse senin sağ salim döneceğine inanmıyordu. Biz bile ümidimizi kaybetmiştik. Ruslar’dan başka ne beklenebilir ki, seni öldürüp bir kenara atmışlardır diye düşündük. Anneni nasıl öldürdüklerini kendi gözlerimle görmüştüm. Fakat Tanrı isterse en korkunç yerden bile kurtarır. Sen yeter ki yaşa, ruhun bedenindeyken başka ne isteriz ki...

Akbilek Urkiya’nın yüz ifadesinden onun olan biten hikâyeyi, Rus’ların hangi meziyetleri için onu sağ bıraktıklarını en baştan sonuna kadar duymak istediğini anladı.  Urkıya daha önce ondan böyle bir şey istemese de, Akbilek’in kendisi gönül sırlarını ona açmak istiyordu. Fakat: “Ne var ki anlatacak? Eğer iyi bir şeyler olsaydı...”, - diye anılarını kendisine saklıyordu. Şimdi ise herşeyi anlatmanın zamanı geldiğini düşünerek, anlatmaya başladı. Urkiya dikkatle dinliyordu. Bazen korkudan “Aman, Tanrım”, - diye haykırıyordu. Tabi ya, üzerine doğrulmuş tüfek namlusunu, dişlerini gıcırdatarak kendisine bakan kurtları hayal etmek bile korkutucuydu. Akbilek hikâyesini bitirince Urkiya başını salladı ve acıyarak: “Vah, garibim, başına neler de gelmiş böyle...”, - dedi.

Akbilek anlattıklarının aralarında kalmasını rica etti. Urkiya kimseye anlatmayacağına yemin etti. O dakikadan itibaren aralarındaki ilişkiler daha da yakınlaştı. Sır, insanları yakınlaştıran bir şeydir. Başbaşa kaldıkları zamanlarda Urkiya Akbilek’i Karaşat geçidi’nde geçirdiği günlerle ilgili soruşturmaya başlıyordu. Akbilek kendisini karşısındaki kadından bile daha yetişkin hissediyor, Siyah Bıyık’ın davranışlarını ve karakterini kolayca yorumlayabiliyor, o insanla ilgili herşeyi bildiğini hissediyordu sanki. Daha bir kaç hafta önce orada olanlarla ilgili tiksintiden başka hiçbir şey hissetmeyen Akbilek’in anıları her anlatışıyla daha da aydınlanıyor, temizleniyordu sanki. Bazıları ise aksine hoş bile gelebiliyordu, masaldaki gibi. Akbilek için nefes alıp vermek bile artık daha kolay, hatta bazen gülümsediği bile oluyor. Eziyet veren tek bir şey vardı – babasının hâlâ kendisiyle konuşmaması. Bir bakıma bunun neden böyle olduğu belliydi, fakat yine de anlayamıyordu. Bir süre köşelere sığınıp kapıların ardında saklandıktan sonra, Akbilek kendisine biçilen bu hayata boyun eğmişti. Ev işleriyle uğraşmaya başlamış, daha önce annesinin yaptığı gibi evi çekip çevirmeye başlamıştı. Başka ne yapabilirdi, acısından mı ölseydi?

Peki, ihtiyar Mamırbay kızına karşı neden soğumuştu? Aklında ne vardı? Biraz da bu konudan bahsedelim. İçine kapanık, ilk bakışta soğuk Mamırbay, kim ne düşünürse düşünsün, çocuklarını çok seviyordu.

 Asırlar önce efsanevi hakim Edige Korkmaz’ın dediği gibi:

Çocukları kim sevmez ki?

Sen doğdun, Nuralı’m benim,

Bunun şerefine düğün yaptım,

Millet yesin, içsin, şenlensin...

...........................................

Aile beşiğimize yatırdım seni,

Gecesi gündüzü huzur dolsun diye,

Apak yavrum yaşasın diye,

Kahraman yetiştirmek istedim.

 

Bugüne kadar gelmiş geçmiş babalardan hangisi çocuğuna pahalı giysiler giydirmek istememiş ki? Kim çocuğunun arslan gibi ürkütücü, kaplan gibi güçlü, Plato gibi hikmetli, Jirenşe gibi söz sanatına usta olmasını, uzun yıllar yaşamasını, evinde bereket olmasını, bir sürü malının olmasını istemez ki?

Mamırbay onun halindeki bir insana yaraşacağı gibi çocukları için ancak herşeyin en iyisini isterdi. Başkalarından eksik olmamaları için uğraşırdı. İstekleri çok basitti: çocuklarının giyimi yaşıtlarından beter olmasın, başkalarını kıskanmak zorunda kalmasınlar, meslek sahibi olsunlar, kısacası iyi ailelerde olduğu gibi yetişsinler... Tolegen’i daha oniki yaşındayken şehre okumaya göndermişti. Eğitimini bitirip müdür oldu. Avula geri dönmesi için ısrar etmedi, eşinin de dediği gibi ona mani olmanın bir anlamı yoktu. Onun artık başka bir çevresi vardı; avuldaki insanların arasında kendisini harcamaktansa, yüksek mertebelere ulaşmasını tercih ederlerdi. Annesinin dediği gibi: “Eğer kısmet olursa ne âlâ”. 

İhtiyar ise şimdiden kızının geleceğiyle ilgilenmeye başlamıştı. Akbilek’i temiz alnından öper, onu altın ve gümüş takılarla süslerdi. Artık ona uygun talipler aramaya koyulmuştu, ne de olsa annesinin de dediği gibi çocuk değildi, evlenmesi gerekirdi. Elbet, Bekbolat yeterince zengin değildi, fakat şımarık kızları bir sürü insan arasından onu seçmiş beğenmişti, mecbur kabul etmek zorunda kaldılar.

Küçükleri düşünmek için henüz erkendi. Büyük oğlu tüm beklentilerini karşılasa da ihtiyar onu çok fazla övmeye gerek duymuyordu. Ona kıymet keserken, “Tolegen’in okuyup şehirli olmasından ne fayda, tamam ilim irfan sahibi, önemli görevlerde de bulunuyor, fakat iyice Rus’laştı. Yakınlarıyla birlikte bir yaz bile geçirmedi. On aydır görünmüyor. Bu çok yanlış. Biriktirdiğim mal mülk onun umurunda değil. Bir baba için bu bir üzüntü kaynağı değil mi? Bir gün gelir babasının rızası olmadan soyu sopu belli olmayan bir şehir kızıyla da evlenir”, – diyordu. İhtiyarın kulağına son zamanlarda oğlunun Rusyalı bir nogay kızıyla görüştüğü ile ilgili söylentiler geliyordu. İhtiyar Mamırbay için nogaylar kalbe saplanan bıçaktan beter. Bir gün Nasır adlı nogayın onu kızıl atını alırken nasıl kazıkladığını unutamıyordu.

Tolegen’in baba ocağına karşı soğuduğunu anlayan ihtiyar tüm sevgisini Akbilek’e yöneltmişti. Kızı onun tek tesellisi olmuştu. Onun her şeyine hayrandı: güzelliğine de karakterine de. Boş birisi değildi, çok akıllıydı, onda yüce bir şeyler vardı. Eğer Tanrı’nın insanlar için koyduğu kurallar olmasaydı onu asla evlendirmeye razı gelmezdi. O sebeple damadın teklif ettiği başlık parasını da kabul etmeye acele etmiyor, kızını dört beş yıl daha yanında tutmaya ümit ediyordu. Uzatmıştı uzatmasına da, kader onun biricik Akbilek’i ile nasıl alay etmişti. İhtiyar daha önce oğluna hiç böylesine kırılmamıştı, ancak bu sefer ne annesinin ölümü, ne de bir mucize eseri sağ kalan kız kardeşinin kaçırılıp geri getirilmesi bile, onun şehirdeki işlerini bırakıp babasının yanına destek olmak için gelmeye, yalnızlığını paylaşmaya sebep olmamıştı. Ne kadar da tuhaf bir varlık doğurup yetiştirmişti! Onun gelmeyeceğini kim düşünebilirdi ki? Herkes bir onu bekledi, fakat o gelmedi. Yardım edebileceği hiçbir şey olmasa bile, mutlaka babasının yanında olmalıydı, sonra da istediği yere gidebilirdi, pis velet! O korkunç günlerde ihtiyar, kızının ölü olduğunu düşünmeyi tercih ediyordu. Aklı kızın sağ kalamayacağını anlıyordu da, kalbi bir türlü razı gelemiyordu buna. Daha dün şirin yaramazlıkları ve hoş kahkahalarıyla babasını mutlu eden biricik bülbülüydü o! Evet, vefat eden karısının boşluğu doldurulamazdı elbet, ancak Akbilek’ten boşalan yer evi adeta bir enkaza, bir mezara çevirmişti. Sanki Akbilek’in gidişiyle birlikte küçük çocukları öksüz kalmış, evsiz köpek yavruları gibi üstleri başları kirli kalmış, zayıflamış, bitlemişlerdi. Eğer eskisi gibi yanında olsaydı, onları bu zor zamanlarında yalnız bırakmazdı. İhtiyar artık ne zaman evlenip eskisi gibi kendisini bu evin direği olarak hissedecekti ki? Koca evin düzenini sadece akrabalara emanet etmek olur muydu? Onların her biri sadece kendisini düşünüyor, kendi evine bir şeyler götürmeye çalışıyor, hepsine göz kulak olamazsın ki. Fakat Akbilek dönmemek üzere kaybolmuştu. Ne dersen de, kızı sadece kaybolmamış, Rusların eline düşmüştü ve bu ihtiyar için bir nevi sığınaktı, halinin belirsizliğinin üstünü örtüyordu sanki. En azından kimse kızının elden ele dolaştığını söyleyemez. Hele beyazların yakalandığı haberini duyunca, hemen rezaleti, ayıbı unuttu, “Akbilek nerede?” diye sordu. Hemen kızını bulmaları için atlı adamlarını yolladı. Bulundu. Karşısına çıktığında ezikti, saçı başı dağınıktı; ihtiyarın kafasından bin türlü düşünce geçti: o değil, namusunu kirlettiler. Artık o günahsız çocuk yoktu karşısında; temiz mendil kirletilip buruşturulmuş, yakılmış, kız değil kocakarı olmuştu. Cimri ihtiyar oldukça bencildi, hatta kızının bekâretini bile kendi malı sayıyordu. Onun düşüncelerine göre Akbilek evlendikten sonra bile temiz kalmak zorundaydı. Artık Akbilek onun evladı değildi. Kimin olduğu belli değildi. Aslında karşısındaki o mu, bunu bile anlayamıyordu. Hayır, karşısında gördüğü Akbilek değildi. Aslında artık tam bir Kazak kızı bile sayılmazdı. Kaçırmış, soymuş, perişan etmiş ve yerine başka birisini geri vermişlerdi sanki. Onu görünce “A, Mamırbay’ın kirletilmiş kızını gördünüz mü?” diye fısıldaşanlara da aynen o şekilde cevap vermek istiyordu – bu benim kızım değil! Böylece Akbilek artık fazlalık olmuştu. Henüz doğurmamış kadın, fakat her an içinden bir piç çıkartıp tüm dünyaya karşı onu kollarında gezdirecek, uyutacak gibi geliyordu. Ah bir de öylesine emin duruyordu ki ayakta, o eminliği Mamırbay’a atılmış bir tokattı adeta. Kısacası, ihtiyarın Akbilek’in yüzüne bakmak istemeyişinin, ondan kaçışının sebepleri bunlardı. Baba sevgisi ve kıskançlığı, merhamet ve öfke, kendisine ve kızına karşı tiksinme duygusu – herşey karışıp onu öfkelendiriyordu; elbet, sağ kalması mutluluk vericiydi, fakat gözbebeğinin üzerinde oluşmuş ülser gibiydi. Yine de kendi elini nasıl kesebilir ki insanoğlu? Belki de bu utançtan kurtulmanın tek yolu damarlara dayanacak keskin bir bıçak olmalıydı. İhtiyar günlerce oradan oraya dolanıyor, bastonuyla tıklıyor, sanki zehir yemiş kurt gibi bağırsaklarındaki sesleri dinliyordu. Bazen bir kenarda oturur: “Zavallının ne kabahati var ki?” – diye kızına acıyordu. Hem onu suçlamaya hakkı olmadığını anlıyor, hem de bir güç onu Akbilek’ten uzak tutuyor, yanına yaklaşmasına mani oluyordu. Bazen: “Ondan bir an önce kurtulsam mı acaba? Fakat nasıl? O damat olacak adam da kızı almaya acele etmiyor, yoksa kızı ona tutuşturur bu işi de hallederdim”. Aslında bu işte acele etmek de doğru olmazdı. Yine çoluk çocuk bakımsız kalacaktı.  Önce kendisine düzgün bir kadın bulup evlenmeli, sonra ise Akbilek’in istikbaliyle ilgili karar vermeliydi. İhtiyarın derin düşüncelerinin en son neticesi böyleydi. Düşünmüştü düşünmesine de, karı bulması artık kolay değildi. Yaşı genç değildi artık, elli beşine gelmişti. Bu yaşta artık birisinin genç kızı için başlık ödeyip de sonra onu terbiye etmek akılsızca olurdu. Hem böylesi onun küçük çocuklarına bakabilir miydi? Yaşlı kocasına bakar mıydı? Ya aklı bir karış havada birisi denk gelir de, bekâr delikanlılarla gülüşmeye kalkarsa, bu utançtan kurtuluş olmaz, mezara girmek bile daha iyi. Boşanmış kadınlara karşı da olumsuzdu, onlar oldum olası rezil ve azgındırlar.  Eğer dul kadın alsa onun da çocukları ola bilir, ölmüş eşinin yakınlarına karşı sorumlulukları ola bilir, sonra Mamırbay’ın evindeki malları başka yere taşıyabilir. Hem işe dayanıklı, hem düzgün ve insaflı birisini bulmak hiçte kolay bir iş değildi. Tanrı kimseyi ihtiyar yaşında karısız bırakmasın. Daha büyük bir şanssızlık olabilir miydi? Bu soru ihtiyarın aklına sıkışıp kalmış, ne taraftan bakarsa baksın çözemiyordu, eli ayağı bağlı kalıyordu. Mamırbay lüks içinde yüzen beylerden değildi, ancak bir ihtiyacı da yoktu. Hayatı her zaman rahattı, gelen misafirlere zevkle yazın koyun kızartması ve kımız, kışın ise yağlı et ve yemekler ikram ediyordu, eğlenceli sohbeti de eksik olmuyordu. Bölge hükümetinin ve hatta nahiye müdürünün gözünde itibarı vardı. Zamanı gelmiş yerli hakim görevine seçilmişti. Sonra bu işleri bırakmış, yakınları arasında önemli bir figür olmasıyla yetiniyordu. Yakınları arasına onun sözünün değeri başka ihtiyarlarınkinden fazlaydı. Bu arada hiçbir zaman boş söz konuşmaz, adamlarını sıkı kontrol eder, her baş hayvanının hesabını bizzat bilir, herşeyin fiyatından haberdar olurdu.

Kış gelmiş, Karaşaş’ın eteklerine karlar yağmıştı. İyi niyetli komşular, Akbilek’in artık bıkmış olduğu o ilgilerini daha nadir gösteriyorlardı. Akbilek ev sahibesi olarak gayet başarılıydı, Mamırbay da işlerine ve düzenine yeniden dönmüştü. Evin işleri az mıydı: oradan al, buraya teslim et, kışlık et hazırla, şehir işleri, bozkırdaki işler.

Böyle günlerden birisinde ihtiyarın yanına eski tanıdıklarından birisi olan Aldekey uğramıştı. Aldekey işe yaramaz adamın tekiydi, fakat çok enerjikti, eleğiyle su taşımaktan yorulmaz, tanıdıklarını ziyaret etmekten de geri kalmaz. Şimdi de bir tanıdığının, bir tanesi bir burun deliği kısa, üzerine sadece sol taraftan bindiren “tors” damgalı, ikincisi beyaz yeleli kızıl at olmak üzere iki atı kaybolmuştu. Bu durum onu oldukça endişelendiriyordu. Avulları dolaşıyor, herkesten onları görüp görmediklerini soruyordu. Yolunun üstünde olan eski ahbabına da uğrayıp eski günleri anıp, sıkıntısını paylaşmak ve bulunan kızı için de mutlu olduğunu belirtmek istedi. Veya belki de gecelemek için başka bir yer aramak için artık çok geç olduğundan böyle davranmıştır. Avluya Aldekey’in girdiğini duyan Mamırbay: “Kısmet bu uğursuzu da getirdi ya...” – diye söylendi. Ancak konuşmamazlık edemezdi. Başına gelen bu hadiseler olmasaydı bile misafiriyle paylaşabileceği şeyler vardı, hem sohbetlerini da özlemişti artık. Mutlaka sıkıntını paylaşabileceğin birileri olmalı bu hayatta. Komşuna veya akrabana kafanı kurcalayan şeylerden sözetmeye hele bir başla, insanda huzur bırakmaz, hayvanlarını bile rahat geçirmezler. Erkek olsalar da çoğu zaman kadın aklıyla hareket ederler, dengesizdirler, seni kendi yerinen etmeye kalkışırlar.

Aldekey önce üç defa “elif lâm” ve “kulhuvallah” okudu, selamlaştı, sonra sözü keskin bir kadı efendinin, hüzünlere boğulan acılı hânın derdine derman bulduğunu anlattı ve en sonunda ihtiyara taziye bildirip metin olmasını tavsiye etti. Abay’ın sözlerini de aktardı: “Hüznü, ona karşı güçlü durarak karşıla”. Bu Aldekey şiirsel hikmetlerde başarılıydı, eskiden bildiği bir sürü hikâyeyi ezbere hatırlıyordu: “Binbir gece”, “Kırk vezir”, “Papağanın seksen kuruntusu”, “Altıparmak”. Gençliğinde atılgan bir yiğit, güreşçi, müzisyen, türkücü, komedyen olarak tanınırdı da, Bayşuk tepesınden düşünce, fena parçalanmıştı. Tütün içmek, şaka yapmak ve latife anlatmak, “Şöyle yap, böyle yap” gibi tavsiyeler vermek gibi hünerlerini saymazsak, tüm edebiyatı ve sanatı kafasından fırlamıştı. Ön dişleri olmayan, masaya oturunca kalkmak bilmeyen iştahlı bir ihtiyardı. “Aron Raşid’ den” “Az Janibek’e”, ondan sonra “Konuşmacı Jirenşe” ve “Lokman hekim” gibi hikmetli eserlerden hafızası el verdiğince zorlanarak da olsa alıntılar yaparak uzun uzun konuştu. Şunu söylemek gerekir ki, emekleri boşuna gitmemiş sohbetlerinden sonra kötü kaderine sitemli olan Mamırbay’ın keyfi iyice düzelmiş, hatta hizmetkârlarına: “Çobanı çağırın, misafirim için eti nazik olanından bir kuzu seçip kessin. Yaşlıların yiyeceği et de dişine lâyık olmalı” – diye emir verdi. Aldekey ise içinde nasvay olan boynuzdan yapılmış sigaralığını çıkarttı, içinde kalanları avucunun içine boşaltıp büyük parmağının tırnağıyla ezmeye başladı. Tütünü dudağıyla dişinin arasına koydu. Artık nasıl sarsmasa da sigaralıktan hiçbir şey çıkmıyordu. Bu arada Aldekey eski ahbabına iş buyurmaktan da geri kalmadı:

-              Keşke nasvay hazırlasaydın, küller niye ziyan olsun ki?          

Tabi böylesine keyif verici bir karışım hazırlamaya sadece kül yetmez iyi tütün de gerekir. Üstelik kül de Saksaul ağacından elde edilen kül olmalı, ondan başka bir kaç madde daha olmalı ve bunların hepsi de Aldekey’e hemen şimdi getirilmeliydi. Fakat az önce uğruna koca kuzuyu kesmeye bile razı olduğu adama hayır demek ne mümkündü?  Şimdiki zamanda polis, ÇeKa ajanı ve muhtarlar dışında uğrunda böylesine önemli bir hayvanı feda etmeye değecek misafirler çok azdı. Fakat biz, hayvan kesmenin inceliklerinden değil, Aldekey’in et ve nasvay dışındaki başka kokuları da çok iyi aldığından bahsetmek istiyoruz. Anlayacağınız Aldekey’in kibirlenmek için güçlü sebepleri vardı. Gerçi dün bir evde eskimiş pastırma yedikten sonra midesi bozulmuş, yolda gelirken bağırsaklarındaki bu illetten küfür ede ede kurtulmuştu. Aldekey omuzlarına Mamırbay’ın yenleri pahalı kumaşlarla süslenmiş gri kürkünü kapatmış, başına yine onun kürk şapkasını giyip bağcıklarını bağlamış, keyifle çay içmeye hazırlanmıştı. Akbilek, misafirin nasıl bir saygıyla ağırlandığını görerek çaylarından en iyi çeşidini demlemiş, yanına da en pahalı tatlılardan ikram etmişti. Bunlar bile ihtiyar Aldekey’in kafasında kirli düşünceler uyandırmaya yetmişti. “İhtiyarın kızı amma da tatlı kızmış. Rusların onu kullanmış olmaları ne kadar da yazık!” Çay içip kemiklerindeki yaşlılık ağrılarını dindiren Aldekey, Mamırbay’ı türlü şakalarla güldürmeye başlamıştı. E, tabi, kesilmek için hazırlanan kuzunun karşılığında bir şeyler yapması gerekiyordu ne de olsa. Et pişinceye kadar ağzı hiç kapanmıyor, özellikle de şu konudan söz etmek istiyordu:

- Kendinize uygun bir eş bulsanız da, çocuklarınız anne şefkatinden mahrum kalmasalar.

İhtiyar, Akbilek’in tarafına baktı ve:

- Ah, be Aldekey, bu yaşımda artık evlenmek benim neyime?

Cevabı sanki: “ben artık evlenirsem bile kendi isteğimle değil, beni düşünen iyi insanların tavsiyelerine uymak için, neyse birilerini bulun da, başgöz edin” niteliğindeydi.   Ne de olsa çocuklarının gözü önünde kendisine kadın aramak ayıp sayılırdı.

- E, ne diyorsunuz siz? Siz daha dimdik ayaklarınız üstünde duruyorsunuz. Ben artık dişsiz olsam da, karım Salima ile ancak koyun koyuna uyuyorum. Size şunu söyleyeyim, kadınsız yaşamanın tadı tuzu yok, - dedi ve buna benzer şakalar etmeye başladı. – Kimi daha çok beğenirsiniz, ha? Size genç kız almak uygun olmaz gibi geliyor. Onlar kuş gibidir, daldan dala konabilirler. Size en uygunu çalışkan bir dul kadın, - dedi ve dul kalmış kadınların isimlerini sıralamaya başladı. İhtiyarın gizli hayallerini tahmin etti sanki.

Sabah çayından sonra ihtiyar Alkeday’la ahırın kuytu bir köşesinde bir şeyler konuşmaya başladı. Kim bilir neler konuşuyorlardı. Aldekey’in atı kapının önünde eyeri takılı halde bekliyordu. Nihayet, ihtiyar çalışanlarına emir verdi:

- Hey, Aldekey’in ata binmesine yardım edin.

Aldekey gelmiş ve gitmiş, fakat sanki bir mucize gerçekleşmişti: ihtiyar kızına hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başlamıştı. Sesinde sıcaklık duyuluyor, kızına bir iş buyuracağı zaman: “Canım, bunu böyle yap, şunu şöyle yap”, - diye sesleniyordu. Akbilek canlanmış, babası ise onun için sanki ölülerden dirilmişti. Akbilek güzelleşmiş, sanki yüzü bile aydınlanmıştı.

 

* * *

Pencere camlarının üzerindeki ince kırağı parçaları eriyor, gözyaşlarına benzer ince damlalar halinde akıp düşüyordu. Pervazın üzerindeki su birikintisinde donmuş sinekler yüzüyordu. Kış güneşi beyaz nurlarını odanın ortasında serili olan seccadeye doğru uzatmıştı.

Pencerenin yanı başında iki genç kadın dikiş dikip bir şeyler fısıldaşıyorlardı. Onlardan birisi dişleriyle mavi kumaş parçasını tutmuş, içinden iplerini çıkartan Urkiya. Akbilek ise dizlerine küçük kaşkorseyi sermiş, önüne gümüş düğmeler dikiyor. Arkalarında, saçı başı dağılmış olan küçük Sara, bebeği için elbise biçiyor.

Akbilek ona dönüp çağırdı: “Hayatım, yanıma gel”. Üzerine yeni kaşkorseyi giydirdi ve düzeltti. Kız çocuğu yeni kaşkorsesini çok beğeniyordu. Ablası ise dikişinden memnundu. Birbirlerine gülümsüyorlardı. Kızın içi sevinçle doluyor, güzel ablasının boynuna dolanıyor, uzun uzun sarılıyordu. Akbilek kardeşini yanağından öptü ve: “Hayatım, dikkatli giy, kirletme, olur mu?” Yeni kaşkorse ona nasıl da yakışıyordu. Ancak Urkiya’nın yüzü değişmedi. Sara’nın gül gibi güzel yüzüne bakıyor ve göğsünde yavaş yavaş yükselerek acı hissediyordu: “Tanrım, çok şey istemiyorum ki. Benim mutluluğum için şunun gibi ufak saçı başı dağınık bir varlık yeterdi. Dünyada bir çocuktan daha değerli, daha tatlı ne ola bilir ki? Kahrolası şu hayatta, tek bir meyve, bir yaprak bile vermeyen ağaç kurusu gibi duruyorsun. Ne çiçek, ne meyve. Neden ona böyle güzel giysiler dikmeye imkân verilmedi ki? O da diker, onları güzel düğmelerle süslerdi. Nasıl sarılır, bağrına basar, böylesine şirin bir minik kuşu nasıl da severdi. Kahrolası rahmi ne zaman canlanacak, hayali ne zaman gerçekleşecekti? Ah, anneliğin mucizesi. Neden böyle ateşlendim ki? Soğuk almış olmayayım”. Urkiya ne zaman çocuklardan bahsetmeye başlasa, sanki hastalanıyor, halsiz düşüyordu. Hele hamile bir kadın gördü mü, içi paramparça oluyordu. “Başka hayal edilecek ne var ki bu hayatta?” – diye düşünüyordu. Ne zenginlik, ne fakirlik, ne açlık, ne hastalık, ne huzur, ne mutluluk, çocukların yoksa hiçbir şeyin anlamı yok.  Şu hayatta çocuktan değerli ne var ki? Hiçbir şey. Bir anne onun önünde çocuğuna vurursa, Urkiya’nın içi ürperiyor: “Hayvan! Bir çocuğa nasıl vurabilir, bağırabilir, ağlatabilir?” Anlamıyordu.

 Şimdi de bu küçük süslü kıza bakınca acısı daha da keskinleşiyor. Herhalde başka hiç kimse hayatını bir çocuğa adamayı bu kadar çok istememiştir. Doğurmak arzusu o kadar güçlüydü ki, damarlarının hepsi, kanının hepsi kurumuştu sanki annelik arzusu susuzluk gibiydi, bu susuzluktan tüm kalbi çatlamıştı sanki. Böyle bir susuzluğu çölde susuz kalmış yolcular bile hissetmez. Ona dünyanın tümü bir çöl gibi geliyordu. Gece gündüz Tanrı’ya ona bir çocuk versin diye yalvarıyor; hamile kalmak için denemediği hiçbir şey kalmamıştı artık: şam baksılara da gitmiş, hacılar ve imamlarla birlikte dualar da etmiş, türbelerin yanında da gecelemiş, boynuna muska da takmış, defalarca sadaka dağıtmış... Ve herşey boşunaydı. Urkiya kocasının onu reddedip üzerine kuma getirmesinden bile korkmuyor. O kocasına sadıktı; en zor zamanlarda kendisi, kocasına eve tokal dedikleri ikinci karı getirmesini teklif etmişti. Bari onun çocuklarıyla avunurum diye düşünüyordu.

– Yaramaz kız, yanıma gelir misin? Sen benim kızım olur musun? – diyor Sara’ya sıkı sıkı sarılıyordu.

Sara Akbilek’e bakıp sanki: “Ciddi mi?” sorusunu sormak istiyordu.

– Tanrım! Kendi çocuğumuza sarılabileceğimiz o gün gelir mi acaba? – diyor Urkiya iç çekip.

– Daha çok gençsin, Tanrı merhametlidir, mutlaka verir.

– Kim bilir. Bu dileğin inşallah gerçekleşir. Sana inanmak isterim. Bugün bir rüya gördüm. Avulumuz göçe başlamış. Biz ikimiz geride kalmış, kaybolmuşuz. Dağ geçidini aşmışız, önümüzde ise boşluk, onun da ortasında büyük bir kaya. Kayanın tepesinde siyah bir kaya kartalı, birden yerinden kalkıp bize doğru uçmaya başladı, yanımıza geldi, seni alıp götürdü. “Aman Allahım, parçalayacak” – diye bağırıyorum. Kaya kartalının pençelerinde senin elbisen dalgalanıyor, seni doğuya doğru götürüyordu. Seni de alıp uzaklara götürüyor, uzaklaştıkça ufalıyordu. Uzaklarda yere konmaya başladı. “Ah, şimdi mutlaka yiyecek” – diyor taşların üstünden koşuyorum. Yanına geldim ki ne göreyim, sen ufak beyaz bir kuş yavrusuna dönüşmüşsün.  Kaya kartalı yok. Kayanın eteğinde oturmuş etrafa bakınıyorsun.  Nereden çıktı bilmiyorum, fakat birden senin bahsettiğin o İskander belirdi. Kuş yavrusunu eline aldı, götürüyor. “Duana, kuşu bana ver” – diyorum. Veriyor. Ben yavru kuşu bağrıma bastım, yoluma devam ettim. 

- Aman Allah’ım, bu basit bir rüya değil. Bir anlamı olmalı. Nasıl yorumlasak ki? Yoksa yine mi birileri beni kaçıracak? – dedi ve Akbilek’in gözleri korkuyla doldu.

İkisi de korkup, rüyayı farklı şekilde yorumlamaya çalıştılar, fakat bir sonuca gelemeden birbirini sakinleştirmeye koyuldular:

- Sonuçta bu sadece bir rüya, nasıl bir anlamı ola bilir ki?

Sara yeni kaşkorsesini komşulara göstermeye gitti.

Urkiya ve Akbilek yanlarına bir testi ılık su alıp, avulun dışına oturmaya gittiler. Hava rüzgârlıydı. Bembeyaz giysilerine bürünen dağlar, avulun üstünden sarkıyorlardı. Koyunlar beyaz karın üzerinde siyah noktalar gibi görünüyorlardı. Onları güden çobanlar adeta birer vahşi kuş gibiydiler. Güney yamacının ince karı ayaklarına yapışıyordu. Soğuk iliklerine kadar üşütüyordu.  Derin geçidin tarafından geniş adımlar atarak bir yolcu geliyordu. Urkiya ve Akbilek kaftanlarına sarınmış güneşli dağ yolundan yürüyorlardı.

- Senin gördüğün o rüyada biz burada mı kaybolmuştuk?

Urkiya etrafına bakınarak:

- Galiba. – dedi.

- Aman Allahım öylece üzerime mi saldırdı?

- Allah korusun.

Esrarengiz kâbustan sonra birkaç gün geçmişti. Babası surat asmayı kestiği günden itibaren Akbilek’in aklına sık sık sözlüsü geliyordu. Bekbolat’ın yaralandığını ve şu anda şehir hastanesinde bulunduğunu kısa bir süre önce kendisine Urkiya anlatmıştı. O zaman Akbilek ayrıntıları soruşturmaya pek de meyilli değildi. O sırada daha çok babasının kendisine olan davranışları ile ilgileniyordu. Şimdi ise artık düşünceleri başka yöndeydi. Ayrıca kendisini soruşturmaktan zevk alan herkes hevesini almış onu rahat bırakmıştı.  Urkiya ile yaptığı sohbetler uzamıştı. Aslında aralarında artık sır da kalmamıştı. Şimdi Bekbolat’dan nasıl bahsetmesin? Urkıya Akbilek’in Bekbolat’a karşı bu ilgisini çok iyi anlıyordu: “Acaba beni hala seviyor mu? Yoksa değişti mi?” Bunu da tam olarak bilemiyor, ancak tahmin edebiliyorlardı. Şehre sık sık giden delikanlılardan birisine Bekbolat’ın durumuyla ilgili herşeyi öğrenmesini rica ettiler.

Şimdi de o delikanlıyı bekliyor, yolunu gözlüyorlardı. Uzaktan görünmesi gerekiyordu. Son günlerde Akbilek sürekli sözlüsünü düşünüyordu, ta bir gün ateşlenene kadar. Daha önce kendinde böylesine güçlü bir tutku hissetmemişti. Yaşı kendisinden büyük olan tüm erkekler onun için ağabey, amca, veya dayıydı. Yaşıtları ise hiç kimse. Şimdi ise yakışıklı bir erkek görünce, ona karşı ilgi duyabiliyor, onun durup kendisine tatlı sözler söylediğini, dokunduğunu, kendisinin de onu okşadığını hayal edebiliyordu. Zihninde çıplak erkek figürleri canlanıyordu. Hayal ettiği bu görüntülere karşı kendisinde tiksinti uyandırmaya çalışsa da, nafileydi. “Aman Tanrım, ne kadar ayıp. Belki de ben gerçekten azgın birisiyimdir. Bütün bunlar artık kadın olduğum için olabilir mi? Tüm kadınların aklında bunlar mı var acaba? Herhalde böyle olan sadece benimdir...” Bu konuda Urkiya ile konuşmak istedi, ancak kendisinden başka birisinin düşündüğü bu rezil şeyleri bilmesini istemeyişi onu durdurdu. Beni gözü önünde büyüyen o saf kız çocuğu olarak bilsin daha iyi. Her gün her gece sevgilisinin kollarında olmak arzusu daha da güçleniyor, dayanılmaz oluyordu. O aklına gelince yerinden fırlıyor, adını sayıklayıp köşeden köşeye dolaşıyordu. Evde tek başına kaldığı zamanlarda Akbilek yorganının üzerine uzanıyor, ayaklarını bir uzatıyor, bir topluyor, gözlerini kapatıyor, onu hayal ediyor. Hayallerinde ona sarılıp öpüyor, içindeki ateş biraz olsun soğuyordu.

Sanki Bekbolat’a sonsuza dek bekleyeceğine yemin etmiş gibi Urkiya’yı gördü mü, hemen:

– Şehirden haber yok mu? Allah’ım niye bu kadar uzun? – diye iç çekiyordu.

– Hiçbir şey duymadım. Kim bilir orada ne yapıyorlar.

Fakat Akbilek bu imaları anlamıyordu.

– Neden kendisiyle ilgili haber yollamıyor? Neden beni merakta bırakıyor?

Biz kızlar böyle şeylere karşı nasıl hassasız bilmiyor mu?

Akşam oluyor. Lambayı yakmak için daha erken. Ev karanlıklaşıyor. Akbilek tek başına köşedeki kilimin üzerinde yatıyor.

Eve giren Urkiya:

- Güzelim, vakitsiz mi uyuyorsun sen? Lambayı neden yakmıyorsun?

Akbilek kaprisli ses tonuyla ona:

- Zamanı gelince yakılır, - diye cevap veriyor.

