Одна из причин пристрастия людей к порочному – безделье. Когда б он возделывал землю, занимался торговлей, разве мог бы он вести праздную жизнь?
Абай Кунанбаев

28 августа 2014 3820

MÜSİREPOV  Gabit, "Çağ Özellikleri"

Язык оригинала: Çağ Özellikleri

Автор оригинала: Çağ Özellikleri

Автор перевода: not specified

Дата: 28 августа 2014

KAZAK EDEBİYATI

‘Sovyet bozkırında’ (№ 259) kazak proleter edebiyatı ve kazak proleter yazarları hakkında bay Togjanov’un yazısı basılmıştır. Bay Togjanov bazı arkadaşlarının ‘Kazakistan’da proleter edebiyatının varlığı’ fikrinin yanlış olduğunu ispat etmektedir. Bu yazının ‘Enbekşi kazak’ ta basılmış olan yazıma da karşı olduğu için daha önce anlattığım fikirlerimi savunmak amacıyla bay Togjanov ile benim aramızdaki anlaşmazlıkların asıl nedenleri aydınlatmak mecburum.

İlk olarak, bay Togjanov her zaman soruların ortaya konmasının doğru olması gerektiğini savunuyor ve bu konuda diğerleri eleştiriyor. Buna rağmen kendisinin bu konudaki yanlışlığını fark etmiyor. Her soruyu ayrı değerlendirmesi yerine aynı zamanda birkaç soruya dokunarak, bunlarda karışıyor ve diğerleri de karıştırıyor. Mesela şunu anlayamıyorum: ayrı yazarların yanlışlıklarının eleştirilmesi esasına dayanan edebiyatımızın değerlendirilmesi metodu nasıl savunulabilir?

İkincisi, önce söylediğim gibi söylemeye tekrar ediyorum, ben şekillenmiş proleter yazarlarından değil proleter edebiyatından (1) bahsediyordum, bay Togjanov ise onun ‘şekillenmemiş proleter yazarları’ ile proleter edebiyatının yok olduğunu ‘ispat ediyor’. Şimdi işe geçelim.

Olgulardan başlayalım. Bay Togjanov, sanki Kazakistan’da proleter edebiyatının hegemonyasının mevcut olduğuna ısrar etmişim gibi beni suçluyor.  

Tabi ki gerçekten bunu söyleseydim komik olurdu. Genç kazak edebiyatı bir yana,  Gladkov, Fadeyev, Bednıy, Furmanov olmak üzere birçok diğer artık şekillenmiş yazarların eserlerine sahip olan Rus edebiyatı, bugüne kadar ‘proleter edebiyatın hegemonyasına tarihi hak kazanılması ihtiyacından’ bahsetmektedir.

Asıl ne iddia ediyordum?  Kazakistan'da proleter edebiyatı hegemonyasının olmadığını, sadece proleter edebiyatının var olduğunu ve gelecekte Kazakistan'daki tarihi hegemonya hakkı bu edebiyata ait olacağını iddia ediyordum. Ayrıca bizim şekillenmiş proleter yazarlarımızın var olduğunu hiçbir yerde bildirmedim. Bu fikre şimdi de katılıyorum.

Kazakistan’da proleter edebiyatının var olduğunu ispat etmemin içeriği ne idi?

Mantığım şu idi: ‘proletarya aleti olan, sosyalizm devletinin oluşturulması işinde proletaryaya yardımcı olan edebiyat türüne proletarya edebiyatı olarak adlandırıyorum (‘Enbekşi kazak’ yazıma bakınız) Sonra? Sonra şu soruya cevap verdim: Kazakistan edebiyatı bu talebe uygun mu?  Dedim ki Ekim sonrası yeni Kazakistan edebiyatı var ve bu edebiyat o talebe uygundur. İlçe gazetelerinin sayfalarında basılmış ve hiçbir kimsenin bilmediği yazarların eserlerinden sekiz tane alıntıyı sundum. Ne yazarların adları, ne de soy isimleri belirttim, sadece eserlerin sayısını belirttim ve eserlerin proleter edebiyatı olduğunu söyledim.

Bay Togjanov yaptığı gibi, ayrı yazarların değerlendirilmesini temel olarak almıyordum. Aksine , ‘bay Togjanov’un, bir yazarın kimliğini temel alan ve bir yazarın yanlışlıkları esasında Kazakistan’da proleter edebiyatının yok olduğunu ispat eden fikrinin yanlış olduğunu’ yazıyordum.

 ‘Ekim sonrası’ adlandırdığım edebi eserlerin birçoğu alıp yine de aralarından proleter hedeflerine uygun olan kısmı ayırarak bu kısma ‘proleter’ adını verdim. 

Yeni edebiyatı yaratan, tabi ki farklı derecede yaratan,  hem de küçük burjuvaziden çıktığından dolayı hastalıklarla büyüyen, o burjuvaziden çoğu proletarya yoluna geçen ‘Ekim çocukları’nın bütünlüğünü alıyorum. Ayrıca çevresinden kesinlikle onlarca proleter yazarı çıkan avul muhabirleri ve işçi muhabirlerini yedek olarak onlarla beraber aldım. Bay Togjanov, benim Kazakistan’da proleter edebiyatının var olduğu iddiam sadece avul ve işçi muhabirleri üzerine dayandığını bildirmektedir. Bu doğru değil.

Bay Togjanov proleter-köylü yazarları birliği hakkındaki fikrime ters bir anlam verdi. Togjanov’a göre, sunduğum bu düşünce (Kazak proleter yazarları birliğinin (KPYB) var olması) proletarya edebiyatının var olduğunun kanıtıydı. Bu da doğru değil. Ben şunu söylüyordum: proletarya edebiyatı devlet makinesi, emir ile bile yaratılmaz. Böyle bir birliğin var olmasına yol açan parti örgütü, proleter edebiyatın sadece bu yolla yaratılmasını planlamadı ancak mevcut olan ve ilerde gelişen proletarya edebiyatının üzerine organize ve yönetim etmeyi planlamıştır.

Özellikle şunu vurguladım: ‘Kazakistan SSCB’den ayrı düşünmez. Böyle bir düşünce Kazakistan’ın Sadvokasov kendi tanımına benziyor. Kazakistan SSCB’nin bir kısmıdır ve onun ekonomik, siyasi ve kültür gelişmesi SSCB’nin genel gelişimine bağlı olup birlik proletaryasının kontrolü altındadır. Proletarya diktatörlüğü sosyal hayatının tüm regülatörlerine sahip olup edebiyatımıza aktif bir etkide bulunmaktadır. Bu da edebiyatımızdaki genel proletarya konularını aydınlatan ayrı eserlerde hissedilir.

Benim bu düşüncem ilk Rus Proleter Yazarları Birliği (RPYB) kongresinin kararına (1928 yılı) dayanmaktadır. Kararın 19. maddesi aşağıdaki gibidir:

‘Proletaryanın ve daha çok çar rejimi tarafından eziyet edilen halkların, yani köylülerin sosyalist inşaatına ve kültür devrimine tanıtmasının, milli kültürün geliştirilmesine ihtiyacı var...’

SSCB’deki kültür devrimi, proletarya kültürüne ayrıca proletarya edebiyatının yaratılmasına yol açıp çar rejimi tarafından eziyet edilen ulusların edebiyatının gelişmesini direk etkiliyor. Bu kültür devrimi sürecinde ve proletarya kültürünün uluslararası çevresinin etkisi altında ekonomik açıdan geri kalmış ulusların da proletarya edebiyatının gelişmesi kaçınılmazdır.

Bundan sonra bay Togjanov’dan bu birliği reddi veya tanıtmasını istedim. Maalesef, ondan bu konuya ilişkin hiç bir cevap gelmedi.

Kazakistan’daki proletarya edebiyatının var olduğunu ispat ettiğimde dayandığım düşünceler hepsi bu sanki.

Kazakistan’daki proletarya edebiyatı konusu üzerine yapılan tartışma birkaç yıl sürüyor. Şu ana kadar bu konuda belirtilmiş parti görüşü mevcut olmalıdır.

Alaş Ordulular Kazakistan’da proletarya edebiyatının düşünülmez olduğunu ispat edip duruyorlar. ‘Serbest bozkırın’,  şövalye, han ve aksakal zamanlarına geri çekiyorlar.

Öbür tarafta, bazı komünistler, örneğin bay Tokjakok, ‘Şimdiki kazak köyünün şartlarında proletarya yazarı çıkmaz. Çünkü bizde proletarya çok az ve kazak sosyal hayatına etki gösteremezdir’ diye iddia ediyorlar (‘Magjan ve Aymaugov’un eleştirisi hakkındaki düşünceler’, 1925 y.)

Togjanov, 1929 yılında çıkan ‘Edebiyat ve eleştiri soruları’ adlı kitapta şunu yazıyor. ‘Proletarya edebiyatının mevcut olduğunu söyleyenlere katılamam, bunu konuşamıyoruz (harfiyen ‘dile almak yeter’).

Burada proletarya ve proletarya işinin birliğinin anlaşılmazlığı veya önemsenmemesi var diye düşünüyorum.

İşte buna karşı çıktım.

Togjanov nelere dayanıyordu? Proletarya yazarının sadece proletaryalardan çıkabildiği iddiasına dayanıyordu. Avulda yaşayan yazarlar proletarya yazarları değildir’. Yazarları, köylü ve şehirli yazarları olmak üzere ikiye ayırıyordu. Mesela, yazar Seyfullin’e ‘diğerlerden en çabuk şehirli olabilmiş bir yazar’ diyor. Ben ise, tek bir avul, tek bir şehir yok diyorum, edebiyatın değerlendirilmesi sırasında içeriğini sınıf açısından düşünmek gerekmektedir. Eser, kimin görüş açısından yazıldığı bakımından önemlidir. Kime ve ne ile yardım eder. Proleterlere sosyalist inşaatı konusunda yardım eder mi?

Togjanov’un, yoksulların bay mülkünün müsadere sürecine aktif katılmasını veya örneğin avulları kolhozlara yapılandırılmasını vs. anlatan edebiyatına neden proletarya diyemediğini şahsen anlamıyorum.

Bunun dışında bizim KPYB’nin içine girdiği RPYB’nin birinci kongresinin kararına dayandım. Kararın metni şudur:

'Dünyayı proletarya bakışı açısından kavrayan ve okurlara, kapitaliste karşı mücadele yapan ve sosyalist toplumunu inşaat eden işçi sınıfının hedeflerine göre etki yapan edebiyat, tarafımızdan proletarya edebiyatı olarak zannedilmektedir.’

Baylara, Alaş Orduya ve avuldaki kapitalizm güçlerine, bürokrasiye karşı çıkan ve sosyalizm inşaatını yükselten edebiyatımızın mevcut olup olmadığını soruyordum. Mevcut olduğunu cevap verdim.

Bay Togjanov proletarya edebiyatının tanımına karşı değildir, hem de avuldaki kapitalizm güçlerine karşı çıkan ve sosyalizm inşaatımızı yükselten edebiyatımızın olduğuna da karşı değildir. Dolayısıyla proletarya edebiyatının ispat edilmemiş mevcut olmadığı iddiasının ciddi olmadığını zannediyorum.

Yukarıda verilen düşüncelere göre proletarya edebiyatının mevcut olan bir olgu olduğunu zannettim ve zannetmeye devam ediyorum. Ancak onun hegemonyasının mevcut olduğu düşüncesine katılmıyorum. Üstelik proletarya edebiyatının az olduğunu vurgulamam gerekiyor. Ancak burada, onun ortaya çıktığı ve geliştiği kısa zamana oranla onun çabuk gelişmesi temposu ve sürekli büyüyen yazarlarının sayısı (yazarlar, gazete muhabirleri, avul muhabirleri ve işçi muhabirleri vs.) hesaba almak gerekiyor.

1929

 

ESKİ KÜLTÜRÜN MİRASI HAKKINDA

Ele aldığınız soruyu acilen çözmek ve hayata geçirmek gerekiyor. Çünkü sosyalist Kazakistan’ını yansıtan ana edebi eserlerin Rusçaya çevrilmesi, özellikle milletin uluslararası eğitimi açısından büyük bir siyasi anlama sahiptir. Şu ana kadar bu konuyu sadece ele almadığımızı değil de,  gerekli olan dikkat etmediğimizi Bolşevikler gibi açıkça itiraf etmemiz gerekiyor. Bu nedenle, Bay Koganovaç’ın sizinle konuşması sırasında işaret ettiği gibi Rusçaya çevrilmiş devrim ayarlı edebi eserler yok.

Mektubunuzu proletarya kolhoz yazarlar toplantısında değerlendirdik ve proletarya yazarların sosyalist Kazakistan'ı gösteren ana eserlerinin çevrilmesi üzerine bir takım faaliyet çizdik. Ayrıca ‘Kazak basımı’nın planına göre 75 sayfa çevirileri planladık. Aralarında şunlar var:  Maylin Beinmbet’in ‘Meydan’ (‘Cephe’) oyunu, Cansugurov’un ‘Kek’i, (‘İntikam’),  Musrepov’un, Seyfullin’in, Mukanov’un, Tokmagambetov’un hikayeleri vs.

Bu tedbirler tabi ki yeterli değil ve onların ciddi Marksist eleştirisine ihtiyacı var. Nasıl olsa yukarıda anılan eserler Rus okurlarının geniş tabakalarının ‘şekline göre milli, içeriğine göre proletarya’ olan Kazak edebiyatına ilgisini uyandıracağını umuyoruz.

Bay İsayev tarafından ele alınan eski edebiyatın mirası ile ilgili sorular da çok önemli. Bu konuda şu ana kadar hiç bir şey yapmadığımızı Bolşevikler gibi açıkça itiraf etmemiz gerekiyor. Kazak geçmişinin kültürü ve edebiyatının küçük önemine sahip olmasına rağmen ağızdan ağza geçen edebiyatı, o sözlü yani halk edebiyatı ile zengindir.

Şu an halk edebiyatının büyük miktarı, bugünkü döneme kadar ağızdan ağza onu ileten 70-80 yaşındaki ihtiyarlar tarafından muhafaza edilir. Geçmişin edebi mirası onlardan kabul etmeliyiz ve onun faydalı kısımlarını kullanarak eleştiri altına almalıyız.

Tarihin tüm karakterleri ve olayları edebiyata girdi. Küçük olanlardan büyük olanlara kadar tüm olaylar edebiyatta, özellikle sözlü olanda, yansıtılmaktadır. Marksist kritiğinin temelinde onu inceleyerek ve 'şekline göre milli ve içeriğine göre sosyalist’ olan yeni kültürün yaratılması için onu kullanarak eski edebi mirasa net olarak görüşümüzü belirtmeliyiz. Bunun sırasında sağ oportünist ve ‘solcu’ düşüncülerine karşı çıkarak aşağıdaki Lenin’in talimatlarına göre hareket etmeliyiz:

 ‘Sadece insanoğlunun tüm gelişmesinin yaratıldığı kültürün derin bilimi ile, onun işletilmesi ile proletarya kültürü yaratılabilir. Bunun anlaşılması olmadan bu hedefe varmak mümkün değil. Proletarya kültürü öylesine çıkmamıştı. Proletarya kültüründe kendilerini uzman düşünen adamların hayal ürünü de değil. Bunlar saçmalıktır. Proletarya kültürü, insanoğlunun kapitalizm topluluğu, bay topluluğu, bürokrat topluluğunun eziyeti altında yarattığı bilgi ihtiyatlarının doğal gelişmesi olmalıdır.’1

Bay İsayev’in düşüncesi Lenin’in eski edebi mirasa bu yaklaşımından kaynaklanmaktadır.

Bunu dikkate alarak KPYB aşağıdaki tedbirler almıştır:

KPYB, Abay Kunanbayev, Sultan-Mahmut Toraygırov, Abubakır, Baukan Çulak, Mayli Hoca Akin gibi Kazak edebiyatının klasiklerinin eserlerinin tam derlemesini basım için hazırlıyor.

Her derleme için KPYB’nin önsözleri hazırlanacaktır.

Halk edebiyatının yayınlanmış ve sözlü malzemelerinin toplanması için ayrı folklor grupları organize edilecektir.

KPYB şu an eski edebiyatın klasik yazarlarının ve çağdaş yazarların eserleri ile ilgili süreli tartışmayı organize etmektedir.

Bunun dışında KPYB, bay İsayev tarafından sunulmuş tüm teklifler kabul etmiştir ve gerçekleştirilmesi için gerekli tedbirler almaktadır.

1932

 

1. V. I. Lenin  poli . koleksiyon. eser., c. 41, s. 304-305

 

 

KAZAK DEVRİM ŞİİRİN EMEKTARİNE

 

Sevgili  Saken!

Çağdaş kalem arkadaşlarından senin gibi proletarya devriminin mücadele pozisyonların zor denetimlerinden geçip onun yaratma alevinde kalemini sertleştiren azdı. Eski dünyayı mahveden ve yeni, çiçekli, mutlu bir dünyayı, mutlu insanı yaratan sınıfın büyüklüğünü yükselten ve yükseltmeye devam eden Kazakistan yazarlarından ilk olan sendin. ‘Marselyeza’, ‘İşçi kardeşlerime’, ‘Gençlere’ gibi mükemmel eserlerin yıldırım gibi tüm geniş bozkırdan geçti. Kazak emek halkının, genç Sovyet iktidarının yanında birleşmesi işini teşvik etmişti.

Bu eserlerin özel değeri, işçilerin o zamanlarda avullarda dendiği gibi ‘çok yol ağıda’ bulunduğu zaman onlara yol göstermesidir. Senin bu şiirlerin şu anda halk şarkıları oldu. Kazakistan’ın tüm köşelerinde söylenir onlar. Senin Kazakistan edebiyatında ilk büyük romanın ‘Zor bir yol’u okumayan ve devrimci bolşeviklerin kahramanlıklarına hayran olmayan bir kazak bulunamaz herhalde.

‘Sovyetstan’adlı muhteşem şiirin sanayileşme döneminin mükemmel bir anıtı olarak  kalıyor. Tren hızıyla insan soyunun mutluluğunun son istasyonu olan komünizme giden ülkemizin görüntüsü veriyor o.

Canım Saken, kendini kazak devrim şiirinin ‘Koş basşı’ ve emektar olarak gösterdiğin başarın partimiz ve hükumetimiz tarafından onurla değerlendirilmiş ve yüksek ödül ile ödüllendirilmiş olduğundan hepimiz çok mutluyuz. Bunun için en çok bay Mirzoyan’a teşekkür etmemiz gerekiyor. Bay Mirzoyan  kültür hayatının önemini önce görülmediği yüksekliğe kaldırmakla beraber Kazak sosyalizm kültürünü çok kısa zaman içinde Birliğinin önde gelen cumhuriyetlerinin kültürleri seviyelerine kaldırmasını başarmıştı.

1936

 

SSCB KAHRAMANI ABDIROV NURKEN

Halk yürekte intikam taşıyor, intikamının şiddeti ise işlerinde gösteriyor. Eğer Moskova Sovyet ulusunun yüreği ise, Karaganda onun öfke ile çatladığı kaşları, vuruşu ile düşmanı öldürebilen taş sopalarından biridir.

Sayısını düşünmeden düşmanlarıyla savaşan ve miktarlarından çekinmeyen genç kartal Nurken Abdirov’u, bu çatlamış kaşlar altından parlayan ve bu öfkeli yürekten uçan bir yıldırım ile kıyaslamak isterdim. Eğer genç bir kartalın gözü keskin ise kanatları yorgunluğu bilmez, sertleştirilmiş çelik gibi sağlam ise Karaganda gibi yuvadan çıktığını bil! Burada ülkenin gururu olan kahramanlar dünyaya gelir. Kahramanları anneler doğuruyorsa, Karaganda bu kahramanların büyüdüğü ve güçlendiği bir yerdir. Yaşlı baba Abdir ile seven anne Bakcan Karaganda’dan Karkaralinsk’e çocukları küçükken taşınmışlardı.

Abdirov - Ünlü buhar madeninin ‘siyah ağızını’ açan ben idim. – diyor.

 Baba gücüne ve anne sütüne layık olmak çocukluğun altın beşiği olan ülkenin umutlarına layık olmak demektir. Nurken, babasının ve büyük kardeşlerinin işine baktığı zaman ilk düşündüğü şey yükümlülüklerinin diğer gençlerden çok daha geniş ve çok daha derin olması gerektiği inancıdır. Nurken kitap dükkanında muhasebecilik yaparken  Sovyet Birliğinin ünlü pilotlarına bakıp onlar gibi korku bilmeyen bir pilot olmak istiyordu.

—Ellerim onlarınkinden ince mi parmaklarım onlarınkinden zayıf mı acaba? – diye defalarca söylemiş arkadaşına.

- Doğru, doğru akın benim! – diye genç arkadaşına büyük geleceğini öngörerek onu teşvik ediyordu kardeşi.

Nurken’in her hareketinde yorulmak bilmemesi ve huyun özellikleri belli oluyordu. Hala çalışırken Karaganda ilçesi hava kulübüne katılmak için zaman bulmayı başarıp rezerv pilotunun unvanını almıştı. Gök onu çekiyor. Duyguları onu yüksekliklere çağırıyor. 1940 yılında yirmi yaşındaki Nurken askerliğe çağırıldığı zaman artık tecrübeli bir pilot idi. Dolayısıyla çok eğitim yılı yerine iki yıl içinde askeri pilot okulunu bitirip 1942 yılında çavuş unvanını alıp askeri atak  pilotu olmuştu. 23 Ekim 1942’de,   düşmana karşı ilk uçuşu anma gününde,  uzun yıllar boyunca hayal ettiği yüksek hedefinin gerçekleştirmesinden önce onu büyüten ve eğitim veren ülkeye hesap verme zamanı gelince derin düşünceler Nurken’i rahatsız ediyordu ve annesine yazdığı mektupta onları yansıtmıştır.

 ‘Anne! Uzun hazırlığımız bitti. Cepheye gidiyoruz. Orada sıcak savaş devam ediyor. Gençlikte size kaba bir şey söylediysem sizi duymadıysam şimdi önünüzde kafamı eğilerek sizden özür dilerim. Düşmanlar kolayca hayatımı almazlar. Eğer canımı kaybedersem çok düşman benim yanıma da yatar. Ellerimde çabuk uçak var. Almanlara kurşun bir armağan getiriyor...

Faşistleri mahvetmezsek onları bizi mahvedecekler ve bize serbest neşeli hayatımız dönmez. Sevgili annemle baba, gün doğdu, çıkmak üzereyiz.’ Şimdi Nurken’in ne kadar büyük pahaya gençliğini büyük milli savaşın cephesinde verdiğini tüm ülke biliyor.

Sevmeyi bilmeyen yürek intikam ile de doldurulmaz. Nurken ebeveynini ve yakınlarını unutulmaz bir şekilde, özel bir sıcaklık ile seviyordu. Yaşlı Bakcan, Nurken’in 82 mektubunu muhafaza eder. İçinde net olarak büyük kalbin gerçek sevgi görünmektedir. Nurken bu kadar uzak kalan yaşlı ebeveyninin hayatının her gününü bilmek istiyor. Onlara umut ve sevinç veren sözler yazıyor. Büyük kardeşi Sarsen’in iki yaşındaki kızına yazdığı mektuplar, düşmana karşı bu kadar sert bir yüreğinde ne kadar nezaketin saklandığını göstermektedir. Bu mektupların çok ‘Svetcan’ hitabesi ile başlıyor. Birinde şunu yazıyor:

‘Svetcan! Dün şehri geziyordum. Kitap dükkânına uğrayıp küçük çocukların resimleri satıldığını gördüm. Onları çok sevdim. Biri senin için aldım. Anne ve Askap, Svetcan’ın her zaman bu kadar temiz ve tertipli olduğuna bakınız. Saçları ve yüzü her zaman bu resimde gibi olsun(29/7—1942 y.)’

Vatanı, halkı, akrabalarını bu kadar çok seven bir genç yiğidin evine dönme ve annesinin göğsüne eğilme imkanı vardı ama düşmanın Sovyet ülkesinin kapısını açtığı zaman Ukrayna ve Beyaz Rusya uluslarına dertler geldiği zaman bu imkanı kullanmaktan vazgeçmişti. Cepheye acele ile gitmişti. 'Öldüren kurşunlarla faşist köpeklerinin böğüren ağızları kırmaya acele ediyorum, dolayısıyla eve gitmiyorum. İstirahat için ayrılmış zaman düşmanın mahvedilmesi için kullanırım. Bunu yapmadan, anne, aramızdan kimse istirahati görmez.’ Diye mektupların birinde yazıyor Nurken.

Az önce öğrenimini en kısa zamanda bitirmek isteğini bildirerek şunu yazıyor: ‘Sovyet Birliğinin tüm uluslarının tek bir cevabı var: Sovyet vatanının yüzünü faşistin gölgesi bile kirletmesin.’

Nurken yaşlı ebeveyninin ve kardeşinin durumu ile sürekli ilgileniyordu. Fakat nasıl olsa bir dakika bile harcamadan vatanı korumanın büyük işine başladı. Cephe hayatının sürekli gerginlik altındadır, ebeveynine el uzatmak için, onlara sarılmak için, yani mektup yazmak için her zaman birkaç serbest dakika bulmayı başarıyordu. Çünkü yakınları için bunun ne kadar önemli olduğunu biliyordu.

Karaganda adlı ünlü yuvadan çıkan 22 yaşındaki Sovyet kartalının savaşta gösterdiği özel cesareti için Sovyet Birliği Kahramanı unvanını almıştı. Nurken kazak milletinin Büyük millet savaşı yıllarında vatana verdiği Sovyet Birliğinin yedinci Kahramanıdır. Hayatı tamamen incelenmemiş, kahramanlıkları net olarak aydınlanmamıştı. Ancak Nurken’e has olan iki özellik şimdi de belli. Şunlardır:

Nurken ateşli bir komsomol üyesidir. Tembellik yapmaya vakti yoktu. İşten döndükten sonra okumaya başlıyordu. Birinin onu çağırdığı zaman bir an için kafasını kaldırıp yine de kitaba dalıyordu. Okul ona tüm bilgileri vermemiş ve tüm gücü ile bilgi almaya çalışıyordu.

Nurken’in günleri, çalışma ve hava kulübündeki dersleri ile dolu idi, geceler ise okuma ile. Soğuk su gözlerini açmaya yardım ediyordu, Sovyet yazarları dünyasını açıyordu. Nurken yorgunluğu bilmeden bilimin taşları çıkartmaya devam ediyordu. Ancak maden tabakasında boş taş rastlanabildiği gibi Karaganda maden ve metalürji meslek okulunun verdiği bilgilerde boş yerler de vardı. Meraklı akıl bu boş yerleri doldurmaya acele ediyordu.

Bu huy niteliğine cephede gösterdiği kahramanlığı eklerseniz önünüzde Nurken kahramanının karakterini göreceksiniz. Çağdaş zamanının yüksek bilimleri öğrenmiş olan, çağdaş teknoloji bilen, savaşın tüm metotlarını iyice öğrenmiş olan kahramandır, tam anlamıyla. Kısacası ileri zamanın ileri adamını göreceksiniz. Geniş bilgi denizinde yüzmeye çalışan, yüreği korku bilmeyen genç bir Sovyet adamı.  Bu bir.

İkincisi, Sovyet Birliği Kahramanı Nurken Abdırov pilot mesleğini savaş günlerinde öğrenmemiş. Horkiy’in doğanı gibi gençken yüksekliğine ta göklere uçmaya çalışan gençlerin tabakasının temsilcisidir. Sanki pehlivan hareketleri için savaş yeri ile sınırlandırılmamış geniş bir yer bulmaya çalışıyordu.

Gökleri hayal eden, vatanı düşünen ve göklerin gelecek savaşı için geniş bir mücadele yeri olduğunu zanneden bir kazak halkının oğlu idi.

 

Nurken’in tüm kahramanlıklarının hala incelenmemiş olduğunu önce söyledik. Ancak her Sovyet delikanlısı Nurken gibi 12 düşman tankını, 28 arabasını, 18 cephane ile yüklenmiş makinesini, 3 tahkimatını, 3 top ve elliden çok askeri ve subayını mahvedebilseydi onun savaş hesabı fena olmazdı.

Nurken can verdiği günden bir gün önce şunu yazıyor:

‘Svetjan! Biz Almanların bulunduğu yere kurşun yağmurunu döküyoruz... Az önce vazife için çıkıp çok alman tankı bulduk. Yüz tane tanktan az kaldığını düşünüyorum. (18 Aralık, 1942 yılı). Yok edilen tankların az olmayan sayısında Nurken’in payının olduğundan şüphemiz yok.

Sovyet vatanı intikamı talep ediyor. Yararlanmış vatanın çağrısı gecikmeden yerine getirilmeli. Önce düşmanın kafasına onlarca kurşun düştü ise şimdi yüzlerce düşüyor. Önce yüzlerce düştü ise şimdi binlerce düşüyor. Askerlerin yüreklerinde intikam yanıyor. Gırtlağına kolları uzatan örümceği öldürmek gerekiyor. Nurken ‘YAK’ uçağında böyle bir istekle yine çıktı.

Düşman tahkim arkasında saklanyor, kurşunları göndermeye devam ediyor, ölümün biçmesini durdurmak hala istemiyor. Demek ki onu mahvetmek gerekiyor.

Düşman tahkimleri üstünde Karaganda kartalı uçtu. Onlardan ikisi toza dönüşdü. Yirmiden çok Alman subayın ve askerin zemine, ölüm kucaklarına düştü, bir daha kalkmayacak. Alman topları Nurken’e ateş atmaya başladılar. Kartal dönüp yine saldırıya başladı. Bu defa altı düşman tankını mahvetti. Ancak kendisi de yararlanmış oldu. Uçak yanmaya başladı. Ateş çok çabuk uçağın kanatlarına geçti. Kahraman Sovyet adamlarının kahramanlık geleneklerine uygun bir karar verdi:

Son güçlerim milletim içindir!

 

Aklında Gastello kaptanın imajını geçmiş. Bu duruma düşseydi ne yapardı? Cesur bir adam gibi can verdi, ölümü ile vatanının savunması örneğini gösterdi. Öz Kazakistan’ın yirmi sekiz askeri kahramanı hatırladı. Onlar ne yaptılar? 26 kişi can verdi fakat ülkenin kalbi olan Moskova’yi savundular.

Nurken yakın bir dostu olan uçaktan ayırmadı. Onu düşmanın tahkimlerine yönlendirip tank kolonuna düşürdü. Düşman Nurken’in hayatı için pahalı bir bedel ödedi. Tankların birçoğu, askerlerin ve subayların ölümü ile ödedi.

Karaganda kartalı, kartala değer bir kahramanlık yaptı ve kartala yakışır bir ölüm kabul etti. Karaganda kartalı Sovyet Birliği Kahramanı unvanını kazandı.

1943

AYTIS YENİDEN DOĞDU

 

Yüzlerce yılın görmediği, zırhlı canavar ile ölümlü mücadele içeren, özgürlüğü seven insanlara haince saldıran savaş sırasında bile, bir arada kalan ve tek parça olan Sovyet halkı yaratıcılığının gücünü göstermeyi başardı.

Sovyet yazarının veya akınının (akın - Kazak-Kırgız Türklerinin saz şairlerine verdiği ad) cephedeki askerlere yardım etmekten başka düşüncesi yoktu. Vatana karşı görev duygusu güçlü olan Kazakistan’ın milli akınları o zamanın talep ettiği seviyeye kadar yükselmeyi başardılar.

Halk şiirlerinin kahramanları olan dev boylu Cambul ile arkadaşları Doskey, Nurpeis ve Şaşubay’ın Kızıl Ordu’nun savaşçılarıyla beraber söyledikleri savaşla ilgili şarkılar Büyük Vatan Savaşı’ndaki düşmanlarını korkutuyordu.

Karaganda bölgesinde çok önemli ve ünlü bir edebiyat türü daha doğdu. Bu türün ismi “Aytıs”tı.

Aytıs, iki veya daha fazla akın arasında düzenlenen şiirsel yarışmadır. Halk arasında en yaygın olan ve eski zamanlardan beri yaşayan sözlü edebiyat (folklor) türüdür.

Aytıs’ın devrim öncesi önemli özelliklerinden biri Çar’ın ve etrafındaki önem verdiği kişilerin yaptıklarını, halka karşı davranışlarını amansızca ve şiddetle eleştirmekti.

İşte bu yüzden geçen yüzyılın ortalarından itibaren zulüm çarlık rejimi tarafından aytıs zamanla çökmeye başladı ve bir süre sonra yok oldu.

Bu yazı, söz konusu Kazak sözlü edebiyatının en meşhur ve geleneksel türünün yeniden doğmasından bahsetmektedir.

Nihayet, akınların aytıslarının yeniden doğuşu ülkenin gelişmiş bölgesi Karaganda’da başladı. Önemli olan şeylerden biri de, aytıs yeni bir temel üzerinde doğmasıdır. Eski aytısların konuları akınların kendi hayatıyla ilgiliydi, yeni aytısların konusu ise ülke için hayırlı olan şeylerin anlatılması, ülkelerin küçük ve büyük problemlerinin çözülmesiyle ilgili konulardı. 

Aytıs günümüzde Karaganda bölgesinde yaygındır. Akınların aytısları sonradan Nurinskiy bölgesinde iki kolhozun (kolektif çiftlik) arasında ve Şetskiy bölgesinde yayılmaya başladı.   

Karaganda bölgesine diğer bölgeler uymaya başladı. Artık aytıs Karkaralinsk ve Nurinsk bölgelerinde yayılmıştı. Alma-Ata’dan özel yazarlar ve şairler aytısı yaymak için Semipalatinsk ve Kızıl-Ordinsk bölgelerine doğru yola çıktılar. Kısa bir süre içinde Karaganda akınları aytısı çok yere yaymayı başardılar.

Edebiyatta aytısın önemi çok büyüktür. Aytıs, sadece anlaşılması kolay değil, ayrıca uzun süre hafızada da kalıyor. Akınların mecazi anlamlı deyimleri, övgü ve eleştiri içeren satırları insanların hafızalarında derin iz bırakıyordu. Yaşlı Kazakların hepsi, Birjan ve Sara, Külmambeta, Kemprbay, Cambul, Şaşubay’ın aytıslarından muhakkak bir iki satır biliyordur. Biz akınlara koskocaman ve lirik halk destanlarını kurtarmalarını borçluyuz.  Murun-jırau tek başına 400 bin şiir satırını hatırlıyor, bu mısralar 40 Kazak batırları (Kazaklarda bahadır) hakkındadır.

O zamanın insanları boşuna akınlara güvenmiyordu. Bu insanlar edebiyatın halka etkisini iyi biliyorlardı. Kazak halkını XVI. yüzyılda ilk birleştirenler bilge Janibek ve komutan Kasım Han’ın yanlarında hep adı efsanelere karışmış şarkıcı Asan-Kaygı vardı.

XVIII yüzyılda Kazakistan devletinin kurulması için büyük etkisi olan Abılay-han Buhar-jirau, Kazak halkını bir arada bir bütün millet olarak bütün kalması için çalışıyordu.  Kazak milleti, XIX yüzyılda Çarlığa karşı uzun süren milli kurtuluş savaş zamanı Mehambet’in söylediği şarkılarına çok şey borçlu. Hatta 1916. senede milli kurtuluş savaşının lideri Amangeldı İmanov’un da yanında hep çok sayıda akınlar bulunuyordu.

Yasa, adet, töre, hukuk ve halk mahkemeleri bile bazı zamanlar sözlü halk şiirlerine dayanarak karar veriyordu, hatta Kazak milleti arasında şimdiye kadar uygulanmaktadır.

Akınların şiir şeklinde ifade ettikleri düşünceleri ve sözleri, gelecek için mücadele eden Kazak milletine her adımda eşlik ediyordu. Yüzyıllar geçti, hükümdarlar değişti, ama halk değişmedi, söylenilenler, akınların şarkıları hâlâ akıllarda, onca sene, yüzyıllar sonra günümüze kadar gelmiş. 

Şimdiki aytısların amacı savaş döneminden sonra sivil görevlerin uygulanması, üretimin geri kalmaması ve ilerlemesi, devlet ve toplumsal disiplinlerini ihmal edenleri şiddetle eleştirmektir.

Özenle yazılmış rapor veya konuşmalar halk akınlarının söylediği gerçekler kadar insanları etkilemiyor, çünkü akınlar her zaman halkın düşüncelerini ve düşlerini dile getirmişler. Halk arasında ne kadar çok aytıs kullanırsa o kadar çok bu aytıslar insanların hayatında iz bırakıyor.

Kazakistan akınlarının en önemli aytıslarından meşhurları Sovyetler Birliği’nde üçüncü olan kömür ocak dairesi Karaganda ve Sovyetler Birliği’nde birinci olan bakır ‘devi’ Balhaş hakkında yazan akınlardır. Aytıslar ülkenin bu iki ‘devinden’ sonraki gelişimine adanmıştır.

Belirli bir fikir söylemeden önce, Karaganda’nın ve Balhaşa’nın nasıl  çalıştığını değerlendirmeden önce üretimin gerçek durumunu öğreniyorlardı. Karaganda’nın akını Koşen Yeleuov’un Balhaş’ı tanıması 15 gün sürmüş, o kadar süre de Balhaş’ın akını Şaşubay Koşkarbayev Karaganda için harcamış.

Akınlar yalnızca kendi gözlerine inanıyorlar. Onlar neyin iyi, neyin kötü olduğuna halk gözüyle bakıp dürüst bir karar veriyorlar. Karaganda’nın ve Balhaşa’nın son zamanlardaki gelişimi ve büyümesi akınların ikisini de gururlandırıyordu. Ama akınların her ikisi de diğer tarafın üretimdeki eksiklerine gözlerini kapatmadılar. Bu yüzden akınlar insanlar ve çalışma ile ilgili şarkı söylediklerinde aynı zamanda üretimdeki eksikler hakkında da söylüyorlardı.

Şüphesiz, akınların aytısları insanların eğitiminde, üretimdeki büyük ve küçük sorunların çözülmesinde katkıda bulunuyor, aytıslar Karaganda’yı ve Balhaş’ı Büyük Vatan Savaşı’nın talepte bulunduğu seviyesine çıkaracak.

1943

                                 

                      

 

Kömür Karaganda

        Bizi son Kazak işçi grubunun istemeyerek seksen senelik emeğinin ürünü ile vedalaştıkları sabahtan yirmi sene ayırıyor, işçilerin onca senelik emeğini Karaganda’nın eski sahipleri yıkıp yakmışlar. Hava soğuktu. Uçsuz bucaksız çölün üstünden asılı solgun güneş zaman zaman kurşun renkli ağır bulutların arkasından çıkıyor, sonra yine saklanıyordu. Şiddetli kış, soğuk ve amansız rüzgar avuldaki (Kafkasya ve Orta Asya'da - köy) işçileri evlerine kovalıyor, yırtık pırtık elbiselerini yırtıyordu. Karaganda arkada kalmıştı.

        Yaşlı işçi Bekbosın Sıhımbayev zeminliğe kazmasını gömdü. Sonra uzaklaştıkça sık sık geri dönüp hasretle arkasında kalan kaleye bakıyordu. Bu genç cumhuriyet ne Bekbosın’ı, ne de onun arkadaşlarını işlerine geri döndüremezdi.

        Partinin Sovyetler Birliğinin üçüncü yeni kömür üssü Karaganda kurma teklifini avulların ve köylerin eski madencileri oybirliğiyle destekledikleri güneşli sabahtan beri on sene geçmişti. Kendileriyle birlikte yüzlerce yeni insan getirdiler, bakımsız zeminliklere geri döndüler. Kuvvetli rüzgar ve şiddetli soğuk kış darbeleri sonucunda sadece yedi kulübe hasar zarar görmedi. Bekbosın Sıhımbayev paslanmış kazmasını arayıp buldu. Sanayinin gelişmesi, Sovyetler Birliğinin güçlenmesi için mücadele başladı.

      Dört işletme maden sahibi ‘Karaganda-kömür’ tröstü ile beş tröstlü, elli büyük ve orta madenli ‘Karaganda-kömür’ fabrikasının kuruluşu arasında sadece on sene var. On sene içinde yedi kulübenin yerinde geniş, kocaman endüstri merkezi yarım milyonluk nüfuslu Karaganda şehri kuruldu.

       Kazak halkı ülkenin doğusunda büyüklüğünde üçüncü olan kısa bir süre içinde Kazak ocak dairesi kömür üssü kurmak için çok emek ve enerji harcadı. Kazakistan’daki bu sanayi merkezinin kesintisiz artmasına yardım etmek için ilk gelenler Rus ve Ukrayna halkıydı.  Kazakistan işçileri arkadaşlarının yardıma uzattığı ellerini hep hissediyorlar. Karaganda’nın ilk döneminde 1931 yılında Donbass’tan 400 kalifiye maden işçisi geldi, 117 Kazak ise Donbass’a okumak, eğitim için gitti. Okuldan sonra madenci, keresteci ve makinist  olarak vatana geri döndüler.

        Büyük Vatan Savaşı sırasında Karaganda’nın Sovyetler Birliğinde ikinci ocak dairesi olmasına karar verildi, havzanın yanında savunma fabrikaları kuruldu. Allahtan Karaganda görevini fazlasıyla yapıyordu. Karaganda kömüründe binlerce uçak, tank, top, milyonlarca mermi, mayın, bomba, kurşun üretildi.

        Havzaların sayısı savaş öncesi döneme göre çoğalmıştı.  Göstergelere göre, günlük ortalama kömür çıkarımı, uç kesim, lav sayı, madencilerin sayıları hemen hemen iki katına arttı. Kömür çıkarımı için kazma ve balta tersi, taşınması için ise kızaklar kullanılıyordu.

        Bu büyüme büyük zorluklardan ve sıkıntılardan geçti.  Sovyet’in on yedi halk komiserliği yadım için çağırılmıştı. Havza kullanabileceği tüm imkanlarını kullanmıştı. Aybeay Karaganda kömür çıkarımı artıyordu, yeni senede daha fazla genişleme için hazırlıklar yapılıyordu.

        Karaganda kömür işçileri en büyük başarılarını Ekim Devriminden önceki yarışmalarda kazandılar. Ekim ayında talimat aldıktan sonra, madenciler görevlerini on bir bin ton fazlasıyla yerine getirdiler, bu çıkarım Eylül ayının çıkarımının elli bin ton daha fazlasıydı. O senedeki kömür çıkarımı havzanın çalışma boyunca en yüksek çıkarım dönemiydi. Ekim Devriminden önceki yarışmada Başkomutanlık kurumuna 42350 ton plan dışı kömür getirilmişti.

        ‘Kirovugol’ tröstün maden işçileri eskisi gibi birinci oluyorlar. Ekim planını süresinden önce başarıyla bitirip 13704 ton plan dışı yakıt irsal ettiler. Kirov madencilerinin başarısını ‘Stalingulya’ kömür işçileri  ısrarla geçmek istiyordular. On aylık programa ek olarak sekiz bin ton kömür çıkardılar. Ayrıca ‘Molotovugol’ tröstü de iyi çalıştı.

        Ama hala havzada geri kalanlar vardı. ‘Leninugol’ ve diğer tröstlerin bazı maden ocakları görevlerini yapamıyordu.

        Ekim Devrinden önceki dönemde komsomol başkanlığında bulunan havzanın genç kömür işçileri grubu amaca nasıl ulaşmanın örneği olmuştu.

        Temmuz ayında Ekim’in 26. yıldönümüne hediye olarak çalışma saatleri dışında 40 kömür katarı yapmaya söz verdiler. Bugün ise görevlerini fazlasıyla yerine getirdiklerini haber veriyorlar – Komsomol üyelerinin ve Karaganda gençlerinin yardımı sayesinde 130 tane kömür katarları yapmışlar! Anayasa kutlama gününe ise genç yurtseverler yeni bir hediye daha hazırlıyorlar – 15 plan dışı kömür katarı daha yapacaklar.

        Günden güne havzada kadınların önemi ve etkisi artıyordu. Daha dün kolhozcu kadınlar, ev hanımları olanlar bugün artık kömür işlerinde uzman olmuştu. 20 kadın maden işçisi ekibi çalışıyordu. Başta Şura Mordovçenko olarak  31. maden ocağının ekibi Eylül planlarını yüzde 122, Ekim planlarını ise yüzde 140’a yaptılar.

        Kömür işine zaman geçtikçe çok insan girişmeye başlıyordu. Farklı farklı gruplar oluşmaya başlamıştı. Yeni gruplardan biri ‘aydın kişiler’di, bu kişilerin hedefi kömür çıkarımına katılmaktı. Babişeva bölgesel satış mümessili 31 numaralı maden ocağına elektrikli lokomotifin makinisti olarak çalışmaya geçti.

       Teknik elemanlarının sayısı arttı - 40 alanı Kazaklar yönetiyor, 162 vardiyanın sorumlu dağ uzmanları Kazaktılar. 28 maden parti örgütünün sekreterlerinden16sı Kazaktı. İbrayev, Kuzembayev, Serikov gibi Kazaklar üstün yetenekli örgütçü, zor ekonomik organizasyonların başarılı yönetmeni olmayı başardılar.

       Ülkenin ilk sanayi şehri olan Karaganda Kazak kültürünün ve Kazakistan’ın lider merkezi sayılır.  Aytısın yeniden doğması Karaganda ve kültür için büyük etkisi olmuştur. Ayrıca ekin alanlarını genişletmek, toprakların bereketli olması için hazırlıklar yapılmaya başlatılmıştı. Bölgesel Kazak tiyatrosu da büyük rağbet kazanmıştı.

        Kazak halkının üç kuşağı Karaganda havzasının sürekli genişlemesi ve güçlenmesi için çaba gösteriyordu. Birinci kuşak yani devrim öncesinde çalışan işçiler, başta Bekbosın Sıhımbayev olmakla havzada 62 sene çalıştılar. İkinci kuşak işçileri Kuzembayev, Mbrayev ve s. elemanlar şimdi üretimin sorumlusudurlar. Üçüncü kuşak işçileri ise, 5 sene içinde üstün yetenekli yöneticiler Bulambayev, Kudaybergenov ve s. tarafından eğitim görmüş genç elemanlardı. Bu üç kuşak birlikte bir ekip olarak çalışıyorlar, beraber bir çabayla iş çığırı açıyor üretim kapasitesini ve verimliliğini çoğaltmak için çalışıyorlar.

        Karaganda’daki her maden ocağı şimdi artık binlerce işçisi olan yer altı  fabrikaya dönüşmüş. Günümüzde Karaganda’nın bir gün içinde kömür çıkarımı devrim öncesi sahiplerinin bir sene içinde çıkaramayacağından daha fazladır. Hele Sovyetler Birliğinin el değmemiş yedekleri, kocaman kömür rezervleri, ocak daireleri saklı! Karaganda’nın hayrı için toprakaltı servetlerini kullanmak,  Vatanın geleceğini düşünerek, gelişmesi için Karaganda kömür işçileri – Anavatanın sosyalist yurtseverleri gecesini gündüzüne katarak çabayla çalışıyorlar.

1948

  

ŞARKI – SİLAHTIR

        Özgürlük sever Kazak halkının özgürlüğü ve mutluluğu için Asya’nın geniş topraklarında savaştığı seneler bizleri yüzyıllar öncesi zamana götürüyor. 

        Altay’dan Volga’ya, Ural’dan Altay’a kadar göç eden Kazak halkı çok sayıdaki düşman ordusunun saldırısına rağmen şimdiki Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinin bulunduğu zengin toprakların bir karışının bile düşmanın eline geçmesine izin vermedi. Kazaklar göç ederek topraklarını düşmana bırakmadı. Kazaklar rüzgara rağmen, düşmana taraf yürüyordular.

        Ünlü Kazak şarkıcısı Asan-Kaygi o ant edilmiş topraklar hakkında şarkılar söyledi. Koblandı, Sırım, İsatay, Amangeld gibi meşhur bahadırlar bu kutsal toprakları düşmandan koruyordu.  Bu cesur yürekli bahadırlar Kazak halkının cesur evlatlarıydı.  Bahadırlar düşmana karşı savaşıyor, onların eşleri Kortka, Balım ise kocalarının mızraklarını biliyor, atlarını eyerliyordu. Rus ordusunun töton şövalyelerine, o pis Alman köpeklerine karşı savaştığı zaman bahadırların arasında Kazak süvarileri de vardı.

        XVI yüzyılda çelik mızrağının sivri ucuyla Kazak topraklarının sınırlarının çevresini çizen ilk komutan ve Kazak halkını birleştiren kişi Kasım Janibekovdu. İşte tam bu topraklarda çeyrek yüzyıl içinde Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti büyüyor ve başarılarla gelişiyor.  Artık bu ülke eskisi gibi yalnız değil. Kazak Cumhuriyetinin düşünceleri ve hayalleri Sovyetler Birliğinin düşünceleri ve hayalleri ile aynıdır.

         İlk Kazak bilgili adam ve felsefeci Çokan Valihanov (XIX yüzyıl), Rus demokratikleri filozofa ‘bozkırın Lermontov’u’ adını takmıştı, Çokan Valihanov’un Rusya’nın hayrı için büyük etkisi olmuştu. O tüm hayatını Rus ve Kazak halkının arkadaş olmasına, birbirine yaklaşmasına harcadı. Felsefeci Lermontov gibi, sert bir dille askeri feodal bürokrasi monarşiyi, satılmış memurları  kınıyordu, fakat Rus yaşatıcı, ilerici demokratik düşüncelerine hayrandı.

   Peki Abay ve Amangeld neler yaptı? Kazak klasiği, eşsiz şair Abay hayatı boyunca bozkırdaki soyluluğa karşı savaşıyordu, oğullarını Petersburg’a eğitim görmeleri için gönderdi, Puşkin’in ve Lermontov’un şiirlerini çevirdi, çevirdiği şiirlerden biri ‘Yevgeniy Onegin’ eserinden ‘Tatyana’nın yazdığı mektuptu, devrimden çok önceki zaman bu şiir tüm Kazak bozkırında okunup duruyordu.

 Ekim Devrimi zamanı Kazak ve Rus halkları arasında kardeşlik ilişkileri güçlendi, düşünceleri tekti, aynıydı. Bolşevik bahadırı Amangeld İmanov Rus Çarıyla uzlaşmaz savaş zamanı kendi halkını koruyup, sonra Rus halkıyla birleşti. Rus proletaryası bahadırın iç savaş sırasında kahraman olmasını ve komutan olmasını sağladı. 

Eski zamanlara göre birkaç yüzyıl içinde çözülmesi imkansız görünen şartları Kazak halkı çeyrek yüzyıl içinde aştı. Kültürün çiçeklenmesi, halkın toprağına sahip çıkması, maddi ve manevi değerlerinin bu kadar kısa bir süre içinde güçlenmesi Rus ve diğer Sovyetler Birliğinin halkları sayesinde gerçekleşti.  

Şimdi büyük Vatanı hain ve sinsi düşmanın, faşistin saldırısından koruma zamanı geldi.  Köle sahibi ve barbar Hitler çok Avrupa ülkelerini köle durumuna getirdi, çok insanın evlerini soydu, insan kanını deniz yerine döktü. Tam iki senedir Sovyet halkı hain saldırganla kanlı savaşta kahramancasına savaşıyor, özgürlüğü için mücadele ediyor. Düşmanı tam yenemediler. Düşmanın ölümü artık çok yaklaşmıştı, hükümlü  birinin bu dünyada saklanacak bir yeri yok.  Savaş daha bitmemişti. Faşist haydutlarından, eşkıya sürüsünden kurtulmak için Sovyet halkına daha çok güç ve enerji gerekecekti. Önemli günler yaklaşıyordu.

Kazakistan Kızıl Ordunun cephaneliğidir.  Cepheye taraf sürekli  tarımsal  ürünleriyle dolu katarlar gidiyor. Ülkenin hayvancılığının gelişmesi için düzenlenen yarışmada Kazakistan, Devletin Savunma Komitesinin Bayrağını kazandı ve birinci ödülünü aldı. Sanayi de aynı yerde kalmıyordu, sürekli gelişiyordu.

        Bizim Karagandamız da gelişiyordu. Karaganda’nın maden işçilerinin kahramancasına kömür çıkarmalarının sevincini biz de yani Kazakistan yazarları da paylaşmak istiyoruz. Buraya Alma-Ata’dan çok yazar ve şairler geldi. Karaganda’da Doskeyem – Şaşubay, İlyas, Kaip ve s. gibi üstün istidatlı ve yetenekli akınlar yaşıyor. Karaganda Sovyetler Birliğinin kahramanı Nurken Abdirova’nın, Sikimbayev, Bulambayev, İbrayev gibi uzman maden işçilerinin beşiğidir. Biz cephedekilere yardım etmek, Hitler’i yenmek istiyoruz. Biz birinci maden cevherini ve savaştığımızı anlatmak istiyoruz, Sovyet devrinin en iyi insanlarını tanıtmak istiyoruz. Cambulu’un, Doskey’in ve Nurpeis’in şarkıları, birçok Kazakistan Sovyet yazarlarının eserlerinin cephede bulunan askerlere ilham vermesi bizleri gururlandırıyor. Ama bu bile azdır. Kazak Sovyet edebiyatı ne kadar başarılı olsa da, hala modern edebiyattan geri kalıyor.