- Lamba nerede? Ben yakayım...

Akbilek:

- Teyzeciğim, neden acele ediyorsun? Daha erken, - dedi ve yerinden kalktı.

Urkiya:

- Tamam, bakalım şimdi ışıksız ne yapacaksın. Bak, avucumda ne var, bil

- Şeker mi?

- Hayır.

- Kuruş mu?

- Hayır.

- Peki görünüşü nasıl? Yumuşak mı, sert mi?

- Bunu söyleyemem, ama tatlı bir şey.

- Beyaz ve tatlı, şeker bu.

- Şeker değil, fakat çok istediğin bir şey.

- Ne bu, teyze?

- Bu çok değerli bir şey, en ilginci de içindekisi.

- Aman, Allah’ım. Meraklandırma teyze.

- İçinde senin beklediğin bir şey var.

- Harika bir mektup.

- Bildin, bildin. Ben de artık onu sana vermemeyi düşünüyordum, - dedi ve biraz daha kızdırdıktan sonra elindeki katlı mektubu uzattı.

Şu ana kadar dünyalara karşı kayıtsız olan Akbilek yerinden fırladı ve adeta tek bir el hareketiyle lambayı yaktı, onu yanına koydu ve elindeki mektubu öptü. Başka türlü nasıl olabilirdi ki. Bu mektubun içinde onca zaman hayalini kurduğu öylesine tatlı sözcükler vardı ki:

“Saygıdeğer Akbilek-cana sonsuz saygı ve hürmetlerimiz ile selam ederiz. İşlerimizin nasıl olduğuyla ilgileniyorsanız, bilin ki, ağabeyiniz Tolegen’in de yardımı ve desteği ile yaramız iyileşmiştir. Şimdi ise eyerin üzerinde şahin avında bulunmaktayız. Kâfirlerin elinden hayırlısıyla kurtulduğunuz müjdesinden haberimiz var... Ecel vaktine ancak gökyüzünde karar verilir, eminim ki, rahmetli anneniz de size merhametini gönderiyordur. Ölüme şükredelim, başımıza her ne gelirse gelsin sabırlı olalım. Üzgün olduğumuzu bildirmek ve sağlığınızdan haber almak için arkadaşımız Akbergen’i gönderdik. Şunu bilin ki: duygularımızda soğuma olarak adlandırılabilecek herhangi bir şey yoktur. Ümidimiz o ki, sizin duygularınız da soğumamıştır. Size başınıza gelen bu zor günleri atlatmanızda sabırlar dileriz. Ne olursa olsun, metin olunuz. Sizler orada, bizler burada hepimiz sağ olalım.

Size belli olan Bekbolat’ın kalemi ile yazılmıştır”

Böyle bir mektup herhalde her kadını mutluluktan oynatmaya yeterdi. Cebine koymayı bile düşünmediği bu mektubu ovuşturarak elinde tutan Akbilek güldü.

- Teyzeciğim, ne kadar da güzel.

- Ben ne demiştim sana.

- Akbergen nerede?

- Bizde oturuyor.

- Bize uğramayacak mı yoksa? Olmaz ki.

Akbilek şu anda Akbergen’e karşı derin bir sempati içerisindeydi. E, tabi! Ne de olsa o sevgilisinden mektup getirmişti. Onu görmeyi çok istiyordu, ancak onun durumundaki birisi için bu hareket hoş olmazdı.

- Şimdi ne yapacağım?

- Ne yapacaksın? Sen de mektup yaz.

- Ne yazayım ki?

- Kendin bilmiyor musun? Hissetiklerini yaz. Yoksa utanıyor musun?

- Aman, Allah’ım, ne yazabilirim?

- O sabah erken gidecek. Sen şimdi yaz, ben sonra yine uğrarım.

Akbilek, küçük masasının başına çöktü, eline “Aton” markalı kırmızı kurşun kalemini ve birkaç sayfa kâğıt aldı. Kâğıdın altına “Kız Jibek” adlı kitabını koydu. Olmuyordu. Sırtına uzandı, kaleminin ucunu ısıra ısıra düşünüyordu. Kendiliğinden “saygıdeğer”, “nasıl olduğumuzu sorarsanız” gibi bir kaç söz yazdı, fakat sonrası gelmiyordu. Daha doğrusu dilinin ucunda binlerce kelime vardı da, bir türlü aralarından gerekli sözleri seçip alamıyordu.  Bir herşeyden bahsetmek istiyor, bir suskun kalmayı tercih ediyordu. Gerçi kaç sayfalık mektup yazarsa yazsın, yaşadıklarını ve hissettiklerini yine de ifade edemezdi. Kalemin ucunu diliyle ıslatıyor, kâğıda değdiriyor ve birden yazdıklarını karalıyordu. Yine de bir şeyler yazabilmişti: “Bizde de sizden soğuma hissi yoktur. Uzun zamandır beklediğimiz mektubunuzu aldıktan sonra artık tek isteyebileceğimiz çabucak gelmenizdir. Çok acele yazılmıştır. Beni bağışlamanızı dilerim. Akbilek.”

Birazdan Urkiya geldi ve mektubu götürdü.

Tüm dünya uyumuş, bir Akbilek uykusuzdu, gelin olmanın o anlatılamaz duygusunu hayal ediyordu. Yüzünü beyaz ipekten duvağı kapatıyor, üzerinde ise gelinliği vardı. Yanında Urkiya ve Sara vardı. O tam bir sessizlik içinde çiçekli bir bahçenin derinliklerinden çıkıyor, avulun girişinde ise onu kırmızı ve yeşil giyinmiş kız arkadaşları karşılıyorlardı. Onların kahkahalarının ve takılarının nazik çıngırtıları duyuluyor. Kadınlar başından aşağı altınlar döküyor, avul çocukları ise tam ayaklarının önünde koşuşturuyorlardı. Hafif rüzgâr yüzündeki duvağını dalgalandırıyor ancak açmaya cesaret edemiyordu. Genç kızların ve kadınların arasında yürüyen Akbilek’in ta kendisi. Tüm dünya onu bekliyor sanki...

                Onu, içi çeyizle, sandıklarla, yorgan döşeklerle dolu yeni evliler çadırına girdiriyorlar. Yüzü hala duvakla kapalı olan Akbilek arkadaşlarının tam ortasında oturuyor. Yetişkin kadınlar giriyor: “Gelini görmek istiyoruz”. Birisinin “Yüzünü aç!” - diyen ısrarcı sesi duyuluyor. Kalkan kızlardan birisi Akbilek’in duvağını açıyor. Akbilek’in yüzü güneş nuru, ay ışığı kadar güzel. Kadınlar hayran kalıyorlar. “Allah yolunu açık etsin, canım. Otur, otur!” Akbilek ipekten eteğini düzelterek yeniden oturuyor.

Düğün bitmiş, insanlar dağılıyorlar. Akbilek yeni evliler çadırında. O artık gelin olmuştur. Başında yeni gelinlere giydirilen başörtüsü, üzerinde ise hafif bir elbise vardır. Ahşap yatağının yanında oturmuş ince parmaklarıyla kocasına bembeyaz bir gömlek biçiyor. Yanında Bekbolat uzanmış dombra çalıyor. İkisini de heyecanlandıran güzel bir nağme çalıyor. Akbilek kocasının yüzüne ateşli bir bakışla bakıyor: “Ah, canım!” Bekbolat ona gülümseyerek elini uzatıyor. Akbilek de utanarak ona yaklaşıyor. Kocası ona omuzlarından sarılıp, dudaklarından ve nazik gerdanından öpüyor. Bakışları karşılaşıyor. Birbirlerine bakmaya doyamıyorlar. Belki de baba ocağında çoktan sabah semaveri kaynıyordur, ancak yeni evlilerin çadırına güneş bile uğramamıştır. Akbilek güneş nurlarının içeri girmesi için perdeleri açmaya çalışır, ancak kocası yine sarılmaya, okşamaya acele ediyor, bırakmak istemiyor.

Akbilek: “Yeter, hayatım!” – diye kalkıp giyiniyor ve bakır ibriğini alıp tepelere doğru gidiyor. Birbirinin arkasını kovalayan yaramaz deve yavruları, tayların üzerine binmeye çalışan çocuklar, avulun çevresinde gübre toplayan kızlar. Akbilek tüm bunlara baka baka evine dönüyor.

Kendi abdestini halleden Akbilek şimdi de kocasının ellerine su döküyor, çamaşır ipinde asılı olan nakışlı havluyu alıp ona uzatıyordu.

Akşama atının yanlarına ördekler, kazlar asılı elinde şahiniyle kocası geliyor, o ise beyaz çadırlarının yanında bekleyerek bakıyordu.

İşte göç zamanı. Akbilek çadırı dağıtıyor.  Göç kendi düzeniyle devam ediyor, geride kalan kızlar ve gelinler gri atıyla giden Akbilek’in etrafını sarıp, şakalaşmaya, şarkılar söylemeye başlıyorlar. Şarkı söyleyip oynayan bu kadınlar sürü halinde yollarına devam ediyorlar, yanlarına her birinin elinde şahinleri olan kocaları yaklaşıyor.

Akbilek anne olmuştu. Sevdiği adama harika bir erkek çocuğu vermişti.  Kocası, arkadaşı Akbergen ile her zamanki gibi avlanırken, Akbilek de evladının beşiği yanında avunuyor, yavrusunun kendisine uzanan parmaklarını öpüyor, onun narin sırtını elinin üzerine koyup emziriyor. Babası ava gitmeden önce beşiğin yanı başına koruyucu özellikleri olduğuna inandığı baykuş tüylerini koymuştu, şimdi ise o oğluyla beraber sevdiğinin karşısına çıkıyor.

“Babası, yavru kuşuna bir bak hele!” Çocuk ise artık uyumakta. Babası yine de evladını yukarı kaldırır, bebek kokusunu içine çeker, oğlunun erkeklik guruyla kendisi de gururlanır.

                Sabah Urkiya evlerine uğrar uğramaz, Akbilek acele ile sordu:

-              Gitti mi?

– Gitti.

Onun bu acelesinin sebebi, mektubunda sözlüsünü yanına çağırmış olduğu için, “belki de gitmemişse mektubu geri alabilirim” diyeydi. 

 

* * *

 

Galiba aradan dört beş gün geçmişti. İhtiyar evde yoktu. Akbilek Sara’yı elinden tutmuş, pencerenin önünde duruyordu. Çobanlar hayvanları ahırlara girdiriyor, süt sağan kadınlar işlerinin başına geçiyorlardı, ahırın çatısının köşesinde beyaz bir leke görünüyordu. O Urkiya’nın başörtüsüydü. Akbilek Sara’yı ağabeyini çağırmaya yolladı.

– Kulağına bir şeyler söyleyeceğim, - diye Kajeken’i çağırdı.

-              Gerçekten mi?

-              Tabi ya.

– Peki, ne yapacağız şimdi?

– Bizde kalacak.

– Babama karşı ayıp olmaz mı?

– Hayır. Birlikte kalmayacağız ki. Ne var bunda?

– Kuzu kesmek lâzım.

– Tabi ki, kardeşim. Biz onu her zaman çok iyi karşılamışızdır.

Akbilek’in kalbi bir yerlere uçup gidiyor. Odalara girdi. Lâmbayı yaktı. Çay demlemeye başladı. Kilimlerin uçlarını düzeltti. Seccadeyi düzgünce yerine astı. Bir türlü kendisine yer bulamıyordu, bir o yana, bir bu yana dolanıyor, etraf temiz mi, kenarda köşede herşey düzgün mü diye kontrol ediyordu. Sanki sandıkların üzerindeki tozun onun mutluluğuna bir tesiri olabilirmiş gibi... Semaver de kirliymiş gibi geliyor, Kajeken’in yenleri de kirlenmiş gibi, süt sağan kadınların başörtüleri de kirli, hatta masa örtüsü bile yağlı lekeler içindeymiş gibi...

-              Ah be kardeşim, yenlerini ne ara böyle kirlettin sen? Mümkünse burnunu yeninle silme.

Aşçının hazırladığı çöreklerin tadına baktı ve:

-              Azıcık yüzünü yıkasaydın keşke! – dedi. Kadının üzerindeki başörtüsü kirliymiş gibi gözüktüğünden, annesinin kısa bir süre giydiği örtüyü ona verdi.

Çobanlara da söyleyeceği şeyler vardı:

-              Gün boyu bozkırda hayvan gütmek sıkıcı olsa gerek.

-              Neden sıkıcı olsun?

Akbilek herkese yardım etmek istiyordu. Herkesin kendisi gibi mutlu olmasını istiyordu.  Kimse ile ilgili kötü bir şey düşünemiyor, kimseyi kırmak istemiyordu. Çobanların “neden sıkıcı olsun” – diye cevap verişlerini cehaletlerine bağlıyordu, “O sıkıcı koyunların peşinden koşmaktan başka ne kalıyor ki bu zavallılara, sevgi ile karşılaşmaya ümitleri bile yok. Yoruluyorlardır.” – diye düşünüyordu.

Akşam çayı uzadıkça uzuyor, bir gün gibi geliyordu. Sara’nın da bir türlü uykusu gelmek bilmiyordu. Pencerenin arkasındaki karanlığa bakıyor, duvardaki saati acele ettirmek istiyordu. Tabak çanakları toplamış, çocukların yataklarını sermiş, dışarı çıkmıştı. Mutfağa girdi ve aşçıya: “Etler ne durumda? Kaynadı mı? Bizim uykumuz geldi, biz erken yatacağız.” – dedi. Dönünce kokulu sabunuyla yıkandı, özenle yüzünü, koltuk altlarını, karnını yıkadı. Temizlenmesi tam bir merasimdi. Kardeşinin meraklı ufak siyah gözlerinden özenle gizleyip gelin elbisesini annesinin başörtüsüne sardı ve yorganının altına sakladı.  Et pişinceye kadar Sara uyudu. Kajeken yanına kurulup bakır tırnaklı cadının masalını anlatmasını istedi. Akbilek’in hiç iştahı yoktu, çobanlara ise biraz daha yemelerini söylüyordu. Akşam yemeğinin sonuna yakın Urkiya geldi.

- Teyzeciğim, et yer misin?

- Ancak tadına bakarım.

Yemekten sonra Kajeken’i yatağına yatırdı, Urkiya ile dışarı çıktı, misafiri nerede karşılamak gerektiğini konuşuyorlardı. Urkiya, önce onlara gidip gençlerin orada yemek yemeleri gerektiğini düşünüyordu. Akbilek, Amir amcasıyla karşılaşmaktan çekindiği için çocukları evde yalnız bırakamayacağını bahane ederek reddetti. Aslında Urkiya haklıydı, sevgilisi ile başbaşa, lamba ışıkları eşliğinde birbirinin yüzüne baka baka yemek yemek ne hoş olurdu. Konuşup anlaştılar, nihayet Akbilek kardeşlerinin uyuduğundan emin olduktan sonra, amcasının evine gitmeye razı oldu, ne de olsa bu gece görüşmesini kendi evinde geçiremezdi!

Çocuklar derin rüyalara dalmış, Akbilek gelin elbisesi ve kaşkorsesini giymiş, kokular sürünmüş, üzerine kaftanını alıp dışarı çıkmıştı. Dizleri titreye titreye eşiğe ayak basmıştı.

Parlak bir ay ışığı. Kar gümüş gibi parlıyor. Yıldızlar yanıp sönüyor. İki ev arasında ince yol gözüküyordu. Bu yol sanki cennete giden yoldu. Sanki üzerine adım atman sana hayatının en büyük mutluluğunu getirecek olan o kapıyı açacak. Her adımla mutluluk daha yakın. Kalp çok gürültülü atıyor. Karşısına Urkiya çıktı.

- Amir amca nerede?

- O ön odada. Ben sizi arkadaki odada yerleştireceğim.

Aman, Allah’ım! Yoksa Akbilek’e gerçekten de bugün onun karşısında oturmak kısmet olacak mıydı? Urkiya kapıyı açtı.

Karanlıktan birden aydınlığa geçiş yapan Akbilek’in gözlerini bunca ışık köreltmişti. Geriye adım attı.

- Gir, hayatım. İçeri geç.

O gözükmüyordu, fakat oda onun varlığıyla doluydu. Akbilek teyzesine tutunarak, elbisesinin şıkırtısının eşliğinde içeri geçti. Bir bakıyor ki, Bekbolat’ın etrafı şafak nurlarıyla çevrili.

- Nasılsın kardeşim? – diyerek onu önce Akbergen selamladı. 

- Teşekkürler, - dedi nazik sesiyle Akbilek.

Etraf sessizleşti.

– Hayatında, annenizin yaşayamadığı tüm güzellikleri yaşamanızı dilerim. Herşey Tanrı’nın takdiri, bize ise ona boyun eğmek düşer. En yakın zamanda hayatınızda her şey yoluna girer, umarım... – dedi ve Bekbolat’a keskin bir bakış fırlattı. Bekbolat susuyordu. Akbilek elinde buruşturduğu ipek mendiliyle gözlerini sildi. Bekbolat susarak yana bakıyordu. O anda elinde et yemeğiyle Urkiya geldi. Değerli misafirlerinin önünde serili olan örtünün üzerine koydu. Ellerini önlerine sunulan ibrikteki suyla yıkadılar. Tepsinin üzerinde neredeyse koyunun yarısı vardı. En iyi yerlerinden ona yakın parça koyulmuştu. Onların arasında da sadece damada ikram edilen döş eti. Akbilek’in sözlüsüne biraz daha yakın oturması söz konusu bile değildi, zaten aralarında birisinin yayıldığını hissediyordu, neredeyse kapının yanına çöktü. Akbergen bıçağını çıkarttı ve gözlerinde soruyla Bekbolat’a baktı:

-              Doğrayayım mı? Bekbolat başını salladı. Akbergen ilk önce diğer odada oturmakta olan Amir amcaya verilmek üzere koyunun iyice pişmiş kellesini kesip uzattı.

- Bu dünürümüz için, kabul ediniz.

Urkiya:

– Beyim, önce kendiniz yiyin. Önce damada ikram etmek icap eder, gerisine sonra bakarız, - diye ısrar etti. Ancak Bekbolat’ın kekeleyerek bir şeyler söylemeye çalıştığını görünce, kelleyi kocasına götürdü, tadımlık bir parça kopartıp geri getirdi. Sofranın etrafında dördü oturdular. Urkiya Akbilek’e bakarak:

- Hayatım! Biraz daha yaklaşsana. Bekbolat buradakilerden sana en yakını. Neden ondan bu kadar çekiniyorsun ki? Gönül şarkılar söylüyor? Öylesine mutlu, değil mi?  Akbilek ürkek bir hareketle çekilmiş gibi yaptı, ancak ne sofraya ne de Bekbolat’a biraz olsun yaklaşmadı.

- Ha şöyle, size de zaten böyle yan yana oturmak yakışır. Akbergen de:

- Büyüklerden kimse yok. Duygularınızdan utanmanıza hiç gerek yok, - diye destekledi.

Bu ikisinin rahat bırakmayacağını anlayan Akbilek, kaftanının kenarı Bekbolat’ın dizine değecek şekilde biraz daha çekildi.

“Buyurun, yiyin,” – sofra başında başka ne konuşulur ki? Suskunlukları anlaşılır: et geldiğinde, Aldeke gibi, meşhur gevezeler bile dilsiz kalırdı, gizli gelen, saklanan Bekbolat ise ne yapsın. Her şey adaba uygun, yakışık, nazik, dikkatli, herkes birbirine saygıyla doludur! Onların et yediğini sanıyorsun herhalde? Yanılıyorsun, onlar “memnunluk” olarak bilinen bir yemeği yiyorlar. Garip bir yemektir: karnın doymuyor, utancını saklamaya çalışıyorsun ama yine de memnunsun. Bekolat göz ucuyla gelinine bakıyor. Akbilek daha da güzelleşti, küçük bir kız değildi artık, omuzları yuvarlanmış, gözleri mutlulukla parlıyordu. Gururu okşandı, bıyıkları altında tebessümü gizlenmiş, nişanlısı çok güzeldi! Akbilek biraz çekiniyor, yanakları kızarmış. Parmaklarının Siyah Bıyık’ın ellerine benzettiği de onu utandırıyor, rezalet! Dağ boğazında geçirdiği günlerin anıları sonbahar sinekleri gibi rahatsız ediciydi. Elbette, Bekbolat onları öğrenemez. “Ya hissederse?” – endişelen Akbilek, saçlarını düzelterek, arkasına yaslandı ve Bekbolat’a baktı, göz göze geldiler. Ekbolat’ın bakışları: “Tek seni seviyorum,”- diyordu. Alacakaranlıkta bile onun gözlerinde dinmek bilmeyen, baygın düşüren şefkat tahmin edilebiliyordu. Akbilek’in gözleri de: “Ben de kendimi sana vermeye hazırım,” – diye cevap veriyordu. Onun siyah gözlerinde çakmak taşından çıkan bir kıvılcım gibi aşk ışıtışı yandı. Ve sürekli yanan sevginin ışığı ikisinde de taştı…

Yemekten sonra, Urkiya gelin ve damadı kapıya kadar götürüp onları uğurladı. Karanlığın içinde kalmış Akbilek’in evine kadar gitmeleri lazımdı. Fakat iki aşık barakaların yanından bile geçemediler, eli ayağı dolaşmaya başladı. Bir adım bile atamıyorlar, durdular. Sevgi dolu Bekbolat sevgilisinin beline elini koydu. Akbilek meydan okurcasına, başını arkaya attı, gökte dolunay ışıl ışıldı. Gökteki yıldızlar gülümseyerek “Öpmek istiyorsan, öp!” – diyordu. Ve kılıç misali bıyıkları onun baldudaklarına değdiği zaman…

Nefeslerin sıcaklığı,

Omuzların değmesi,

Parmakların durması,

Belirsiz bir arzu,

Yüzlerin pırıltısı,

Sessiz öpüşmeler,

Sarhoşluk…

Tutkuyla yanan iki aşık dar yatakta neler konuşuyor, neye inandırmaya çalışıyorlar birbirini? Yazanlar biz değiliz, onlar, sabaha kadar “fıs-fıs” fısıldaşarak yazıyorlar, fısıltıları romanı yazan kalemdir, derin duyguları mürekkeptir, gökyüzü kadar temiz okşamaları kağıttır. Ama biz yaşlı ektiler gibi karanlık bir odada onların fısıltısını dinlemeyeceğiz, orada ne konuştuklarını sonra kendiniz sorarsanız, anlatmak isterlerse. Orada her ne olduysa artık, Bekbolat sabahın köründe atın üstündeydi. Akbilek yanında, kaftana sarılmış, yolcu ediyor.

Bekbolat ile bu kısa süren görüşmeden sonra, hasret nihayet acımasız netliğini kaybetmeye başladı. Elbette, şu an heyecanlandıran çok önemli olur. Hayatında olanları ve olacakları düşünüyordu. Bekbolat’ın en kısa zamanda dönüş yapması ile ilgili hayaller kuruyordu, onsuz hayat renksizdi, her şey siyah ve beyazdı... Vedalaşırken çekindiğinden ona bunu söyleyemedi.

Günlerden bir gün midesi bulandı… kalbini endişe kapladı. Kuş yumurtaları yemesi geliyordu. Kendi kendine şaşırıyordu. Yoksa gebeler gibi mi? Urkiya göbekli kadınlardan öğrenip ona gebelerin tuhaf damak zevklerini anlatırdı. Her şey, yatakta uzun yatmalar, kuş yumurtaların arayışı, her şey Akbilek’in karnında bir bebeğin olduğunun işaretini taşıyordu. Bekbolat ile geçirdiği geceden beri sadece beş gün geçmişti.

Akbilek rahatsız olduğunu Urkiya’ya anlattı, o tahminlerini doğruladı:

- Korkarım ki, canım, sen yüklüsün.

- Bırak, teyzeciğim. Nasıl hamile kalabilirdim ki?

- Kim bilir.

- Ya daha yeni?..

- Ben nerden biliyim…

- Hemen mi belli oluyor?

- Bir aydan fazla ise.

- Demek bu daha önce oldu.

- Eğer öyleyse, rezil olursun…

Günden güne Akbilek gebe olduğundan daha da emindi. Bot üstleri de ona dar geliyor artık, karnı da yuvarlandı... Yeni heyecan, yeni acı. Evli değil sonuçta. Nişanlısıyla olduğunu kimseye söyleyemezsin de. Hem bu duruma nasıl baktığına bağlı: ondan mı… artık ne yapacak… Teyzeyle gizli gizli konuşmalar daha sık olmaya başladı. Bebekten kurtulmanın yollarını aramaya başladı. Urkiya yarı ölü yaşlı kadınları düşük yapma araçları soruşturmaya başladı. Bu korkudan, düşmeden, ani hareketlerden olabilirdi. Urkiya karanlık bir köşeden “Hop!” diye önüne atlayarak, Akbilek’i korkutmaya çalıştı, hoplamak zıplamak zorluyordu, karnını dürtüyordu. Yaramadı. Akbelek’in sadece tamamen iştahı kesildi. Bacaklarda güçsüzlük, kusma vakaları arttı. Her şey bu şekilde devam ediyordu, bir gün Urkiya şunu söyleyene kadar:

- Canım, biliyor musun! Bana öyle geliyor ki ben de gebeyim, pişmiş soğandan tiksiniyorum, midem bulanıyor, kusuyorum… Kokulardan da…

Akbilek:

- Ya sana ne olacak ki! Sen zaten çocuk istiyorsun… Bana gülmek mi istiyorsun, sanki olanlar bana az… - diye cevap verdi.

- Ne diyorsun, canım, yapar mıyım ben!

Urkiya gerçekten yalan söylemiyordu. Dikiş ile meşgul kadınları ile birlikteydi, kendisi de dikiyor, aniden ayağa fırlayıp koridora koştu ve orada da kustu. Kadınlar arkasından koştu ve müjdeyi verdiler: sen de yüklüsün nihayet. Allah kerim.

Sadece:

- Öyle mi? – diye sordu.

- Tanrı mutlaka merhametini gösterir, zor mu? – diyerek çoktan bu haberi bekleyen kadıncağızı emin ettiler.

Kolay doğumlar dileyip hemen bütün avula, ilçeye Urkiya’nın gebe olduğunu yaymışlar. İyi kalpli kadınlar: “Gözü aydın,” diyordu, Mamırbay’ın evini kıskananlar ise: “Ölü köpeğimiz enikler, ama Urkiya hiç doğuramaz,” diyordu. Her nasıl onu çekiştirmeseler de gözlerini ondan ayıramıyorlardı. baksan da bakmasan da, bir iki ay sonra karnı çıkmaya başladı.

 

Belirsiz bir zamandan beri aksakal eyerden inmiyordu. Kaygılar, işler, avul gezmeleri, görüşmeleri vardı. Hem de akasakala teselsiz bir dul erkek gibi insanlardan kaçınmak yakışmaz, özellikle akraba arasındaki davalar,  çekişmeler bitmemiş değil de aksine sanki şeytan işlerin içine girmiş gibi etrafta her şey karmakarışık oldu, neler neler oluyor! Bir de kendi değerini göstermezsen itibarın düşebilir, burada düşünceni söylemezsen, orada ifade etmezsen: senin hakkın yok, Yüce Rabbinin vardır. Başka türlü kim sana ‘aksakal’ olarak hitap etmeye devam edecek ki? İşte Mameken çıkmak zorundadaydı.

Hangi misyonu gerçekleştiriyordu kendisi de bilmezdi, bu sefer Stelka lakapı olan birinin beraberinde  Aben Bayın avuluna gitmişti. Bu avula çok önemli bir sebep olmadan insanlar gitmezdi. Aksakalın bu gidişi de herhalde raslantısal karakteri taşımıyordu. Çıkmadan önce sakalanı normal bir hale getirmesi için avulun berberini davet etti, sonra ise Akbilekten yeni temiz gömlek iştedi. Ceketin plâstronununa sekize katlanmış kokulu mendil koymuş.  Uşağına ayakkabılarını parlayana kadar temizlettirdi. Uzun zamandır böyle hazırmaları görmezdi Akbilek, demek çok önemli bir ziyarete gidiyordu babası. 

Aben Bayın avulu otuz verst uzaklıktaydı. Bozkır sakinleri genelde bu mesafeyi  acele etmeden yolda akrabalarında, tanıdaklarında kalıp, altı gün içinde geçiyorlardı. Aksakal Mamırbay bunlardan değildi ama, hadımlaştırılmış koç gibi sürüklemezdi o. Bütün mesafeyi yaklaşık iki sene gitmediği Aben’in kış avuluna bir gün içinde aşırabildi.

Aben’in kışlık evleri duvar duvara sel yarığında  fıkır fıkır akan pınarın yanında kurulmuş.  Kaynağın etrafında çalılar var. Çalı ormanla çevrili, sel yarığına yaklaşım yolu tepelerle kaplı, onun ve ormanın arkasında ise yüksek beyaz dağlar var. Tepelerin arasında  kamış gölü var. Aben’in uzun evi ise pınarın arkasındadır. Orada  dağ geçidine akrabasının Hoca Satay’ın düz damlı yalnız duran evi yapışmış.

Mamırbay pınarı geçip  Bayın atlarını bağladığı rüzgar almayan çevrilmiş yere yaklaşmış. Yapılar П şeklinde yapılmış, hemen geniş giriş yerinde beş yüzden az değil atı yerleşebilen mandıra vardı. Bir sırada kurulmuş yapıların gölge tarafında sıra avlu kapısı vardı. Onlardan hepsi koyun ve düvelere ayrılan ahırlara  gidiyordu. Gölge tarafında atlara da ayrılmış bir yer vardı. Güneş giren tarafında ise sahiplerin evi duruyordu. Orada Bayın odaları, onun iki karısının ayrı ayrı odası, evlenmiş çocukları için de ayrı oda, misafirler için de oda, işçiler ve  hizmetçiler için bir köşe, mutfak ve küçük yaz mutfağı, etin depolaması için soğuk bir oda bile vardı...

Ambarlara geçit yeri tertemize süpürelmiş. Mandırada ayakları bağlanmış iki at geziyordu.

Aksakal atını direğe bağlayıp, kamçıyla çizme koncuna vurdu  ve balgamı çıkararak Bayın evine giden küçük kapıya yürümüş. Kendi epey ağır düşüncelerine dalgın bir de gırtlaktaki tükenmez balgamdan rahatsız olup iri tenli aksakal inanılmaz ferah düz duvarlı koridora girmiş ve çocuk gibi hayretle donakaldı. Peşini bırakmayın böyle gibi evlere daha önce hiç girmeyen Stelka’nın gözleri evlerinden fırladı da çenesi düştü. Şöyle de çeneleri düşük bir sürü kapıdan hangi kapıya sokulacaklarına bilmeyip duracaklardı onlar  da kapıların birinden hizmetçi cıkıp selamlaştı ve peşinden gelmelerini rica etti. Aksakal önünde açılmış kapıya eşiği gıcırtarak misafir odasına girmiş.  İskemleye yeni oturmuş da hizmetçi ona hemen fırladı ve eğilip ayaklarından çizmelerini çarçabuk çıkardı. Stelka şöyle de düşük çeğneyle tarafta duruyordu. Aman aman- çizmeler için  ayrı kocaman bir oda gibi genişleğinde dolap vardı! Evdeki tabanlar koridordaki tabanlrın düzeyinden kasti yüksek yapılmış, ahşap tavanlar düzgün bir şekilde sıvalanmış ve badana edilmiş. Kapıdan mükemmel yontılmış ve uydurulmuş ağaç çıplaktır, odanın dibinde ise onlar keçe, halı ve battaniyelerle döşeli. İki pencere arasında uzaktaki duvarda vantilatör sarkılıp duruyor. Stelka: değirmen mi yoksa bu?- düşünmüş oldu. Hollanda  sobanın duvargözünde dövme gelberi, soba kapısının altında ise bakırla parlayan tas var. En saygın yerde atkıdan kırmızı namazlık ve aptes için iki havlu sarkılıyor. 

Mamırbay’ı ortadaki misafirler için hazırlanan üç odadan birisinde yerleştirdiler.  Sol tarafındaki oda da artık şeneliydi.  Seçik olmayan sesler duyuluyordu oradan.

Akşam oluyordu. Genç hizmetçi yedi lambayı yaktı, akağaçtan  cilalamış oymalı üç sandalyeyi getirdi ve odanın ortasına koydu. Gitti, az sonra geri geldi:

-                    Bay geliyorlar!- dedi.

Aksakal kendine çekidüzen verdi, boğazını temizledi, yeleğini düzeltti, sanki yüksek orun sahibini bekliyormuş gibi poz vermiş ve donakaldı. Bay girmiş. Aksakal ona hemen fırladı elini uzatmış selamlaşmaya başladı. Bey işitilir işitilmez bir sesle bir kaç hoşgörü ile kelime söyledi.

Onun majesteler Aben Bay daha kartal gibi diri bir erkekti. Kendine iyi bakan, kırmızı sakalı yanaklarından taralı, kılıçbıyıklı, burnaz, dudağı ileriye çekilmiş, kaşları çatak, beyaz yüzünde bakışı ulaşmaz biriydi. Duruşu şanlı geçmiş zamanların kahramanların gibi. Onun yanında aksakal Mamırbay, aksakal değil de hiç olarak görünüyor.

Bay durup hizmetçisine birinci peşinden ikinci ayağını uzattı, hizmetçi de beyin ayaklarından çizmelerini itinatlı çıkarıp avuclarıyla buruşuk kadife paçasını düzeltti. Mamırbay’ın uzatmış avuclarının arasından elini sokup, yanından geçti ve siyah keçinin  yumuşak yapılmış pöstekiye oturmuş.

—                     Nasılsın? — sorduğu tek şeydi.

Aksakala gelince ise o Bayı sağlığından, ailesinden, soy akrabalarından, işleriden, soraştırmaya başladı. Bay ise bütün sorulara kısaca cevap veriyordu:

—                     Allah’a çok sükür olsun!

Bir süre sustular. Bay gönül indirip ekledi :

—                    Siz de eksik olmayın!

—                    Amin, amin!çok sevindi aksakal. Bay hizmetçisine emretti:

—                     Şu odadaki insanları çağır.

Emretti ve hemen bir kaç insan peyda oldu ortalıkta. Aksakala karşı Bay’ın ‘yakınca yerleşin’ repliğine göre, aksakal burada saygılı bir misafir olarak kendini hissetmeye başladı  ve kurumlandı.

Davet edilen misafirlerden hakim İmambay, Aldekey, Musirali vardı. Kalan ikisi onların arkadaşlarıydı. Bu düzeninde de onlar aksakaldan alttaki olan yere oturmuşlar.

Misafirler selamlaştığı sürece önlerine masa örtüsü  yayıldı üstüne bir kaç taraftan pişiler boşaltıldı, masanın iki tarafından beyaz tabaklara altın parçası tereyağı koyuldu, kocaman sarı semaver getirildi. Semaverin iki tarafından hizmetçi oturdu ve siyah tepsideki düz bir sıraya koyulan kırmızı porselen fincanlara çay koyulmaya başladı. Çay koyulmasına ait olan bir düzen vardır: herhangi bir hayhuya kesinlikle yer verilmiyor, fincana koyualan çay gereken seviye ve kaliteye uyumludur, tek tek her fincanın kime verileceği daha önce belirlenmiş ve onlar ne tepside ne semaverin emziğinde ne de masaya koyulduğunda bir birine çarpışmıyor belirlenmiş kişiye ulaşıyordu, çay koyan insanın elleri herkesin görünüşünde, temiz, gayretli ve açıktır, adete göre – masanın başında oturanlara çay kara altın gibi koyu veriliyor, kaymak da onlara farklı kaynaktan alınıyordu, Musirali’den daha aşağıda oturanlar için ise çay Semipalatinsk’teki çay içme törenlerini andırarak morarlıyordu. Burada size küçük bir bezirgan yok, kimse sizi kazıklamayacak. Musirali’lerin önünde pişiler de ancak bazı yerlere boşaltıldı, yağa uzatılmak da zordu. Bay Stelka’nın pişilerinin peşinden tıpkı aç kurt gibi koşturduğunu farkedince, emretti: 

— Hadi masanın şu tarafına geçelim.

Mamırbay Stelka’ya ağır sitemle dolu bir bakış attı: ‘Sen ne orada pişe avcılığı mı yapyorsun, açgözlünün teki. ’ Mamırbay’ın sözleri etkisini gösterdi, pişiler sanki çobanın yanındaki keçiler gibi rahat nefes alabildiler.

Çay içme sürecinde farklı konular konuşuluyordu. Aksakal alnından katlanmış mendille ilk çıkan ter tanelerini silmeye başlayınca, Bay fincanını çevirerek çay içme törenin sona erdiğini belirtmiş oldu. Kalanların Bay’ın yaptığını takip etmekten başka hiç bir şey kalmıyordu. 

Bulaşıkları kaldırdılar, masa örtüsü boşandı. Kimse Kazak’ça sıkıca oturan Baya arada bir bakıp ayakalrını rahatça uzatamıyordu. Serbestlikle davranmak gibi bir şey yok. Aldekey ama zaafından vazgeçemedi -  cebinden tütünle dolu siyah kutuyu çıkaraverdi. Bay işaret verdi, ve hizmetçi dibinde kuru kumla olan tükürük hokkayı hemen getirdi. Aynı kap Bay’ın önüne koyuldu. Stelka gibi birilerinin ise birdenbire canı tütünü dudak arkasına koymak isteseydi, akmaya hazır olan salyayı dışarıya koşarak rüzgar esen tarafına tükürmesi gerekirdi.

Aldekey kutuyu alıp ucundan avucuna vurarak tütünü boşaltmaya başladı. Musirali fareyi gören baykuş gibi hemen kıbırdamaya başladı ve kutuya doğru elini uzattı. Aldekey ona yabancılaştırılmış bir bakış atıp, başını salladı ve avucuyla tütün kutusu tamamen kapattı. Musirali bozuldu ama rahat bırakmadı:

—                       Azıcık, azıcık...

—                       Kendine ait olanından kullan, —cevabını dikti Aldekey.

Versene, diyorum sana! —Tütün sahibinin dizini çekip ısrar etmye başladı Musirali .

Burada işin içine gülümseyerek Bay karıştı:

—                       Niye Musirali sana takılıp duruyor? — sordu o Aldeke’ye.

—                       Tahmin bile edemiyorum ne istiyor benden şu köpeğin teki, —yapabileceği kadar sert söylemeye çalışıyordu Aldekey, ama tebessümünü tutamadı.

Musirali saçına kır düşmüş biri olmasına rağmen ahmak biriydi ve Aldekey acıyarak genelde  takılmıyordu ona. Bay bunu biliyordu, lakin o açıktan açığa sırf bir komik sahneyele yetinmek istemeyerek, kendisi Musirali’yi  kışkırtmaya başladı.

Musirali ise hiç bir şey anlamıyor. Aldekey Bay’ın kaprisini yerine getirmek zorunda kaldı, boyunu uzattı ve söze başlamış oldu:

—Musirali’miz bir zamanlar Nogaylar aralarında ufak tefek şeylerle ticaret yapıyordu ...

Saygın toplum içinden gelerek gülmeye hazırlanıp gülümsemeye başladı.

—O zamanlarda ise Musirali artık Boket’in dünürüydü. Boket suskun bir adamdı: keser gibi az ve kesin konuşurdu. İşte Musirali kendine Kalmuk’larda tercumanlık yapan Isabay’ı başka sohbet arkadaşı olarak bulmuş oldu. İnsanlar da bunu sezdiler ve şaka olarak Boket’e diyorlar: ‘Dünürünüz sizi sanki görmezlikten geliyormuş gibi yapıyor!’ Bu sözlere karşı Boket dudağının arkasına iyice tütünü koyup şöyle cevap verdi: ‘Baturı baturla beraber görürsün savaş alanında; konuşmacıyı konuşmacıyla – tartışmada; mollayı mollayla – dualarda; köpeği köpekle tabak artıklarının yanındadır. Ne yapsın zavallı Musirali da tercümanla arkadaşlık yapmazsa, onun Kalmukça havlamasına rağmen bile, çünkü ne de olsa o havlıyor ve başkanın havlamasını anlıyor, biz böyle yapamayız. İşte bu size işin çözümüdür’.

Saygın toplum kahkahaya basıldı.

—                    Ne diyor, aman ne! Ne saçmalıyor... Kendin sen kimsin yahu?— kendini mazur göstermeğe çalışmaya başlayacaktı kızarmış Musirali da Aldekey lâfını kesip yeni hikayeye başladı:

—                    Eski zamanlarda iyi bir han kötü bir hanın konuğuna geldi. Kötü han fazla düşünmeden misafirine soruyor: ‘E, misafirim, avratlarınız gebe oluyorlar mı? Hayvanlarınız yeri bol bol gübreliyor mu?’ Bitişik odada oturan hanın karısı eşinin ayağına bağlanmış olan ipinden hemen çekmeye başladı. Kötü hanın da karısına gitmekten başka hiç bir şey kalmıyordu. Kötü hanın bilge bir veziri vardı. Kötü hanın davranışına şaşıran iyi han o vezire soruyor: ‘Neden kötü han gitti? Ve ne anlamına geliyor onun sözleri?’ Vezir cevapladı: «Avratlarınızın gebeleğini sorduğunda halkınızın nüfüsünü öğrenmek istiyordu, hayvanlarınızın defi hacet etmenin bolluğunu merak ettiği zaman ise, halkınızın refah seviyesinden haber almak istiyordu. Bizi bırakıp gittiği sebebi de, sizin onun dilini anlamadığınızı kararındandır». İyi hanın gittiğinden sonra ise kötü han soruyor vezirine: «Ne söyledi benim için iyi han?» Vezir şöyle cevap veriyor: « O sizin için iyi söyledi, övgüler yağdırıyordu». Kötü han burada ise şunu diyor: «Ay ay, ne yazık ya! İpi erken çektiniz, yosa ben daha da bilgece bir şey söyleyebilirdim!» Anlayın da acıyın Musirali’mizin haline, saçmaladığı içi suçlamayın onu. Karısının suçu var – tembeldir.

—                    Karımın ne alakası var şimdi bu işin içinde? Benden daha akıllı değil zaten...

—                    Daha akıllı mı değil mi ben bilmiyorum bunu. Ama üşendi o seninle gelmeye de zamanında ipi çekecek kimse yok.

Saygın toplum yine kahkahaya basıldı. Öyle mi değil mi, ama artık kıpkırmızı olan Musirali çığlık çığlığa bağırmaya başladı:

—                     Tam ukala biri bulunda ya!

Ancak Aldekey şimdi de arkadaşına onun o kadar cezur çıkışını  geliştirmeye musaade etmedi:

—                     Duymuş oldum ki ben size bilenen Slambek din adamını Janabil Hocaya hakaret etmek iştemişti. Hoca Slambek de hepinize tanıdık bir yüzdür. İşte Slambek bunu söylemiş oldu: «İmam... Biliyor musunuz, yüksek mecliste bir soru tartışılıyordu diyorlar ve bilim mollalardan biri Bahauddin Hoca yaptığı konuşmasında Mukaddes kitabından alınan sözü:  «Zuljalal!», olarak söylemiş. Yaptığı hatayı başka bilim adamı Taptazani düzeltmek istedi: «Zuljalal», söylemeye yanlıştır, «Zaljalal», - daha düzgündür. Bahauddin tartışmaya başladı: «zuljalal» —doğrudur!», onuruna dokundu ve o teklifte bulundu: « Hadi sözün tam al-Lauh al-Mah-fuz da nasıl yazıldığına bakalım!» Baktılar, «zuljalal» olarak çıkmış. Taptazani şaşırdığından homurdandı: «Aman Tanrım! Kesin «zaljalal»olması gerekiyor ki! Düzeltmem mi gerekiyor yoksa şimdi bunu?» Nesine Tanrı ise şoyle cevaplıyor: « Tabiki sen haklısın doğru olan «zaljalal»dır. Ama Bahauddin benim vefalı kullarımdan biridir, onu üzmek istemediğimden dolyı kıtaptaki zaljalal zuljalal olarak düzelttim». İşte söyleyin bana Hoca: Tanrı da yalan söyleyebilir mi yoksa?  Janabil Hoca şöyle bir cevap verdi Slambek’e: «Belagatli Kazıbek Kaz daustının vefat ettiğinden sonra, geldi aziz Bek Mısık ve üç defa asâyla onun cesedine dokundu. Dördüncü defa dokunacaktı da biri onun kollarını kavradı: «Delirdin mi yosa sen?» O halde aziz Bek Mısık diyor: «Boşuna sen elimi durdurdun yahu! Şimdi Kazıbek’in bilgeliği ondan sonraki üç kuşağına gececek ancak. Maalesef, Slambek’imiz de Kazıbek kaz daustının kuşağı olmasına rağmen, o, asâyla dokunan kuşak olanlardan bayağı sonra doğmuş oldu, akıllı kişi değil, ama budala enayi biri olarak da syılmaz. Musirali dedemize de asâ dokunmuş oldu, ama yaradana sığınıp başına bir yumruk sallamış gibi öyle dokundu  ki, oğlu da torunu da akılsız doğmuş oldular diyormuşum...

Saygın toplum kahkahadan boğuldu.

Mantar suratlı, çapaçul, parti işlerinde becereksiz, ilk önce  hiç değişmez satılmışlığı sebebinden, Musirali alay için mükemmel bir figürdü. Baya geldiği sebebi ise bayın, dünürü, kaçmış geleni oğlusuna, aptal birine, geri vermek zorlamak  müracaatında bulunmasıydı.

Musirali üzerinde tamamen eğlendikten sonra Bay  keyiflendi ve esmer tenli delikanlılardan birine dombırayı almaya emretti. Şu alık çalgıcı Kazak Özbek’in kim şarkı daha iyi söyler tartışma vakayı taslayarak  milleti daha fazla şenlendirmiş oldu. Sonra yine Bayın emri üzerine alık kaftanın uçlarını ellerine aldı ve  eteklerini sallayarak, yanaklarını şişerterek, dudaklarını kabartarak kuşu göstermeye başladı. Herkesten daha aşağı oturanlara yaklaştı, üzerelerinden tur attı, çarpıyordu ve ansızın Musirali üzerinde erkeğin ayaklarının arasında sallananı çıkaraverdi. Burda işte herkes kahkahadan çıldıracakmış gibi oldu. Alık yok olup gitti ve gebe Rus avart kılığında geri döndü. Şu ‘avart’ Rusça saçmalayarak herekesle cilve yapmaya başladı, kıçını çıkarıyordu, eteğin altına sakladığı su şişesine basıp misafirler üzerine su şeridini dökmeye başladı. Yine de  en çok çekenler eşiğe yakın oturanlardı, en fazlasını tabiki Musirali yemiş oldu. Sofra başında oturanlar ise sadece uzaktan ‘avratın vaftiz etmesinden’ ellerini sallayarak, kahkahadan kelime bile söyleyemiyorlardı.

Şakalarla makalarla eğlenirken beş kovalık kazana koyulan en lezzetli ve yağlı tay gövdesinin parçaları pişmiş oluyordu. Hizmetçi Bayın kulağına bir şey fısıldadı ve o kendi odasına gitti. Misafirler hava almaya çıktılar: ‘Vay, pek eğlenceli pek!’ – tuvaletlerini yapmışlar, havayı konuşmuşlar ve eve geri geldiler. Ellerini yıkadılar, ağzını çalkaladılar.

Bol bol et getirdiler, yarısı kesinlikle yenilmez. Ama Bay sofrasından komşulara – tamamen Bayın işçileri olanlara, et dağıtılmazdı, Bay bunu istemezdi işte. Servis tabağındaki buharlayan et tanelerine elini uzatarak Aldekey neredeyse mırlayarak  söyledi: ‘İşan Toktar’ın söylediklerine göre: hepsi yenilir- namusla da avratla yan yana oturarak da!

Gevezelik, boşboğazlık yapıyordu da iştah açıcı ve yorulmak nedir bilmeyen başkalarından, parmaklarını yağa batırıp eti alanlardan az değil en yağlı en lezzetli parçaları ağzına sokup atıştırıyordu. Belki de yağlı parmaklarını istediği gibi sıkı emmezdi, ama ne yapalım, obura lâyık olanı, sofra lakırdıcıya değmezdi. Önemli olan şu ki, toplumun yemekten ve olaylaradan hissediği coşkuyu tıklım tıklım dolu ağzıyla bie akılca bir cümleyle açıklayabildi: « Söyleyecek bir şey yok ki, Bay olsan – Baysın». Sofradakiler çiğneyerek, oflayarak puflayarak desteklediler onu: Karşılaştırılmaz bile! Evet, Tanrıdan verildi ona ya! Evet... Tanrıdan verildi ona ya!»

 

***

İğdiş atın çok seyrek saçlı kuyruğu var, eşitçe böl- iki çubuk olacak bu kadar. Bu sebepten mi, ama her zaman başı önünde duruyor o. Düz belkemiği de tabiat vermedi ona. Dizginin çekme gücünü zayıflatıp azıcık boş bulunduysan, iğdiş at hemen çömeliyor ve dudaklarını herhangi bir gübre yığından bile olsun göründüğü saman çöpüne uzatmış oluyor. İğdiş atın kadidi çıkmış olsa da göbeği sopa gibi ince ayakların arasında ciddi bir şekilde asılmış oluyor. Yedirsen de onu yedirmesen - bu hiç bir yarar sağlamaz: bir deri bir kemik var, bu kadar.   Damarlarında da soğuk kan akıyormuş galiba onun, yüzünü her hangi bir şeye  gömer ve uyukluyor.  Onun çok üzgün görünüşünü gören insanlar, zavallının böylece sırtında yükle doğduğunu  düşünüyorlardı. İğdiş at ise kendi mahzun mahzun görünüşünü boş veriyordu. Asıl olan toynaklarını çekmek, başka ne yapabilir ki zaten, üzerinde sahibi var, sahibinin ise mutlaka kaçışmak isteyen sürüsü var. Yavaş adımdan sonra ağır adım yaparsan ayağın kaymaz. Buz olsun çamur olsun farketmez. Sırtındaki çoban da sanki yapışmış gibi kaç senedir sırtından inmiyor iğdiş atın aklında bile değil. Sanki unutmuş o eskilerde kalan günleri, o da bir taydı ve sürede kendisi serbestçe otlayabilirdi.

İğdiş atı kamçıyla vursan sanki yalamış gibi olacaksın, alıştı o çünkü sırada gelen yeni atlıdan her gün dayak yemesine avul avratlar ve çocuklardan ise suratına yumruk vuruşlarına.  Oysa her hangi bir yeri dolaşmasana ya! Halbuki hoşuna gidiyordu onun ambarlar ve çitler ardında dolaşmaya, bulur yabani otun içinde bir sapı ve çiğneyip duruyor. Bazen de  bilinmiyor bir yere kayboluyordu.  Onu şöyle yalnız dolaşmaya serbest bırakırsın ne yorgalasan ne yüresen kimsenin gözüne çarpmıyor, onun için ödemesi gereken vergiyi bile ödemeyebilirsin. Bazı zamanlarda biraz daha çabuk yüremek zorlarsın onu da göbeği cumbul cumbul yapıyor, az kalsın kendin de yarı yarıya dağılırsın. Sanki sakin yürüyormuş da ama sırtındaki insan hiç de rahat değil. Onunla cumbuldamaktan kambur kağnıda gitmek bile daha iyi olur. İneği bir eyerledin mi hayatın boyunca onların kuyrukların peşinden gezeceksin.

En korkunç dilek nedir biliyorsun: tembel bir karı, eyerin altında iğdiş at ve kör bıcaktır.  Ne de olsa iğdiş at gayet ıyi yaşamaya devam ediyordu. Muhtemelen tam şu şaşırtıcı hayatiyetle iğdiş at çobanların gözine girmiş tahminler yürütmeyeceğiz ama eyer altında nasıl geziyordu öyle de gezmeye devam ediyor. 

Kafamızı da yormayalım, niye biz o kadar uzun zaman bir iğdiş atından söz ediyorduk. Bunun sebebi var, hem de önemlidir. Bilindiği gibi, Aben Bay’ın misafirleri var, sofra başında oturup çay içiyorlar. İşte aynı zamanda  Koyteke adında cahil genç iğdiş ata binip karla örtülü bozkıra  develeri aramaya gitmiş oldu.

Biz hep iğdiş atından bahsediyoruz aslında insanların huyunda da bardolardan bir şey var. Kendiniz hüküm verin. Avul kökten sürme hayvan yetiştiricilerden olunca deve süreyi ansızın koyun çobanlara emanet ediyor, onlar ise develere bakmazsan da bir şey olmaz düşüncelerinde, farklı tarafa dağılan koyunların peşinden  koşuşturmaya başladılar, nitecede nerede develer, nerede çobanlar? Akşama doğru develeri nasıl arayacaklar akıl danışmasını yapmaya başladılar. Kıvrak birini çevik bir ata bindirip çevreyi acele acele koşuşarak bakıvermesi gerekti, onlar ise iğdiş ata Koyteke’yi bindirdiler. 

Koyteke kimdir? Öksüz biri, babası ilk gençliğinden beri ölümüne dek çobanlık yapıyordu, annesi Bay ineklerini sağardı. Dokuz yaşından on iki yaşına kadar Koyteke keçe çobanlığı yapıyordu, on üçünü doldurunca ise – ineklere bakmaya başladı. Çobanlar bu saf çocuğu  birinin ayak işlerini yapmak için tutarlardı: bir kuşu gidip geliver. Fazlasıyla yiyordu o çobanlardan, ama o özenli biriydi, bir de biliyordu, sözden çıkarsa büyük çobanlardan sopa yemiş olur, bundan dolayı oraya buraya grektiği gibi uçaveriyordu.

 Koyteke’nin arık kıçının altında keçe parçası, keçe altında –iğdiş atın kemikli belkemiği, elinde kamçı sapı ucunda halka olan ip kamçısı var, üzerinde dikiş yerinden az kalsın kopacakmış kısa gocuğu, ayaklarında delik güderi ayakkabı var. Develeri çabucak bulmak istiyor, ayaklarını oynatıyor  ve elinden gelene kadar iğdiş atı sağrıdan kamçılıyor. İğdiş at ise kulak asmıyor, onun için kamçı vuruşu, sanki bitlerin gezintisi, hissetmiyor bile. Böyle işte bizim iğdiş atımız, yahu!

«Uf, aşağılık hayvan! Böylece sana!.. Kulağına da... İt dölü!» — çığlıklar atıyor Koyteke ve  hayvanın hareketini azıcık bile hızlandırmak için başına, boyuna dayak atıyor.  İğdiş at ise suratını çöküp hareket ettiği gibi devam ediyor, iki adım dalağı lıkırd, iki adım karaciğer lıkırd yapıyor, rahvan at hepsi o kadar! Ona ne üzerindeki rahat oturmayan çocuk, bak nasıl vuruyor, nasıl öfkeleniyor, azarlıyor da lanetliyor, ve çaresizlikten çimdiklemeye başladı bile... İğdiş at ise gözünü bile kırpmıyor. Seğire, seğire Koyteke iyice terledi, ayğı eli bitkin bir halde asılı kaldı. Ama şimdi de haydalamayı bırakmadı o. Nihayet bir tepeciğe çıkıp uzakta beş siyah uzun tüylü leke görmüş oldu. İşte oraya iğdiş atı yine esnesinden, gözünden vurup doğruladı. İğdiş at öyle de hareketini hızlamadı, Koyteke onun kemeklerinden vurup  ancak kamçısını ikiye kırıp  elinde kamçı sapının kırık parçasıyla kalmış oldu.  İğdiş attan inip kamçının kırılımış parçasını aramaya başladı. Oraya baktı burada aradı, ama bulabilir misin yoksa kurumuş ot içinde perişan ipi?

Kamçı kayıbıyla Koyteke ve iğdiş at arasında yeni çağ başladı. Bu çağda ise güdük kuyruklu hayvanın zaferi başladı. Sinirli böğürlerine devamlı tecavüz geçmişe karıştı.  Uzun zamandır artık sinek gibi pırıldayan parça derisine dokunamaz. Koyteke için ise zor günler başlandı. Kamçı sapının kırığıyla fazlasıyla vuramazsın atın  gövdesine, vuruş incir çekirdeğini doldurmaz.  İğdiş at ise düzgün olmayan bozkırdan adımlarını daha çok yavaşlatmaya başladı. Bu yürüyüşle ulaşamazsın uzakta görünen şu beş kara siluete. Cahil genç iğdiş atın belkemiğinde sıçrıyordu da zıplıyordu, ayaklarıyla vuruyordu, bağrıyordu, çağrıyordu, küfrediyordu, bütün bunlar anlamsızdı: iğdiş at kulağını bile kıpırdamadı. Yürüyerek gitmek zorunda kaldı. Öyle acele ediyordu ki, etraftaki bütün alan gecenin zifiri karanlığına boğulmaya başladığının farkına varmadı bile.

Kararmaya başlayan dağların tepelerine bir tırmanır, bir yamacından aşağı kayar Koyteke. Zor yürüyordu, ama yapabileceği kadar hızlı gitmeye çalışıyordu. Kabaca dikilmiş ayakkabı ayaklarında sallanıyor, tabanlar buz taşların üstünde gibi kayıyor. Ama yine de durmadan yürüyordu, tırmanıyordu, ayaklarını sürükleyerek daha ve daha uzaklara yürüyordu. Sanki terlemişti. Yırtılmış yıpranmış şapkasını çıkarıp eline aldı, eskimiş kürğün kuşağını da çözdü. Amma da gezinti, bütün vücudu ısındı, alnında batıcı ter taneleri peyda oldu.  Başın ıslandığını hissederek şapkasını geri takmış. Böylece de sürüklüyordu ayaklarını çekerek yaşadığı halde, başka yapabileceği bir şey yok.  Tipi başladı. O kadar çok yürüyeceği aklına bile gelmiyordu iyi ki yolunu kaybetmedi. Kısa zamanda değil, ah hiç de kısa zamanda değil ama  çarptı o ona uzanan uzun boyun surata. Birdenbirelikten feryat etmeye başladı: «Yıkıl karşımdan, yok yol, surat, şok!»

«Bu da nereden alındı?!» — endişelendiler develer, ama sonra, önlerinde sadece yaya biri olduğunu farkedince, hayretle ve alaylı bir edayla sıçradılar:  «Ij — ıj!» — boyunlarını çevirip Koyteke’nin berbat gocuğunun çıtırtısından korkarak büyük bir hızla dağılmaya başladılar. Onları bir araya getirmek zorunda kaldı, develerin önderi yok, bu işin kötüsüydü. Aman uzun boyun köpekler! Yakalarsın kambur birini, gerektiği yola çevirisin onu, ikincisi ise başka tarafa kaçmış oluyor, öyle yordular ki onlar zavallı çocuğu az kalsın halsizlikten ölüyordu.   Nihayet getirdi bir araya onları ve sürmeye başladı: «Lanet olun it dölüsü!» İtiraf edelim ki, vardı onun develerle o kadar kindar davranmasının sebepleri. 

Dönüp, Koyteke aşmış mesafeyi ancak anlamış oldu, ayakları çarpıktı, kanıyordu, yaptığı her adım acıyla yapılıyordu. Her yan zifiri karanlık, bir de tipi var. Topallayarak dik yokuşlarda ayakkabılarını kaybetmemeye çalışarak yürümeye devam etmekten başka çaresi yoktu. Mola verilecek zamanı yoktu, ayakları ise tamamen buz gibi olmuş, ağaçtan yapılmış gibi takırdıyorlardı. Buz ayaklarından bütün vücuduna yayılıyordu...

Soğuktan titreyerek ve dişleri birbirine vurarak, sürüyor Koyteke develeri avula. 

Aynı zamanda ise saygın toplum Bayın sıcak evinde yağlı eti tıkınıp, Musirali üzerinde alay yapıyordu,  alık ise gebe Rus avratı gösterip şu edepsiz göstermelerle koşuşuyordu, misafirler de sundurma altında tuvaletlerini yapıp Bay’ı övüyorlardı: « Evet, Tanrıdan verildi ona ya!»

Sürüp getirdi Koyteke develeri avula, soğuk iliklerine işledi, tamamen donmuş, girdi pis kokulu ambara. Çoban: «Donmuşsun zavallı, aman! »  acıma yerine, bağırışla atıldı ona:

—                                                                  İğdiş at nerede?

Koyteke beyazdan daha beyaz olan ağarmış sarı yüzünü donmuş parmaklarıyla zorla silerek öksürükten güçle cevaplayabildi:

—                      Orada...kalmış.

—                     Lanetli hırpani! Niye bıraktın sen onu orada? Kurtlar yerlerse onu ne yapacaksın sen? — küfrederek üstüne bağırmaya başladı çoban.

Koyteke ise karşılık ancak ıkıl ıkıl nefes alıyordu, umutsuzcasına azıcık bile ısınmaya çalışarak az kalsın düşüyordu.

Katı olanı bileği taşla çektir, yumuşak olanı avuçla yuvarla, göründüğü gibi basit bir gerçektir.  Ama ona uyuan oğlusuna vaktinde yetişebilen bir tek onun zavallı annesi oldu:

—                       Koyteke yavrum? Yedin mi sen? Niye yatıyorsun?

Sadece sessizce bir inleyişi ve dişlerin bir birine vuruşlarını duyunca, annesi yanına yattı ve kucakladı onu şefkatle.

Oğlusu yüzüyle annesinin bağrına kapandı ve çırpınmalı, durmaksızın ağlamaya başladı. «Zavallıcığım benim, canım, yavrucuğum, zavallıcığım benim, zavallıcığım!» — silkinerek ağlayıp sızlıyordu annesi.

Koyteke yataktan böyle de başka kalkamadı.

Bir haftadan sonra dört işçi eski mezarlığın dört köşesinden birinde çukuru kazıp, şafak sökerken gömdüler küçük zavallıcığın cesedini.

Sabah avluya çıkan aksakal Mamırbay, astragan gümüş düğmeli kürkte duran  Bay Abene rastladı, el sıkışmak için yanına aceleyle yaklaşmış.  Bay onun üç genç işçi yağız atla nasıl uğraştığını takip ediyordu. Atın nalı koparılmış, yeniden nallıyorlardı işte. Selamlaşıp Mamırbay Bayın yanında durup meraklandı:

— Nalı koprılmış mı yoksa?

Bay aygırın toynaklarından gözünü ayırmadan çıkardı sadece:

—                     E!.. — dersin, kendin görmüyor musun sanki?

Yiğitlerden biri aygırı kulak ve dizginden tutuyordu, öteki bükük ayağından, üçüncü usta olan, toynaktan çivi kırıntıları çıkarıyordu. Çivilerden birini çekiçle çıkaracktı da Bay izin vermedi:

—  Hayır öyle olmaz. Penseyle çıkar.

Çivi derin oturuyordu, ama penseyle kolayca çıkarıldı.

—                    Büyük odadaki dolabın alt çekmecede beyaz kutuda nal için çivi var, hadi git hanım sana altı çivi versin! — delikanlılarından birine emretti Bay.

Gözleri kırpmaya bile yetiştirmediler, yiğit geri geldi. Yeni çivileri çakmaya başlayınca aygır seğirmeye, çevresinde dolanmaya başladı.  Bay bir şey doğru dürüst yapmayı bilmeyen aptallardan yorulup kendisi işin başına geçti, toynağa eğilip göstermeye başladı:

— Oynağa dokunma! Dik çakma, çiviyi verevliğine koy!

Öyle de yaptı Bay’a itiraz etmeyi düşünmeyen bile nalbant, diğer iki ise aygırı tutup sağrısını, boyunu okşuyorlardı : «Dur, aygırımız bizim, dur!» — onu sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Nallanmış at tepişmeye, şaha kalkmaya başladı. « Dikkatle! Baksana yaptığına!» — sinirleniyordu Bay. Aygır ise herkes onun yanında koşuşunca kösteğinden  kurtulmuş oldu.

—                                                             Sen niye çözdün onu, salak! — aygırın ayaklarını tutan delikanlıya bağırmaya başladı Bay. Yiğit üzüntüden damağını şaklattı ve aygırın ayaklarına atıldı:

—                     İp koparılmış. .

—                    Nasıl bir ip o? Hadi göster!

 Bay ona uzatılmış ipi inceledi ve bağırmaya başladı:

—                     Bu kimin ipi? Pis herif! Bu bizim bağımız değil!

Heyecanlı aygırın başını tutan işçi anlattı, gerektği ip kemendin ilmiğine lazımdı, bu ise çobanların ipiydi:

—                    Kemendi nerede peki? Niçin ilmik için kemendinin ipi kullanılıyor? Niçin her şey yerinde değil?

Kemendiyi atları tutmak için at çobanları almışlar cevap verdiler. Bay ise rahat durmuyor, yoklaya soruştura öğrenmeye çalışmaya devam ediyor:

—  Kemendiye ipi bağlayan kim?                                                                                                                                                             

Çocuğun ismini söylediler. —  Köpoğlu köpek!

Şu köpoğlu köpek olan çocuğun hayatı bitmiş sayılır anlayınca delikanlılar suspus olmuşlar. Herkes çok iyi biliyordu ki, Bay çok hiddet anlarında şöyle küfrediyordu, şu hiddetin sonuçları da çok dehşet olabilirlerdi.

Bay öfkelemeye başladığında Mamırbay ondan uzak durması için eve aceleyle dönmüş oldu. Gizlendi ve şöyle düşünceleri aklından geçirdi, koskoca bir Bay, bir sürü insan onun ağzına bakıyor, o ise  önemsiz bir ip için şu kadar kudurdu, Baya hiç de ykışmaz bir tavırdı. «Ne biçim mızmız bir herif!» —  Bayın her çivenin incelemesini hatırlayarak, şaşırıyordu Mamırbay.

Ama biz Bay Aben Matayin’in huyundaki kusurları bulmaya çalışmayalım. O her zaman yaptılkarını bilir ve biliyordu, ve tüm onun az  değil kaprisleri onurun bir parçasıdır.

Bay Abeni herkes tanır, ünlü biri sayılır, bununla beraber anlamak yada öğrenmek bir şey istiyorsa ondan daha çok bilene saygıyla davranıp itinalı bir öğrenci olabilir, denginler arasında dengindir, ondan daha aşağı olanlara ise  tartışma götürmez bir otoritedir. Hem ustaca vermeyi, hem gizlice almayı hem de sert biçimde cezalandırmayı da bilir. Ondan hiç herhangi bir dolantıyı gizlemek mümkün değildi, çünkü basiretli bir insandı o. Ne Rus, ne Kazak’lar içinde onu aldatabilecek parmak ucunda oynatabiecek mühim bir zat yoktu. Lüzumlu muhim bir zatı yaltaklamaya başlarsa, şöyle bir coşku, cömertlik ve yapışkanlıkla bunu yapardı ki sanki cinnete götürmüş gibi oluyordu. Şahsiyet her şeyi imzalar, her şeye razı olur. Bununla bereber hiç bir zaman hiç bir şeyi açıktan açığa sormaz, ama  konuşmayı öyle dayandırır ki, yaltaklayan kendisi Baya gerektiğini teklif etmiş olur.  Bay’ın ufak istekleri ise yakınları  dile getiriyorlar. Buna zaten Bay onları besleyip yetiştirir, ona ait olan deyişlere öğretir: «Tüm halkın hayırına...Kazakların uğruna... Yetimlerin, tirit ihtiyarların uğruna......», karşı konulamaz naziğine kadar, maharetle birinin teveccühünü kazanmaya kadar terbiye edilmişler onlar.  Bundan dolayı istemezse Bay şu an işlerle uğraşmayı, kısa bir emir verir: «Bunu şöyle yapmalısın, şuna bunu söylemelisin», — ve bu kadar, iş yapılmış olur. Hakim kendi yargıç işlerle olsun ya da ilçe memuru kendi karışık kağıtlarla herkes Baya en hızlı şekilde kendi bilenlemiş, ölçülenmiş, ısınmış  haberi ulaştırmaya çalışıyordu, karşısına ‘pişirilmiş yemeği’ sunmak istiyordu.

 Bay ise yemeği yemek mi yoksa azıcık daha kızartmak mı    kendisi karar verir.

Sabah kahvaltısından sonra en yakın olanlar gezmek ve ayrı ayrı kim Mamırbayla kim ise hakim İmanbayla konuşmak için çıktılar. İki – üç saatten sonra aynı karara varmışlar, sorunun özü ise şuydu:

1.   Mamırbay düğün anlaşmayı bozuyor, Akbilek için verilen başlık parası şimdilik onlara düşman olan dünürüne iade ediliyor, Akbilek artık Bekbolat’ın geleni sayılmıyor, ona başka bir yer bulmak lazım.

2.                       İmanbay onun himayesi altında olan dul kadını Oriki onun iki çocuğundan ayrılmalı, kadını kendi avulun sınırlarından çıkarmalı ve Mamırbaya altı inek yada at karşılığında satmalı. Hayvanlarından birini de Bay Abene kışlık kesilmesi için bir şükran borcu olarak verilmeli.  

3.                       Dul için verilen başlık hayvanları bölmek lazım. Hayvanların yarısını dulun iki çocuğuyla beraber bulunabilecek akrabaya verilsin. Hayvanların kalan kısmını ise kadının velinimetleri kendi arasında bölsünler.

4.                       Aksakal Mamırbayın düşmanı Mukaş, Bayın ta kendisiyle cezalandırılmış olacak (nasıl bir ceza olacağına daha sonra karar verilecek).

Böylece dün akşamdan geçirilen vakit boşuna geçmedi, her işin bir çözümü bulundu.   Baya – Tanrıdan verilmiştir. Diyorlar ya: « Tanrı  veriyorsa yakalayabildiğini al».

Boşuna Kazaklar kurbanlık koyun başında dünürlerin anıtları ebedi olsun diliyorlar. Hangi ebedilikten bahsedilebilir ki, eğer insan dünüründen böyle kolayca vazgeçebiliyor.  Ama yine de anıt içmeye ve dilemeye devam edecekler onlar çünkü kulağa anıtlar güzel, dilekler ise samimi gelmiş oluyor.