       Kazak halkı arasında savaş sırasında meşhur ve sade anlatma şekli olan edebiyat janrlarından en popüleri ‘aytıstı’ (yarışma). 

        İki ünlü akın, Kain Aynabekov ve İlyas Mankin, iki büyük maden ocağının (18.ve 20. numaralı maden ocakları) durumunu iyice inceleyip öğrendikten sonra, kolay anlaşır şiirsel bir şekilde sizlere bildiklerini anlatmaya karar verdiler.  Biraz sert konuşacaklar, ama söyledikleri gerçek olacak, size karşı dürüst olacaklar. Saldırı ve korunma şimdiye kadar hiç bir kimse ve hiç bir şey tarafından belirli bir kurallara bağlanmadı. Eğer bir akın diğer akının toprağında neyin olup bittiğini bilmiyorsa veya az bilgisi varsa, tabii ki, bu akın çaresiz ve savunmasız, ve bu akını doğal olarak yenmek diğer akın için çok kolay olacaktır. Kötü huylardan biri de yenilmiş olan akınların yenildiklerini itiraf etmemeleridir, gerçek olan şeylere itiraz ediyorlar.

        Karaganda şimdi ülkenin önemli bir bölgesidir, çünkü Karaganda’da kocaman Sovyet ‘dev’leri var. Kaliteli kömür talep eden fırınların sayısı günden güne artıyor.

        Faşistleri mahveden ‘hap’ dozlarını Hitler her gün alıyor. Bu ‘hapların’ çoğu Karaganda’da üretiliyor. Gün gelecek, bizim de Kızıl Ordumuz Ukraynamızı, Krımı, Belarusyayı kurtaracak, vatanlarımızı özgürlüklerine kavuşturacak. Karaganda’nın maden işçilerinin ve akınlarının öfke ve nefret dolu şarkıları  kömürle doldurulmuş durmadan çalışan katarlara dönüşsün!

1943


MUHTEŞEM İMGE 

            Milli kurtuluş hareketinin lideri olan, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi mecrasına katılan Amangeld İmanov’un ismi Sovyet halkı arasında popüler ve sevilen isimlerden biri oldu. Bunda edebiyatın ve sanatın emeği var. Kazakistan akınları ve şairleri şarkılarında, yazarları ise eserlerinde Amangeld’in kahramanlığı, kahramanca davranışlarını anlattılar, onun imgesini yarattılar, bu imge Kazak ve büyük Rus halkı arasındaki arkadaşlığın sembolü oldu. 

       Büyük Anavatan Savaşı zamanı Sovyet halkının faşist Almanya’ya karşı savaştığında Kazakistan’ın yazarları ve akınları belirli kurallara uygun olarak Amangeld İmanov’un kahramanlığından yazıyordu. O günlerde efsanevi bahadır ve bolşevik Amangeld İmanov hakkında yeni uzun şiirler serisi, yüzlerce şarkılar, birkaç dramatik eserler yazıldı.  Bunlar: halk akınlarının uzun şiirleri, örneğin Omar Şipin’in, Sata Esenbayev’in, İmancan Jilkaydarov’un, şairler, K. Abdıkadırov’un, G.Maldıbayev’in, Ş. Husaynov’un piyesleri ve s. 

        Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti halk sanatçısı A. Kasteyev’in de yararlarını belirlemek lazım,  ressam Amangeld İmanov’un ilk belgesel portresini yarattı, bu portre sanat eserinde hep Amangeld’in imgesi olarak kalacak.

        Amangeld İmanov’u edebiyatta ve sanat eserlerinde bir karakter olarak on sene önce yaratılmaya başladı, o zamanlar tarihin küçük dönemini kapsayan ama yeniden doğmuş Kazak halkınınçok önemli bir parçası olan (1916 – 1919 seneler) hareket daha tam olarak incelenmemişti. Değil o dönemin tarihi ile ilgili bilgi ve araştırmalar, kahramanın yaşam öyküsü hakkında bile bilgi yoktu.  

        O devirde olup biten hareketleri, Rusya Çarına karşı ile başlayan savaşı, sonunda Rus halkı ile birleşmeyle biten, ebediyen birleşme ile biten savaşı derinliğine incelemek ve anlatmak, eserlerinde doğru yansıtmak yazarlar için hiç kolay olmuyordu. Amangeld’in Kenesar’a ve ya İsatay’a benzememesini ispatlamak da zor hedeflerden biriydi, aynı zamanda 1916 – 1919 senelerdeki savaş hareketlerinin XIX yüzyıldaki ayaklanmanın tekrarı olmadığını da anlatmak zordu. 1916 senedeki milli kurtuluş hareketinin amacı tüm çalışan Kazak halkının gerçek çabasını ve hevesini yansıtmaktı ve bu tarihsel belirli yasalara uygunluk proletarya ihtilâli mecrasını takip etti. Amangeld İmanov’un tarihsel rolü milli kurtuluş hareketinin son döneminin hedefini doğru anlamaktı.

        Diğer kolay olmayan amaçlardan biri de Amangeld’in Kazak kahramanlık destanlarındaki bahadırların devamı olduğunu söyleyenleri öyle olmadığına ikna etmekti. Bu bakış açısına farklı olarak bir düşünce daha vardı – Amangeld İmanov’un basit bir avcı, rençper, cesur delikanlı olmasıydı, halbuki Amangeld ayaklanmanın lideri, bir bölgenin askeri komiseri, Kazak bozkırında ilk Sovyet iktidarı örgütçüydü. Amangeld İmanov hakkındaki bu basit düşünceyi silip onun gerçek komutan ve devlet adamı olduğuna inandırmak kolay değildi. 

        Günümüzde Amangeld İmanov karakter olarak tam başka bir yönden tanıtılıyor. 1916 – 1919 senelerde hareketin incelenmesi kahramanın yaşam öyküsünü etkiliyor, aydınlatıyor. Kontrol ve tesbit  edilmiş materyallar uzun süre gerçek bilgileri çarpıtan bakış açılarını ve düşünceleri yok ediyor. Kahramanın doğru ve tartışma görünmez kişisel özelliğini Amangeld’in kendisi yazdığı, gerçekliğinde şüphe olmayan günlüğü anlatıyor.

        Şimdiye kadar tüm ‘bilimsel’ ve edebiyat eserleri ‘Amangeld’in yoksul ve rençper’ olduğunu iddia ediyor. Ama önemli noktalardan biri de kahramanın kişisel özellikleri idi, hangi siyasi inançları onu lider yaptı, basit bozkır rençperinin devrim zamanı millî kurtuluş hareketinin amaçlarını anlamasında hangi özelliklerini kullandığı gibi sorular ortaya çıktı. Bu sorulara Amangeld’in günlüğü cevap veriyor.

        Günlüğe göre Amangeld İmanov daha 1916 senedeki ayaklanmadan çok önce kendi halkının kaderi hakkında derin derin düşünüyormuş. Günlüğünde böyle yazıyor:

        ‘1800 s. 14 Mart Çar devlet memurlarının Kazakları incitmemesi hakkında ve Kazakça yazılıp verilen tüm şikayetlerin bütün devlet dairelerinde kabul edilmesi hakkında kararname imzaladı’.

        ‘1834 s. Konur-Kulci Sultanın ricası üzerine Çar 2. Nikolay ne şimdi, ne de sonra Kazakları askere almamak hakkında kararname imzaladı, hatta eğer Kazaklar göçebe hayatlarını bırakıp yerleşik hayata geçip ekicilikle ve tarım işlerine girişseler bile’.

        ‘1838 s. Orenbursk ve Sibirya Kazakları için valiler seçildi’.

        Türkistan Yasasının 658. maddesine göre eğer valiler ve avul başkanları toplanmış vergilere el koyuyorlarsa, çaldıkları parayı kendi ceplerinden ödemek zorundalar.  Ama eğer kendi mülkleri yetmiyorsa, bu durumda ek olarak halktan topluyorlar.

        Bunun gibi notları yalnızca hep halkını, halkının hayrını, halkının kaderini ve yaşamını düşünen biri yazar. Petergbur’dayken Amangeld İmanov günlüğünün büyük bölümünü yazmış ‘Çarlık döneminin tarihi ve Kazak milleti’. Tarih 21 Şubat 1613. s. Mihail Romanov’un tahta çıkması ile başlıyor, ve 2. Aleksandır’ın saltanatı (çarlığı) zamanı bitiyor.  Ayrıca ‘basit avcı’ Amangeld İmanov Rus Çarlarını kötülemiyor. Amangeld bu insanların arasında seçkin insanların olduğunu söylüyor. Örneğin, 1. Pyotr hakkında şunu yazıyor: ‘Dördüncü Çar Fyodorun üvey annesinden (Aleksey’in ikinci eşinden) olan küçük kardeşi 1.Pyotr idi. 1703. senesinde o Peterburg şehrini kurdu. Sekiz tane devlet yönetim ve kontrol dairesi, vilayet bölümleri kurdu. 250 tane fabrika kurdu.  Memurluğu yüksek kökenli olanlara verdi. Rusların traş olmalarını ve kullanışlı ve rahatsız etmeyen giysi giymelerini emretti. 53 yaşındayken 28 Şubat 1725 s. hayatını yitirdi’. 

        Çar Aleksey Romanov hakkında ise günlüğünde şunları yazıyor: ‘Kararnameler, mevzuat ve yasalar bu Çarın çarlık döneminde başlıyor. Çarın yasaları ve kurallarına göre Allah hakkında yersiz ve hakaretle konuşanlar ateşte yanmalıdır, ucuz metalleri eritip sahte para yapanlar, annesini veya babasını öldürenlerin öldürülmesi lazım...’.

        Günlükteki bütün bu notların sahibinin akıllı, objektif, her şeye dikkat eden, gözlem yeteneği olan birisinin olduğunu ispatlıyor.

        Amangeld İmanov’un günlüğü tarihçiler için her şeyden önce kıymetli, hiç bir şeyle biçilmez bir bilgi kaynağıdır. Bu günlük yazarlar ve ressamlar için de Amangeld’in karakterini tasvir etmek için kocaman bir şanstır.  

        Amangeld’in kişiliğini, hayatını, çalışmalarını bilmeden edebiyatta ve sanatta yaratılan halk kahramanı karakterinin gerçek nasıl olduğunda emin olmak mümkün değil. Atyrıca Amangeld’in derin ve gerçek imgesinin tam yaratılmadığını vurgulamak lazım. Şimdiye kadar anlatılanlar daha ilk adımlardır. Amangeld’in imgesi daha edebiyatın ve sanatın tüm janrlarında kendi yazarlarını bekliyor.

1944


Sovyet döneminin ses sanatçısı

        Seksen senelik ateş, tutku, ihtiras, öfke ve nefret, sevinç ve mutluluk ile dolu hayat sürdüren  sanat adamı unvanlı Kazak Sovyet Cumhuriyetinin halk akını, Sovyet döneminin yorulmak bilmeyen şarkıcısı Nurpeis Bayganin bu hayata gözlerini kapadı.

        Nurpeis Bayganin’in daha erken dönem eserleri insanları köleleştirenlere olan nefret, kendi halkına olan sonsuz vefalı sevgisi ile dolu. Halkının gerçekleşen umutları ile sevinçten kanatlanan Nurpeis Bayganin acı geçmişte söylenemeyen gerçekleri söylüyor. Sovyetler Birliğindeki cumhuriyetlerin halkı arasındaki arkadaşlık, dostluk gerçekti, ebedidir. Bilge akın Kazak halkının kaderi ile kopmaz ilişkisi olan büyük Rus halkına ilham dolu sözler, coşkuyla yapılan çalışmalar adadı.

        ...Yüzyıllar geçtikçe Kazakistan’ın geniş bozkırlarında hafif izler bırakıyordu. Bu topraklarda defalarca atların ayak patırtıları duyuluyordu. Mavi sürüler, altın sürüler, ve diğerleri büyük toprakları yakıp yıkıp boşaltıyordu. Yaratıcı tarih ile ilgili bilgi, iz çok az kaldı. Gerçek insan duygularının eserlerinden bir tek ‘Korpeş ve Bayan-slu keçileri’ uzun şiirdir, fakat sonra mezar, mezar, mezar...

        Kazakistan bozkırı için yeni dönem başladı.

        Sovyetin ilk beş yıllık döneminde bozkır akını Nureke (halk arasında öyle çağırılıyordu) dev boyutlu inşaatın uğultusunu duyuyordu, eskiden danaların otladığı ve çocuklarının oynadığı avulların yanında masallardaki hızla büyüyen fabrikaları görüyordu. Öz topraklarında aniden, beklenmeyen bir andan Sovyet’in o üçüncü güçlü ve kocaman Çimket kurşun fabrikası, o kocaman fabrika – bakır fabrikası Balhaş. Bundan dolayı Altay dağlarının isimlerinin önüne uyumlu Kazak kelimesi ‘altın’ sözcüğü ekleniyor, bundan böyle Kazak şairleri ve akınları içinde maden cevheri bulunan dağları ‘Altın Altay’ adlandırıyorlar. Bu dağlara meşhur akınların birçoğu  şarkılarını adadılar. 

       Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinin ekonomik ve kültürel çiçeklenmesi ile Nurpeke Bayganin’in de en verimli yaratıcılık dönemi aynı zamana denk geliyor. Ses sanatçısı yaratıcıkta ısrarla kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Kolhozcuların toplantılarına katılarak, günün konusu olan keskin  irticali konuşmalar yaparak, aynı zamanda genç kuşağa bildiklerini nasıl aktarabileceğini ıstırap verici düşüncelerle hep düşünüyordu. Nurpeke birçok kahramanlığa adanmış uzun şiirler düşündü, ama ciddi bir sorumla karşılaştı – yazması yoktu diye eserlerinin yazmasını bilmiyordu. Ama Sovyet Kazakistan’da ses ustası gerekli yardımı aldı.

        En kısa zaman içinde Bayganin birçok uzun, yüksek sanatsal eserler yarattı, bunlar ‘Bahadır Koblandı’, ‘Er –Orak’, ‘Nargız’ ve saire.

        Lirik şiirler uzmanı, irticai eserler ve mürtecel şiirler yaratıcısı kısa süre içinde geniş epik tuvalin en ünlü ressamlarından biri olmayı başardı.

       Şarkıcı içinde fıkır fıkır kaynayan enerjiyi Büyük Anayurt Savaşı devrinde buldu, o dönem imtihanlar dönemiydi.

        Leningrad’ın kahramanca korunmasına, Moskova’ya ve Stalingrad’a yakın yerde Hitler faşizminin yenilgiye uğratılması, düşman ordusunun bozgunu, Sovyet halkının cephede ve ülke içindeki kahramanlığına pek çok şarkı adadı. Öz Aktyubinskaya bölgesinin avulları, sanayi işletmeleri ve fabrikalarını dolaşarak cephedekiler için binlerce ruble (Sovyet para ölçüsü), onlarca büyükbaş ve küçük baş hayvan topluyordu. Yaratıcı çalışmalarının son mükemmel eserlerinden biri uzun şiiri ‘Yirmi sekiz’ eseridir, eserin adından belli olduğu gibi, şiir Moskova’nın korunması ve yaklaşan saldırgan düşman Alman ordusunun bozgunu hakkındadır.

        Üstün yetenekli, Vatanına sadık olan yurtsever, halk şiirinin dev boylu Cambul’un silah arkadaşı idi, nişan sahibi akın, Sovyet Kazakistan emekdar unvanı olan Nurpeis Bayganin halkı tarafından seviliyordu. O Cambul ile birlikte Kazak halk yaratıcılığının en iyi geleneklerini devam ettiriyordu.

        Nurpeis Bayganin Rus okuyucuları arasında da meşhurdur, Sovyetler Birliği’nin  edebiyatçıları arasında çok arkadaşı vardı.

        Ölüm kendi büyük ve güçlü Vatanı hakkında anlatan akının ağzını sımsıkı kapattı.  

        Elveda, Sovyet döneminin akını, elveda sevgili Nureke!

1945


Tüm insanlığın adına

        Berlin çöktü, ahlaka aykırı düşünce ve başlangıç cinai ocak yok edildi. Haince ihanetler, kanlı cinayetler içeren, bir daha kalkamayacak ocak çöktü. Bu ocak çok acılarla kazanılmış zafer elinden çöktü. Bu zafer onlar için ders olur, kötülüğün mutlaka yenildiğini, kötülüğün ilerici insanlarla aynı yürümesi, cinayetlerin ve faşistliğin tek sonunun şiddetli, sert ceza, zamanla silinmez rezalet olduğunu, anlamaları için unutulmaz bir ders olmuştur!

        Berlin yenildi! Ve bugün Berlin’in üzerinde Kızıl Ordunun kurtuluş bayrağı tüm dünyaya bizim büyük, tarihlerin unutamayacak zaferimizi ilan ederek süzülüyordu. Kırmızı bayrak Alman başkenti üzerinde tüm dünyaya insanlığa sayısız ıstırap ve acı çektiren, dünyayı kendine köle yapmayı hayal eden, insanları küçük düşüren, dünya haklarına hakaret eden faşist devletinin çökmesini göstererek süzülüyordu.

        Berlin düştü! Sovyet halkının öfkesi ve nefretinden yüksek ateşli Sovyet silahından düştü!

 Sovyet döneminde yaşayan bir insan için özgürlük ve bağımsızlık, şeref, namus ve onur özellikle kıymetlidirler. Sovyet halkı dün yaşadıklarını, bugünkü ve yarınki özgürlüğü için kahramanca savaştığını unutmuyor. Sovyet halkı kendi ülkesinin sahibi, Vatanının yurtseveri. Bizim bu duygularımızı kibirli düşman anlayamadı, aklı ermedi. Hitlerciler tarafından hakarete uğramış ve işkence görmüş Sovyet halkı düşman tarafından her rezil edilmiş ve yıkılmış tarihi anıtları ve eserleri için düşmanın sert ceza çekmesini, obskürantizmin ve saldırın yok edilmesini talep ediyor.

Dört sene önce dünyanın her tarafından, karayla, suyla, gökle, batıdan doğuya, sürekli sel gibi Vatanımıza akan, kendisiyle ölüm ve köleleştirme taşıyan  düşman ordusu Berlin battı. 

Aynı yolla, karayla, suyla, gökle Hitler Almanya’ya, ama şimdi artık doğudan batıya taraf kurtarıcı, kendisiyle köleleşenlere kurtuluş, milyonlarca insanın hayatını alan, Sovyet şehirlerini ve fabrikalarını alan düşmanın hak ettiği cezayı götüren, hakarete uğramış Sovyet topraklarının intikamını almak için emin adımlarla Kızıl Ordu ilerliyordu.

Berlin’i dize getiren Sovyet silahına şan olsun! Sovyet askerlerine, komutanlarına, mareşallerine ve tüm savaşçılarına ebediyen şan olsun!

Yaklaşık iki yüz sene önce Rus ordusu Berlin’i tuttu. Almanlar onlara özgü olan aşırı titizlik ile Berlin’in anahtarını Ruslara teslim etti. O zamanlar Almanların aff dileme hakları vardı. 

Ama bu kez Berlin başka tür düştü. Bu kez aff dileme şansı ve hakkı yoktu, tam bozguna uğratılarak düştü. Artık cezasını bekliyor. Bunda mantık var. Alman emperyalizmin merkezi yok oldu, çöktü. Alman saldırısının ocağı söndü. Dünyaya ölüm götüren, alnında ölüm amblemini taşıyan, cinayet suçlusunun af ve yaşama hakkı beklemesi yasak!

Berlin çöktü, faşist devleti yıkılıyor. Ama Alman halkının bu insafsız düşüncelerinden ebediyen kurtulması, topraklarında doğan kötülüğü lanetleyebilmesi için daha çok şey yaşaması lazım.

Belki şimdi her zamankinden daha uygun bir zaman, Almanlara Alman şairinin Gyote’nin sözlerini hatırlatma zamanı: ‘Hayat ve özgürlüğü yalnız her gün özgürlük için savaşa giden hak ediyor’.

        Berlin çöktü, tüm insanlık karşısında cinayet beşiği yıkıldı. Başta komutan Jukov’un ve Konyev’in olmasıyla Sovyet ordusu Berlin’in üzerine Kızıl bayrağını, Zafer bayrağını dikti. Bu bayrak tüm ilerici insanlığın adına Berlin’in üstünde süzülüyor!

1945

 

‘Abay’ın şarkısı’

        Büyük Abay savaş için gücü olanları bulup ayırıyordu. Genç kuşağın kişisel ve ruh  özgürlüğe olan hevesi onu mutlu ederdi.  Abay istidadının tüm gücüyle gençliği koruyordu.

        Abay kendi milleti için bir meşale gibi ışıldıyordu. Köleleşmiş halkının kaderi ve geleceği için savaştığı bu yüce gönüllü insan savaşta yalnızdı, ıstırap verici emekle donmuş karanlığı ve geri kalmışlığı yok etmeye çalışıyordu. Bu yol büyük Rus halkına, onun kültürüne götürüyordu.  Abay’ın yolunu  Belinskiy, Çernışevskiy, Puşkin, Lermontov gibi Rus devrimci-demokratik düşüncesinin seçkin temsilcileri aydınlatıyordular.  Çernışevskiy’in öğrencileri Mihaelis, Dolgopolov, Gross Abay’ın yakın özel arkadaşları idi.

        Abay Puşkin’in ve Lermontov’un eserlerinin motiflerini kullanarak kendi milletine dürüst ve adaletli Rus halkı hakkında anlattı. Abay onlarla aralarındaki arkadaşlığında Kazak halkının kurtuluşunu, ve kendi yolunun çiçeklenmesini görüyordu.

        Büyük şair, halkının vatandaşı Abay’a Alma-Atinskaya film stüdyosu ‘Abay’ın şarkısı’ öykülü film adadılar, filim Muhtar Duetov’un ve Grigoriy Roşal’ın senaryosundan çekilmişti (sahneye G. Roşal ve Y. Aron koydu).

        Gerçekçi film ‘Abay’ın şarkıları’ şiirsel tarzda yazıldı. Eserin sade adında derin ve anlamlı konu saklı.

        Aşırı etnografya egzotik niteliği kullanmadan Kazak halkı ve onun eğitimci ses sanatçısı hakkında anlatıyor.

        Kazak milli tarzında çekilen film aynı zamanda ideolojik konusu sayesinde uluslararası seviyesine ulaştı. Bu film yalnızca şairin hayatında olup biten olaylar hakkında değil, bu film Kazak halkının hayatını da anlatıyor, Kazak halkının eski zamanlarda yaşadığı trajedilerinin tümünü gösteriyor. Filmi çekenlerin uzmanlığı kısa sahnede Kazak halkının çok yönlü hayatını genel olarak değil, tüm detaylarını çekebilmelerinden belli oluyor. Böylece yüce gönüllü şairin, toplumda insan hakları için savaşan vatandaşın karakteri yaratıldı.

        Film dinamik ve anlamlıdır. Baş kahramanların karakterleri açık ve nettir. Abay asil ve temiz ahlaklı biri olarak çekilmiş, bu hizmetler ve başarılar işinin uzmanı olan, Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti halk sanatçısı Kalibek Kuanışpayev sayesinde gerçekleşti.  Temiz kalbiyle ve ezilen halkına olan arkadaşlığı Dolgopolov’un sözlerini ve işlerini fethediyor, Rus kültürünün temsilcisi, halk sanatçısı Oleg Jakov’un oyununda. Erden’i Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti halk artisti Yelyubay Umurzakov oynadı. Baymagambet’i ise halk artisti Serke Kojamkulov oynadı. Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti halk artisti Şaken Aymanov başarıyla ikbalperest Şaripa’nın rolünü oynadı.

        Ama filmde Abay’ın yaşadığı dönemin sosyal düzeni yeteri kadar net gösterilmemiş. Toplumdaki karanlıklar toplum sorunu olarak değil, kahramanların kendi sorunları olduğu gibi gösterilmiş. Ayrıca filmde Aydar’ın mutsuz aşkının devamı yok, paralel  lirik temalar da (Abiş – Magiş, Kokpay – Karlıgış) daha renksiz hazırlanmış. Şarip’in ikiyüzlülüğü gösterilmemiş, Abay’ın oğlu Abdrahman’ın da rolü tam aydın değil, sanatçı Oguzbayev bu rolü yeterince güzel oynamıyor.

        Ama bu eksiklere rağmen, ‘Abay’ın şarkısı’ filmi genç Alma-Atın film stüdyosunun büyük zaferidir, şüphesiz Doğu Sovyet’in en iyi filmlerinin arasında yer alacak.

1946

 


Sovyet dramatürjisinin bazı hedefleri

        Sovyet dramatürjisinin ideolojik ve sanatsal problemleri günümüzde Sovyet edebiyatının gelişmesi için en güncel sorulardan biridir.

        Sovyetler Birliğindeki halklar bu problemin ciddiyetini farklı anlıyorlar, ama bu sorunu çözmek anlamına gelir değil, aksine, bu durum ısrarla Sovyet dramatik eserlerindeki çözülmeyen sorunları ortaya koyup çözülmesini talep ediyor.

       V. G. Belinskiy, A.M.Gorkiy gibi büyük öğretmenlerimiz her zaman dramatürjinin edebiyatın en zor janrı olduğunu vurguluyordu. Ve bu zorluklar hala tarafımızdan çözülmedi. Bu durum hakkında Fadeyev Ukrayna yazarları kongresi zamanında konuştu.

        Ayrıca, bence, çokuluslu Sovyetler Birliğinin dramatürjisinin gelişmesi belirli bir seviyeye geldikten sonra,  ayrı kardeş edebiyatları tarafından genelleştirmeye ihtiyacı var ve kardeş edebiyatları tecrübesi tarafından değerlendirilmesi lazım.

        Yalnızca bu bakış açısından Sofronov’un genel toplantıda yaptığı konuşmanın hedefini anlıyorum, daha doğrusu Sovyet dramatürjisinin o dönemdeki yeni gelişimi açısından. 

        Fakat bence Sofronov’un konuşmasında yeni araştırmalar pek yoktu, anlattıkları zaten toplantıdan önce herkesin bildikleriydi, biraz yeni şeyler eklemişti o kadar. Bir iki en iyi sanat eserlerini eleştirerek ve inceleyerek Sovyet dramatürjisinin karşılaştığı önemli problemleri öğrenmiş oluruz.

        Safronov’un dramatürji konulu konuşmasından ilk önce beklediğim ve bilmek istediğim şey dramatürjinin eski kuralları, bu eski kuralların standardı ve sınırları, ve nihayet eskiden dramaturjinin tanımı neydi, dramatürji veya trajedi kelimelerinin anlamı neydi, çünkü çoğu insan şimdiye kadar eski anlamında kullanıyor. Bana göre Sovyet dramatik sanatı geliştikçe eski kurallar artık kullanılmaz ve kabul edilmez oldu. Modern ve çağa özgün kurallar içeren yeni yüksek ideolojikli Sovyet dramatürjisi yaratarak eski burjuva ve  burjuvadan önceki dönemin kurallarını yenilerle yenilemek lazımdı.

        Şimdi düğüm sorununa bakalım, ihtilaf sorununa. Mantıkla gelişen, ihtilafın ne demek olduğundan söz ediliyor.            

         Sofronov ihtilafın eski ve yenilikler arasında geçen mücadele ve düşüncelerin birbirine karşı gelmesi olarak belirledi. Bunların hepsi doğru, peki edebiyatta sanatsal bir görüntü, sanatsal imge olarak nasıl kullanılacak, bizi endişelendiren bu soru. İşte bu gibi sorularda teorik bakımdan yazarlara yardım etmemiz lazım. Eski ve yeni kuralların mücadelesini görmek için benim Kazakçaya çevirdiğim  Sofronov’un yazdığı piyesi ‘Moskova huyu’ndan Potapov ve Severova’yı örnek için kullanabiliriz, karşılaştırdığımızda nerede yeni nerede eski kuralların kullanıldığını fark edemiyoruz. Potapov tarım makine üretiminde büyük başarıya sahipti, Severova kumaş boyama makineleri için sipariş almak ricasında bulunuyor. Potapov’un tarım makinesi üreten fabrikanın kumaş boyama makinesi imalatı için uymuyor demesi yetti, böylece Severova’nın ricası reddedilmiş, ihtilaf çözülmüş oldu. Şimdi bu durumda yeni olan ne, eski olan ne?

        Bu duruma diğer taraftan bakarsak, Potapov’un yaptığı göreve göre Severova’dan daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bence, biz okuyucular bir eseri okuduğumuzda kahramanları iyiye ve kötüye ayırdığımızda hata yapmış oluyoruz.  Bana göre, Sovyet insanı Marks’ın ‘İnsana ait olan hiç bir şey bana yabancı değildir’ söylediği gibi hareket ederse çok yönlü ve daha doğal olur. Sovyet insanını tasvir ederken onu aziz olarak görüp tasvir etmek değil, gerçek nasıl olduğunu gösterirsek işte o zaman Sovyet insanının gerçek tasvirini görürüz. Sovyet insanına cesaret, yüreklilik, ileri fikirlere bağlılık, sevgi ,aşk, sevinç, keder, hüzün ve diğer insan duyguları özgüdür. Demek ki, oyun yazarı Sovyet insanını tasvir ettiğinde o dönemin kurallarının dışına çıkması için izni olması lazım.  Yazarın bunu yapmaya izni olursa işte o zaman Sovyet romantikliğinin seviyesine gelir.

        Antogonist fikirlerinin taşıyıcısı olabilen, hayati ve etkili çatışmalara hazır olan kahramanların ve kişilerin imgesi dramaturjinin büyük sorunudur. Ve rapordan, bu sorunun detaylı bir incelenmesini bekliyordum.

        Sonra bildiğimiz gibi Belinskiy trajedinin dramatürjinin bir türü olduğunu söyledi. Bu düşünceyi bildiğim kadarıyla reddeden olmadı. Bundan dolayı karşımıza yeni soru çıkıyor Sovyet trajedisi var mı? Olması mümkün mü? Şahsen ben, Treneva’nın ‘Lyubov Yarova’ eseri trajedi tarzına uyuyor, yani trajedinin olması mümkün. Ama trajedinin olması için bizim trajedi ve sıfatları, karanlık ve çaresiz kader ile ilgili eski düşüncelerden kurtulsak trajedinin olduğunu ıspatlamak mümkün mü? Örneğin, Büyük Anayurt Savaşı ve iç savaş zamanı Zoya Kosmodemyanskaya’nın, P.P. Matrosov’un ve diğer kahramanların ölümü trajedi değil mi?

        Şahsen ben onların iyimser trajedi örneği olduklarını düşünüyorum. 

         Bazen de düşünüyorum ki, ideolojik bir imge yaratılmasında dramatürji yazarlarına fazla üsteleniyor, aşırı yükleniyoruz. Biz dram yazarlarından eşyaları kişileştirmelerini talep ediyoruz. Belinskiy piyeslerinin konularının belirli ve net olması gerektiğini, dramatürji ihtilafının herhangi bir hedefin detaylı anlatılması gerektiğini söylüyordu. Dram sanatından büyük romanlardan talep ettiklerimizi talep ediyoruz, ama bu dram için pek iyi değil, çünkü dramın genişlenmesine çaba harcayarak, dramın konusunun derinliğini, ne anlatmak istediğini kastediyoruz. Esas konunun, düşüncenin eksiksiz ve etraflı sürekli devamlı olarak açıklanması lazım.

        Çalışan insanların hayatını bilmek, Sovyet insanının yaptığı etkinlikleri bilmek ve bildiklerini drama sanatlarında yazmak drama yazarının göreviydi. Yazarlar için bu şartlar ve talepler o dönemin kurallarıydı. Eserlerindeki aynı tip zalimleri, aynı tip oportünistleri, aynı tip parti yöneticilerini, liderlerini yazarlar hayattan değil, kendi kafalarından alıyorlar, kendileri uyduruyorlar.  

        Önceden de söylediğim gibi Sovyet kardeş ülkelerinin halkları dramatürjisini belli bir yüksek seviyeye ulaştırmasını başardılar, ama daha genelleştirilmesi, daha çok tecrübe edinmesi, önde giden ve gelişmiş Rus edebiyatı tarafından eleştirilmesi lazım.  

       Bize göre, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen ve Azerbaycan halkının dramatürjisi iki taraftan gelişiyordu, bunlar, zengin folklor, tarihi ile ilgili konular ve Sovyet çağdaş konuları sayesinde.

        Üstelik, bu halkların edebiyatlarında geçmiş ile ilgili konular daha üstün tutuluyor. Gerçi, her halkın kendi edebiyatının, hatta her yazarın kendine özgü konuları vardı. Ve şimdiye kadar da öyle.

        O devirde geçmiş konular hakkında yazmak o zamanın kurallarında uygundu. Eskiden bu konulara ihtiyaç vardı. Örneğin, Kazak halkı hem ne pek dindar halktır, ne de ateist değildir, batıl inançlı halktır. Ve bu halkı imamların, hocaların, mollaların etkisinden kurtarmak için, tiyatrolara, kulüplere gitmelerini sağlamak için, biz halkın tarihine, halk eserlerine müracaat etmemiz lazımdı. Ayrıca, halk akınlarının dilden dile dolaşan Kazak edebiyatı canlı ve etkili sanatsal yaratıcılıktı. 

        Bu gibi konular geçmişte belirli bir zaman için genç Kazak Sovyet edebiyatı ve sanatı için sadık müttefiki idi. 

        Bununla ilgili eleştirmenlere ve teorisyenlere, özellikle Fadeyeva birkaç sorum var.

        A.M.Gorkiy’in söylediği gibi ‘sosyalist gerçekçilik edebiyat sosyal tecrübenin sonucudur’. Gorkiy’in bu söylediklerini anlıyorum, çünkü herhangi bir eserde bir yöntem kullanılıyor ve kullanılan bu yöntem o eserin ideolojik konusunu açıklıyor. Başka bir deyimle, eserin yazılışında sosyalist yöntem kullanıldı söylemek için, o eserin konusu yalnız ve yalnız sosyalist fikir taşımalı.

        Devrim öncesi Rus edebiyatını, ve Gorkiy’in devrim öncesi yaratıcılığını  inceledik, tarafımızdan yapılan eleştiriye göre sosyalist gerçekçilik yöntemi bir tek Gorkiy’in ‘Mat’ (‘Anne’) eserinde kullanılmıştır.

        Eserlerin yazılışında  modern yöntemler kullanmak çok önemli.  Diğer taraftan da ‘sosyalist gerçekçilik tutumla’ ve ‘asıl sosyalist gerçekçilik’ özdeş değil diye düşünüyorum.

        Bu soru ne benim özel sorum değil, ne de bir janrın sorusu değil, bu soru ideolojik edebiyatın, sorusudur, Sovyetler Birliğinin halkının bundan sonraki gelişmesi için sorduğu sorudur, işte bu yüzden bu soruya açıklık getirmek istedim. 

        İzninizle dramaturji ile bir soruya daha döneceğim. Kazak drama yazarları Sovyet modernliği konusu ile ilgili yaklaşık 82 tane piyes yazdılar. Bu sayının üçte ikisi tiyatro sahnesini göremedi bile, üçte bir kısmı ise tiyatro sahnesine koyuldu, ama kısa bir süre içinde unutuldu, ve şimdi bu eserleri hatırlayan bile yok. Sahnede endüstri, tarım, kültür insanların imgeleri de fazla kalmadı – çünkü bu kahramanların imgesi gerçek insanlardan uzaktı.  

        Bu piyeslerde dramaturjinin bütün kuralları kullanılmıştır – Sovyet düşüncesi, kahramanlık, çalışmadaki başarılar, düşler, ama ihtilafın doğal gerçeği, karakterlerin inandırıcılığı, gerçeğin hululü yoktu. 

        Bence, bu durum Sovyetler Birliğindeki çok halkın edebiyatında tekrarlanıyor. Çarpıcı bir örnek Goldes’in ‘Drugiye Lyudi’ (‘Başka insanlar’) eseridir.

        Peki bu olayı nasıl değerlendirmek lazım? Bu durumda problem yazılan şekil değil, burada ana problem konunun bozuk ve gerçek olmamasıdır. Böyle bir formalizme savaş ilan edilmelidir.

        Şimdi bu ne demek oluyor? Bu Kazak drama yazarlarının Sovyet seyircilerine borçlu oldukları demektir, özellikle Sovyet insanının sosyalist hayat kurması için mücadele ettiğini gösteremeyen yazarlar.

        Dramatürjimizde Sovyetler Birliğinin halkları arasındaki arkadaşlığı tasvir etmemiz de pek iyi değil. Piyeslerimizde onlarca Egorov, Alekseyev, İvanovlar oldu, gah Kazak bozkırlarına sosyalist devriminin düşüncelerinin götüren Rus proletaryası rolüne çıktı, gah büyük Rus halkının temsilcisi rolüne çıktı, ama bu Egorov ve İvanovlardan hiç biri sahnede uzun süre kalamadı. Diğer halkların da arkadaşlığı tasvir eden onlarca temsilcileri de sahnede kalamadılar. Bence, bu olay çok kardeş edebiyatta tekrarlandı.  

        Bunların hepsini tek bir şey için istiyorum – insanların hayatını ve etkinliklerini incelediğimizde, halklarımız hakkında da bilgi edinmemiz lazım. Sahnede Sovyetler Birliğinin yıkılmaz halkının ebedi arkadaşlığını tamamıyla ve layık bir şekilde gösterebilmek tüm Sovyet drama yazarlarının ve yazarlarının büyük ve asil hedefidir.

       Ve son dikkate almak istediğim soru Sovyet Birliğinin halkının piyeslerinin Rusçaya çevrilmesi ve bu eserlerin Rus tiyatrosunda canlandırılmasıdır.

        Bu sorun kardeş halkların dramatürjisini yüksek seviyeye kadar çıkması için çözülmesi gereken sorun.

1948

 

Kazak edebiyatı gelişmekte

        Kazakistan, Büyük Ekim Sosyalist Devrimi öncesi dönemde göç ve çöl memleketi idi, Çar Rusya’nın geri kalmış bölgelerinde  sefil bir hayat sürüyordu.

        Büyük Ekim Sosyalist Devrimi Kazak halkını özgür yola çıkardı, komünizmin muzaffer bayrağı altında çiçeklenmeye başladı. Şimdi özgür Kazak halkının arkadaşı olan büyük Rus halkı sayesinde milli ve sosyalist kültürünü kurmak için ilk adımlarını attı.  

        Kazakistan’ın işçileri büyük gururla 25 Şubat’ta ‘Gerçek’ baş yazılı yazıyı okudular, yazıda şunları yazıyordu:

        ‘Çok yakın geçmişte göç ve çöl memleketi olan Kazakistan ileri 

endüstrileşmiş ülke oluyor, Lenin milli politikasının emeğinin ürünlerini devşiriyor, Doğunun kapitalist köleliği altında inleyen sömürge ülkeleri için ibret verici bir örnek oluyor’.

        Kazakistan Sovyet Cumhuriyeti komünizm tarafa sürekli yeni başarılı adımlarla ilerliyor. 

 Okuma yazma bilmeme sorununun komple çözülmesi,  herkesin eğitim alması, Milli devlet Akademik Tiyatrosu ve Bilimler Akademisi v.s. kurulması bizim için artık normal bir olaydı, yaşamın bir parçası olmuştu. 

 İnsanlığın tarihi şimdiye kadar uygar kapitalist devletlerinde on günlük sanat ve edebiyat festivali geçirildiğini bilmiyordu. Bizde bu sistem normal bir olaydı ve bu sistem Sovyet halkının bundan sonraki gelişmesi için özel bir etkendi.

Kazak kültürü ve büyük Anavatanımızın başkenti Moskova için bu önemli günlerde toplum ve Sovyet edebiyatının ve kültürünün, bilim ve tekniğin eylemcilerinin önünde Sovyet edebiyatlarından en gençlerinden biri hesap veriyordu. Önümüzde Kremli buluyoruz, kalplerimiz gurur duygularıyla doluyor, çünkü biz insan karşısında, Kazak halkını ışıklı ve mutlu yola çıkaran Komünist partisinin dâhileri karşısında hesap veriyoruz.

Genç Kazak Sovyet edebiyatı Büyük Ekim Sosyalist Devrimin canlandırıcı ışınları sayesinde dünyaya geldi. Lenin’in yöneticilik yaptığı parti büyüyor ve güçleniyordu, onu destekleyen dünyanın en öncü olan Rus modern sanatıydı. Kazak yazılı edebiyatının kurucusu Abay Kunanbayev’in yaratıcılığına Puşkin’in ve Lermontov’un şiirleri etki gösterdi.   Yeni doğan Kazak Sovyet edebiyatının beşiğinin başında M. Gorkiy, V. Mayakovskiy, M. Şolohov, A. Tolstoy, A. Fadeyev gibi devrimci Rus yazarları duruyordu. Sovyetler Birliğini Karagandasız ve diğer demir dışı madenler metalürjisiz düşünemediğimiz gibi, Rus kültürünü de ne Abay’sız, ne de modern Kazak yazarları ve şairlersiz düşünmek olmuyor.

Rus edebiyatı bizim için her zaman bir okul rolünü oynadı ve şimdi de öyle, bize hep hayata karışmamızı, Sovyet düşüncelerini korumayı öğretiyordu. Şimdiki Kazak Sovyet edebiyatı eserlerin ideolojik – sanatsal konusunu, kahramanlığımızı söylememiz gerektiğini niteliyor.

Kazakistan’ın Komünist partisi her gün Lenin ulusal parti programları düzenleyerek güçlü edebiyatçılar ekibi büyüttü. Daha on sene önce Kazak yazarlarının sayısı eldeki parmak sayısı kadar bile değildi, ama şimdi Kazak Sovyet yazarlarının birliğinde yaklaşık 130 profesyonel edebiyatçı ve 200 kişi genç edebiyatçı var. Kazak profesyonel ve genç yazarlarının ve şairlerinin onlarca eserleri Rusçaya çevrildi, eserlerinin çevirisi yaratıcılığın gelişmesini ispatlayan bir öğedir.

Ülkemizin edebiyatının gelişmiş bir sanat olduğunu bütün önemli  janrların olması niteliyor. Ekim Devriminden önce esas bir janr vardı – şiirler, ama şimdi Kazak edebiyatında önde gelen janrları mensur eserler ve dramaturji eserler oldu. Sovyet Kazakistan’ın otuzuncu yılına yazarlarımızı ve şairlerimiz kırk romandan ve öyküden, onlarca piyeslerden ve şiirlerden fazla eser yazmaya karar verdiler. Çoğu verdiği sözü yerine getirdi ve Moskova’ya yeni eserlerle döndü. 

Sovyet okuyucuları büyük Kazak yazarının Muhtar Auezov’un Devlet ödülünü kazanan ‘Abay’ romanını biliyor. Kitabın konusu geniş bir sosyal tuvalıdır, tuvalda Kazak halkının geçmişinin karamsar hayatını çiziyor. Biz büyük gururla merkezi basının bu roman ile ilgili yazdığı oy birliğiyle yalnızca Kazak edebiyatının değil, bütün Sovyet edebiyatının fethi olduğu ile ilgili olumlu eleştiriyi okuyoruz.

Öncü edebiyatçılarımızdan biri, birinci roman yazarı Sabit Mukanov on günlük sanat festivaline Kazak halkının savaş zamanı ve savaştan sonraki dönemde kahramanca çalışmasına ve emeğine adanan yeni romanı ‘Darya peyniri’ ile katıldı. Bu eser Sovyet toplumu tarafından yüksek değerlendirildi. Sabit Mukanov burjuva milliyetçilerine karşı aktif bir biçimde savaşan Kazak yazarlarındandır. Onun Kazak Sovyet edebiyatına çok etkisi oldu, genç edebiyatçıları bir araya toplamak için çok çaba gösterdi. Mukanov’un yaratıcılık sanatını çoğu haklı olarak Sovyet Kazakistan’ın büyük toplumsal dönüşümlerinin canlı vakayinamesi adlandırıyor.

 Uzun öykü ‘Çiganak’ (‘Kuruyacak göl’) ve ‘Millioner’ (‘Milyoner’) romanı ile seçkin Kazak nesircisi G. Mustafin de bu festivale katıldı. Her iki eser yenilikçiliği ve hayatından memnun olan ve bolluk içinde yaşayan kolhoz köylülerin özverili emeğini tasvir ediyor.  Eser sahibi sosyalist tarım insanlarının Miçurinci biyolojik bilimi iyice öğrenip beceriklilikle tecrübelerini tatbik ettiklerini anlatıyor.  Bazı olumsuz eleştirilere rağmen Mustafin’in her iki eseri Kazak Sovyet edebiyatına büyük bir katkıda bulundu. 

Kazakistan’ın sosyalist hayvan yetiştiren bir ülkeye dönüşmesi ile ilgili problemler A. Tokmagambetov’un ‘Sarı – Su’ uzun öyküsü ve A. Abişev’in ‘Talas’ (Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinde bir ırmak) eseri adanmış. Kazak köylerinin kültürel gelişmesini G. Slanov’un ‘Dalniye şirotı’ (‘Uzak enginlikler’) uzun öyküsünde anlatılıyor. Büyük Anayurt Savaşını anlatan ‘Kurlyandiya’ (Sovyetler Birliğinde bir bölge ismi) isimli büyük romanı genç üstün yetenekli yazar A. Nurpeisov yazdı. Düzyazı janrında M. Tiyesov, S. Omarov, M. İmanjanov, T. Sagınbayev, S. Bakbergenov ve s. gibi genç edebiyatçılar başarılı olmayı başardılar.

Kazak dramatürjisinin Sovyet modernliğine dönüm noktası olan iki piyes ‘Yedinaya semya’ (‘Birleşik aile’) ve ‘Drujba i lyubov’ (‘Arkadaşlık ve Aile’) ile sanat festivaline yetenekli drama yazarlarından biri A. Abişev de katıldı. Sovyet seyircilerinin karşısında yazara başarı sağlayan eserlerin konusu Sovyet insanlarının Vatana olan derin sevgisi, özverili emekleri, dürüstlük ve büyüklüğü idi.   

A. Tokmagmambetov, T. Jaronkov, G. Ormanov, A. Tacibayev, H. Bekxojin, K. Amankjolov, A. Sarsenbayev, J. Sain, K. Abdıkadırov gibi meşhur Kazak şairleri son seneler sosyalist devletin şanını anlatan, Sovyet halkının Büyük Anayurt Savaşı sırasındaki kahramanlığını, halkın çalışmadaki başarılarını tasvir eden çok değerli sanat eserleri yarattılar. 

Kazak şairlerinin Sovyet dönemindeki gerçeklerle ilgili yazmak son senelere özgüdür.  K. Amancolov’un uzun şiiri ‘Naşa poema’ (‘Bizim şiirimiz’), H. Bekhojina’nın ‘Keltemaşat’ (kültür ismi), ve ‘Sır-Darya’ (‘Darya peyniri’) şiirleri, G. Ormanova’nın ‘Betpak – Dala’ (Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinde bir çöl ismi), ‘Zolotoy potok’ (‘Altın sel’), J. Saina’nın ‘Aygakya’, A. Sarsenbayev’in ve S. Mavulenova’nın şiirleri diğer eserlerden daha farklıydı, bu eserler edebiyatımızın gururudur.

Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinin edebiyatı bir aile olan çokuluslu Sovyet edebiyatının arasında güçlendi ve büyüdü, Rus kalem arkadaşlarından geri kalmamaya çalışıyordu. Rus yazarlarının eserlerinin dilimize çevrilmesi Kazak yazarlarının yaratıcılığını olumlu etkiledi ve etkiliyor, gelişmesini sağlıyor. Puşkin’in bir cilt halinde yayınlanan kitabı, Ostrovskiy’in piyesleri, A. Fadeyev’in ‘Molodaya gvardiya’ (‘Genç Muhafız birlikleri’), B. Gorbatov’un ‘Nepokoryonnıe’ (‘Baş eğmeyenler’), V. Vasilevskaya’nın ‘Raduga’ (‘Gökkuşağı’), N. Ostrovskiy’in ‘Kak zakalyalas stal’ (‘Çeliğe su verilmesi’) ve ‘Rojdennıy burey’ (Fırtınayla doğulan’), S. Babyev’in ‘Kavaler Zolotoy Zvezdı’ (‘Altın Yıldızın kavalyesi’), P. Pavlenko’nun ‘Sçastye’ (‘Mutluluk’), M. Bubennov’un ‘Belaya beryoza’nın (‘Beyaz akağaç’) çok sayıda baskısı var.   

Öz edebiyatımızın gelişimi bizleri gururlandırıyor, ama eksiklerine göz kapamıyoruz. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin Merkez Komitesinin Sovyet edebiyatının problemlerini araştırıp verdiği kararları Kazak edebiyatındaki eksikleri görmemize yardımcı oldu. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin Merkez Komitesi Kazakistan edebiyatındaki politik kaba hataları hakkında karar aldılar. Ülkenin Parti örgütleri bazı edebiyatçıların edebiyatı geri çekmesini, burjuva milliyetçi ideoloji öğelerini kullanmak isteyenleri sertçe kınadı.  

Yakında düzenlenen Kazakistan bolşeviklerinin kongresinde Kazak Sovyet edebiyatının devamlı gelişmesini vurguladılar, aynı zamanda bazı yazarlarımızın eserlerinde tarihin gerçeklerine rağmen Kazak halkının geçmişini, göçebelik hayatlarını  güzelleştirmeleri, gerçek olayları olduğundan başka türlü gösterdikleri de söz konusu oldu. Bazı yazarlar eserlerinde Sovyet halkının gerçek ve detaylı tasviri, asilliği ve ahlakının yerine şematiklik ve sadelik koyuyorlar.

Partinin öğüdü bizleri bolşevik, gerçek halk sanatı için mücadele etmemiz için daha da coşturdu. Bizler Sovyet Kazakistan yazarları Lenin partisinin yönetmenliği altında bu eksiklerden tamamen kurtulabileceğimize eminiz. Tüm yaratıcılığımızı, tüm enerjimizi Sovyet halkına, komünizm kurucusuna layık yüzsek ideolojiklere, Vatana olan sevgi hakkında yazılmış eserlere adayacağız. 

1949

 

EDEBİ ELEŞTİRİ - GEREKSİNİMLERİN YÜKSEK DÜZEYİNE GEÇMELİ!

Sovyet Kazak edebiyatı, dünyadaki en önde gelen edebiyatı olan çok ulusal Sovyet edebiyatında baş yerlerden biri üzerinde hak iddia ederek yıldan yıla güçlenip gelişiyor. Klasik Rus ve çağdaş Sovyet edebiyatının tecrübelerine dayanarak varlığı çeyrek yüzyıldır süren Sovyet Kazak edebiyatı, yeni bir içerik ile zenginleşti, bütün janrların eserleri yaratması karmaşık yöntemlerini ve biçimlerini geliştirdi.

Ekim Devriminden önce tek bir Abay şairin temsil ettiği şiirin dışında hiç bir janrımız yoktu. Kazak halkı, kendi gerçek yazılı edebiyatının doğuşunu ve gelişimini Kazak halkının beden ve ruh güçlerinin belli edebilmesi için açıklık açan Sovyet dönemine borçludur.

Geçen yıllar süresince büyük Komünist partinin yetiştirdiği ve eğittiği yazarın ve edebiyatçının kolu, kat kat arttı. Özellikle vurgulanması gereken, bizim Kazak edebiyatının geçen dönem elde ettiği başarılar, on on beş yıl önce elde ettiği başarılardan daha kalıcı ve büyüktür. Bu iç açıcı olayın nedeni, mutlu bir rastlantı değil, bu ya da şu yazarın «devlet kuşu» değil de edebiyatımızın kadrosunun doğal ve gerçek artışıdır.

Birincisi yaşlı kuşak denilen kuşağın önde gelen bölümü, tecrübe ile zenginleşti ve Marksçı-Leninci teorisi ile silahlandı. Bu kısım, geçmişte yaptığı ideolojik-sanatsal gaflarını doğru bir şeklinde çözümledi ve şimdi içeriği derin olan eksiksiz yapıtların örneklerini vermeye başladı.

İkincisi, savaş sonraki dönemde edebiyatımıza tüm Sovyet Birliği’nde iyi eğitim görmüş, yetenekli gençler geldi. Vurgulanması gereken ki bu gençlerin bir kısmı, bazı alanlarda yaşlı kuşağın bazı alanlar ile ilgili tecrübesini düzeltiyor.

Sovyet Kazak edebiyatı, şimdi gelişimi farklı evrelerde bulunan bütün sanatsal janrlara sahiptir. Biçimlenmemiş halinde bulunan çocuk ve gençlik edebiyatı, hazin bir istisnadır. Küçük olmayan çocuk yazarları çevresi belli olduğu halde Sovyet gençliğin ve çocukların artmış taleplerini hala karşılayacak durumda değiliz.

Kazakistan’ın yazarları, genç okurlara çok borçludurlar.