Dahası var. Anne çocuk ayrılması var. Kendinde cesaret bulanlar, azıcık öfkelenirler: «Yetimlerin gözyaşları, dul kadının gözyaşları... Adalet nerede... Günahtır... Tanrı vardır, ne yapıyorlar onlar...» Allah aşkı için söyleyin Orik dul kadının suçu neydi? Ne için çekicekler onun iki zavallı çocuğu annesiz? Ne için şu kadar üzücü ve tuhafça Koyteke’nin canına kıymışlar? Niye Akbilek ve Bekbolat gerçek aşkın ne olduğuna yeni öğrenmeye başlayınca ayrılmalılar?

Gerçek nedir? Nerede adalet? Nerede insanlık hali? Tanrı nerede? Tanrı cezası nerede?

Seçin masum canları. Kurt düşünmez.

Aksakal Mamırbyla beraberinde gelen Stelka vardı, onun  babası koyun çobanlığı yapardı, ona uygun olan köpek ismi de  vardı- İtayak. Onun babasının ismi ise Bakıraştı. Bakıraş’ın babasının  ismini ise hiç kimse hatırlamıyor. Onun için Stelka soysuz kuşaksız biri olarak sayılırdı. 

Stelka esmer tenli çenesinde bir kaç saçla, eli-ayağı değnek gibi, fıtartı – gevşek olan bir adamçıktı. At çobanlığı yapıyordu, gerektiği zaman semaveri getiriyordu ve etin getirmesine bekleyen edepli insanların sözüne karışmazdı. Yaklaşık kırk yaşındaydı, ama hala bekar bir erkekti. Bunun sebebi da çok basitti. Mutfakta avratlar arasında dolaşıyordu da, işte avul içinde avrat olarak namı çıktı.

Abenin avuldan döndüklerinde Urkiye  bayanlarla Stelkayı soruşturmaya başladı:

—                      Bayımız ne yapıyordu orada? Neyi konuştular?

Stelka nasıl yağlı hem ne kadar yenilmeyecek kadar çok et verildiğini ayrıntılı anlatmaya başladı. Sonra en ince şekilde tuhaf ‘gebe avratını’ anlattı. Sonunda kadınların sabırları tükendi, hep beraber ona azarlamaya başladılar:

—                     Amma da gevşek birisin ya! Kartal biri aman! Biz sana ne ‘gebe avratını’ mı soruyoruz yoksa?

—                     Ne istiyorsunuz siz benden aman ya? Gördüklerimi anlatıyorum işte...—  her ihtimale karşı başını örtürerek, mahcup oldu Stelka.

Stelka’yla iş yapılmaz. Baylarına bakıp durmaya başladılar. Onun canlı ve memnun sesine göre mutlaka kocaman bir iş çevirmiş olmalıydı. Ertesi gün de aksakalın tekrar evlenme niyeti belli oldu, bu haberi de davet edilen avulun sayın erkeklere ilan edilmiş. Akrabası sevincini söyleyip dünya nimetleri dilediler. Kendileri de çoktan ona tekrar evlenmesi için ima edeceklerdi da hep fırsat çıkmıyordu.

Baynlardan erkekeklerin duymuş olduğunu gizlemek mümkün mü hiç? Bu konuşma evden fazla çıkmayan Akbilek’in de kulaklarına girmiş oldu. Babanın annesinin yıldönümünün bile çıkmadığını beklememesi Akbileki hemen acı bir şekilde incitmiş oldu. Ama babasına karşı ne söyleyebilir ki! Bütün bunlar yetimlere özen gösterme sebebinden kaynaklıyor, hanımsız da ev olmaz zaten...  sonunda yeni karısı namuslu bir bayan olsun yeter ki düşüncelerle kendini teselli etmeye çalışıyordu Akbilek. Hem de farkeden ne var... anneyi geri getiremezsin zaten, boşuna ıstırap çekmenin ne anlamı var o zaman? Bir de kalbi kendi düşünelerden hüzünle sızlıyor,  kim ve kiminle evlnecek, ona ne?

Bu haberden bir hafta geçer geçmez Orik dul kadının uzak akrabasından beş kişi başlık parası için gelmiş. Onların başında tanıdık gelen İmanbaydı. Koyunu kesmişler, bu tür törenlerde genelde yenilen siyahla beyaz olan hem de bu arada bir çok şey semgeleyen «kuyruk-baur» (karaciğerle içyağı)  yemeği yemiş oldular. Ertesi gün ise üç ineği, bir ati, yıılık  aygırı ve deveyi alıp evinin yolunu tutmuşlar.  Avratı getirmek için ise Mamırbay Amiri arkadaşlarıyla ve Kajeken’in oğlunu gönderdi. İki gün sonra ücüncü gün akşama yakın getirdiler Akbileke onun yeni annesini.

Avul avratları ortalığa çekidüzen verdiler, bütün köşeleri süpürdüler, halıları temizlediler, bir sürü yemek pişirip onu karşılamaya çıktılar, eve kadar götürdüler, üst odaya götürüp: «Aile mutluluğu, sağlıklar selametlikler size», dileklerle üstünü madeni para ve kurumuş tatlılarla serptiler.

Analığını Akbilekin yanına oturtturdular, sanki buradan hiç kalkmıyormuş gibi kalıcı olarak oturdu o.  Sara Akbilekin dizelerinde yerleşti, babası erkeklerle odanın  şeref yerinde oturuyordu. Avratlar çocuklarını arkalarınadn sürükleyeyek eve tıkıştılar.

Akbilek yeni annesine göz ucuyla baktı. O esmer tenli ince göz kapağı ve eğri  kaş altından düz bakışlı bir kadındı, burnu kısa, suratı asık, meydan okur gibi tavırla oturup sanki durmadan kimsenin erişilmez bir fkirleri düşünüyormuş gibiydi. Akbilekin kalbi buza dönüştü. Sara Akbilekin arkasına saklandı ve keçicik gibi gözlerini fal taşı gibi açıp becereksiz bir poz içinde donakaldı. Kajeken şaşkın bir bakışla döndü, ağız açmadan, gocuğunu sessizce çıkardı babasnın yanına varıp ön sırada oturdu.  Aksakal çocuklarından göz gezdirdi, aklından neler geçti belli değil, ama onlara emretti:

—                      Niye burada durup yerinde sayıyorsunuz, hadi  çıkın buradan!

Ama nasıl bayanlar susabilirler ki burada? Baylarına karşı ise duramazlar, küçük Sara’ya seslendiler:

—                     Bu tize... sana anne olmak için geldi!
Yaklaş ona!   

Dediklerini duyunca analığı kıza elini uzatıp kendisi söyledi:

—  Hadi gelsene buraya.

Sara sıkıldı yana sıçradı ve Akbilekin arkasına saklandı. Bayanlar çocuklara yakın ilgi gösterip çığrışmaya başladılar:

—                     Küçük kızı anlamaz mıyız? Öksüz kaldı zavallıcık! —ve Mamırbay’ın tarafına bir göz attılar.

Mamırbay sesini çıkarmadı. Avratlar yeni komşunun nabzını yoklamaya başladılar, konuşmaya giriştiler:

—                     Çekiniyor... çocuk, daha ne dersin... Şefkatından daha usanırsınız siz merek etmeyin, sadece alışması lazım azıcık. 

İhtiyar kadınlardan biri ya Saraya karşı acımasından mı ya da merhum ardından ağlamak için buraya gelmediğini unutup mu, mendille gözyaşlarını silip biraz ağladı:

—                      E-e-her şey Tanrının iradesindedir!

Düzenlenmiş bir evde daha önce kimseye duyulmamış, bilinmemiş tanımadığı olan  yabancı birinin alışması için zaman gerekir.  Alışır mı değil önceden kestirmek mümkün değil.  Belki de eski ev halkını da kendi altına alabilir. Avul avratları bu felsefeyi ise hesaba almıyorlar: yeni gelen kadını kendi iradelerine alıştırmak çok kolay olacağına hemen karar verdiler. Sara yeni annesine yaklaşmak açıktan açığa istemiyordu, kadın da zaten çocuğa karşı müşfik hisleri göstermek acele etmiyordu. Eğer kadın yaklaşsa da Saranın gücenmiş görünüşünden mutlaka ayak direyeceği, şişmiş dudaklarını açmayacağı belliydi.

Orik dul kadının Baya baktığı bakışları, gözleri günceniklikle doluydu: «Niçin sen hayvanın teki beni öz çocuklarımdan, diyarımdan, bana hoş ve  değerli olanlardan ayırdın? Karşılığında ise ne- bu kıvrmış sakal mı var?» Yerli kadınları da sevmedi:«Aman ne düşkün ve acımasız gözleri var onların! Tam yapıştılar bana hemen yok derecesine indirmek istediler!». Ve şunu düşündü:«Onlarla daha mültefit omalıyım. Neden başlayacaklar, hangi lokmadan, hangi ele yapışıp ısırırlar?

İlk güne ait olan hislerini, istediklerini söyleyip avul avratları evlerine yavaşça dönmeye başladılar. Bir kaç erkek ve bir iki yakın komşu kaldı. Eve gidenler ise dönerken kullanılmış gelinin gelmesini heyecanla tartışıyorlardı.                          

Biri:

—                      Onun çok kötü, tıpkı paganın  bakışı var, hayır, bu işin sonu hiç de iyi değil.

Daha biri:

—                       Dudakları sıkışık oturuyordu, öyle de onları açmadı, yüzdeyüz kavgacı biridir.  Sırada gelen:

—                     Gördünüz mü kaşlarını nasıl çatıyordu, kim olduğu hemen belli oluyor. Neyse bakalım bakalım, büyük bir kuş değilmiş,  ama her tavırından çok kindar olduğu besbellidir.

Rahmetliyle kıyaslamaya başladılar:

—                       Kıyaslanmaz bile... Onun aziz hatırası...

Çocuklara şimdi nasıl olacağını düşünüdüklerinde şu karara varmışlar:

—                        Vah, vah bundan anne olmaz, kalpsiz dişi olanı.

Baynların dikkatini daha çeken bir durum vardı. Orik dul kadının ailesinden, hiç kimse onu gereken saygıyla yeni evine kadar götürmeye vakit bulamadı nedense.

—                      Kendini ne zannediyor o bundan sonra?

Urkiya çay koyuyordu ve Orike fincanı vererek onun bütün hareketlerini takip ediyordu. O ise istifini bozmadan, dizlerini bir birine yanaşıp, salonda bulunlardan yüzünü çevirip çay içmeye başladı. Bu yaptığı Urkiya’nın hoşuna gitmedi. Az kalsın söyleyecekti: «Bu evin eşiğini yeni aşmışsın canım yüzünü ekşitmeden herkese karşı yan değilde yüzle oturabilirdin». Onun aklına bile şu kadının kocasını yakında kaybeymiş olduğunu, iki can çocuğundan ayrılmış olduğunu gelmiyordu;  matemli olan kadın başını çevirmeden daha nasıl oturabilir ki, alışmaya bir verin bayana! Urkiya ise kadının eve gelen yeni gelin gibi herkesin gönlünü almaya mutlaka çalışması, mahcup olup çay koymak için kendini teklif etmesi gerektiğini düşünür, en azından otur da bak kimin fincanı boşaldı, kime yağla tepsiyi yaklaşmak gerekir, nerede bez parçasıyla belki de bir şey silmek lazım... aman Yarabbim yeni gelen hanımın kaygısı az olur mu! 

Misafirlerin gittiklerinden sonra komşular yeni evliler için yatağı açmaya başladılar. Yaşlı bir matrona Akbilek annesinin kuştüyü döşeğini kabarmaya, okşalamaya ve sıvazlamaya başladı. Buna Akbilekin dayanma gücü artık yoktu: öfkesinden kanı bir an içinde kaynamış oldu. «Gerçekten mi yoksa şu iğrenç bir kadın onun sevgili annesinin yastıklarına yatacak!? Anne şu kadına ayklarını silmekten iğrenecekti, ne yapıyorsunuz siz, siz yineden annemi gömmüş oluyorsunuz!» Bütün bunları gördüğünden sonra üstüne kasvet çöktü yüreği sızlayıp acımaya başladı. Annesinin yatağını terzil ettikten sonra, şu yabancı kadın mutlaka eşyalarına da tecavüz eder, bütün her şeyini çalacakmış gibi duygusu peyda oldu Akbilekin canında. Onların çatı altına düşman girmiş, annesinin düşmanı, onun düşmanıdır. Bu kırıcı geceye kadar, Akbilek iki çocukla alıştığı uzaktaki geniş odada uyuyordu, şimdi ise burada yabancı kadın yatacak, Akbilek kız ve erkek kardeşi ise içinden başka odaya geçilen odada uyumak zorunda kalacaklar. Şu yabancı avrat herkesi alıştığı yerlerden, yataklardan kovdu, babalarını onlardan uzaklaştı düşüncesi Akbileke dayanılmayacak kadar acı çektiriyordu. Akbilek babasını ebediyen kaybettiğini anlamış oldu.

Uzun bir süre Akbilek gözlerini kapatamıyordu. Şu odadan babasının yumuşak adımları kulağına buzun üstünde atların ayak patırtısı  gibi giriyordu. İşte şimdi yatıyor, arada bir hafif hafif öksürüyor... Her şey duyuluor – hem şu kadının gerdanlığın çıngırdaması, gügümden dökülen suyun şeridi... Başını battaniyeyle örttü, sırf duymamak için, ama sesler  yine de kulağına girmiş oluyordu. Eskiden o odada annesi uyuduğu zamanlarda kulağını hiç bir şey o kadar rahatsız etmiyordu. Şimdi ise oradan gelen her gıcırtı, her fışırtı dikkatini ister istemez çekiyordu. Ne yapıyor şu avrat babasıyla? Sana ne? Niçin bu soru ilgini çekiyor? Çünkü ben de artık kız değilim, ve orada neler yapıldığını biliyormuşum. Acaba ihtiyarların da buna gücü var mı?

Babasını hala babası olarak ve başka her hangi bir şekilde benimsemiyordu. Onun da başka herhangi bir erkek gibi olduğunu tasavvur bile edemiyordu... Aklına ancak pis hayvanlra ait olabilen tuhaf pozlar geliyordu, beden harketi... Babası, aman aman, ay! hiç bir şeyden hiç kimseden utanmayan şehvetli  bir erkek gibi geliyordu gözün önüne... Bu düşünceleri, aklına gelen resimleri kovmaya çalışıyordu, onların yerine ise yenileri gelip duruyordu. Şu resimler vardı ki... bir o Sıyah Bıykın şehvetli kucağında, bir Bekbolatın kucağına sarılımış duruyor ve ansızsın onun da bedeni şehvetle erkek bedenini istemeye başladı. Şimdi ve ihtirasla olsun istiyordu. Şaşılacak bir şey dir, ama o şu avratla yatan babasına karşı gerçek kadın kıskançlığı hisstemeye başladı. İğrenç ve yapışkan hevesler öyle de yapışıyordu onun dudaklarına, göğüsüne... O anlıyordu şu hislerin anormal olduğunu, kendinden nefret ediyordu, bir yandan bir yana dönüyordu, bundan sonra hayatına böyle nasıl devam edeceğine tahayyül bile edemiyordu. İçinden gelen bu  şehvetin sebebini daha tam olarak anlamayıp heyecandan tıkanıyordu, kalbi tıkış tıkış atıyordu... bayılacasına kadar eziyet etti kendine, baygınlık gibi olan uykuyu daldıktan sonra ancak rahatlamış oldu.

Sabahleyin yeni annesi kasti herkesten daha erken kalkıp, oraya buraya dolaşmaya başladı; yatağı gürültüyle topladı, kocanın ve kendi belli ihtiyaçlarına lazım olan tas için çıktı, havluyu aradı, tazı çıkardı, ve bütün bunları genişlik ve gümbürtüyle herkes görsün diye gösterişle yapıyordu. Çay içerken o artık Akbilekin yanında değil babalarının yanında olan annelerinin yerine yerleşti. Altına dörde katlanan battaniyeyi koydu. Akbilek, kız ve erkek kardeşiyle sofranın başka ucunda oldular. Sofranın ortasında ise eskisi gibi babaları vardı. Ama onun yüz ifadesinden o bu yer değiştirmeleri takdir ediyor mu etmiyor mu anlamak mümkün değildi.  O avratın her yapığı– ne oturması, ne kalkması, ne de babasının elinin yanında oturup hemen kendinden evin hanımını taslamaya başlaması Akbilekin hoşuna gitmiyordu. Ona ‘anne ’ olarak hitap etmeyi istemeyerek, hala daha nasıl şu avrata seslenmeye bilmiyordu. Başka taraftan bakılırsa o ailenin babasının karısı oldu, nasıl ki anne söylemeyecek ona. Anlaşılan ister istemez ama söylemesi gerekir, gönlünü almak için gerekir... tabiki kesin şu avratın gönlünü değil... babasının gönlünü almak için yapar o bunu. Ne yaparsan yap etraftaki herkes bu evlenmeyi gayet doğal bir şey olarak sanıyor, demek Akbilekin de böyle düşünmesi lazım. Başka bir türlü olamaz zaten – Akbilek şimdi olduğu durumunda istese de istemese de hiç kimseye hiç bir şey söyleyemez de itiraz edemezdi. Evdeki işler yaklşık bu durumdaydı işte.  Akbilekin de teselli buradaydı.

Orik çalışkan bir avrat çıktı: duraklamaksızın kuşağını kuşayıp da kollarını sıvayıp at sucuk yapımına girişti, hiç her hangi bir bayan hizmetçiye de daha önce alabildiği atın iç yağına el koymaya izin vermedi. Aynısı da en bozuk işe hiç yaramaz kesimler, kirişler da toplardamarla oldu, herşeyi dalak ve gırtlağı bile sahiplerin teknesine toplamaya emeretti:

—Her şeyi buraya getirin! — burun kanatlarını yukarı kaldırarak emridiyordu o.

Avratlar kendi aralarında birbirine bakıp, istihfaf dolu bakışlarla Orike bakıp, dudaklarını kabartıyorlardı:-  Amma da kaçık biri olası, kendini ne sanıyor o!

Hizmetçilerin bütün işlerine: hayvanın gövde temizlenmesine olsun, ne için her parçanın kullanıldığına, bağırsakların nasıl  yıkadıklarına da hangi etle dolduklarına olsun her şeye burnunu sokup takip ediyordu. Ancak ne kadar Orik büyük bir dikkatle da şiddetle bayanların işlerini takip ediyorsa, o kadar da avratlar inadına daha fazlasını, önceden insaflarından almadıklarını bile çalmaya başladılar.

Her şey değişti,  sığıra bakan işçiler, hizmetçiler herkesi bastırdı, ölçerek, kontrol ederek, her torbaya bakıvererek, her eteği silkeleyrek  herkesi alçaladı. Böyle yapmanın gerek olduğunu sayıyordu ve bu kadar. Her baldırın, herhangi bir kırıntının hesabı yapılmaya başladı. Orik misafir karşılamasına da yenilik getirmiş oldu. Daha önce kışlık hayvan kesilmesinden sonra rahmetli hanım bütün avulu kendine davet ediyordu, tıka basa yenilene kadar cömertçe herkese lezzetli yemekleri  ikram  ediyordu, ziyafet çekiyordu, bu sene ise buna benzeyen bir şey geçirilmedi. Bununla Orik ve avul her biri bir yana gitmiş oldu. Yakında ise Orik sevmeyenleri Akbilekle görüşmeye başladılar. Akbilek payını eksik verilen iki-üç komşu için şefaatte bulunmaya denedi de:

—                  Anne siz ne yapıyorsunuz? Onlar daha önce de bizden bu şeyleri alıyorlardı.

—                   Sen ev sahibinin işlerine karışma! Git kendi işlerine bak!  —cevabı dikti ve başını çevirdi.

Ve aul Orik hakında kendi sarakalı düşüncesini çıkardı: «Onsuz dilenci zavallıdan vah vah, ev zengin değildi, şimdi kurduğu kurallardan dolayı zenginleşecek Mamırbay yahu!»

Bütün bunlar Akbilekin analığına karşı daha fazla antipati oluşturuyordu, canı kırgınlıklarla dolmuş oluyordu. Bir gün Sara analığından akide şekeri istedi. O ise vermedi. Ne itmiş onu bu akla hayale gelmez harekete belli değil. Ama kız istemeyi devam ediyordu ve Orik bağırmaya başladı:

—                    Ne zamana kadar burada yanıklayıp duracaksın? Bir bakın siz ona!— ve kızın esnesine vurdu .

Sara göz yaşlarına boğulup ablasına koştu. Akbilek sesini çıkarmadı. Biraz sonra analığı Sarayı nedense şiddetle itti, kız ayaklarıyla yol halıyı kirletmiş olduğu için bunu yapmak zorundaydı söyledi. Sara yine göz yaşlarına boğuldu. Ve Akbilek yine sesini çıkarmadı. Bir gün sonra Kajeken kazaen lambaya çarptı, o ise düşüp ufak camlarla döküldü. Orik omuzuna vurdu ve bununla yetinmedi:

—                    Akılsız! Lanet olası lanet! Gözlerin mi yok senin meşe odunu! Veba biri veba! —delikanlıya en korkunç sözlerle küfrederek ve lantleyerek konuştuğuna devam ediyordu.

Hayatında şöyle korkunç lanetleri duymayan Akbilek şaşırdı, beyni atmış ve  artık dayanamayarak söyledi:

—                      Ne yapmış da o ne çevirmiş? Mümkün mü çocuğu şu kadar lanetlemek... komşularadan utanmıyor musunuz siz ?

Orik hemen onun lafını feryatla kesti:

- " —Def ol karşımdan cadaloz! Sana ne? Sen niye karışıyorsun? Benim öz çocuğum değilse sanıyormusun yoksa... Sadece lanetlemek değil ateşe atacak da hakkım var benim, ve beni kimse durduramaz! Arka çıkmaya da gerekmiyor bana, bunu kafana iyice yerleştirmen gerek! Bir bakın siz ona! Kardeşini  incitiyorlarmış! —  kadın açtı ağzını, yumdu gözünü devam ediyordu.

—                      Aman aman, çok ayıp! Şöyle büyük bir insanın karısı derler... — daha bir şey söylemeye kalktı Akkbilek.

Orik daha da beter bağırmaya başladı:

—                      Evet karıyım ve bunun nesi var? Ben ne onun şerefini bir iki paralık ediyor muyum, tarafta biriyle ihanet ediyor muyum ona? Ya da yalan mı söylüyorum ona? Allaha şükür sağ elim temiz ağzım da yüksük gibi! Burada olsam da kendimden değil Allahın iradesindendir. Sen ise kendini ne zannediyorsun, eskitmiş hırpalamış. Allah muhavaza etti senin gibi  Rusların yataklarından geçmiş değilim, Allah korusun! —ve o kadar pislikleri söylüyordu ki, ağzına köpek beyaz girse karalamış çıkacak.

Akbilek uyuşmuş, ağlamaya başladı ve şu pis kadından uzaklaşmaya çalıştı. Yüksek sesle ağlayarak, Sarayı elinden sürükleyerek Urkiya teyzesine gitti. Urkiya teyzesi kardeşleri kucaklayıp, başlarını okşamaya ve acımaya başladı.

—                      Yeter canım, kes ağlamayı artık! Niye kalktın sen şu baş belayla tartışmaya? Ne gördü ki o pislikten ve tapondan hariç,— yeğenlerini sakinleştirmeye çalışıyordu Urkiya. 

Ama Akbilek hiç bir şey duymuyordu, rahmetli annesini hayırla anıyordu, yetim kaderini, kendi rezaletini, korunmasızlığını lanetliyordu, onun herkes tarafından kırılmış olmanın kimseye ne insanlara ne de damadına lazım olmamaya talihi var, tekrarlayıp duruyordu.

—                      Talihsizim ben talihsizim! Benden daha biçare olanlar var mı yoksa? Böyle olmaktan ölseydim daha iyi olurdu, niye ben hala yaşıyorum!— bir bir titriyordu Akbilek teyzeciğinin ellerinde.

Hiç durmayan gözyaşılarının dökülmesiyle büyünlenmiş Urkiya de ağlamaya başladı. Ve başladılar onlar beraber hüngür hüngür ağlamaya, yorgun argın kana kana ağladılar.

Akşamleyin ise: «Baban öğrenir ona karşı mahcup oluruz» sözleriyle Urkiya  kızarık ve şiş şiş gözlerle olan Sarayı ve Akbileki babalarının evine geri getirdi.

Acaba görmüyor muydu babaları öyle de yetim kalan biçare çocukların çektiklerini? Gördüyse bile, onları umursamamaya başladı dersiniz. Evet, hakkınız var.

Erkeği evde fazla bulabilir misin? Çoğu zaman o yaylaklarda olur, hayvanlar ve çobanların peşinden takip etmek lazım. Özellikle Mamırbay gibi biri, otlukta, ambar köşelerinde,  gübre yığınlarda işle uğraşmak, evden olmaktan daha alışkandır. Karı ve çocuklarına ne yapsın – bir şekilde yaşarkar işte, bunu çok önemsemiyor. Yeter ki evde hanım var. Beyin ise işçilerin yanında olması gerekir. Çünkü her zaman her şeyin doğru ve dürüst yapılması gerekir. Herhangi bir dargınlık ve dedikodulara ise vakitleri yok onların, bütün bunlar kendi çatı altında olsa bile. Bir şey dikkatini istemeyerek çekerse de, görmezlikten gelecekler. Neden mi? Çünkü karı çocuk sözü onlar için bir hiçtir, şikayetleri - ufak tefek şeylerdir. «Avrat bağırır da tıkanır, çocukların ağlaması ise gayet normal bir şey, sonunda çocuktur», düşünceleri var onların, bütün bunlar aile ocağın sütunleri olduğundan eminler! Büyümüş oğullar da babalarına öykünüyorlardı. Anlaşılan Kajeken de analığına bulaşmamaya tercih etti. Akbilek tek başına kaldı. 

Ay, ablalarım, vay! Erkeklerin vaatlerine mehtap gecenin aydınlığında güvenmeyin. Kendinizi öz elleriyle esarete sokarsınız! Vah, çocuklar, vay! Anneleriniz sizin büyüyünceye kadar ayağa kalktığınıza dek ölmesinler! Çocuk yüreği ilk kanla beraber kederle dolacak. Vay, çocuklar, gençler, ay! Kim verdi size o canlı yüreği? Kim emzirdi sizi, dadılık etti, ninni söyleyerek uyutuyordu, öpücüklere boğıyordu, koruyordu,  savunuyordu? Anne... Anne... İyi kalpli anne. Eğer sevmeye istidatımız varsa, vicdan ve utanç ne olduğunu bilen biriyiz, biz çocuklar, babamızı bir kere anıp, on kere annemizi anmalıyız.  Yerden selam size bizi büyütüp yetiştiren annelerimiz! Annelerimiz ömrü uzun ve bahtlı olsun! Kendinize iyi bakın çocuklar...

Bir gün Orikin çocuklara bağırdığını duyan aksakal dedi:

—Bitir şu bağırmaları avrat! Ne gerek var çocuklara devamlı küfretmek?

Orik ise sanki duymamış kocasının tehditkâr soruyu ve bitişik odada hala sakinleşemiyordu. «Şimde ne söyleyecek babamız acaba?» — düşündü Akbilek ve ürkek umutla gönderdi gözyaşlarında boğulan analığının tarafından gönlü kırılmış olan kardeşini babasına. O ise sadece:

—Hey, avrat, ay! Ne istiyorsun sen benden!.. —ve bir şeyin hesabını yapmaya ve bir daha saymaya devam ederek başını çevirdi.

İtiraf edelim ki karısına haddini bildirmek onun ilgisinde değildi. O bir yaşlı adam artık, karısı ise ondan on sekiz yaş küçüktür. Karsı ona ihanet ederse yada döverse çok rezil olacak. İhtiyar çağında kendi karısıyla dövülmüş olmanın ne şanlığı var. Asıl olan ise onun ev işlerine bakması, çok çevik idareli ev kadını, ne hoştur! Niye o zaman kıvır zıvırla uğraşmak da  dalaş çıkarmak onunla? Böyle bir ev kadını olmasaydı onun evi, ev işleri ne halde olacaklardı? Belli değil. Evlenmek demek beraber yaşamak da kazanmaktır. Bir de her an avratla kavga etmek insanlardan utanılır. Ve aksakala bütün şikayetlerini Akbileke asmaktan başka hiç bir şey kalmıyordu: «Halimi anlamıyor mu o yoksa? Hiç acımıyor mu o bana? Bana acısaydı ne olursa olsun göndermezdi bana çocukları, ben ne yapayım ki? Niye beni kadın aralarında olabilen kavgalara dürtüklüyor?»

O kavgadan sonra Orik Akbilekten kurtulmaya karar verdi ve ertelemeden girişimini yerine getirmeye başladı. Lambalar söndürünce, Orik aksakalın kulağına fısıldamaya başlıyordu, o da söylediklerini sanki kabul ediyordu: «E... е... е...»  Çoğu zaman şu bühtanlar Akbileke atılıyordu. «Senin kızın beni insan yerine koymuyor. Bir şeye ihtiyacım olursa su bile vermez bana o. Çocukları da bana karşı kuruyor, ben onlra düşman mıyım?», — her şeyi hatırlayıp ve anlaşılan yalan atıp Akbileke bühtan atıyordu Orik. Önceleri aksakal Akbileki savunurdu: «Bırak sen bunu! O akıl kârı olmayan bir çocuk mu? Davranamaz o söylediklerin gibi, ben kızımı tanırım», — ama gitgide Akbilekin komplo çevirmelerini duyuarak, şüphelenmeye başladı: «Neden şu avrat aynı şeyi tekrarlayıp duracak? Demek bu işin içinde onun da her hangi bir hakkı var».

Karla örtülü topraklar içinde donakaldı kuru bozkır. Ne geçmek, ne kalkamak ne de şarkı söylemek var.  Bir ıslıkla kar fırtınası geçer, bir  iliklerine işliyen soğuk gıcırdıyor, bir saçakla hafifçe sallayarak akçıl sis dolaşır bozkırda. Paltosunun önünü çabuk kavuştur, evine, sıcak sobanın yanına çabuk koş. Hayvanlar bile yuvalarına saklandılar. Keskin sesli inleyişle kapılar istemeyerek açılıyor. Kapı kanadı ardına kadar açılır ve eve iki ayaz kağnı hemen yuvarlanarak girecek. Acıklı acıklı surat ifadesiyle çıkıyorlar ahırdan inekler, gitmiyor onların hoşuna buz iğneleridir.  Siyah saçlı adam dışarıya eşiği aşar ve nefes bir alıp hemen kır saçlı ihtiyara değişiyor. Kadın  ve çocuklar dışarıya burun bile göstermiyorlar, görüşmeleri daha seyrek oluyor, belki de su almak için çıktıkları zaman görüşürler ve tamam.  Erkekler hayvanlarla uğraşıyorlar. Onların  da ağızları açılmıyor. Karlı kış karanlık bir cadıdır, bütün canlıları sıkıştırdı ve kurt gibi uluyordu. İnsanların konutları ise karşılık sadece korkaça  havlamaya başlar. Kış insandan sanki intikamını almış oluyor, ama ne için? Allah bilir! Sanki en korkunç düşmanın karşısında gibi titre. Kar... kar... her yer karla dolu.

Kışın kapalı aydınlık günleri az olan vakitte avratlara birbirini  takip edip ve sihirli işaretlerle bir yerde buluşup dedi kodu ve küfretmekten başka yapacak bir şey yoktu. Bu işte Orik başarı çabuk kazandı, bir iki ay içinde kendi etrafında en iğrenç deikoducıları nasıl toplamaya becerebildi, hayret bir şey?! Urkiya’yla arası ilk baştan bozuldu, gelin damat konusunda tutuştular. Nasıl anladı da nasıl sezdi, Akbileki onun doğanla  görüşmeye iten kişi Urkiyanın olmasını? Urkyanın bir tek gelişi Orikin ağzını salyayla kabarmaya mana oluyordu, yılan gibi kızgırıyordu. Avratlara iyi bir kavga için sebep bulabilmek zor mu?

Bir gün Orik dişlerini gösteren gerçek bir köpek gibi Urkiyaya saldırdı: «Hain, kancık, defol git evimden ve bir daha yaklaşmaya bile cesaret etme buraya!» — ve evin eşiğinden dışarıya dürtmeya başladı onu. Onu kapıdan dışarı itti. Urkiya da ona karşı minnet altında kalmamak için hemen karşılık verdi, avulu dolaşıp, herkese yeni gelin hakkında neler düşündüğünü açıkça söyledi. Urkiyanın  yakınmalarına hem tarafatar olanlar vardı hem de Orike hemen koşup haber verenler de oldu. Böylece Mamırbayın avulu iki sabit bayan partisine bölündü. Birincisinin başına çoğunlukla dilencilik eden avratlardan ibaret olanına Orik geçti, ikincisi ise esas olarak iyi ev hanımlardan ibaret olan Urkiya ve Akbilek bayrağı altına geçtiler. Çulsuzlara aksakalın ev hanımına yaltakça yaranmaktan ne kalıyor, sürünerek vardılar ve oldukça Mamırbayın sofrasından kalanlardan bir şey yemiş oldular.

Partilere gelince ise burada acımasızlık presiplerin öz yeridir, herkes akla hayale gelmez en müthiş tahminleri ve iftiraları yürütmeye başladı. Herkesi  çekiştirdiler – her çentiği, her lekeyi soyup çıplak kaldırdılar, incelediler. Bir tek bit karını saklabilecek en ufacık sırları bile âleme çıkardılar. O kadar gayretli arayan avratlar tabiki Akbilekin hamile olduğunu öğrenemez değiller. Bu haberi duyan Orik sanki eski eşi dirilmiş de öz çocuklarını geri alabilmiş gibi cıldıracasına sevinmiş oldu. İtraf edeyim ki, bu hayatta en istemediğim şey iki kadının birbirine düşman olmasını kendi gözüyle görmektir. İki avrat arasında garezi olursa, dikkat ol: uçup dağılan  tüy ve telek içinde ne utança ne insafa ne de insanlık haline yer olmayacak, ağızları bir yılan ağzı gibi,   gönülleri zehirle dolu, o kadar inanılmaz çok pislikleri atarlar ki bir birinin yüzüne, dehşete düşersin. Eğer bayan zehirini sokmaya başlarsa akrepe sadece kuyrukçuğunu bir tarafa koymaya kalıyor. Bayan yaşadıkça hiç bir şeyi affetmez.

Orik Akbilek karnında bebeği taşıdığını öğrenince  haykırdı:

—                     Ha! Ben de bakıyorum ofllayıp pufluyor,  bir yana çökülüyor, annesine benziyor düşünmüşüm...  hırkadaki düğmeleri  düğmelemiyordu... bunun için çapanı hiç çıkarmıyor...

Şimdi ise üvey kızına yaklaşması gerekiyordu, Orik sanki kötülüğü hiç hatırlamıyormuş gibi davranıyordu, Akbilekle sıcak laf açıyordu, en ufacık bir şeyde gönlünü almaya çalışıyordu.  Akbilek hiç bir şey anlamayıp sadece analığının değişmesine şaşırıp duruyordu.

Bir gün Orik dışarıya çıkmaya hazır olan Akbileke yakın ilgi göstererek seslendi:

—                     Karnını üşütürsün düğmelerini düğmele!

Akbilek tereddüt etti: bu da ne hile mi yoksa gerçek bir özen gösterme mi, daha fazlasıyla kendi içine kapandı, kirpiklerle mahzun mahzun çarptı ve dışarıya çıktı.

Daha bir olay var. Sandığındaki eşyalarını gözden geçirirken Orik dörde katlanan bir kostümlük kupona raslamış ve kendine poturla hırkayı dikmiş, bununla beraber eksik etmeden Akbilekle sanki akıl danışmasını yaptı. Dikmeye dikmiş ama giymiyordu, Akbilekin hırkasına hep arada bir bakıp duruyordu:

—                     Canım senin hırkan sanki bana dikilmiş gözüküyor. Hadi bakalım belde nasıl oturuyor, düğmelesene düğmeleri.

Akbilek analığının kurnzlık ettiğini nihayet anlamış oldu, hırkayı çıkarıp analığına attı:

—                     Benim üzerimde niye bakacağız acaba? Sana gerekiyorsa kendin prova yap.

Şüphesinden kesin olarak emin olmayan Orik, sabahın köründe kalkıp Akbilekin yatağına gizlice yaklaşıp battaniyesini yarım kaldırdı. Akbilek karnına birinin soğuk parmalkarının dokunmasını hissedince korkuyla uyanıp çığlık kopardı:

—                    Аman... аman... Bu ne... kim bu? — ve yataktan fırladı.  Orik onu sakinleştirmeye acele etti:

—                    Sen açıldın da işte ben de battaniyeyi düzelteyim dedim. .

Anlaşılan! Size genç kız işte! Hiç kuşkusuzdur, avratlar doğrusunu söylüyorlardı!

Küçük düşürülmüş, köşye sıkıştıran bir bayan başkasını ondan daha çok mutlu olmayan bir bayanı müthiş bir azgınlıkla neden takip eder? Ne yaptı da Akbilek Orike, nesini aldı?  Görünülür gibi hiç bir şeyden mahrum kalmadı, başlık parası da ödendi. Ne soruyor musunuz? Nesi ise onun satılmış olduğunda, iki öz çocuğundan ayrılmış olmasında gizlidir, ve bütün bunları yapan Akbilekin babasından başkası değildir. Aksakalın iki küçük çocuğuna bakarken içinde her şey koparıyormuş oluyordu, kendi çocuklarını düşünmüş oluyordu: «Ne yapıyorlar da ediyorlar onlar şimdi?»

Zincirli köpek tüm hıncını uzanabilecek her şeyi tırmalamayarak çıkarıyor, Orikin eli altında ise Akbilek maalesef vardı.

Ama Oriki kudurmuş yüzsüz biri olarak tanıtmayalım. Gitgide pahalı bay eşyları onların sahibi ise Orik oldu, uzakta olan çocukların fiğürlerini kendileriyele siper etti. Serveti gözetlemek, onu daha fazla yapmak yaşamın  yeni sükükleyici anlamı oldu. Derdinde olanları cezalandırmak sebebi giderek önemeni kaybediyordu, ve yakında Orik içinde yaşayan intikam isteği aksakaldan uzaklaşıp bağımsız bir duyguya dönüştü, bir sanat oldu, boş zamanı varken bir gönül eğlencesi oldu. Ne büyük bir zevk zaten düşeni dürtüklemektir! Hiç bir duyguyla kıyaslanmaz bir duygu ve hoşnutluktur bu!

Hayvan arasında insan hayvandır. Ne zevk çekiyor hayvan takılıp kalan avını yakalayınca! Hemen paralamaz, önceden alay ederek oynar, işkenceler sürüyle etmeyi sever, görsünler, övsünler, nasıl sen onu yapmışsın diye! Sonra ise topukla imiğine vurup çiğneyerek yere izsiz batırmaktır. Özellikle kendi temiz yüce gönüllüğüyle herkes tarafından istisnai hayranlık getiren duyguyu insanlardan hesabını görmek hoştur. Böyle mükkemel tip insanlara dayanmak çok zor oluyor değil mi? Hadi kabul etsenize söylediklerimi niye öyle mahcup oldunuz?  Niye bir insan kendini mükkemel olarak gösteriyor? Hayır böyle bir şeye dayanmak mümkün değil, ona da iftira atıp pis etmek, kirletmek, sana benzeri olsun yapmak, başkaların arasında ayrılaşmasın sakin.

Kışın sonunda Orik aksakalın tamamen onun tarafına geçtiğini ve hiç güvenmediği gibi güveniyor sayarak, Akbilekle kesin olarak bitirmeye karar verip ona kızın hamile olduğunu söyledi. Aksakal önünde arka ayklarına durup dişlerini gösteren ayıyı görmüş gibi  ürküttü:

—                      Vay! Ay!.. Bıraksana... Bırak sen bunu! Uf!.. Ay!.. — söyleyebilen tek şeydi.

Ama nerede, Oriki susturamazdı! Avrat bütün söylediklerine inandırdı onu, sonunda ise işini tamamlamak için doğum yapma zamanın da artık geldiğini söyledi. Aksakal şaşırdı, soğuk kan tere battı ve sonunda tamamen sıkıldı. Dönüşünden ilk ğünden beri öz kızına iğrenç duygunun peyda olması az değil başına yeni bir haber devrildi, hem de nasıl bir haber!

Geçende o Bay Abene gitti ve Akbileki gelin olarak Bekbolata vermeyeceğini bir daha kesin olarak söyledi, ve gereken avula uğrayıp yeni dünürle iyi bir anlaşma yapmış oldu. Ama şu başka avuldan öyle de karşılık gelmedi. «Ne oraya itip düşürürsün onu ne de burada bırakmak mümkün değil, o bana bir yük oldu», — kızın ismini bile söylememeye artık tercih ederek, düşünürdü akskal. «Gebe kalmayı başardıysa soysuzlaşmışı da vaktinde düşürmeyi başarsaydı bari. Bebek Rustandır. Amam Yarabbim, farkeden ne var ki, Kazaktan da olsa, değişen bir şey yok yine de rezalettir – babasız, evlenmeden  çocuğu doğurmak! – olabilecek mi bir şey bu?  Bundan daha şerefsiz bir şey olabilir mi?» — söylüyordu da yere tükürüyordu. Aman Yrabbim! Nasıl kurtulabiliriz biz şimdi bundan? Nereye göz görmeyen bir yere tıkıştırayım ben onu? Onun gibi olanları boğarak öldürüyorlar mı yoksa? Ölene kadar taşla vurmak ona – anlar o zaman babasının hissediklerini! Elini – ayağını bağlamak ve suyun içine sokmak, bakalım ne söyler o halde!

Akasakalın canını safravi umutsuzluk kemiriyordu, yemek yemek değildi onun için, oturuyor tek başına ambarda iradesi kum gibi döküldü, derken avratı gelip söyledi:

—                      Kızın doğum sancısı başladı!

Mamırbayın gözleri kanla doldu hırıldamaya başladı: Kov- kov onu ...hain! Yok olsun, günahkar biri!

Gözüm görmek istemiyor onu, gözüm görmek istemiyor onu! —sadece söyleyebildi.

Bağırışı gerçekten uzun değildi ama nasıldı! Baykuşu gündüzün dalıdan koparır. Böyle baykuşla atıldı Akbileke Urkiya: 

—                     Kovuyor! Evden kovuyor! Baban! Çabuk kalk! Git! Seninkine git. Tanıklar var, gördüler, gelip gittiğini gördüler. Ne yapalım biz seninle, canımıza kıymamız mı gerekiyor yoksa? Burada  doğum sonraki plansentayı kimse gizlemez.

Öyle de eziyet çeken ve ıstıraptan bitmiş olan Akbilekin canına bu sözlerin etkisini sözle anlatmak bile mümkün değil. Ama o yine de bütün cesaretini toplayıp da ayaklarını zorla çekip, elleriyle karnını tutarak baba evinden uzak topallaya topallaya yürüdü. 

İlk bahar altın kürekle kürtünleri kabartıp yumuşattı, onların altındaki toprak kar kırıntıları su birikintisiyle dökülmeye başladı.  Nereye böyle? Dur! Sıradan bir akşam, annelerinin memelerine  atılan oğlak ve kuzuların aceleci memelesi var, anneleri de bu arada suskun durmuyorlardı. Karmakarışıklık var!

Akbilek bu curcuna içinde ayaklarını sürükleyerek yürüyor da ilkbaharın karı gibi eriyor, Urkiyanın koyuncuklarla uğraştığı çitin yanına vardı.

—                      Amanbay, vah! Nereye böyle? Mümkünü yok! Evimizde yabancı var!

—                      Öyleyse, tizeciğim, bir yana götür da bastırıp boğ, öldür beni! Ben zaten çoktan ölüyüm! — Akbilekin gözlerinden yaşlar boşandı.

—                      Vazgeç, konuşma böyle, — sakinleştirmeye başladı onu Urkiya, ne yapsın daha?

Elin altına aldı ve yanında duran eğik yassı Çerepuşkanın zeminliğine götürdü. Çerepuşka genç bayanlar zeminlikte yaşayan ihtiyar kadına sesleniyorlardı. Hayatı boyunca çok çocuk doğurdu o, ama sadece biri hayatta kalmış ve olgunluk yaşına kadar yaşamış. Şimdi ise Mamırbayın atlarının çobanlığını yapıyordu. O iyi kalpli, namuslu biri olarak biliniyordu, mezar gibi küçücük ve karanlık odasında sessiz oturup keçelere nakış işliyordu ve dikiyordu, bütün avul için iplik örüyordu. Konutunda ziyansız bir battaniye de yoktu, toprak tabanında örünmüş bir yol halısı  da her türlü eski püskü eşyalar vardı. Urkiya Akbileki bu baraka girdirdi ve ihtiyar kadının kulağına olup geçmiş olayları anlatmaya başladı.

—                     Amanbay aman! Benim şimdi ne yapmam gerekiyor?! — haykırdı Çerepuşka ve kamburlaşıp sobanın yanında eski hasırdan, yıpranmış yol halılardan ve yırtılmış battaniyelerden bir yatak yapmaya başlamış, sonra çıktı ve çeşitli kumaş parçalarla dönüp bir kırpıntı dikmeye başladı. Aynı zamanda Akbilekin doğum sancıları bir  kesilir bir artardı, ne oturamıyor ne de yatamıyordu çarpılmış yüz ifadesiyle inliyor da köpek gibi çeniliyordu.

—                     Evet, canım, vay! Sabret, sabret! Sabırın dibi som altındır, güven Fatmaya, aziz Fatmaya,— büyülerini fısıldarak  kül ve su serpiyordu,   doğum yapacak Akbilekin üzerine ihtiyar kadın, bir de  durmadan karnını arada bir  okşuyordu. Sancılar dayanılmaz olduğu zaman Akbilek dişlerinin arasından yalvarmaya başlıyordu:

—                       Fatma, aziz Fatma! Canımı çıkarma, çıkarma!

Akbilek çıplak tabana inmeye kalktığında Urkiya onu arkasından kucaklayıp geri bindiriyordu. İhtiyar kadın ise onu kovuyordu:

—                       Amanbay, en azından sen tarafta dur! Burada olursan seni de suçlamış olacaklar. Peki biri seni arıyorsa artık da buraya uğrarsa ne yapacapız, —ve savurarak evinin yolunu tutturdu ona.

Kendine kaba işle fazla zahmet vermeyen güçsüz Akbilekin doğumu uzun ve ıstırap vericiydi. Sanki biri kör bıçkıyla belini ve karın dibini kesiyordu, bir koparıyordu bir sıkıştırarak eziyordu, bedeni dayanılmaz  yanıyordu ve alev alev yanan  parçalara parçalanıyordu. Sancı anlarında bütün kemikleri sızlıyordu ve ufalanıyordu, bütün kasları ve damarları az kalsın yırtılıyordu. Âlemin tüm azapları onun hissediği ağrının yanında bir  hapşırıydı. 

Hayır, biz erkekler bilemiyoruz, doğum yapacak bayanın hissediklerini. Sadece tahmin edebiliriz,  öylesine demiyorlar ki doğum yapacak baynalar sanki bir ayağıyla mezar çukuruna adım atmış gibi oluyorlar.  Ömür ve ölüm arasında kalıp, içinden uçmya hazır ruhunu sanki görmüş olup düşündüğü tek şey vardı: «Böyle acı çekmektense en kısa zamanda ölseydim bari». İşte ölüp giden Akbilek de mezar çukuruna düşmüş oldu, yarı karanlıkta sadece leke leke dalgalanan çıplak lambanın ışığına bakışla donakalıp yalvarıyor, aziz Fatmanın onu kendi himayesine alsın istiyor; bir an sonra boyundaki boğan ilmik yukarıya çekiyor ve o yine Peygamer kızının ismini bağırmış oluyor, vay Fatma!... Yanında ise ancak ihtiyar kadın var.  Geceyarısı sucuk gibi terlemiş Akbilek ve çocuğu alan ihtiyar büsbütün halsiz düştüklerinde, vakit sanki ebediliğe dönüştüğünde, sesszizliği muzafferane bebek  ağlayışı  kopardı. Akbilek bayıldı...

...gözlerini açtığında ise, ihtiyar kadın hem göbek bağını  kesmeye hem bebeği temiz bezlere kundaklamaya, hem yüzüne su serpemeye  yetiştirdi, şimdi ise onun kısa hayatını  koruyordu. Göz kapağını yoğunla açık tutarak  kısık bir sesle sordu:

—                      Bebek nerede?

—                      İşte, canım! Sağlam bir oğlan doğdu!— cevep verdi ihtiyar kadın ve oğlanı koyduğu yırtık dohayı yarım kaldıraverdi.

—                      Kurtul ondan, ana !

—                      Kurtulurum, canım, kurtulurum! Sana bir şey yaptım iç onu!— cevap verdi ihtiyar ve elinin büğümünde bebeği tutup, ikinci eliyle Akbileke eski çukur çukur sarı fincanı uzattı.

Akbilek ekşimiş sütü içti ve seçik olmayan bir kaç söz söyledi.

İhtiyar kadın kucağında bebekle yırtılmış  paketi tutup evden çıktı. Eve döndüğünde ise  Akbileki bebeğin ebediyen kırklara karışmış olduğunu  temin etti. Sonra güçlerin sağlamlaştırılması için loğusaya eritilmiş tereyağı içmeye zorladı. Yağı içip Akbilek sakinleşti ve gözleri kapandı. Aynı gece uzun zamandır çocuğu isteyen Urkiya da doğum yaptı, nefis bir erkek çocuğu doğurdu.

Beline kadar sarınıp, Allahın gününü görmeyen Akbilek ihtiyar korkembayın yıkık dökük evinde bir haftadan fazla yatmış oldu; yemeği Urkiya getiriyordu, ara sıra Sara gelmiş oluyordu, gelir kucaklar ve ağlar.  Akbilkin göğüsü, onlara bebek öyle de dokunmuş olmadı, anne sütün fazlalığından  az kalsın patlayacaktı, sonra taşlaşmış, meme başı kabarmış, çatlamış bütün bunlar ona daha çok dayanılmaz bir an bile kesilmeyen acı getirmiş oluyordu, Akbilek humma oldu, bir kaç gun humma içinde geçirdi. Hayatında çok görmüş olan ihtiyar kadın, elinden geldiği kadar acılarını dindiriyordu, göğüslerini buz gibi suyla siliyordu, yağlı bezlerle kaplıyordu, sıkıca bağlıyordu.  Bütün harcanan çabalar  boşuna değildi, süt kesilmiş oldu.

Anne sütü Akbilekin göğüslerini kopardığında Urkiyenin sütü yoktu, çocuğu  açlıktan öldüderecekti neredeyse, iyi ki gecende doğum yapan komşu onun da oğlucuğunu yedirmeye razı oldu. Diyorlar ya, uzun zamandır doğum yapmayan bayanların sütü öyle de gelmiyor...

Bir öğle vaktinde Urkiya Akbileki yoklamaya geldi. Daha önce bir hafdadır gelmemiş oldu. Daha tamamen iyileşmiş olmayan Akbilek, yine de teyzeciğine güleryüzle mutluluklar dilemeye güç buldu.

—                      Şimdi ben de sanki daha iyi olmuşum, yürüyebiliyorum, — cevap verdi Urkiya, ve kolundan katlanmış kağıt tabakayı çıkarıp Akbileke uzattı.

Akbilek kağıdı açtı – Bekbolattan bir mektup vardı. Mektubu okudu ve ağlamaya başladı. Urkiya ürküttü:

—                      Amanbay, vah! Ne oldu? Ben bir şey bilmiyordum...

—                      Yok bir şey yok, — gözyaşı dökerek cevap verdi Akbilek.

Sorunun özü ise şundan ibaretti. Mamırbay kızını Bekbolta vermeyeceğini söyledikten sonra, Bekbolatın da annebabası anlaşmadan vazgeçtiler.  Ama Bekbolat babasının kararını kabul etmedi ve Akbileke onunla ne olursa olsun evlenme niyetinden vazgeçmeyeceğini belirten bir kaç mektup yazmış oldu. Akbilek de onu sevgili nişanlısı olarak gördüğünü  söyledi, ama, can  sıkıntısından ne yapacağına karar veremedi. Kaderinin akışını önceden bilmek kimin haddine? O zamana Bekbolatın kulağına Akbilekin hamile olduğu söylentiler girmeye başladı.

Bir avul içinde keçe arkasındaki konuşmayı Altaydan Karkaralıya kadar bütün Kazaklar duymuş oluyorlar. İnanmaya mı değil mi, daha tam olarak karar veremeyen Bekbolat Akbileke bu son mektubunu yazmış oldu, bir de soruyordu: «Bu gerçek mi? Doğruysa, hemen inkar ediyorum, başka türlü...»

Nasıl ağlamaz ki şimdi Akbilek? Gizli doğumdan sonra ise o sanki doğum yapmış değil olsa da, yine de nasıl yalan söyleyebilirdi o, nasıl temin edecekti: «Hayır, hamile değildim ben asla». Eninde sonunda gerçek ortaya çıkmış olacak. Onun uzun zamandır korkembay ihtiyarının evinde olmasını kimse farketmediğini ciddiye almıyorsunuz değil mi. Bunun başkasının bile söylemesi gerekmez ki Orik annesi her şeyi kendisi herkesin kulağına ulaştırdı. Ne yazık ki ıspatlayamadı: bebek ortada yok ki.

Bir hüzün başka hüzünün peşine geliyor, siyah duman azıcık teselli bulabilen Akbilekin canını yenisiyle örtmüş oldu. Yine de, ölseydi daha iyi olacaktı diye düşünmeye başladı. Hiç kimseye gerekmiyor o tüm dünyada, gereksiz, köpeklerle kovalanan, kaldığı hayatını taştan yapılan yoldan  ayaklarını kana kadar yaralayıp ağır ağır yürümekten başka hiç bir şeyi kalmayan bir sürgündür o, kalbi boğucu bir şekilde boğazına tıkıştı, gözleri ise taşmış göl gibi döküyor ve döküyor gözyaşı...

 

Dördüncü bölüm

SEVGİ

 

Aradan beş yıl geçti.

İrtiş kocaman bir nehirdir. Doğduğu yer ışık gibi Çin dağlarının tepelerinde asılı duruyor.

İrtişin iki kıyısında da özgür şehir ve köyler var. Her türlü millet var. İrtiş dünyanın  tam ortasında bilgi ve  sanat merkezi – Ruşçadan çevirsek Yedi oda denilen – Semipalatinsk- Semey şehri var.  

Yüzyıllık yurttla (şanırakla) yükseldi şehir ve ona dumanla öksürüp malla vapurlar yanaşıyor da lokomotifler arabalarla geliyorlar. Burası gelirlerin yeridir!

Semey vilayetin beynidir. Semeyde tüm problemlerinizin çözümünü bulmuş olursunuz. Burada herkese ekmek parçası ve  barınak bulunur.

Semey vilayetin kalbidir. Semey kıbırdanır vilayetin tüm insanları da harekete geçmiş oluyorlar. Semey gülümser bütün bozkır  gülmeye başlar.

Semey İrtişin sağ kıyısında bulunur, sol kıyısında ise Altaş şehri var. Doğuda – Batı var, batıda ise Doğu var. İrtiş nehri bir böğürüne yatmış deve gibi  onların arasında dönüyor da oradan hörgüçle yalnız bir ada dalga içinden çıkmış oldu. Nehrin sol kenarını  orman kapladı.

Yazın orman çayır halını önüne yayıp üzerine ise masmavi  çadırı açıp öyle çekici olur ki, insanlar, hem genci hem yaşlısı bütün işlerini bırakıp kayıklarda ona ulaşmaya çalışır. Hem erkeklerin hem de bayanların bayramlık ve parlak giyimleri var, ne mutlu yüzleri var! Renk kalabalığında daha çok kırmızı ve yeşil tonlar yer alır. Ada üzerinde yol var, kenarlarında ise ağaçlar, farklı otlar var. Örümcek ağı çalılara kaplama olur. Yol boyunca ise çiçeklerin Arap desenlere büyülemiş figürler dolaşıyor. Oraya buraya tenha ve sessiz köşelerdendir. Orada, ağaçların gölgesinde takımlar yerleşti. Gerçek bir kalabalıktır! Onarın arasında Tatar kızları etli böreklerle dolu olan sepetler ve  gururlu semaverlerle, onların yanında helva ve kuru kişmiş de var; Kazaklar ateşte kaynayan kazanların yanında durup susamışlıklarını kımızla giderip koyun gövdeleri kesiyorlar. Rus delikanlılar kızları el altına alıp  geziniyorlar, ceketlerin yakalarında çiçekler var,  kasketleri yana takılmış, perçemleri dalga dalga yapılmış, bir bak, nasıl yakışıklı biri! Ruslaşmış Tatarlar votka içiyorlar sarhoşlanıp şarkı söylüyor da gaydada üflüyorlar. Of-of! Hem şarkılar, hem eğlenceli ödüller, hem güzeller, hem güreşçiler, hem sevgi, hem bira, votka, kağıt, yumruk kavgası – burnundan kan akışı, oyunlar, arbede her şey vardı orada.

Cuma günü ertesi. Para var mı? Hadi adaya gidelim! Hadi kürek çek! Hadi, hadi! Dombırayı eline al! Amir nerede? Çağır onu buraya! Söylesin kendi ‘Ardak’ şarkısını! Tüm adayı çınlandırsın! Vay, seni, vah! Ulaşsın şarkı Semeyin ta tepesine kadar! Vay- hay, yeşil adam benim! Evet, ne güzel eğlenceli günleri yaşamış olduk be, orada her şey eskisi gibi mi acaba? Oraya gitmeli çok sene geçmiş oldu, uzun bir zamandır.  Özledik adayı. Özledik Semeyi de Alma-Atayı da!...

Ada körfezin sakin kenarında, yüksek yosunlu meşe ağaçı altında Altaş şehrine karşı, omuzlarına ince pelerini atıp beyaz yüzlü genç bayan oturuyor ve suyun hafif fıkırdaladığına bakıyor, aman aman, vah, adanın milleti  votka ve kımız içip sallanarak başlarına eğlence aradıdığı zaman, niye o tek başına orada oturuyor da, kim o, ve onun bir köşeye çekilmenin sebebi nedir acaba? Açıktan açığa boşuna değil bu.

Oturuyor ve aklını yemiş gibi kendi kendine konuşuyor:

— ... Yazın avulumuzun yaylaklarda ne otlar var, ne! Danalar bile görünmüyor şu otların içinde! Ne mis gibi koku var ortalıkta, yurtaları yeni koyduğun zaman özellikle, başın dönüyor!  Dağın eteğinde ise ne güzel bir göl var! Dümdüzdür. Sanki aynaya bakıyormuş gibi bakıyorsun onun içine. Bütün avuldan toplanır ufaklar, ve koşuyoruz göle, yıkanıyoruz, taşları ‘yılan başı’ da ‘düğme’leri topluyoruz. Canlarım benim, ay! Vatan toprağım, vay! Nasıl özledim ben sizi... elimde değil...

Aynı zamanda suya kentsel moda elbiseli  bayan çıktı, ve yakında durup duyulan monologa kulağını kabarttı. Tanıdık sesi duyup, meşe ağacının yanına yaklaştı ve hasretini çeken genç bayanın yüzüne bakıp bir süre için durdu:

—                 Aman, aman! Yanılmıyorsam... Ben seni tanıyorum. Sen Kamilasın değil mi? — yakın ilgi göstererek ona yürüdü.

—                 Evet, — cevap verdi Kamila ve kentli bayana hayret dolu gözüyle bakıp ayaklarını çabucak  altına toplamış oldu.

O ise genç bayandan bakışını ayırmadan coşkunca kucakladı onu ve candan yürekten sevinç çığlığı attı:

—                    Kardeşim benim... canım benim! Seni bir daha görebileceğime inanmıyordum bile! 

Kamilinin gözleri yaşla doldu ve yanaklarıdan akmaya başladı. Genç bayanlar birbirine sokuldular ve sevimli gözlerle birbirine bakıp ayklarını iç içe geçirip oturdular:

—                  Sen buraya nasıl düştün?

—                 Sen buralarda nereden? — birlikte sordular onlar,

—                 Hayır, önce sen söyle!

—                  Hayır sen söyle! — kentli Kamilinin elini aldı ve kendi avucuna koydu. 

—                 Tamam öyleyse, — hikayesine başladı mahzun olan bayan . — Tanrım! Yapılacak bir şey yok!düşündü ve devam etti: Sana raslayacağıma tasavvur bile edemyordum... anneyle yaylaklarımızda misafir olduğunuzdan yıllar geçti...  O zamanlarda biz daha çocuktuk... Aman, aman, vah! Ondan sonra görüşmedik zaten, değil mi?

Hiç kimse bilemez ki kiminle ayrılacak, kiminle görüşeceğini öz yuvasında mı, yolların kavşağında mı olur bu, bilenmez...

—                    Haklısın! Doğru değil ama bu! Hiç bir şey kalmadı o günlerden. Öyle de barış içinde, sakin yaşamamıza devam edecektik şu Rakımjan çıkmasaydı önümüze...

— Hatırlamıyorum onu.

— Ama o ise herkesi hatırlıyordu. Herkesi telaşa düşürdü. Kazklardan  er askerleri toplayıp Kırmızılarla savaşmaya götürdü... Çıldırdı mı dünyanın insanları ne?! Ne korkulacak bir şey olacaktı da kimse şavaşlamasaydı, ya? Sonra ise gelip bildiriyor: «Bolşevikler yendiler! Hayvanları elimizden alacaklar, bayanların ırzına zorla geçecekler. İş işten geçmeyince Çine göcebelik edin». Büyüklerimiz şehire gidip döndüler: «Biz geçiyoruz!» dediler, bize ise eşyalarımızı toplayıp herkesin yaptığı gibi yapmaktan ne kalaıyordu ki?  Biz de sınırı geçmeye karar verdik.  Bütün yurtlar kalktı. Kendimizle hafif olanı da elbiseleri almayı yetiştirebildik, şallarla ne kadar çok sandık, ipekle dolu torba bırakıldı orada, aman, aman! Basmayı da bıraktık ne yazık ya! Arasız bütün gün ve her gece ta sabahlara kadar hayvanları sürüp, kovalamadan zorla kurtulabilip yürüyorduk. Kaç gün yürüdük hatırlamıyorum artık, ama ne de olsa Çine Çin Kazaklara ulaşabildik.

—                     Evet, kurtulabildiğinizi duyduk biz.

—                     Kurtulabildik de ama kötü, azgın insanların arasında bulunmuş olduk. Onların kendi bilinmez bize anlaşılmaz kanunları vardı, ve herkes onları  kendi kafasına, yararına göre uyguluyordu, bütün hayvanları elimizden almış oldular. Özellikle bir yerli müdür çılgınlıklar yapmış oluyordu: babamızın elinden bütün hayvanları almış oldu, elimizde hiç bir şey kalmadı. Ne hayvanlar, ne evimiz, ne akrabamız, ne yakınlarımız vardı, alacıkta yaşıyorduk. Allah düşmanıma vermesin böyle hayatı! Beni kaçırmak istemişler Allah muhafaza etti. Yapılacak bir şey yok, kışı bir şekilde geçirdik, az kalsın açlıktan ölecektik, yazın ise yine buraya düşe kalka yürüdük bizimkilerimize. Avulumuza döndük, bir baksak, yapılarımıza, toprağımıza komşularımızdan bir çulsuz olanı el koymuş oldu. Öz evimize giremedik. Babam hem aksakallara, hem avulun başlarına başvuruyordu, işe yaramadı! Evet, öyle ve başka türlü değildi! Avulun başı ta kendisi evimizi vermiş ki şu çulsuza. Babam bir çare bulmaya çalışıyordu, avul başına şikayet dilekçeyi yazdı. O her şeyin eskisi gibi olduğunu düşünüyordu, zamanlar ise  değişti ama o bunu nereden bilecekti ki? Günlerden birinde avula tüfekle iki milis gelmiş, babamı  yakalayıp kendileriyle götürmüşler. Babam onlara soruyor: «Suçum ne?» —onlar ise karşılığına: «Sen kaçak, burjuvasın». Burjuva kim olduğunu biz bilmiyorduk bile. Babamı şehire götürüp hapse attılar. Öyle de oturuyordu orada, serbest bırakmıyorlardı. Akan amcamız vardı, sen onu görmüş olmalısın. Başvurduğu yeri kalmadı herhalde. Bir türlü babamı hapisten kurturamadı. Sadece benim babam böyle gibi haksızlığı yaşamaış değildi, çok insan suçsuz sebepsiz tutuklanmış oldu. Tek başıma kaldım ben, annem çoktan rahmetliydi ki, ne yapsam...

—                     Neler oluyor dünyada neler! Amcam seni çok seviyordu.

—                     E, tek kızını nasıl sevmez ki. Çin Kazaka vermedi beni, geri getirdi. Ben daha çocuktum, yeni on beş yaşını doldurdum. Babam hapisteyken ben çok tasa çekmiş oldum. Yaklaşık bir ay geçmiş aradan. Akan amca nihayet çıkarabildi babamı hapisten. Sevindik. Babamın serbest bırakılmasından sonra bütün yapılarımız, toprağımız, yaylaklarımız iade edildi bize.

-                                                                         Görüyor musun her şeyin bitimi ne fevkalade oldu!

—                 Lanet olsun böyle bitim! Fevkalade olan hiçbir şey yok. Bir hafta geçer geçmez akşama dek bize kentli üç kişi gelmiş, hem de azametli bir tavırla... Misafir odasına uğurladılar onları, atlas yorganlara oturttular, geldiklerine bir koyun kesildi, babam öyle çaba gösterdi ki koşuşmaktan yorulmuştur. Ben ise oturup tahminler yürütüyorum: kimmiş onlar? Her taraftan avratlar toplanmaya başladı. Birbirine soruyorlar: «Nişanlıyı gördün mü?» Ben korkudan donakaldım. Soruyorum: «Kimin nişanlısı?» «Aman bay, yahu! Nişanlının geldiğini bilmiyor musun sen yoksa?» Ben söyleyeceğimi bilemiyorum, şaşkın gözlerle bakıp duruyorum. Bir tek yaşlar gözlerimden akmay başladı. Analığım ağladığımı gördü ve söylüyor: «Niye ağlıyorsun sen? Çocuk değilsin artık. Yoksa sen evlenmeyi hiç düşünmüyor musun? Düşünücek de bir şey yok zaten. Sana denk biri – okumuş genç bir beyefendi. Yeter dedim sana, ağlama!» Ben ise sakinleşemiyorum. Başımı çevirdim, kafamı dizlerime kapattım ve durmaksızın ağlıyorum. Ben daha genç biriyim, aklımda bile evlenme isteğim yoktu benim...  Bana bir kelime bile söylemediler ki, ve birdenbire buyurun, evlenmem gerekiyormuş.  Bir an sonra diyorlar: «nişanlın geldi»...

—                 Allah, Allah!

—                 Ben yemeğe kalkmadım, baygın halde yatıyorum. Akan amca yaklaştı. Kaldırdı beni, başımı okşayarak aklıma seslenmeye başladı: «Biz seni evlendirmek istemiyorduk. Babanı kurtarmak için biriyle bir anlaşma yapmış olduk. İşte bu anlaşma şimdi boğazımızda düğümlenip  duruyor. Bz zor, kötü bir zamanlarda yaşıyoruz. İktidarı elinde bulunan biriyle dünürleşmezsek ebedi olarak suçlu kalmış olacağız. Herkes sizi kaçık olarak görüyor, herkesin gözünde siz göz lekesi misafiri gibi duruyorsunuz». Amcanın konuştuğundan ben az bir şey anlamış oldum. Ama ben yine de ses çıkarmadan bunu kabul edemiyordum, kabul etmek istemiyordum. Ne korkunç bir şey, böyle birdenbire bilinmeyen bir zatla evlenmektir! Ben babamın hapisten özgürlüğüne kavuştuğuna seviniyordum, aman, beni ise onun kurtarması için satmış oldular.

—                 Sonra ise ne oldu?

Sonra mı? Akşam yemeğinden sonra, teyzelerim isteksizliğimi dikkate almadan bile  şu damatla ellerimizi birleştirmeye götürdüler. Odaya soktular beni, ışık orada ise zorla ışıldıyor. Pencerenin altında ise yığılıp kocaman, siyah, ayıya benzeyen bir şey yatıyor. Müthiş kocaman bir şeydi o. Ve ağzından buram buram duman çıkarıyordu.

—                        Aman, Yarabbim, vah!

Burada ise ben gerçekten korkmuş oldum. Şu kocaman kamburlu hayvan beni yutacakmış düşünüyordum.

Teyzeler beni onun yanına soktular ve diyorlar: «Neden korkuyorsun sen? Erkek görmedin mi yoksa? Çocukluk etmesene. Alışırsın yavaş yavaş», — ve beni onun yanına oturtup kendileriyle ışığı da alıp çıktılar. Ben sıkıldım, titriyorum, gözleri kaldırmaya cesaret edemiyorum. Şu ayı ise sigara içmeye bıraktı ve bana yanaşıp elimi aldı. Canım ağzıma geldi.  Eli onun sanki demirden yapılmıştı. Çekiyor kendine ve diyor: «Niye oturuyorsun? Daha yakın otursana». Kalbim çarpıyor. Soktu beni bağrına ve yapıştı etli dudaklarıyla yüzüme, bıyıklarıyla tırmaladı, ve insanı iğrendirecek biçimde pis pis ter kokuyordu. Belimden tuttu ve  altına götürüyor. Ağlıyordum ben, bana acımasını yalvarıyordum. Sanki duymuyormuş gibiyidi, işine devam ediyordu. Demir parmaklarıyla bedenimi berbat etti. Ne yapsam ben... cehennem azabını çekmiş oldum, ablacığım, eziyet çektim, tamamıyla yaralar içinde bıraktı o beni, dünyadaki her şeyi lanetlemiş oldum.

-                                           Burada senin suçun yok... Devamı neydi?

—                      Sabahleyin gitti o. On gün sonra Akan amca ve analığım başlılka birlikte kağnıda beni kente götürmüşler. Bir kaç nazik erkek ve bir bayan bizi karşıladı, eve kadar uğurladılar. Hol küçüktü, kalan iki oda daha büyüktü. Ahşap döşeme, çıplaktı, hiç bir şeyle kaplanmış değildi.  Bir köşede demir yatak duruyordu. Biz analığımla şu yatağa oturduk. Erkekler ortada duran Rus masanın çevresinde sandalyelere oturdular. Anlaşılmaz bie şey konuşuyorlar, zıvanalı sigaraları içiyorlar. Ne yapacağını, nereye sokulacağını bilemiyorsun.