Edebiyatın ana janrlarına gelince yani düzyazına, şiire, dram sanatına gelince, bu janrların gelişimin başarıları, Sovyet Kazak edebiyatının genellikle olgunluk dönemine girdiğine şahadet ediyor. Çoğu hallerde kendisinin en karmaşık biçimlerinde yani roman ve uzun öykü alanında güvenle gelişen düzyazıda daha olgun ve kalıcı gelenekler kuruldu. Fakat düzyazının küçük biçimleri, yani hikaye, öykü, sanatsal deneme ve saire henüz açınmadı. Düzyazının küçük biçimlerinin ağır durumu, tüm son on yıllar boyunca değişmez kalıyor. Eleştiricilerimiz, bu alanın geride kalmasının sebeplerine dikkat etmeye bir türlü vakit bulmuyorlar.

            Bana göre düzyazı yanında dramatik sanatının koyulması gerek. Kazak tiyatro sanatının doğuş ve gelişimi, yetenekli Kazak aktörlerinin doğuşu ve biçimlenmesi, dramatik sanatına sıkı sıkıya bağlıdır. Dramatik sanatımız, Sovyetler Birliği sahnesine ilk başarılı adımlar atıyor. B. Lavrenev, A. Yakobson gibi büyük Sovyet tiyatro yazarları, Kazak tiyatro yazarlarının en iyi eserlerini çeviriyorlar.

             Geçmişin konuları, Büyük Anayurt savaşından önce dramatik sanatına ağır basarken, şimdi durum birdenbire değişti. Dramatik sanatının konular, bizim bugünkü hayatımızdan alınan güncel, çağdaş konular ile zenginleşti. Ama en önemli ve kesin olan, dramatik sanatımız, edebiyatının başka janrlarından daha çok tecrübeli olan sanatsal kadrosuna sahiptir.

            Şiirler, her ne kadar darılsa da bence Kazak şiiri, bugünkü günde ideolojik-sanatsal düzeyine göre dramatik sanatından sonraki yer alıyor.

            Şiirimizin tarihi, yazılı Kazak edebiyatının tarihinden daha uzundur. Şiirimiz, Abay şairin başında olduğu örnek ulusal okula sahipti. Bu okul, Rus devrimci-demokratik şiirinin ideolojik-sanatsal ilkelerinin öğrenilmesi sonucunda ortaya çıktı. Kazak şairleri, Abay’ın yaptığı çeviriler vasıtasıyla      Sovyet Batısının ulusal cumhuriyetlerinin şairlerinden daha erken Puşkin’in ve Lermontov’un şiirleri hakkında ana dilleri ile daha iyi bilgi edindi. Kazak şairlerinin biçimlenmesi süreci, tüm Sovyet Birliği’nde olduğu gibi V. Mayakovskiy’nin başında olduğu önde gelen devrimci şairlerden kesiksiz okuma ile geçiyordu. Şairlerimiz, bu eserleri ana diline çevirerek ve öğrenerek Sovyet şiirinin sanatsal prensipleri hakkında oldukça iyi bilgi edindi. Şiirin kadrosu, edebiyatının başka janrlarının kadrolarının toplamından adetçe üstündür. Demek ki şiirimizden  daha büyük  boyutlar ve  yetkinliği güvenle bekleyebiliriz. Yukarıdaki sayılan ciddi eksikliklere rağmen Sovyet Kazak edebiyatı, Sovyet Birliği ve dünya sahnesine zor beğenir ve olgun okurun hükmüne çıkıyor. M. Auyezov’un üç kitaptan oluşan «Abay» adlı romanını, S. Mukanov’un «Batogoz», «Siri Derya», «Mekteplerim» adlı eserlerini, , G. Mustafin’in «Çiganak»,«Milyoner»,«Karagandı» adlı eserlerini, G. Musrepov’un  «Kazakistan’dan Asker» adlı eserini, G. Slanov’un «Enginlik» adlı eserini, D. Abilev’in «Altay’ın Kalbi» adlı eserini, A. Tajibayev’in, T. Jarokov’un, G. Ormanov’un, J. Sain’in, H. Bekhojin’in ve başkalarının şiirlerini, Rusçaya çevrildi.

            Kazak yazarlarının en iyi eserlerini dünyanın başka milletlerinin birçok diline çevriliyor.

            M. Auyezov’un üç kitaptan oluşan, birinci derece Devlet ödüle layık görülen, «Abay» adlı olağan üstü romanını on beş dile çevrildi. G. Mustafin’in «Milyoner» adlı romanını dokuz dile çevrildi. S. Mukanov’un «Batogoz» romanını altı dile çevrildi. G. Musrepov’un «Kazakistan’dan Asker» adlı romanını yedi dile çevrildi. G. Musrepov’un  «Kozı Kopreş ve Bayan-slu» adlı piyesini Sovyet Birliği’nin halklarının dokuz diline çevrildi. B. Lavrevev, S. Mukanov’un «Çokan Valihanov» adlı piyesini çevirmeyi bitti.

            Vurgulanması gereken şey, L. Sobolev, B. Lavrenev, V. İvanov, A. Yakobson, S. Zlobin, İ. Selvinskiy, V. Lugovskoy, M. Zenkeviç, P. Kuznetsov, N. Sidorenko gibi yetenekli Sovyet yazarları, eserlerimizi çevirip bizimle işbirliği ediyorlar.

               Rusçaya çevrilen Rus ve dünya klasik eserlerine ve Sovyet edebiyatının üstün değerde eserlerine manevi kültürümüze zengin, paha biçilmez katkı ve kültürümüzün altın vakfı gözü ile bakılması gerek. Sovyet okurunun  Kazakça kitaplığı, Kazakça yazılan eserlerden çok daha başka dillere çevrilen Kazakça esereler ile zenginleşti. L. Tolstoy’un «Anna Karenina» adlı eserini, A. Puşkin’in «Yüzbaşının Kızı» adlı eserini, lirik şiirlerin ve uzun şiirlerin dört cildini, M. Lermontov’un «Zamanımızın Kahramanı» adlı eserini, Kazakçaya çevrildi. N. Gogol’un ve İ. Turgenev’in ana eserlerinin çevirileri, tamamlanmasına yakındır. İ. A. Krılov’un fabllarını, A. S . Griboyedev’un «Akıldan Derdi», çevriliyor. N. Nekrasov’un «Rus’ta Kim İyi Yaşar?» eserini, A. Ostrovskiy’in «Boran », « İstidatlar ve Takdirkâr», «Noel Yılda Bir Kere Gelir» adlı eserlerini, A. Çehov’un hikayeleri, V. Şekspir’in «Otello»,«Hırçın Kız» adlı eserlerini, F. Şiller’in «Hile ve Aşk». V. Gügo’nun, O. Balzak’ın, P. Merime’nin, D. Defo’nun, Jül Vern’in D. Svift’in, Nazım Hikmet’in («Aşk Üzerine» eserini ve şiirlerini) Pablo Neruda’nın  eserlerini ve halk demokrasi ülkelerinin bazı hikayelerini ve şiirlerini   çevrildi.

            Sovyet yazarlarının ve şiirlerinin üstün değerde eserlerinin çevrilmesinin durumu daha iyidir. Son on yıl içinde A. M. Gorkiy’in «Üniversitelerim»,«Çocukluk»,«Anne»,«Foma Gordiyev»,«Dipte», «Vassa Jeleznova» adlı eserlerini, bir cilt halinde yayınlanan hikayelerini Kazakça yayımlandı. Şimdi V. Mayakovskiy’in «Vladimir İlyiç Lenin» adlı uzun şiiri, «İnsanlarda» adlı eserini ve şiirlerini çevriliyor. A Fadeyev’in «Genç Muhafız Birlikleri » adlı eserinin ikinci basımı çıktı. M. Şolohov’un « Uyandırılmış Toprak» adlı eserini ve « Ve Durgun Akardı Don» adlı eserinin ilk kitabını, A. Tolstoy’un «Petr Pervıy» adlı eserinin ilk iki kitaplarını, A. Makarenko’nun «Pedagojik Uzun Şiiri» adlı eserini, N. Ostrovskiy’in « Ve Çeliğe Su Verildi » ve «Fırtına Çocukları» adlı eserlerini, A. Novikov-Priboy’un «Tsusima» adlı eserini, M Bubennov’un «Beyaz Akağaç» adlı eserinin birinci kitabını, S. Babayevskiy’in «Altın Yıldız Nişanı Sahibi» adlı eserini, A. Kojevnikov’un «Diri Suyu» adlı eserini, V. Latsis’in « Fırtına» adlı eserinin iki kitabını, B. Polevoy’un «Gerçek bir İnsan Hakkında Uzun Öykü» adlı eserini,V. Vasilevskaya’nın «Gökkuşağı» adlı eserini, V. Panova’nın «Krujiliha» adlı eserini ve başka yazarların eserlerini yayımlandı.

Kazakça edebiyatın genel çizgileriyle durumu böyledir. Kazakistan Sovyet Yazarları Birliği’nin asıl bu dönemde edebiyatımızın daha da gelişmesinin yollarını aydınlatmak için   edebi eleştirinin sorunlarını görüşülmek üzere sunduğu bir rastlantı değildir. Sanıyorum ki edebi hayatın bu alanında bir şey adeta dayanılmaz bir hale girdiğini kararlı biçimde itiraf etmemizin zamanı geldi. İkincisi, eleştirel- kuramsal düşüncenin son geri kalmışlığını kayıtsızca dayanan, yıllar boyu süren pratikliğinin kurumsal genellemesi olmadan normal bir şeklinde gelişebilen biraz da olsun olgun olan edebiyat tahayyül etmek mümkün değildir. Kuşku yoktur ki eğer bilimsel Marksist-Leninist eleştiri,  edebiyatımıza eşlik ederdi edebiyatımızın başarıları, daha yüksek ve büyük olurdu.

Kazak edebi eleştirinin sorunlarını hem tüm Sovyet edebiyatının genel hedeflerinden hem de önde gelen Sovyet eleştirisinden kopuk olarak ele alınamaz.

Bizde eleştirel düşünce, çok fena bir şeklinde  geliştirir. Bizde edebi eleştiri,  gerçek bilimsel, titiz yaratıcı iş olarak önemsenmez.

SSCB Yazarları Birliği’nin on üçüncü Kongresinde A. Fadeev, kendisinin okuduğu «Edebi Eleştirinin Hedefleri Hakkında» adlı raporunda edebi eleştirinin ve teorinin sorunlarına  ithaf edilen onca bilimsel yapıt söyledi. Bugün en azından bir yazarın eserlerinin veya her hangi bir eserin eleştirisini yapılmasına ithaf edilen hiç bir yapıt söylemeyiz. Her hangi bir janrın veya tüm edebiyatın eleştirisini yapılabileceğinden söz etmiyorum. «Gerçek» gazetesinin dediğine göre «eleştiri yerine övme». «Gerçek» gazetesinin eleştiricimizin dünyaya gelir gelmez şansız olarak ortadan kalkan pek az çalışmalarına verdiği not son derece haklıdır. Kongreden sonra geçen dört yıl boyunca az insanlar, yazınbilim bilimsel unvanını ve payesini almalarına rağmen cumhuriyetimizdeki edebi sanatsal süreci derin bir biçimde incelenen çalışma hala yok.

¹Salt eserlerini Sovyet Birliği alanında eleştirilebileceği için Kazakistan’da yaşayan Rus yazarlarının ve şairlerinin eserlerinden bahsetmiyorum.

            Bilimsel unvana layık olan eserlerin yayıma uygun olmadığı açık değil. Bilim adamlarımız, edebi pratik ile teori arasındaki utanç verici aranın olduğu umurlarında olmamış gibi. Bazı insanların şu ya da bu bilimsel unvan alma özlemi ile bilime karşı sorumluluk duygusu arasındaki aynı aranın olduğu belli.

            Bilindiği gibi hem «Edebi gazete» ve «Gerçek» gazetelerinin sayfalarında hem de merkezi dergilerin sayfalarda Sovyet edebiyatının en önemli sorunlarını ortaya koyuldu ve koyuluyor. Fakat bizde bu sorunları incelenmiyor, işlenmiyor. Bu sorunları edebi pratiğimizde uygulanabileceğinden söz etmiyorum. Eleştiricilerimiz ve edebiyatçılarımız, Kazak edebiyatının çok geri kaldığını bildikleri halde bu zamana kadar bu geri kalmanın sebeplerini öğrenmek ve onları kaldırmaya yardım etmek gereğini duymadılar.

             Merkezi basının sayfalarında olumlu kahraman meselesini, tipiklik meselesini, edebi  ustalığın çeşitli janrlarının özgül özellikleri meseleleri ve saire  tartışılıyordu. Fakat cumhuriyetimizdeki hiç bir yayın organın Kazakistan’dan ses çıkarabilecek Sovyet Kazak edebiyatının önemli güncel sorunlarından en azından biri ile ilgili tartışma yapabilecek gereken kuramsal yüksekliği yokmuş. Kazakistan’ın yazarlarının mutlak çoğunluğu, kolaylıkla ile atlattılar.

            «Adebiyet Jana İskusstvo» ve «Sovyet Kazakistan’ı» deki dergilerimiz, edebi eleştiriye birinci derecede önem vermiyor.

            Şimdi onca insanlar, Sovyet edebiyatının kurumsal alanında Belinskiy, Çernişevskiy, Dovrolübov gibi büyük Rus düşünürlerinin ve devrimci demokratlarının son derece zengin, eleştirel-kurumsal mirasından yararlanmak üzere çalışıyorlar. Fakat bizde hatta bu eserlerin Kazakçaya çevirme konusunda inanılmaz derece az şey yapıyoruz. Dersleri ana dil ile verilen Kazak okullarında ne Belinskiy’in ne de Çernişevskiy’in eserleri var. Okuyanlar, bu  düşünürler üzerine  kulaktan dolma bilgiye göre fikir edinmektedirler. Edebiyatçımızın ve bilim adamlarımızın çevirdikleri Belinskiy’in büyükçe olmayan tek bir eleştirmeli bir yazı kitabı, yanlışlarla, fahiş kusurlar ile dolu. Eleştirmeli bir yazı kitabı, pratik kullanım için hiç uygun değil. En önemlisi olan, ne Yazar Birliği’nde, ne öğretim kurumlarında, ne bilimsel araştırma enstitüsünde devrimci demokratlarının eleştirel-kurumsal mirasının ana dil ile ayrıntılı bir biçimde yararlanılması üzerinde sistematik çalışma sürmesi.

            İyi bir biçimde çevrilen, en azından bir kitapta birleştirilen, yayımlanan Marksizm-Leninizmin klasiklerinin edebiyat ve sanat ile ilgili sözleri, çoktan beri her Kazak yazarlarının elkitabı olmalıydı. Ama bugüne kadar bunun gibi kitabımız yoktu. Bu, eleştirel düşüncenin gelişiminde büyük bir eksikliktir. Kültür teorisinin alanında yapay kıtlıktır.

            Edebi eleştirinin kadrosunun durumu nedir? Birincisi, onlar daima yetmedi. Şimdi de bu durum çok değişmedi. İkincisi, Kazak eleştiricilerinin B. Kenjebayev, T. Nurtazin, B. Şalabayev, J. Sarsekov ve bazı diğer kişiler şahsında on beş yirmi yıl önce bir ölçüde umut vadeden ilk kuşağı, çoktan beri bu alandan ayrıldılar. Bence bu alana bir daha dönemezler.

            Bu kuşak, yazıbilim ile edebiyat arasındaki hiçbir ortak yanı bulamadıkları için, akademimizin çeşitli eğitim kurumlarında ve enstitülerinde edebiyat uzmanı oldukları açıktır. Edebiyatı sevmek hakkını saklı tutarken canlı olan edebi sürece kayıtsız kalıyorlar.

            Eleştirici kadrosu,  savaştan sonraki döneminde  yüksek okullardan geldi. Genç eleştirici olan T. Ahtanov, K. Nurmahanov, Ye. Buketov, S. Kirabayev, M. Sarsekeyev, T. Alimkulov, Z. Kabdulov, A. Nurkatov, kendi iyi anıklığının farklı düzeyini gösteriyorlar. Fakat yeterli kadar tecrübeleri yok. Galiba tek bu yüznden başlıca olarak eleştiri yazıları ölçülü bir biçimde yazarak yayınladıklarıymış. Vurgulanması gereken şey, genç eleştiricinin faaliyeti, bizde hiç bir yerde emellerle ve gereltilerle karşılaşmıyor. Fakat henüz ondan bekleyebilecek kadar cesur ve aktif değildirler.

            İşin fenalığı şu ki, eleştiricinin çalışmasına toplumsal düşüncenin en önde gelen temsilcisine layık olan son derece yaratıcı ve soylu çalışma gözü ile bakmaya dair gereken kültürel gelenek henüz oluşmadı.

            Edebi eleştirimizin birçok bakımlardan itiraz kabul etmez ve kaba kalan eda, onun düşük kültürel-kurumsal seviyesini yansıtıyor. Edebi eleştirimiz derin olmayan, öğretici olmayan, tek boyutludur. Eleştirimizin bir eser hakkında söylediği şeyler, yalnız bu eseri ilgilendiriyor ve edebiyatın ortak, yaratıcı sorunlarına değinmiyor. Anlaşıldığı gibi kalifiye, Sovyet Birliği eleştirisi, yalnız bu ya da şu Rusça kitap yayımlandığı zaman edebiyatımıza dikkat ediyor. Yazdığımızın büyük bölümü, yazara yardım eden gerçek eleştirinin görüş alanının dışında kalmaya devam ediyor. Eserlerinin eleştirisini bir kez bile yapılmayan onlarca yazar sayabilirim. Tabi ki, bu yazarlar, kendi yağıyla kavruluyorlar. Aralarında eleştiri tarafından himaye görmedikleri için on beş yıl boyunca kitablar yazmayan G. Maldıbayev, A. Tamirjanov gibi  yazarlar var. Daha çok Kazak şairleri ve yazarları, ustalık bakımından açıktan açığa geriliyorlar. Eleştiricilerin bunu umurunda değildirler.

            Sovyet edebi eleştirinin metotları ve yöntemleri ile bu eleştiri hakkında düşüncemiz arasındaki ara sıra geçimsizlik var. Sovyet eleştiri verimli bir şey öğretiyor. Eleştirimiz ise ara sıra «dayak bilincini belirliyor» diye söyleme başvuruyor.

            Önde gelen Sovyet edebi eleştirinin metotları ile bu eleştiri hakkında düşüncemiz arasındaki geçimsizlik, cumhuriyet basınının eleştirel yazılarında yansıtıyor. Edebiyatımızın gelişiminde, edebiyatımızın genç kadrosunun yetiştirmesinde, edebiyattaki büyük ve küçük yanlışları meydana çıkarma işinde cumhuriyet basınının büyük ve olumlu çalışmasını inkâr etmek          doğru değildir.

            Fakat ilkelere bağlılık ve ayıklık ruhu, yazı işleri müdürlerimize sık sık ihanet ediyor.

            İddialarımızın doğru olmasını ispatlamak için M. Auyezov’un «Abay» adlı romanı ve S. Mukanov’un «Hayat Okulu» adlı otobiyografik bir romanı ile ilgili eşsiz bir olaylar verebilirim. Taze olan bu olaylar, 1953 yılında meydana geldi.

Bilindiği gibi «Abay» adlı romanın birinci kitabın dünyaya çıktığı ilk günden itibaren, yani on yıldan fazla süre içinde tüm Sovyet basını, cumhuriyet basınımız dahil olmak üzere  daha sonra demokratik halk  ülkelerinin basını de, «Abay» adlı romanın büyük bir sanat eserinin olarak ideolojik-sanatsal değerine büyük değer veriyordu. Gerçekten de «Abay» adlı roman, Kazak edebiyatın yeni ve ana sözü olmakla beraber Sovyet edebiyatının üstün değerde bir eseridir. Bilindiğine göre 21 Haziran 1953 yılında en otorite sahibi olan «Kazakistan gerçeği» adlı gazetemiz, ağır bir başyazı döşendi. Bu yazıyı okuduktan sonra tek bir sonuca varılabildi ki bu roman ivedilikle toplatılmak lazım. Bu başyazıda ne yazılıyor acaba?

Başyazıdan alıntılar:

«M . Auyezov, Abay adlı merkezi kahramanın imgesini doğru olmayan bir biçimde tasvir ediyor... Abay’ı kural olarak feodal gençler beraberken zamanını gayesiz olarak geçerken kendini işsizliğe verirken görüyoruz...

Yazar gizli ispatlamaya çalışıyor ki Kazak halkını ihanet eden, sonra da gerçek burjuva milliyetçi olan kahramanlar, Abay’i bir olumlu biçimde etkiledi... Auyezov, önde gelen Rus insanlarının imgelerini yaratmak için parlak boya bulamıyor. Kişiliksizleştirilen kahramanların imgeleri, büyük Rus halkının en iyi özelliğini yansıtmıyor.

Yazar, Turancılığın ve Panislamizm’in devrimci  karakterinin maskesini kaldırılmasından kaçınıyor.

Eski avul betimleyen birçok tablo, feodal eski zamanları hüzün duygusu ile dolu. Yazar, halkın lanetlediği zaman hakkında gizlenmeyen kasvet ile yazıyor.

Yazar, kendi kitabında feodal- ataerkil gelenekler ve düzenler sempati ile betimliyor. M. Auyezov, feodal-kabile iktidar başındakilerin halk düşmanı rolünü teşhir edeceği yerde iktidar başındakileri adeta halk yığınlarının sözcüsü olarak   betimleyerek yüceltiyor.

M. Auyezov, emekçi halkı görmezden geliyor.»

Bu yazı, Sovyet edebi eleştirisinin prensipleri ile bu eleştiriyi keyfince anlamamız arasındaki geçimsizlik olduğunu şahadet ediyor.

M. Auyezov’un romanının tabi ki bazı eksikleri var. Yazar, emekçi halkına karşı güçleri o kadar cesur teşhir etmiyor. Fakat yazar, kendi romanını da henüz bitirmedi. Yazar romanı bitirdiği zaman kesin bir yargıya varabiliriz ki. Şimdi ise kitap yaratma süreci sırasında yazarın yıllar süren çalışmasını tamamlaması için olumlu eleştiriler vermeliyiz ve vermemiz zorunda kalıyoruz.

«Lenin Yerine Geçecek» genç gazetesinin Anov’un «Hayat Okulu» adlı kitap ile ilgili 25 Nisan 1953 tarihinde yayımlanan yazı, önceki yazı kadar küstahtır. Gazete, «Geçmişe karşı duygulanmışlık» adlı yazıda yazara geçmişin idealleştirilmesine, tarihi gerçeğin çarpıtılışına dair suçlama yöneltiyor. Gazete, yazarın fakirlere karşı acıma duygusuna «ikiyüzlü sözler» diyor. Yazı, şu sonuç ile bitiyor: «Bu uğurda yazarın kaleme sarılmasına gerek yoktu.»

Edebi eleştirimizin başka yerginlikleri hakkında kayıtsızca ve telaşsız konuşulamaz. Eleştirimiz, kusurlara  karşı aşırı sabırlıdır, ara sıra hatta eylemsizdir ve öngörülü değildir. Eleştirimiz, edebi alanındaki en ciddi hastalıkları çok geç fark ediyor, ve bu hastalıkları, dikkat edilmeyip ihmale uğramış olduğunda onları bulunuyor.

Çeviriyi ele alalım, ilk önce şiirin çevirini ele alalım. Bu alanda işin durumu kötü. Rusçadan Kazakçaya çeviri yapanların büyük bir bölümü, sanatsal düşünmeden uzak olan edebi zanaatçılardır. Dünya edebiyatının klasiklerinin bu insanların çevirdikleri eserlerinden hiç biri, Kazak okurları arasında en azından K. Abdukadırov’un çevirdiği «Bin Bir Gece» adlı eseri kadar popüler olmadı.

Yukarıdaki söylendiği gibi Puşkin’in eserleri bizde sistemli bir biçimde çevriliyor. Ama bu alanda her şey yolunda değil. Tecrübesiz olan K. Şangitbayev şairi Puşkin’in «Evgeniy Onegin» adlı eser çevirmekle görevlendirildi. Şangitbayev bu eseri kötü çevirdi. Fakat bu, eleştiricilerimizden hiç birine huzursuzluk vermiş olacaklar.  Başarısızlığın sebeplerini incelemek gerekti. Bu işi yapmak, eleştirimizin yaratıcı görevidir.

            Ama bunun yanı sıra şairlerimizin yaratıcı başarıları olarak A. Tajibayev’in («Ruslan ve Lyudmila»), T. Jarokov’un («Kafkaz Tutsağı»), H. Bekhojanin’in («Gavriliada»), G. Ormanov’un («Bakır Atlı»), T. Alimkunov’un («Haydut Kardeşler» ve «Bahçesaray Çeşmesi»), K. Amanjolov’un («Poltava») çevirilerini kaydetmemek mümkün değil.

            Kazakistan’ın birçok genç şairi, Puşkin’ın şiirlerini çevirince ustalıklarını ve sanatsal imkanlarını gösterdi. S. Mavulenov’un, M. Alimbayev’in, J. Omırbekov’un, A. Şamkenov’un, T. İsmailov’un çevirileri, bu şairlerin ciddi yaratıcı kazanımlarını şahadet ediyor. İ. Mambetov’un, K. Jarmagambetov’un, Abikenov’un çevirileri, çevirmenlerin yaptıkları çeviri kadar güçsüzdür.

            Bu bağlamda genç bilim adamı olan Ş. Sarıbayev’in yazdığı, «Sovyet Kazakistan’ı» dergisinin birinci sayısında 1954 yılında yayımlanan dikkatli ve özenli olan eleştirmeli bir yazıyı kaydetmemek mümkün değil. Puşkin’in şiirlerinin çevirilerini inceleyerek çok çürütülemez kanıt gösteriyor. Yayınevlerinin bütün editörlerimizin ve çevirmenlerimizin onu okumaları gerek.

            Abay’ın veya G. Tukay’ın eserlerini Rusçaya çevirtmeye karar verdiğimiz zaman SSCB Yazar Birliği’nden en  iyi ve ünlü şairlerin bu eserlerini çevirmelerini rica ediyoruz. Ondan neden genç olan, olgun olmayan şairlere Puşkin’in ve Lermontov’un eserlerini Kazakçaya çevirmelerine izin veriyoruz ? Bence bu, haksız fiildir.

            V. Mayakovskiy’in eserlerinin çevrilmesinin durumu kötüdür. V. Mayakovskiy’in kendisi: «Şiirlerimi çevirmek zor, çünkü şiire sıradan konuşma dilini sokuyorum» demişti.

            Abay, Puşkin’in ve Lermontov’un eserlerini V. Mayakovskiy’in eserlerini kendi kendine öğreniyordu, yeni içeriğe uyan yeni şiir biçimlerini yaratıyordu. Fakat çağdaş şairlerimiz, V. Mayakovskiy’in eserlerini V. Mayakovskiy’in eserlerini yeni biçimleri az arıyorlarmış galiba. V. Mayakovskiy’in eserlerinin hiç bir çevirine hakikaten iyi denemez.

            Çevirileri okurken Mayakovskiy’e özgü olan parlak şiirsel üslubunu, ritmini hissetmiyorsun. V. Mayakovskiy’in eserlerini çevirmesi için gerçek bir anahtar bulmamışlar galiba.

            Düzyazının çevirilerinde bir sürü hata görüyoruz. Çok üzülecek bir şey, fakat en iyi nesircimiz olan M. Auyezov’un İ. S. Turgenev’in «Asilzade Yuvası» adlı eserinin çevirisinde hatalar var. M. Auyezov, tiyatrolar için K. Trenev’in «Lyubov Yarova» adlı, N. Gogol’in « Müfettiş» adlı, V. Şekspir’in «Otello» ve «Hırçın Kız» adlı piyeslerini mükemmel çevirdi. Fakat «Asilzade Yuvası» adlı eseri okurken bu eser üzerinde titiz, kalifiye bir sanatçı çevirmenin çalıştığını hissetmiyorsun.

            Sebebi her ne olursa olsun yazar, neden «sosyete», «yüksek sosyete», ve «malikane» gibi sözcüklerin sosyal anlamını son derece serbest bir şekilde değiştirdi. «Sosyete» ve «yüksek sosyete» sözcüklerini « kültürel toplum» («jaksılar arası») olarak çevirdi. «Malikane» sözünü ara sıra «kasaba» olarak, ara sıra «kışlak» («kıstak») olarak, ara sıra «kent» olarak çevrildi. Bundan başka yazar, «Sosyete Bilimi» sözünü «Edep Bilimi» («sıpayılık gılımı») olarak çevirdi.

            G. Slanov’un çevirdiği «Genç Muhafız Birlikleri» eseri, fiilen hatalarla dolu. Çevirmen, üslup bakımından kitabın ikinci basımını önemli bir ölçüde düzeltti. Şimdi kitap, aslın özelliklerini ve  niteliklerini önemli ölçüde kazandı. Fakat daha çok tahrif, doğaçlama ve doğru olmayan deyim var.

            «Ve Durgun Akardı Don» adlı (N. Baymuhamedov’un çevirisi) eserin birinci kitabının ve «Birinci Petro» adlı (H. Jabasov’un çevirisi) eserin iki kitabının ve başka eserlerin ciddi olan  yeniden işleyip düzeltmeye ve titiz bir denetleyip düzeltmeye ihtiyacı var.

A.Tajibayev’in çevirdiği «Yüzbaşının Kızı» adlı eserini, J. Sain’in çevirdiği «Zamanımızın Kahramanı» adlı eserini, A. İmpagambetov’un çevirdiği «Karmen» adlı eserini mensur eserleri çevirme alanında önemli bir başarı olarak  kaydetmek gerek. Bu çevirilerinden yalnız tek tük pürüzlülük ve önemsiz serbestlik var.

Edebi eleştirimizin dikkatinin üzerinde olması gerekdiği bir daha önemli mesele, edebi dil meselesidir. Bu mesele ile ilgili cumhuriyet basınında bir dizi söylev yayımlandı.

«Sotsialistik Kazahstan» gazetesinin sayfalarında yayımlanan son iki söylevi ele almak istiyorum. Onlardan biri M. Balakayev’in profesöre, öbürü ise M. Auyezov’un yazara  aittir.

Profesör M. Balakayev, edebi dilin temiz olmasını ve edebi dilin nesnel kanunlarının ve kurallarının yerine getirilmesini haklı olarak gerektiriyor. Profesör, bazı yazarların devrik tümceyi  acemice kullandıklarını söylerken tamamen haklıdır. Ama bana göre profesör M. Balakayev, M. Auyezov’un eserlerinin dilindeki hataları kasten  abartıyor, Auyezov’un eserlerini örnek olarak alarak haksız bir yargı veriyor.

 M. Balakayev yazıyor ki «Fakat son zaman bu eğilimi, (yazarın yeni kelime gruplarını yaratma ustalığı – G. M.) serbestliğe dönüyor. Yazarın dili, halkın dilinden uzaklaşıyor... Gözlemlerimize göre Auyezov, derin içeriğin yalnız karışık ve  külfetli dil ile aktarılmasını sanatsal değer olarak sayıyor... ». Balakayev, birkaç inandırıcı olmayan örnekleri verince şu sonuca varıyor: «Bütün bunları, yazarın ana dilinin kanunlarını hesaba almadığını ve bu kanunun kurallarının dışında çıktığını gösteriyor». Anlaşılan ki söze karşı titiz olan Auyezov, eleştiriye bu sonuç için örnekler veremedi. «Nopır»,«nor»,«duek»,«obekteu» gibi çoktan unutulmuş ayrı sözcükleri, tabi ki yalnız bu yazarın eserlerinde yaşayacaklar. Fakat bundan Auyezov’un dilin kurallarını hesaba almadığına dair sonuç çıkarılamaz. Ayezov, dilimizi yeni kavranan edebi kelime grupları ile  zenginleştiriyor; böylece sözlerin etkileşiminin iç anlamını genişletiyor ve derinleştiriyor.

M. Auyezov, M. Balakayev’in yazısına cevap verirken önce sanki yazının büyük ilke önemini teslim etmiş, fakat tartışılması sırasında gittikçe bu yazıyı tümüyle çürütüyor. Üstelik yazarın en önemli kanıtı, şu tek bir cümleden ibarettir: «şiirsel terimler, basit terimler değil». Tabi ki, şiirsel terimlerin özünün tanımlanmasında net olan deşifre etmeye ihtiyacı var.  Çünkü başit olan  şiirsel terimlerin ve başit olmayan şiirsel terimlerin ne olduğunu anlamak zor. Auyezov’un açıkladığı şu dayanak deyimini anlamak zor: « Belagat için yeni (taze mi ?) sözcüklerden şiirsel sözdizimin ve terimlerin kuruluşu, ara sıra ilginç bir şeydir». «Belagat» ve «sözdizim» sözcükleri, işi daha çok karıştırıyor. Çünkü şiirsel terimler, bizi hayattan alıp başka bir tarafa götürürse kendi kendini renksizleştireceği belli.

            Eleştirimizin en önemli kusuru, eserlerden bulunulan taleplerin standardizasyonu ve stereotipidir.

            Böyle eleştiri, janrın özgülüne, bu janrın kanunlarına ve kuralların hiç değinmiyor. Bu eleştiri, eserin ana konusu hakkında çok konuşuyor, fakat yazarın bu ana konuyu hayata nasıl geçirdiğini sükut ederek geçiştiriyor.

            Dramatik sanatını örnek olarak alındığı buna kanaat getirilebilir. Çünkü dramatik sanatı, edebiyatımızın başka türlerinden daha çok eleştiricilerimizden yankı buluyor.

            «Sotsialistah Kazahstan» gazetesinde 9 Aralık 1953 tarihinde yayımlanan, genç tiyatro yazarı olan M. İmanjanov’un yazdığı «Aşkım» adlı temsil eleştiri yazısını ele alalım.

            « Bozkırda çiçekler, çiçekler açtı... Alatau sıradağından Balkaş gölüne kadar hayvanların bütün dört çeşidi için yáyla ve kış metrası, uzanıyor...

            Hatta cumhuriyetimizin uçsuz bucaksız enginliklerinin bu büyük olmayan ovasına hayvancılığın gelişimine yönelik olan düşünce ve çalışma demirci işliği  denebilir.

            Bilimsel laboratuvarlarda çok yönlü bilimsel araştırmalar yapılıyor. Kolhoz-sovhoz üretimin geniş tecrübesi, her bilim adamın ve çobanın yaratıcı düşüncesi, yani bütün bunları, tek bir mecrasına girerek yeni bereketli buluşlar vasıtasıyla engin olan sosyalist hayvancılık gelişime programına katkıda bulunuyor. M. İmanjanov tarafından işte bu konusunda «Aşkım» adlı temsil yazıldı. Bu temsilde çok tüy veren yeni ince yünlü koyun cinsinin, adı Alatau, beslenmesini anlatılıyor.

            Bilindiği gibi Kazakistan, SSCB’de hayvancılığın gelişiminde önemli yer alıyor. Şu sırada başka hayvan cinsleri işletmeler yanı sıra ince yünlü koyun yetiştiren işletmenin genişlenmesi meselesi, cumhuriyetin emekçilerinin özel bir önem vermeleri gerektiği meseledir...

            İşte yazının yazarı olan J. Altaybayev’in hareket ettiği kelimenin tam anlamı ile ideolojik başlangıç noktası budur. Eleştiri yazısında dramatik bakımından ana çatışmanın nasıl çözüldüğüne ve ana çatışmanın ne kadar yeni ve tipik olduğuna dair konuda bir şey yok.

            A Gorki’nin «Piyes Hakkında» adlı kendi yazısında yazdığına göre « dramın baştan başa etkin olması gerek». Çağdaş çatışma içeren yeni piyeslerde bizim için yazarın hatta en küçük olan her hangi bir başarı önemlidir. Yazarın seçtiği çatışmanın ne kadar işini ilerlettiğini bilmek daha önemlidir. Fakat eleştirimiz bu sorunlara değinmiyor. Eleştiri, çatışmanın gelişiminin seyirciyi konu ve gerçek sanatsal çözüm ile ne kadar kaptırdığına dair konuşmadan kaçınıyor.

            Eleştirimiz, A. Tacibayev’in « Bozkır, Çicekleri Aç» adlı piyesini her yönden inceleyemedi. Filoloji masteri yapmış olan A. Maloviçko, «Sovyet Kazakistan’ı» dergisinin ikinci sayısında 1953 yılında yayımlanan yazısında bu piyesin ideolojik içeriğini az çok  

doğru bir biçimde belirtiyor. Fakat Maloviçko, bu piyesin sanatsal üstünlüklerini ve kusurlarını söylemeden geçiyor.

            Şiir ve düzyazı ile ilgili eleştirel söylevler nasıldır ? Vurgulanması gereken şey, bir takım önde gelen şairlerimizin eserlerinde bence şu önemli olan nokta kesinlikle belirtti: şairlerimiz, büyük şiirsel eserlere geçmeye başladı. G. Ergaliyev, «Avulumuzdan Kız», «Babanın İtirafatı», «Geniş bir Yolda», «Nehrin» adlı dört büyük uzun şiir yazdı. T. Jarokov, «Bozkırda Orman Uğuldadı», «Temir-Tau» adlı iki uzun şiir yazdı. Abilev ise «Altay’ın Kalbi» adlı büyük olan, manzum roman denen uzun şiiri yazdı. Dramatik sanatı janrına geçmiş A. Tacibayev, beş uzun şiirden ibaret olan, ham topraklarının tarıma açılmasının birinci ilk baharına ithaf edilen «Burası Komsomol» adlı uzun şiirler seri bitirdi. A. Tokmagambetov, uzun zaman süren suskunluğundan sonra «Ağzında Kalmış Laf» adlı büyük uzun şiirin ilk bölümleri üzerinde başarılı bir şekilde çalışıyor. Bu eserler, Sovyet insanlarının çalışma coşkunluğunu, demir yolunun yapımında, fabrikalarda, madenlerde bu insanın başarılarını, tarımın ve sanayinin önde gelen ve geri kalan insanları betimliyor.

            Böyle yeni ve iç açıcı bir olay, şimdi genellikle geri kalan şiirimizin yakın genel yükselişinden  haber veriyor.

            Galiba şairimizin yaratıcı ilerlemesi, edebi eleştirinin dikkatini kendi üzerine çekmiş olması gerekiyordu.

             Fakat hiç bir kimse, bu eserlerin kalitesi hakkında diplomatlık olmadan net bir biçimde konuşmuyor. Yazılar, «soylu bir emel», «vakitli bir atılım», «güncel bir konu», « önemli bir konu», «nefesin ateşini hissediyoruz» gibi sözler ile dolu. Ama bütün bunları nerede görüp hissettikleri (dostça !) söylemeden geçiliyor. Ne bu uzun şiirlerin kompozisyonu, ne konunun gelişimi, ne kahramanların somut imgeleri, bu zamana kadar dikkatli eleştiriye uğradı.

            Karakteri olumsuz olan olaylar, eleştiricilerimizi az da olsa endişelendiriyor. Bence K. Abdukadırov, J. Sızdıkov, A. Hangeldin, S. Maşakov, M. Hakimjanov, S. Maşakov, M. Hakmjanov, O. Malkarov, A. Onalbıyev, S. Sentov, K. Mukuşev gibi şairler, herkesin önünde kendi şiirsel seslerini kabediyorlar. Bu, mesela ham topraklarını değerlendirme Komsomol seferinin tepkilerine olumsuz yönde etkiledi. Bu konu ile ilgili yayımlanan her şey, inandırıcı olmayan, samimiyetsizdir. J. Sain yazar, Rus, Ukrayna ve Kazak halklarının dostluğu hakkında kendi savaş şiiri serisinde önce yazdığını kullanarak eleştirel görevini başından attı. «Gözümün içi, canım, git !» diye cümlesi, fazla yavan tatlılık bir biçimde kulağa geliyor. Bu sözler, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nden ve Ukrayna’dan Kazakistan’a gönderilen Komsomol üyelerine yöneltti. Genç şair M. Alimbayev, kendi şiirinin yirmi sekiz satırını (kırk dört satırdan) Ayşe’nin kurulan sofranın yanında misafirlerini beklemesine ithaf etti. Yazar, geri kalan on altı satırı bir misafirin tostuna ayırdı. Misafir, babasının ilk beş yıllık plan döneminde Amur’a çıktığını ve kendisinin babasının geleneğine uyarak Kazakistan’a vardığını anlatıyor. «Ve içelim !». Bir daha hiç düşünceler yok. T. Alimkuinov şair, bula bula geçmişte boş duran bozkırın lirik tasvirini buldu. Şair, şiirinin yalnız son sekiz satırında (elli iki satırından) traktör ve ham topraklarının sürülmesi hakkında anlatıyor. Amanşin şairin eserlerinde, ilk şairlerin eserlerinden daha çok düşünce var. Fakat şair, bu düşünceler aşırı alelade bir şeklinde ifade ediyor.

            Bazı yazarlarımızın ve şairlerimizin düşük kültür düzeyi olduğu için geri kalıyorlar. Fakat başka nedenler de olabilir. Eleştiriciler, arkadaşlarının yardımına vaktinde koşmak için bütün bunları öğrenmeleri gerek.

Fakat kötü bir eser öven eleştirici, edebiyattan kaş yapayım derken göz çıkarıyor. Eğer bunu güvenilir gazetenin yazı kurulu yaparsa bu son derece olumsuz bir şeydir. «Sosyalistik Kazakistan» gazetesi, genç şairlerden asıl bunu yaptı. Gazete, idarehanesine gelen şiirlere tıpkı olarak 9 Kasım 1953 tarihinde «Parti hakkında Düşünceler» adlı derleme yazısını yayınladı.

            Gazete, «Halkın parti için hissettiği aşk sınırsızdır. Bundan dolayı halk, kendi kalbinden çıkıveren en iyi, değerli sözünü ve ateşli hissini partiye ithaf ediyor.» diye yazdı. Sonra gazete, derleme yazısında alıntılanan şiirleri niteleyerek şunu söylüyor: «Bütün bu şiirler, halkın kalbinin partiye karşı büyük aşkının taşkınının gücünü ifade ediyor».

            Fakat gazete, bu epey sorumlu iddiayı kanıtlamak için nasıl şiirleri örnek olarak gösteriyor ? Gazete, neyi kalbin içinden çıkıveren ateşli sözden  sayıyor ? İşte bu noktada gazete, çürük tahtaya basıyor. Gazetenin alıntıladığı şiirlerden hiç birine başarılı denemez. Bu, genellikle bilinen halk saz şairlerinin ve meşhur şairlerin (A. Tokmagambetov, G. Ormanov) eserlerinden aktarmasıdır.

            Gazete, bir şiirde  Baymuhamedov’un yazdığı şarkıdan çalınan parçayı fark etmedi bile.

            Baymuhamedov, şunu yazdı: «Partiya kayda bolsa, jenis sonda». Bu satır, bir kaç kez  farklı varyasyonlarla tekerrür ediyor. «Sotsialistik Kazahstan» gazetesinin yazı kurulu, iddia ediyor ki Zal. Junusov, «Parti, Ebediyete Kadar Merhaba» adlı şiirini derin düşünceler içeren satırlar ile bitiriyor:

«Partiya kayda bolsa, halık sonda,

Partiya kayda bolsa, jenis sonda»

            Bütün bunlar ne ifade ediyor ? Bu durumda gazete, ciddi yayın organının dikkatine hiç bir ölçüde layık olmayan bir takım şeyleri övünüyordu.

            Demek bizde eleştirinin durumu kötüdür. Tabi ki bu yazıda anılmayan bazı şeyler var. Ama anılmayan şeylerden hiç bir şeyi, işin özünü değiştirmiyor. Edebi eleştirimizin kültürel-kuramsal düzeyi, yüksek değil. Eleştirinin etkinliği yüksek değil. Edebi cephede bürokratik ve idari yöntemlerle yönetmeyi kaldırmak, bizim için çok daha kolay. Çünkü bunun gibi olaylar, Sovyet koşullarında yaşayamaz. Fakat edebi eleştirinin kurumsal düzeyini partinin ilkeselliğine, bilimsel nesnelliğe ve derinliğe kadar yükseltilmesi, çok çaba ve çalışma gerektiriyor. Ve hiç bir edebiyatçı, bilim adamı olsa, yazar olsa, eleştirici olsa,  bu zor işten vazgeçme hakkı yok.

            Edebi eleştiriyi tüm Sovyet edebiyatına karşı duran meselelerin ve gereksinimlerin seviyesine kadar kaldırmak için elimizden her geleni yapmamız gerek.

1954

 

 

DOSTLUK MÜNADİSİ

 

Büyük Kazak şairi ve eğitimcisi olan Abay Kunanbayev, geçen yüzyılın ikinci yarısında, yeni ve bilinmedik şeyler bozkıra sızmaya başladığı  zaman yaşayıp yaratıyordu. Ekonomi, politika, kültür bakımından geri kalmış Kazak halkı, ilerici Rus kültürüne katılıyordu.

              Abay Kunanbayev, erken feodal toplumun insanı isyan ettiren despotluğunu tanıyıp bu despotluk ile savaşıp yoksulları himayesine aldı. Keder, şairi Rus devrimci-demokratları ile tanışıklık ile ödüllendirdi. Tanışıklık, gerçek ve uzun zaman süren dostluğa dönüştü. «Dünyaya Abay’ın gözünü açan» asıl Rus insanlar, şairin görüşlerinin ve dünya görüşünün biçimlenmesinde ve oluşmasında son derece önemli bir rol oynadı. Abay, kendi istençli edebi faaliyetinin ilk günlerinden itibaren eserlerini yazarak çağının hayati önemde sorunlarını değinen derin sosyalist ve yurttaşlık motifleri kullanan şair olarak çıkıyordu. Şair, hüküm süren sınıfların yerginliklerini amansızca şiddetle eleştiriyor. Fakat Abay, ilerlemiyor, halkını devrime çağırıyor. Bu noktada şairin tarihsel ve ulusal geriliğinin etkisini gösterdi. Buna rağmen Abay’ın eserlerine yavaş yayma özgü değil. Şair, feodal toplumun yerginliklerini gösteren  gerçekçi yazar olarak, on dokuzuncu yüzyıl Rus edebiyatının ilerici geleneklerinin  izleyicisi olarak, kendi halkının eğitimcisi olarak bizim için değerlidir.

            Abay’ın yaşadığı zamanda ana mesele, Kazak halkını aydınlatma meselesi ve gelişmiş demokratik Rus kültürü ilkelerine uygun olarak Kazak halkının yetiştirilmesi meselesi oldu. Başka eğitimci yani tahsilli Rus subay olan Çokan Valihanov (1835-1865), geniş programı uygulamaya çalıştı. Kazakistan’ın kuzey-batısında seçkin eğitimci, şair, toplum eylemcisi olan İbray Altınsarın (1841-1889) aynı mesele ile uğraşıyor. İbray, İslam vaizi olan  mollaları bozkırın dışına iterek Kazak okullarını açıyor. Altınsarın, Rus alfabesi ile yayımlanan okuma kitabını yeni çıkarıyor. Yazar, kendi şiirlerinde ve nasihatlerinde ilerici Rus kültürünü yükselterek Rus halkı ile dostluğa çağırıyor.

            Abay’ın siyasal eserlerinin ayırıcı niteliği olan sanatın sosyalist prensiplerinin yerleşmesi ve hayata aktif tecavüz, eserini Sovyet çağının şiirlerine  yakınlaştırıyor. Soyut güzelliği şakıyan, eski zamanlara, kabile sisteminin «altın çağına» hasret duyan, göçmenlerin doğal ekonomi için savaşım veren, şehir ile bağıntının oluşmasına büyük bir kötülük gözü ile bakan şairlere karşı sefer açıyordu.

            Abay, Rus kültürünün derinliğine incelemek suretiyle yüksek şiir ustalığına ulaştı. Ama Abay, Puşkin’in Rusya’sı ile çarlık rejiminin Rusya’sı arasında net bir biçimde ayrım yapıyordu. Asıl bu yüzünden şair, bir dizi şiirinde çar memurlarını iğneli alay ediyordu. Abay eğitimcinin azameti, kendi tüm faaliyeti vasıtasıyla Kazak halkına toplumsal Rus düşüncesinin önde gelen temsilcilerinin mirasını aktarma ve Kazak halkına çarlık rejimine karşı kini benimsetme özlemidir. Abay, «İşte Ben de Kılcal Oldum», «Kulembay İçin» adlı şiirlerinde ve başka şiirlerinde bozkır kodamanları olan atanan çar görevlilerinin gerçek yüzünü, yani kalın kafalılığını, açgözlülüğünü, korkaklığını ve üstlere karşı iğrenç köpekliğini gösterdi. Şairin eserleri, Gogol’in ve Şçedrin’in iğneli hicvini anımsatıyor.

            Abay, feodal- ataerkil yaşam tarzının ve törelerin geriliğinin ve göreneğinin uzlaşmaz düşmanı, kurulu düzenini açıktan kınayan düşünür, yerinde durmaz gerçek arayıcısı olduğu halde şair halkına sosyalist baskıdan kurtulmanın yolunu gösteremedi. Abay’ın öfke, kadere ve hayata karşı üzüntüye yol açarak taşıması.  Kendi fikirleri konusunda iyimser olan şair çevresinde yapayalnızdı ve sarsıntılıydı. Çokan, endişeyle ve mücadeleyle dolu olan kendi uzun hayat yolunu genelleştirerek yazdı:

Kayaların tepelerinden dünyaya sözler bağırıyordum.

Yankı, uzakta cevap veriyordu.

Bana cevap verenleri yer üzerinden sürüklenerek 

 yıllarca arıyordum.

Aynı kayalar karşımda

Boş ses olan aynı yankı karşımda var.

Fakat şairin haince dünya tarafından «kırk parçaya» paralanan büyük bir kalbi, kendi halkının kaderine endişelenmeyi kesmiyordu. Abay’ın şiirleri, çok yüzlü, çok çeşitli oluyor. Abay, kendi yurttaşlık şiirinde insanın tükenmez olanaklarına dair tam bir inanç dile getirerek insanın fiillerini, insanın irade ve usunu, inancı dile getirerek şakıyor. Şair, çalışmaya insan benliğinin ana ölçüdü gözüyle bakıyor. Yalnız bilinçli, dürüst ve yararlı olan çalışma, insanı asilleştiriyor. Abay, kendi çağdaşlarının toplumsal bakımdan yayarlı çalışma ile uğramalarına ve bundan dolayı  parazit hayatı sürmeyi adet edinmelerine çağdaşlarının yerginlik kaynağı gözüyle bakıyor.

   Abay, epeyce şiiri ahlak meselelerine ithaf etti. Abay, eski kanunların, âdetlerin, törelerin  geleneklerin yeniden gözden geçirilmesi için savaşım veriyor. Şair, insanın dünya, hayata, insanlara karşı aşkını şakıyarak insan içinde insancıl başlangıç temelleştiriyor. Abay’ın hümanizminin anlamı, tüm dünyada bütün emekçilerin kardeşliği, kültür değerleri ile karşılıklı zenginleşmedir.

Yazılı Kazak edebiyatının önayak olan Abay’ın gerçek bir sebatı, özellikle Puşkin’in, Lemontov’un, Göte’nin ve Bayron’un eserlerinin etkisi altında yazdığı şiirlerde ifadesini buldu. Hem de Abay’ın eserleri, daha derin ve geniş olmakla beraber özgünlüğünü kaybetmedi. Yazarın istidadının eşsiz emsalsiz  çekiciliği kaybolmadı.

Abay, tüm yapısı eski Doğu’nın kurallarını ve geleneklerini bozan şiirler yarattı. Bunu yalnız toplumsal içeriğin işlediği şiirlerinde değil lirikliğinde bile izlenebilir. Abay’ın liriğinin tüm güzelliğini ve büyüleyiciliğini başka bir dille verilmesi zordur. Ama hatta çevirilerde nitelikçe yeni, gerçek, profesyonel bir şiirin belirtilerini görmemek mümkün değil.

Gölge, uzun olduğu zaman

Batma, serin ve erguvano rengi olduğu zaman

Vakit ise günü bitirince uzak yayvan tepe arkasına bir adım attığı zaman

Sessizlik içinde kederleneceğim.

Gece, ruhuma kapılacak.

Akşam loşluğu ateş içinde;

Hayatım artık arkamdadır.

  Bu satırlardan orijinalinde müstesna bir alım esiyor.

Ben hayal ederken başım ak oldu.

Umutların yaprakları sarardı.

Bu şiirde hatta söz uyumunda yenilik görüyoruz. Abay’dan önce Kazaklardan hiç biri, «Umutların yaprakları» diye söylemedi ve söyleyemedi. Şairin çeviriler üzerinde çalışması sürecinde imgesel düşüncenin ilkesel bakımdan yeni bir sistemini yarattı. Bu sistem, bir dizi şiirinde mantıklı inandırıcı bir biçim kazandı. Sonradan bu sistem, tüm Kazak edebiyatında kullanılır oldu.

Devrim önce Batı kadının akıbeti, özellikle zor ve acıdır. Abay, Kazak kadınının şu en iyi özelliğini betimlemeyi başardı: duygularının temizliğini ve derinliğini, ahlak manevi yüksekliğini, aşkta ve dostlukta sadakatini. Abay, başlık parasının taraftarına kendi çocuklarının utanmaz satıcısı ve alıcısı diyerek şeriatçılara suçlanan öfkenin var gücüyle çattı. Şair, Kazak kadınının özgürlüğüne kavuşmasını Rus  kültürünün algısında ve önde gelen toplumsal ahlakında gördü.

Abay, ulusal Kazak şiirinin biçimi konusunda yenilikçidir. Araştırmacılar, şairin Kazak nazmın on yedi yeni biçimini koyduğunu saydılar. Eğer buna şiirlerinin ton özelliklerini, şiirlerinin olağanüstü olan iç ritmi çeşitliliğini eklenirse, Abay’ın yenilikçiliği daha muazzam, devasa olur. Büyük şair, biçim ve içerik birliğini o kadar net olarak hissetti ki olgun yaratıcılığın her şiiri, bu birliğin örneği olabilir.

 Abay’ın kendi düzyazısındaki düşüncelerini okuyarak şairin büyük bir hümanist, kendi halkının çıkarlarını koruyan, ezenlerini şiddetle eleştiren  demokrat olduğunu anlıyoruz. Vurgulanması gereken şey, Abay’ın mutluluğun sosyalist bir kategori olduğuna ve mutluluğa ulaşmak için toplum yeniden düzenlenmesi gerektiğine  dair sonuca varmasıdır.

Şairin ağızdan ağıza dolaşan felsefi düşünceleri, geniş yaygınlık kazandı. Eğitimci olan şairin sözleri, iyi günde, kötü günde halkın yol arkadaşı oldu. Kazaklar, bu sözleri sevdiler. Kendi bilge bir koruyucusu olan şairin sözlerine inandı. Abay: «Ruslardan öğrenin, çünkü ışıkları ve bilgileri var.» dedi. Abay, özgün bir besteciydi. Yazarın yirmi melodisi, bize ulaştı. Bu melodiler, içtenlik ile dolu, tonca zengindir. Bu melodiler, Rus halk şarkılarına şaşılacak kadar benzemesine rağmen melodiler, gerçek ulusal biridir. Bu eserlerde Abay’ın dehası tarafından zenginleştirilmiş şarkı kültürünün iki geleneğinin mutlu bir birliğini görüyoruz. Yaşadığı çağın kültür adamı olan, geniş bilgi sahibi olan Abay, kendi kendini yetiştirerek Rusça mükemmelen öğrenip, Rus ve dünya edebiyatının ve felsefi- materyalist düşüncenin çoğu ilerici eserini öğrendi. Abay’ın tarihsel yararlığı, yazarın ilk kişilerden biri Batı’da o kadar etkili bir biçimde Rus devrimci-demokratik kültürünü yaygınlaştırması, kendi çevirileri vasıtasıyla Puşkin’in Lermontov’un, Krılov’un ve başka yazarların ölümsüz eserlerini yaymasıdır. Sentezi Abay’ın yaratıcılığı olan Kazak manevi kültürünün kökleri, Rus manevi kültürünün derinliğine gidiyor.

Bu günlerde tüm ülke, Abay’ın ölümünün ellinci yıldönümü kutlanarak Kunanbayev’in anısını onurlandırıyor. Yine haklı bir gururla büyük Rus halkına olgunluğumuzun, yükselişimizin, ilerlememizin üzerine titreyen, onları coşturan abi diyoruz. Yine de halklarımızın dostluğu münadisi olan Abay’ı övüyoruz.

1954

 

 

 

OLGUNLUK ÇAĞI

Kazak edebiyatının gerçek bir durumu  belirlemek için bu edebiyatta sosyalist gerçekçiliğimizin ne kadar gerçek ve derin bir şekilde yansıtıldığı ve sanatsal biçimin eserlerin ideolojik içeriğine ne kadar uyduğu saptanması gerek. Başka bir deyişle Sovyet Kazak yazarları, sosyalist gerçekçilik yöntemini ne kadar öğrendikleri saptanması gerek.

Kazakistan Sovyet Yazarları İkinci Kongresine yalnız  kısıtlı miktarda kısa öyküler, birkaç uzun öykü, çoğu bitirilmeyen ve birkaç kusurlu olan roman ile geldik.

O zaman Sabit Mukanov’un « Muammalı Sancak» adlı eserini, Gabiden Mustafin’in «Hayat ve Ölüm» adlı eserini, Sattar Erubayev’in «Yaşıtlarım» adlı eserini önemli eserleri olarak konuşuyorduk.

Büyük bir romanın yaratılması bizim için uzak bir hayaldi. Ve sosyalist gerçekçilik yöntemini öğrenme hakkında gerektiği gibi konuşmamız için henüz ne cesurumuz ne de sanatsal olanaklarımız vardı. Şimdi Kazak düzyazının kadrosu, hem niteliksel bakımından hem de nicelik bakımından büyüdü. Yazar örgütüne büyük umut veren genç yazarların yeni bir kolu katıldı.

İkinci Kongre sırasında edebiyatımızın ana janrı, şiirdi. Şimdi ise bu yer haklı olarak düzyazıya aittir. Sovyet Kazak düzyazısı, Rus edebiyatının yardımıyla Sovyet Birliği ve dünya kültürel alanına çıktı. Yalnız ülkemizin okuru değil yurt dışında yaşayan okur bile «Abay», «Batogoz», «Milyoner» gibi eserleri biliyor.

Sovyet Kazak edebiyatının başarıları, yazarlarımızın konu ve onun sanatsal ifadesi birliğini, biçim ve içerik birliğini gerektiren sosyalist gerçeklik yöntem tarafından bulunulan ideolojik ve sanatsal taleplere göre hareket etmeleri ile ilgilidir.

Bir dizi örnek ele alalım.

M. Auyezov, son yıllar içinde  dört kitaptan ibaret olan «Abay» adlı romanını yazdı. Bu roman, Kazak halkının elli yıllık tarihini her yönden betimleyerek  o yıllarda Kazak bozkırında var olan sosyalist ilişki geniş bir şekilde  kapsıyor. Bu eser, Sovyet kamuoyuna Kazak halkının hayatı büyük şairimiz olan Abay’ın hayatı ve eserleri ilgili bilgi verdi. Bu eser, tüm Sovyet edebiyatının önemli bir başarıdır.

Sabit Mukanov’ın « Muammalı Sancak» adlı romanı, Kazak bozkırında yalnız 1917 yılının Ekim ayından sonra çözümlenen derin sosyalist çelişki yansıtıyor.

            Gabiden Mustafin’in «Çiganak», «Milyoner» adlı romanlarında ilk yenilikçilerinin ve kolhozun bulunduğu avulun önde gelen insanlarının imgelerini görüyoruz.

Sabit Mukanov’un «Siri Derya» adlı eserinde ve Gabdol Slanov’un «Uzak Açıklık» adlı eserinde kolhoz çalışmasını sosyalist toprakları dönüştürmenin büyük bir gücü olarak gözler önüne seriliyor.

Bu eserlerinde bu ya da şu kusurlar var. Bu kusurlara ileride değineceğiz. Fakat eserler bizim sosyalist gerçekliğe layık bir biçimde yansıtıyor hayata ne kadar aktif bir şekilde karıştığımızı, hayatı ne kadar aktif bir şekilde dönüştürdüğümüzü gösteriyor.

İkinci ile üçüncü Kongreler arasındaki dönem içinde Vatanımız bütün bunlardan olabilecek en büyük tarihsel olay, yani Büyük Anayurt savaşını yaşadı. Bu konuda Aljappar Abişev’in «Genç Kuşak» adlı uzun öyküsünü, genç yazar olan Abdijamil Nurpeisov’un «Kurlandiya» adlı romanını, genç yazar olan Orazalin’in «Jeksen» adlı uzun öyküsünü ve G. Musrepov’un «Kazakistan’dan Asker» adlı uzun öyküsünü yazıldı.

Askerlik konuları, Kazak yazarlar için zor sanatsal imtihandı. Bu eserleri, yeni şeyler özleminin  ürünleri olarak değerlendirmeliyiz.

Uzun zaman boyunca Kazak yazarları, işçi sınıfı konusuna girişmeye cesaret edemiyordu. Şu an Kazakistan’ın işçi sınıfının hayatına ithaf edilen dört romanımız var. Bu romanlar, edebiyatımıza büyük bir katkıdır. Bu, G. Slanov’un petrol işçilerinin hayatını betimleyen «Janar Tau» adlı eseri, A. Sarsenbayev’in balıkçıların hayatına ithaf edilen «Denizin Çocuğu» adlı eseri, G. Musrepov’un «Uyanmış Memleket» adlı eseri ve G. Mustafin’in Karagandı şehrinin kömür işçilerinin hayatlarının iki dönemini betimleyen «Karagandı» adlı eseridir.

Büyük Anayurt Savaşından sonra edebiyatımıza gelen genç nesircilerin ilk başarılarını özellikle belirtmemiz gerek. Bu nesirciler, «Geleceğe Giden Yol» adlı uzun öykü yazdığı S. Şaymerdenov, «İlk Aylar» adlı uzun öykü yazdığı M. Ymanjanov, «Uzak Avulunda» adlı uzun öykü yazdığı B. Sokpakbayev.

Kazakistan’ın yazarları, aktif bir şekilde hayatımızın çeşitli alanlarına tecavüz ediyorlar, hayatın var olan bütün esaslı yanlarını kapsamaya çalışıyorlar.

Düzyazımızda gelecek için öneli bir önem taşıyan akım belirdi. Bu akım, yazarların hayatımızın güncel meselelerini yansıtmakla beraber yarını aydınlatmalarından ibarettir.

Şu an kısa öykü janrının alanında çalışan bir grup nesircimiz var. Bu grup, Seytjan Omarov, Mukan Ymanjanov, Berdıbek Sokpakbayev ve Toleuhan Sagımbayev’dan ibarettir.

            Kısa yazarlık ömrünü Büyük Anayurt Savaşının cephesinde kaybeden Baybek Bulkışev, kendi yazı denemeleri ile sosyal-politik konulu düzyazımızın seviyesini önemli bir ölçüde yükseltti. Gelecekte büyük eserlerin yaratılması için sanki keşif olan sanatsal deneme, gelişip güçleniyor. Bütün bunlarına janr bakımından Kazak düzyazısının iç zenginleşmesi denebilir.

            Sosyalist gerçeklik yönteminin taleplerine en çok uyan eserlerin uzun süre içinde var olma hakkını ve giderek daha fazla yaygınlık kazandığı belli. Bu eserler, ulusal edebiyatın daha da artmasına önemli bir şekilde etkiliyor.

              Bu bağlamda Muhtar Auyezov’un dört ciltten ibaret olan «Abay» adlı romanı üzerinde duralım.

            Bu talepler ne? Son yıllar boyunca merkezi ve cumhuriyet basınımızın sayfalarında olumlu bir imge yaratma meselesini, çatışma, kompozisyon, dil, kavram, biçim meselesini ortaya koyuluyordu. Fakat bu meselelerden her birinin ayrı olarak, birbiriyle bağlantıları dışında irdelenmesi sonucunda sosyalist gerçeklik yönteminin sanatsal eserden bulunduğu talepleri, gözlerimizin önüne tümüyle kapsamlı şekilde gelemedi, ve dağınık hale gelerek yeteri kadar net, bulanık oluyordu.

            Sanıyorum ki sosyalist gerçeklik yönteminin önkoşulu, biçimin ve içeriğin ayrılmaz, tüm uymasıdır. «Güncellik» hakkında her hangi bir konuşmalar, sanatsal bakımdan, imgesel- ifadeli araçlar bakımdan güçsüz bir eser kurtaramaz. İçeriği biçimden kopuk olarak incelenmez gibi işte kavramı sanatsal ustalıktan kopuk olarak incelenmez. Onlardan biri diğerin uğruna feda edilemez. Eğer eserde olumlu imgeler, inandırıcı ve çok yönlü olursa onlara karşı koyulan olumsuz imgeler, olumlu imgeler kadar inandırıcı ve çarpıcı yaratılmalı. İki karşıt gücün veya görüşün mücadelesine çarpışma denir. Eğer mücadele betimlemesinde bir yandan güçlü olumlu kahraman olursa, öte yandan ise güçsüz olan olumsuz kahraman olursa bu durumda ilk önce olumlu kahraman yeniliyor.

            Yazar, gerçeğe, hayatın somut olaylarına uyan mücadele ve çatışma vasıtasıyla ideolojik ana konuyu doğru ve inandırıcı bir şekilde gösterdiği zaman eserin büyük olan ideolojik ana konu,  okurun bilincine intikal ediyor. Çatışmanın ana ve tali çizgilerinin inandırıcılığı ve hayatiyeti, yazarın kahramanları ne kadar iyi seçtiğine ve kahramanın eylemlerini ne kadar doğru gösterdiğini bağlıdır. İmgeyi düşünceler ve eylemler temelinde yaratılıyor. Eylemler olamadan imge yok. Eserin dili, eylemlerin betimlenmesinde son derece büyük bir önem taşıyor. Eserin sanat değeri, yalnız dilden değil kompozisyon ustalığından, eylemlerin ve çatışmaların aralıksız açılmasından ve estetik olan ölçü duygusu ile yaratılan imgelerin gelişmesinden bile ibarettir.

            Tüm bu gereksinimlerin yerine getirilmesi, yazarın  ideolojik gücüne, ustalığına bağlıdır. İlk önce M. Auyezov’un «Abay» adlı romanını söylediğim zaman bu eserin sosyalist gerçekçilik yönteminin ideolojik-sanatsal gereksinimlerine en çok uyduğunu sanıyorum.

            Edebi ustalık öğrenmeye çalışan genç ve olgun yazarlar, uzun zaman boyunca bu romandan ders alacaklar. Romanın çoğu imge, özellikle Abay imgesinin kendisi, klasik, «tanıdık yabancılar» oldu.

            Bizlerden her biri, tüm iç ve dış özelliği ile Abay şair imgesini kendine göre anlayıp tahayyül ediyor. M. Auyezov’un yarattığı Abay imgesi, halkın kalbinin içinde yaşayan imgeye uyuyor. Bundan dolayı okur çevreleri, bu imge aldı, bu imgeye inandı. Roman boyu Abay, kendi halkının kaderine kederlenen, halkına geleceğe doğru giden yolları gösteren, büyük Rus halkı ile dostluğa çağıran büyük şair olarak karşımıza çıkıyor.

            Abay imgesi, romanda yalnız değil. Abay imgesi, emekçi yığınlarının Darkembay, Bazaralı, Darmen gibi en iyi temsilcilerine dayanıyor. Hep beraber, Kazak bozkırının ataerkil-feodal temellerine karşı çıkıyorlar. M. Auyezov, tarihsel gelenekler bozmuyor. «Abay» romanında hem yığınların güçsüzlüğünü hem de yığınların sert bir protestosunu görüyoruz. Yazar Abay imgesini ve emekçi yığınları imgelerini yaratarak nitelemeleri için çarpıcı araçlar buldu. Fakat Auyezov, olumsuz imgelerini de zayıf düşürmedi. Abay’a karşı koyan bir grup insanda lahzada yere serilebilen hiç bir imge yok.

            Romanda Abay’ın ömrü boyu mücadele ettiği Kunanbay’dan başlayarak Takejan’ın oğluna kadar  keyfiliğin ve zorbalığın taşıyıcıları gösterildi. Yazar, Alşınbay’ın, Bojey’in ve başka  kahramanların Karatay’ın davranışı ile ve iç kılığı ile Kazak bozkırındaki feodalizm ne kadar güçlü olduğunu söylüyor.

            Romanda tarihsel gerçek böyle görünüyor. Ayrıca mücadele eden tarafın ikisi de aynı derecede güçlü rakipler olarak  gösteriliyor.

            Eserde sosyalist mücadelenin itişinin nedeni, Kodar’ın ölümünün gerçek bir nedeni olan güçsüz soyların toprağını zorla ele geçirmedir. Romanın dört cilt boyu mücadele, yalnız hafiflemek değil okuru sürükleyerek ilgisini çekiyor. Darkembay’ın, Togjan’ın, İis ihtiyar kadının kaderi, özellikle Abay’ın kendisinin kaderi, bizi ya üzüntü ya da mutluluk hissettiriyor. Asıl bunda yazarın kompozisyon ustalığı, olayları işleme mahareti, imgeleri davranır durumda açma mahareti, nihayet bir imgeye karşı ya da aşk ya da kin hissetirme mahareti, kendini belli ediyor. Eğer buna hayatın ve düşüncenin nefesi ile dolu imgesel bir dil eklersek M. Auyezov’un eserlerini özelliklerini son derece net bir biçimde tahayyül ederim.

            «Abay» romanı, Kazak halkının geleceği hakkında romanıdır. Halkın geleceği, büyük Rus halkı ile dostluk ve Rus halkının önde gelen düşüncesi ve kültürü olmaksızın düşünülemez. Sınıf mücadelesinin kendiliğinden biçimlerinin sona erdiğini ve Kazak yığınları önünde devrime, bilinçli mücadeleye doğru giden yolun açıldığını hissediyoruz. Asıl gelecek için mücadele, Abay imgesini okurumuza yakın yapıyor.

            Tabi ki edebiyatımızın önceki dönem içinde elde ettiği tecrübe birikimi olmadan Abay hakkında romanları yazmak olanaksızlaştı.

             Bu hususta Sovyet Kazak edebiyatının önayaklardan birini haklı olarak sayılan Sabit Mukanov’un eserleri, büyük bir önem taşıyor. Mukanov’un «Muammalı Sancak» adlı eseri, birinci Kazak romanı olarak «Abay» romanın yaratılmasını etkiledi. Aslında Mukanov’un eseri, düzyazımızın tüm gelişimini derinden etkiledi. «Muammalı Sancak» adlı eserinde, Kazak edebiyatının tarihinde, üzerinde Çokan Valihanov, Abay, İbray Altınsarın gibi Kazak eğitimcilerinin düşündükleri sosyalist çelişki suali ilk kez açtı. Sabit Mukanov, kendi romanında bu sualinin yalnız proleter devrim vasıtasıyla çözülebildiği Kazak halkının gelecek kaderini da yalnız proleter devrim vasıtasıyla belli olabildiğini gösterdi. «Muammalı Sancak» eserinin kahramanı, adı Askar, başka bir zaman yaşadığı ne Abay’ın ne de Valihanov’un girdikleri devrimci yola girdi. Askar, Abay’ın ve Valihanov’un işlerini yeni bir ortamda devam eden kişi olmuş gibi. Ben de Askar’ı Belinskiy’in söylediği gibi «tanıdık yabancı» sayıyorum. Askar imgesi, demokratik Kazak aydınlarından gelen toplu olan devrimci imgesi oldu. Bu imge son derece net bir biçimde kendi çağını yansıtıyor. Yazar, kahramanın hayati yolunu göstermiyor. Mukanov, Askar’ın bilincinin nasıl büyüdüğünü ve kahramanın gerçek bir devrimcinin seviyesine nasıl çıktığını gösteriyor. Yazar, Askar imgesinde Kazak halkının bulunduğu durumda gibi bulunan başka halklar  için başka çare olmadığına  dair önemli konu ayrıntılı bir biçimde açıklıyor.

             S. Mukanov’un «Muammalı Sancak» adlı romanına hayat hakkı tanındı. Bu roman, birçok yönden sosyalist gerçekçiliğin gereksinimlerine uyuyor. Bu romanda sosyalist-sınıfsal ilişki, kahramanların kaderi ile okurlara sunuluyor. Bu eserde hem olumlu kahramanları hem de rakipleri oldukça çarpıcı bir biçimde betimlendi. Böylece bu roman, Sovyet Kazak edebiyatında mümtaz bir yer alıyor. Yazarın neden adını «Batogoz» koyduğu açık değil. Eninde sonunda baş kahraman, Kazak halkının kızı değil, oğludur ve kitabın ana konu, ikincil lirik kahramanların davranışı değil sosyalist mücadelelerin görünümüdür. Bundan dolayı yeni bir ad, kitabın ana fikrini zayıflatıyor.

            Artık söylediğim gibi nesircilerimiz, toplumun karşısında duran güncel meselelerin koyuşunun yanı sıra bugün yarının hedeflerini değiniyor.

            Böyle iyi bir eğilimin ilk önce Gabiden Mustafin’in «Çiganak» ve «Milyoner» adlı eserlerinde  temelini atıldı. Aynı eğilimi «Siri Derya», «İlk Aylar», «Geleceğe Giden Yol», «Uzun Enginlik» adlı eserlerinde görüyoruz. Bu doğrultu, Sovyet Kazak edebiyatı için yeni bir doğrultudur. Bu doğruldu edebiyatımızın olgunluğunu niteliyor. Bu yenilik, Gabiden Mustafin’in romanlarından başlıyor.

            G. Mustafin, iki kongre arasındaki dönem içinde üç roman yazıp Sovyet Kazak edebiyatında sağlam bir yer aldı. Edebiyatımızın bugünkü hayatın konularına döndürmesi konuda çok iş yaptı.

             Günümüz gerçekçiliğinin betimlemesi, kolay bir iş değil. Her kişi, her zaman bunu yapmayı beceremez. Mustafin, çağdaşlarımızın tipik imgelerini yaratarak yazar olarak büyüyor. Gabiden’in çok dile çevrilen «Milyoner» adlı eseri, artık büyük uluslararası arenasına çıktı. Fakat şahsen sanıyorum ki yazarın «Çiganak» adlı romanı, sosyalist gerçekliğin gereksinimlerine daha bir ayrıntılı biçimde uyuyor. Bana göre «Çiganak» romanında hayatımızın çoğu yanı açılıyor. Romanın baş kahramanı, adı Çiganak Barsiyev, tarımın önde gelen insanlarının toplanma imgesidir. Çiganak Barsiyev, kelimenin bütün manasıyla tipik bir imgedir. En iyisi olan, Çiganağ’ın ne emek faaliyetinde ne de görüşlerin sisteminde hiç bir sunilik var. Barsiyev gerçek bir insan gibi basit ve inandırıcı bir şekilde betimlendi. Ulusal geleneğin en iyi niteliklerinin temeli üzerinde büyüyen bu kahraman, bununla beraber çağın önde gelen emekçidir. Bundan dolayı imgesi, kolhoz yığınları için en iyi örnektir.

            Yazar, Çiganağ’a benzeyen önde gelen insanlar betimlemekten başka kolhozda var olan ve kolhoz hayatına zarar veren eski zamanların kalıntılarını cesaretle teşhir ediyor. Yazar, yeni olan şeyler ile eski olan şeyler arasındaki tarımdaki mücadele inandırıcı bir şekilde açıyor. Romanda sahte heyecan olmadığı için bu kitabı böyle ilgi ile okunuyor. Demek ki yazar, romanın ideolojik içeriğin gerçek sanatsal çözümünü buldu. İşte bundan dolayı bence «Çiganak» eseri, «Milyoner»,«Karagandı» eserinden daha çok sosyalist gerçeklik yönteminin gereksinimlerine uyuyor.

            Kuşkusuz «Milyoner» romanında çok önemli bir mesele, yani kolhoz kuruculuğu meselesini, sosyalist mülkiyet ile özel mülkiyet ilişki meselesini ortaya koyuluyor. Çok kolhozun tecrübesinden biliyoruz ki kolhozun kamu mülkiyeti arttıkça kolhozcunun özel mülkiyetine ihtiyacı daha az oluyor.            

       Emek gününün kolhozcuların mali ihtiyaçlarını tümüyle karşıladığı kolhozda özel mülkiyet, her emek gününün gelirinin artışını engelliyor. Her şey böyledir. Fakat bu fikri kitapta mücadele çizgisinde yansıtılmadı. Eserde, ne bu fikri desteklenenler, ne de ona karşı savaşlar var. «Milyoner» adlı romanda Jomart yenilikçi ile elde edilenden memnun olmuş Cakup arasındaki ideolojik mücadele gösterildi. Yazarın ürkek ürkek ortaya koyduğu mesele çatışmalardan kolaylıkla dökülüyor. Doğru bir biçimde çizilen fikir, kendi sanatsal gelişimini ve cisimleştirmesini bulamayarak şu an böyle kendi halinde Eylül  plenumunun gereksinimlerine aykırı geliyor.

               Sosyalist hayata karışma hedefinin yarattığı önemli eserlerden biri, Sabit Mukanov’un «Siri Derya» adlı romanıdır. Verimli toprağın büyük bir kısmının toplumsal kolhoz çalışması sayesinde bolluk getirmeye başladığını bu eserde görüyoruz. Yazar, Büyük Anayurt Savaşı şartlarında ekonomik ve kültürel kuruculuğun yalnız durmamak değil tam tersine barış çalışmamıza el uzatan düşmanlara daha güçlü darbe indirmek için daha çok geliştiğini göstermeye çalışıyor. Hayat ile çok iyi tanışan yazar, zor koşullarda süren yaratıcı ve sanatsal çalışmanın başarılarını kapsıyor. Mukanov, kanalların kazılması ve su yollarının kurulması gibi büyük işlerin tüm halklardan destek bulduğunu gösteriyor.

            «Siri Derya» romanına kolhoz üretimini genişletme ve zenginleştirme hedefleri bakımından bakılırsak bu roman, ham ve çiğ toprakları tarıma açma meselelerine uyumlu çıkar. Romanın baş kahramanlardan biri, adı Sırbay, Çiganak gibi emekçi yenilikçidir. Son yıllar boyunca başka yazarlarımız da, Mukanov’un tecrübesine uyarak Çiganak ve Sırbay gibi kahramanlarını kendi piyeslerine sokuyorlar.  Sovyet gerçekliğinin büyük bir gerçiğinin betimlenmesinde «Siri Derya»  romanının önemi, böyledir.

            Önce göçebe hayat süren ve yalnız  hayvancılıkla uğraşan Kazak halkı gibi halk için hemen çiftçilikle uğraşması, kanallar kazması, yeni tarım araç ve makinelerini kullanmayı öğrenmek zordu. Bütün bunları, her yerde pürüzsüz geçmedi.

             Bu meseleler ile ilgili bir dizi sıkıntı çekiyoruz.

            Sovyet Birliği’nin önde gelen bölgelerinin çoktan geçip yaşadığı dönem, Kazakistan’ın bazı kolhozlarında sürüyor. Kamu mülkiyetinin zararına özel mülkiyete aşırı ilgiden, tembellerin ve boş gezenlerin varlığından, araç ve makineler kullanmayı öğrenmeye karşı ilgisizlikten söz ediyorum. Eski bir avulun bütün bu kalıntıları da, şimdi de kendileriyle aktif bir mücadele bekliyor. Bundan dolayı «Siri Derya», «Uzak Enginlikler» gibi sosyalist bir çalışma şakıyan eserlerin sosyalist önemini doğru bir biçimde değerlendirmeliyiz.

            Ana tarım meselelerini açmaya ithaf edilen eserlerden başka önemli işçilerin bugünkü hayatını betimleyen birkaç kitaplarımız var. Yazarlarımız, bu konu üzerinde çalışarak el değmemiş ham topraklarını tarıma açıyorlarmış gibi. Yazarların işçilerin hayatı konularının derinine inerek hiç bir zaman pişman olmadıklarına dair olgu vurgulanması gerekiyor. İşçi sınıfının hayatı, yazarlarımızı büyük yaratıcı işlere esinlendiriyor. Ağır sanayinin kendi kudretli gücüyle tarımın seviyesini kaldırabildiğine dair olanağı olmuş gibi işçi sınıfının hayatı betimlenmesi, edebiyatımıza gerçekliğimizi betimleme zengin olanaklar getiriyor.

            İşçi sınıfının hayatı betimlenmesine ithaf edilen bütün eserlerden Mustafin’in «Karaganda» adlı romanını üzerinde durulması gerekiyor. Rusça ve Kazakça yayımlanan bu roman, gün ışığına çıkıp çok okur tarafından meşhur olarak tanınan oldu. Bu romanın merkezi ve cumhuriyet basınının sayfalarında kazandığı takdire ve kazandığı okur yığınların takdirine bakılırsa romanın yazarının kendisinin aldığı hedefe vardığı söylenebilir. Birkaç romanları yazmasından dolayı tecrübe ettiği yazar, bu eserde bir dizi eksiksiz imge yarattı.  Kazak bozkırında sanayi devinin ortaya çıkmasına dair olay gösterdi. «Karaganda» romanında Sovyet insanlarını betimlendi. Kitabın Meyram, Şçerbakov gibi baş kahramanları, tipleştirmenin gereksinimlerine uyuyorlar. Romanın kendisi, sosyalist gerçekliğin sanatsal eserinden bulunulan ideolojik-sanatsal taleplere genellikle uyuyor. Okur çevrelerinin «Karaganda» romanını iyi ağırlanması, bunun kanıtıdır.

Önce de işaret etmiş olduğumuz gibi Sovyet Kazak düzyazısının özelliklerinden biri, hayata aktif bir biçimde karışmadır. Bu özelliği, genç nesircilerimizin eserlerinin de özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Mukan Ymanjanov, «İlk Aylar» adlı kendi uzun öyküsünde şimdi büyük bir önem taşıyan okulda politeknik eğitim verme meselesini ortaya koydu. Safuan Şeymerdenov, «Geleceğe Giden Yol» adlı kendi romanında biyoloji bilimi alanında gerilik ile mücadele gösterdi.

Genç yazarlarımızdan biri, adı Abdijamil Nurseipov, kendi eserinde Komünist Partisinin Büyük Anayurt savaşının sınavları yıllarının    yetiştiği ve büyüttüğü Sovyet gençliğinin gücünü, sebatını ve  bilinçliliğini betimliyor.

Edebiyatımız, genç istidatlar sayesinde bilim adamlarının Bozjanov, Dobrov gibi olumlu imgeleri ile ve Sovyet savaşçılarının Yesey, Skorikov gibi imgeleri ile zenginleşti.

            Genç yazarlarımızın her biri, kendine has ince  gözlemler ile, taze ifadeler ile çevremizdeki gerçekliğin derin anlayışı ve bilgisi ile ıralayan üsluba sahiptir. Düzyazımızın son derece ihtiyacı duyan şey budur.

Buraya kadar söylenenlerinden şu sonuç çıkarılabilir: Sovyet Kazak düzyazısı, konuların çeşitliliği, hayata aktif karışma, ideolojik artış bakımından doğru bir yoldadır. Bu özelliklerini gelecekte daha çok genişletilmesi ve derinleştirilmesi gerek.

Bununla beraber Sovyet Kazak düzyazısının yüksek bir seviyeye kadar genellikle çıktığını ve ideolojik-sanatsal bakımından sosyalist gerçekliğin yöntemine tümüyle ve koşulsuz uyduğunu  söylemek yanıltıcı olur.

Sovyet Kazak düzyazısı, tüm Sovyet edebiyatı gibi kendi gelişiminde doğru bir yol yokladı. Fakat ikisinin de çok çözülmeyen yaratıcı sorunu var. Buna dikkat etmek istiyorum. İleri fikirlerden yoksun olmadan kurtardık. Fakat kopmaz olan ana konu ve güzellik birliğini her zaman sürdüremediğinden dolayı bizde zaman zaman iyi düşünceler değersizleşiyor. Sosyalist gerçekliğin gereksinimlerine uymasını sandığımız eserler, ara sıra bu seviyeden çok daha aşağıda bulunuyormuş. Bizde bazı yazarlar, tipik imgelerin yaratılmasında, değerleri, gerilimli dramatik çatışmaların yaratılmasında başkaları ise, başka bir alanda başarılar gösteriyorlar. Fakat sosyalist gerçekliğin birçok gereksinimine uymayan eserlerimiz de var. Bu eserlerde ana fikirleri gerçek sanatsal biçim şeklinde ifade edilmedi. Bu eserleri ölü doğan eserlerden sayılması gerek. Böyle illetlerden nihai olarak kurtulmadık.

            Yukarıda M. Auyezov’un Abay romanına sosyalist gerçekliğin bütün gereksinimlerine uyan eser dedim. Fakat yazarın yıllardır çalıştığı işin tamamlanmasını kolaylaştıran bazı dileklerimizi söylemeseydik kendi çekingenliğimizi ve düzensizliğimizi belli ederdik.

            Yetişkin olan Abay’ın  toplumsal görüşlerin önayağının değil yalnız taraftarının ve tanığının olmasını ve yığınların kendiliğinden başlayan protestolarını yalnız kritik anda sürdürmesi beni memnun etmiyor. Bu  Abay’ın davranışına, yığınların öncüsü olan baş kahramanın yetersiz etkinliği açısından bakıyorum.

            Daha da söylemek istediğim şey var. Yazarın kendisinin büyük bir çağrı hatırlıyoruz. Bunu deyince Çernışevskiy’in öğrencileri veya savaşım arkadaşları vasıtasıyla Kazak bozkırına devrimci demokratların fikirlerinin gelmesine ve Abay’ın bu fikirleri soluksuz dinlemesine dair sahne kastediyorum. Bu fikirler, Kazak bozkırında yani geniş halk yığınların kalbinde nasıl zemin buldu ? Bu tohum tuttu mu ? Eğer öyle ise, tohum nasıl tuttu ve bu tohum Abay’ın kendisinin görüşlerine nasıl etkiledi ? Abay’ın kendi çağının düzeyine karşı yüksek mi alçak mı olmasına dair meselesine cevap, kendisinin yaşadığı dönemin toplumsal hareketleri karşısındaki Abay’ın tavrına bağlıdır. Bu durumda Abay, o zamanki Kazak bozkırının düzeyinde olmaması gerek. Romanın dördüncü cildinin bir dergide yayımlanan ilk bölümlerde ne yazık ki bu meseleye cevabı bulamıyoruz.

             Kuşkusuz nesircilerimiz eleştiri, çok daha sert ve esaslı olmalı. Mesele şu ki nesircilerimiz, henüz yeteri kadar sosyalist gerçeklik yöntemini öğrenmediler. Yarattığımız imgeler, zaman zaman az alımlı oluyor. Bu imgeler, uzun zaman yaşamıyor. İşleri ve davranışları, okurların ilgisini çekmedi. Yazarlarımızın kitaplarında Sovyet insanlarının hayatı, sönük ve renksiz görünüyor. Kahramanların bilincinde alçakgönüllülük değil daha çok sıradanlık hissediliyor. Ruh bakımından yoksullaştırılan kahraman, okurların gönlünü çelinemez.

            Örnek olarak en değerli eserlerden birini sayılan «Çiganak» adlı romanından bir sahne alalım. Bu sahnede birbirine aşık olan Janbot ve Amantay aşağıdaki dille konuşuyorlar:

            « Janbot, ayakta kalırken saçını tarayarak etrafına bakınıyordu. Sonra kız suya cup diye düştü. Amantay, bir sıçrayışta vararak kızın bütün elbiselerini kavradı.

Janbot: « Tüf be, utanmazsın sen !» dedi.

Amantay: «Sen utanmazsın !» dedi.

-          Neden utanmazım ya ?

-          Neden huzurumda çırçıplak kalana kadar soyunuyorsun sen?

-          Huzurundaymış, bak şu işe ! Yanıma yeni yaklaşmışsın sen !

-            Yok, yatıyordum, çoktan her şeyini gördüm.

-          Eğer görmüş olduysan bana elbiselerimi ver.

-           Yok, canım buna doyamadı, hadi buraya çık !

-           Dere kayası bedenimi yesin, ama bedenimi görmeni izin vermeyeceğim.

Amantay: « Bu halde böyle otur       » deyip kızın elbiselerini koltuklayarak arkasına bakmadan  yürüdü.

               Janbot sabırsızlanarak: «Dur, dur !» dedi.

Amantay geri dönüp: «Ne söyleyecektin ?» dedi.

-          Eski Kazak adetine göre davranıyorsun. Bu sana yakışır mı?

-          Kazakların bu adetini beğeniyorum. Üst yanı yargılayamıyorum.

-          Kültürden mi kaçınıyorsun ?

-          Gevezelikoloji  için zamanım yok... (gevezelik + ..oloji = gevezelik hakkındaki bir bilimdir).

-          Aşk, nazik bir varlıktır. Kabalığın, aşkın tersine gidiyor.

-          Yok aşk, sağlam bir varlıktır. Balta ile vursa dayanacak. Bazılar, aşkın dindirmesi için onu kuvvetten düşürüyorlar. Belki aşkım biraz kaba, fakat çatlamayacak. Ömrümün sonuna dek yaşayacak.

Janbot: « Yaramaz ya, gerçek mi söylüyorsun ?» dedi.

G. Mustafin’in «gevşek aşk» ile karşı karşıya koyduğu iyi bir şekilde biçilen fakat sıkıca dikilen aşk, yazarın olumlu imgelerini vahşi törelerden serbest olamayan kaba insanlar olarak niteliyor. Suya giren kızın elbiselerin ele geçirmesi ve bundan sonraki « lirik» bir diyalog, bundan belagatli bir biçimde söz ediyor. Bu sahneden belli olduğu gibi imgeleri yaratarak baltadan vazgeçtiğimiz daha keskin ve yetkinleştirilmiş araçlar kullandığımız halde gene bu araçların  kullanmasını ideal bir şekilde bilmiyoruz.

            Sabit Mukanov’un eserlerinde estetiğin gereksinimlerinin ihmali, sunilik ve tumturak, ara sıra kaba doğalcılık, kendisini hissetеiriyor. Ayrıca «Baluan-Şolak» adlı uzun öykünün  ideolojik- sanatsal yerginlikleri, tumturağın direk bir sonucudur. Yazarın olumlu bir kahraman olarak gösterdiği Baluan-Şolak, fizik gücü ruhsuz olan, haklıyı haksızdan ayıramayan, ayrım yapmaksızın suçluyu ve suçsuzu cezalandıran zorba olan insan çıktı. Komuoyu, bu kitabı kabul etmedi.

             Sabit Mukanov’un önemli bir konu üzerinde yazdığı «Siri Derya» adlı romanı, yazarın yaratıcı artışında bir adım değil. Bu eserde büyük bir fikir, kendi gereken derin sanatsal çözümünü bulmadı. Romanında iyi olan çok sayfa ve vaka var. Fakat onun bu romanı gerçek bir başarı sayılamaz. Birçok yerde romanın kompozisyonu, gevrek oluyor. Kitabın ise konusu bölünüyor. Yazar, bildiği her şeyi ayrım yapmaksızın kitabına yazıyor. Bu kitapın imgelerin açılmasına yalnız yardım etmemek değil bizi ana konudan uzaklara götüren anıları ve efsaneleri boldur. Baş kahramanlar kendi ana hayati faaliyetlerinde yeterince gösterilmedi. Parti görevlilerinin imgeleri, cılızdır. Yazarın anlatımını, son derece uzun olan diyalogları okurken bu imgelerinin iyi niyet ile dolu olduğunu kavrıyoruz.

Fakat kendi bireysel özellikleri ile bu imgeleri gerçek hayatın koşulları içinde davranırken görmüyoruz. İmgelerin  karakterini, alışkanlığını, düşüncesini ayrıntılı bir biçimde verilmiyor, bulanık bir biçimde veriliyor. Romandaki Polevoy’un konuşma, Kazak avul ihtiyarının konuşmasına benziyor. Romanın dili da oldukça cılızdır. Eserde çok  retorik var, ama canlı renkli tablolar azdır. «Siri-Derya» romanı, «Jumbak-Julau» romanından sonraki bir basamak çıkmadı. «Siri-Derya» eseri, beklediğimiz sevinç bize getirmedi. Bütün bunların sonucu, yazarın vaktinde arkadaş eleştirisine aldırmadı.

            Kuşkusuz yazarın fahiş ideolojik başarısızlığa uğratması yok. S. Mukanov, bazen yanlış ve gaf yaptı, fakat ideolojik çizgisi her zaman doğruydu. Yazar, her zaman Sovyet, parti, sağlam zeminine ayak basıyordu. Başarısızlıkların nedenini, ustalığının düşmüş seviyesinde aramak lazım.

            Mukanov, kendisinin halkın anladığı ve halka elverişli olan basit ve sade edebiyatının taraftarı olduğunu iddia ediyor. Fakat Mukanov, sadelik kategorisini yanlış anlıyor. Bundan dolayı eserlerinin nasibi, sıradanlık ve sadeliktir. Yazarın bunu derin derin düşünmesi ve kendi yanlış düşüncesinden vazgeçmesi gerek. İlk önce yazarın anlaması gereken şey, sadelik hakkında yanlış bir  anlayış, artık on-on beş yıl boyunca istidadını bağlıyor.

            Sosyalist estetik, halka elverişli olanlara sanat değerinin tepesi gözü ile bakıyor. Fakat sosyalist estetik, herhangi bir sadeliğe yabancıdır, fakat hala ulaşamadığımız ustalığı ister.

            Partinin on dokuzuncu kongresinde bize Sovyet insanlarının ideolojik ve kültürel seviyesinin defalarca kat kat yüksek olduğuna hatırlatıldı. Sadeleştirilen sıradan eserler, Sovyet insanlarının artmış ihtiyaçlarını yerine getirmiyor.

A. Abişev’e ve G. Slanov’a birkaç daha sert eleştirilerin ifade edilmesi lazım. Bu yazarlar düzyazımıza gireli yakında yirmi yıl geceçek. A. Abişev’in eserlerin çoğu, dramatik sanatına aittir, fakat dört beş uzun öküsü da var. Hatırlatılması gereken şey, Abişev’in «Genç bir Kuşak» adlı uzun öküsünü merkezi ve cumhuriyet basınında sert bir şekilde eleştirildi. Uzun öküsünün düzeltilmesinin sonuçlarına göre eleştiri, belirgin bir faydası dokundu. Yazarın düşünce ana konusunda Sovyet gençliğinin imgelerini kasıtlı çarpıtmakla suçlayacak bir şey yok. Yine de Büyük Anayury savaşının kahramanlarını ve Sovyet gençliğini  betimlenen uzun öyküleri, edebiyatımızın hazinesine girmedi. Yazarın bundan önce ve bundan sonra yazdığı eserlerin kaderi aynıdır. A. Abişev’in yazdığı «Sahara Savuleti (Bozkırların Güzelliği)», «Terem Tavırlar (Derin Kökler)» adlı son uzun öyküleri, özellikle yazar çevrelerinin eleştirilerine hedef oldu. 

 A. Abişev, edebiyata karşı gereksinimlerin özellikle arttığı döneminde bize toplumsal işletmelerin artırılması ve tüm bolluğun sağlanması gerekliliğine dair çıplak fikirler sundu. Eserin sanat değeri ve ustalık hakkında hiç düşünmedi. Bu iki kitabın her sayfasında bu kitabın ne kadar kötü yazılmasını örneklemek için örnekler yığınını bulunabilir. İyi örnekler ise bulunması zordur. «Terem Tavırlar (Derin Kökler)» adlı son uzun öyküsü özellikle kötüdür. Bu kitabı hatta eleştirileri hesaba katılarak yeniden işleyip düzeltmeler yapılmasının mümkün olmadığı muhtemeldir. A. Abişev’in bütün eserlerinde açıkça uydurulan,  suni olarak yaratılan çatışma, hayatın kendisinin çelişkilerinin betimlenmesi yerine açık ve gizli bir cila, çıplak bir şemaya göre hayal ürünü olan çelişki uydurulması  gibi sosyalist gerçekliğin prensiplerine aykırı olan yöntemlere sık sık rastlanıyor.

Sosyalist gerçeklik yönteminin ideolojik sanatsal-ideolojik gereksinimlerine girmek bilmeme, gereken imgeleri bulmak bilmeme, kah bu kah şu yana atılıverme, yazarlığa istidadı olan insanın ardı arkası kesilmeyen başarısızlıklarını açıklıyor.

Bizim tek yaratıcı okulumuz, on dokuzuncu yüzyıl gerçekçi Rus edebiyatı ve modern Sovyet edebiyatıdır. Marksist-Leninist öğretine göre yüksek ileri fikirlere bağlılık öğreniyoruz. Başında M.Gorki ve V. Mayakovskiy olan büyük Rus yazarlarından ve çağdaş sosyalist gerçeklik ustalarından sanatsal ustalık öğrenmemiz lazım.

Bazı yazarlarımız, öğrenimini ve kendi ustalığının geliştirilmesini ciddiye almıyorlar. Bu, gayet nahoş sonuçlar doğurabilir.

   A. Abişev, bu zamana kadar «kendi» janrını bulamadığını söylüyor. Sanıyorum ki onun için en yakın janr, dramatik sanatı janrıdır.

            A. Abişev’in kusurları, Gabdol Slanov’a ve Magzum Teisov’a özgüdür. G. Slanov, deneyimli olan yazar, konusu Sovyet hayatı ile ilgili olan dört roman yazdı. Fakat G. Slanov’un eserleri uzun yaşamıyor.   

 

            1 Onun yarattığı görüntüleri hatırlanmıyor. Örneğin, romanlar "Janartau" ("Vulkan") ve "Ken Oris" ("Genişlik") - Bugünkü "Shalkar", yazarın bütün ciddiye alması gereken bizim sosyalist yaşamımızın önemli alanımıza adanmıştır.

            Romanın başarısızlığının ana sebebi sahte çatışma üzerine inşa edilmesidir. "Shalkar" romanın başında, Tasegensky ormanda yol açılması sorunu yükseltir. Bazıları, ormandan yolunu çiftliğe doğru açmak gerekli olduğunu söylüyor. Diğerleri yolu ormandan istasyonlara inşa edeceğini söylüyorlar, orman başka bir bölgeye taşınmış olacak. Yazar, oradaki görüşleri destekliyor.  Yerleşme, nerede olursa olsun bir onay meselesi değildir, özellikle edebi eserde. Yolun inşa edilmesi önemli bir çatışma olamaz.

            Bizim yazarlarımızın, edebiyat eserlerinin sadece iyi fikirleri beyanıyla yaratılmış olamayacağını anlamaları gerekir. Fikir, bir çarpışma eylemleri yoluyla, sanat resimleri yoluyla gerçekleştirilen bir amaçtır. Fikir sadece sanatsal görüntülerin temel koşulları ile gerçekleştirilebilir. Sanat görüntüsü sonuçta ustalığa bağlıdır.

            Bu dönemde sanatsal mükemmellik geliştirme amacını önüne koymayan bir yazar, tehlikeli bir duruma düşmeyi göze alıyor. Bir ideolojik çalışmanın, öncelikle kelimenin bütün anlamıyla bir başyapıt olduğunu anlamamız zamanı gelmiştir.

            Bu açıdan, M. Teisovanın "Kutkaru" ("Kurtuluş") hikayesi eleştiriye tamamen dayanamıyor. Başka  eserlerini ise bilmiyoruz.

            Alzhappara Abisheva ve Gabdol Slanova ile ilgili bizim tarafımızdan ihmal edilen şeyler var. Onların ürünlerinin eksikliklerini ortaya koymaktansa, onlara eleştiri yardımcı olup onlara liberal davranışımız vardı, onlarla ilişkileri bozmak istememiştik. Bu durum bir yazarın büyümesine yardımcı olmuyor. Ben, başlangıçtan itibaren bütün yazarların eserlerini tartışmak gerektiğini, onların eserlerindeki tüm sorunları, yanlışlıkları onlara gösterip bunların analiz edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir yazara, onun kötü bir şey yazmış olduğunu söylemek zor değil, ama ona hataları, kusurlarından kurtulacak bir yol göstermek, çok çaba isteyen bir iş. Böyle bir çalışmayı bizim Birliğimiz hala almadı.

 

Mukan Imanzhanov, Zhardem Glekov ve diğerleri gibi birçok genç romancının eserlerinde ciddi kusurlar var. Onların da yanlış yola düşebildiğini, bazıların henüz şekillenmemiş yazarlar olduğunu unutmamak gerekir.

            M. Imanzhanovun "Algashky Aylarov" ("İlk düşünceler") adlı romanı bugün büyük öneme sahip olan politeknik eğitimi anlatıyor. Ama hikaye sanatsal cihazları zayıftır. Yazar, avuldaki işçi insanları karşısına, biraz önce okuldan mezun olan genç bir adam koyuyor. O, tüm başlangıçların, köy hayatındaki tüm değişikliklerin kaynağı oluyor. Zhakipbek köye dönmemiş olsaydı  ne olurdu? O zaman hikayede gündeme olan konuların hiçbiri çözülemezdi. Çatışma sorununa bu kadar kolay davranılamaz.

            Ayrıca, Imanzhanov’un hikayelerinde uydurma, karamsarlıkla hafifçe kaplanan duygusallık, bazen ise dışı parlak boş gevezelik görünüyor. 1948 yılında yayınlanan Imanzhanov’un toplama kitabında çok kısa bir hikaye "Gul" ("Çiçek") vardır.

            Bu hikayeyi okuduktan sonra nedense "Babalar ve Oğullar" adlı Turgenyev'in romanından Bazarov kahramanı hatırlıyorum.  Roman "Babalar ve Oğulları" adlı romanın içeriğinin sadece gözden geçiren bir insan için anlamı şöyle olur. Bazarov arkadaşı ile birlikte tatile gidip düelloda koluna yaralı olup bir bulaşıcı hastalıktan ölür. Romanın sonunda, onun mezarındaki dertli ailesini görüyorsun.

Aynı hikaye Imanzhanov’da da var. Hikayenin ikinci paragrafı şöyle başlıyor: "Onun adı Armandı. Adına göre telaşlı arzuları ulaşmadan hayatını geçirip çok genç öldü. "

Orada sıradan bir şey olduğunu okumaya ve keşfetmeye devam ediyorsun: Onun kız arkadaşı kış tatilinde kalırken Arman limonatayı içip soğuk alıp ölmüş. Kız arkadaşı ve arkadaşlarının üzüntü ve keder içindeler. Mezarın küçük höyüğü, onda büyüyen çiçek, mezarı ziyaret eden sevgili gelin, sevgili anne, sadık bir arkadaş anlatılıyor.... İşte bu kadar.

            Bu hikayesinde Imanzhanov ne söylemek istedi? Eğer trajik eğilim varsa, onu sadece yüzeysel olarak değerlendirebiliriz. Bu hikaye 1940 yılında, Imanzhanov tarafından onun gençlik yıllarında yazılmıştır.             Bu nedenle onun hakkında konuşmaya gerek yoktu. Ancak yazar, sekiz yıl sonra, 1948 yılında, onun koleksiyonuna bu hikayeyi ekledi. Imanzhanov’un bütün hikayelerinde duygusallık var. Bu da korkutuyor biraz. İşte ben bunun yüzünden onu yersiz feci olması ve duygusallığına karşı uyarmak gerektiği sonucuna vardım.

            Sovyet gençler için tipik olan şey karamsarlık değil, neşeli, temiz, yüce duygu, sevinçtir.

            Çağdaş konular işleyen bazı yazarların eserlerinde ucuz hayranlık var. Mesela, tüm cesaretle sosyalist gerçekliğin içine girip ve onun içini açmaktansa, eskiden her şey kötüydü, şimdi ise her şey yolunda diyorlar. Sorunun : Neden şimdi her şey yolunda?  Cevabı Tlekovanın "Kaynar" hikayesinde  okuyabiliriz.

            "... Onun gözleri önünde (Mary) saç kesilmesi az önce bitmiş Edilbaev cinsi koyun, o kurdüğünü (Kazakça kuyruk) zorla kaldırıp kalktı. O, tartıldıktan sonra 85 kiloluydu. Bu sonbahar saç kesiminde en az 1 kilo yün verdiği tartışılmasızdır. O, çok kilolu ve çok yünlü olduğu halde diğer az yağlı koyunların yılın sonuna kadar yağ aynı miktarda kazanabileceği fırsatına sahip olduğunun bir göstergesi gibi görünüyor herhalde.'

            Tabii ki, bu ifadeler sanatsal ifade kategorisine ait değil ama büyük ihtimalle bir tercüman yardımıyla bile kelimeleri anlamak zor. Bu tür hatalar ve yanlışlıklar, özellikle genel eğitim seviyesi düşük olan, sanatsal usta olamayan yazarların eserlerinde bulunabilir. Bu, bizim yazarlarımıza onların siyasi ve edebi kültürünün gelişmesi konusunda sıkı talepler sunmamız gerektiğini bize hatırlatıyor.

Şimdi Sovyet adamın bir görüntüsü oluşturmak için, edebiyat ustası olmak için bir sürü işimiz var. Son on beş yıl içinde, otuzdan fazla roman ve hikaye yazılmış, ama tamamen olumlu görüntüler hala nadirdir.

            Kamu okuyucu kitlesi  ölçülemeyecek kadar büyüdü. Kolektif çiftliklerin başkanları olmak için yüksek öğrenim agroteknik eğitimi almış olan insanlar çıkmaya başladı. Kolektif çiftliğin tarımcısı Maltsev, büyük bilim adamına layık olan, yeni bir metot keşfetti.

            Sovyetler arası tarım fuarında sütçü kız bilime dayalı deneyim açısından yüksek seviyede süt verimi nasıl elde edilebildiğinin açıklamasını yapıyor. Keçinin gece melemesinden sonbaharın yaklaşımını anlayan yaşlı bir çoban artık yoktur. Şimdi okuma yazma bilmeyen bir çoban sık sık görülmeyecek. Halka layık halk ile anlaşmak istiyorsanız, onun çıktığı yükseklikten onu görmek zorunda kalıyoruz. Ancak, şimdiye kadar bizim eserlerimizde bu faktörler dikkate alınmaz, ve elde ettiğimiz karakterler sık sık geri kalıyor, çok basit oluyor.