—                      Evet, haklısın. Onlar, kentliler,  aynı söylediğin gibi yapıyorlar ilk görüşmede.  Sonra?

—                       Sonra akşama misafirleri davet ettier. Benim için yatağı perdelediler. Analığımın başı ağırmay başladı ve o sofada uzandı. Misafirler gelmeye başladı, nazik nazik selamlaşıyorlardı. Yemek başına oturdular ve kadehleri tokuşturup votkayı içerek haykırıyorlardı: «Gelenin sağlığına!» Akan amca içmek istemedi, ama onlar yakasına yapışıp içene kadar rahat bırakmadılar onu. Ben ise tek başına perde arkasında uzanıp oturuyorum. Oturuyorum da amcama acıyorum... Aşırı derecede sarhoş olmuşlar. Delikanlılardan biri herkesten daha az içiyordu galiba, işte ona yapışmaya başladılar. Kocam herkesten daha fazla ısrar ediyordu: «İç dedim sana, sen niçin içmiyorsun?» Onları sakinleştirmeye çalışıyorlar, onlar ise duymuyorlar, şu ise kocam olanı, dilini zorla çevirerek küfrediyor, bağrıyor: «Kurşunlayarak öldürerim!» —ve tüfeğine atılıyor.

—                       Aman Yarabbim!  Koru bizi!

—                       Korktuğumdan ben az kalsın altıma kaçıracaktım. Herkes ayağa fırladı, çanağı çömleği kırdılar, taban, masa herşey tangırdıyordu, evdeki her şeyi  darma dağın ettiler. Ben dehşet içinde fırladım, perdenin arkasından bakıverdim, baksam – kocamı iki delikanlı tutuyor. Gözleri  göz çukurundan fırlacakmış gibi oldu, yüzü değişti. Ancak o zaman onun şaşı olduğunu farkettim, kamburu yoktu, gerçiyse. Elinde tüfek, namlu ağzını elinden geldiği kadar kaldırmaya çalışıyor. Üzüldüm ben, ona karşı hissediğim korku, bütün vucuduma, kemiklerime kadar yayılmış oldu. Meğer, kararteri onun çok kötü çıktı, ablacığım.  Misafirler bir şekilde sakinleştirebildi iksini de, evlerine dağılmaya başladı. Etraf darma dağın: kırık bardaklar ve şişeler dağılmış yatıyor, votka birikintileri var,  mobilya devrilmiş. Kavgadan korkup, ben fırladım, midem dayanılmayacak kadar bulanıyor, hola atıldım. Ama kim yardım edecek ki bana? Kocam misafirleri uğurladı, sallanıp bana yaklştı ve kucaklayıp yine öpmeye başladı. Votkayla pis kokuyordu o. Kavga ettiği delikanlıya küfrediyor, yatağa erişti, olduğu gibi giyimli yıkıldı ona ve horlamaya başladı.

—                       Aman, aman, vah! Ne kötü kocan var senin! Amma da kötü...

—                       Kötü mü? Kötü olanından ben bahsetmeye yeni başlamış olacağım...

—                       Ve ne yapmışsın sen?

—                       Bir süre ağlamışım – ağlamışım, son gücümden yerde yatağın yanında  yorgan döşedim kendime ve uzandım, ancak şafak sökerken gözlerim kapandı. O günden beri hiç bir sakin günüm yoktu benim, işten gelir ve votka içmeye başlıyor, herkese ağır ağır küfrediyor, ne eklersin ne de artarsın suskun duruyorsun bu kadar işim. Bana bir kelime bile söylemez, sanki ben cansız birşymişim. Bildiği tek şey vardı, üstüme binmek istediği işini yapmak ve tamam. Bana sadece dertop olup da donakalmaktan bir şey kalmıyordu.  Bir hafta sonra eşimi işten çıkardılar. Parti mi kim mi, böyle karara varmışlar.  Rüşvet aldığında yakalandı, bütün arkadaşlarla yumruk yumruğa geldi,  yani gerçek fıtratını iyice göstermiş oldu. Bundan sonra benimle vatan toprağıma dönmeye karar verdi. Bir Kazak kadını uğruyordu bize. Çenesi düşük kıvrak biriydi. Bir gün gelip diyor: «Sen şu fena kocana takılıp durma, o hapise düşer. Bir de hiç bir şeyi yok onun kolay kolay çıkamaz oradan. Onunla da gitme. Burada kal! Sana iyi bir koca buluruz, merak etme..» Kandırıyordu beni her çeşit şeyle, tam olarak konuyu anlayamadım bile. Kocam dönünce ben ona elbette herşeyi anlattım. Nasıl boşanacaktım ki ben ondan yeni evlenince? Kocam da diyor bana: «Bu benim düşmanlarım. Yalan uyduruyorlar. Sen merak etme».  Ve buraya getirdi beni.

—                    Demek, o Semeyden doğumlu mu?

—                    Evet, burada onun berbat bir evçiği vardı. Ama oraya götürmedi o beni, evi kiralayan bir arkadaşına yerleştirdi. Karısı onun Tatardı, iki çocuğu vardı, saçları dağınık, yüzleri beyazdı. Çay koymuşlar. Hep beraber ev sahibinin ailesiyle çay içtik.  Ansızın çopur yüzlü bir Rus avratı peyda oldu ıkıl ıkıl nefes alıyor, dudakları titriyor, kapıda durdu yüzü kağıt gibi. Herkes sustu, gözleri kaldırmak bile utanıyorlarmış sanki. Ama sessizlik fazla sürmedi, çopur yüzlü bana nefretle dolu gözlerle bakıp söyledi:

—                    Sen mi yoksa onun yeni karısı olan? Ben de onun eşiyim. O beni elimde küçük oğulla bıraktı. Çocuğu yedirmek ve büyütmek için param ise yok. Al onu kendine! —ve durmadan ağlıyordu gözünü benden ayırmıyor. Ben hayretler içinde kaldım susup duruyorum. Sonra evin sahibi bana her şeyi izah etti.  Meğer, kocamın bir Rus karısı daha vardı. Benden ise bunu gizledi.

—                    Amanbay, nasıl bir rezalet ya!

—                    Hem de nasıl bir rezalet! Oturuyom, ne oluyor, hiç bir şey anlayamıyorum. Gerçekte mi bunlar oluyor, yoksa kabusları mı görüyorum- bir türlü anlayamıyorum. Ağlayıp oturuyorum, derken kocam geliyor. O bayan gitti. Kocam oturup çay içiyor ve konuşuyor:

—                      Çocuğu kabul etmem. Arkadaşları ona:

—                       Sen bilirsin, —diyorlar da ama onların kocama karşı hissedği iğrenmeleri yüzünde yazılıydı.

Burada ise ben de dayanamadım, patladım:

— Niçin kabul etmeyeceksin? O Rus anneyle Rus olacak ki. Al kendine!

Ne yapabilirim ki... evet tam böyle konuştum. Dokundu bana onun yalanı ve zalimliği. Nasıl vazgeçebildi ki o çocuğundan, ne de olsa onun öz oğlusuydu çocuk, kocamın çocuğu ise benim çocuğum sayılır. Şu avratı da anlamıyordum, nasıl insan öz evladını istemeyebilir. Kocam ise öyle de sözümü dinlemedi. Şu ilk karısı olan kocamın evinden bir yere gitti, biz de oraya taşınmış olduk. Bana küçük karı olarak ev çok berbattı. Kocamın oğlusu ise ara sıra uğruyordu bize. Beş altı yaşındaki iyi bir çocuktu o. Onun babası benim kocam diye  hiç bir zaman söz etmiyordum. Kazakçayı biliyordu. Acıyordum ben ona zavallıcığa. Soruyorum ona:

—                       Benim oğlum olacak mısın?

—                       Olacam, — cevaplıyor.

Kocam gelir gelmez hemen seslenir:

—                      Git buradan ve başka gelme! — ve kovuyor onu. Ama nereye gider ki zavallı çocuk? İşte dileniyordu sokaklarda zavallıcık.

Bir gün kocama rasladı -  öz babasına, elçiğini uzattı ona, o ise kalpsiz olanı, hiç bir şey vermedi çocuğa.  Ne ruhsuz biri,  anlamıyorum... — söyledi genç bayan ve sustu.

—                      Ve nerede şimdi kocan?

—                    İşle ilgili başka şehire gitmiş, hizmet işleri diyor. İki ay geçti sesi sedası çıkmıyor..

—                     Doğum yaptın mı?

—                    Bir düşüğüm vardı. Başkasını ise kendimiz mahvettik.

-                                                                       Kocanın ismi ise ne?

—                    Konuştum ben burada onun hakkında...

—                    Hiç bir şey konuşmadın sen. Sadece sohbet ettik. Neden o kadar korkuyorsun sen, ismini söyle bu kadar. 

-                                                                       Atın boynunda ne var?

—                    Hamut.

—                       Hayır, daha yüksek. Koşum? Rusça ise Duga, değilmi?

—                      İşte onun ismi.

—                      Acayip bir işim. Sen hasta değil misin? Niye o kadar zayıfsın?

—                      Nasıl zayıflamayım ki? Dişi kaz bile yalnızlıkta cılızlaşır... Azıcık hastalandım... gerçiyse. Arada bir hafif hafif öksürüyorum.

—                      Ay, zavallı Kamilacım, vay! Neler neler çektin sen, nelere dayandın...

Her neyse... En iyisi sen kendinden bahset!

Anılarla paylaşmak isteği duyunca kentli bayan düşünceye daldı, yaşamış günlerin sırası göz önüne gelmiş oldu.

Okuyucular Akbileki konuştuğumuzu anlamışlardı anlaşılan. Genç bayan Kamila ise onun kuzinidir, annesinin abisinin kızı, bir zamanlarda çok varlıklı biriydi o, avulun başında da duruyordu. Peki, biz ise Akbilekin hikayesine dönelim en iyisi.

Akbilek için o facia senenin yaz günlerinden birinde avula gıda programıyla onun abisi Tolegen geldi. Akbileki o Urkiyanın evinde gizlenirken buldu. Avulda yaklaşık bir bucuk ay yaşayıp Tolegen babasını bütün yaşadığı olaylarla, Akbilekle barıştırdı ve Akbileki baba evine geri getirdi. Nasıl o alev alev yanan yüzüyle avulu sürükleyerek yürüyordu, vah, vah, en iyisi hatırlamayalım.

Tolegen kızkardeşini kente almaya hazır olduğunu söyledi. Babası karşı olmadı, sessiz oturuyordu.  Kızından kurtulacağına seviniyordu her halde.

Öyle başa geldi ki, Tolegen Uraldan, orada esek denilen bir halk var, öğretmen olan abisiyle gelen Marişa adında bir kızla aynı bu zamanlarda evlenmeye niyetlendi. Kazaklardan bir tek dil farklılığı vardı onların, yoksa açık temiz kalpli, gönlü bol insanlardı.  Gelin de  endamlı, boyu bosu yerinde, gözleri simsiyah biriydi.  Kazakistana gelme sebepleri vardı onların anlaşılan, belki de ana vatanlarında onların soylulardan biri olma sebebinden buraya gelmişler.

Marişayla abinin düğünü Akbileki şaşırttı, ne isteme töreni, ne de yüzyıllar süregelen geleneklerden hiç biri yoktu. Yeni evlilerin ellerini kimse birleşmiyordu, geleni yatağına kadar uğurlayan ve sonra yatağı açan teyzeler de yoktu, kimse saçlarını taramıyordu, çeyiz kimseye sergilenmiyordu,  dünürlere çapanlar hediye edilmiyordu. Marişanın düğülük esvabı da yoktu, yerlere kadar eğilip iki büklüm selam vermeden, kimseye hürmetler etmeden açık yüzle öylesine eve girmiş. Ve kimse onu «Jar - jar» şarkıyla karşılamıyordu. Her şey bir arada yapıldı, işte sana toy merasimi. Misafirler ama vardı. Gelin kendisi sofrayı kurdu, abinin yanında oturup misafirlerle serbestçe konuşuyordu. 

Yengesini Akbilek ilk bakışta sevdi. Ve Marişa onun için abisinden daha fazla önem taşımaya başladı denilir. Çınlayan bir sesi vardı onun, hayırhah, iyi huylu biriydi Marişa.  Ona her söylediğine inanıyordu. Tolegenin işlerinden hiçbir haberi yoktu karışmaya da kalkmıyordu. Herkesle onun anlabildiği dilinde  konuşabilirdi. Okumuş biri olduğundandır düşünürdü Akbilek. Bir çok şeye Akbilek farklı gözle bakmaya başladı onun sayesinde, hem de çok farklı...

Yakında Tolegenin tayini Semeye çıktı. Geniş bir daire verildi ona, varlık içinde yaşıyorlardı. Abisi  Akbileki kursa yazdırdı.

Okulda Akbilekten başka daha beş kız okuyordu. Çoğu yetişkindi. Daha önce Kazakça yazmaya okumaya bilseydiler bile, yeni öğreneceklerinden bunlar hiçti. Hiç bir şey bilmiyoruz, okumadık sayılır. İlk önce Akbilek hiç bir şey anlamıyordu. Okuma-yazmayı baba evinde ona çok yaşlı bir molla anlatıyordu.  Şimdi ise duruyorlar kentli giyimli erkekler senin önünde da siyah tahtada tebeşirle öyle kelimeleri yazıyorlar ki kafaya sığamıyor, sonra ama yazdıklarını anlatıyorlar. Aritmetiki ve coğrafyayı yeni duymuş oldu. Öğrendiklerini Akbilek defterine itinalı yazıyordu. Eve gelir ve anlamadığı yerleri abisine ya da yengesine soruyor, anlatmalarını ister, anlatıyorlardı. Akbilek o kursaları altı ay okudu. Evde yengesine ev işlerinde yardım ediyordu. Önlüğünü giyer ve patates soyar,  erişte keser.   Samsa, pelmeni, köfte yemek tariflerin pişirme sırlarını öğrenmiş. Giyinmeye de farklı başladı. Semeye taşındıktan sonra abisi ve yengesi ona son modaya uyarak kentli elbiseler ayırttılar.

Bazı zamanlarda Akbilek abisi ve Marişa hareket eden tablolara tiyatrtoya gidiyorlardı. Hayret içindeydi: «Nasıl şu yassı figürler hareket ediyorlar? Onların canı mı var yoksa?» hep sorup duruyordu yengesine. Meğer, canlı değil onlar, lâkin bir teknik tarzından canlı gibi görünüyorlar.

Sonra Tolegen kızkardeşi için Orenburga üniversiteye bir tayin çıkardı. Akbilek Ajar adlı bir kızla gitti. Ajar gayet hafif bir kızdı. Kentli bir kızdı. Kaprisli çocuk gibi davranırdı. Yüzüne makiyaj yapar ve kıvır zıvırla uğraşır, yada gece gündüz yatağında yatar.

O zamanlarda işte, Akbilek ilk defa trene binmiş oldu. Demiryolu ve  buharlı lokomotifler hakkında Akbilek duymuştu, ama trene binmek ve gitmek bu başka bir şeydi. Geceleyin abisi ve Marişa onu kağnıda tren garına kadar götürmüşler. Kalabalık var, herkes bir yere acele ediyor, koşuşuyor. Lokomotif dana gibi böğürüyor. Abisi bileti daha önce sipariş  etmişti ve onlar sıra beklemeden bileti alabilmişler. 

 

Akbilek, vagonda oturarak  4 şehir yanından çok hızlı geçti. Bir keresinde başka bir trene aktarma yapmak için tren istasyonunda bir yol arkadaşıyla gece için kalmak zorunda kaldı. Orada Ajar  bir delikanlıyla tanıştı. Bu tanışması da onlara bir avantaj sağladı. Delikanlı, uzun sıraya girip onlar için biletler satın aldı. Harikuade birbirinden çok farklı yerleri görmüş oldular. Koskocaman göller yanından  ve yüksek köprülerden geçtiler. Pencerelerin arkasında  önce dağlar sonra ormalar uzanıyordu. Akbilek,trenin bir  kayaya çarpacağından, sık ormana saplanacağından hep korkuyordu. Hayır! Kaya ve ağaçlar arasından hızla geçirerek gşdşyor. Hem de nasıl gidiyor! Rüzgar gibi!

            Orenburg şehrine varınca gezginler, bir briçka (at arabası) tutup Ajar’ın tanıdıklarına  gittiler. Orenburg şehri Semipalatensk şehrinden daha edepli. Sokakları taşla döşenmiştir. Hem de briçka hoşlarına gitti. Böyle küçük bir at arabası, yalnız biraz hafifçe sallanıyor.

            Ertesi sabah kağıtları alıp okula gittiler. Onlara büyük bir ev gösterildi. Gençlerle doluydu. Kalem odasını bulup emirlerini gösterdiler. Laf fazla uzatılmadan kayıtları kabul edildi.

            Kadın yurdu, ayrı binada bulunuyordu. Akbilek ve Ajar’a ayrı karyolalar verildi. Nevresim takımları getirilince yerleştiler. Oradaki kızların tümü Rustu. Aralarında sadece beş-altı Kazak kızı vardı.

            Orada okumak zordu. Semipalatensk şehrinde olduğu gibi değil! Semey şehrinde öğretmenlerin hepsi Kazaklardı. Kitaplar da Kazak dilindeydi. Rusça olarak anlatılan dersler çok azdı. Buradaki eğitim ise Rus dilindeydi. Bir-iki Kazak  okutmanından başka bütün öğretmeler Ruslardı.  Akbilek, ağabeyinden ve yengesinden bazı  Rusça sözleri ve cümlelerini öğrendi. Buna eğitim mi denir?!

            İyi ki etrafında çok Rus kızı var. Kızlarla konuşmalar Rusça derslerinden daha büyük yarar verirdi. Hiç bir konuda arkadaşlarından geri kalmak istemeyen Akbilek Rus kız arkadaşları olmasaydı o kadar iyi okumazdı.

            Tabi ki çit duvarından kurtulan keçiler gibi oradan oraya hızlı hızlı koşup atlayan kızlar vardı. Kazak kızları da onları uzun zaman içinde isledikten sonra da deli gibi atlamaya başladı. Özellikle bizim Ajar ve başka bir kız. Geceleri bir yerlere kayboluyordu. Yurtta en karanlık köşelerde saklanarak erkeklerle kucaklaşıyordu. Ajar kötü bitti. Kışın ortalarında işçi fakültesinden gitti. Ajar hamileymiş diyenler vardı.  Belki öyledir, kim bilir ?

            Buna kur yapmak denilebilirse delikanlılar, Akbilek’e kur yaptılar. Fakat Akbilek, onlarla karşılamaktan kaçmaya çalışıyordu. Mütevazı Rus arkadaşlarının yanında olmak daha çok hoşuna gidiyordu. Delikanlılar, Akbilek’i bir türlü rahat bırakmadı: «Hadi gezelim, dansa gidelim, konuşalım». Ama böyle kandırmalara kapılmadı. Yaşadı biraz. Onun gençlerin eğlencelerine ne gereği vardı ? Erkeklerden az mı acı gördü?! Kısa zaman içinde son derece kibirli, kendini beğenmiş, beyefendi, bay kızı ünü kazandı. Akbilek’in onlarca erkekle yazıştığı iddia ediliyordu. Butün bu mektuplar  aşk mektuplarıymışv e her şeyin bu mektuplarla sınırlamıyormuş. Ona iğrenç öneri, tehditleri içeren notlar gizlice bırakılıyordu. Bir karanlık gece  çelerek dövüldü. Defter, kitap, mendilleri çalınıyordu. Fakat  не на ту напали. Пропади ви пропадом! Ama delikanlılar  en büyük sorunu değil. Her iki üç günde bir mutlaka toplantı yapılırdı. İğrenç bir şey. Akbilek, bu toplantılarda herkesin birbirine nasıl iftira etmeye,  yakınını çiğneyip küçük düşürmeye, korkutmaya çalıştığına bir türlü  inanamıyordu. Sen gel de gelme toplantıya! Hemen ihbar edileceksin. Bu işte özellikle bizim Kazaklar fazla gayret gösterdiler. Akbilek anlamıyordu – ne istiyordu?  Neleri eksikti?

            Komün yurdunda beş yüz kadar kişi oturuyordu. Sımsıkışık durumdaydı, hem de çok soğuk odalarda. Yıkanıp yıkanmadıkları belli değil. Bu mesele özeldir bunu biliyorsunuz. Ama yayılan pis koku korkunçtu. Bu durum bir ölçüde kaçınılmazdı. Vazistası açarsan oda soğuk olur, kapatırsan nefes alamazsın. Bir de soğuk almış olabilirsin. Hem de yeterli kadar yiyecek yoktu. Açlık felaketli (kıtlık) yıllardı. Bir gün için herkese yarım libre siyah ekmek ve patatesli sulu çorba düşüyordu. Akşam yemeği içinse bir maşrapa kaynar su.

            Açlıktan gebermek bir ders anlamaktan daha kolaydı. Ne kadar çok genç yaratık hastalanarak ortadan kayboldu! Aralarında gerçekten ölmüş olanlar vardı. Kışın sonuna kadar Akbilek de bitkin hale geldi. İlk baharda iki üç sınıf arkadaşıyla Semipalatinsk’e döndü. Akbilek, Orenburg’da nasıl sağ kalabildiğine şaşırdı. Fakat bir şeyi kesinlikle bildi: öğrenimden daha zayıf olamazsın.

            Akbilek’in kardeşi, vilayet komitesinde ciddi göreve geçti. Akbilek’e hemen  canı sıkılması için dört ay için çocuksuz bir Rusça öğremeni tuttu. O da Akbilek’e Rusça hatasız yazmayı ve gramatikal konuşmayı öğretti. Böyle zaman geldi – lazımdı işte.  Bir insan Kazakların yaşamaya devam ettiği gibi bitlerle ve is içinde yaşamaz ki! Zenginlik, bilgilerde bulunur.

-                     İs içinde olsun, bitlerle olsun , ama bizimkilerle, bizimkilerin arasında. Aulu, yakınlarımın yüzlerini o kadar özlüyorum ki! Öyle geliyor ki onların yanında olmak için dünyayı verirdim.

            Akbilek, Orenburg’da üç yıl okudu. Şehir yabancı gelmiyordu ona artık. Öğrenciler, « Baybişe-tokal (Kazakistan’da ikinci karı)»ı sahnelemeye karar verdiler. Akbilek de bi rol oynadı. Oyun Sverdlov kulübünde sahnelendi. Biletler öğrencilere satıldı. Hem oyun başarılıydı, hem de Akbilek kendisinin nasıl  oynadığını beğendi. Çiçekler hediye edildi. Öğrentmenlerden biri oyun bittikten hemen sonra onu çay içmeye davet etti. Sofra başındayken iki yoldaşla tanıştı, adları Akbala ve Baltaş’tı. Bira içmeyi teklif ettiler. Akbilek vazgeçti. Erkekler israr etmedi.

             Akbilek, şehrin sokaklarda Akbala’ya rastladığı oldu. Belagatli ve bilgili adammış. Orta boylu, fakat alnı geniş, beyaz yüzlü bir erkektir. Gerçekten de Akbala konuşmaya başlarsa  hayran hayran dinlersin. O gece Akbala en çok konuştu. Her sözü konuşmaya uygun, sanki seçilmiş gibiydi. Tek kelimeyle: söz ustasıydı. Başkaları da onu dinleyip şakalarına güldüler. Akbilek’e dönüp nasıl olduğunu, öğreniminin nasıl gittiğini sordu. Gözünü Akbilek’ten ayırmadı. Akbilek’in yanında Baltaş oturuyordu, hep ona yardım etmeye çalışıyor, bundan şundan yemeyi öneriyordu. Baltaş, veda ederek:

-                     Sorunların olursa bize başvurun. Böyle kadroya ihtiyacımız var. Size her çeşit destek vermeliyiz, nezaketle dedi.

Akbilek yeni arkadaşla karşılaşmaya çalışmadı, okumaya devam etti.

Bir gün bir gazetede Akbala yoldaşın rapor hazırladığını okudu. Nedense neyi konuşacağını Akbilek de duymak istedi. Elleri kendiliğinden tarağına uzandı, ayaklar kendiliğinden aynaya doğru gitti. Paltosunu nasıl giyip dışarıya fırladığını kendisi hatırlamıyordu.

      Büyük toplantı. Akbilek,  arka sıradaki bulunan sandalyeye oturdu. Bir Rus yoldaşı konuşma yaptıktan sonra başkan: «Şimdi söz Akbala yoldaşa bırakılır.» diye bildirdi. Akbilek’in yüreği  hafifçe sarsıldı.

      Akbala emin adımla sahneye çıktı. Çantasını masaya koyup büyük bir dikkatle salonu süzdü.  Akbilek, kendisini farkettiğini umuyordu. Hayır, fark etmedi yoksa farketti mi?.

      Akbala konuşmasına başladı. Acele etmeyerek emin bir sesle konuştu. Akbilek, gözlerini ona dikti kaldı. Önemli bir devlet meselesi hakkında konuştu. Abilek, neyi konuştuğunu tam olarak anlayamadı. Sadece yüzünü görüp bariton sesini duyuyordu. Bir demirci çekiciyle örse vurduğu gibi Akbala, sıkmış sağ yumruğunu kürsüye indirerek coşkuyla  konuştu. Akbala her sonraki söz söyledikçe daha heyecanlanıyor, sesi ise kuvvetleniyordu. Konuşmasının coşku Akbilek’e de geçti. Ağzından çıkan her ses, toynak patırtısı gibiydi. Haydutlerden  kaçan aygır gibi başını kaldırarak konuşmasını bitiridi. Şiddetle alkışlandı. Akbilek de avuçlarına acımadan alkışlıyordu.

      Akbala, konuşma yaptıktan sonra  söz muarızlarına bırakıldı. Ona yönelik birkaç eleştiriler ve  kritik demeçler duyuldu. Akbilek, her eleştirmenini yıkıcı bakışla yakıyordu. Bir an önce konuşmacıya alkışlayan insanlar şimdi onu eleştirdiklerinden hoşlanmıyordu. Akbala, saki sakin kayıtlarını gözden geçiriyordu. Sonra tekrar çıkıp bütün eleştirilere ayrıntılı biçimde cevap verdi. Birine değerlendirmesi için teşekkür etti, başkasını da  kanıtlarıyla yok etti!

      Ortalık karardı. Toplantı bittikten sonra Akbilek binadan çıktı. Yurduna rahat rahat dönebilmesi için bir yoldaşı bulmak için  etrafına bakınırken birinin arkasından omuzuna dokunduğunu hissetti. Baktı –  Akbala’ydı. Akbala, gülümserek:

-                     İyi akşamlar.- dedi.

Akbilek bozuldu. Belki de  kızarmış. Akbala’nın yüzündeki kızartıyı farkettiğinden korktu.

-                     Yurda dönecektim.

-                     Gidelim ya, sizi götüreceğim.

Akbilek utandı. Daha önce komiserin arabayla gittiği olmadı. Fakat kızın utancı, artık hiç bir şey değiştiremiyordu. Zaten komiserle arabasıyla gezinti yapmak, Akbilek’in gururunu okşadı.

             Akbala, Akbilek’in arabaya binmesine yardım ederek yanına oturup onu okul binasına doğru götürdü. Yoldayken:

-                     Okuduğum raporu dinlediniz mi?, diye sordu.

-                     Evet, dinledim.

-                     Onu nasıl buluyorsunuz?

-                     İyi bir rapor.

Rapor hakkında sorusu, Akbilek’in düşüncesini bilmek isteği, ona daha yakın oturmak hevesi, birbirinden uzak bulunan sokak feneri ışığında gözlerinin sıcak parıltısı, Akbilek için yeter de artardı. Akbala, vedalaşarak:

-                     Yarın tiyatroya gitsek olur mu?, diye teklif etti

-                     Kabulüm.

O gece Akbilek, nedenli nedensiz rüyasında Akbala’yı gördü. Belki bu, Akbal’a sempati duygusu muydu? Akbilek, bunu fazla düşünmedi. Ertesi gün saatinde tiyatro binasına geldi. Orada Akbala, artık onu bekliyordu. Tiyatro salonuna girdiler. Birbirinin yanına oturdular. Çok şeyi konuştular. Akbala, tahsilli kadınlardan, aşktan söz açtı. Bir şey söyleyleince onun on katılıp katılmadığını soruyor. Akbilek şaşırıyor, ona muhakkak gerçekten çok uzak olsa bile ama hoş olan bir şey söylemek istiyor, ama olmuyor, kendisinin düşündüğünü söylüyor. Akbala ise: «Fikriniz hoşuma gidiyor.» diyordu. Ana babasını, akrabalarını soruyordu. Yine onu briçkayla yurduna kadar götürdü. Yine elini hafifçe sıkıp tekrar tekrar elini okşadı. Bazen bir âşığın tutulmuş dilinden yerine elleri konuşuyor.

            O gece tiyatroya Baltaş da geldi. Diğer bir sırada oturuyordu. Fakat perde arasında yanlarına geldi ve artık yanlarından ayrılmadı. Akbala ve Baltaş Akbilek’le gezerken bir şey konuşuyordu  tiyatro fuayesinde. Akbilek, iki akıllı erkekle bulunması hoşuna gitti. Onun her iki yanında kanatlar çıkmışcasına gökte süzülüyormuş gibiydi. Akbilek, Baltaş’ın bilgili, nezaketli,  kendini önemli bir şey sanmayan ve Akbilek’in dikkatini kendisine çekmek istemeyen bir erkek olduğunu düşündü. Ona bir şey sorsa da şöyle gibi bir şey soruyordu:

-                     Oyunlara gelmeye başladınız. Nasıldı... oyun hoşunuza gitti mi?

Komiserlerin konuşmasında olan dinçlik, Akbilek’in neşelendirdi. Hem de az değil, başı göğe erdi. Bu iki erkekler onun için fiyaka satıyormuş gibisine geldi. Akbilek de güzelliğiyle ve aklıyla dikkatini çekmek istiyordu.

            Bir gün Baltaş’a rastladı. Baltaş yanında durup bir şey anlatarak onunla beraber yürüdü. Baltaş,  çenesi Akbala kadar kuvvetli değildi. Tekrarlayıp  yutkunup sözü çiğnedi. Daha çok öğrenim, gündelik yaşam, ilk bahardan bahsediyordu. Baltaş’ın kızlarla nasıl konuşması gerektiğini bilmediği belliydi. Vedelaşarak Akbilek’in elinden tutup:

-                     Sizinle konuşmak istedim. Bunun için zamanınız olur mu?, diye sordu. Abilek:

-                     Olur, diye cevap verdi. Baltaş’ın utandığından hoşlandı. Daha neler söyleyeceğini bekledi. Böyle şeyden vazgeçecek olan kadın olur mu?

Baltaş üç gün sonra bir öğrenciyle  mekdup gönderdi:

            «Akbilek yoldaş! Uygunsanız yarın Karl Marks yoldaş parkına gelmenizi rica ediyorum. Cevabınızı bu öğrenciyle gönderin lütfen. Baltaş.»

            Akbilek, Akbala’yı beğendi, şimdi ise Baltaş ona kur yapmaya başladı. Çok eğlenceliydi. Akbilek, buluşmaya gitmemek doğru değildi. «Ya darılırsa?» diye düşündü. Kadınların davranışlarında böyle acayiplik var. Hem de yaz başlangıcıydı. Dersler bitmek üzere, morali yüksek. İşte saatinde geldi. Gelince Baltaş’ın hala gelmediğini gördü. Daha çok bekledi - gelmiyor. Darıldı, gidecekti. Bir baktı ta Ural nehrinden gibi soluk soluğa kalarak koşuyor. Akbilek bekliyor. Yaklaştı, selamladı.

            -Sizi çok mu beklettim?, diye sordu. Meğer bir iş yüzünden gecikmiş. Konuşmaya devam etmeye cesaret edemeyerek uzun uzun susuyordu. Birdenbire:

            -Bir erkeğin evli olduğu normal kabul edilir. Kendim  hayat arkadaşımı araoyorum, diye söyledi. Akbilek:

            -Size aradığınızı bulmanızı dilerim,  diye gülümsedi.

            Baltaş, havadan sudan konuşmaya çalıştıktan sonra yine  gönül işlerine döndü.

-                     Sizden hoşlanıyorum.

Akbilek, Baltaş’ın zeki olmadığını kabul edemez olmazdı. Öğretmenlerden biri, ona Akbilek’i övmüş. Akbilek, (akrabalarına danışma zorunluluğunu) akrabalarına danışması gerekiyor diye bahane altında kesin cevap vermekten kaçındı. Baltaş, evlilik kurumuna karşı böyle tavrısının doğru olduğunu saydı. Biraz dolaştılar. Onu yurda kadar götürdü. Anlayışsız! Akbala yaptığı gibi şefkatle elinden tutamadı bile.

             Ertesi gün Akbala’dan mektup geldi. Güzel mi güzel sözler yazdı. Akbilek için yanıp tutuştuğunu yazıyordu: «Size yazıyorum çünkü size yazmam olamaz. Benim için idealsiniz. Sizi seviyorum. Sensiz hayatım anlamını bir anlamı yok. Cevap vermenizi rica ediyorum.»

            Mektubu okuyan Akbilek’in yüreğini sevinç duygusu kapladı. Akbala’nın evlenme teklifi yapacağını hiç düşünebiliyor muydu? Akbilek, kendisiyle eğlenmek istediğini düşünüyordu. Başka türlü olabaileciğini düşünemiyordu bile. Şaşkına döndü. Bütün aşk düşünceleri Akbala’yla ilgiliydi. Baltaş, Akbala yanında   gösterişsiz ve küçük görünüyordu. Akbala’ya: «Sözlerini okumak çok hoşuma gidiyor. Sizi de beğendim. Fakat akrabalarımla komuşmam gerek. Yakında kesin bir cevap vereceğim. Sabırlı olun. Darılmayın.» diye yazdım.

            Şimdi yapılacak gereken tek şey, Baltaş’ın duygularını soğutmaktır. Bahçede karavan saray binasının yanında onunla yine karşılaştı.

-                     Evlenmeyi vadettiğim bir erkek var, diye söylerken tepkisini bekliyordu.

Baltaş somurtarak:

-                     Kim o?, diye sordu.

Akbilek cevap vermedi. Yatışmadı. Sakinleşmediğini gören Akbilek, adı söyledi. Baltaş:

-                     Kendim onun olduğunu düşündüm. Her zaman kadınlar ona  hayranlık duyar. Hiç bir zaman öğrenci kızlarına kapılmadı. Nasılsa sizi beğenmiş... başkası olmazsa.

Akbilek’in canı romantik duygularla doluyken hayat aleladeliği ile cevap veriliyordu. Baltaş dargın dargın gitti. Uzun süre de Akbilek ona rastlamadı.

Akbilek, aynı kıza aşık olan iki delikanlının çatıştığından daha kötü bir şeyin olmadığını düşündü. Önce her şey eğlenceli görünüyordu, sonra da biri için gücenikliğe dönüşüyor. Akbilek, «Ondan kötüsün. Seni sevmiyorum» demek zorunda kalmasında iyi  bir şey  görmedi. Herkes bunu kendisi hakkında söyleyebilir.