            Bizim yazarımızı eleştirmeyi bitirirken ben Gabiden Mustafin’in çalışmalarında bulunan önemli eksikliklerini vurgulamak istiyorum. Onun "Milyoner" adlı kitabında dikkatli bir okumada  yenilikçi  Zhomart ile muhafazakar Zhakipov arasındaki çatışmaların kitabın ortasına kadar bittiğini keşfediyorsun. Ancak, kitapta ileri sürülen ve çatışmanın gelişmesini teşvik eden tüm sorular zorlanmadan, çok kolay çözülüyor. Ahmet’in fikirleri üzerinde hiçbir mücadele olmadığı gibi doğanın güçlerinin fetih edilmesinde herhangi bir zorluk bulunamadı. Hikayenin bu yapısı hikayeyi zayıflatır. Burada mücadele çok hızlı doruğa ulaşır ve hızlı bir şekilde sonuca varır. Bu durum "Karaganda" romanında da var: çatışmalar kitabın sonuna kadar geliştirilmiyor, kahramanların ahlakı, davranışı, her şeyi kitabın yarısından beri belli oluyor. Bu nedenle, G. Mustafinin görevi önce keskin, uzun çatışmalar ve çatışmaları yaratmaktır.

            Vurgulamak istediğim son bir soru: biz bazen azalma, nesir küçük türü derken sanatsal öykü ve denemeler üzerinde bir sorum var. Bu alanda bizde S. Omarov, M. Imanzhanov, T. Saginbaev, B. Sokpakbaev, bazen A. Abishev, G. Slanov ve M. Theis çalışıyor. On yıldan fazla, bu tür üstünde yazarlar çalışmalarını durdu - M.Auezov, S. Mukanov, Mustafindir.

            S. Omarov kendi hikayelerinde çeşitli konuları karşılamak için çalışıyordu. Lirik düşüncelerine bir tutku gösteren M. Imanzhanov, özellikle gençlerin yaşamı hakkında yazıyordu. Sokpakbaev B. ve T. Saginbaeva hikayeleri bazen okul yaşamının ve kolektif çiftlik iş hakkında anlatıyordu: "Bu türünde nesrimizde gibi eserlerin konuları çok daha geniş oldu. Ancak, bizim nesir türünün durumunda devlet sanatsal beceri açısından bizi tatmin edemez.

            Gerçekten, unutulmaz, büyüleyici görüntülerle oluşturulan iyi öykü az. 15-20 yıl önce yazılmış olan hikayelerin kalitesi şimdiye göre daha yüksek olduğunu bana geliyor. Şimdiki günün büyüklüğü, basit Sovyet adamının hayatı gibi insanların hayal gücü yardımıyla değil yazarın kendisinin duygularında ve düşüncelerinde yansıtılıyor. Net vuruş, resimlerini gösteren detaylar, ortaya tam olarak insanın manevi yönü değiştiğini böyle hikayelerimiz nadirdir. C. Omarov sık sık dış heyecan ile ilgileniyor. M. Imanzhanov iyi düşünceleri duygusal meraklı ile bozuluyor. B. Sokpakbaev genellikle ayrıntılarında kendini kayboluyor. Saginbaeva T. ilk öyküler koleksiyonu 1948 yılında yayınlandı. Ama hızlı bir şekilde geçen altı yıl onun için faydasız geçti.

            Kazak Sovyet nesri hikaye ile başladığını hatırlatmak gereksiz değildir. Muhtar Auezov, Sabit Mukanov, Gabiden Mustafin gibi yazarlar 10-15 yıl içinde bu türde çalıştı. Şimdi daha büyük türlere geçti, genç yazarlar hikaye konusunda çok aktif değil.  Genellikle her tomurcuklanan genç yazar açıkça yapamayacağı şeyleri yazmaya bir eğilim göstermektedir. Öte yandan, istekli yazarların yeterli hayat deneyimi yoktu. Üniversiteden mezun olan genç yazarların çoğu üretime ve şantiye daha yakın olmak yerine şehirde kalıp kurumların içinde bir iş buldu. Bu yüzden genellikle yapmacık konuya başvurmasını nedenidir. Tüm bu faktörler iç içe geçtiği için küçük bir türün kötü duruma düştüğüne yol açtı. Özellikle öyküler ve denemeler alanının dayanılmaz haline geldiğini fark etmemiz zamanı geldi.

            Her şeyden önce, bu tür her yeni olaya hızla yanıt verir, yazar aktivitesini artırır demek gerekiyor. Güzel hikayeler, öykü yazan yazarlar başka öykü ve romanlar yazanlarına hiç bir şey söylemediler. Yazarın becerisi, kendini kısa hikayelerle geliştirmesi  belli bir türde yazarların kendilerini ifade etmek için fırsat verdiği anlamında büyük önem taşımaktadır.

            Tüm bu pozisyonlar tanınmış olmasına rağmen, biz kısa öykü ve deneme türünü yeterince değerlendirmemeye devam ediyoruz.

            Partinin XIX Kongresi ve Merkez Komitesi'nin Eylül Toplantısından sonra büyük bir kısa öykü ve denemelerin akını olacağını umut edip ancak bu olamadı. Biz hala ummaya devam ediyoruz ...

            Bakir toprakları kaldırma – sadece Kazakistan hayatında değil, bizim vatanımız için yeni bir büyük olay, ülkemizin tarihinde yeni bir aşamanın tamamı için büyük olaylardan biridir. Kazakistan’ın işçileri bu büyük işin yaklaşık yarısını yapıyor, ve biz, yazarlar, henüz yüksek coşku ile doldurulmuş değiliz. 'Yaşlılar – hareketten değil, genç-at kuyrukta.' Biz bu büyük davasına habercileri olamadık. Tatmin edici herhangi bir eser, iki veya üç deneme eseri henüz oluşturulmadı. Bakir toprağına giden yazarlar hala düşünüyor. Bakir toprakların konusu hakkında yazılan sanat öykü ve hikayesinin yayın döngüsü romana eşdeğer. Bizim Yazarlar Birliği, bu gecikmeyi fark etmeden bu türün birikim ortadan kaldırmak için önlemler almalı.

            Kazak nesir başarıları ve eksiklikleri üzerinde konuşmayı bitirebiliriz. 

            Karşı karşıya bulunduğumuz zorluklar nelerdir?

Onlar edebiyatımızın elde edilmiş olan düzeyinden bugüne kadar bağlıdır!    İkinci Kongre döneminin genç yazarları şimdi deneyimli yazarların sıralarına katılıp sanatsal vadeye ulaştı. Son on beş yılda genç yeteneklere katıldılar. Bu süre sırasında oluşturulmuş olan Kazak Sovyet nesri eserleri büyük ve küçük kendi eksiklikleriyle gelecek nesrimizin gelişmesi için temel olarak hizmet edebilir.

 Bu tüm koşulları düşünerek gelecek dönemde edebiyatımızın önünde aşağıdaki görevleri koymak istiyorum.»

İlk - büyük bir nesir oluşturmasından uzakta durmayarak küçük türlerin daha yüksek bir seviyeye çıkmasına ortak kuvvetlerimizle birleşmeliyiz.  Bazen büyük bir eser çalışmasının üzerinde en azından bir hikayenin çalışmasına engel olmaz. Küçük türler üzerinde çalışan genç yazarlar önceki neslin deneyimine bakmaz. Onların deneyimli yazarların yardıma ihtiyacı var.

İkinci — özel sorumluluk ile sosyalist gerçekçilik ideolojik ve sanatsal taleplerine bakmamız gerektiği edebiyatımızın gelişmesinin böyle bir aşamaya ulaştık. Bildiğimiz kadarıyla bu şartları nüfuz edebildiğimiz gibi, bir konuyu seçmek için, gerçeklikten alınan çatışma ifşa etme yeteneği, esnek senaryo kurmak, inandırıcı görüntüler oluşturmak, net kavramları almak için yeteneği,  mecazi ifadeleri, yeteneğimiz gösterecek, kısacası bütün bunlar ana sorunun çözümüne dokunmaktadır — sanatsal becerilerini kullanmayı bilmek. Klasik edebiyat oluşturmak için öncelikle kendi klasikleri öğrenmeliyiz. Onların büyük beceri benimsemeden büyük bir edebiyat yaratamayız — dilek ve isteklerimiz gerçekleşmez. Biz, Kazak yazarlar, Tolstoy, Turgenyev, Gogol, Çehov, Gorki'nin mirasçılara aittir. Bizim büyük Rus öncekilerin sanatsal beceri kullanmayı bilmesi — birincil zorluğun görevidir. Kendi için sadece ulusal ölçeğin örnekleri okul olarak yapılmış edebiyat daha hızlı bir tempoda büyümek olamaz. Milli edebiyat sadece bütün Sovyet edebiyata ve önde gelen yazarların deneyimine göre dahil başarılı olarak gelişebilir.

Sovyet Rus edebiyatı — en gelişmiş, dünya edebiyatın lideridir. En azından bir gecikmeyle büyük konuların gelişmesine başlarken her zaman büyük Rus halkın çağdaş yazarlarını örnek olarak alıyoruz. Biz bu büyük okulu asla gözden kaçırmamalıyız.

Birbirine sert ama adil eleştiri eserleri ile yardım edersek, gelecekte Kazak nesir onun önünde parti ve halkın koyduğu o yüksek taleplere çıkabilir.

1954

 

 

Kazakistan'da  yaşıyorum

Binlerce kilometre uzakta cumhuriyetim yayımlandı — Kazakistan. Onun engin bozkır, kayalık dağlar, hızlı nehirler, tükenmez toprakaltı. Kazakistan'ın sınırsız genişliğini daha net görmek için haritaya bakın, çok dikkatle bakın, düşünün.

...Odaya taze esinti baharın ilk nefesini getiriyor. Kavakların üstünde tomurcuklar daha net şişmeye hale gelmektedir. Yakında onlar patlayıp dalların üstünde beyaz tüy gibi görülecek. 

Hayat veren ve cömert bahar Alma-Ata’ya yaklaşıyor.

Mevzun damla çınlamasıyla radyoda Güney Kazakistan'da ekim başlangıcına başladığı bildirdiği duyuyorum. O kenarlarda milyonları bulan koyun ve atların sürüleri taze otlara çıktı. Sabah avulun öğrencileri görülmemiş sevinçle okullara koşuyorlar. Kolhoz hanesinde, çiftlikte ve tarlalarda canlılık egemen oldu. Burası insanlar pamuğu geçen yıldan daha fazla toplamaya hazırlıyorlar — endüstri ona gerekli olan ‘beyaz altın’ tamamen  kazanır. Radyodaki aynı yayınında ülkenin batı ve kuzeyinde çakır ayazdan spiker bahsediyor. Fakat bu kenarlarda ilkbaharı da karşılamaya hazırlanıyorlar. Karla kaplı tarlada kendisinden sonra derin kırışıklıklar bırakarak gece gündüz traktörler gider. Ve onlara gösterdiği yolu – traktörcüler yani, 18 milyon hektar  kaldırılmış bakir toprağı kana kana içirmek gerektiğini anlıyorlar.

Kazak toprağında bugünkü hayat mükellef ve çok yönlüdür. Ama memleketimin yarınki günü daha parlak görünür. Onun şanlı hatlarını SBKP XX Kongresinin Direktiflerinde görüyoruz. Kazak halkı yanı sıra tüm kardeşlik Sovyet halkları gibi, büyük ölçülere alıştı. Bu altıncı beş yıllıkta gerekenler her dürüst kalbi gururu doldurur. Yeni beş yıllık rakamlara çok: Kazakistan'da yatırım büyüme yüzde 250 kullandırılmıştır, 78 milyar ruble kullandırılan olacak. Bu rakamların arkasında renkli fabrikaların dumanı, başaklanan tarlar görülür, dizel lokomotifin homurtusu, maden ocağımnda arabanın gümbürtüsü  duyulur. 

Ama bu sadece umutlar değil, gelecek sadece değil. Bugünden beri, şu anda artık,, yarınki geleceğimizi hissediyoruz. Bugünlerde Karaganda'nın kömür madenlerinde büyük iş konuşması var. Altıncı beş yıllık planın sonuna, bu kömür madenleri 1955 yılında üretilmiş kömürlerden iki katta fazla çıkarmalıdır. Bir dev petrol boru hattının inşaatına başlayacak, iki ileri teknolojinin rafinerileri inşa edilecek. Kısa bir süre sonra Kazakistan'daki kurulacak maden ve eritme ocağı uğuldamaya başlayacak.

Memleketimiz demir, kömür ve nadir metallerin demir dışı büyük rezervlerine sahip. Bir zaman bu zenginliklere yabancı kapitalistlerin elleri uzattıkları hiç şaşırtıcı değil. Kazak halkı, Büyük Ekimden, memleketin sahibi olduktan sonra, beş yıl içinde Rus halkının kardeşçe yardımıyla hep yeni dev fabrikalar kurup çelik yolunun eski çölü iple kaplı idi. İşte altıncı beş yıllık planında, Direktif XX Parti Kongresi'ne göre, Kazakistan harita üzerinde yeni demiryolu hatları olacakmış. Planlarda, devrimden önce büyük bir ülkede gezlik üretilmeden bile, büyük bir mühendislik ve alet yapma fabrikası oluşturmak ihtiyacımız var.

 Bugünlerde çeşitli insanlarla altıncı beş yıllık plan için çok konuştum. Alma-Atı Ağır Mühendisliği fabrikasının işçisi dosyalardan başka rakamlar ve gerçekleri akademisinden hatırlattığı halde memleketin her çalışanların yarınki günün net planını coşturur. Sayısız sıralarda Komünizm inşaatçılarının herkesi işyeri açıkça görüyor. O yüzden büyük Sovyet bilim adamlarından biri Akademisyen Imantaeviç Kanış Satpayev böyle sebat ile anayurdun toprak altısına düşünceleriyle giriyor ve yazar Muhtar Auezov şiirsel öğrencilere, işçilere ve çiftçilere Hindistan dost insanların hayatı hakkında bize anlatıyor.

 Büyük Sovyet yaşamı herkesin dikkatini çekiyor — madenci mi pamuk ekicisi mi, mühendis ya da yazar hiç fark etmez. Örneğin basit Kazak şairinin bir günü, benim günümdür. Onun içeriği kendimden başkalarına daha çok aittir. Sabah, saat ona, Şolohov tarafından "Sessiz Don Akımları" çevirmenden biri, bu muhteşem eserin ruhunu Kazakça daha iyi nasıl getirdiği danışması için bana geldi. Biraz sonra yeni eserim hakkında ortak yazarla karşılaştım. Sonra yeni bir satirik dergisi yaratmak için, nerede çözüldüğü soruları Sovyet Sosyalist, Bakanlar Kuruluna davet edildim. Aynı sabah, Moskova'da, sanat ve edebiyat on günlüğünde piyeslerimin hangilerinden gösterdiği gereken Kazak Dram Tiyatrosunun sanat yönetmeni ile bir görüşme vardı. Öğleden sonra, Yazarlar Birliğinde, işimi içerecek şekilde planlanan yeni koleksiyonum tartışıldı. Akşam Moskova'da yayınlanan yeni oyunun provalarını okuyup genç yazarların mektuplarına cevapladım. Ertesi gün ise, 1956 yılında cumhuriyetin yüzlerce yeni kütüphaneler, binlerce kulüpler ve radyo ünitesinin kurulması ile ilgili karar verecek sorusu Kültür Bakanlığı'na davet edildim. Böylece ‘benim günüm’ Kazak halkının ulusal kültürün büyümesi ile ilgili birçok kişi ve kurumların çabalarını yansıtmaktadır».

... Kazak dilinde ‘bakir toprak’ kelimesi  kendi doğru anlamından başka ‘bakir’ anlamı vardır. Birkaç yıl önce memleketimin çok "bakire" işi vardı. Şimdi Kazakistan kültürünü, tarımı, endüstride ‘bakir toprak’ yükseltmek için sevinçle konuşuyoruz.

Büyük toprağımda partinin düzenleyen eli sadece toprak verimliliğini artırabildiği değil ama insanların büyük enerjisi uyandırabildi. Bu özellikle önemlidir.

Bizim, partiye ve memlekete cesur, çalışkan sonsuz kula kul olan insanlardan başka bir değeri yok!

 1956

 

 

 

Bereketli sonbahar

 

Karanlık sonbahar gecesi engin ovaya düştü. Sessizce, kıvrıla kıvrıla geçtiği yolu hışırtıyla olmadan düşünceli hus ağaçlığı uyuyor. Bazen tarafına arabanın tekerlekleri altında aniden rahatsız tavşan ürküyor. Yine sessizlik.

 Ama küçük ormandan çıkınca Huzurlu bir gece uykusu hemen gidiyor. Motorların boğuk kükreme bozkırın üzerinde yüzer. Her yönde parlak ışık şeridi karanlığı kestirir. Onlar dönemeçte kaybolarak parlayarak bozkırdan geçer. Ekmeği toplayan akıma siloya tahıl taşıyan hiç bir insanı hiç bir arabayı görülmez. Sanki çevresinde kör edici ışık  kükreme guruldamayı ile dolduran görülmez bir gücü bu tüm ve büyük işi yapıyor gibi. Zor ekim günleri sonuca yaklaşıyordu.  Dün duvar sırasıyla yüksek gür buğday durduğu yerde büyük başakların ağırlığı tutmadan düşmüş ekmek buruşuk peluşla parlayıp bugün ise uzaklığa  ufuğa kıllı anızlık gidiyor. Doğuya, kuzeyden güneye ve batıdan yüzlerce kilometre uzakta Kazak bozkırlar uzatır. Buradan başlanan kaldırmış bakir toprak, kolhoz köyler, avullar ve devlet çiftliği kasabaların  bostan  arkasında kızartmış ilk kırağı huş ormanlarının sonbahar yapraklarını bırakan sarı Kzıltıs kuma ve Ural eteklerine yaklaşır. Ve her yerde — bozkır ovada, şeffaf  çiçekler çevrili ile tarlada, —bu bakir iş günlerinin özeli, iş manzarasıdır.

Harika bir hediye bereketli sonbahar cömert bolluğu, eğmiş bakir toprak tam sesiyle sözünü söyledi. O ülkeye gelişimine geçirildiği çok geriye verdi.

 Ülkemizin işçileri gururla ülkeye görevini sadece bakire topraklarında almak değil, ancak bol hasat kaldırıp yerine getirdiğini bildirdi. Devlet yetiştiricileri Cumhuriyeti bütçeye milyarca kilo döküldükten sonra, Kazakistan hemen en büyük tahıl ambarlarına ait olan ülke olarak algılanmaya başladı.

Kazakistan'da herhangi bir köşede bakire toprakların gelişimi ile ilişkili mucizevi dönüşümleri olmadığını şimdi bulamazsınız. Eskiden bütün bölge verdiği ekmek o miktarda gibi şimdi sadece ortaya çıkan yeni alanlar verebilir. Kazakistan'ın bütün bölgeden üç yıl öncesine göre iki kat daha fazla tahıl toplanmış ve yarım devlete teslim alanları vardır.

Onun verimli topraklar ve zengin hasatlar olduğu için Kustanai bölgemiz daha önce Kazakistan Kuban'ı olarak adlandırılıyordu.  Bu bölge için büyük bir onur oldu: bölge ülkeye ekmek tahılı sadece 10-20 milyon ton verdi. biz bugün bölge hakkında ne söyleyebilirsiniz? Ülkemiz bu yıl Kustanais bozkırlarından mükemmel 300.000.000 ton tahıl aldı. Ne Kuban ne Stavropol böyle miktarı verdi.

Verimli bozkırlardan ekmeği kolayca almadık. Onu yapmak için herkes için milli arası bir iş oldu. Kazakların yardımcı olmak için burada onlarca ülkenin her yerinden gelen yurtseverleri sürüp  güçlü bir akış tekniği geldi. Oysa şimdiki ülke tüm güçlerini gerektiğini duyuyordu.

Hasat günlerinde yerel Parti ve hükümet organları operasyon karargahı olarak görev yapmıştır. Güneydeki iş sona erir ermez yüzlerce biçer döver, araç, mekanik hububat yükleyici ve insanlar kuzeyine atılmışlar. Genellikle araba durmadan onun çiftliğ,n alanlarından ekmek çıkar çıkmaz, sınırı geçip komşularının tahıl kütlesine vurmuştu.

Kazak milyar için heyecanla küçükten büyüğe sarılmıştı. Ama saklamayız: her şey sorunsuz değildi. İstediğimiz gibi her şey olamadık. Acı ve sevinçle eski ve yeni yerleşenler ile Moskovalılar, Leningradlılar, Kievliler, Minskliler, Kişinevliler ve başka yarışmacılar büyük mücadelede ekmek için birçok diğer katılımcılar yarışmaya katıldılar.

İş günlerimizin bir özelliği söylemek istiyorum. Bakir toprakta görülmemiş bereket buğday rekoltesi ile başarmak için ayrı toplama yardım etti. Bir tahıl pud milyondan fazla kaybetmeden o hızlı avantajlarını gösterdi. Birçok önemli Kazak mekaniklerin isimleri bütün ülkede meşhurdur. Onların kahramanca çalışmaları  halk ve parti tarafından çok değerlendirildi.

 Yarışma mekaniği Kazakistan birden kazanan, şanlı birleştirici Peter Müzik,  bu sezonda iki biçerdöverle 3000 hektar ekmeği topladı. Ve ne bir ekmeği! Bazı günlerde 100—120 hektarı biçerek 1500—1700 buğday kentalı idi.

"Avangard" MTS Sosyalist Emeği Kahramanı İşçileri, Gregoriy Zubkov ve Yevstafiy Sazonov kombaynerleri, "Stalinist-6" iki biçerdöver ile günde 100’den fazla hektar tohumu temizliyordular.  Kazak SSC Yüksek Sovyeti Presidium'u onlara Fahri mekaniği cumhuriyet unvanını verdi.

 Bakir toprak kahramanlarından arasında genellikle görünüşte uzun doğrudan sahada çalışma alışkanlığını kaybetmiş insanları sık sık karşılayabilirsiniz. Çiftlikte, Mayakovski Kustanay bölgesinde, A.Oskin, tatil zamanında Temiryazevka  öğrenciler grubunun başında, akademinin öğretmeni, Tarım Bilimleri, geçmişte ülkenin birleştiricisi, kolektif çiftlik personeli yöneten Okulunun dinleyicisi, eski biçerdöverci yerli çiftliğine geldi. А. Oskin ve F. Top4iy birkaç ekim makine ve tırmığı takılı traktörü alıp Sosyalist Emeği Kahramanı, en iyi cumhuriyet birleştirici, A. İsaakov ile yarışmaya girdiler. Ve bu örnek başkalarına ne kadar yararlıdır! Nasıl bir saygı ve sevgi ile biçerdöverin köprü üzerinde duran bilim adamı öğretmene nasıl baktılar!

Bu yıl, büyük bir ekmek bakir toprakları bize Kazakistan bakir bozkırlarında yüzyıllar boyunca ne kadar efsanevi hazineleri sakladığı gösteriyor. Ülke zenginleşir! Bozkırda kolektif-milyonerleri çoğalır. Eskiden Kuzey Kazakistan bölgesinde küçük çiftlik Amangeldi’nin fabrikası gelir olarak 300 bin rubleden fazla hiç bir zaman almamıştı. Şimdiden ise hesabında 3 milyondan ruble fazladır. Bügünlerde cumhuriyetimizin her yerinde, her köylerinde, her avullarında, kasabalarında, bolluk güçlü kaynağı açılmış olan Merkez Komitesine partinin sıcak teşekkürünün sözlüğü duyulur. Şimdiden yüzyılların el değmemiş bakir toprağı halka hizmet eder!

1956

 

 

BOZKIRLARIN ADAMI

Eskiden bozkır-Kazak sözlüğünde böyle bil kelimeler yoktu: iktidar, hak, ses. Onun hayatında onları yoktu. Bu kelimelerin anlamı Kur'an kendisi gibi, karanlık ve anlaşılmazdı.

Fakat iktidar ve hak bozkırda vardı. Onların görüntüsü yoksulun önünde  başının üstünde sanki kamçı gibi durdu. Yoksulların hayatı acı, cesaret dolu ve daha iyi bir yaşam hayalleri ile geçerdi. Sonsuz ve sıkıcı bozkır hayatı kısalttırıp ilgisizlikleriyle canı sıkıyordu.

Bir gün onun bir satır çıktığında kırk yaşındaydı: «Yaşlılık geldi, düşünceler kederli, uyku az...» Üzüntü dolu bu sözleri muhteşem düşünür, tutkulu savaşçı, büyük bir şair tarafından, halkı ezdirenler ve Kazak toprağının sahibi olan «yüzlerce cahil karşı cesurca mücadelede» çok şaşırtıcıdır.  Eğer böyle büyük bir insan kendisini kırk yaşında yaşlı adamı düşünseydi ne kadar sonsuzluk,   zor yaşamı vardı!

Ağır ve monoton yüzyıllar geçiyordu. Baba kendisini haklı çıkarmış gibi   ve oğlunu sakinleştirmiş gibi diyordu: «Böylece atalarımız yaşardı, böylece biz yaşıyoruz». Sanki Kazak toprağı donmuş gibi, zaman durmuş.

Bozkır Kazak XIX ve XX yüzyıl başlarında bile uzak geçmişin çürümüş  bataklığında yaşamaya devam ederdi. Bu dönemde bu kadar erken böyle bir adam Abay gibi yaşlanmak hiç şaşırtıcı idi. Çünkü düşünen adam için  üzülmeyerek, ruhu kaybetmeyerek başka sıkıcı ve boş «ata» yılı yaşaması bu kadar kolay değil.

Evet, devrimden önce Kazak bozkırda böyle bir hayatı vardı.

Bu monotonluğu hızlandırmak, bu zincirleri kırmak, zalimleri öldürmek, insanların hayat ve kaderlerini değiştirmek, zamanın inmesi hızlandırmak için kendi ülke olarak ilan edilmiş ile şiddetli mücadele başladı. Bu büyük mücadelede halkımız insanlar özgürlük buldu, şarkıda söyler gibi, halkımız uzay ve zamanı fethetmeye başlayıp toprağın sahibi oldu.

Eski ve yeni zamanın tanığı, büyük ozan Jambul, şarkılarından biri Ekim'den sonra doğduğu söyledi. (ama 1917 yılında onun yetmiş yaşından fazlaydı.) Kendi yetmiş yılını yaşlılık değil kendine gençlerin ataklığını alan vadeyi düşünüyordu. Bu sözlere yaşlı adam büyük anlamı koydu. Gözlerinin önünde bozkırların görüntüsü değişiyor. İnsanlar on yıl boyunca yapamadığı şeyler bir yıl içinde yapabilir, on yıl boyunca ise  yüzyılı yeter olmadığı yapar. Biz büyük dönemle yaşıyoruz, yaşlarımız dönemle aynıdır.

Gurur ve çalışma şeref duygularıyla bahar komünizmin parlak güneşin altında halkılarımız gelişir. Dönemimiz ölçülü ve cesur ruhu, cesaret ve kahramanlık ruhu, yaratıcılık ve cömertlik ruhunu Sovyet insanlara getirdi. Bu hiçbir engelleri tanımayan Lenin'in partisi, Bolşevizm'in ruhudur.

Memleketin dağ ve deniz, bozkır ve ormanları Sovyet insanın tek bir gururu değil yani. Onun kırk yıl içinde yarattığı, ülkenin çehresini yücelttiği, onu çelik ve betona giydiğinden gurur duyuyor. Yeni denizler kendiliğinden değil ortaya çıktı, nehirler kendiliğinden değil bağlıyor, su kendiliğinden değil çöle geldi.

Ural'dan Tien Şan'a, Hazar'dan Altay'a kadar demir çelik kurşun ve bakır, kömür ve petrolün güçlü devleri kesintisiz zincir ile uzatır. Kazakistan şehirleri fabrika, lokomotif ve gemilerin sabahki horoları ile uyandırıyor. Binlerce traktörlerin kükremesiyle çiftlik bozkır cevap veriyor. Ve belki de bir çalışma yılı içinde Kazakistan yüzyıl boyunca üretmiş olanlardan şimdi daha fazla üretiyor. Bu gücü ona Sovyet İktidarı verdi.

Urkvart'ın, Sovyet iktidarının ilk yıllarında Balhaş'ın bozkırında ve daha uzakta onun «sinek avlamasını» izin verdiğini istediği, İngilizce avcı kehaneti  gerçekleşmemişti. «Yakında, belki 50 yıl sonra, belki de 100 yıl sonra bu yerlerle uğraşırsınız», — Sovyet hükümetine yazdı. Tam 10 yıl sonra, ama 50 veya 100 sonra değil, kömür Karaganda gürleyip Balhaş bakırı dökülmeye başladı. Şimdi bozkırda onlarca iri sanayi tesisi yan yana dizili duruyor, kültürlü sosyalist şehirler yükseliyor. Bunlardan biri Karaganda, yakında yarım milyonluk nüfusa sahip olacak.

İngiliz sömürücüleri Kazak sahrasını çok "kurcalamıştı". Çarlık döneminde onlar bizim petrolümüzü de, kömürümüzü de, bakırımızı da, altınla gümüşümüzü de ele geçirmişti. Bizim kırlarımızı acele acele dolaşmışlardı.

"Maden arayıcı için tam bir cennet", diye "Spas Bakır Madeni Anonim Şirketinin" müdürü Nelson Fell arayıcıların Balhaş gölü yakınlarında toprak altındaki buluşlarıyla hayran kalarak yazıyordu.

Rus-Asya Birliğinin müdürlerinden biri olan eski ABD cumhurbaşkanı Herbert Hoover de, ABD'nin milyonerlerinden Morgan da, eski Fransa cumhurbaşkanının oğlu Ernest  Carnot da Kazak halkının cebine kendi elini geçirmeye çalışmıştı. Sovyet hükümeti onların ellerine vurdu. Ben de, hükümetim, bunun için sana teşekkür ediyorum, diye candan söylüyorum!

Kazakistan'daki medeni devrimin kazanımları özel öneme sahip ve daha önceki Kazak tarihinden hiçbir şeyle kıyaslanamaz.  Kazak'ın aklı ve hisleri, yüzyılların her şeyi yok eden baskısının, vahşiliğin ve keyfiliğin esaretinden kurtuldu.  Cehaletin ve kültürsüzlüğün hakimiyeti geçmişe karıştı. Sosyalist kültürü Kazak halkının günlük yaşamına derin kökler saldı.  Kazak halkı milli müzik aleti olan dombradan milli opera senfonik orkestrasına kadar kocaman mesafeyi aştı.  Geçmişte okuma yazma bilmeyen Kazaklar İlimler Akademisini kurdu.

Eskiden en geri kalmış nüfus kısmı olan kolhoz köylülerinin kültürel başarıları da dikkate değer.  Kzıl-Orda eyaletinin Çilik bölgesinin Avangard kolhozunda 19 kişi yüksek tahsillidir ve onların hepsi pirinç üretiminde çalışıyor.  Kustanay eyaletinin Presnogorkovsk bölgesindeki benim öz Jana jol kolhozum cumhuriyet için 22 milli öğretmen vermiştir. Bu kolhozun kız erkek olmak üzere on iki genci Alma Ata'nın ve Moskova'nın yüksek okullarında eğitim görüyor, beş kişi yüksek okulları bitirerek üretim uzmanı olarak geri döndü.  Kolhozun tam okulu var, orada üç yüze yakın çocuk eğitim görüyor.

Sovyet Kazakistan'ın kolhoz köylerindeki ve avullarındaki  derin kültür kökleri bunlar.

Ekim devriminden sonra kocaman arazilere sahip olan, ancak kendi sanayisi, kendi ekipmanları olmayan Kazak halkı yeni topluluk kurma, yeni hayat oluşturma yolunda bulunan çok büyük zorlukları kendisi aşabilir miydi? Hayır.  Sadece kuvvetli Sovyet Birliğini oluşturan dost halkların, kardeş halkların çıkar gözetmeyen yardımı ve desteği cumhuriyetin hızla gelişmesi ve büyümesi için esas oluşturdu. Sadece tüm emeğini, enerjisini, bilgisini ve gücünü halka hizmet etmek için harcayan komünist partisi sayesinde biz geçmişten şimdiki parlak zamanımıza kocaman adım atabildik.

Komünist partisi çalışmada yeni ve daha yeni kahramanlıklara ulaşmak için bizim halkımıza ilham veriyor.  Halkın ruhu ise büyük güçtür. O, savaşta cesaret ve emekte kahramanlık yaratır, kendi davamızın doğruluğuna olan inancı, zafere olan inancı doğurur.

Ancak Parti ve Sovyet hükümeti sayesinde biz yüzyılların derinliğinden güneşli sosyalizm dünyasına, halkların ve insanların eşit olduğu dünyaya, dostluk ve mutluluk dünyasına büyük sıçrayışı gerçekleştirdik. Ve ben şu söylüyorum:

"Benim öz hükümetim yaşasın!  Benim öz partim!

1957

 

 

 

ÇOKULUSLU SOVYET EDEBİYATININ BÜYÜK USTASI

 

Kırk yıl önce Avrora toplarının ateşlerinin balkı, baskı hakimiyetinin çöküşünü, Rusya halkları için sabahın, hürriyet ve mutluluk sabahının geldiğini müjdeleyerek, Petrograd'ın gece karanlığını kılıç gibi biçiyordu.  Devrim kruvazörünün tehlike çanı gibi uğultusu yer küresini dolaşarak, aynı anda insanlık tarihinde yeni çağın başladığını ilan etmişti.

Tüm halkların ve kabilelerin emektarları bu müthiş darbenin-Rusya'daki Büyük Ekim Sosyalist Devrimininin oluşumunu büyük sevinçle karşıladı.  Sosyal adalet için mücadelesi zamanın derinliklerine dayanan eskiçağ göçebelerin kocaman ülkesi olan Kazakistan da kendi devrimini eşi benzeri olmayan coşkuyla selamladı.

Göçebe hayvan yetiştiricisinin yirmi yaşlı oğlu Muhtar Auezov ilk eserini-köhne feodal çürük durgunluğu şartlarında Kazak gençliğinin trajik kaderi hakkındaki piyesini tam bu yıl yazmıştı.  Bozkırın delikanlısı trajedide büyük sosyal öneme sahip konuları ele alıyordu, eski çağdışı kuralların dehşetini lanetliyordu.

O zamandan beri kırk sene geçti. Bizim Vatanımız unutulmaz ve çok sevilen Vladimir İlyiç Lenin'in ölümsüz dehasıyla kurulan ve yetiştirilen Büyük Komünist partisinin yönetiminde Sovyet cumhuriyetlerin kuvvetli birliğine, barış, demokrasi ve sosyalizm  bayraktarına dönüştü.  Kazakların ülkesi çoktan çiçek açan sosyalist cumhuriyetine dönüştü. İlk defa çadırlarda sahnelenen "Yenlik-Kebek" trajedisi çoktan Kazak tiyatro sanatının altın fonuna girdi.

Bir zamanlar genç olan muhtar ise çokuluslu Sovyet edebiyatının büyük ustalarının biri, seçkin Sovyet toplum eylemcisi oldu.  Onun kır saçlı başını akademi üyesinin adı onurlandırıyor. 

Kazak halkının sosyalist kültürünün gelişiminde Muhtar Auezov'un hizmeti büyüktür.   Çok okumuş, engin bilgi sahibi olan, sosyalist  gerçekçiliğin seçkin ustası yoldaş Auezov daha Kazak Sovyet edebiyatının emekleme çağında  onun gelişimine ve atak hareketine çok kişiden oluşmayan bir grupla önderlik etmişti, Kazak nesrinin ve dramatürjisinin öncülerinden biriydi ve bu türlerin gelişimi için çok şey yapmıştı.

Kazak halkının büyük şairi Abay Kunanbayev hakkındaki dört ciltlik büyük eseri sadece bizde değil, ülkemizin sınırları dışında da herkesin takdirini kazanmıştı. Yazara hükümet ödülünü sunarken K. E. Voroşilov'un söylediği şu sözler Auezov'un büyük eserinin etraflı ve doğru değerlendirmesi olmuştur:  "Siz halkınızın yüce halk olduğunu gösterdiniz, onu ünlendirdiniz ve umarım, daha da ünlendirirsiniz. Sizin Abay hakkındaki, büyük halkınız hakkındaki eserinizi tüm Vatanımız biliyor."

Muhtar Auezov ilk önce geniş anlamında bir yazardır. Edebiyatta olsun, sanatta olsun her gerçek istidada özgü olan insanlık, sadelik ve şeffaf netlik onun eserlerindeki en yüksek ve değerli olan şeydir.  Canlı ve samimi hissin basıncına itaat eden derinden şairane yaradılışın  duyumlarını ve ruh hallerini aktarma hevesi onu daima tahrik ediyor. Auezov'un sadeliği zoraki, milliliği taklit etme niyetinden doğmuş sahte bir sadelik değildir.  Her türlü manyerizm ve geniş okur kitlesinin aklının ermeyeceği iddialar ona yabancı geliyor.

Muhtar Auezov verimli bilimsel-eğitim çalışmasıyla yazarlığını çok iyi bir şekilde uyuşturuyor. Onun Kazak folkloru, Kırgız Manas destanı ve Özbek Alpamış destanı üzerine çalışmaları, Alma Ata'nın yüksek okullarının kürsülerinden verdiği konferanslar yazın bilimine büyük kuramsal katkı sağlamıştır.  Bu hizmetleri onu Sovyet Birliğinin şarkiyatçı bilim adamlarının ilk sırasına getirmiştir.

Sovyet gerçekleri, her zaman özenle yazara yardım eden ve doğru istikameti gösteren bizim Komünist partimiz Muhtar Auezov'u yazar yapmıştır.  Jübilesi kutlanan değerli yazarımıza Komünist partisinin büyük amacı olan komünizm kuruluşuna özveriyle hizmet etmeye devam etmesi için yaratıcı ilhamlı uzun ömür dileyelim.

1957

 

 

KADER BİZİ MUTLULUKLA EBEDİYEN BİR BİRİMİZE BAĞLADI

 

Hangi milletten olursak olsun, Sovyet insanları olan bizlerin her birimizin kaderi ve yaşam öyküsü öz halkımızın kaderi ve yaşam öyküsüdür. Dünkü haklarından yoksun göçebe çobanın oğlu olan Kazaktan şimdi yetenekli eylemci ve yeni topluluğun aktif kurucusu olarak bahsediliyor ve bu kimseyi şaşırtmıyor.  İlham dolu yaratıcılıkla, Yüce Ekim devriminin zafer  gümbürtüsüyle ve Lenin partisinin dehasıyla hayat arzusu uyanan bizim tüm Kazak halkı böyledir.  Bunun bilincinden sınırsız gurur duyan biz Kazaklar samimi sevgi sözleriyle ve kalbimizdeki şükran duygularıyla kendi bakışlarımızı kaderin bizi çok önceden ve mutlulukla ebediyen bağladığı Rus milletine yöneltiyoruz.

Ruslar kendi kahramanlığıyla ve aydınlık aklıyla Sovyet birliğinin tüm halklarına olduğu gibi bizim de özgür olmamıza ve dünyanın uygar milletlerinin arasında kendi yerimizi bulmamıza yardımcı oldu.

Bu gün Kazakistan'ın uçsuz bucaksız enginliklerini dolaşırsanız, insanların nasıl değiştiğini, onların karşısında ne kadar geniş ve parlak dünyanın tüm güzellikleriyle açıldığını görürsünüz. Kır sakallı Kazak kolhozcusu ilk bakıştan, sizin ilk kelimelerinizden ne kadar kültürlü ve eğitimli olduğunuzu hata etmeden belirler. Bunun için ana ölçütlerin biri de Rus diline hakim olma seviyenizdir.

Biz Rus dilini bildiğimiz için gurur duyuyoruz.  Şimdi Kazak halkı için erişilmeyen bir kültür alanının olmaması sırf Rus dili sayesindedir.  Lomonosov'un ve Puşkin'in, Plehanov'un ve Lenin'in dilini öğrenerek, daha önce kendi yazılı alfabesi olmayan Kazak halkı okuma yazma bilen halk oldu, insanlığın tüm bilim dallarına girdi, onların ehli oldu.

İşte bu yüzden biz Rus halkına teşekkür ediyoruz, ondan yeni şeyler öğreniyoruz, sürekli bu halkın dilini öğreniyoruz.  İşte bu yüzden biz Rus halkına büyük kardeş diyoruz, onun diline ise ikinci ana dilimiz diyoruz.

1957

 

 

BENİM GURURUM-BENİM CUMHURİYETİM

 

Kazak toprağı geniştir! Altay'dan Ural'a kadar, uzak Sibirya'dan Alatau'ya kadar onun enginlikleri yayılmıştır. Doğudan batıya üç bin kilometre, kuzeyden güneye doğru iki bin kilometre - işte benim cumhuriyetimin alanı böyle. Bu alanda 5 Fransa veya 21 İngiltere yerleştirilebilirdi. Bizim karlı dağlarımız da, sıcak sahralarımız da, yeşil ovalarımız da, ıssız çöllerimiz de var. Şubat ayında Güney Kazakistan'da ilkbahar ekimi başlıyor, kuzeyde ise eksi 50 dereceye ulaşan dayanılmaz soğuk var. Nehirler ve göller farklı zamanlarda buz örtüsünden kurtulur ve dalgaları da farklı olur.

Ana toprağımızın geçmişi hazin ve çetindir. Kazak toprağı eski şehirlerin yıkıntılarıyla, eski çağ abideleriyle ve mezarlıklarla doludur. Bunlar halkın geçmişte yaşamış olduğu trajedinin izleridir. Kazak toprağına ne kadar baskın yapılmıştı, amansız yüzyılların devamında ne kadar ıstırap ve yoksunluklar geçirmişti.

Yabancı istilacılarla erkekçe savaşarak Kazak halkı kendi dikenli tarihi yolunu saraylarla değil, taş yığınları ve toprak duvarların kalıntılarıyla, çeşitli dönemlerde  çarpışmalarda vefat eden en iyi oğullarının ve kızlarının ölümüne ağıt yakarak betimlemiştir.

Yine de çok asırlık sosyal ve milli baskı karanlığından Kazak halkı halkın ruhunu, onun acısını ve ıstıraplarını, umutlarını ve fikirlerini anlatan zengin manevi kültür eserlerini bu günlere kadar ulaştırmıştır.  Sözlü olarak ulaşan masalların ve efsanelerin, folklor eserlerinin birçoğu halkın geçmişteki haklardan yoksun hayatı, onun acı kısmeti hakkında bol bol anlatıyor. Halkın haklardan yoksunluğunun son şahitlerinden biri büyük Abay sert gerçekçi tablolarla feodalizm boyunduruğunun altında inleyen Kazak halkının hayatını tasvir etmiştir. Şu mısralar ağzından çıktığında Abay kırk yaşındaydı: "İhtiyarlık geldi, fikirler kederli, uyku az..."

Keder dolu bu sözlerin cesurane halkı sömürenlere ve Kazak toprağının ağası olanlara karşı, "binlerce cahile karşı savaşan" tutkulu mücadeleciye, harika düşünüre, büyük şaire ait olduğu çok şaşırtıcı geliyor.

Eğer Abay gibi böyle yüksek yetenekli, büyük iradeli birisi kendini kırk yaşında ihtiyar kabul etmişse, hayat ne kadar mutsuz ve sıkıntılıydı!

Ardı ardına yüzyıllar dizisi ağır ve tekdüze geçiyordu.  Baskı ve kölelik emekçi kişinin aklını körleştiriyordu, ruhunu bastırıyordu, hayatını kısaltıyordu.  Baba oğluna dedelerinin de aynı onlar gibi yaşadığını söyleyerek kendini aklıyordu veya oğlunu teskin ediyordu. Sanki Kazak toprağı tekdüzeliğinde donakalmıştı, onun için zaman durmuş gibiydi.

Zincirleri kırmak için, halkın hayatını ve kaderini değiştirmek için, zamanın akışını hızlandırmak için halkla otokrasi arasında şiddetli savaş başladı. Bu büyük savaşta Rusya'nın en iyi kişilerinin desteğiyle Kazaklar kendi özgürlüğüne, özerkliğine, devletine kavuştu.

Şimdi Kazak bozkırının görünümü gözümüzün önünde değişiyor. Halkımız daha önce on yılların devamında yapılması mümkün olmayan şeyleri bir yılda yapabiliyor, on yılda ise daha önce asırlarca yapılamayan işleri başarıyor. Bizim senelerimiz tam döneme eşittir.

Yıllar çok kısa gibi geliyor bize, biz zamanı aşıyoruz, çölde denizler, stepte bahçeler oluşturuyoruz, nehirlerin yataklarını değiştiriyoruz. Bizim senelerimiz sanata dönüşen yaratıcı çalışmayla geçiyor. Çağın yüceliğini anlamamız bize güç ve enerji veriyor. Biz hayata ayak uyduruyoruz, bu yüzden bizim yaşlanmaya zamanımız yok. Meşhur Kazak Sovyet şairi Sabit Mukanov "Benim elli yaşımda" şiirinde şöyle yazıyor: "Yüze kadar yaşasam da, yaşlanmam!"

Biz Büyük Ekim devriminin kırkıncı yıldönümüne yaklaşıyoruz. Kırk yıl, bir kişinin hayatında büyük ve halkın hayatı için çok küçük bir zaman zarfı. Ama bu dört on yıllığın içinde benim halkım ne kadar tarihi sıçrayış gerçekleştirdi. Ekim devrimi sayesinde Kazaklar ilkel ekonomili feodalizm-otokrat hayat tarzından kapitalizmi-tam bir dönemi aşarak sosyalist hayat tarzına geçti.

Sovyet iktidarının kırk yılı içinde Kazakistan cahillikten, bilgisizlikten kurtuldu, yeni şehirleri, fabrikaları, tesisleri, yüksek okulları, tiyatroları, kültür merkezlerini oluşturdu, vahşi çölleri ve bozkırı fethetti.

Sosyalizm yakın geçmişte kendi gericiliğiyle bilinen Kazakistan'ın sayısız zenginliklerini uyandırdı ve hayata getirdi. Kazakistan şimdi büyük endüstriyel tarım ülkesi. Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinin maden sanayisi 1913 yılına kıyaslandığında 1757 kat, taş kömür sanayisi - 383 kat büyüdü. Şimdi Karaganda kömür havzasında devrim öncesi tüm Rusya'da üretilen kömürden daha fazla kömür elde ediliyor.  Gelecekte cumhuriyetimi daha da büyük perspektifler bekliyor. Mesela, altıncı beş yıllıkta Kazak SSC'nin ekonomisine 78 milyar Ruble yatırım yapılacak. Bu rakam, ilk beş yıllıkta tüm Sovyet Birliğinin milli ekonomisine yapılan yatırımdan bir buçuk kat büyüktür. Bu gerçekler, devrimden önce işçi sınıfı olmayan ve çoğunlukla hayvancılıkla uğraşan Kazak halkının milli gelişimi için derin tarihi anlama sahiptir.

Dahi lider Vladimir İlyiç Lenin'in III. Komsomol kongresinde komünist topluluğu kurmak için organize çalışmanın anlamı hakkında söylediği şeyler gayriihtiyari akla geliyor.  Bu günkü Kazak kuşağı, gereken teknik ve kültür kaynaklarına sahip bilinçli komünizm kurucularıdır.

Daha önce üzerinden sadece göçmen kuşların uçtuğu, nadiren deve kervanlarının geçtiği uçsuz bucaksız bozkıra artık güçlü makineler geldi. Ataları tüm insanların kardeş olacağı ve hayatın sevinçli olacağı bir zaman hakkında birçok şarkı bestelemiş, birçok masal uydurmuş olan dünkü göçebeler onları kullanabiliyor.

Çocukken ben çok masal duymuştum. Onları bana kış akşamı çadırda yanan ateşin başında ninem anlatıyordu.  Onları bozkırların çocukları olan bizlerin tüm uzun yaz günü boyunca "çoban yoğurdunu içmek ve kuş yavrularını yakalamak" için peşine takıldığımız çoban anlatıyordu.   Ve nihayet, onları bayram günlerinde halk için şarkı söyleyen ozanlardan duymuştum.

Konuların ve durumların çok çeşitliliğine rağmen tüm bu masalların ana fikri tek şeye dünyada adaletli hayat, maddi ve manevi zenginliklerin bolluğu hakkındaki hayale dayanıyordu.  Masalların bir kısmında hararetli kumlu bozkır engin çimenliklere, çağıltılı dereleri olan çiçekli bahçelere dönüşüyordu. "Koblandı" destanında kahramanın kanatlı atı altı aylık yolu birkaç saniyede geçiyordu. "Dev kuş" efsanesinde insanlar kanatla uçuyordu. Halk kendi geleceğine, daha iyi zaman olacağına inanıyordu. Onlar geldi.

Bir yazar olarak bana bizim kültürümüzün kaderi yakın ve değerlidir. Bir zamanlar bizim atamız olan büyük eğitimci, Rus ordusunun subayı Çokan Valihanov duyarlı Kazak halkının Rus kültürünü tanıması sayesinde tarihi hızlı gelişmeyi elde edeceğini yazmıştı.  Çokan'ın bu kehanete benzer tahmini doğru çıktı.

Kazak halkı şarkının, müziğin halkıdır. Daha Aleksandr Puşkin "Kozı-Korpeş ve Bayan Slu" Kazak destanına ilgi gösteriyordu. Rus müzikolog bilimadamları tarafından not alınan Kazak halk müziği aydın Rusya'nın ve Avrupa'nın en iyi temsilcilerinin gönlünü fethediyordu. Ancak hiçbir zaman Kazakların sesi Sovyet yıllarında olduğu gibi böylesine güçlü ve sevinçli çıkmıyordu.  Sadece kendi halk eserlerini değil, ama Rus ve dünya klasik eserlerini çalan halk müziği orkestraları Moskova dahil olmak üzere Sovyet Birliğinin birçok şehrinde sahneye çıkıyor. Abay'ın adını taşıyan Akademik Opera ve Bale Kazak tiyatrosunun, Kazak akademik dram tiyatrosunun en iyi oyunları tüm ülkede meşhur.

Kazak edebiyatı çoktan tüm Sovyetler Birliği seviyesine, onun üzerinden ise dünya arenasına çıkmştır. M.Auezov'un  "Abay" romanı, S. Mukanov'un "Botagoz", "Sulu şaş", G.Mustafin'in "Çiganek Bersiyev ve "Millioner" romanları  birçok dünya dillerine çevrilmiştir. A.Tajıbayev'in, G.Ormanov'un, T.Jarokov'un,  A.Sarsenbayev'in, H.Yergaliyev'in, H.Bekhojin'in,D.Abiliyev'in, S. Mavulenov'un  şiir kitapları Sovyet okurları arasında popülerliğe sahip.

Geçen yaz ben uzak otlakların birinde olmuştum ve orada yedi sınıfı hem de liseyi bitiren genç hayvan yetiştiricilerinin Puşkin, Turgenev, Gugo'nun eserlerini kendi ana dilinde okuduğunu görmüştüm.

Bir zamanlar bir masal duymuştum, sonra ise ona Nizami'nin şiirlerinin birinde rastlamıştım.  Geçmişin büyük şairlerinden ibret alarak ben kendi eserlerimde gerçek günümüzden, halkın aklında ve kalbinde oluşan tüm efsaneleri aşan gerçekten bahsettiğimde bu milli sanat kaynağından, yani masallardan yararlanıyorum.

Bu gerçek günümüz için biz öz Komünist partimize müteşekkiriz.

1957

 

 

KALPLERİMİZ HALKIMIZLA

 

Olağanüstü XXI. Komünist partisinin kongresini toplama hakkında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkezi Komitesinin genel toplantısının kararlarını benim memleketim Kazakistan coşkuyla, yeni yaratıcı coşkunlukla karşılıyor. Ülkeye her sene birçok katar bakır, kalay, kurşun ve demir veren dev Altay'ın, Çimkent'in, Cezkazgan'ın, Balhaş'ın ve Temirtau'nun ateş püskürten fırınları daha daha da alevlendi. Bu günlerde Kazakistan milyarının kaderi belirlenen Cumhuriyetimin bakir topraklarında biçerdöverlerin uyumlu uğultusu güçleniyor. Bakır toprakta yetişmiş dolgun buğday taneleriyle yüklü ağır oto taşıtlarından oluşan tahıl kervanları sırayla hareket ediyor. Ülkemizin uçsuz bucaksız enginliklerinde 1965 yılına kadar koyun ve keçi sayısını 75 milyona ulaştırmayı üstlenen çobanların kuvvetli korosu tarla kamplarının şarkılarıyla kaynaşıyor.

Kazakistan'ın madenli katarları da, onun yeni milyar pud tahılı da, gelecekteki milyarlarca pud tahılı da, onlarca milyon koyunu da komünizm kurma planıyla, devletin en gelişmiş kapitalist ülkelerle barış içinde rekabet etme planıyla çok iyi uyuşuyor.

Ama en önemlisi de bizim insanlarımızın şunu bilmesidir: biz sadece ilimde ve teknikte, milli eğitimde değil, ama insanların maddi gereksinimlerini karşılamakta da, hayatın tüm dallarında emek üretkenliğinde de kapitalizmi geride bıraktık, geride bırakıyoruz ve geride bırakacağız.  Sovyet insanları, 1959-1965 yy. dönemi için SSCB milli ekonomisinin gelişmesini denetleme rakamlarının büyüklüğünü öncesinden hissediyor.

Tüm ülke şimdi yeni plan üzerinde düşünüyor.  Şu an yeni akıllı makinelerin çizimleri üzerinde eğilerek oturan bilim adamını, önünde komünizm şehirlerinin mükemmel dış hatlarını gören mimarı göz önümde canlandırmak benim için zor değil.

Önümüzdeki yedi yıllık plan üzerine yazarlar da derin düşünüyor.  Hatalarımız az değildi. Biz, yazarlar, her zaman döneme ayak uydurarak gitmemiştik.  Dönemin ruhu, bizim eserlerimizde de her zaman değerli sanatsal yansımaya mazhar olmamıştı.    Biz ilk olarak anlatmamız gereken ve hitap etmemiz gereken çokuluslu okurların-komünizm kurucularının ruhunu, kalbini fethetmek zorundayız.

SSCB klasik sosyalist ülkeye dönüştü, onun zengin tecrübesini birçok ülke ve halklar örnek ediniyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin XX kongresinden sonra Ekim devrimiyle başlatılan yeni insanlık çağının, emekçilerin çağının, halkların eşit ve kardeş olduğu çağın, yüksek hümanizm çağının evrensel muhtevası daha geniş ve daha derin kendini belli etmeye başladı.

Çokuluslu Sovyet kültürü ve edebiyatı halklarımızın büyük kazanımlarından biridir. Ancak dünyada öncü olan edebiyat okurların isteklerini daha da iyi tatmin etmesi lazım. Ona karşı, Sovyet yazarlarına karşı titizliğin yükselmesi, gerçek ustalığa ulaşma hakkında bahsediyoruz.  1965 yılında ekonomik ve manevi gelişmenin kuşkusuz daha yüksek fazına ulaşacak  toplumumuzu bu senede göz önünde canlandırdığımda kafama bu ikinci fikir geliyor.

SSCB'nin güçlü çalışma bölgelerinden birisi olan Kazakistan beş yıllıktan beş yıllığa kendi kahraman omuzlarını doğrultuyordu. Biz, Kazakistan'ın yazarları, cumhuriyetimizle gurur duyuyoruz ve onun manevi zenginliklerini çoğaltmak, bizim harika çağımızla uyumlu kitapları yayınlamak üzerinde düşünüyoruz.

1958

 

 

 

ON GÜNLÜĞÜN YÜKSEK BAŞARISI

 

Moskova'da Kazak sanatının ve edebiyatının on günlüğü sona eriyor.

Vatanımızın başkenti Moskova'da hemen hemen on neşe ve heyecan dolu gün geçirdik. Biz zor beğenir başkent seyircilerinin ve okurlarının karşısına çıktığımız için heyecanlanıyorduk, bu çok titiz seyircinin ve okurun muhtevası sosyalist ve biçimi açısından milli olan bizim sanatımızı, edebiyatımızı içten sevdiğini ve ona yüksek değer verdiğini her adımda görünce seviniyorduk.

Önümüzdeki senelerde ülkemizin ekonomisinde ve kültüründe devasa değişiklikler gerçekleştirilecek. Yeni hayatın kurucusu, bizim okurumuz ve seyircimiz olan Sovyet insanının kültür seviyesi hızla yükseliyor.

Düzenlenen on günlük sosyalist ülkede milli kültürlerin kuvvetli gelişmesine yine bir defa inandırıcı bir şekilde tanıklık ettiği için şimdi bunun bilincine varmak özellikle bizi memnun ediyor.

Kazak edebiyatının yüksek ideolojik-sanatsal değerlerinin yaygın bir şekilde takdir edilmesi, Kazak yazarlarının en iyi eserlerinin 10'dan fazla yabancı dile tercüme edilmesi edebiyatımızın çokuluslu Sovyet edebiyatının ileri gelen edebiyatlarından biri olduğunu, tüm tarzlarıyla olgunluk aşamasına geldiğini gösteriyor.

Tüm bilim ve sanat adamları için eşi görülmemiş uygun şartlar oluşturan XX parti kongresinden sonra Kazak edebiyatı son derece hızlı gelişmeye başladı.

Sırf bu dönemdeki Kazak edebiyatının gelişimini belirleyen bana göre çok önemli olaylara kısaca değinmek istiyorum.

Birinciden, XX parti kongresinden sonraki dönemde Kazak yazarları tüm çalıştığı edebi türlerde edebiyatın olgunluğunu nitelendiren büyük biçimlere yöneldiler. Son 4 sene içinde 20 roman ve uzun hikaye, 19 uzun şiir, yazın bilimiyle ilgili 4 büyük çalışma yazılmıştır.

İkinciden, XX kongreden sonraki dönemde Kazak yazarlarının büyük çoğunluğu tarihi konulardan bu günün konularına, çağdaş konulara geçti. Son dönemin Kazak edebiyatında üretimde çalışan insanların, Sovyet askerlerinin, kolhozcunun, bilim adamının ve mühendisin tipleri bulunuyor.

Üçüncüden, bu dönem içerisinde bizim sıralarımıza yeni, genç edebiyat kadroları, eserleri Moskova yazarlarının, sonra da sadece edebiyat görüşmelerde çok kere dile getirilen ve bu yüzden adlarını belirtmediğim yayın evlerinin dikkatini çeken şairlerle ve nesircilerle tamamlandı.  Genç nesil edebiyata hafif esnek adımlarla, güvenle ve korkusuzca geliyor.

Dördüncüden, bu bizim On günlüğümüzün katılımcıları arasında Kazak SSC'nin İlimler Akademisinin 6 akademi üyesi ve 2 muhabir üyesi, 4 doktor ve 7 master bulunuyor. Bu ciddi yazın bilimci alimlerinin grubu buraya saygın misafir olarak gelmedi, onlar beraberiyle bilimsel yapıtlarının ciddi takımını getirdi.  Onlar Kazak SSC'nin İlimler Akademisinin Dil ve Edebiyat Enstitüsünün ekibi tarafından oluşturulan ve M.Auezov'un ve S.Mukanov'un denetlemesiyle yayınlanan Kazak Sovyet edebiyatının tarihiyle ilgili denemelerin büyük bir cildini tartışmaya sunmak için getirdi. Onlar Kazak SSC'nin İlimler Akademisinin muhabir üyesi Ye.İsmailov'un başta Cambul olmak üzere halk ozanlarının sanatı üzerine büyük bilimsel monografiyi getirdi. Onlar bizim eleştirmen-yazın bilimci M.Karatayev'in modern Kazak edebiyatı hakkındaki büyük bilimsel çalışmasını getirdi,  onlar Moskova'nın yazın bilimci alimlerinin arasında büyük profesyonel görüşmenin konusu olacak Kazakistan'ın ayrı ayrı önde gelen yazarlarının sanatı üzerine monografik çalışmaların birtakımını getirdi.  İlk On günlükte ise bizim yazın bilimi üzerine tek bilimsel çalışmamız bile yoktu.

Beşinciden, ilk On günlüğe Kazakistan'dan sadece bir Rus yazarı İ.Şuhov katılırken, bu On günlüğe Kazakistan'dan 11 Rus yazarı katılıyor, onların en iyi eserleri On günlük için eşit haklı olarak yayınlanmıştır ve Moskova edebiyatçıları arasında tartışılacaktır.

Bu bizim On günlüğümüze ait ve benim özellikle vurgulamak istediğim bazı detaylar bunlardan oluşuyor.

Bizim On günlüğümüzün yüksek başarısını belirlemiş olan yazarların isimlerini, kitapların adlarını ve s. sayarak sizin aklınızı yüklemek istemiyorum. Onlar hakkında edebiyat görüşmelerinde çok söylenmişti, merkezi basın sayfalarında etraflı ışık tutulmuştur. Ama ben, ikinci On günlüğe neyle geldiğimize ve hangi nasihatlerde eve döndüğümüze dair doğal soruya genel hatlarda cevap vermek istiyorum. Bunun için, tabii ki, sadece bizim çokuluslu edebiyatımızın ana karargahı olan SSCB Yazarlar Birliğinde değil, Moskova kütüphanelerinin okuma salonlarında, üniversite amfilerinde ve fabrika kulüplerinde de gerçekleşen bizim yazarların eserlerinin görüşmelerinin bazı sonuçlarına bakmak lazım.

En yansız ve zor beğenir eleştirmen olan çok uluslu başkent okurunun ağzından biz hem yüksek değerlendirmeyi, hem eleştirisel yorumları, hem içten gelen dilekleri duyduk.

Sanatsal tartışmalara geçmeden önce SSCB Yazarlar Birliğinin yönetimiyle anlaştığımız yine de iki ilkel noktayı vurgulamak istiyorum.  Birinciden, On günlük bayram havasının yapıcı, titiz eleştirilerin yolunu kesmemesi üzerine, ikinciden ise, Kazak yazarlarının eserlerinin gençlik diye  ve diğer hususlarda taviz vermeden tüm çok uluslu edebiyata bildirilen yükselmiş taleplerin düzeyinden ele alınması üzerine anlaştık.  Bu iki hususun da tüm görüşmelerde sonuna kadar uygulandığını belirtmek beni memnun ediyor. Kazak edebiyatının gerçek başarıları layık ve yüksek değerlendirildi, eksiklikler ise hoşgörüsüz karşılandı. Kendi ikinci On günlüğündeki büyük başarılarıyla coşkulu hale gelen her nesircimizin ve şairimizin, tiyatro yazarımızın ve eleştirmenimizin Kazak edebiyatının yarınki günü için çok çok yararlı olan Rus yazar kardeşlerimizin birçok derin fikirlerini ve tavsiyelerini yanında götüreceğinden kuşkum yok. Samimi arkadaşların gönülden gelen eleştirilerine yeterli derecede dikkatle kulak vermeyenler ise kuşkusuz yaratıcılık başarısının sevinciyle en az ödüllendirilir.

Moskova'dan, Leningrad'dan, Kiyev'den, Kazan'dan ve Sovyet Birliğinin diğer şehirlerinden yüzden fazla şair, yazar, eleştirmen ve tiyatro yazarı Kazak yazarlarının sanatının tartışmalarına aktif katıldı.  Kazakistan yazarları sırf büyük bir ilgiyle değil, ama eserlerin yüksek seviyede tartışılmasını belirleyen gerekli yaratıcı ortamla çevrilmişti. Biz-Kazak yazarları da, çok uluslu Sovyet şiirinin akordeoncusu N.S.Tihonov'a,  bizim başkomutanımız A.Surkov'a,  M.V.İsakovski'ye, S.İ. Kirsanov'a, V.A.Smirnov'a, K. M. Simonov'a, A.V.Sofronov'a, Ye. N. Permitin'e, L.A.Kassil'e, Ya. V.Smelyakov'a, M. K. Lukonin'e, D. İ. Yeremin'e, S.P. Zlobin'e, Z. S.Kedrin'e, P. P. Verşigora'ya, Ye. F. Knippoviç'e, Yu. N. Libedinski'ye, M. D. Lvov'a, K. Ya. Finn'e ve bizim kitaplarımıza böylesine titizlikle yaklaşan ve onların yüksek seviyede görüşülmesini sağlayan daha da çok, çok Moskova edebiyatçılarına müteşekkiriz.

Kazakistan yazarlarının Moskova arkadaşlarımızın eleştirisel düşüncelerine sadece olgun edebiyata bildirilen talepler açısından değil, ama ilk önce Sovyet Birliğinin Komünist partisinin XXI kongresindeki tezlerde yazarlar için belirlenen  yeni devasa hedeflerin açılarından da yaklaşacağından eminim.

Başta "Pravda" gazetesi bulunan tüm Moskova basınının bizim On günlüğümüzün hazırlıklarını ve gidişatı detaylı izahat ettiğini belirtmemiz lazım. "Pravda"nın sayfalarında Kazak sanatının ve edebiyatının gelişmesinin önemli güncel meselelerinin bir dizisi ele alınmıştı. Bu vesileyle bizim sevgili "Pravda'ya, "İzvestiya", Kultura i jizn", Literaturnaya gazeta" gazetelerine ve diğer başkent gazetelerine içten şükranlarımızı sunmak istiyorum.

Moskova'nın akıllı, objektif ve kültürlü seyircisi-okuru bizim sanat ve edebiyat eserlerimizi sıcaklıkla karşıladı ve onları yüksek değerlendirdi. Ama bizim için en önemlisi Moskovalı'ların bizi kendi kardeşleri ve arkadaşları gibi kabul etmesi, bizim başarılarımıza dostça sevinmeleri, eksikliklerimizi açıkça göstermeleri idi.

Değerli Moskovalı'lar, bu iyi kalpli, kardeşli duygunuz için teşekkür ederiz!

Kazak edebiyatına güvenle halkların kardeşliğin müjdecisi diyebiliriz. O, bizim büyük Sovyet Birliğimizde yaşayan tüm milletlerin kardeşliğini dile getiriyor. Kazak ve Rus edebiyatlarının tarihi arkadaşlığının kökleri yüzyılların derinliklerine doğru uzanıyor.

Bizim aydınlık Sovyet zamanemizde Kazak edebiyatı tüm kardeşlik edebiyatlarla toplu olarak daha da çok taraflı ve kuvvetli gelişmeye doğru güvenle adım atıyor. Burada biz Komünist Partimizin annelik özenine, Lenin'in milli politikasının tam zaferine tanık oluyoruz.

1958

 

 

 

KİTAPLAR YOLA KOYULUYOR

 

Kitap depolarının raflarına baktığında karşında okur gönüllerine yol açan bilge ve hayırlı akıl hocaları belirtiyor.

Arkadaşının kütüphanesindeki ciltleri alışkanlıkla ayıkladığın zaman onun denenmiş arkadaşlarının çevresine sızmış gibi oluyorsun.

Trende veya uçakta komşunun elinde tanıdığın kitaba gözün ilişince onunla zihnen yakınlaşıyorsun.

Ancak matbaadayken uzun yolculuğa çıkacak yeni dikilmiş ve ciltlenmiş kitaplara baktığında seni saran hissi neye benzetebilirsin ki?

Yüzlerce, binlerce, on binlerce cilt...

Yakında Alma Ata'nın en büyük matbaası olan Poligrafkombinat'ın salonunda duruyordum ve sırtında zor yazarlık mesleğini seçen hemfikirlerimin, arkadaşlarımın isimleri ve soyadları basılmış kitap istiflerine sessizce bakıyordum.

Tabii ki, Moskova On günlüğüne katılan tüm yüz otuz eserin ismi karşımda bulunmuyordu, ama ben tam kitaplarımızın en iyi niyetli ve en zor beğenir okurlarla karşılaşması gerekeceğini ve diğer kardeş cumhuriyetlerde yayınlanan eserlerle dostça yarışmada ciddi sınamadan geçmesi gerekeceğini düşünmüştüm.

Elbette ben On günlüğü geçit töreni veya turnuva ile kıyaslamak istemiyorum. O bizim için ilk önce ciddi sanat sohbetidir. Ancak onda sorumluluk gerektiren sınavın özellikleri ve hararetli yarışma şevki var.  İşte bizim durumumuz böyle, Özbek arkadaşlar, Tacik arkadaşlar, Türkmen arkadaşlar. Belki bir türde biz sizden gerideyiz, ama işte burada lütfen buyurun! bizde öğrenilecek şeyde var...

Yine de gözlerim kitapların sırtlarında gezindi... "

Tüm ülkeye hakedilmiş şöhretiyle belli Sovyet Kazakistan edebiyatının emektarları Muhtar Auezov'un ve Sabit Mukanov'un eserlerinin altı ciltlik derlemesinin son ciltlerinin baskısının hazır olduğuna kanaat getiriyorum.

Muhtar Auezov dünyanın çoğu ülkelerinde takdir kazanan Abay hakkındaki meşhur büyük eserini nispeten yakında bitirmişti.  Ama çok eski kültürü olan ve yeniden doğan bir ülke, yazarımızı severek karşılayan bir ülke, onun etraflı araştırdığı ve aşık olduğu ülke hakkındaki yeni kitabı - "Hindistan hakkındaki denemeleri" daha şimdiden okurları için yola çıktı.

Sabit Mukanov bizim her zaman yakın olacak kahramanca iç savaş günlerini anlatan "Botagoz" romanını yazalı çok mu geçti? Ama, bakın, işte onun yeni otobiyografik "Hayat okulu" adlı iki cilt romanı. Gorki'nni geleneklerine uygun olarak oluşturulan bu eserin ikinci kitabı On günlüğün tam arifesinde okurlara doğru sefere çıktı. Sabit Çin seyahati hakkındaki yeni ve umarım çekici eserini de bitirmeyi başardı.  O sadece Pekin'i değil, bizimle komşu olan Sintzan şehirlerini ce, Tibet platosunun enginliklerini de gezdi.

"Millioner", "Karaganda" ve "Şiganak" romanlarının yazarı, kolhoz hayatının ressamı Gabiden Mustafin'e gelince, o Kazak köyünün Devrimin ilk yıllarında Sovyetleştirilmesiyle ilgili yeni kitabını bitirdi.  Üstelik o geçenlerde kardeş ülke Moğolistan'dan döndü ve bizim Kazakistan'la sınırı bulunan bu ülke hakkında denemelerini yakında okuyacağımızı düşünüyorum.

Şimdi ben sadece üç isim söyledim, ama onların kitaplarının sayfalarında ne enginlikler açılıyor karşımızda, modern konuya ve tarihin derinliklerine ne kadar da hakimler, uykudan uyanan Doğu ülkelerine ne kadar dikkatli sanatçı ilgisini gösteriyorlar.

...Özenli nakliyecilerin satış yapan kuruluşların depolarına yüklediği kitap istiflerine dikkatle bakınca, son yılların bir ayrıcalığını görüyorum, bu belki de en dikkate değer ve vaitkar bir özellik: yeni isimler! Onların çoğu başkent dergilerinin ve gazetelerinin sayfalarında görülmüştü, bizim edebiyat eleştirmenlerimizin eleştirilerine layik görülmüştü. Çok yakında onların günlük okur kullanımına temelli yerleşeceğini varsaymamız için tüm esaslar var.  Nadir istisnalar hariç bu isimler kendi edebiyat yaşamına yeni yeni başlayan daha genç yazarlara ait.

Rütbe ve derece gözetmeden rastgele seçilen isimlerin bazılarını söyleyeyim.

Genç işçiler ve üniversite öğrencileri hakkında, milli Sovyet aydın kesiminin oluşumu hakkındaki ateşli genç kitabın-"Hayat kıvılcımı" uzun hikayesinin yazarı Zeynulla Kabdolov'u belirteyim en azından. Merak dolu akla ve ateşli kalbe sahip insanlar, genç kahramanların hayatını konu edinen "İneş" uzun hikayesiyle bir önceki yazarın akranı Safuan Şaymerdenov onunla beraber gidiyor.

Diğer iki yazar: Tahavi Ahtanov ve Abdijamil Nurpeisov onlardan yaşça biraz büyük.  Onların erken gençliği Anayurt savaşının ateşinde çelikleşti. Büyük savaşın tanıkları ve savaşçıları kendi romanlarını savaş yıllarının olaylarına adadılar. Ahtanov'un "Korkunç günler" kitabını okur Ruça'ya tercüme edilmiş halde alır.  Nurpeisov'a gelince, o kendi romanını iyileştirmek, kelime hazinesini zenginleştirmek üzerinde sabırla çalıştı ve şimdilik onunla sadece Kazak dilini bilen okur tanışabilir.

Bu sene Hamza Yesenjanov'un "Ak-Jaik", Rusça çevirisinde "Yaik- aydın nehir" isimli romanı yayınlandı. Yesenjanov gençlikten daha çok büyük kuşağa ait.  Ama Sovyet yazarı olarak onun ismi Kazak edebiyatında daha yenidir. Ural'da Sovyet hükümeti için mücadele yılları yazarın dikkatini çekmiştir. O zengin tarihi bilgileri toplamayı, onları dikkatle ayıklamayı ve çok sayıda devrimcinin ve düşman kampı temsilcilerinin sosyal portreleriyle değer kazanan, hareket dolu ilginç tuvali yaratmayı başarmış. 

Bu kısa yazıda sistemleştirilmiş bir özet vermek istemiyorum, ama modern konunun daha cumhuriyetimizin tüm yazarları tarafından istediğimiz etkinlikle işlenmediğini belirtmem lazım. Ama hem büyük kuşağın sanatçılarının, hem edebiyat gençliğimizin onun hevesinde olduğunu çok iyi biliyorum.  Yazarlarımızdan birisi bakir toprak fatihlerinin işlerine daldı, diğerinin Temirtau inşaatçılarına ve madencilerine ziyaretlerini sıklaştırmasının boşuna olmadığına dair hoş bir şüphe var.   Kahramanlarca çalışmalarıyla Kazakistan'ın ülkenin ikinci tahıl besleyicisi olmasına katkıda bulunanların imgeleri bizim büyük kitaplarımızın kapağını vuruyor.  Cumhuriyetimizin sanayi şöhretini pekiştirenler de aynı derecede tasvir edilmeye layıktır.

Şimdi kendimi birkaç sayfa yazdığımı, ancak şairlerimiz hakkında bir kelime söylemediğimi düşünürken yakaladım. Onları belirtmemem, şairlerin öncekinden daha az veya şiirlerimiz daha zayıf olduğu anlamına gelmez. Bunun lafı bile edilemez.

Mesele şu ki, Kazak sanatının ve edebiyatının Moskova'daki ilk On günlüğün döneminde  nazım ana türdü, mensur eserler ise parmakla sayılabilirdi.  Şimdi ise ağırlık merkezi düzyazıya aktarıldı, bu Sovyet Kazakistan edebiyatının profesyonel olgunluğunun bir göstergesidir.

Demek, nazım. Matbaaların satışa gönderme bölümlerinde de, okurların kalplerinde de o saygın bir yere sahiptir. On günlükte sunulan birçok şiir kitabının arasından şu an basım atölyesinde daha yeni dikilmekte olan kitaba ilk önce dikkatinizi çekmek istiyorum.  Bu kitap "Kazak toprağında" isimli ortak uzun şiirler derlemesi.  Bu derlemede yer alan her şairin kendi ayrı şiirler kitabı basılmıştır.  Ancak epik şiirlerin derlemesi, bana göre çok dikkate değer bir olay.  Bu uzun şiirler halkın hayatından iki çağın, geçmişin ve bugünün özgün vakayinamesidir.  Olgun şairlerden biri olan Hamit Yergaliyev'in "Kurmangazı"sı , geçen yüzyılın ortasındaki olaylardan oluşan geniş sosyal arka fonda fevkalade Kazak bestecisi hakkındaki şiirsel hikayedir.  Genç şair Gafu Kairbekov'un "Bozkırdaki çan" uzun şiiri Abay'ın çağdaşı, Rus-Kazak okullarının ilk kurucusu, şair ve eğitimci İbray Altınsarin'e adanmıştır. Tair Jarokov'un "Kum fırtınası" şiiri

devrimin ilk yılları hakkında hararetli anlatımdır.  Halijan Bekhojin'in "Ahan Aktayev" şiiri bizim çağdaşlarımız, bozkırdaki sanayi devler hakkındadir.

Bu  derlemeye giren bazı şairler: Tair Jarokov, Abdilda Tajibayev, Halijan Bekhojin Kazak nazımında çoktan beri ve verimli olarak çalışıyor.  Mesela, Gafu Kairbekov ise edebiyat hayatına daha yeni adım atan genç kuşağın temsilcisi. Onun uzun şiirinin emin elle ve coşkulu ilhamla yazılan olgun, canlı eser olması daha da içaçıcıdır.

Şair Sattar Seythazin Gafu Kairbekov'dan da genç. Onun şiirleri Rusçaya tercüme edilerek Moskova'da yayınlandı, bir tane içtenlikle ve kuvvetli yazılmış kıtası ise popüler Sovyet gazetelerinin birinde ilk sayfa manşeti olarak basıldı ve ülkenin tüm köşelerini dolaştı.

Abay'ın ve Cambul'un vatanı şair istidatları açısından fakir düşmedi.

Artık kır saçlı Gali Ormanov'un şiiri eskisi gibi candan geliyor ve ince detaylara dikkat çekiyor, Abdilda Tajıbayev aydınlık ve derin düşüncelere mütemail, partizan şair Jumagali Sain Ukrayna'nın Aydar ırmağını bizim bozkır İşimize yaklaştırarak öncekisi gibi yurttaşlık konusunu ele alıyor.

Onların kitaplarının kapakları ilkbahar yaylaları gibi rengarenk.

Ben onların mısralarının ritimlerini duyuyorum ve sadece Kazak şiirinin geleneksel veznini değil, ama daha önce bilinmeyen ölçüleri, çapraz kafiyeyi, tonlamayı, benzetme imgelerini ve bizim şiirimiz için tamamen yeni olan melodiyi algılayabiliyorum.

Ve bu en önemli şey! Lirik şiirlerin ve uzun şiirlerin ne kadar Vatan ve halk sevgisiyle dolu olduğunu, bizim asil çağdaş okurlarımıza ne kadar hevesle atıldığını hissediyorum.

Romanlar, uzun hikayeler, şiirler...

Ben dramatürjiden bahsetmiyorum, çünkü On günlük sırasında Moskova tiyatrolarının sahnesinden tam sesle kendini tanıtma imkanlarına sahip bulunuyor.

İşte benim bakışım sade ve oldukça hacimli siyah kitap istiflerine takıldı. Bu kitabın ismi "Ekim'le doğan". Onun yazarı Muhamedjan Karatayev. Kazak edebiyatı hakkındaki eleştirisel makalelerin, araştırmaların ve denemelerin derlemesidir. Burada M.Şolohov'un "Yavaş Don" romanının Kazakça'ya tercümesinin monografisini, 

Abay'ın,  Cambul'un, İlyas Cansugurov'un, Muhtar Auezov'un edebi portrelerini, eleştirileri, hararetli polemik yazıları bulabilirsiniz. "Ekim'le doğan" kitabı Ye.İsmailov'un büyük monografi eseri olan "Akınlar" veya   S. Mukanov'un sanatı üzerine T.Nurgazin'in denemeleri ve M.Auezov hakkındaki A.Nurkagov'un denemeleri gibi  edebiyat eleştirisinin cumhuriyetimizde ayağa kalktığının ve Kazakistan'ın sanat hayatına eşit haklarla katıldığının canlı tanığıdır.

Bunları saymak, sadece saymak benim bu yazımın hacmini en az iki kat büyütmek demektir.

Ben Kazakistan'da yaşayan ve çalışan Rus arkadaşlarımın kitaplarından bahsetmedim. Halbuki onların arasında kuzey bozkırlarımızı içtenlikle tasvirleyen ve A.M.Gorki'nin ilgi gösterdiği  İvan Şuhov, bakır toprakları fetheden insanlar hakkındaki tiyatro oyunlarının yazarı, tarihi roman ustası Nikolay Anov, üç roman yazarı Dmitriy Onegin ve daha dahaları var.

Bizim Yazarlar Birliğinde kendi bölümünü oluşturan Uygur yazarlarını ve şairlerini bir yana bırakmak zorunda kaldım.

Şimdi hayatta olan irticai ozanlarımız, şiirin kuvvetli pehlivanı Cambul'un mirasçıları hakkında da bahsetmedim. Halk şiirini sevenleri bizim On günlüğümüz için basılan "Bozkır şakıyor" kitabına seve seve yönlendiriyorum.

Ancak iki yayından, ben onların zengin kabartma ciltlerini görüyorum, bu iki hediyelik kitaptan daha detaylı bahsetmek istiyorum. Onları halk yüzyılların devamında oluşturmuştu, onlara kendi gerçekçi, arayış içinde olan, heyecanlı, duyarlı ve iyi kalpli, mizahtan anlayan ruhunu vermişti, onları mutluluk hakkındaki, güçlü ve kudretli kahramanlar hakkındaki hayalleriyle ısıtmıştı.  Belki tahmin etmişsinizdir, ben masallardan ve efsanevi destanlardan bahsediyorum. "Kazak masalları" ve "Kazak destanı" halk belleğinde korunan en iyi şeyleri içeriyor.

Yüz yirmi beş sene önce Orenburg sahrasında Ruslardan ilk olarak Aleksandr Sergeyeviç Puşkin iki aşık hakkındaki büyüleyici lirik destanı duymuştu.  Onun kağıtları arasında Kozı Korpeş ve Bayanslu hakkındaki kısa yazı bu günümüze ulaştı. Çok daha sonra şair Tveritin bu lirik destanın esasında kendi uzun şiirini yazdı. İşte şimdi ise V.Potapova bu bozkır hikayesinin titizlikle doğrulanmış varyantına göre bu derlemeye dahil edilen en nazik ve renkli halk destanlarından birini Rusça canlandırdı. Bu derleme tüm gerekçeleriyle Alma Ata'daki basım sanatının kazanımı sayılabilir.  Mükemmel cilt kapağı, rengarenk resimler, iri ve belirgin yazı karakterleri, net ve sert baskı.  Moskova'nın en iyi yayınlarıyla rekabet edebilecek bu kitapları elinde tutmak da çok hoş.

Şimdiye kadar kısa da olsa ben çoğunlukla On günlük vesilesiyle hazırladığımız şeyleri anlattım. Halbuki bizim yazarlarımızın sanat çalışmaları bunlarla kısıtlanmıyor.

Son yıllarda dünya edebiyatının başyapıtlarının: Shakespear'ın, Balzac'ın, Hugo'nun, Heine'nin, Byron'un, Dickens'in, Dreiser'in, Puşkin'in, Lermontov'un, Gogol'un, Turgenev'in, Gonçarov'un, Tolstoy'un, Çehov'un, Gorki'nin, Fadeyev'in, Şolohov'un, Mayakovski'nin eserlerinin Kazakça'ya tercüme edilmesi son derece büyük boyutlar kazandı. Bu isimler artık Kazak köylerinde kendi isimleri gibi iyi biliniyor. 1958 yılında Asya ve Afrika ülkelerinin yazarlarının Taşkent konferansı vesilesiyle Kazakça 22 kitap yayınlandı, bunların arasında Hint yazarları Rabindranath Tagore'un ve Prim  Chandra'nın eserleri, Çin yazarları Lu Sin, Mao Dun, Gho Mojo'nun eserleri, Afrika ve asya ülkeleri halklarının masalları, Mısır ve Irak yazarlarının öyküleri, Asya ve Afrika şairlerinin şiir kitapları var. Ölümsüz "Bin bir gece" masallarının en uzak meralardaki çobanlara yolunu bulduğu gibi, bu kitaplar da kendi okurlarını bulmuştur ve bulmaya devam ediyor.

...Kitaplar yola koyuluyor.

Ben onların arkasında hem yaşlı, hem parlak devrinde olan, hem kendi edebiyat hayatına yeni başlayan eser sahiplerini görüyorum.

On günlük döneminde elliden fazla yazar Moskova misafiri olmuştur.  Bu rakam cumhuriyetin birçok şehrinde bölümleri olan, diğer çok sayıda dergileri ve gazeteleri hem de Kazak Devlet Edebiyat yayınevini göz önünde bulundurmazsak, üç farklı süreli yayını olan büyük sanat kuruluşunun-Kazakistan Yazarlar Birliğinin üçte birinden de azdır.

Devrimin ilk yıllarında biz bilinçli hayatımıza başlarken hayalimiz işçi fakültesiydi, kütüphanelerimiz el yazısı olan bozkır şarkılarıydı, en yüksek yayın imkanımız Orenburg veya Semipalatins gazetesinin gri kağıdında basılmış mısralarımızı görmek idi.

Ondan beri kırk yıl geçti. Halkın kültürel hayatındaki değişiklikler o kadar büyük ki, onları ifade etmeye söz bulamıyorum. Partiden ilham alan özgür halk mucizeler yaratabiliyor.

Mucizelerin biri de, gözle görülebilir ve sade, ancak kuvveti açısından bizim Irtış hidroelektrik santrallerimizin enerjisine eşit olanı ise, kendi fikirlerimle baş başa durakladığım kitap istifleridir.

Buradan, bu matbaadan kitaplar köylere ve şantiyelere, kolhoz kasabalarının kütüphanelerine ve başkentimizin kitap mağazasına kendi yolculuğuna girişiyor.

Benim değerli sadık arkadaşlarım, yolculuğunuz hayırlı olsun, okur kalplerine iyi yolculuklar diliyorum!

 

1958

 

BİZİM KARDEŞLERİMİZ VE ARKADAŞLARIMIZ

XIX yüzyılın başında Kazak bozkırının enginliklerinde Kazak köylerinin yanında Rus kasabaları yerleşmeye başladı.

Rus maddi ve manevi kültürünü tanıma bozkır halkında yeni hayat anlayışlarını doğurdu, genç Kazak kuşağı için yeni ülküleri hayata getirdi.  İslam dinine rağmen, bozkırda Rus okuluna olan heves gittikçe güçleniyordu.  İşte bu Rus okulu Çokan Valihanov'un ve İbray Altınsarin'in gözlerini dünyaya açmıştı, bu arada onlardan önce de Rus okulunda eğitim görenler vardı.

Rus imparatorluğunun büyük alanında yerleşmiş olan halklar bir birini daha yakın tanıyordu. Kültürler dostça iç içe geçmeye başladı.  Abay ondan önceki Kazak şiirine hiç benzemeyen şiirleri yazıyor.  Onun tercüme ettiği Tatyana'nın mektubu bozkır ozanlarının arasında ağızdan ağıza dolaşıyor, Rus olan Yegor'un kızı Mariya Kazak dilinde şarkılar besteliyor. Bizim yüzyılın yirmili yıllarında ise Kazakistan kendi doğumlu Rus yazarlarıyla gurur duyabiliyordu.

Kazakistan'la Rusya'nın tarihi ilişkilerinin gerçeklerini hatırlamamın sebebi: halklarımız arkadaşlık geleneği oradan, geçmişin derinliklerinden başlıyor, onunla beraber Kazak ve Rus iki edebiyatın kardeşliği de başlıyor.

Şu an otuzdan fazla Rus yazarı ve şairi Kazakistan Yazarlar birliğinin üyesidir.  Onlar bizim kardeşlerimiz ve arkadaşlarımızdır.  Kardeşlerimizin ve arkadaşlarımızın başarılarının bizi sevindirmesi, başarısızlıklarının ise üzmesi çok tabiidir. Cumhuriyetimizin özellikleriyle ilgili bizim hepimizin ortak meselelerimiz, beraber çözmeye çalışmamız gereken problemlerimiz var.

Kazakistan'da yaşayan Rus yazarlarının ekibi büyük bir güçtür. Cumhuriyetin hayatını canlandıran İ.Şuhov'un, M. Zverev'in,  N.Anov'un, D.Snegin'in, N.Titov'un eserleri  bizde ve sadece bizde de değil çok yerde iyi biliniyor. Ülkemizde İvan Şuhov'un "Acı hat" ve "Nefret" romanlarını bilmeyen kültürlü birisini göz önüne getirmek zor.  Tüm zorluklarıyla ve çelişikleriyle hayatın gerçekçi gösterilmesi, tasvir edilen çağın ortamına uygunluk, karakterlerin çarpıcı olması, canlı manzaralar, zengin dil bu romanlara hak edilmiş meşhurluk getirdi. İvan Şuhov Kazak'ın ve Don Kazağı'nın, Rus köylüsünün veya yan yana yaşayan Kazak ile Ukraynalı göçmenin kaderlerinin kopmaz bağlarla bağlandığını gösterdi.  Şuhov'un, Snegin'in, Anov'un romanlarındaki kahramanların başına gelenler çok önceden Kazakistan'da herkesin derdi olan şeyleri tekrar yaşamaya sevk ediyor.

Ya Sovyet insanlarının çalışmasını, cumhuriyetin sosyalist değişimini canlandıran Kazakistan'ın Rus yazarlarının kitapları? Böyle kitaplar çok. Geçmişi anlatan, ama çağdaş Kazakistan'lı okurun sevgisini hak eden "Ak cami" ve "Türkünün kanatları" romanları haricinde  N. Anov bakır toprağın iskan ve ihya edilmesi hakkında iki tiyatro oyununu yazdı.

D.Snegin'in  çeşitli çağlardaki olaylara adanan "Uzak yollarda" uzun hikayesi ve "Vernıy şehrinde" romanı  ilk başta büyük uluslararası bilinciyle okurun gönlünü alıyor. Şair olarak başlayan Snegin şimdi nesre geçti ve bu alanda sebatla, bazen ağır yaratıcılık azabını çekerek çalışıyor.

Kazakistan'ın Rus yazarlarının çok iyi ele aldığı konu bizim günümüzün gerçekleridir. Eğer büyük tarihi öndeme sahip olaylara zengin son yılların gerçeklerine yönelirsek, bizim hemşerilerimizin ve yazar arkadaşlarımızın ilk olarak "güncel konulara" sesleniyor.

D.Snegin bakır topraklarda çalışanların çalışma kahramanlıklarıyla yüklü hayatı hakkında ilginç denemelerin serisini yayınladı,  İvan Şuhov "Altın dip" ve "Bozkır günlük hayatı" adlı bakır topraklar hakkında iki deneme kitabını  ardı ardına yayınladı. Denemeler, halkın aziz emelinin-Kazakistan'ın ıssız bozkırını çiçek açan verimli tahıl topraklarına dönüştürme hayalinin nasıl gerçekleştiğini göstermeyi hedeflemiş yazarın çok yıllık emeğini sonuçlandırıyor.  Büyük özgünlüğe sahip sanatçı Şuhov'un denemelerini okurken biz sanki insanları gözümüzle görüyoruz, onların ifadeli konuşmasını kulağımızla duyuyoruz, çayırlı sahrayı ve buğday tarlaları hayranlıkla seyrediyoruz, otların kokularını ve sert bozkır rüzgarının esintisini hissediyoruz. Yazarın renk dünyası canlı, kullandığı sözler kuvvetli ve doğrudur. Şimdi İ. Şuhov modern meseleleri konu edinen yeni büyük romanı üzerinde çalışıyor.

Otuz yıldır edebiyatımızda çocuk yazarı-doğalcı M. Zverev çalışıyor.  Dürbünü ve not defteriyle o tüm Altay'ı gezdi dolaştı, Kazakistan'ın en ücra bölgelerini ziyaret etti, Betpak Dala çölünde seyahat etti. M. Zverev doğadaki yaşam hakkında o kadar iyi ve o kadar çok şey biliyor ki, sahte ilgi çekme yöntemlerine başvurması gerekmiyor.  O basit, açık ve ancak yaşam izlenimlerinin bolluğundan doğan inandırıcı doğallıkla yazıyor.  Onun denemelerinde, hikayelerinde ve uzun hikayelerinde susuz çölün ve Altay ormanlarının, Balhaş  boyu alüvyon ovalarının ve Tyan Şan dağlarının manzaraları tıpatıp ve dürüstlükle canlandırılmış.

Kazakistan'dan savaş cephesine muhabir F. Yegorov gitmişti. Savaşların birinde yaralanarak tutsak düşmüştü. Beş ay dikenli tel ardında bulunmuştu, sonra tutsaklıktan kaçarak tekrar savaşlara katılmıştı. Yegorov savaştan sonra Alma Ata'ya döndü, on sene "Kazahstanskaya pravda" gazetesinde çalıştı ve yakınlarda "Kafa eğmeden" uzun hikayesini yazdı ("Novıy mir" dergisinde yayınlandı). O Yazarlar Birliğimizin en genç üyesidir, ama özgeçmişinden de görüleceği gibi edebiyata büyük hayat tecrübesiyle gelmişti.

Moskova'da 1936 yılında düzenlenen ilk Kazak On günlüğü itibarıyla Kazakistan'lı Rus yazarların kitapları parmakla sayılabilirdi. Şimdi onlar daha çok. Şuhov'un, Snegin'in, Anov'un, Zverev'in eserlerinden başka  On günlük için diğer Rus yazarlarının kitaplarının tam bir serisi yayınlanmıştır, bunların arasında A.Semenov'un "Aydınlık geceler" hikayeler ve uzun hikayeler kitabı, S.Martyanov'un "Ellinci paralel" romanı, N.Titov'un "Sonbahar belirtileri" şiirler kitabı, L.Krivoşekov'un "Geç buluşma"su ve F.Morgun'un "Karlar eriyor" kitabı,  nesir yazarlarının ve şairlerin derleme kitapları var.

Eğer ki buraya Tanhimoviç’in romanları, D. Ryabuha’ nın şiir kitapları ve N. Rovenskiy’nin eleştiri yazıları buraya eklenirse; eğer N. Kuzmin, F. Çirva, D. Çerepanov, B. Petrov, V Vaniyusin’in eserleri hatırlanırsa; eğer İ. Şçegolihin, V. Novikov, A. Ananyev  şahsında üstün yetenekli edebi gençler adları sayılırsa Kazakistan’ın bir dizi edebiyatçıların o denli içaçıcı büyüme dönemini yaşadıkları anlaşılıyor.

Her şey böyledir, doğru, bütün bunlar sevindiriyor, fakat arkadaşlarımıza birkaç genel konulara parmak basmak istiyorum. İstediğimiz ilk şey Kazakistan cumhuriyetinin Rus yazarlarının, büyük Rus edebiyatının temsilcileri olarak daha büyük ve geniş bir şekilde sorumluluk duymalarıdır. Ne yazık ki eser sahiplerimizin her zaman gerçek yazarlık kültürleri yetmiyor. Bazı kitaplarda okurlara yönelik imgesel duygu etkisi yerine bildirim temelli ve seyretme yer alıyor.

Bazı arkadaşlarımız, yazdıkları eserleri Moskova’da gösterip başkentinin kalifiye edebiyatçıları arasında kendi eserlerini tartışılmak üzere sunmaktan korkuyorlar. Sanıyorum ki kendi yağıyla kavrulmamalıyız.

Anlaşılan ki Rus yazarları, Kazakistan’ın geçmiş ve hâlihazırı hakkında yazarak Kazakların yaşamlarını gösteriyorlar. Fakat yazarlar Kazakların imgelerini her zaman beceremiyorlar.

Bunlara sebep olan, yazarların kendi Kazak kahramanlarıyla yeteri kadar bildirişip kahramanlarının yaşam tarzını, düşünce yapılarını, alışkanlıklarını iyi bilmemeleridir. Tabi ki bunda dilin bilinmemesi oldukça büyük acıklı rol oynuyor.

Kendi kederlerini kardeş edebiyatlarına bağlamaya karar verdikleri Rus yazarların bu ulusal edebiyatın dilini bilmeleri zorunda kaldığından kaçtır bahsediyoruz. Snegin ve Şuhov Kazakistan hakkında yazdıktan başka Kazak eserleri ünlü çevirmenleridir! Buna Snegin ve Şuhov’un anne babaları Kazakça akıcı bir şekilde bilmelerini hatırlarsak...  mamafih her şey ortada.

Kazakistan cumhuriyetinde bazı Rus yazarlarının dil öğrenme meselesini özel devlet soruna çevirmeye çalışarak özel okullar,  ayırmalar ve saire talep etmelerine rağmen dil öğrenme meselesini özel devlet sorunu olarak saymamalıdır. Dillerin bilinmesi için «az» gerekiyor – gerçek bir aşk ve dilimize karşı hakiki bir ilgi.

Rus yazarları ve bilim adamlarının (İlminskiy, Alektorov, Dal, Tveretin v.s.) Kazak okuma-yazmasının tamamen olmaması koşulları içinde Kazakçayı benimseye bildikleri belli. Bundan dolayı bu yazarlar, günümüze kadar Kazak halkının manevi  kültürünün kıymetli eserlerini sakladılar. Seçkin Kazar yazarı, adı Sultanmahmut Toraygırov, yazdığı ilk şiirlerinden birinde: «Rusça ve Rus yazılarını benimsemeyi yenim ediyorum»  diye yazdı. Söylenmesi gereken şey, Sultanmahmut dişini tırnapına takarak yabancı dili severek istediğine ulaştı. Ulusal kültürlerin en parlak döneminde, bu kültürlerin ilişki, karşılıklı olarak zenginleşmesi ve etkileşim devrini yaşıyoruz. Sanıyorum ki yaşadığımız şartlarında kardeş dillerini kültürün ilkel unsurları olarak öğrenilmesi, ulusal cumhuriyetlerde yaşayan yazarlar değil yalnız başkaları bile için gereksiz bir lüks değildir!

Biz, Kazak edebiyatçıları, Kazakistan’ın Rus yazarlarına karşı onların gerçek kardeşleri veya arkadaşları olarak davranıp onlara yakın ilgi gösteriyoruz.

Bize bitişik oturuyorlar, onlarla beraber da çalışıyoruz. Tecrübemizle biliyoruz ki Kazak ve Rus yazarlarının sürekli bildirişimi, bizim kültürlerimizin gelişmesinde hayati önemde bir etkendir.

1958

 

 

ONLAR EN İYİ ŞARKIYA LAYIKTIR

 

Edebiyatımızın dünyaya yeni bir adamı, yeni bir kahramanı yani Sovyet emekçilerini, komünizmi inşa edeni göstermesiyle meşhur.

Bu kahraman hakkında  çok sayıda kitap yazıldı. Daha çok kitap olacak. Ama daima böyle kitaplar az olacak.

Yazarlar, sıradan Sovyet emekçisine borçludurlar. Kitabımızda işçi ve kolhozcu imgeleri nasıl rol oynuyor ? (Bu, ilk bakışta garip gelebilir), bu yaşam hayat gerçeğine karşı aykırı düşer ama asıl bu imgeler sıkça eserin «arka plan»ını oluşuyor. Bu kahramanların düşünceleri, başka kahramanların düşüncelerinin peşine düşüyorlar. Fabrikada çalışan işçiyi iş yerinde çalışan yönetmenden ayrılmaya niyetlenmiyorum. Çünkü bu yönetmen ve işçi gerçek hayatta bile  yanı sıra yürüyorlar. Ben başka şeylerden bahsediyorum. Son yıllarda yazılan eserlerin birçoğunda sıradan insanlara çok kez kural olarak gerekli, ama oldukça veçhesiz kişiliksiz bir rol biçiliyor. Bu rol oynayan kahramanlar takdir edip veya kınıyorlar, (birbirine benzeyen toplantının  betimlemesi içiren o denli kitaplarımız var) birine veya bir şey için olumsuz oy veriyorlar, haylaz haini baştan savunarak iyi insanlara yardım ediyorlar. Yalnız bu gidişle mi böylelikle mi «halk fikrini» dile getirilebiliyor yoksa?

Ben biraz abartmış olabiliyorum, fakat zannediyorum ki Bugünümüzün ve Yarınımızın «basit» işçisi, kitaplarda henüz değer bir sanatsal «eşdeğer» bulmadı.

Hepimiz, yani yazarlar, bize Gorki’nin öğrencileri denmesini seviyoruz. Gorki’nin ölümsüz eserlerini ardı ardına okuyun. Gorki’nin basit, sıradan bir insan hakkında en çok yazdığına kanaat getireceksiniz. Gorki, sert bir şekilde ve  amansızca cerrah bıçağıyla gibi yaşadığı çağın toplumunun bedenindeki kapitalizmin dilini değil insanların canlarındaki bile açıyordu. Yazar, bize halkın karakterini titizlikle sevgiyle özenerek çiziyordu. Gorki, ne kadar çok unutulmaz imgesini ve ifadeli karakterlerini bize bıraktı ki! Sonuç kendiliğinden çıkarılıyor. Gorki’den ders kötü alıyoruz. Halktan gelen insan hakkında etkili bir şeklinde yazmıyoruz. Tabi ki bütün yazarlarımızı bununla suçlamak hiç adil değil. Tekrarlıyorum ki son yıllarda da «küçük insanlar ve onların büyük işlerini» betimleyen ve bu konuda Gorki’nin geleneği sürdüren az değil mükemmel eserler var. Bence M. Şolohov’un eseri, edebiyatı sıradan insan konusuna kesinlikle döndürüyor.  Mükemmel yazarımızın adı A. Tverdovskiy, gücü tam kesinlikle bu konuda. Bana kalırsa Tvardovskiy’in Sobacılar adlı öyküsü muhteşemdir. Bu öyküsünün kahramanın, adı Yegor Yakovleviç, karakteri gerçekten halk olandır.

Ama söylendiği gibi istisnasız kaide olmaz. Bence nedense çok benzeri istisnamız var.

Çağdaşlığımızın baş kahramanı olan sıradan inşaatçının hayatına neden seyrek yöneliyoruz acaba? Yazar yoldaşlar, sıradan işçi veya kolhozcu hakkında yazacağı edebiyatçı için kaçınılmaz olan güçlüklere karşısında cesaretini kaybettiğimizi fark ediyor musunuz acaba ?

Bence bir yönetmen hakkında yazmak daha kolay. Bu konuda iş anlaşmazlıkları sanki yüzeyde bulunuyor. Bu konuda çalışma odası, bayan sekreter, tartışmalar, toplumun geri kalmış bütün unsurları ve saire gibi dışsal sıfatları betimlenerek kullanılarak ara sıra yakayı kurtarılabilir. Kocaman bir atölyede tezgah başında oturan bir işçinin çarpıcı olmayan imgesinin önemli olanını yakalamaya bir uğraşın bakalım!

Sıradan insanlar ortamında küçük karakterleri hemen hemen karşılanamaz. Bu ortamda yenilikçi işçi ve tutucu müdürün karşı karşıya gelmesiyle inhisar etmeyen küçük değil büyük çatışmalar yer alıyor.

Kazakistan’ın hayvan yetiştiricilerinin hayatından iki en alelade olan olay göstermek istiyorum. Taldı Kırgan bölgesinin Kirov ilçesindeki Kuybışev kolhozunda Kazakistan yüksek Konseyinin milletvekillisi olan bir ihtiyar çoban, adı  Zakırbay Janbosınıv yaşıyor. 1934 yılında bu çoban  otuz koyundan ibaret olan kalın tüylü koyun sürüsünü devralmıştı.

Kolhoz hiç bir koyun almadığı halde 1958 yılında kolhoz otuz bin ince yünlü olan koyun sayısına sahipti. Tabi ki masal bir olgusu. Janbosınov’un doğayla, avulluların bilincindeki geçmişin kalıntısıyla, kendi az okumuşluğuyla bin bir zahmetle kahramanca dövüşerek düşü gerçek yaptığı açık değil mı ?

Mucize aratan ihtiyar desteklerdi daha nasıl mucizeler yapabilirdi, kim bilir ? Bu çobanın hayatı ve iş, bir yazar için imrenilecek malzeme, değil mi ?

Daha da var.

Gvardey ilçesindeki Çokan Valihanov kolhozunun sağcı kızlar bir Komünist emek ekibi içinde örgütlendiler. Ekibin başında bulunan genç mütevazı kadının adı Z. Tanşibayeva. Bu ekip, eski avulun adetlerine zıt giderek aralıksız çalışıyor. Ekibin yaşama tarzını temelinde da bu adetler da yoktur. Kızlar, ihtiyar hayvan yetiştiricilerden farklı olarak çok sıkı bir günlük programı koydular. En önemli olan, sağıcılar, hem çalışıp hem okumak için peşinde oluyorlar. Bu yıl onlardan ikisi tıp enstitüsüne üçü konservatuvara girmeye karar verdiler.  Fakat bu ekip dağılmıyor. Okumaya gidenlerin yerini başkaları alacaklar. Bu ekipte iyi bir disiplin hüküm sürüyor. Bu ekipte herkesin emeğe saygı gösteriliyor. Sanıyorum ki ekibin mensupları, bilmeden eski kafalı hayvan besleyicilerin alışılmış yaşam tarzına çok yenilikler getiriyorlar. Ekibin mensupları, eski usulle yaşayabilecek yaşıtlarının birçoğunu kendi örneğiyle sürüklüyorlar.

Böyle olaylar, halkın inisiyatiflerinin belirtileri, yazarların büyük bir dikkatine değdikten başka bize, edebiyatçılara kum gibi şeyler öğretebilir.

Yazar yalnız halkın günlük yaşamı ve iş faaliyeti  ile olan bağlarını sıkılaştırarak basit bir insan hakkında doğru bir şekilde yazabilir.

İlk bir yıl aktif bir biçimde hayata tecavüz etme zorunluluğundan  içtenlikle ve sıcaklıkla bahsetmiyoruz. Fakat bu doğrultuya enerji ile hareket etmiyoruz. Zannediyorum ki Gorki’nin iyi bir tavsiye unutuyoruz. İnsanın tipik bir imgesini yaratmak için onlarca prototip dikkatli dikkatli inceleyip en önemli olanı ayırılması gerekiyor.