            İki üç gün sonra Akbilek Akbala’yla karşıladı. Akbilek’in danışması gereken insanların olduğu hakkında sözleri hoşuna gitmedi. Akbala, biraz kurumla: «Eğitimli bir kadın, yüreğinin bir tek sahibi değil miydi?» dedi. Akbilek, ağabeyi ve yengesinin memnuniyetle evleliklerine rıza gösterip onu kabul edeceklerini temin ettikten sonra sakinleşti. Bundan başka onu reddetmeyeceğini söyledi.  Bu, aralarındaki güven ilişkilerini büsbütün eski hale getirdi. Akbala, onu öpmeye başlayarak: «Sevgilim...aşkım... ışığım». Bunda ne var ki? O bir nişanlı, o da bir gelin. Utanacak şeyi yoktu! Nişanlısı Akbala olunca başka ne hayal edebilirdi ki? Akbilek, sevinçle dolu. Yerinde duramıyordu. Karşılaştığı her biriyle konuşmaya başlıyor her saçmalıktan gülüyordu. Bu günleri hafif delilik içindeymiş gibi geçirdi.

             Böyle bir ay geçti. Evine dönmek zamanı geldi. Ağabeyinden bir mektup aldı: « Evlenmeyi teklif ettiyse evlen onunla.»

             Sevindi. Hemen Akbala’nın çalıştığı kalem odasına koştu. Oraya giden yolu bildi, birçok defa uğradı oraya.  Ağabeyinin mektubunu gösterdi. Baltaş, mektubu bir kenara koyup kapıyı kapattı. Akbilek’i sararak öpmeye başladı. Çok mutluydular. Akşam sinemaya gidip en son sıradaki locada oturdular. Işık söner sönmez öpüşmeye ve sarılmaya başladı. Ekrana bile bakmadılar. Akbala, bir hafta sonra düğün yapıp Akbilek kendi evine almaya karar verdi.

Akbilek, ertesi gün Baltaş’tan mektup aldı:

«Çok önemli bir iş konusunda konuşmak için sizinle görüşmem gerek. Bu iş, en yakın geleceğinizle ilgilidir. Benimle mutlaka karşılaşmanızı rica ediyorum.»

            Akbilek şaştı, fakat kendisini karşılaşmaya gitmeye zorladı. Böyle yoldaşı redderse yakışık almaz. Biraz küsülü gitti. Karşılaşıp selamlaştılar.Baltaş:

            - Akbala sizin denginiz değil.

- Neden böyle düşünüyorsunuz?

                           -  Sizden önce de sizin gibi kızlara aşık oldu. Sonra da onlardan ayrıldı.  Onladan hoşlanmıyrdu artık. Akbilek, onu Akbalayla  bozuşturmak istediğini anlayarak:

- Bununla ilgilenmiyorum,  -  diye cevap verdi. Baltaş ısrar ederek ceketinin iç cebinden bir bloknot alıp:

                           -İnanmazsanız işte günlüğü, - diye onu Akbilek’e uzattı.

                           - Onu nereden aldınız?

                           -  Arkadaşız ya. Aldım işte. Akbilek, yüzü kızgınlıktan  kızarmaya başlayarak:

                           - Arkadaşınızın günlüğünü çaldınız!  Kendinizden utanmıyor musunuz ?, diye kızdı ona.

                           -Biliyorum - utandım. Akbala bloknotunda bir kızla karşılaşmaslarını tarif ediyor. Sizin onları okumanızı istiyorum. Nişanlınızın gerçekte kim olduğunu bilmek istemiyor musunuz?

                     -Hayır, istemiyorum.

                     - Baltaş, ona Akbala’nın aşk maceralarının çok enteresan olduğunu inandırmaya başladı.  Kene gibi yapıştı:

                     -Okumama izin verin.

                     - İsterseniz okuyun.

Günlük Akbala’nın bir sebepten dolayı, galiba işinde bir hata yaptığından dolayı oldukça yüksek görevinden alınıp kaymakamlığa  geçirildiği zamana aitti. Zaten böyle praktik vardı o zaman - elemanlar rotasyonu.

 

5 Şubat. Pazartesi günü.

...Okulun yanında yanıma Kulyan geldi. Ona rastlamamaya çalıştım. Bana bir şey söylemek istediğini düşündüm. Abiken’in karısı hakkında konuşmaya başladı. Ona dedikodulardan tiksindiğimi sezdirdim. Güldü. Gözlerinden dedikodulardan değil başka bir şeyden söz açmak istediğini anladım.

6 Şubat.

Evime giderken karşıdan Kulan ve Janıl’ın geldiğini gördüm. Bakışarak kıs kıs gülüyor, bir şeyi çene çalıyordu. Dün bir delikanlının, Kulyanla karşılaşıp evine kadar götürdüğünü gördüm.  Bu delikanlı da bugün onu bekliyordu.

9 Şubat.

Komite katibi, büyük rüşvet alırken yakalandı. Seksenbayev, onu kefaletle serbest bıraktı.

10 Şubat.

Bu hayatta ihtiyacı duyduğum şey, hayat tutkusu gibi bir şey. Sevgilim varsa sadece ona ömrünü adardım. Kariyerimi, bu çalışma kahramanca davranışını umurumda değil. Şimdi ise bir şey kaybetmiş gibiyim, bir yarımı eksikmiş gibi hissediyorum kendimi...

Dün   misafirliğe gittim. Kulyan da oradaydı.  Bütün erkekler onu konuşturmaya çalıştı. Konuşmalarına katılmadım. Kenarda oturdum. Kulyan, mükemmel kırmızı bluz giyinmiş saçlarını güzle lüle olarak omuzlarındaydı galiba kıvırmış nasılsa. Önce o benimle konuştu. Soğuk davrandım, çok konuşmadım. Ondan mektuplarımı geri vermesini rica ettim.  Yabancılığımı hissetmiş olmalıydı. Bozuntuya vermeden güldü. Mektuplarımı geri alma isteğimin X. şerhinde olup bitenle ilgili olup olmadığını sordu. Bu şehirde yaşayanları hatırlamak istemediğimi cevap verdim. O: « Kızları da mı ?» diye sordu. Ben: «Kızları da» diye cevap verdim. Böyle cevabını beklemedi, şaştı. Az bir zaman önce onlardan birine sokakta rastladım. Selam vermeden yanından geçtim.

12 Şubat.

Kulyan, gülerek, iki üç delikanlıyla sohbet ederek parkta dolaşmayı adet edindi. Bugün görünmedi. Sınıftan çıkmadı. Derslerini yapıyordur galba. Fakat duygularını yüzünden belli olan kadınlardan biri değildir.

14 Şubat.

İkinci sınıf ögencileri, topluluğu kurup çalışmaya başladılar. İşi aksi gitti. Yönetici yeniden seçildi. İlk yöneticiyle beraber kalanlar, Rus delikanlılarından ev votkasını satın alıp yöneticilerinin doğum günü dolayısıyla içtiler. Kavga çıkardılar. Eski yönetici bay (beyefendi) oğluymuş. Böyle insanlardan iyi insanlar nasıl çıkar?

16 Şubat.

X. şehrinden geldiler, beni övmeye başladılar. Beni aradıklarını iddia ettiler. Beni geri çağırıyordu. Kapay adlı arkadaşım onları istediğim gibi kullanabileceğimi söylemeye başladı. Kazaklar ne yapsalar! Kimin haklı olduğunu kimin haklı olmadığını anlayamazsın. Kimin yanına çıkayım? Oturuyorsun dinleyerek acısını paylaşıyorsun.  Dışarı atamıyorsun. Kötü görünmek istemiyorsan.  Buna ek olarak akıllarına ne koyduğunu merak ediyorum. Aksi halde dinlemezdim bile. Bütün Kazak hırıltılarına karşılaşır olursam hedef aldığım amaclara varamam. Bu gidiş dönüşler bana zarar vermesin diye düşünüyorum. Bana kimin geldiğini görünce gevezelik etmeye başlarlar. Diğer yandan nasıl olsalar, iyi veya kötü olsalar, önemli değil – bizimkiler. Kendi halkından kaçarsan Ruslaşırsin mutlaka.

 

17 Şubat.

X. şehrinde yaşayan yurttaşların kendilere özgü bir özelliği var – onlar için her şey yanlıştır. Hiç bir kimse meselenin özünü anlamak istemiyor. Yalnız görevlilere inanıyorlar. Bu devlet hizmetinde  çok fayda yok. Onlardan uzak durmak için bu sebep bile yeter. Bana bir mektup yazdılar.

Mektupta benden vaktiyle iyi okuyan birkaç delikanlıyı hapisten çıkarmaya yardım etmemi rica ediyorlar. Allahım!

 27 Şubat.

Kulyan’ın baldızından davetini aldım. Kapay ile beraber gittim. Bütçe üzerinde çalışıp saat on bire kadar meşguldük. Geldik, orada ise Kutyan. Samsyı  (börekler) yaptı, çay koyuyordu. Kıpkırmızı oldu, oturarak saçına çekidüzen verdi. Aramızda sofranın üzerinde bir lamba vard. Lambayı bir kenara çekti. Orada yüzü semaverin gölgesinde bulundu. Yüzüm ise lambanın ışığında kaldı. Lambanın yerine bir tabak yağlı  tatlı tolokno (basmış kızartmış un) koydu. Bize daha yakın. Bundan şu üç sonuç çıkardım:

1)                 yüksek semaverin gölgesinde mahsus saklandı; 2) bir tabak toloknonun yanımda olmasını istedi. 3) aramızda engel oan lambayı çekmeye karar verdi.

Zaten toloknoyla ne alakası var. Benimle ilişkiye yeniden başlamak istiyor. Öyleyse bu, en iyi seçenektir.

10 Mart.

Sabah vakti yatağımda yatarken  bir düşünce aklıma geldi. Kuyan’ın beni gerçekten beğenip beğemediğini öğrenmem gerek. Belirlilik lazım. Her hangi bir yontemi, her hangi bir usul bulmak gerek. Aksi halde beklentilerimden ölürüm. Kapay’a danıştım. Kulyan’ın baldızıyla konuşmayı teklif etti. Her şeyi gizli tutmaya yemin ettik.

11 Mart.

Kapay, dün akşam bu akrabasına gitti. Düşündüğüm gibi  bu teşebbüs başarısızdı. Onunla baş başa konuşamadı. Saat on birde hep beraber dağlara gezintiye çıktık. Kapay, Kuyan yanındaydı ben ise  bir Fransız  sağlık memurunun yanında gittim. Sonra şakaları, gülüşü... Havadan sudan konuşuyordu kesin bir şey söylemedi. Bana  karşı hissettiği duyguların  güçlü olmadığını, benim için yanıp tutuşmadığını düşündüm. Bir kadın en tahsilli , en akıllı, en terbiyeli olsun  da en önemlisi dyumsal olmasıdır. Duygusuz kadın kokusuz çiçek gibi. Ne düşünceler? «Okuyacağım», «Evlilik, öğrenimi engeller». Öğrenim, akıl sesidir. Aşk, duyguların sesidir. Sevmiyor, hissetmiyor... Fazla rasyoneldir! Kendisine «Seviyorum» diye söylemeyi izin vermiyor. Planlarını değiştirmek istemiyor. Her şeyi öğrenimine adıyor. Aşk, bu dünyada her şeyi yenmemeli mi? Anlamıyorum. Ona bir mektup yazmam ve nihayet görüşüp anlaşmam lazım.

Akşam da yaşlı Kazak kadını geldi. Bir milisin annesidir. Benim için bir  bay (beyefendinin) kızının yanıp tutuştuğunu, benimle evlenmek istediğini, onun ağabeyinin de burada öğretmen olarak çalıştığını ifade etti. Sonra ne kadar güzel... büyük gözlü...keçi gibi hareketli olduğunu betimlemeye başladı.

Her halde öğretmen onu bana yollamış olmalı. Oturuyorum, bu ihtiyar kadının sözlerine inanıp inanmayacağını bilmiyorum. Bu, X. şehrinden heriflerin oyunu olmasa. Ondan kızın bizzat yazacağı mektubu getirmesini rica ettim.

13 Mart.

Kulyan’a mektubu yazdım. Ret yanıtı almazsam benimdir... Gözümün önünde şehir dışına yolculuğumuz, dağlarda o gezentimiz. Ne kadar güzel, ayrı değeri olan manzaralar! Bütün sabah yatağımdayken o gezentiyi hayalimde canlandırıyordum... Dağlar...Ağaçlar arasında kızak izi kıvrıla kıvrıla gidiyor. Uzaktan akağaçların bellerini sarıyor gibi görünüyor. Önce aşağıya, sonra yukarıya. Kayalar...etrafında orman... çıtırdatan beyaz kar. Sağlık memuru, eyere donarak yapıştı. Kentsel paltosu vücudu sıcak tutmuyor, diken diken oluyor. Gereği gibi atını kamçılamaya cesaret edemiyor. Kulyan ise güzel Kazak tavşan kürük giymiş, başında tilki malahay (büyük kürklü kulakçınlı şapka) var. Gülümseyerek eyerde gerçek yiğit gibi oturuyor.  Pürsıhhat görünüyor, herkesçe beğeniliyordu...

            Akşam Kapay ile beraber tiyatroya gittik. Kölecilik hakkında bir perdelik dramdı. Tiyatroda Kulyan baldızıyla belirdi. Zaman zaman etrafına bakarak onu buluyordum. Sık kirpik çırpırarak  arasıra yanıma bakıyordu. Onun da ilgisiz kalmadığını umuyordum. Oyun bittikten sonra onları evine götürmemizi istedikleri belliydi. Gerçekten de kapının yanında duruyordu. Fakat intçı Kapay beni evimize doğru çekti.  Kulyan baldızıyla ise sağlık memuruyla gittiler. Baldızı’nın Rus sağlık memuruyla eğlencelerini anlamıyorum! Kocası başka şehirdeyken burada bu herifle dolaşıyor. Hayır, kadınlara inanmak olmaz.

15 Mart.

Öğle tatilinde temiz hava almaya çıktım. Aniden komşu kapıdan Kulyan çıktı. Gülümseyip beni parmak işaretiyle çağırdı. Yanına geldim. Mektubuma karşılık olarak bir mektup yazmış olduğunu, fakat yanında mektubunun olmadığını söyledi. Zaten mektupları yazmayı beğenmediğini açıklayıp konuşmayı teklif etti. Nerede karşılaşacağımızı sözleştik. Karşılaşma zamanını sonra bildireceğini vadetti. 

16 Mart.

Rüyamda Kulyan’ı gördüm. Bir şey hakkında konuştuk onu sarıp öptüm. Bilim iddia ettiği gibi insan uzun zaman ve sık düşündüklerini rüyalarında görebilir. Demek ki rüyam, gerçek isteklerimi yansıtıyor. Yapabildiğim  kadarıyla kendimi azarlıyorum. Kendimi ne kadar küfrediyordum! Kendimi tutmaya çalışıyorum. Boşuna aşık oldum. Bütün bunlar yalandır. Bu sevda bana iyi bir şey getirmez.  Kulyan’a karşı düşmanca duyguları kendimde uyandırmak için onun eksiklerini bulmaya karar verdim.  Hayatıma da sıra ile bakmak iztedim. Yakışıksız  davranışlarımı hatırlamaya çalıştım. Tahsilli bir kızla evlenirsem evlilik mutluluğu beni beklemeyeceğini anladım. Yok, olmuyor. Onun hakkında düşünmeye devam ediyorum. Kuzgun gibi dalda kurtlanıyorum. Kulyan, ellerimi, ayaklarımı bağladı, dizgin altında gibi beni tutuyormuş gibi. Tuzağa düştüm, tuzağın adı Kulyandır.

            İlk defa onu rüyamda ne zaman gördüm? Bugün mü? Veya bir yıl mı içinde görüyorum? İlk defa onu yazın şehriye geldikten  sonra rüyamda gördüm. Entarisini, üzerinde olan dantelleri hatırlıyorum. Orenburg şehrinde de onu rüyamda gördüm. O rüyada yüzünü bir kenara çevirmiş ve öyle benimle konuşuyordu. Ben her erkek olarak onu sadece avlamak istediğimi düşünerek kendimi teselli etmeye çalıştım. Hayır, boş teselli oluyor. Şimdi bunu anlıyorum.

            Onunla karşılaşıp görüşüp anlaşabileceğimi hayaller kurdum. Onunla gerçekleştirilemez yaşamı, bizi bekleyecek (olan) mutlu günlerin uydurdum... her şey boştur.

İçimde kan kaynadığını hissediyorum. Bir yer çok hızlı gitmek, bir şeyi derhal yapmak istiyorum. Günahlıyım, günahlıyım! не мил пока прикормил.

15 Mart.

Okulun yanına geldim. Kulyan bir öğretmenle durdu. Baş işaretiyle selamlayip içimden: «Ben senindir» dedim. Bana ya canı sıkılmayla ya da  duygulanmışlıkla baktı. Bu ne biçim gözleri böyle! Ne kadar ılık, sevdiğim! Işıltılı gözlerinden düşen bir kıvılcım kalbimi yaktı. Bakıiın sihir ışınları kalbimi kalbimi attırıyor! Canımı üstün mutlulukla dolduruyor! Hayır, sözünü geri alıyorum! Canımı hiç bir şeyle doldurmuyor. Kalbimi sıcak tutmuyor, onu vurarak esrarengiz bir şekilde kayboluyor. Ses, kobızın (Kazak milli telli yaylı saz) tellerine yayın bir dokunuşu gibi mükemmel aşk melodisi sadece vadediyor. Kalbimi göğüsüne bastırıyor. Gözlerin parıltısı, seni batırıyor, ebediliğe daldırıyor. Dalgalar gibi dalgalanıyorlar, bir şey fısıldıyorlar...

                Benimle saat altıda karşılaşmayı vadetti. Her zaman saatime bakıyordum. Bir delikanlı Kılyan’ı kollamaya gönderdim (yolladım). Her dakika geçtikçe kalbim daha hızlı atıyor. Yarım saat daha kaldı. Zaman ne yavaş geçiyor! Daha ne yaptığını bilmiyorum, günlüğe yazmaya başladım. Yirmi dakika sonra gelip gülümseyip ellerini uzatarak: «Merhaba» diye yumuşak sesiyle söylese bu mutluluğun son perdesi olur. Başka hiç bir şey düşünemiyorum... Düşüncelerim hopluyor. Oturup kendimi nasıl sakinleştirmeyi bilmiyorum. Gelecek! Hiç bir şey meydana gelmezse gelir. Yoksa gelivermez mi ? Bu da olabilir. Şimdi neyle uğraşıyor ? Giyiniyor mu? Zarif giyinip aynaya bakıyor mu? Veya... veya... saatime bakmam lazım! 18 dakika kaldı. Dur, çıkmam lazım. Saati ileri olursa...

Gecenin on ikide

            Caddenin köşe başında Kulyan’ı bekledim. Gözlemcinin gittiğini gördüm. Sabırsızlıkla bekliyorum. Dayanamadan karşıdan geldim. O: « Evinden çıktı.» diye söyledi. Acele ettim. O komiserlik binasına bir yandan geldi, ben ise başka yandan geldim. Fuayede karşılaştık. Bir Rus yanımıza gelip bileti sordu. Yarın tam burada temsil olacak. Bizi rahat bırakması için zor sabırsızlandım. Biz ikimiz durduk. Dışarıda birkaç öğrenciler göründü, komiserlik binasına girdiler... Kulyan çekinip sahnenin gerisine çekildi. Onunla beraber okuyorlar. Dedikodulardan korktu. Başka kapıdan dışarıya çıktık.

            Biz de boş boş konuşuyorduk. X. şehrin dedikoduları, kimin ne yaptığını, kimin ne söylediğini. Okuyan kızlarla ilgili  fikrini söyledim. Onunla karşılaşmam isteğinin sebeplerden biri, aynı biri - görüşüp anlaşmaktır. Perdeyi kaldırması zamanı geldi. Uzun konuşma için bir yerde halvet olmamız lazımdı. Bir gün bana uğrayacağına karar verdik. Fakat benimle yaşayan delikanlıların gerektiği olmayan hiç bir şeyi boşboğazlık etmemelerini istediğini haber verdi. Çok konuştukmuş, fakat yine de gerekeni söylemedik, başaramadık. Fakat en önemli sözleri yalnız gözlerimiz söyledi. Hep dönme zamanı geldiğini diline doladı. Evinin yanında durduğumu farketmedim bile.

18 Mart.

Temsili izlemeye gittik. Geldi. Sıramızın arkasında, eski yerde oturdu. Zılgıtı yediğim kadar hep ona döndüm. Başka bir yere geçtim. Ona aktığım gönlü o kadar güçlü ki daha sık sahneye değil ona bakıyordum. O da yanımda arada bir baktı. Sabırsızlıkla perde arasını bekledim fakat her şeyi dört öğrenci bozuldu. Onun çevresine oturdu ve tamamen baş ağrıttılar. Onlardan birini, kızıl saçlı olanı tanıdım. Bir keresinden Kulyan’ı evine doğru getirdiğini gördüm. O zaman neti konuştuklarını bilmem, ama onunla gönülsüz olarak konuştu.

            X. şehrinden şehirliler kaldıramıyorum. Kulyan onları beğenmediğini temin etti. Belki de onlardan kötü şehirliler yok.

             Kulyan yerine döndükten sonra yanında oturan baldızı bir şeyi alçak sesle sordu. İsteğini açıkça onun damak tadına uygun değildi. Her nasılsa akrabasıyla yerlerimizi değiştik. Ve yanında kendini buldum...

            Kapay’la beraber yoldaşlarımızı evine doğru getirdik.

            Kızıl saçlı olan öğrenci tüm yol boyunca çevremiznde dolandı. Bir öne geçti, bir arkamızdan ayaklarını sürükleyerek yürüdü. Yandan fırlayarak önümüzden geçti. Ve zıvanalı sigarasından o kadar bir nefes çekti ki kıvılcımlar dört bir yana uçuştu. Ben: «Böyle kendisini de yakar.» dedim. Buna: «Neden o kadar hışımla ? İnsanlara hoşgörülü olmaz mı acaba?» dedi. Neşesi kaçtığı bana göründü. Bütün bu öğrenciler, onun daireme gelmiş olduğunu gevezelik ettilermiş.    Bu doğru değildi. Nevruz Bayramını kutlamaya niyetlenirler, Kulyan’ı da bahar bayramına davet ettiler.

            Kulyan, beraber okuduklarını ileri sürerek onlarla ilişkileri kesmek istemedi. Onun hakkında saçmalıkları gevezelik ettikleri halde Kulyan, bunun her takımda olabildiğini söyledi. Onların aralarında dostluğa rağman tıraşladılar. Daireme nasıl uğrayabileceğini bilmedi bile. Bu ne ya! Neden onları bırakmıyor ya?

19 Mart.

Yerlilerin saatleri, daima  doğru işlemiyor.  Sokaklarda mutlaka biri yapışıp: «Saat kaç?» diye sorup, saatler  makasını açtı.

            Buranın öğrencileri son derece ahlaksızdırlar. İki delikanlılar duruyorlar. Onların arasında: «Bugün temsil olur mu? Keçilerle gidelim mi? (veya ihtiyar kadınla?)» diye konuşmalarını duyulabildi. İşte kızlar hakkında lâubalo konuşuyorlar (onlara tanıdıkları kızları sayıyorlar.) Bu kızlar arasında da Kulyan.

21 Mart.

Konuk oldum. Kımız içtik. Merak edecek bir şey yoktu. Kulyan arkadaşla beraber, adı Jakim, sınıf arkadaşlarıyla   Nevruz Bayramını kutlamaya gitti. Onları beğenmiyor. Onlar için k  ö  t   ü      s   ö  y  l  ü  y  o   r .   niçin onlarla gitti?

                Onlara saygı gösterdi, veya onlara karşı  kalaysız karakterizasyonu hakkında söylemezdi... Böyle kıza inanmaya değer mi? Veya bunu bana nispet yapıyor mu? Veya başka bir hedefle yapıyor mu? Onların tarafından  kınandığından korkuyor mu? Bir insan kötü iyi arasında kesinlikle ayrım yapmalı. Hayat yolunda caymamalı. Meleğim olarak aldığım biri gerçekten mi öyledir? Hasret... Bundan hüzünlüsü olamazmış. Kendini neyle mazur göstereceğini merak ediyorum.  Bakalım.

22 Mart.

            Dün Kulyan’ın           baldızının evine gittiler. Nevruz Bayramınını konuştuk. Baldızı, beni destekleyerek bu geziye  karşı olduğunu söyledi. Kulyan, yanlış davrandığını itiraf etti. Kulyan’ın baldızı,  kasıtlı Kapay’ın yanında oturup konuşmaya başladı. Sobanın yanına  çekildik. Orada ayakta durarak konuştuk. Yine ondan daireme uğramasını rica ettim. Yine de dedikodulardan korktuğunu söyledi. O: «Bu şehrinden ne zaman gideriz ?» diye sordu.

24 Mart.

            Saat altıda toplantıya katılmak için  okulun yanına geldim. Hiç bir kimse gelmedi. Kapının yanında durdum. Küçük çocuğunu elinden tutarak Jakim ortaya çıktı. Yaşı 19-20’e yakın. Onun hakkında da gerçekten korkunç şeyleri anlatıldı. Bir öğretmenle değil başkalarıyla ilişki kurmuş olduğu duydum. Okulu astı. Beni görünce : «Hem Kulyan hem de Malina geleceğini söyle» küçüğa yüksek sesle söyledi. Duymam için bunu yaptığı belli.

            Rus kızlar, delikanlılarla dolaşırken yüksek sesle konuşup onları sarılp (sesli) kahkahalarla gülüyorlar. Jakim  tıpkı onların gibidir. Ahlakı bozuk kızlar birbrine benziyorlar. Aynı tavırlar. Kadın satıcı, erkeklere mallarini satmak için cilve yapıyorlar. Daha fazlasına güvenebildiğini ima ediyorlar.  O kadınlar satıcılar ve yılışan, ara sıra kahkahalarla gülen kızlar aynıdılar. Eğitim görmüş kızların hepsi mi böyledirler acaba? Terbiyeli kızlar kalmadı acaba?

26 Mart.

            Dün akşamın altısında Kulyan bana geldi. Kapıyı kapatıp içten konuştuk. Şunu (her şeyi) tartıştık: ilişkimizi, karakterimizi, dedikoducuların gevezelik ettiklerini, geleceğe dönük planları ve tabi ki aşkı. Sonra öpüşmaya başladık. Babasının ısrarı üzerine okuyup onun çabalarının boşuna gitmek istemediğini anattı. Öğrenimi bırakacağını ekledi. Ona bunun sorun olmadığını benim için en önemli olan bana onun aşk ilanının olduğunu cevap verdim. Daha uysal oldu. Kucaklarımda çekindiği halde heyecanlandı. Hoş, tatlı izlenim kaldı.

            Emekçi Kazak gazetesini aldım. Bu gazete meşhur Berniyaz’ın kız arkadaşıyla bereber kendileri silahla vurmaları hakkındaki yas ilan vardı. Yazık üstün yetenekli şiirdi! Tu, böyle mi olacaktı! Kazaklar arasında intihar, çok seyrek raslanan bir olaydı. Akla hayale gelmez bir iş! Sarhoşken veya aşk veya aldatma yüzünden mi? Gündelik yaşam mı düşmanlar mı yeyip bitirdiler?... Neh nasılsa güçlük çekti. Evet, hayat... kesiliverdi!

28 Mart.

            Bence daha Belinskiy: «Sanal aşk, gerçek aşktan daha zor, tehlikelidir. Aşk düşleri, sıkılgan, ıstırap verici, zehir gibidir ve kalbe ağır taş gibi düşüyor.» diye yazdı. Bence gerçektir. Kalbim bir yandan bir yana yanmış gibi çok ağrıdı.

 28 Mart.

            Akşam Kulyan’la geçirdim. Konuşarak gezdik. Ay gırla ışık verdi, hava ılıktı. Karar vermedi. O: « Prenses Marya Alekseyevna ne diyecek? Amcalar, teyzeler ne diyecekler?» diye yine  tekrar etti. Nasıl bir kadın ya! Yerinde sayıp duruyor! Tahsilli olan ve tahsilli olmayan kızlar arasında ne farkı var acaba? Kış boyunca gayretle dua ederek oruç tuttum ve galiba her şeyi boşunaydır.

4 Nisan.

            Kapay ifade etti ki Kulyan, Kapay’ın evleneceği kıza yazdığım mektupların olmuş olduğunu bildirdi. Kapay’ı, hiç bir mektup yazmadığımı ve yazmaya niyetlenmediğimi temin ettim. Böyle mektuplar varsa göstersin. Kapay, hiç bir seyi saklamadığım arkadaşımdır. Kulyan neden bunu yaptı? Bizi bozuşturmak için mi? Kulyan. Hepsi gibi yalan söyleyebildiğini beklemedim.

6 Nisan.

            Yine mektuplar hakkında. Kapay, şehir yürütme kurulunun başkanıdır. Kulyan’ın mektuplarımı okuduğu adamı kolaylıkla buldu. O erkek, arkadaşlarına mektuplarını alay ederek gösteren, kızıl saçlı olan öğrenci çıktı. Ay önce bu öğrencilerle ahlaksız Jakim’ın pazarın yanında bulunan evinde bir gece geçirmiş olduğu söylendi. Mahvoldum! Mahvoldum! Ne kadar düş kırıklığına uğradım ya! Nasıl aldatıldım ya! Parçalanmayan tastan temiz su içmek istedim, fakat pis köpek gibi su lap lap içtim. Âşığın kör gibi olduğu doğru söylendi. Nasıl yanılabildim? Şimdi tahsilli kadının hiç bir söze asla inanmayacağım! Her şeyi gömüldü: hem bemin fedakârca kalbim, hem onun için coşku, hem de ona tüm zamanımı verme hazır olması.

в Nisan.

            Kulan’a bir mektup yazdım. Mektupta ondan bütün mektuplarımı bana geri vermesini ısrarla, ama nezaketle  rica ettim. Soğukça veda ettim. Yalnız üç cümle. O, bana: «Bütün mektuplarınızı yırtarak parça parça ettim ve çöpe attım. Bana inanın.» diye cevap verdi.

            Günlük, Baltaş yoldaşın beklediği etki yapmadı. Akbilek, bu yakışıksız bir durumda suçlu olan, kız Kulyandır kanısındaydı. Baltaş yoldaş, kabahat Akbala’da olduğunu ısrar etti. Baltaş, arkadaşının kötü yönleri söyledikçe Akbileğ’in içinde öfke kaynıyordu. Artık hiç bir şeyi duymak istemedi. Artık tek bir şey istedi. O:«Gidin! Beni rahat bırakın!»         diye düşündü.

            Bunda sıra dışı bir şey yok. Herkesin başına her şeyi gelebilir. Yok, rahat bırakmıyor. Akbileğ’in düşündüğü gibi birinin olmadığını diline doladı. Şaşırıp kalarak kendisinden bile beklemediğini söyledi.

            -Ne olacak? Ben de... böyle değil. Daha kötüyüm. Evlilik dışı bir çocuğu doğurdum!

            Doğru söze ne denir. Baltaş yoldaşı şaşırttı. Bir türlü rahat bırakmadı. Ağzı gevşek olduğunu  soruşturmaya başladı. Sabırla dinledi. O : «Bana her şeyi anlattığınız iyi oldu» diye söyleyerek nihayet gitti.

            Öbür gün Akbala, Akbileğ’e not gönderdi. Notta ondan Marks parkına gelmesini rica etti. Geldi. Akbala gelip asık suratlıydı, dişlerinin arasından söylendi:

-                     Bana geçmişiniz hakkında bir şey söylemek istiyor musunuz ?

-                     Hayır, - şaşkına dönmüş Akbilek cevap verdi.

-                     Evirip çevirme. Baltaş’a anlattın ya! Gerçeği duymak istiyorum. Anlattığı gerçek mi?

-                                           Gerçektir, - Akbilek cevap verdi.

-                     Öyleyse sizinle yollarım  dünden ayrdı.

Çünkü sizi kız biliyordum, - ve park yolunda gitti. Akbilek tek başına tahta sırada oturarak kaldı.

Oturup ne meydana geldiğini anlayamıyor.

Zaysan’ın gün ağarması vapuru, iki kez düdük öttürdü. Vapurdan modaya uygun giyinen kadınlar, acele acele iniyordu. Vapurun güvertesinde parmaklığa dirseklerini dayayarak beyaz yüzlü, kara gözlü, endamlı, iyi dikilen entari  giyen, başında beyaz ipek panama olan, kadın iskeledeki yüpürmek, koşuşan insanlara baktı. Vapurun düdüğü son kez öttü. Kadın,  birinci mevki kamaranın açık lombozunun yanına gelip bir şeyi söyledi. Seslendiği olanlar, derhal güvertesine çıktılar. Onlardan biri Baltaştır. Onun iki yoldaş onunla vaktiyle çalıştılar, bir yerde vaktiyle okudular. Semipalatensk’ta yaşayan arkadaşlar artık üç gün içinde Baltaş’ı ve karısını  konukladılar. Baltaş’ı ve karısını  bir adaya götürüp şehrinde gezdirdiler. Şimdi de vedalaşmak istemeden zaman kazanmaya çalışıp sohbet etmeye devam ettiler. Baltaş, gerçek yolcu gibi arkadaşlarını bira ikram etti. Canlı ve coşkulu bir şekilde konuşmaya devam ederek onlarla vapurun   burnuna gitti.

Semipalatensk’liler misafirlerine saygu göstermek için iyi (önemli geçerli) bir sebepleri vardı. Ne de olsa Baltaş, cumhuriyetin başkentinde komiser görevliğinin en önemlilerden birini  yaptı. Vilayette yaşayan insanlar, başkentinden gelen ziyaretçinin peşinden, pazardan hediyeler dolu torbalarla dönen babalarının peşinden koşan çocuklar gibi koştular. Affedilen ve anlaşılan bir şey. Baltaş, her hangi bir  politik soruna cevap edebilen, seçkin bir komünist, kararları yazan tercubeli bir memur. Baltaş gençtir. Fakat ona Sovyet memuriyetinin patriği dersek abartmayız. Arkadaşları, Baltaş’ın yukarıya çıktığı basamakları çıkmak gerek. Akmola köyünde, Semipalatensk şehrinde, Uralsk şehrinde, Bukeyivskaya vilayetinde çalıştı. Kalem kurnazca oyunlarını, kadrolar meselelerini biliyor, ünlü adamlarla görüşüyor. Bu yüzden bütün dünya ayaklarımın altında olduğu denebiliyor. İlk (ön) parti liderlerinden biri değilse amirane koltuğu her taraftan desteklendi, sallanmadı bile. Vukufla eleştirip vaktinde gerekli otoritelere atıf yapıp her çeşit toplantıda görüşünü savunabildi. Sonuç olarak devlet adamıdır. Baltaş yoldaşı, her zaman bağımsız görünüşlere saygi gösterdi. Şunu  vurguladı: « Yoldaşlar! K. yoldaş çoğunlukla ayak uydurmadığı halde onu alkışladım. Kendi yolunda gidiyor». Prensip sahibi bir adamdı. Arkadaşlarının yanlışlarını her zaman işaret etti. Arkadaşları tıpki göstermezseler ilişkileri tamamen (kesinlikle) bitirebildi. Fakat arkadaş da olabildi.