Hala en sık kullandığımız  hayatı inceleme yöntemi sözde yaratım görevle gönderilmesi. Bir-bir buçuk ay boyunca halkın hayatı  hakkında bilgi edinmek  olanaksız olmayı bildikleri yoldaşlara katılıyorum. Yaratım görevle gönderilmesi kural olarak nereden başlıyoruz ? Ön yöneltim yapmadan başlıyoruz. İlk önce Raykom’a (eski SSCB’de ilçe komünist parti komitesi), veya Oblkom’a (eski SSCB bölge parti komitesi) gidip bir yenilikçilerin adresini ve iyi hizmet belgesini alıp hiç bir yerde çok kalmadan hiç bir şeye dikkatli bakmadan tam yaşadığı evine doğru gidiyoruz. Edebiyat ustalarının geleneklerini bozuyoruz. Onlardan birinin bir alıntısını veriyim: «Asla büyük yollardan gidilmez, yalnız keçi yollarından gidilir. Yakın bir yerde otel bulunmadan Riga’da  (demetlerin kurutulması için ambarın çeşidi) gecelemesi gerekiyor. Başka yemek bulmadan ekmek ile su beslenilmesi gerek.  Ne yağmur ne rüzgar ne uzaklık ne saatler süren kesintisiz bir yürümeden korkulması gerekiyor. Bir ülke tanışmak, tam kalbine sızmak turistlerin iyi bildikleri kentlerin yakında farkında bile olmadığın bin şeyler arayıp bulmak  için gereken şeyler budur.» Mopasan, Büyük Britanya’da seyahat ederken yukarıdaki sözler yazdı.

Mütevazı bir emekçi hakkında söze başlamak neden bana önemli bir şey geliyor ?

Edebiyatımız, Sovet bir insan, yedi yıllık planın yapıcısı, en iyi şarkıya değer olan mutluluğun yapıcısı hakkında yazılan eserlerle ona  saygı göstermesi gerekiyor.

            Çağdaş hakkında kitaplar, yazarlara kendi etrafında olup biten işlerin güzelliğini kavramaya, kendi kendine hem alçak gönüllülük  hem de iyi kalplilik duygusunu ve gerçek hayatın karmaşık, azametinin anlanmasını aşılamaya yardım etmeli. Bu, ne edebiyatçı ne edebiyat olamayabilen şeylerdir.

1959

 

 

KAZAKİSTAN ZENGİN BİR ÜLKE

 

Yazar gelen mektuplar daima enteresandır. Okuyucularla ve kendi kitapların kahramanlarla edebiyat ve hayat arkadaşlarıyla mektuplaşma, eser sahibinin manevi dünyasını açıp eser sahibinin niyetlerinin anlamını daha iyi anlamamızı için bize fırsat veriyor.

Ya yabancı okurlarla mektuplaşma !

Diğer şeylerin yanında mektuplaşma yabancı okurların Anavatanımızı sevmelerini ve SSCB’nin kültür hayatına DERİN ilgilerini ve ulusrarası ilişkilerimizi kanıtlıyor.

Kendi kendime adına gönderilen bir mektubu ve mektup sahibine yazdığım cevabımı yayımlamamı mümkün kılıyorum.

«Prag şehri, 9 Mayıs 1959

Gün aydın çok saygıdeğer yoldaş Musrepov!

Uzak Çekoslovakya’dan yazıyorum. az bir zaman önce okullulardan Kazakistan’dan  asker diye bir Çekçe romanınızı aldım. Kitabı merakla okudum. İyi bu kitap, hoşuma gitti. Bu kitapta sevimli ve cesur insanlar betimlenir. Romanınızı okuduktan sonra kendi kendime bir soru yani bir dizi soru sordum. Mesela, kitabınızın devamı olacak mı ? Devamı aydınlandıysa adı ne ? Kitabınızı üçleme şeklinde çıkarabilirsiniz. Birinci ciltte kendisinin tedaviye gitmesinden önce Kostya’nın hayatı,  ikinci ciltte Kosya’nın dönmesi ve Berlin şehrine seferi, üçüncü ciltte terhisi  ve romanınızın kahramanlarının SSCB’de barış koşulları içinde hayatını yazılabilir. Burada, Prag şehrinde, hiç bir kimse sorularıma cevap veremediği için kendi kendime Sizi rahatsız etmemi mümkün kılıyorum.

Romanınız Kazakistan cumhuriyetine ve halkına ilgimi çekti. Kazak halkı nasıl bir halk ? Kazaklar nerede yaşıyorlar, nece konuşuyorlar, Kazakistan’ın ve sakinlerin eski adı neydi ? Bu sorularımdan bazılarının cevaplarını  Ogonek (ışık) dergisindeki yazdığınız yazıda buldum (No. 44, 1957 yılı). Sonra çok şeyi anladım. Kazak yazarları hakkında verdiğiniz bilgi için özellikle Size çok teşekkür ediyorum. Burada, Prag’da S. Mukanov’un Botagoz’unu (bayan ismi), ) G. Mustafin’in  Milyoner’ini, M Azzuzov’un Abay’ını  (erkek ismi) bulup okudum. Bütün kitapların Çekçe çevirisini okudum. Şimdi cumhuriyetiniz hakkında önce bildiğimden daha çok biliyorum. Yazdığınız yazı, adı «Benim gururum benim cumhuriyetimdir », bir dereceye kadar bana yardım etti. Çocuklara Kazakistan hakkında anlatabildim. Şimdi Kazakistan’ın ne kadar zengin bir ülke anlıyorum. (galiba SSCB’de ikinci mi yerde bulunuyor ?) Kırk yıl içinde ne büyük başarılar, ne edebiyat ! Kazak edebiyatı artık Rus edebiyatının seviyesine ulaşıyor ki! Lenin Ödülünün Kazak yazarına adı Auyezov’a verilmesi bunu da ispatlıyor.

Ben, tanımadığınız insan, sizi rahatsız ettiğim için tekrar özür dilerim.

Bir dakika zamanınız olursa bana Kosya Sartaliyev ve başka yoldaşların hayatları  anlatan romanının devamını yayımlayıp yayımlamadığını, şimdi ne üzerinde çalıştığınızı ve artık ne yazdığınızı yazabilir misiniz ?

Size bol şanslar dilerim ! Hoşça kalın!

SergeyRuşevskiy (emekli)

 

Adres: Çekoslovakya,

Prad-2 şehri,

SergeyRuşevskiy,

Sekaninov caddesi. no.50.

 

P.S. Botagoz romanını okuduktan sonra aşağıdaki şeyleri anlamadım. Kitabın bir yerinde Kırgız, başka yerinde ise Kazak hakkında yazılıyordu. Kırgız ile Kazak arasındaki fark var mı ? Yoksa çevirmenin yanlışı mı ?»

«Almaata (yeni adıyla Almatı), 30 Haziran 1959.

Değerli yoldaş Sergey Ruşevskiy !

Size geç cevap verdiğim için özür dilerim. Az bir zaman önce Moskova’dan Almaata’ya vardım.

Mektubunuz beni neşelendirdi.

Yazarın kendi kahramanlarının vatanlarından binlerce kilometre uzaklıkta bulunan okura giden yol bulduğunu bilmesi kendisini mutlu ettiğini açıklamaya gerek var mı ? Kişisel duygularımın üstüne şu duygu ekleniyor  tüm Kazak edebiyatı, kendi kalem arkadaşlarım, kendi cumhuriyetim için gurur duygusu.

Tahminleriniz Sizi aldatmadı. Kazakistan gerçekten de zengin, ilginç ve engine bir ülkedir. Kazakistan alanı, tüm Avrupa’nın alanına İngiltere hariç denk düşüyor. Başka bir deyişle Kazakistan’ın alanında yedi tane Fransa yerleşilebilir. Kazakistan, demirdışı madenlere göre SSCB’de birinci sırada yer alıyor. SSCB’de tarıma açılan ham topraklarını tabi ki  duydunuz mu ? İşte son altı yıl içinde tarıma açılan 36 milyon hektar ham topraklarından 23 milyon hektar alan Kazakistan’a düşüyor. Devlet bütçesine göre cumhuriyetimiz üçüncü sırada yer alıyor.

İşte Kazakistan’ın Sovyet cumhuriyetlerinin ailesinde nasıl yer aldığına dair sorunuzun cevabını bulmakta güçlük çekeceksiniz.

SSCB’nin ulusal ekonomisinde genellikle ikinci yer sırada almıyoruz. Daha gelişkin sanayisi ve tarım sahibi olan Ukrayna ikinci sırada yer alıyor.

Eskiden Ekim Devriminden önce ülkem, hayvan yetiştirilen, geri kalmış kenar bölgeydi. Halkım ise hatta Kazak diye kendi adını mahrum edildi. Kırgızlar ile Kazaklar arasında bir fark olduğunu soruyorsunuz. Kırgızlar, Kazaklar gibi Türk  dilini konuşan, ama bağımsız olan halktır. Ayrıca Kırgızların kendi cumhuriyeti var. Ancak çarlık rejimi, hepimize Kırgızlar diyordu. İşte bu yüzden S. Mukanov’un romanında çarlık memur zümresinin mümessilleri, Kırgızlardan bahsediyorlardı. Kazaklar kendi kendine olması gerektiği gibi diyorlardı.

Davıdov mühendisin projesini soruyorsunuz ! Hayır, bu proje uygulanmıyor. Bu, Kazakistan’ın suya kavuşturulması çok sayıdaki projelerinden biridir. Bu projenin içinde kendisine özgü olan güzellik ve teknolojik düşüncelerin uçuşu,  ama bugünkü dönemde bu projenin uygulanmasına pratik olarak imkan yoktur. Merkez Kazakistan’daki İrtış kanalının kurulması projesi, gerçek hayatına daha yakındır. Sovyetler Birliği Komunist Partisinin yirmi birinci  Kongresinde de bu kanaldan söz ediliyordu. Size Aç stepinde sulama yapımı, Siri Derya nehri üzerinde  çöl topraklarını meyva veren topraklara dönüşen baraj hakkında anlatabilirim.

Şimdi bir daha proje çıktı. Bu proje, Kazakistan  Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Bilimler Akademisinin hidrojeologlarının yıllarca süren işinin sonucudur. Bu projenin başında Cumhuriyetimizin en genç mühendis olan Ufa Ahmedsafin, babası adı Mendibayev yer alıyor.  Kazakistan’nın hidrojeologları, çöllerin solonçakları ve tuzlu gölleri arasında var olan temiz su pınarlarının oluşmasını, yüzlerce derin delik delme pınarı ile ilgili verileri   inceleyerek yeraltı denizler mevcut olduğuna dair kesin bir sonuca varmıştır. Bu yeraltı denizler,  tektonik faaliyetinin sonucunda oluşan kadehsi kadeh şeklinde çukurlarda milyonlarca yıl içinde oluşuyordu. Dağ ve havaküre sularının  akıları, kum, kumtaşı ve bakla boyu çakıllar içinden bu kosaman yeraltı taslara geçip gidiyor.

Bilim adamları, büyük Betpak-Dalı çölümüzün taş kültesinin altında bulunan «Çuysk denizinin», Sıedarş çukurundaki engin yeraltı artezyen havzasını, Kazakistan’ın batısındaki Embey petrol bölgesindeki petrol yataklarının yanında bulunan havzayı yerini haritaya işaret ettiler. Tabi ki bu su kaynaklarının kullanılması kolay değildir.  Ama her halde en önemlisi olan şu cumhuriyeti  her nasılsa bugünden yarına suya kavuşturulacak. Eğer cumhuriyetimiz hakkında ayrıntılı olarak anlatılırsa bir mektup değil bir kitap yazılması gerek. Kazakistan’ın geçmiş, şimdiki ve geleceği hakkında çok bilgi alacağınız birkaç kitaplar size göndermeye karar verdim. Bu, seçkin bilgin ve  eğitimcimiz olan Çokan Valihanov’un seçme eserleri, Kazakistan  Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin tarihi, M. Karatayev ve A Bragin’in Kazak yazarları hakkında denemeleri.

Bana yaratıcı planlarımı  soruyorsunuz.

Dramatik eserler üzerinde çalışıyorum. Tiyatromuz için piyesler yazıyorum. En büyük eserim ise, Kazak işçi sınıfının oluşması üçlemesidir. Size üçlemenin birinci kitabını da gönderiyorum. Bu üçlemeyi ne zaman bitireceğimi söylemek zor. Bu kitabın özeti şu: «Kazakistan’dan asker»in baş kahramanı, madenci Karagandın topraklarında  ani olarak yeni arkadaşlarına rastlamaktadır. inancındayım. Çünkü böyle olacağını

 

Dostça ellerinizi sıkıyorum.

Size sağlık ve mutluluklar dilerim.»

 

1959

 

 

 

YAZARIN TİTİZLİĞİ

 

            Edebiyatın bazı genel sorunları, hususuyla dramatik sanatla ilgili olanlar, beni endişelendiriyor.

            Bilindiği gibi modern dramatik sanatının durumu çok yetersiz oluyor.

            Sovyet dramatik sanatı, devrim ve kahramanca dramatik sanatı olarak gelişmeye başladı. Dramatik sanatı, son zamanlarda birçok konuda değerli niteliğini, üstün heyecan kaybetti. Dramatik sanatı, önemli derecede dramatik sanatına aşırı derece dar pratiklik ruhunu getiren insanlar yüzünden bu niteliğini kaybetti. Kahramanca çağdaşlığmıza aşırı pratik yaklaşım bu zamana kadar yaygın bir olay olmaya devam ediyor. Gerçek sanata gereken kahramanca özellik ve romantizm kaybedilmiş.

Kahramanca özellik ve romantizm, gerçek sanata kahramanın yüceltip bu kahramanın büyük plandan çekmesine olanak veriyor.

             Ne yazık ki istidat yoksulu, yalnız dramatik sanatının sorunu değildir. Zannediyorum ki istidat yoksuluyla var kuvvetiyle elbirliğiyle güreşmek gerek. SSCB Yazarlar Birliği ve Kültür Bakanlığı ise yoksul,  kapkaççı, gereksiz, eğri büğrü yazma akısını kararlı biçimde durdurması gerek.»

            «Çatışmasızlık teorisini» yemeğini tutarak çok zaman harcadık. Tabi ki bu boş saçmanın vefatının ardından ağlamaya niyetli değilim. Çünkü gerçek yazarlardan hiç biri, bu « teori» bir mezhep gibi tutmadı. Çatışmasızlık teorisi, yalnız zanaatçiler besliyordu. Bizim edebiyat biliminin bu zamana kadar Sovyet koşullarımızda çatışmanın doğasını incelemediğine pişman olmamak mümkün değil. Edebiyat bilimi, çatışmanın her sanat eserlerinin özelikle dramatik sanat eserlerinin mihveri olduğunu bilerek bu konuyu incelemiyor. A. Surikov, konferans vererek bugünkü çatışmanın doğasının insanın iş ve toplumsal faaliyetinde bulunduğunu söyledi. Tabi ki bu böyledir. Ama biz praktiğe geçip geçmez mutlaka pek çok hazır basmakalıp yöntemle ve karakter şemasıyla karşılaşacağız. Kahramanın iş ve toplumsal faaliyeti, çoğu defa karakteri ve insanlığını bozuyor. Dramatik sanatı, kural olarak aynı durumların etrafında dönüyor. Mesela koca bölgeye ham toprakları tarıma açmaya gitmek istiyor. Karısı ise istemiyor.

Edebiyat çevresindeki «eylemcilerinin» kullandıkları hileli yöntemlerin teşhir edilmesinin zamanı geldi. piyeslerin ve  film senaryoların küresel olan, karakterlerin bireysel ve ulusal özellikten yoksun kaln kahramanlar, bir cumhuriyetten başka cumhuriyete seyahat yapıyorlar. Eğer yazar kahramanına Hocaev adını koyursa kahramanı Özbek’ten sanılır. Eğer yazar kahramanını Hocibekov olarak adlandırırsa kahramanı Azeri oldu.  Eğer yazar kahramanına Hocibayev diye ad koyarsa kahramanı Kazak’a dönüştürür. Bir piyes Moskova’da reddedildiği halde  bu piyesi cumhuriyete geri gönderildiği oluyor. Orada her şey uygun olacakmış! Masamın üzerinde önce SSCB Yazarlar Birliği’nin bulunan kocaman el yazması bir roman duruyor. Oradakiler, romanın eser sahibine romanın olamadığını söyleyebilirler, fakat bu tatsız sözleri nedense bana söylemeyi tercih ettiler.

Düşünüyorum ki «üretim fonu» teorisini görüşmek zamanı geldi. Traktörlerin düpedüz sahnede ham toprağı sürmesini talep etmiyorum. Veya seyircilerin onların önünde fışkıran petrol fıskiyesine hayran hayran bakmalarını talep etmiyorum. Fakat insanı iş faaliyetinden koparmaya yer verilemez. Birçok piyesinde işçi yalnız elbiselerinden tanınıyor. Bu işçi hayatının en önemli işinde kendini belli ettiğini görmüyoruz ki. Bunun hakkında edebiyat diliyle anlatmayı öğrenmedik. Sanıyorum ki genelleştirilmiş kavramının derin bir anlamını unutarak imgenin sanatsal değerini gözden kaçırarak  her edebiyat imgesine fazla cömertçe  « genelleştirilmiş» unvanı veriyoruz.

Şimdi bence yaratıcı büyümemizle ile bağıntılı olan birkaç kelime etmek istiyorum.

Üçüncü Yazarlar Kongresinin çokuluslu Sovyet edebiyatını yönetme yöntemini başlatması gerekiyor. Geçmiş yönetim biçiminin kökünü kazımasıyla  ilgili konuda görüşlerimiz birdir. Zannediyorum ki kongrenin ulusal yazarların dileklerini göz önüne alması gerekiyor.

Eskisi gibi kardeş edebiyat komisyonunun danışmanları kanalıyla ulusal edebiyatları yönetilmez. Yazarlar Birliğinin ileri gelenleri, bu misyonu  üstüne yüklenmeli.

Şu ya da bu ulusal edebiyatı eserlerin çevirisine  göre yargılanamaz. SSCB Yazarlar Birliği’nin yönetici organlarında Rusça okumayı bilen insanlar değil yalnız gerektiği gibi ulusal edebiyatlar bilen insanlar bile yer almalı. Yayın organlarının çokuluslu edebiyatın organları gerçekten olması için bütün yayın organlarının yazı kurullarının işlemesini köklü biçimde yeniden örgütlemek gerek.  Yayın organlarımız, geleneğe uygun olarak yalnız itibariyle belirgin, en ünlü olan ulusal yazarların grubuyla uğraşıyor. Kapsamlı edebiyat elemanlarına dikkat edilmesinin zamanı geldi. Elemanların eserlerinin çevirileri değil kendilerinin ana diliyle yazdıkları eserlerine nezaret etmeliyiz. Çünkü çeviriler, kural olarak ana diliyle yazılan kitabın çıkarılmasından üç dört yıl sonra çıkıyor.

Bence gazetelerin ve dergilerin yazı kurullarını genişletilerek bu kurulara ulusal edebiyatların temsilcilerini dahil edilmesiyle kendimizi sınırlamamalıyız. Daha esaslı bir reorganizasyon ihtiyacımız var. Mesela «Literaturnaya gazeta» ‘nın (edebiyat gazetesi) çalışanları önde gelen edebiyatımızın dilleriyle okumayı bilirlerse bu maharetleri edebiyat için çok faydalı olur. SSCB’nin halklarının edebiyatlarının merkez yayınevlerinin kurulması gereğinin önemini ispatlamaya gerek yok. Basında yayımlanan M Latsıs ve M. Guseyn’in konuşmaları, O. Gonçar, P. Brovka ve başka yoldaşların Kongrede yaptıkları konuşmaları, bu eylemlerin yerli olduğunu kâfi derecede temellendirdi. Ben de bu yazarların görüşüne katılıyorum. Kongrenin bu konuda bizi desteklemesini umuyorum.

1959

 

YARATICI İŞBİRLİĞİNE İHTİYAÇ VAR

 

SSCB Yazar Kongresi, çok ulusal Sovyet edebiyatının ve kültürünün hayatındaki yeni bir sınırdır. Biz, Sovyet Birliği’nin yazarları, Komünist partisine ve halka iki Kongremiz arasındaki dönem için hesap veriyoruz. Söyleyecek bir şeyim var. Hesap verecek ve başarılanlar hakkında söyleyecek şeylerimiz vardı. gelecekle ilgili niyetlerden bahsedecek çok şeylerimiz vardı.

Geçmiş Kongrenin fikrime göre bazı önemli özellikleri vurgulamaya çalışayım.

İlk olan, hem Sovyet yazarları hem de Komünist partisi, anlıyor ki  ülkemizin gelişmesindeki yeni dönemin önemli hedeflerinin ve  komünist toplumunun kuruluşunun döneminin önemi. Bu birlik, çağdaşlığımızın sorunların ve Sovyet halkının kahramanca  davranışları döneminin büyüklüğünün son derece sanatsal olan tasvirinin sorununun  şiddetli bir biçimde getirilmesini açıklıyor.

Çağdaşlığın sorunu, bütün yazarlar ve çokulusal Sovyet edebiyatı karşısına asla o kadar şiddetli ve ayrıntılı bir biçimde getirilmiyor henüz.

 

Çağdaşlığın konularının bilgiler edinmesi, ileride şu ya da bu edebiyatın, şu ya da bu yazarın başarılarını kesinlikle ve koşulsuz olarak belirleyecek. hem de daima hatırlamalıyız ki çağdaşlığa doğru dönüş, belirli bir süre için kampanya olarak katiyen sayılamaz. Bu, bir kampanya değil edebiyatımızın gelişmesinin genel çizgisidir.

Hayat ile sıkı  temasımız sorunu başka türlü, yani daha geniş ve derin bir kapsamda çözülmesi gerekiyor. Şimdi yaratıcı seyahat, hayatla iletişimin kullandığımız adeta tek bir biçimi oldu. Adalet bu mu ? Hayatı bir buçuk iki aylık süre boyunca incelemek mümkün mü ?

İş ortamına alıştırma daha istikrarlı olan başka biçimleri var mı acaba ?

Çağdaşlığın sorunlarını içeriği biçimden koparılarak yüksek sanatsal nitelikten kopuk olarak çözmek mümkün değildir. Kahramanca çağdaşlığımıza doğru dönüş, aynı zamanda aşırı ustalık gereksiniminin anlamına geliyor.

Sovyetler Birliği komünist Partisinin Merkez Komitesinin selam mesajında şunu yazıldı.

«Komünizmin edebiyatı, yalnız ideolojik içeriğin zenginliği bakımından değil sanatsal yetkinlik bakımından bile büyük bir edebiyat olması gerekiyordu. Büyük fikirler, üstün ustalığı gerektiriyor. Kahramanca karakterler, hakettiği bir sanatsal cisimleştirmeyi gerektiriyor.»

Sovyet insanlarının iş coşkunluğunun azametinin ve yedi yıllık planın azametinin, Sovyet yazarını coşturmaması mümkün değil. Sovyet yazarının geleceğin insanının kılığının manevi biçimlenmesi sürecinde sıcak bir şeklinde katılmaması mümkün değil.

 Hâlbúki Kazakistan’ın yazarların çağdaşlığın konularına doğru ilk adımlarının ayırıcı niteliği henüz düzgün değildir. Tabi ki yazarların çoğu, Kazakistan’ın sanayisi ve tarımının emekçilerinin ve aydınlarının hayatından alınan büyük konulara istek yapıyorlar. Yazarlar Birliğimizin bütün seksiyonlarının mensuplarının yaratıcı planları, eski zamanlarda yapılan  planlardan tamamen farklıdır. Bu planlar, artık evrimden önceki avulda yaşayan kız imgeleriyle dolu değildir. Gereken olan şey, bu bütün planların iyi kitap, film senaryosu ve dramatik eserlere dönüşmesidir.

Yalnız askerlik eser komisyonu, büyük olmayan ama tuhaf olan uyuşumsuzluk yaptı. Büyük Anayurt savaşının özel tarihleri dolayısıyla askerlik konuyla ilgili yazdığımız her şeyin yayımlanmasını teklif ediyor. Planda yeni bir kitabın hiç bir adı bile yoktur. Sanırım ki askerlik eser komisyonu her şeyi anlayıp notlarını düzeltecek.

Kongrenin ikinci özelliği, edebiyat kadrosunun birleştirip sağlamlaştırması hakkında şiddetli ve ilkesel konuşmadır. Anlaşılan ki esasında Komünist partisinin genel çizgisi olan bu birleştirip sağlamlaştırma, kişisel veya grup halinde gizli anlaşmaları engelleyip onlara yer vermiyor. Sanırım ki bu, kişisel nedenlerin ortak işimize karışmadığı   ilk yazarlar kongresidir. Komünist partinin kutsal silahı olan eleştiriyi ve özeleştiriyi bir yazara acı veren ve onun şerefini karalayan söz olarak değil işe yardım eden kardeş sözü olarak güdülen amaca uygun alarak kullanıldığı ilk kongresidir.

SSCB Yazarlar üçüncü Kongresi ulusal edebiyatların gelişmesine büyük bir dikkat gösterdi. Büyük dikkatin sebebi, bütün Sovyet halklarının edebiyatı ve kültürünün güçlenmesidir. Daha ikinci Kongremizde ulusal edebiyatların temsilcilerinin Sovyet edebiyatın genel sorunlarının tartışmasına ürkek ürkek katılmasına rağmen artık üçüncü kongrede ise durum köklü biçimde değişti. İki SSCD Yazarlar Kongresi arasındaki dönem bütün edebiyatlar için  verimliydi. Bu süre içinde Moskova’da düzenlenen Ulusal Edebiyat Festivalleri, ulusal cumhuriyetlerdeki kültür devriminin başarılarını gösteriyordu.

Fikrime göre ileri Rus edebiyatının ve kültürünün yardımı sayesinde, yalnız edebiyatların kardeşçe yardımlaşması şartlarında içinde mümkün olan üçüncü sonuç budur.

Hala çok borcumuz vardır.

Kazakistan’ın yazarları, anlıyorlar ki cumhuriyetlerinin hayatı, coğrafya haritasında mükemmel doğanın dönüştürücüleri ve halkın zenginliğini yaratanlar hakkında çok kitap yazdı. Görevimiz,   dönüştürücülerin çalışma kahramanca davranışının sanatsal bir biçimde tasvir edilmesidir. Hayatın her zaman ileride gittiğini iddia edenlerle tartışmak istemiyorum, çünkü bu, tamamen doğrudur.

Sovyet yazarlar, Komünist partiye çalışanların komünist eğitimi konusunda daha aktif bir biçimde yardım etmek için yalnız dün veya bugün hakkında yazdıktan başka sanatçının dikkatli bakışını yarınımıza yöneltmek zorunda kalıyor.

Sanıyorum ki işin başarılı  olması için Yazarlar Birliği ve Kazakistan’ın başka yaratıcı birlikleri, Kültür Bakanlığı ve bu bakanlığın yaratıcı kurumları, ortak eylem planını hazırlaması gerekiyor.

Birliklerimiz ve  Kültür Bakanlığı arasındaki henüz yaratıcı arkadaşlık yoktu. kendini ünümüzün önemini abartarak, birlikte davranmadan birbirine yardım edecek yerde ortak işimizi engelliyoruz.

Mesela, dramatik sanatımızın ve sineme dramatik sanatımızın geride kalmasına katlanılamaz. Bu zamana kadar aşağıdaki  şeyler oldu. Yazarlar Birliği, edebiyatın gelişmesini genellikle planladı. Planına göre o kadar çok ad oluyor ki her yıl planını kısaltması gerekiyordu. Fakat birlik, tiyatrolarımızın iyi mi kötü mü yaşadığı ile ilgilenmiyordu. Kültür Bakanlığı, ise hala yazarlarıyla yaratıcı bir dil bulmayı bilmiyor. Dramatik sanatın geride kalmasının sebeplerinden biri bu mu acaba ?

Sinemacı Birliği ve Kompozitör Birliği ile ilişkimiz daha iyi değildir.

Mesela bazı şairler, çağdaş bir tema üzerinde libretto yazıyorlar. Fakat Kazakistan’ın kompozitörleri, çağdaş bir tema üzerinde bir opera yazmaktan vazgeçiyorlar. Hatırlıyorum ki ilk cumhuriyetimizin kompozitörlerinin kongresinde kompozitörlerin librettoyu kendi işlerinden saydıkları dair bir karar alındı. Bildirge gurur vericiydi, fakat bu bildirgenin sonuçlarıyla övünülebilmesi olası değil..

Sinemacı Birliği, en genç olan yaratıcı birlik olarak tabi ki örgütlenme dönemini yaşıyor. Ama Birliğin bizimle topluluğa doğru ilk adımlarında yaratıcı özgünlük yoktu. Kazakistan Dördüncü Yazarlar Kongresinde Ş. Aymanov’un yaptığı konuşmasını ve üçüncü Yazarlar Kongresinde M Romma’nın yaptığı konuşmasını hatırlayalım. İkisi de sinema sanatının yığınlara seslenen olduğunu söylüyorlardı.  Film senaryolarını yazmamızı ajitasyon yapıyorlardı. Sinema sanatına sanatın bütün geri kalan çeşitlerini karşılaştırdıklarının ve sinema sanatını fetişleştirdiklerinin izlenimi doğdu. Sinemayı sıradan insanların anlayamayacağı bir şekilde anlatıyorlar. Bence karşılaştırmalara gerek yok. Ve sinema sanatının fetişleştirilmesi, zarar dışında hiç bir şey getirmiyor. Sinema, sosyalist gerçekçiliğin yaratım prensiplerine göre gelişen gerçekçi sanatın çeşitlerinden biridir.

Evet, henüz yaratıcı topluluğun yeni bir biçimini bulmadık. Ben olmadan yapmaya denesene bakayım ! diye fazla birbirimize poz veriyoruz. Aynı zamanda iyi anlıyoruz ki önümüze şu verilen görev var. Kahramanca gerçekliği ona layık bir biçimde edebiyatta ve sanatta tasvir etmemiz gerek.

Başarımızın garantisi, yaratıcı işbirliğinde bulunuyor.

Kahramanca yedi yıllık çağının göstermesi için hepimizin çok, pek çok çalışmamız lazım. Özellikle iyi çalışmamız gerek, çünkü komünist partinin güvenilir yardımcısı, yalnız işinin eri olabilir.

1959

 

 

KAZAK SOVYET EDEBİYATININ DURUMU VE HEDEFLERİ HAKKINDA

 

Dördüncü Kazakistan Yazarlar Kongresi yeni, son derece elverişli koşullar içinde açılıyor.

Arkamızda kırk yıllıktan fazla süren sosyalizmi kurulma dönemi var. Bu dönem, yeni sosyalist dünyanın muazzam zaferleri dönemidir. bundan  sonra her bir ton metal, her iyi bir kitap yani maddi ve manevi kültürün yüksek yapıtlarına denen her şey komünist toplumunun kurulması için kullanılacak.

            Yirmi birinci tarihi Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kongresi bütün dünyanın komünist ve işçi hareketi tarafından komünizmin kurucuların kongresi olarak tanındı. Bu kongre, komünist toplum ayrıntılı, detaylı kurulma dönemini açıyor.

Ülkesinin en büyük devrim başında olduğu, ülkesinin esásen dünyada yeni bir insan toplumunu yarattığı  yazar ve şair ne gururla , ne kadar yüksek komünist  bilinçle yaratmalılar ki !

            Biz, çağdaş yazarlar, Sovyet bilimin bütün zamanların ve çağların şairlerinin ve yazarlarının en dizginsiz hayallerini geride bırakarak uzay çağını açmasına mutlu şahidiz. Bu bilim, Dünya’nın il üç yapma uydularını verdikten başka  güneş sistemine yeni Sovyet gezegenini verdi. Bu zamana kadar Mucize denen her şey, hem Herkül’ün fiilleri, hem de Babil’in Asma Bahçeleri ve pek çok başka şey, insanın aklının yaratılarının karşısında  yapma uyduların ve gezegenin karşısında soldu bile. Bu yapma uyduların ve gezegenin parıltısında tüm yer yuvarlığının halkları, Sosyalizm ülkesindeki düşüncenin ve hayalin yükselişini görüyorlar. Düşüncenin ve hayalin yükselişini ise bir yazar için en öz bir iş ya! Bana göre Sovyet gerçekliğine ve Sovyet halkının kahramanca işlerine sık sık

bağlı olan gerçekçi hayalin yalnız özellikle askerlik ve çocuk edebiyatta değil başka edebi türünde bile tüm devrim yapacak gücü var.

Edebiyatın ve sanatın ürünleri aracılığıyla Marksçılık ve Leninciliğin dünya görüşünü gittikçe artan boyutlarda yaygınlaştıran sosyalist  dünyanın ideolojik-politik ve sanatsal-estetik cephaneliği, yeni sosyalist ahlakın bitip tükenmez kaynağı oldu. Marksçılık ve Leninciliğin dünya görüşü, sosyalist sanatsal aydınların dünya görüşü olduktan başka kapitalist dünyanın ve sömürge ülkelerin kültürünün ilerici eylemcilerini adım adımla daha geniş ve sağlam bir biçimde fethediyor.

Kapitalist dünyadaki edebiyatın ve sanatın hem fikrimiz olmuş büyük ve ilerici eylemcilerin onlarca adını sayabilirim. Sosyalist gerçekçiliğin prensiplerinin yaygınlaştırıcıları olmuş bu edebiyat ve sanat faal eylemcileri, kendi eserlerinde faşizmin ve sömürgeciliğin ideolojik esaslarına her attığını vurup savaş ve saldırganlık kundakçıların maskesini kaldırıyorlar.

En genç olan dünya, yani sosyalizm dünyası, sosyalizmin tarihi yıkılmaz zaferlerin temeli üzerinde tüm insanlığın kaderinin sorumluluğunu üstüne alıyor.

Bu zamana kadar sosyalizmin dünya zaferi hakkında söylemiş olduğumuz ve söylediğimiz her şey, şimdi dolaysız pratik faaliyet olan bir hal aldı. K. Marks’ın söylediğine göre «felsefeciler dünyayı açıklıyorlar. Ama dünyayı boşuna açıklanmaktansa bu dünyayı değiştirilmesi gerekiyor». Demek ki Sovyet kültürünün eylemcilerinin kuşağının dünyanın değiştirilmesinin yeni komünist dünyasının oluşturulmasının katılanlarına olarak payımıza ne kadar şerefli bir misyon düştü.

Yirmi birinci Sovyetler Birliği komünist Partisi Kongresi’nin kabul ettiği programda fantastik olan değil gerçek olan savaş engelini görmek için yazarların çok hayal güçleri olması pek olası değil. İnsanlık i

Başında Sovyet Birliği’nin bulunduğu sosyalist dünya insanlık için günümüz koşullarında en korkunç tehdit olan savaşa karşı engeli yalnız yerde ve havada değil bütün dünyanın insanların aklında bile tutarlı bir biçimde yorulmadan kuruyor.

Sosyalist dünyanın barışçı kahramanca çalışması, öncelikle Sovyet Birliği’nin çalışması,  o kadar sağlam kaleleri kurdu ve kurmaya devam ediyor ki kapitalizm dünyasının yalnız sistemimizi değil küresel arzın her hangi bir ülkesini bile savaşa icbar edecek gücü yok. Burada son söz bize aittir,  ve bu söz daima «Hayır !» diye sözcük olacak. Tarihin emekleme çağında insandan insanı yapan çalışma, şimdi yeni sosyalist yeni bir nitelikte olan bir nitelikte olan savaş felaketinden dünyayı kurtarıyor. Bundan başka bu çalışma, insanın bilincini esir olarak tutan saldırgan savaşın ideolojisi ta kendisi için müzede bir yer hazırlanıyor.

Sen kendi vatanının yarına dikkatle bakarken

Kelime, fırça, sahne, beyaz perde sanatçısının Sovyet çok uluslu ordusunun Leninci partinin va Sovyet haklının kahramanca çalışmasını şakımak zorunda kaldığı büyük olan marşı derin derin düşünürken Vatanın çehresi, büyük ve masal, heybetli ve değişmez bir şekilnde tebessüm ediyor.

Gerçekten de kendi kahramanca halkının iş kahramanca davranışını ona layık bir biçimde şakıma şansının elde edeceği sanatçı en çok kahramanca davranış yapacak.

Demek ki Sovyet edebiyatının yeni olağanüstü kalkındırılması için en önemli olan ve kesin bir rol oynayan şey, her Sovyet yazarın faaliyetinin ülkenin yeni toplum gelişmesinin amaçlarına ve hedeflerine yani komünizmin kurulması dönemine azami uygun olmasıdır. Asıl bu bakımından yani yirmi birinci partinin kongresinin programdaki kararı bakımından açıdan biz yani Kazakistan’ın yazarları, edebiyatımızın pek yakın gelecekte yaratıcı bir biçimde çözeceği sorunların  istisnasız olarak hepsini irdelemek zorunda kalıyoruz.

Yazarın yüce bir görevi hakkında yani komünizmin kurucusu olan halkının kahramanca davranışı hakkında kongremizde konuşmamız gerekiyor. Bir daha şunu vurgulamak istiyorum ki ülkemiz, örnek alınan ve ekonomiğin ve kültürün sosyalist dönüştürülmesindeki  ve yeni toplumun mensupların yüksek bilinçli yetişilmesindeki hem kahramanca olan hem de ardıcı olan her şeyi öğrenildiği ve ders alındığı klasik sosyalizm ülkesi oldu. Biz yani Sovyet yazarları, sosyalist gerçekçiliğin klasik edebiyatı maddesini en yüksek ve ideolojik- sanatsal eserler gereksinimleri olarak maddesini gündemeye almazsak kim eder ? Eğer böyle edebiyatımız varsa eserler gereksinimlerini geniş tartışma konuyu yapmamız gerekiyor.

Sanıyorum ki Kazakistan’ın yazarları, çok ulusal Sovyet kültürünün en güçlü kollarından biri olarak kendi kongrede bu soruyu ortaya koyacak gücümüz var.

Bilindiği gibi Vatanımızın başkentinde adı Moskova, ikinci on günlük Kazak Sanat ve Edebiyat Festivali, Sovyet Birliği’nin tüm çok ulusal kültürünün büyük ve parlak bir bayramı olarak oldukça seviyeli geçti.

Bu yılın Şubat ayının yirmi ikisinde bizim  cumhuriyet parti gazeteleri, adları «Sosyalistik Kazakistan» ve «Kazahstanskaya pravda» (Kazakistan gerçeği), son derece objektif bir biçimde ve haklı olarak  Festivalin bilançosunu yaptı. Bu gazeteler, her zamankinden daha uyumlu bir biçimde Kazakistan’ın yaratıcı emekçilerini coşan şu satırlarını yazıyordu.

«Halkın okuma-yazmasına, kendi ulusal opera sına, dramatik sanatına, sinematografına, resim sanatına,  heykelcilik sanatına, çok türlü edebiyat   dayanan kültürün gelişme seviyesi, senfonik müziğine, bugünkü dönemde daha çok haşmetli haşmetli görünüyor.»

Kazak edebiyatı, genç ve güçlü, oldukça olgun ve çok katlı, çok pahalı olan edebiyat olarak Festivalde  kendisini gösterdi. Kazak edebiyatı, halkın ve Komünist partinin daha yüksek olan taleplerine ona layık bir biçimde cevap verebilen bir edebiyat olarak kendisini gösterdi.

Moskova önde gelen yazarları ve şairler, nesirciler ve eleştiriciler çevreleri, Kazak edebiyatının tartışma götürmez eksikliklerini kaydederek  hep bir ağızdan kabul ediyorlardı ki Kazak edebiyatının malzemesinin esası üzerinde tüm Sovyet edebiyatının sorunlarını tartışılabildi. İtibariyle Moskova’daki Festeval zamanında edebiyatımızın tartışılması, her ulusal edebiyat için övücü açıdan geçti. Hem de bizin en kıymetli olan şey, Festivalin bayram havasının hiçbir şekilde yapıcı eleştirinin  açılmasını kapamamasıdır. Biz, Kazakistan’ın yazarları, söylenilen fikir tarafından zenginleştirilmiş ve daha yüksek özlemlerine  coşturulmuş bir halinde Moskova’dan döndük.

Edebiyatın ve sanatın en tarafsız, objektif olan, zor beğenir hekimleri, M. Auyezov’ın Abay hakkında epopesini manevi kültürün hazinesine katkı olarak kabul ederken övünmemek mümkün değil. Yeni yargıçlar, S. Mukanov, İ. Şuhov, G. Mustafin, N. Apov’un romanlarını, genç olan nesirciler, adları A. Nurpeisov, T. Ahtainov, H. Esenjanov’un romanlarını,  A. Tajibayev, G. Ormanov, A. Sersenbayev, K. Bekhojin, D. Abilev, H. Ergaliyev. J. San. S. Mavulenov’un lirikliği, Kazakistan’ın yazarlarının bir dizi eserlerini Sovyet edebiyatına ona layık olan katkı olarak kabul ederken övünmemek mümkün değil.

Ulaştığımız bu yüksek düzeyde dramatik sanatının ve eleştirinin en iyi olan eserlerini değerlendiriliyordu. Hem de şunu hatırlatmak yararsız olmaz bu büyük janrlardan bazılarının tarihi kırk yıldan az bir süre içinde sürüyor. Buna rağmen Moskova’da süren tartışmalarda edebiyatımız ile hayat arasındaki derin bağlantıyı,  edebiyatımızın  konu çeşitliliğini, çarpıcı olan ulusal rengini ve ustalığın yüksek düzeyini defalarca vurgulanıyordu.

Bugünkü şiirimizin kendi konu çeşitliliği ve halkın hayatına aktif bir biçimde tecavüz etme  için kazandığı yüksek bir  takdiri özellikle vurgulamak istiyorum. Şiirimiz, kendi temel gerisine yani geniş destanlarına, Abay ve Cambul’a, Toraygır ve Seyfullin’a, Maylin ve Cansugurov’a, gerçekçi ve devrimci olan Rus şiirine dayanarak büyüdü.

Kazak şiir tartışmada N. S . Tihonov: «  kazakistan'dan kardeşlerimizin şiirin yalnız güçlü kolu değil kendi geniş açıklığına kapanan güçlü kol değil de dünyada olup bitenlerini yansıtan ve bilinç genişleten ve halkımızı ortak bir hedefe götüren kol bile olarak var olmalarını hissetmek ne hoştur » diye söyledi.

Bana sorarsanız  çok ulusal şiirimizin vicdanı olan birinin yani ülkenin en büyük şair olan N. S . Tihonov’un söylediği yüksek takdire bir bile  şey eklersem aşırı ünlendirme çıkacak olacak. Yalnız ekleyeyim ki geçmişin kültürünün tarihi, yüzyıllardır süren cehaletin tutsağı olan halkın edebiyatının bir kırk yılda gibi pek kısa bir süre içinde yükselmesine dair hiç bir örnek bile bilmiyor. Böyle mucize, yalnız insanlığın yeni bir çağını yani maddi ve manevi olan , içeriklisi sosyalist olan ilerlemenin çağını açan Ekim Devriminin zaferleri sonuçunda mümkün olabildi.

Lenin Ödülüne aday gösterme son türü için seçilen 4 eserlerden ikisinin Kazk yazarlarına, adları M. Auyezov ve S. Mukanov, ait olduğuna dair epey önemli olay, Kazar edebiyatının yüksek düzeyi hakkında  anlatır. İki yazarımız, Sovyet Birliği’nin bütün halklarının açık ve adil yarışmada final çizgisine ilk dörtteki çıkışlarıyla bizi sevindirdiler. Bu çok önemli ve büyük bir olaydır. Yalnız ekleyebilirim ki bu eserler, sosyalist gerçekçiliğin yol yordum, zor beğenir, gayretli, yansız olan sanat ve edebiyat erbaplarının yargılamalarından geçti.

Kazak düzyazısının uluslararası sahnesine çıkması,  Kazak edebiyatının ulaştığı yüksek düzeyi şahadet ediyor. Hem de çok yetenekli olan yazarımızın yani M. Auyezov’ın roman- epopesi,  yaşadığımız çağın üstün değerde olan ve başka edebiyatlara yabancı edebiyatlara dahil olmak üzere etkileyebilen eser olarak tanındı.

            Buraya kadar söylenenlere edebiyatımızın sürekli büyümesine dair inandırıcı olan bir daha örnek eklemek istiyorum. On günlük Festivalimize seksen altı şiir eserini, yirmiden fazla tane düzyazı eserini getirdik. Daha şimdiden Yazar Birliği’nin seksiyonlarında sekiz tane yeni Kazakça yazılmış roman ve uzun öykü,  beş tane Rusça yazılmış roman ve uzun öykü, beş tane yeni dramatik eser ve yirmi taneden fazla şiir kitabı, birikti.

Bütün bunlar, edebiyatımızı olgun ve hatırı sayılır olan,  «iç tüketim»in çerçevesini aşan tüm Sovyet edebiyatı karşısında olan sorunları ortaya koyabilen edebiyat olarak nitelendiriyor. Ulaştığımız düzeye bağlı kalarak Moskova’daki ana gösteriden geçtik.

Ulaştığımız düzeyde bulunarak komünist toplumun ayrıntılı kurulması dönemine çıkıyoruz.

 İki Kazakistan Yazarlar Kongresi arasındaki dönem (1954-1959) en verimliydi. Yirminci Sovyetler Birliği Komünist Partisi Kongresinin kararı, bu dönemi olumlu yönde etkiledi.

Çok memnuniyetle kaydediyorum ki bana göre bu dönemin husususu, edebiyatımızın düzyazının, şiirin, bilim araştırmanın  ve eleştirmeli edebiyatının büyük olan biçimlerine arasıra küçük biçimlerin zararına geçişidir. M. Auyezov, Abay hakkında yıllar boyunca yazdığı büyük eserini bitirmekle baraber, S. Mukanov da, iki cilt halinde otobiyografik romanını adı «Benim Mekteplerim», bitirmekle beraber Kazakistan’ın bir takım umut verici olan yazarları, kendi ilk önemli eserlerini gösterdiler.  Bu eserler, yüz vermeler olamadan kendisinin Rusça yayımlamasına dayandı,  ve Moskova eleştirmenlerinin ve yazarlarının pek çok dikkatini çekti. Genç istidat  kümesinin eserleri, büyük ideolojik-sanatsal değerini taşıyor. Genç istidatlar, edebiyatın teorik yanını iyi bilmekle ve kahramanca çağdaşlığı büyük eserlerde betimlemekle kalmadılar çağdaşlarının tipik özelliklerini, zihniyetini ve düşünce tarzının entelektüel zenginliğini bunun şimdiye kadar olduğundan daha derin ve ince bir şeklinde yakalıyorlar.

Gençlerin edebiyatımıza iki kongre arasındaki dönem boyunca getirdikleri en önemli şey, düzyazımızın kahramanca çağdaşlık konularının tasvir edilmesinde ön plana çıkan ve yeni büyük olan bölümün, adı askerlik janrı, ayırılmasıdır. Kazak edebiyatındaki Büyük Vatan harbinin Kahramanca tarafını, unutulmaz Sovyet savaşçılarının imgelerinde ve bu savaşçıların yüksek, yurtseverlik kahramanca davranışında perçinlendi.

Bu eserlerinden biri olarak A. Nurpeisov’un «Uzun Zaman Sabırsızlıkla Beklenen Dün» adlı çok özlü ve çok konulu olan romanını anmak istiyorum. Bu roman, daha işleyerek tamamlanmasından sonra Kazak düzyazının bir büyük değer taşıyan olayı oldu. Moskova arkadaşları, T. Ahtanov’un «Ürkütücü Bir Gün» adlı ilk romanını aynı üst seviyede değerlendirdiler. Bu roman, A. Nurpeisov’un «Uzun Zaman Sabırsızlıkla Beklenen Dün» adlı romanı gibi Büyük Anayurt savaşının cephelerde Sovyet savaşçıları kahramanca davranışlarını tasvir ediyor. On günlük Festivale doğru iki dille yayımlanan «Ürkütücü Bir Gün» adlı romanı şimdi «Sovyet Yazar» adlı Moskova yayınevisi tarafından kitle halinde yayımlamak için aldı. Hem de bu romanın Alman Demokratik Cumhuriyetinde en yakın gelecekte yayımlaması, bu eserin yabancı okurlara ilk adımını şahadet ediyor. Hem Kazaklların hem de Moskovalıların dikkatini genç bir  nesirci olan F. Egorov’un « Baş Eğmeden» adlı askerlik uzun öyküsü çekti. Bu uzun öyküsünün ilk önce «Sovyet Kazakistan» adlı dergimizde  sonra «Yeni Bir Dünya» dergisinde yayımlanması, eserin ideolojik-sanatsal niteliğini şahadet ediyor.

            D. Snegin’in «Uzun Yollarda» adlı esaslı bir kitabı, ve M. Hakimjanova’nın «Manşuk» adlı uzun şiiri, Ergaliyev’in «Çapayev» adlı uzun şiiri, L. Moldagulova’nın Kazak olan başka bir kadın kahraman hakkında uzun şiiri, anılmaya değer. Bu uzun şiirinde, Büyük Anayurt Savaşı’nın ilk kadın kahramanlarından biri olan Manşuk Mahmetova’nın  kahramanca davranışını betimleniyor.

            K. Amapjolov,A. Sersenbayev’ J. Sain, D. Abilev, G. Ormanov, A. Tajibayev, L. Krivoşçekov, L. Skalkovskiy ve başka birçok  yazarlar tarafından çok yönlü bir biçimde açılan Büyük Anayurt Savaşı’nın konusu, ayrı bir konuşmaya değer olduğu halde şu tek bir sebepten dolayı bu konu hakında konuşmaya başlamıyorum. Çünkü bu konuşma bu kongreden önce çok kez yer aldı. C. Muldagaliyev’in «Şarkı Hakkında Şarkı» adlı mükemmel uzun şiiri hakkında birkaç laf söyleyeyim. Yazar, bu uzun şiir, ölümünden sonra Lenin Ödülünü alan Tatar yurtsever şair olan Musa Calil’in kahramanca davranışına ithaf etti.. C. Muldagaliyev’in yurtsever şair hakkında uzun şiirinin mükemmel hususu, kahramanca olan  ile lirik olan, yüce olan ile basit gerçek, enteresan ve iyi bir şeklinde birleştiriyor.

            Yenilerde, on günlük festivalden sonra Kazak gençlik tiyatrosu, iki kapalı kutu olan tiyatro yazarının, yani Raimkulov ve İsabekov’un  antifaşist seyirciler tarafından sıcak karşılanan piyesini sahneledi.

            Başka yazarların Büyük Anayurt Savaşı ile ilgili fena olmayan piyesleri da vardı. böylelikle söz konusu olan yeni bölüm, edebiyatımızın bütün janrlarını kapsayıp kendisinin genişlemesine ve derinleşmesine dair perspektifleri var.

            Edebiyatımızın gerçekçilik konularına doğru dönüşünde genç istidatlar önemli bir  rol oynuyorlar. yirminci Komünist partisi Kongresinden sonra daha net bir şeklinde belirten bu dönüş, hiç kalıcılaştırdıktan başka hele hele tamamlanmadı. Edebiyatımızın gerçekçilik konularına doğru dönüşü, tüm Sovyet edebiyatının kilit sorunudur.

            Sosyalist çağdaşlığı onlarca şiir ve düzyazı kitapta şakıyan, Sovyet insanlarının dünya görüşünü şiirleştiren, işçi, kolhozcu ve emekçi aydınların temsilcilerinin imgelerini yaratan  genç kadrolarımız, önde gelen Sovyet yazarlarının en iyi geleneklerini sürdürüyorlar. Doğal olarak partinin ve iktidarın en önemli olan eylemleri, bu kitaplara aksediyor. Bu kitaplarda partinin ve iktidarın en önemli olan eylemlerine karşı içten coşkulu tutum hissediyor. Genç nesirci olan Şaymerdenov, Kabdulov’un ilk romanları, Nurtazin, Raimkulov, Baytanayev, Kuzmin, Şçegolihin’in uzun öyküleri, Çirva, Petrov, Nurşahinov’un hikaye ve denemeleri,  Alimbayev, Kairbekov, Mambetov, İbragim, Muldagaliyev, Şamkenov, Antonov’un şiirleri, Balıkin’in Kazakstanskaya Magnitka (bu şehrin resmi adı Temirtay) uzun şiiri, fena olmayan bir şeklinde çağdaşlığın yansımasının eksikliklerini tamamlıyor.

S. Şaymerdanov’un üçüncü kongremize doğru «İneş» adlı yazdığı ama Kondreden sonra düzelttiği romanında ve Z. Kabdulov’un «Hayatın Kıvılcımı» adlı romanında bir yüksek okulun aydınlarının hayatı, Sovyet öğrenci kesiminin hayatı tasvir ediliyor.

Bu eserlerin ne niteliyor ?

İlk önce yüksek okulun aydınlarının hayatı hakkında romanlar, Kazak edebiyatında yeni bir olaydır. İkinci olarak bu eserlerde genç neslin ile hayat birbirine yaklaşmasına dair konu net bir şekilde vurgulanıyor.