Arkadaşları merak ediyorlar:

-                     Akbala nasıl?

-                     Hali nice olur? Akbala sağ ve salimdir.

Hayallaerinde yaşıyor (Hayallere bağlanıp yaşamayı unutuyor). Her zamanki gibi büyük bir tutkuyla her hangi bir akla hayale gelmez işlere sarılıyor. Ve ileri! Yel yeperek.  Sonuç ne olursa olsun diskur geçiyor, - ve gülümsedi.

-                     Ya o herif nasıl?

-                     Onu unut ya! Kendinden bu dünyada herkesi aldatabildiği büyük (koca) kurnaz sayıyor. Ama vaktimizde nerede Да ще  saf adamları bulursun? Adeta kendi kendini yedi. Umut verici olmayan yoldaştır. İşte her insan  üzerine fikri oldu.

Zaysan’ın gün ağarması vapurunun  düdüğü üçüncü kez öttü. Baltaş, arkadaşlarıyla henüz parmaklıkların yanında duran beyaz panama sahibinin yanına geldi. Tanıdınız mı? Akbilek.

- Allaha ısmarladık, yoldaşlar!...Böyle yapın!-Baltaş vedalaşarak arkadaşlarının ellerini kuvvetle sıktı.

- Güle güle! Güle güle!- Baltaş’ın arkadaşları Akbilek ile vedalaştı. Ve Akbilek iskeleden iskeleye acele ile indi.

«Gü-ü! Gü-ü! Gü-ü!», - vapur insanlarıyla dem tutmaya çalıştı.

            Vapur kalkırken götürenler, gülümsemelerle, gözü yaşlı olarak vapur halkının yüzlerine şevkle, dikkatle bakıyordular. Ve kalkılan vapurun kıcının  arkasından anlaşılmaz bir şeyi bağırıyordular. Kalpler daha hızlı attılar. Vapurun çarklarının kanatları, su yüzeyini, eski köpeğin dili gibi sulu çorba üzerini şak şak vurdu. Eskele üzerinde, havada kargalar gibi şapkalar ve kelebekler gibi ipek mendiller görünüp görünüp kayboldu. Başını önüne eğildi. Vapur halkı, vapurun arka kaçında yığıştı. Pozları, « Biz de sizden ayrılmak istemiyoruz » dediler gibi. «Biz de sizden ayrılmak istemiyoruz.» diye pozlarında dondu (kaldı). Vapurun güvertesinde savaş bandosu çalmaya başladı. Savaş bandosu, bakır trompetler,  davul ve  timbal neşeli (çabuk) marşı çaldı. Akbileğ’in nabız hızlandı. O da beyaz mendille ara sıra salladı. Kalbi, çok değerli bir insana onu acıyarak elveda dedi gibi kısıltı. Onun değerli insan tabi ki Kamiladır.

Akbilek: «Zavallı  Kamila! İskeleye gelemedi. Korkunç bir şey henüz başına gelmedi. Nasıl olsa ona düşen, sakat bir kuş gibi hücrede yaşamak oldu!» diye düşündü. Kamilya’ı ve İrtış nehrindeki odasında geçirdiği günü hatırladı. Hatırına başka bir gün geldi. Baltaş’la evlendiği gün. Özel bürolar kuruldu, adları nüfus ve nikah daireleri. Evlnmeye geldiler. Kayıt memuru. Siyah bıyıklı erkektir. Akbileğ’in adını duyulunca gözlerini yerden kaldırıp çiviledi. Akbilek onu tanıdı. Çernous!

            Ya! Aman Allah' ım, ya!

Akbilek, Baltaş’ın kuşkulanacağından korkarak ona göz ucuyla baktı. Hayır, mutlu görünüyordu, yanında durdu. Akbilek, nüfus ve nikah dairesinden çıkarak Çernous’a dönüp baktı. Çernous onun arkasından bakıyordu. Çernous, ona sıcak duygularla baktı gibi görünüyordu. Akbilek, vedalaşarak hafifçe başını salladı. Kendi parmaklarını saçlarına daldır. Yumruğunu sıktı. Pişman oldu yoksa...Kim bilir?

            Güverte sallandı. Akbilek gözlerinden damla damla gözyaşı aktı. Baltaşın  kollarını omuzlarına aceleyle doladı.

-Ne oldu?

- Hiç... yoktan... Zavallı Kamila acıyorum...Ona nasıl yardım edebilirim ki? Cahil , ağızsız...Ona ne olacak? Mezar karanlığı... - Akbilek derin kaygıyla söyledi.

- Ne hiç bir yüzünden üzülüyorsun? Her şeyi bir gün içinde değiştirilmez. Sosyalizm geliyor. Artık eşitlik getirdi, öyle mi? Kendini hatırla,- karısına cesaret verdi.

- Gene zor...- Akbilek, orada... kenarında kalan kızkardeşin yalnızlığı ve  hasreti yüzünden hala üzülerek cevap verdi. Bu Temmuz gününde İrtiş nehrinde solgun güneş ışık veriyordu. Nehir kıyısında yeşillik denizi var. Vapur nehirde, su yüzeyinde yürüyordu. Güverte kımız gibi   mesteden ve serinleden esinti hissederek göğüs dolusu bir nefes alarak Baltaş karısıyla dolaşıyor. Akbilek, «Sorumlu görevlinin söylediği teminatlara gelmiş eşitlik hakkında inandırıcı sözlerine, nasıl inanmayabilirim?  Kimse bunu ondan iyi bilemez. (herkesten daha iyi biliriyor.) » diye düşünerek yatıştı.

            Onlar temiz hava alınca ışıkta pırıldayan aynalı duvarları olan salona girdiler. Sahnede, iki sütunların arasında dimdik sırtı olan sarışın kadın bir eseri piyanoda çaldı. Odanın sağ köşesinde küçük masanın başında dört uzun burunlu erkekler oturup preferans oynadılar. Beyaz yakalardan ve davranışlarından ticaret alanında (pazarda) çalışan tanındı. Onlar arasıra: « Pas… Pas…» dediler.

Baltaş ve Akbilek, endamlı kadın piyanist oynamaya kulak kabartıp üzeri bembeyaz örtüsülü büyük masa başında oturdular. Menü gözden geçirerek onlarına gelen beyaz önlüklü kız garson sipariş vermeye başladılar. Baltaş: «İstiyor musun?» sorarak yemeklerin listesini okumaya başladı.

-                     Kendin ne yiyeceksin?

-                     Böyle pirzoladan fiyan anlamam. koyun eti istiyorum.

Akbileğ’e kocasının seçimi komik

göründü. Kahkahalarla gülmeye başladı. Zaptolunmaz gülüş dinleyinca bezirganların biri gözlerini kartlarından kaldırıp merakla gülen kadına baktı. Herif bu andan beri Akbeleğ’e pis bir bakış atmaya başladı. Abilek güldükten sonra «Belki de keklik eti yerim.» diye söyledi. Keyfi yerinde olan karıkoca yemeklerini yedikten sonra birkaç şişe Jıguli birası içip onların  temiz iki kişilik kamaralarına girip yatağa uzandılar Smehaç dergisini gözden geçirmeye başlayarak kahkahalarla güldüler.

Gülüş, sindirim süreci için çok faydalıdır.- Baltaş yetkili olarak belirtti.

 

***

 

Hayat hoş, hayat güzeldir. Yeni evliler için her şey komik görünüyor. Akbilek, kocasına şakacık eder oldu. (şaka yapar oldu.). Ve zararı yok! Sabrediyor. Hiç darılmıyor.

-                     Bezirganın seni gözle yemeyi farkettin mi?, -Baltaş sordu.

-                     Evet, bunu farketmediğini umdum.

-                     Sen, gözleri ışığı, dikkat et! Bu açıkgözleri tehlikelidirler, - Baltaş uyarıyor.

-                     Sen de, canım, uyanık ol! Bugün bir kaptanı güverteye düşen mendilimi yerinden aldı.

Baltaş sakındır. Mamafih ne yapabilir ki? (başka seçenek yok) Kendisi seçip kendisi Akbileğ’e yapıştı. Baltaş, Akbileğ’in ondan hiç bir şey gizlenip ona kedisine ne olduğunu her şeyi anlattığını bildı. Bu yüzden sakındır. Akbilek, işten dönünca çalışma arkadaşlarıyla ve müşterileriyle kendisinin konuştuğu her şeyi anlattı. Bütün düşünceleri, kuşkularını ve hatta rüyalarını söyledi. Baltaş da kendi sorunlarını onunla paylaştı. Bu bir sır, ama söyleyeceğiz: «Asıl Akbilek onun paporları yazmasına yardım etti.» Böyle bir hüner gösterdi. Raporlar, paragraflara ayrarak fevkalade, gayet isabetle raporları yazıyor. Yalnız Akbilek gece gece yarısından sonra uzun oturursa onun için çay yapmak gerek.

            Genç karıkoca üçüncü gün Zaysan şehrine geldiler. Tolegen küçük kızını   kucaşında tutarak karısıyla iskelede onları karşıladı. Tolgen ve karısı, önce onlardan bir telgraf  aldılar. Telegrafta tek bir söz vardı: «Bekleyin». Ahlar oflarlı karşılaşma, kucaklar, öpüşler.

            Baltaş daha önce Akbileğ’in ağabeyini tanıdı. Beraber askerlik ettiler. Baltaş önce ona «Tolegen yoldaş» dedi, bugün ise bir akraba olarak yürekten:«Canım, nasılsın?» - ve dudaktan öptü. Tolegen’ın karısı yanaktan öptü.

            Tolegen, Baltaş’ı daima darkafalı olan adamdan saydı. Şimdi bunu hatırlamadı bile. Şimdi merkezde çalışan Baltaş, onun eniştesidir. Yeni durumda nasıl (darkafalılık) sınırlılık olabilir? Kibirlenirdi ve yeter!

            İki briçka onları bekledi. Tolegan, kadınlarının dirseklerini tutarak yumuşak koltuklara oturmaya yardım etti. Kaleskalar buram buram duman kaldırarak hızlı şehirlerin sokaklardan Tolegan’ın dairesine doğru gitti,

Genç karıkoca için bir oda hazırlandı. Odanın duvarının üzerinde halı vardı.  Örtülen karyolada ise temiz yatak vardı. Oturma odasında sofra donatıldı. Sofra yemeklerden dolup taşıyordu. Neler yok ki masanın üzerinde:  pişi de, paramiş (börekler) de, samsa da, şekerler de, monpansye (akide şekeri) de, kızartmış ayçiçeği çekirdeği de, fıstıklar da, cevizli kuru pasta da vardı. Tabaklar yemeklerle tam dolu... Büfe kenarında beyaz, mavi, altın mantarlı olan  şişeler, göldeki kuğular gibi  borunları uzatarak «Bizden ne zaman, ne zaman içeceğiniz ya? » diyerek topladı.

            Tolegen, güveyinin, zengin bir müdür olduğunu bilerek onun için bir şişe votka değil, fiyatı 25 ruble olan şişe şampanya mağazadan aldı.

            Diz çevresindeki buruşuk pantolon ve buruşuk ceket giymiş,  uyezd komiserliğinde çalışan herifler, Tolegen’e beşkentte çalışan komiserin geleceğini duyunca evine acele ile gelmeye başladı. Buraya tavuklar darıya gibi  tövbekâr bayramına alıştıran fiyatı bir paralık şarkıcılar da, kadrolu pohpohçu da geldi.

            «Tebrik ederim! Hoş geldin!», oradan oraya hareketler, sandalyeler  gıcırdıyor. Misafirler, kaplar, biçak, çatalları aldığı zaman bütün bu şeylerden gelen sesleri duyuldu. Bütün sesleri birleştirildi. Evda pazarda gibi gürültü duyuluyor. Misafirler,   kadeh tokuşturuyor. Tıngır mıngır sesi duyuluyor. İçindeki gaz habbecikleri olan şampanyanın yalnız ona özgü olan kokusu yayılıyor. Votka dere gibi akıyor. Misafirler artık şarkı söylemeye başladı. Misafirler coşkulandı. Bu da lâf mı? (Coşkulanıldı mı?). Akbilek ve Baltaş tam başkentten geldi. Gel de hovardaca kutlama. Daha önemli sevinecek şey var mı? «Votka koy! Kedeh kaldır! Şarkı söyle! Arkadaşlar eğle ya! Gönül eğlendir! Hadi!»

            Bütün misafirler, neşeli kutlanarak çabuk sarhoş oldular. Başları sallanıyor. Ayakları lastik yapılmış gibi. Odanın duvarları gök yüzünde uçuyor. Masa sallamaya başladığı zaman misafirler birbirini destekleyerek evlerine dağılmaya başladılar. Akbilek, yüklü olan kocasını karyolaya sürdürüp koydu. Yengeyle sofrayı toplamaya başladı. Her şeyin o kadar iyi geçmesi için Allah’a şükrederek  ev sahibi de bir yerde yattı. İki üç gün sonra Akbilek ve Baltaş, gitmeye devam ettiler. Ziyaretçi olmaktan ve şehir geleneklerinden yoruldular. Öz aul dünyasına gitti.

            Dağlara briçkada çıkılmaz, yalnız at üstünde çıkılabilir. Ziyanı yok! Kazaklar değildirler mi? Saygıdeğer güveyin gezintisi için çabuk seçildi. Tolegan’ın karısı, eyerin üzerine katlanan battaniye koyarak çocuğuyla baklakırı kısrağa ağır ağır bindi. Tolegan ise al aygıra bindi. Akbiliğ’e uslu açık gri at düştü. Baltaş, yağız aygır, üzerinde çıktı. Misafirleri refakat eden (yerli ) bu şehirde yaşayan yoldaş ta yaya yürümedi.

             Erken sabah çıktılar. Akbilek, biniciliğe alıştırmayan yengenin  eyerinde kurtlandığını görürken gülümsedi. Bir elleriyle kaltaktan tuttup başka elleriyle bir gemi var güçüyle kendisine doğru çekti, bir onu elinden kaçırdi. Tolegan’ın kızını eyerine oturmak zorunda kaldı.

            Ilık  yaz günü. Yolcular, öğleyin dinlenmek için dağın yamacında bulunan aula indiler. Koyun etini yiyip kumızı içtikten sonra yine eyerlerine oturdular. Sabahleyin yürüdükleri kadar çabuk yürümediler. Yenge, mustarip oluyordu. Kısrak üztünde zor duruyordu. Akbilek ise, kendi atına kamça ile hafifçe dokunarak onu giderdi. Küçük kız ise kaygısızca uyukluyordu. Sırayla onu taşıdılar.

            Kadınlar akşama doğru susuzluktan şikayetçi oldular. Atlılar, göl kenarındaki aula döndüler. Yerleşim yerinin merkezinde büyük bir ev bulunuyordu. On tane tay, çevresinde dolandılar. Evin sağında beyaz yurta kuruldu. Yolcular, bu yurtun yanında durdular. Kapı aralığında ortaya çıkan  yeniyetmeyi yanlarına cağırdılar. Genç, evin Bekbolat’a ait olduğunu cevap verdi. Bu adı dinleyen Akbileğ’in kalbi, gümbür gümbür atıp bir an durdu. İlk içgüdüsü buradan daha uzak yere kaçıvermekti. Fakat eski nişanlı yine görme isteği kazandı. (yendi.). Suskun onu bekliyordu.

             Cahil genç, kayboldu yerinde başında bir tarafa (kulağına) doğru kaydırılan tilki triuh (şapka) olan ve bir omuzuna koyduğu şapan olan (kaftan) Bekbolat ortaya çıktı. Yan bakarak beklenmedik misafirlerine doğru gitti. Bir selâmlaşma ifadesi olarak Baltaş’ın atının gemini aldı. Gözleri bir araya geldiği zaman benzi uçtu. Ama Akbilek va ağabeyi ile eski dostlarıyla gibi selamlaştı. Ve misafirler aceleyle yurtanın içine götürdü.

            Bir deste battaniyenin önünde kalkık burunlu olan esmer genç kadın oturuyordu. Endami, Akbileğ’in gözüne hemen çarpıverdi. Genç ev sahibi kadın da ilk önce kadınları baştan ayağa süzdü. Kadınların çekilmeden geçip neredeyle omuz omza erkeklrin yanında oturduğunu hiç sarmadı. Bakışı, tek bir düşünce: «Onlara bak! Nasıl giyinip kuşandılar. Kendini ne sanıyorlar? Aldın mı ya?» diye dile getirdi.

            Bekbolat, derhal genci onun kımızı getirmesi için büyük eve yollayıverdi (gönderiverdi). Misafirler için masa örtüsünü masanın üzerine serdikten sonra büyük tasta kepçeyle getiriliveren serinleten  içeceği köpürtmeye başladı. Akbiliğ’e bir daha bakmaya cesaret edemedi bile. Akbilek karşı suçluluk duygusunu hissetmiş gibi utandı. Karısı, tam tersine kısa burnunu büyüyerek yurtadan çıktı. Şehirliler falan önünde diz çökmek niyetinde olmadığını bütün tavrıyla gösterdi. İstersen sen cumartesi kibarı gibi onların uşaklığını yap, ya! Bekbolat nefretle onun arkasından baktı.

            Misafir bir an uğrar bütün hayatı görür. Akbilek, Bekbolat’ın karısını sevmediğini düşündü. Onun için üzüldü. Onunla birkaç karşılaşma Akbileğ’in gözünde geldi. Fakat bu karşılaşmaların onu  eskiden heyecanlandırdığı kadar heyecanlandırmadı. Ve derhal geçmişe karıştı.  Zerra kadar üzüntü kalmadı. Bir kızın hayal kurmaları ne? Bir kadın ayağı altında kum gibi. Bu kuma gömülmadan yeni isteklerine kendini vererek kum üzerinde yürüyor.

            Bekbolat da bambaşka oldu. Biraz şişmanlayıp bodurlaşıp önce bıyık sonra sakal bıraktı, ağız çevresindeki kırışıklıkları gözüktü. Ya konuşma mı?

            Yani akrabalarınıza gidiyorsunuz... Şehirde ne oluyor?...Bir koyun kesilir. Konuğum olun! - tek söylendiği buydu. Akbilek, Baltaş’ın onun ve Bekbolat  arasında eski olan ama yakın olan ilişki olduğunu anlayacağından korktu. Bundan başka Bekbolat’ın kalbinde şimdi o kadar faydasız olan duyguların canlanacağından korktu. Akbilek Rusça: «Gidelim» dedi. Hepsi davet ricalarını aldırmadan kalkıp eyer kaldırılmayan atlara doğru çıktı.

            Bir süre suskun gittiler. Akbilek, ağabeyine arada bir bakıyordu. Fakat yüzünde ne düşündüğü belli olmayan, anlaşılmaz bir ifadesi vardı. O ise konuşmaları için muhataplara hiç bir şeyi híçbir surette hatırlatan konu seçiyordu. Tolegan nihayet kızkardeşiyle konuşunca kızkardeşinin niyeti anladığına rahatlayarak kanaat getirdi.

            Dağın yamacında arkasında  beş atlı karıncalar gibi görünüyorlar. Altay dağlarında süren otların içinde hiç görülmedi. Çok sayıda mağara var olan dar boğazdan geçip onların başlarının  üzerinde hörgüç gibi sarkmış olan sarkık kayaların arasında  geçip, rüzgarlar tarafından parlatılan ve bir devin göğüsüne banzeyen sapkın kayalar yanından geçtiler...

            Burada Altay dağlarının tam tepesinin yanında Akbilek, annesinin öldürmesi,  ona karşı şiddet, ona karşı üver annesinin  hırpalama, karanlıkta mezarın yanında ve ihtiyar Çerepuşka’nın kulübesinde geçiren uzun saatler orada, yani tam aşağıda kaldı. Kalbini, yedi gök yüzünün arkasına getirdi, uzayda altın tasta yıkadı ve yine doğurdu. Bambaşka ve temiz bir insan oldu.

            Eyerinde dimdik oturan Akbilek, günbatımının ışınlarında tüm Altay dünyasını görüyor. Atlar, (başlarını) yelelerini kaldırıvererek küklemeyle ve kişnemeyle Markakol gölünün billur dalgaları boyunca çok hızlı gidiyor. Taylar, kısrakları itip onları peşinden dağ çayırına sürüklüyor (çekiyorlar). At çobanlarının kıpkırmızı treuhları (şapka) uzaktan görünüyor. Gölün kıyısının yamacında motifli baş örtüleri bedem (şeklinde) kadın başları, görünüp görünüp kayboldu. Yeşil entariler,vücut kıvrımını vurguluyor. Her şey sarı camlı gözlüklerden gibi görülüyor. Her şey altınlanıyor hareket oluyor gibi görünüyor.

            Köpeklerin havlaması ve yakında bulunan aulun ağıllarındaki koyunların  melemesi duyuluyor. Oğlaklar, acındırıcı bir sesle boynuzlu kendi annelerini çağıryor. Gölyüzünde tarlakuşu ötüyor. Sağanlar, insanların etrafında bir dolanıp tam yerin yüzünde uçuyor. Su almaya giden kızlar seslerin tonalitesini değişerek şarkı söylemeye başladı.

            Saz sırası küpeyi sakladı. Beklenmedik yabancı kız kardeşi götürmeye geldi. İkiz yüzük, parmakları yaralıyor. Kaburga altında ağrı hissetmeye başlamama dek (hissedikçe) zaman zaman onun için üzüldü...

            Birdenbire kuyrugu uçuşan aygır üzerinde oturan erkek çocuk fırladı. Akbileğ’i yol arkadaşlarıyla görünce dönüp aula doğru dörtnala gitti.

            Aksakal Mamırbay’ın hayali, gelini görmektir. Bu sefer oğlunun muhakkak karısını getirmesini umarak Aula seyrek gelen oğlu her gelişinden önce beyez yurta kurdu. Bugün de aksakalın evine geldi. İhtiyar bekliyor.

-                     Amcalar yaklaşıyorlar! Onlarla beraber Akbilek!

Uzun zaman sabırsızlıkla beklenen haberi duyunca ihtiyar silkindi haykırarak odalarda koşuşmaya başladı.

-                     Ne bağırıyor ya?

Akbilek, onun ağabeyiyle gittiği günden beri görmedi. Akbileğ’in okuduğunu duydu, fakat: «Kız ne öğrenebilir ki?» diye söyleyip sadece suratını ekşitti. Onun için Akbilek yeryüzünden yok olmuş gibi. Sadece böyle kızının olduğunu hatırladı. Bir gün onu yine göreceğini düşünüp tahayyül etmedi bile. Şindi ne yapsa? Evde mi kalsa? Karşılamaya çıksa? Nasıl selamlaşmak gerek? Hiç bir şey olmamış gibi oturmak insana yakışmaz. Özür dilese? Başına böyle zahmetli sorun musallat etti.

            Hiç bir şey aklına gelmiyor. Penceri yanında oturan ihtiyar kadın homurdandı:

-                     İşte bak geldiler! Dört kişi! Hayır.. beş... İki kadın...Onlardan biri belki de gelindir...

İhtiyar, gelin sözünü duyduğu zaman artık bir yerde oturamadı. Onun boş böğrüne bir dirsek atıldı gibi. Şunu atasözü hatırladı. Altı yaşındaki çocuk bile gelirse ihtiyar onu karşılaşıp selamlaşmak için önden çıkmak zorunda kalır.  Aksakal Mamırbay evinden çıkıp gerektiği gibi misafirlerle selamlaşmaya karar verdi.

            Evinden çıkıp çıkmaz cümbür cemaat geldiler. Açık gri at üzerinde oturan beyaz entari giyen kadın ona bakıyor. Eyerde kadının önünde Sara oturuyor. O: «Kim olabilir ki?» diye tahminler yürütürken Üzkiya onunla kucaklaşup alınından öpüyordu. Akbilekmiş. Onun sürpriz oldu, aul aksakalları ve erkekler Akbileğ’in yanına önden geldiler. Hepsinin ona duygu gösterdiğini gördüğü zaman Mamırbay, kızına karşı hissettiği antipati yumuşatmaya karar verdi.

            Tolegen, Mamırbay’ın yanına gelip selamlaştı. Peşine düşen Baltaş’a elleriyle göstererek onu tanıttı:

-Nasılsın, canım? – Şaşkına dönen aksakal söyledi

 

***

            Ve daha ne söyleyebildiğini akıl etmiyor. Dilinin ucunda sadece bu duruma uygun olmayan «Tebrik ederim!» diye oldu. Akbilek ta, ağabeyinin peşinden düşürerek Sara’nın elinden tutarak babasının yanına geldi ona ellerini uzandi.

            -Sen misin, Akbilek, canım?- aksakalın sesi titredi, gözlerini nemlendi. Derin derin içini çekip ağlamamak için kendini zor tuttu.

            Kederli Akbilek gözlerini yerden kaldırmadan duruyordu.

            -Nasılsın, afiyettesiniz inşallah?- aksakal onu sordu. Bu arada aul kadınlar, gelini yeni evliler yurtasına götürüp onunla beraber yurdu bir kez dolanıp onu yurdun içine soktular. İnsanlar, yanına gelip selamlaşmaya başladılar.

            -Yeter, yol verin! Evime girsinler! Misafirler odalara girdiler. Onlarla beraber aksakal da girdi. İhtiyar kadınları, gelin için baş örtüsünü almaya başladılar. Aksakal, onların koşuşmalarını kesti.

            -Bırakın, burada oradan oraya hızlı hızlı koşmayın!-ve gelinine, - Çekinme, gözlerim ışığı! (Yapabilirsin?) Edebilirsin? Şimdi bu duruma gelenekler falan uygun değildir.

            Akbilek óysa çekinmeyi aklından bile geçirmemişti.

            Yuhh, aksakal, ne de ihtiyar! Çocukları geldi! (Her şey var, her şey!) Herkes burada! Memnun musun, ha? Bu delikanlı, güveyindir! Sizin uzun zaman yaşamanızı, sevilen olmanızı dileriz! Bütün çocuklarınıza uğur ola!

            Aksakal, gerçekten memnundur. Yolculuk eşyalarını götürüp yerleştiler. Aksakal, dışarıda hizmetlileriyle (yardımcılarla) ay ışığında hizmetlileriyle koyunu kesiyor. Arkadaşına soruyor:

-                     Güveyimin hangi soyun mensubu olduğunu öğrendiniz mi?

Her şeyi Baltaş Tolegen’den öğrenen Amir güvey hakkında çene çalmak için sabırsızlanıyor.

-                     Semeyskiy (Zabaykalye’de (Baykalın ötesinde) yaşayan Ruslar). Tobıktı soyundan gelen güveyiniz, ciddi görev yapıyor, beyefendi! Orinburg şehrinde devlet memuriyetinde!- övünüyor

Aksakalın eski duyguları uçup gitti. Neşelendirdi. Derecesiz sevindi. Sabahleyin yürüyüşten aula dönen Akbilek ve Marişa’ya arada bir bakarak: «Oğlumun karısı var. Cüsseli, beyaz tenli, hem de akıcı bir şekilde gidiyor.» diye memnuniyetle düşündü. Marişa’ın Kazak olmadığı, Estek küçük halkından geldiği söylendi. Fakat Mamırbay, Estek küçük halkının muhakkak bir Kazak soyu olduğunu sandı. Aksakal, Sara’nın Tolegen’in küçük kızını kucağına alıp dışarıya çıkmaya niyetlendiğini görünce dedi:

            -Hadi, canım, onu bana ver!- ve çocuğun boyunu şefkatle her yanını koklayıp yüzünden öptü. Keyfi yerindedir. (Ruhu ateşle aydınlatıyor) Ruhu sevinir.

- Allah'a şükret! Tövbe!, tövbe!

            Mevsimlik palto giyen ve başında bir tarafa (kulağına) kaydırılan şapkalı Tolegen Baltaş’la evinden çıkacaktı. Aksakal, giden erkeklere bakrak: «Belki de zaman böyle insanlara aittir» diye düşündü. Ve böyle öz efendisinin yanında canı uzun uzun yaşamak istiyor.

            Gençler dolaşadursun ve çayını tadını çıkara çıkara içadursunlar aksakal ahıra uğrayıp tüm yedi kısrakların sütünü çırpıp köpürtülmesini emretti. Mamırbay, bütün odalarının nasıl temizlendiğini sıkı biçimde kontrol etti. Karısının Akbilek için en kalın battaniyeyi  yaymasını emretti.

            Sabirla bir saat bekledikten sonra kardeşini gençleri çağırması için gönderdi. Evinin eşiğinde ortaya çıkan Tolegen’ı ve Baltaş’ı dertarhan’ın (Orta Asya halklarının üzerinde insanların yemek yedikleri halı)  başında oturttu. Akbileğ’i ve Marişa’yı sağ yanındaki oturttu. Üvey anne kendisi komşuların ve çocukların payını eksik vermeden kımızı kırmızı piyalelere gayretle bol bol (cömertçe) koymaya başladı.  Marişa gelinine de adeta yapıştı:

            -İç, canım, iç! Hadi sana daha koyayım!

Akbileğ’in yüzüne bakmaya bile cesaret edemiyor. Yalnız piyalesini almak için eğilip elini uzanıyor. Aksakal, güveyini yedirip içirmeye yorulmuyor.

            -Neden içmiyorsunuz? O kadar lezzetli kımız oldu!

            -Kana kana içtim!- Baltaş cevap veriyor.

            Aksakal buna üzüntülü ve düşünceli dedi:

            -Şehir hayat, bir insanın midesinden hiç bir şey bırakıyor.

            Aksakalın cebi dolu! Ne oğlu! Ne güvey! Ne gelin! Ne kız! Zamanımızda kimin yaşam o kadar iyi oluştu? Mamırbay emindi ki şimdi eşik üzerinden tükürse tükürüğü, köpeğin burnuna isabet etti.

            Mamırbay, tabiatıyla toy yaptı! Üç yaşındaki atı kesecekti, fakat Tolegen , yıllık at için üsteledil. Ayrıca on akrabalarından herkesi, bir konun kesti. Markaköy gölündeki  5 aul aksakal Mamırbay’ın bayramını kutladı! Kazanlar, et almadı.. Kımız olsa olsa göğe akmıyor, güreşçiler omuzlarını oynatıyorlar, atlılar,  kokpar (atla oynanan bir tür oyundur. Amaç, kesik bir oğlağı veya küçükbaş hayvanların derisinin şişirilmesiyle oluşturulmuş bir tulumu, at üstünde taşıyarak belirli mesafeyi aşmaktır.) oyunuyorlar , şarkıcılar dambrayı ellerinden bırakmıyorlar...

            Zorlukla kutladılar. Akbilek,  yengesiyle yurtanın duvarına kırmızı keten bezini asıp kadınlara okuma-yazma öğretmeye başladı. Erkekler ise, yani Tolegen ve Baltaş, daha yüksek bir hedef aldı. Erkeklere politikla ilgili dersler vermeye başladı.

            Akbilek, babasının yanında uslu, konuşkan,  sessizdir. Mamırbay, aftan başka kızıyla ne hakkında konuşabildiğini bilmeden söylüyor:

            Akbilek, canım ya! Kendini ne için o kadar zahmete sokuyorsun? Dinlen. Kadınlara okumayı öğrenmek değer mi?

            -Babam, böyle zaman geldi.

            - Nasıl olsa sizin gibi olmayacaklar!

            Akbilek onunla tartışmıyor. Hep Sara hakkında düşünüyor. Kızkardeşi, on yaşını doldurdu. Uzun entari giymeye başladı. Okula gitmesi zamanı geldi. Kardeşine gelince bir şey yapmak zor olacak. Akbileğ’in evinde olmadığı süre  içinde Kajeken yalancı ve kinci bir delikanlı oldu. Bu da Akbileğ’i üzüldü.  Kayıp ruhlu, somurtkan bir delikanlıdır. Kajaken, onu müteessir olup endişe ediyor. Tolegen onunla uğraşsın.

            Akbilek, kendine şefkatle davranan Urkiya’nın yanına sık sık gölün kıyısına geliyor. Bir gün onların sohbet ettilkeri zaman Akbiliğ’in yanına götüren (Akbileğ’i Ruslara iade eden) adamdan söz açıldı:

            -Taze... Mukaş’a ne oldu?

            -Duymadın mi hiç? O kış kışlamasından çıktı, dönmedi.

            -Nasıl kaybedebildi?

            -Kim bilir? Belki bir kimse onu öldürdü.

            -Çok insana  fenalık etti.

            -Kötülük ona döndü.

            O kuş günü Aben Maşinnıy’ın ona idam hükmü verdiğini, onun insanlarının hükmü yerine getirdiğinin nereden bilebildiler.

            Kadınlar, bir şeyi derin derin düşündüler. Sara’nın Tolegen küçük kızıyla kıyı kumunda oynadığına suskun baktılar. Akla kız hakkında soru gelirmiş. Fakat Urkiya,  yalnız oğlu, adı İskender hakkında konuşmasını biliyor. İskender, karakter sahibi, yakışıklı köy oğlanıdır. Onu dehşetli seviyor. Annesinin söylediğine  göre zeki, aklı başında, şarkı besteliyor de, oynayabilmesi ve çalışması gerek zamanı biliyor da, koyunları göz ediyor da, hem de, dana da göz kulak oluyor. Fakat öfkeli oluştur. Bir şeyden hoşlanmazsa ayak girer. Dövüşmeye başlarsa ellerinden tutulduğu kadar dövüşür, yere yunarlanırsa ayaklarıyla sallar, başıyla  kendini savunur.

            Şimdi ise onun kız arkadaşını ağlattan oğlanla dövüşüyor. Ondan daha iri ve büyük olan oğlan şaşkına dönüp koşarak çekildi. Urkiya korktup alleriyle sallamaya başladı. Akbilek ise coşkuyla söyledi:

            İskender, yanıma gel, canım! Kardeşim benim, - sımsıkı sararak öptü.

            İskkender, çevik bir hareketle kurtulup suya (doğru) koştu. Akbilek, takılıp kalarak sordu:

            -Teze, neden İskender? Rusça Aleksandr oldu.

            Urkiye,  rahatça cevap verdi:

-Senin дуанy hatırlıyor musun? Seni kurtardı. İşte ben (ona izafeten verdim) şerefine adını verdim.

            Akbilek  gözlerini geniş geniş açmış bakıp bir şeyi derin derin düşünüp söyledi:

            -Teze ya! İskender bana benziyor, değil mi? Urkiya gülerek ona cevap verdi:

            Benzerse sen onu doğurdu!

            -Doğru mu, taze? İskender! İskender, yanıma gel!

            Oğlan, koşarak geldi. Akbilek onu o kadar kucaklaştı ki kendi soluğu kesti.

-                     Tayım benim! Teze, her şeyi ne kadar iyi yapmışsın ya! – Urkiya’dan öpmeye başladı. - Düşündüm ki onu batırdım...Ne kadar mutluyum! Onu bana verir misin?...Yani okula gitmesi zamanı geldi.

-                     Vereceğim,- Urkiya cevap verdi. Markakol gölü bal gibi tatlıdır. Memeli Allahın yaratıkları, onun su içip, ot yedi ve süt dolosu memelerden süt değil nimet akıyor... Burada o, Akbilek Mamırbay kızı, Markakol gölünün kızı, oğlunun annesi, kadındır.