Bu kitapların Moskova’da esaslı olan hatta şiddetli olan eleştirilere hedef olmasına rağmen bu eserin üstünlüklerinin altını çizmeyi bir borç bilirim. Bence kitapların konularının birliğinden yüzünden olay örgüleri, birbirine yer verilemez bir şeklinde benzediği halde bu romanlar, çeşitli enteresan istidatlar hakkında anlatıyor. Üstelik benzerlik, romanların aslında değil çevirisinde daha çok hissediliyor. Burada yazarların birbirini taklit etmesi değil iyi bir yarışma cereyan ediyor. İ Şçegolihin’in «Aynı enstitüde » adlı yazdığı uzun öyküsünde bazı fahiş hatalar ve  yanılgılar yaptığı halde gençlerimizin eğitimine dair bir dizi günün konusu olan sual açtı. Olabilir ki asıl bu yazarların  kendi kaderlerinde edebiyatımızın bilim ve kültür insanlarının çalışmasının betimlemesi ile ilgili eksikliklerini tamamlayan katkı yapmak var.  Kendi başarıları, büyük entelektüel iş insanlarının dünyası ile ne kadar sıkı bağladıklarına  göre değişir.

 

Hizmet süresine göre genç nesirci olan T. Nurtazin’in «Murat» adlı uzun hikaye, bilim ve üretim ile arasındaki bağlantıya dair büyük fikrine ithaf edildi. Uzun hikayenin konusu tarım araç ve makinelerini üretilen fabrika ile önde gelen, ham topraklar işleyen kolhoz arasındaki ilişki, tahıl üreticilerinin teknik araçlardan şikayetleri ile ilgilidir.

           

Çağdaşlığın konularına dönüşte onların rollerini daha çok vurgulamak  için genç eser sahiplerinin başka eserlerinin onlarca adlarının örneklerini çoğaltılabilir ve özetlenebilir. Fakat buna gerek olunması şüphelidir.

 

Zaten çağdaşlığın konularına dönüşün asıl genç Kuşağın eserlerinden başladığını düşünmek doğru değildir, yanlıştır. Kazak yazarlarının yaşlı ve orta kuşaklarının pek az istisna ile bütün temsilcileri, edebiyatımıza devrimci konusuyla geldi. Yazarlarımızdan birçoğu, Komünist partine ve halka hizmette gösterilen ciddi olarak sağlam yararlıkları var. Asıl bu yazarlar, çağdaşlığın çok çeşitli konularına doğru giden geniş yollara dönüşen zemin açtılar. İşçi sınıfı konu gibi zor olan konu, yalnız düz yazıya ve dramatik sanatına ait deildir. Şimdi sıkı çalışarak bu geniş konuya yine ol açan büyük bir grup orta kuşak yazarımız var. Son dönemde yeni bir atılımın Önayak olanı, önde gelen yazarlarımızdan biri olan D. Abilev’di. Bu yazar, 1953 yılında yayımlanan «Altay’ın kalbi» adlı kendi uzun şiirle başkalarını peşine taktı. Hesap devresi içinde önde gelen bir grup şairimiz, işçi sınıfının hayatı ile ilgili  altı tane şu uzun şiir yazıldı «Stepte Goğurulan Çelik» , «Temir Tau» (T. Jarokov), «Dağlardaki sancak» ve «Ateş Dalgaları» (D. Abilev), «Ahan Ahtayev» (K. Bekhojin), «Lavda Hayat» (G. İgensartov). Aşağıda söyleyeceğim ciddi sanatsal yanılgılarına rağmen bu uzun şiirler, şiirimizde Kazakistan’ın işçi sınıfısının çalışma kahramanca davranışının tasvir edilmesine doğru atılan yeni bir adımın başladığı ilk eserler olarak kalıyor. Bana göre Kazakistan’ın önde gelen bir takım yazarının , adları D. Abilev, H. Bekhojin ve N. Titov, kendi yaratıcılıklarını uzun bir süre için ciddi olarak bu konuya bağladıkları için bu an vurgulamaya değer. D. Abilev, herkesin bildiği Lenin’in Altay’ın  önemine dair talimatını eserinin esasına alarak «Dağlardaki sancak» ve «Ateş Dalgaları» adlı iki uzun şiirde sanayi Altay’ın oluşturulmasının güç ilk yıllarını öykülüyor. H. Bekhojin tarafından Cezkazgan (yeni adıyla Jezkazgan ) şehrindeki arşiv bilgilerini eserinin esasına alınarak bize daha yakın olan Büyük Anayurt Savaşı dönemini «Ahan Ahtayev» adlı kendi uzun şiirinde  tasvir edildi.

Bu uzun şiirler,  kusursuz olmaktan çok uzaktır, fakat eğer bu yazarların gerçek başarıları bizi biraz bekletirse bile bu yazarın sanatsal arayışlarını  alkışlamalıyız. Çünkü genç edebiyat, genç janr, genç girişim, bazen dayanılmaz derecede zor arayışlar, üzüntü ve başarısızlık olmadan güçlenemez.   Yalnız sıkı çalışma, yalnız kendini, kendi ruhunu, kalbini yaptığın işe adama, sonunda seni sevinçli başarılara vardırabilir.

İşçi sınıfı konu, çağdaşlığın en ana sorunlardan biridir.

Hesap devresi içinde Büyük Ekim Devriminin kırkıncı yılının kutlanmasından dolayı Anayurt Savaşı konuları, önemli ölçüde zenginleşti. Kazak toplumunun çeşitli sınıfın Komünist partisinin ve Rus proletaryasının önderliği altında  ilk devrimci çarpışmaları, yine büyük bir grup şairimizin ve nesircimizin dikkatini çekti. Bu konuyla ilgili oldukça hacimli, binlerce satırlık ve izlendirici  nicelik formalık olan dört tane uzun şiir, iki tane roman ve bir uzun öyküsü yazıldı. T. Jarokov’un yazdığı «Kumlardaki Fırtına» adlı uzun şiirde ve H. Cumaliyev’in yazdığı « Sıcak Savaş » adlı uzun şiirde, Batı Kazakistan’daki iç savaşın olaylarını anlatılıyor. Bu eserlerin konuları hemen hemen birbirini tamamlıyor. H. Ergaliyev şair, Çapayev’ın hayatının bir olayını tasvir etti. H. Eserjainov, demrimci olayları anlatan «Yank, Temiz Bir nehirdir» adlı roman yazdı. Bu eser, da yazarın kendisinin yazdığı eserine karşı ciddi tutumunu gösteriyor. Z. Şaşkin nesirci, kendisinin yazdığı « Sabah Oldu» adlı uzun hikayede ve «Tokaş Bokin» adlı romanda eskiden Orta Asya'nın parçası, daha doğrusu Özbekistan’ın parçası olan Yedisu bölgesinde meydana gelen devrimci olaylarını canlandırıyor. Hem D. Onegin, «Vernıy Kentinde» adlı romanında, hem de genç nesirci  « Vernıy Uzun Hikayeleri» adlı derleme Yedisu bölgesindeki devrimci olaylarını tasvir ediyor.

Gördüğünüz gibi üç dört yıl içinde çağdaşlığın en önemli konularından biri, yeterli derecede zenginleştirdi. Bütün bu eserlerin ideolojik-sanatsal değeri,  gerçekliğimizin şu iki büyük bir gerçeğinin yansıtmasıdır: millî kurtuluş hareketinin proleter devrimin mecrasına geçişi ve Kazak ve Rus halkıların emekçilerinin Komünist partisinin önderliği altında ilk ortak devrimci eylemidir. Bu geçiş, Turgay köyünün  ilk askerlik şubesi başkanı olan  Amangeld İmanov’un ve A. Cangildin’in önayak oldukları Turgay hareketine ait tarihsel değeridir.

Ne yazık ki bu eserleri  daha yakından tanınca bu zenginleşmenin niteliksel değil niceliksel olduğuna dair yargıya vardım. Hem öğrenme değeri bakımından hem de ideolojik-sanatsal değeri bakımından bu eserlere da edebiyatımızın olgunluk döneminde Yeni Söz diyemeyiz.

Son yıllar içinde masaldan ve fabllardan çağdaşlığın konulara doğru büyük bir adım atan Kazak çocuk edebiyatın gelişmesinde büyük olumlu değişimleri, belirdi. İki dilinde onlarca hikaye, uzun şiir, şiir kitabı, öykü, resimli kitap çıkarıldı. A. Serseibayev’in «Dalganın Üzerinde Doğurulanlar» adlı romanında, genç nesirci olan   A. Beytenayev’in koyun çobanı oğlan hakkında uzun öyküsünde, genç nesirci da olan B. Sokpakbayev’in eserinde kolhoz çocuklarının hayatlarının olaylarını anlatılıyor. Daha büyük olan yazarların eserlerinde genç kuşağı eğitenler bulunuyor. Moskova’daki on günlük festivalde bu kitaplar, Kazak çocuk edebiyatının büyük kazanımı olarak mansiyon kazandı.

S. Begalin, U. Turmanjanova, M. Alimbayeva, A, Duysenbiyeva, Ş. Smahanova başka yazarlar şahsında küçük çocuklar arasında ünlü ve popüler olan yazarların grubu oluşuyor. M. Zverev’in senaryosundan « Azamt’ın Altın Kartalı» adlı başarılı olan ilk çocuk filim  çekildi. Bu filim, çocukların görüş ufuklarını genişletip doğa hakkında bilgiyi öğrenmeyi sevketiyor.

 

Böylelikle çocuk edebiyatının gelişmesinde eskiden olmayan aşağıdaki belirtileri var: janrın epey zenginleşmesi ve çağdaşlığın konulara dönüşüdür. Bence «Amerika Papağanı»  («Toprak Yabanarısı»)adlı hiciv dergisinin yaratılmasıyla gülmece ve hicvi janrının gelişmesinde yeni bir dönem başladı. Genç nesirciler ve şairler, gücünün yettiğince vaktiyle Cansugurov, Maylin ve Tokmagambetov tarafından başlayanları, ama bitirilmeyenleri yani sonuna kadar hiç şekillenmeyenleri şimdi sürdürüyorlar. Bu üç yazarlar tarafından başlayanlar, yeni bir şekilde devam ediyor. Adambekov, Zverev, Kadırbekul, Omelin gibi üstün yetenekli olan yermeli fıkra yazarları ortaya çıktılar. Genç yergici-şair Smahanov, Zakonov, Balıkin, Reşayev, Çekalin, Leonov, rahmetli Hrapkovskiy ressamlarla ve genç olan ressamlarla, adları Haydarov, Erjanov, Hocikov ve başkalarıyla beraber bir vakit geri kalan gülmece ve keskin bir jilet gibi hicvi janrını eski haline getirmekle kalmadılar ama ciddiyetle pekiştirdiler. Bu, bir rastlantı değildir ki dergilerimizden en yeni olan « Amerika Papağanı» («Toprak Yabanarısı») dergidi şimdi cumhuriyetin en büyük tirajlı olan oldu.

Yaşlı ve orta kuşağın nesircileri ve şairleri, adları A. Tokmagambetov, N. Titov, K. Toguzakov, S. Seitov, S. Mavulenov,  L. Krivogtsekov, B. Amanşin, S. Şaymerdanov ve birçok başka yazar, bu janrın gelişmesine yardım ediyorlar. Sevinçle kaydediyorum ki Kazakistan’ın en iyi yazarlarının derlemesi, « Timsah» dergisinde yayımlanan eserlerin arasında var.

Bildiğiniz gibi Moskova’daki On günlük festivalde Kazak edebiyatındaki eleştirinin durumunu tartışılıyordu. Gorki adlı dünya enstitüsünde geçen bu tartışmaya Moskova’nın ve kardeş cumhuriyetlerinin ünlü eleştiriciler ve yazınbilimciler katıldılar. Bütün söz alanlar, genç olan eleştirinin ve yazınbilimin yüksek bir gelişim düzeyini  ağzı bir kaydetler. Yazınbilimler, Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilimler Akademisi Edebiyat ve Dil Enstitüsü’nün ortak yazarının yazdığı «Sovyet Edebiyatının denemesi»ne Kazakistan’ın yazınbiliminin büyük kazanımı deyip bu eser için övgü dolu sözler söylediler. Esasında doğru yöntembilimsel temel olan bu deneme, başka ulusal cumhuriyetlerin denemelerin benzerinin ana  kusurlarını göz önüne alıp Kazakistan’ın yazın bilimcilerin çağdaş Sovyet edebiyatının sorunlarına yönelmeye başladıklarına dair bir kanıt oldu.

Moskova’da Kazak halk sanatının zengin olgusal malzemelerini içeren,  Saz Şairlerinin eserleri üzerinde araştırmaların büyük boşluklarını dolduran, profesör Y. İsmailov tarafından yazılan« Saz Şairi» adlı monografik çalışmasına Sovyetler Birliği yazınbilimi gözü ile bakıldı. M. Karatayev tarafından yazılan, tartışmaya katılanların yüksek takdirini kazanan,   yazılardan oluşan «Ekim Tarafından Doğuran» adlı kitabı, herkesin dikkatini kendi üzerine çekti. Katılanlar, zengin olgular ve yargıları içeren bu kitabın Sovyet Kazak edebiyatı hakkında gerekli ve olumlu bir kitap olduğunu oy birliğiyle teslim etiler. Aynı zamanda katılanlar, bu kitabın eser sahibinin kendi çalışam odasında sürekli oturan eleştirici olmadığına öz edebiyatının yaşanmış oluşum ve gelişme sürecinin etkin katılanı ve savaşçısı olduğuna dair hususu vurguladılar. Georgiy Lomidze, bu kitap hakkında aşağıdaki  ilginç sözler söyledi: « M. Karatayev’in yapıtlarında başka bir fışkıye fışkırıyor sosyo-politik konulu olan fıskiye. Bu yazar, farklı düşünenlerle çarpışmak için iki de bir sıyırarak ateşli bir biçimde yazıyor. Karatayev, kendi görüşünü savunarak ateşli kanaatle coşkunlukla tartışıyor. Bu kitabı okuyunca eleştiriciye karşı edebi Marksçı-Leninci teorisinin ardıcıl korunması için kendi sanatsal güzel bir zevk anlayışı ve incelik için bir şükran duygusu hissedeceksiniz.». Bazı katılanlar, Kazak eleştiricisinin M. Şolohov’un yazdığı «Ve Durgun Akardı Don» kitabı hakkında ve İ. Selvinskiy Ruş şairi hakkında yazılar yazdığına dair olguyu memnunlukla ve memnuniyetle vurguladılar. Hemen hemen bütün katılanlar, M. Karatayev’in ve A. Bragin’in «Şarkı için seyahat» adlı kitabı edebi melsemenin deneme şeklinde anlatılması bakımından çok ilginç bir hazine olarak teslim ettiler. Bu kitapta cumhuriyetin coğrafi özelliklerini, Kazak edebiyatının ışığı ve havasını hissediliyor.

Toplantıda Kazak eleştiricilerinin aşağıdaki bibliyografik denemelerini tartışılıp edebi eleştirel düşüncesinin meyvaları olarak değerlendirildi: B. Kencayev tarafından Sultanmahmut Toraygırov, hakkında  yazılanlar, T. Murtazin tarafından Sabit Mukanov hakkında yazılanlar, A. Nurkatov tarafından Muhtar Auyezov hakkında yazılanlar, S. Kirabayev tarafından  Gabiden Mustafin hakkında yazılanlar, T. Akulimov’un yazdığı eleştiri yazılarından oluşan derlemesi.

Toplantımıza katılan A. T. Dementyev, memnunlukla belirtti ki Kazak eleştiricilerinin ve yazınbilimcilerinin kazanımlarını ve başarılarını görmek ona harika bir memnuniyet hissi verdi. A. T. Dementyev’in dediği gibi bu kazanımları ve başarıları, eleştiricilere ve yazın bilimcilere yazınbilimin Sovyetler Birliği eleştirisinin önde gelenler arasında olmaları hakkı veriyor.

Bana göre edebiyatımızın ana yükseliş göstergeleri ve edebiyatımızın olgunluk göstergeleri böyledir. Bu sağlam temeli esasa alarak önümüzdeki dönemin sorunları hakkında konuşmamız lazım.

Edebiyatımızın kazanımlarını olması gereken  gibi açıkladığımdan emin değilim. Ondan kendi ana düşüncelerimi tekrar vurgulamak istiyorum.

Düşüncelerim, aşağıdakine inhisar ediyor:

1.   Ülkenin komünist toplumun kurulması dönemine girmesi, tüm sosyalist kültürümüzün ve özellikle edebiyatımızın gelişmesinin yeni, daha yüksek olan safhayı simgeliyor.

2.   Hem de ben kıvanç duyarım ki hem de emekçi halkımız ve  Sovyet yönetenleri de kıvanç duyar ki Kazakistan, bu döneme girerek çok gelişmiş olan tarım sanayi cumhuriyeti olmakla beraber olgun kültürün ve sanatın ve kültürün birçok çeşitlerinin gelişmesinin zincirinin ana halkası olan geniş anlamıyla çok türlü, olgun edebiyatın sahibidir.

    Bununla beraber hem genç kültürümüzün hem de genç edebiyatımızın ileride dayanılamayan büyük boşlukları ve büyük sorunları var. Edebiyadımızın birden kalkındırması, yalnız ve yalnız bu sorularının çözülmesinden sonra mümkün olabildiği için yazarların ayrı bir grubu değil hem hepimiz hem de herkes elinden her geleni yapmalı. Kongremizin bütün iş konuşmalarının zincirinin ana halkası olan bu sorularının çözülmesi konusuyla ilgili olması gerekiyor. Bu sorunlar, çağdaşlığın, ustalığın, eleştirinin sorunları olduğu için yapacağımız konuşmalar da son derece önemlidir.

   Kazakistan Komünist Partisi Merkez Komitesi, kültürümüzün ve edebiyatımızın gelişmesinde var olan bir dizi özel boşluğu derin parti ihtimamıyla objektif  ve adil şekilde işaret etti. «Sosyalistik Kazakistan (Sosyalist Kazakistan)» ve «Kazakistan Gerçeği» adlı iki cumhuriyet parti gazetesinin temsilcileri, partinin yönergelerini tamamen destekleyerek söz aldılar.

     Bu konuşmaları, «Kazah Adebiet» adlı edebi gazetemizi de yüreklendirdi. Son dönem içinde bu gazetemiz, yazarlarımızın ve nesircilerimizin eserlerindeki gerçekçi bir biçimde, objektif olarak değerlendiren bir dizi etraflı, eleştirel yazı koydu. Düşünüyorum ki edebi gazetemiz, bu partinin çizgisine ileride de sadık kalacak. Eminim ki Kongremiz, ilkeler düzeyinde, gerçek eleştiri güçsüzleşmeyen gerekçeleri çarpıtması yoluna değil edebiyatımızdaki büyük ve küçük boşlukların köklerini ortaya çıkarması yoluna girecek. Bu boşlukları üstü örtülü bir biçimde gösterilmektense onları giderilmesi gerekiyor. Bu işin sonuçları, edebiyatımızın olgunluğun tartışma götürmez belirti olacak.

    Komünist Partisi Kazakistan Merkez Komitesi, kültürümüzün ve edebiyatımızın hangi ciddi boşluklarına işaret etti ? Komite, edebiyatımızdaki ve cumhuriyetin tiyatrolarının ve başka sanat kurumunun repertuvarındaki gelmiş konularının ağır bastığını vurguladı. Bundan başka Merkez Komitesi, bazı kültür ve edebiyat eylemcilerinin davranıştaki çağdaşlığa doğru tam dönüşe objektif veya sübjektif olarak engelleyen yanlış eğilimlere işaret etti.

    Bu eleştirilerin tamamen doğru olduğunu kabul ederek şunu söylemek istiyorum ki geçmiş konularının hakim olması, edebiyatımızın yaması değildir. Bu, edebiyatımızın biçimlendirmesi ve oluşması sürecine eşlik eden, kazanılan şeydir.

     Çağdaşlık konulara esasına alıp biçimlendirmiş genç Kazak edebiyatı, kendi doğuşunu Büyük Ekim Devrimine borçludur.

       Yazar devrimci S. Seyfullin’in eserlerinin ana içeriği, yeni tarihi şeyler hissetme duygusundan, kendi çağının anlamını kavranıp sanatsal genelleştirilmesinden, bütün eski olanın ve geri kalanın devrim parçalanmasına dair çağrıdan ibarettir. B. Maylin’in çok yüzlü yapıtlarını Kazakistan’daki sosyalist dönüşümün geniş vakayinamesini gibi kendi havsalama sığdırdım. Benim için İ Cansugurov’un bütün yapıtları, o dönemde hayatımızdan uzaklaşmayan kara geçmişin tahakkümüne karşı kısas olan yüksek şiiri gibi ötüyor. M. Auyezov, S. Mukanov, G. Mustafin, A. Gokmagambetov, T. Jarkov, G. Ormanov, A. Tajibayev, A. Sersepbayev, K. Amanjolov, D. Abilev, J. Sain, A. Abışev, Ş. Huseynov, K. Bekhojin, H. Ergaliyev, K. Carmagambetov ve başka yazarlarının gelişmesinin yolunu izleyerseniz bütün bu yazarların pek az istisna ile edebiyata çağdaşlık konusu ile ve çağdaşlık kavramıyla geldiklerine dair sonuca kaçınılmaz bir biçimde varacaksınız.

    Hangi sanatsal arayışlar yollarında geçmiş konularına doğru edebiyat meyli ne zaman meydana geldi acaba ? Cevap veriyorum ki büyük biçimlere, büyük tuvallara giden yolları aranırken. Bana göre bu iddia, genç edebiyatımızın bütün janrlarına karşı ayni derecede haklıdır.

     Göründüğü kadar inanılmaz değil, fakat şiirdeki geçmiş konularının tarafına ilk gidiş, değerli S. Mukanov’un 30 küsur yıl sonra yazdığı «Suluşaş» adlı gürültü kopartmış uzun şiirden başladı. Önde gelen yazarlarından birinin örnek o kadar tez kapılmış ki «Suluşaş» adlı uzun şiirden sonra ataerkil- feodal çağının Kazak kadınının acı kaderini şakıyan, aynı konu ve biçimler olan bir sürü uzun şiir ortaya çıktı. İ. Bayzakov’un «Kuralay-Slu» ve «Akbope» adlı uzun şiiri, S. Seyfullin’in «Kokşetau» adlı uzun şiiri, İ. Cansuguov’un «Küy», «Küyçi» ve «Kulager» adlı uzun şiiri ortaya çıktı. Bu eserleri onlarca yıl içinde her yerde ve her zaman esasa alınarak bütün şiirimizin düzeyi tanımlanıyordu. Sekiz on uzun şiir yazan daha genç kuşağın sairler, bu ünlü yazarların taklidini yaparak bu şairlerin yapıtlara öykündü. S. Mukanov ta kendisi, geçmiş konulara çabuk ve geri dönülmez biçimde ayrıldı. Ama söylendiği gibi ok aydan çıktı. İstenmeden yön verildi. Ve bu itişin ataleti o kadar kuvvetli çıkmış ki hatta bazı en modern yazarlarımız, bu zamana kadar bu çizgiyi sürdürüyorlar. Hem de sen onlara böyle eserlerin eski avulda yaşayan okurun değil zor beğenir, modern, kültürlü olan Sovyet okurlarının  kalbine giden yol artık zor bulduğunu söylenirken içtenlikli bir biçimde şaşıyorlar.

       Dramatik sanatında bu günahlar, yaşlı kuşağın temsilcisi olan M. Auyezov’a ve G. Musrepov’a  aittir. Bu iki önde gelen tiyatro yazarı, geçmişin her nasılsa ışıkta gözü olan ve kendi zamanıyla eşitsiz bir mücadelede can veren kahramanların  yükseltilmesi için herkesten daha çok güçlerini harcıyorlardı. Böylece, M. Auyezov'un «Enlik-Kebek», «Ayman-Şolpan», «Koblandı-Batır» «Kalkman-mamır», «Beket-Batır» adlı eserleri, G. Musrepov’un «Kız-Jibek», «Kozı-Korpeş», «Ahan-Sere» adlı eserleri, hemen hemen çeyrek yüzyıl içinde Kazak tiyatroların repertuvarını, genç olan dramatik ve opera sanatımızın gelişmesini   belirliyordu. Genç tiyatro yazarları, bu yapıtlara öykünerek aşağıdaki kendi eserlerini yazdı: S. Kamalov’un «Er-Targın» adlı eseri, A. Tajibayev’in «Jomart’ın Halı», «Biz De Kazaklarızı», «Kaldırılmış Kubbe» adlı eserleri, Ş. Husainov’un «Aldar-Kose» adlı eseri, A. Abışev’in «Kambar» adlı eseri, Ahicanov’un «Altın-Saka» adlı eseri ve başkaları.

      Kuşkusuz bir vakitler bunun içinde kültürün gelişmesi başlangıç dönemi için kaçınılmaz

yasallık vardı. Bir kere yirmili otuzlu yılların koşullarda geçmiş, şimdi olduğu gibi o kadar uzak geri çekilmekle kalmadı sağlam kökleri ve dişleri varken halk, sahibi olduğu kendi manevi zenginliğini yeni olan her şeye karşı kullanıyordu. Bu silahını elinden alıp objektif olarak değerlendirilmiş biçimde açıklamak zorunda kaldık. İkinci olarak kendi kendine saygı duyan hiç bir halkın doğru medeni ve kültür tarihini  kurmaması mümkün değildir. Üçüncü olarak halkın arasında yaşayan şiirsel konular, yazarın dramatik sanatının büyük biçimlerini öğrendiği sürücünü kolaylaştırmakla kalmadı halka ta kendisi yeni tiyatro kültürüne daha çabuk katılmaya yardım ediyordu. Emekçilerin dinin ve geleneklerin sık iç içe olmuş ağlarından, yüzyıllar boyunca yaratılmış cehalet labirentinden sökülmesi, bir vakitler gayet zor bir işti. Yazarlar, yalnız ve yalnız  geçmişin konularına değil daha çok çağdaşlığın konularına yöneliyorlardı. İşte Kazak yazarlarının yirmi beş otuz yıl boyunca yazdıkları yüz elli eserinden yalnız on beş tanesi, geçmişin konularıyla bağlıdır. Fakat yazarların içtenlikli sıcaklığı, çağdaşlığın konularını o kadar az ısındımışlar ki, yazarlar, bu konuları o kadar kötü şiirleştirmişler ki bu konular, Sovyet okurlarının ruhlarını avutamadı. Kendi kendimizi bu olgu için affetmemeliyiz. Çağdaş bir piyes, sahneye çıktığı zaman onu  defalarca coşkuyla karşıladık. Fakat bu piyes, sahneden şanssız bir biçimde çekildiği zaman bağışlanamaz kayıtsız kalıyorduk. Demek ki çağdaş gerçek bir yapıtın yaratılmasına kötü yardım edeceğimiz yerde sahnede tutunamayan şeylerin sahneye ilerlenmesine yardım ediyorduk . Normal olmayan yıllardır süren böyle pratiğin sonuçları sonucunda eski konular nitelikçe üstün oldu. Bundan dolayı ikinci on günlük festivale on dört taneden yalnız aşağıdaki üç tane çağdaş  temsil getirdik: N. Apov’un « Halefler » adlı temsili, A. Tajibayev’in « Bir Ağaç Orman Değil » adlı temsili, «Dostluğun yolunda » adlı temsil için libretto yazmış K Beysantov yazdı.

      Bu keyfiyet vurguluyor ki eski konuların nitelikçe üstünü olmakla kalmadı sayıca üstüne dönüştü. Edebiyatımızın ana güçleri, yani önde gelen, büyük ustalığı olan ve çok tecrübeli olan tiyatro yazarları, eski konulara ait olan tarafta kaldı. Çağdaşlığın terazisinin kefesinde geçmişe ait olan kefeste daha çok şematiklik, önemli olmayan konular ve daha az şiir, ideolojik-sanatsal derinlik oldu. Eleştiricilerimiz, geçmiş hakkında piyeslerimizin kahramanlarına dair sık sık konuşma yapıyorlar. Fakat çağdaşlığa ithaf edilen piyeslere ait olan çok mu eksiksiz imgesini söyleyebilir miyiz ? Hayır, söyleyemez, çünkü bu imgelerin çok şeyi yetmez, bu  imgelerin da çok künyesi var, nişanları da az değil, fakat  doğallığı ve inandırıcılığı yetersizdir. Hatta destani, halk kahramanının, adı Amangeld İmanov,  imgesi gibi zor bir imge üzerinde çok yazarın ve cumhuriyetin bütün tiyatrolarının çalışmalarına rağmen bu imge,

 bu zamana kadar ne dramatik sanatının ne de şiirin anıtsal bir biçimde oylumlanmış imgesi oldu. Çokuluslu cumhuriyet olan Kazakistan’ın edebiyatında Rus, Ukrayna ve başka milliyetlerin bizimle beraber sanayimizi kuran ve bizimle beraber  bakir toprak yaşanır hale getirip geliştiren temsilcilerin unutulmaz imgeleri yoktur. Edebiyatımız, uluslararası dostluğunu şakıyan gerçek, eksiksiz yapıtları henüz yaratmadı. Parti ve devlet adamlarımız da yoktur. Sorun, bütün bunlardan oluşturuyor, çünkü çağdaşlarımızdan bahsediyoruz. Yüz yazımızda tarihi romanlarının temel yeri belli. Bizim bu romanlarımızın az olduğunu ispatlamama hiç gerek yok. Fakat en önemlisi olan, bu romanların yüksek sanatsal kalitesidir. Çünkü bu kalite, janr ustalığının öğrenilmesi tartışma götürmez kalitelidir. Tarihi romanlar, önde gelen ve tecrübeli olan düyazının ustalarının kalemine aittir. Demek ki çağdaşlık konusu, daha genç ve daha az tecrübeli olan yazarlara bırakıldı. Yaşlı kuşağın yazarlarından yalnız G. Mustafin, çağdaşlık konusunun öğrenmesine tutarlı  ve  sadık kaldı.                                                                                 

     Gerçekten cumhuriyet, parti gazetelerimiz, aşağıdakini derken haklıydı: «Bir yazar veya bir kompozitör, uzak bir geçmişten bir konu seçince tabi ki yalnız bu geçmişi düşünüp bilinçleniyor. «Çoktan geçmiş günlerin işler», düşüncelerini meşgul ediyor.  ».  Bu iddiayı tasdik etmek için söylemeliyim ki hatta uzun zaman içinde geçmiş hakkında yazan, önde gelen yazarlarımız, çabalayarak zaman zaman çağdaşlık hakkında ciddi ve dürüst bir biçimde yazmaya koyuldukları zaman işlerin sonuçları, yani eserleri, hiç üstün değerde değildi. Hayattan kopukluk ve geçmişin yazarların «düşüncelerini» meşgul etmesi, etkisini gösterdi. Durum da kötüleşiyor, çünkü son zamanlarda geçmiş konuları, edebiyatımızın daha aktif janrı olan şiirinin daha genç kadrolarını çekmeye başladı. 1958 yılında yayımlanan sekiz uzun şiirden altı tanesinde geçmiş hakkında anlatıyor. Şiirimizin sağlamlaştırmasına genelde ve uzun şiirlerin yazmasına bu arada oldukça büyük hizmetleri yaptığı H. Ergaliyev şairi, Kurmngazı hakkında büyük uzun şiirin birinci kısmını çıkardı. Yazarın iddia ettiği gibi bu uzun şiir yedi yıl boyunca yazıyordu. Şimdi ikinci kısım üzerinde çalışmaya devam ediyordu. Yayımlanan kısım, bugünlerde eserin esaslı yeniden işleyip düzeltilmesini haklı olarak gerektiren ayrıntılı eleştirilere hedef oldu.

       Gencecik olan G. Kairbekov, İbray Altınsarin hakkında büyük olan uzun şiir çıkardı. Uzun şiir, kötü yazmadı. Söyleyebilirim ki bu uzun şiir yetenek olarak yazıldı. Fakat yazar, lafazanlığa o kadar düşkündür ki eleştiri, yazarın uzun şiirini en az iki kat kısaltmasını istiyor. Bunu tamamen kabul ediyorum.

       K. Toguzakov, «Sibir-Omar» adlı kötü olmayan uzun şiirini, uzak geçmişe ithaf etti. A. Tacibayev’in « Portreler» adlı elejisindeki olaylar, devrim-öncesi dönemden başlıyor. T. Jarkov’un «Kumlarda Fırtına» adlı uzun şiiri ve H. Camaliyev’in «Sıcak savaş» adlı uzun şiiri, Batı Kazakistandaki aynı milli kurtuluş hareketi ve devrimci hareket hakkında anlatılarak olgun şiirin yeni kelemesi olarak bizi sevindirmedi. Üstelik H. Cumaluyev’in uzun şiiri, güçsüz ve silik olmakla beraber herkesi çok şaşırtıyor.

          En korkunç olan şu, bu uzun şiirleri Rusçaya çevrilirken o kadar iyileştirildi ki bu uzun şiirlerin silik olduğuna inanmak bile zordur. Şu şey, adeta yasa haline geldi: iyi eserler Rusçaya çevrilirken kaybediyorlar, kötü olanlar ise kazanıyor.

      Bu eserlerin değerlerini ve eksiklerini şu tek bir sebepten dolayı ayrıntılı bir biçimde saymıyorum: çünkü şimdi bunlardan değil, başaklardan söz ediliyordu. Söz konusu olan, eski konulara karşı büyük bir meyildir ve çağdaşlığa keskin bir dönüş  zorunluluğudur. Göründüğünüz gibi meyil, gerçekten de büyük çıkıyor. Bu meyili da giderilmesi gerekiyor.

      Moskovada’ki on günlük festivalde edebi tartışmanın merkezine modern bir insan konusunu koyan Özbek yazarlarını en iyi anlamda dostça kıskanıyorum, çünkü bunu yapamadık. Edebiyatımızın kazanımlarına rağmen çağdaşlık konusu, olanca gücüyle sanatsal olarak çözmek zorunda kaldığımız en büyük soru kalıyordu.

      Gayet açık ki Kazakistan’ın yazarları, ilk olarak

 çağdaşlık konularına dönüşe ulaşmak zorunda kalıyordu. Şu ya da bu janrın, şu ya da bu yazarların

başarıları, ideal, sanatsal biçime geçirilen kahramanca çağdaşlık konularını öğrenme derecesi ile kesinlikle ve koşulsuz olarak ölçmek lazım.

     Açıktır ki yalnız ve yalnız bu prensip, bize edebiyatımızın ideolojik-sanatsal düzeyini yeni yüksek düzeyine çıkarmaya yardım eder.

     İkinci olarak çağdaşlığın sorunlarını, yazarların ayrı bir grubuna değil bütün yazarlara yüklüyoruz. Edebiyatımızın ayrı janrlarına değil edebiyatımızın bütün janrlarına yüklüyoruz. Çünkü hepimiz beraber ve herkes ayrı ayrı çok çaba sarf ederse ve  çağdaşlık konusunu bütün janrlara aksettirirsek bu kahramanca çağdaşlık konusunu gerektiği gibi çıkarabiliriz.

      Çağdaşlığın her yazarın genel konusu olması gerek. Çağdaşlığın tüm edebiyatımızın ana ve baş doğrultusu olması gerek. Kendi çağımızın uygulamamızdan fazlasına ihtiyacımız vardır Çağımızı büyük, komünist kuruculuğa sanatsal olarak aktif bir biçimde karışılarak öğrenilmesi gerek.

    «Sosyalistik Kazakistan» ve «Kazakistan gerçeği» adlı cumhuriyet gazetelerimizin söylediğine göre « Yazarın çağımızın sorunlarına ne kadar şiddetle tepki göstermesi, yaratıcı sırasındaki yerine bağlıdır».

      Hem de her zaman hatırlamalıyız ki çağdaşlığa dönüşe belirli bir süre süren kampanya gözü ile asla bakılamaz. Yok, yoldaşlar, bu, bir kampanya değil, istikbalde için edebiyatımızın gelişmesinin ana çizgisidir ! Bu bağlamda bizim ile hatat arasındaki sıkı bağıntıya dair sorun kapıyı gürültüyle açarak ortaya çıkıyor. Açıkça söylemeliyim ki bizim ile hayat arasındaki sıkı bağıntıya dair konu, herkesin, özellikle genç yazarların zayıf noktasıdır. yaratıcı bir seyahate çıkma ve seyahat süresince akrabalara uğrama bizde moda haline geldi. Ama hayat bir iki ay boyunca öğrenilemez ya! İş havasına alışmak lazım. Genç yazarımız, yaşadıkları, geçirdikleri canlı malzemeyi esasa alarak iyi kitaplar yazıyorlar. Günlük faaliyet ile ilgili malzemenin biriktirilmesinde durum nedir ? Bu, beni tedirgin ediyor.

      Şimdi Yazarlar Birliğinin üç tane il arası şubesini kuruluyor. Fakat büyük yazarlardan hiç bir kimse, en azından  bir süre bile ilin merkezi olan şehirlerde yaşamaya dair arzu izhar etmiyor. Sanıyorum ki hayata daha yakın olmaktan vazgeçen herkes, çok kaybediyor.

       Çağdaşlık konularına dönüşe geçmiş konulara  kesin yasak gözü ile bakılamaz. Çağdaşlık konularına dönüş, değil kaldırmak her halkın hayatında yer alan önemli, tarihsel-devrimci şeyleri sanatsal bir biçimde tasvir etmeye teşvik ediyor.

       Çağdaşlık konuları sorunu yüksek sanatsal kaliteden kopuk olarak ve içeriğin biçimden koparılması bakımından ele alınamaz.

       Çağdaşlık konuları sorunu özensiz bir biçimde dikilen gri  bir köstüm giymiş yeni konular olarak anlanırsa hiç bir dönüş yapamayız. Kahramanca çağdaşlığa dönüş, ustalığa tam bir dönüş demektir. Çoğu durumda eserin kalitesinin çıplak konusunu örtülüyordu ve bağışlanamaz bir biçimde görmezden geliniyordu. Sosyalist gerçekçilik yönteminin verdiği sınırsız olan üslüpler ve biçimler özgürlüğünün gerçekliğimizin yansısında geniş bir uygulama sahası bulması gerek. Ne zaman çağdaşlığın sorunlarından konusu açılsa, bu konu, eserlerin yüksek ana konuları hakkında ve aynı zamanda eserlerin yüksek kalitesi hakkında konu demektir.

      İşlerimizin durumu nasıl ? İşler aksi gidiyor. Gri kitapları hem genç yazarlar için hoşgörü olarak ve hem de resmi olarak yasallaştırılan bir şey olarak yayımlamak devam ediliyor. Ardiyeler gereksiz kitaplarla dolu. Bu kitaplar çöpe atılıyor. Özellikle şirimiz iyi değildir. İç karartıcı bir durum, fakat şiir gereksinimlerinin düzeyi ani olarak düştü. Şiirden az şiirsellik istiyoruz. Şiirlerden nazmın aşağıdaki ana kurallarının yerine getirilmesini istemez olduk: aydın kompozisyon, konunun dramatik gelişmesi ve konunun gittikçe büyümesi. Bütün bunların yerine şiir-deneme yani uyaklı deneme ortaya çıktı. Bu şiir-denemelerin şiirselliğini kural olarak iyi veya sıradan kafiyelendirme ile ölçülüyor. Gereken yeniden işleyip düzeltmeden sonra daha çok kafiyeli olabilen eserler hemen yayımlanıyor. Yazarlar Birliğinin Şiirsel Seksiyonu, başka seksiyonlar gibi açıkça kendi işinin üstünden gelmedi. Bir örnek getirebilirim ki D. Abiyev yoldaş, 1953 yılında doğuşu alkışladığımız, dört bin satırlık olan  «Altay’ın Kalbi» adlı uzun şiir çıkardı. Bu uzun şiir, 1957 yılında beş bin satırlık olan manzum romana dönüştü. Bu manzum romanın devamı, adı «Ateş Dalgaları», iki bin beş yüz satırlıktan oluşturuyor. Bunu bize ne anlatıyor ? Çevirinin yapılmasından sonra köprünün altından çok su aktı.

        H. Bekhojin, işçi sınıfının hayatı ile ilgili konulara yönelirken başarısızlığa uğradı. Tahmin ediyorum ki yazar, edebi gazetemiz tarafından eleştirilen «Ahan Ahtayev» adlı uzun şiir için ne kadar çok endişeleniyor. Fakat bu eleştirinin haklı ve gerekçeli olduğu kabul etmemek mümkün değildir. Madencilik Enstitüsünün son sınıfında okuyan, uzun şiirin baş kahramanı olan Ahtayev öğrencinin imgesinin hasarlı olan hali mantıklı bir şekilde temellendirilmiş bir hali kabul etmek mümkün mü ? Ahtayev’in ticaret sektöründe çalışan babası zimmetine geçirilen paradan haksız yere mahkum edildi. Üniversitede okuyan hiç bir kimsenin desteklemediği, cimbakuka olan Karaş, Ahtayev’i Komsomol’dan çıkarıyor. Mahkeme haksız yere mahkum edebilir. Yüksek öğretim kurumu çıkarılabilir v.s. Fakat bütün bu şeyleri okura açıklanması gerek. Üstelik bütün bu şeyleri tek bir konu içinde birleştirilmesi lazım. Bu uzun şiirde yok. Baş kahraman, Karaş ile kol kola gezen sevdiği kızını bir kez gördükten sonra hatta kızı ile vedalaşmadan bu kızdan ayrılıp Alama-Ata şehrinden (yeni adıyla Almatı) gitti. Bunun hakkında yazar ta kendisi anlatıyor diye öğrencinin teknik icatlara kim inanır ya ? Hem de yazar bunu anlatırken okuru buna söylendiği gibi lafta değil fiiliyatta inandırmaya çalışmıyor bile. Neticede başarılı sonuçlu ve yapmacık engellenen konu olan aşk hakkında uzun şiir meydana geliyor. Gerçek iş hayatına ve sanayi yadınlarının hayatına gelince bu iki konu yüzeysel olarak ve sanatsal olmayan bir şeklinde anlatılıyor. Bundan dolayı bu iki konu hiç bir kimseye inandırmıyor. Hiç bir kimseyi coşkulandırmıyor.

      T. Nurzin’in ayrıntılı bir biçimde daha işleyerek tamamlanması gereken «Murat» adlı uzun öyküsü  güzel sayılamaz. Söz konusu olan, yazarın Sovyet bilimine ve pratiğine özgü olanı, tipik olanı  bulmaması değidir. Bundan dolayı yazarın tasvir ettiği inandırıcı olmayan olaylar, bizim hayat hakkında bilginin eksikliğimiz olduğunu vurguluyor. Bu uzun öyküde başka bir şey, Sovyet aydınların ahlâğını lekeleyen ve çarpıtan şey, can damarıma bastı. Bu, insanlar arasındaki ilişki içinde bulunan şüpheli oluştur, iş yoldaşının namusluluğuna karşı ve  içtenliğine karşı güvensizliktir. Ayağını kaydırmaya benzeyen  güvensizlik, Sovyet olmayan ahlaksızlık olarak görünüyor.

       Böyle iyi olmayan eserlerin daha çok örneğini verebilirim. Bütün bunlar, şunu hatırlatıyor çağdaşlık konusunu edinilme sorunu, biçim-içerik organik bütünlüğüne yani eserin konusu ve bu konunu tasvir edilmesi ustalığı bütünlüğüne dair parti gereksinimi ile bağlıdır.  Bu unsurlar olmadan eser yok. Fakat ustalık sorunları, teorik yorumlayış alanında kalmakla beraber eserlerin sanat değerinin pratik ölçütü henüz olmadı. ileride bu durumu esas olarak değiştirilmesi gerek.

       Bir dakika bile unutmamız gerekiyor ki Kazak edebiyatı, bütün dünyanın edebiyatı ile büyük bir  yarışmaya sosyalist gerçekçiliğin bileşeni olarak katılıyor. Bu yarışma, yalnız yeni bir konu ve zengin içerik için değil yüksek ustalık için mücadeledir. Ya biçimin  ve içeriğin tam uyumuna ulaşaşırız, yalnız ve yalnız bu takdirde zafer bizim olacak ya da biz aleniyet olarak veya gizli olarak bu uyumu kabul etmiyoruz. Sanıyorum ki edebiyatın yüksek ideolojik sanatsal kalitesi için mücadeleden vazgeçme, diğer şeylerin yanında partinizin ve halkınızın taleplerinden ve edebiyetın taleplerinden vazgeçme demektir. Açıktır ki Sovyet yazarı unvanı taşıyan hiç bir kimse bu yola girmeyecek.

     Edebiyatımızın en zor sorunlarından biri eleştiridir. Eleştirinin hem çok büyük bilimsel- kuramsal başlı başına sorun olduğundan dolayı ve edebitatın kadrosunun sıkı parti prensiplerine göre toplanıp birleşilmesi sorunu olduğundan dolayı zordur. Ne yazık ki eleştirinin zor yanı, şu aşamada aşğıdaki gereksiz şeylerden henüz kurtulmadı: mesela, hava, durum  v. s. göz önünde tutularak özel konuşma maharetini gerektiren « diplomasi»den. Eliştiriye Sovyetler Birliği pratiğinden ve kendi zengin pratiğimizden en enteresan, verimli, önemli olanı henüz dahil etmedik. Buna karşılık ekonomimizi, sinirimizi, yaratıcı enerjimizi harap eden gereksiz, zararlı şeyler türedi. Bütün yazarların ortak edebi işi yapmalarına rağmen eleştirimizin en önemli olan sorun, hiç bir yazarın kendi arkadaşının ve yoldaşının dirsek temasını hissetmemesidir.

       Bana göre yazar, eleştirticinin onun başarının sevinci içinde olduğuna, başarısızlığı için onunla beraber endişelendiğine inanırsa söz konusu olan sorun kaybolacak. Öte yandan eştirici, yazar sohbet edilecek bir kişi olarak  algılanmamalı. Demek ki şu komünist topluluktan söz ediliyordu iğneli sözlerden, kimin kendi arkadaşını daha çabuk ve daha acı olarak sokabildiği bir şeklinde zararlı yarışmadan mahrum olan topluluk. Bu toplulukta eleştiri, ilk plânda olan arkadaş sözü olacak. İyi olmayan eserin yazarının zamanında «dövmemizi», edebiyat için hiç bir faydası dokunmaz. Tabiatıyla bu «dövme»nin sebebi, ideolojik sabotaj değil düşmanlık gösterileri değil de eserin sanatsal kusurları.

       Ne yazık ki eleştirimiz, hala bunun gibi geçmişin kalıntılarından yoksun değildir. Hatta onların etraflı ve gerçekçi olduğunu saydığım, onların iyi söylediğim edebi gazetemizin sütunlarında son zamanlarda yayımlanan yazılar içinde iğne eserleri kaldı. Yazarın kendi arkadaş eleştiricisinin içtenliğine inanmadığından, bu eleştiriciyi kişisel düşman gördüğünden dolayı yayımlanan her yazı, infial tufanını uyandırıyor. Bu sorunu çözmek için yapılması gereken ilk şey, elimizden her geleni yaparak yeni tip bir ortam, komünist topluluk ortamı kurmamızı gerek. Yalnız bu ortamda ileride eleştirimizin etraflı ve normal geliştirmesi perspektifleri görüyorum.

        K. Bekhojin’in İ. Cansugurov’a ithaf ettiği eser, A. Tacibayev şairin «Rüyada» adlı büyük şiirini, daha genç şair olan B. Amanşin’in « Yaralı Ruhta» adli şiirini  okuduğunuz zaman kanaat getireceksiniz ki topluluk genelde ve komünist topluluk bu arada ilgili işler iş ne kadar acınacak bir durumdadır.

Olgun yazarlarımızdan biri, sosyalist Vatanın kazanımlarını defalarca yetenekli bir şekilde ve sevinçli sevinçli şakıdığı K. Bekhojin, ithaf ettiği eserinde yıllarca süren ağır havamıza gözü yaşlı olarak şikayet ediyor.

       K. Bekhojin kadar olgun ve yetenekli şair A. Tacibayev, arkadaşlarının kendisini haince öldürdüklerini sonra da mezarının yanında oturarak övgü dolu sözler söylediklerini rüyasında görüyor. Bunun gibi eserlerin periyodiğin sayfalarında yayımlanmasının zararlılığına veya bir kitaba alınmasının zararlılığına dair bahse gerek yok ne yazık ki bu zararlı iş yapılmış. Vurguluyorum ki bu eserde komünist topluluk için olumlu şeylerin zerresi yok,  azıcık bile yok. Bu eserler, objektif olarak değil, ortamızdaki marazi havayı, yazarın başka insanlarla ilişkisine göre tasvir ettiği gerçek olmayan durumu  yansıtıyor. Tabi ki, iş arkadaşlara karşısındaki böyle tavrı, topluluğun kurulmasına yardım edecek yerde onu bozuyor.

        Bildiğim kadarıyla genç olan B. Amanşin yazar, kendi kısa hayatı içinde az trajik olaylar yaşadığı halde aşağıdakini yazıyor :

İnsanların bilmedikleri yara ruhumda var,

Aptallar, sürekli bu yaramı azdırarak canımı yaktılar.

Bu azaplarım sonucunda bahçemde benim şarkılarım çalısı, çiçeklendi bile kabahatim ne ?

Söylediğim gibi çok insan defalarca yaramı azdırıyorlardı.

Kaç defa mutluluk dolu dakikalarımı çalıyorlardı.

Belki bundan dolayı arkadaşlarımın hatta zararsız  şakaları, beni ok gibi yaralanıyor.

       Burada yoruma gerek yok. Eğer yazarın azaplarından onun şarkıları doğarsa, eğer arkadaşlarının hatta zararsız  şakaları onu yaralanırsa bu yazarın moralini göz önüne getirmek zor değildir.

      Öncelikle bütün bunlarda eleştiri karşı marazı tepki seziliyor. bütün bunlar, ekmek kavgası şikayeti değil veya haksız parti cezası da değildir. Aynı zamanda bütün bunları, şunu ifade ediyor: ortamızda topluluk sorununun ortaya koyması, sert ve aynı zamanda daha yüce, komünist olmalı.

    Hiç bir kimse, eleştirimizde çok şeyin ve ilk önce cesaret eksik olduğunu itiraz etmeye cesaret edemez. Bu, uzun yıllardır eleştiri için normal ortama özen göstermememizin direk sonucunun ta kendisidir. Eleştirinin sözcüğü karşı sakın tepkiyi öğrenmediniz. Eleştiri, eserlerimizin kusurlarına daha ayrıntılı bir biçimde değindiği zaman kıyametleri koparıyoruz. Bunun şu nedeni var: vaktiyle aktif olan eleştirmenler, kendilerine çok sorun çıkaramadıkları yazarlarla çalışmak için yazınbilim ile ilgili işleri yapmaya başladılar.

      Anlamalıyız ki bundan sonra eleştirimiz için yeni bir sayfa başlıyor. Eleştiri, edebiyatımızın dadısı değil ona yardım eden gerçek, özenli arkadaş olmak zorunda kalıyor. Topluluk  sloganının arkasına gizlenerek eleştirinin bağımsızlığını ve özgürlüğünü zorla alırsak hiç iyi olmaz çünkü eleştirimizi dost kucağında boğabiliriz. Cesur ve gözü açık olan eleştirinin, yazara yardım etmek için yeteri kadar sebepler bulacağı daha çok eserimiz var. Çok açık bir şekilde görülüyor ki barış içinde açıkça idealsiz olan ve sanat değeri olmayan eserler ile birlikte yan yana yaşama pratiğine ileride uzlaşılamaz.

            Hiç bir kimse, çok sayıda iyi kitap yazmayı bize yasaklayamaz. Allah isterse bunu böyle yapabiliriz. Fakat bana göre önümüzdeki dönemin ana sloganı, « Az Olsun En İyisi Olsun !» diye Lenin sloganı olmalı.

            Eleştirimizin ana hedefinin bu sözlerden ibaret olduğunu ispatlamaya gerek var mı ? Yani eleştirimiz, çağdaşlık konulu, yüksek fikirli, sanat değeri yüksek olan eserler için aktif ve titiz bir biçimde savaşmak zorunda kalıyorlar.

            Edebiyat için yeni bir dönem, edebiyatın bileşim öğesi olan eleştiri için da yeni bir dönemdir.  Eleştiri karşısında tüm edebiyat karşısında gibi aynı sorunlar ve hedefler duruyor. Bu bağlamda bir daha önemli soruyu özellikle vurgulanması zarureti var. Bu zamana kadar eleştiri, en iyi ihtimalle eserlerin kusurlarına işaret ediyordu. Şimdi işe eleştirinin bundan başka aşağıdaki sorulara cevap vermesi gerek: iyi eserleri nasıl yazılır ? Başarılı olmayan eserleri nasıl düzeltilir ?  Eleştirinin bu sorulara cevap verebilmek için kendi kuramsal düzeyini yükseltmesi lazım. Eleştiri, sanatsal eserin kompozisyon, konunun gelişimi, kahramanların karakterlerini kurmak için yöntemleri, janrın özgül özellikleri ve normatifleri v. s. gibi önemli bileşenlerini geçtiği zaman kendisinden bulunulan bütün taleplere karşılık vermiyor. Bu gibi durumlarda eleştirinin aykırılıklarının şu sebeplerini  aranması gerek: ya eleştirinin düşük düzeyi ya da bir şeye karşı kuşku.

            Eleştiricilerimiz, değeri yüksek olan eserleri düşünürken eleştirinin yüksek düzeyi, parti yanı ve önemli rolü hakkında ciddi olarak düşünleri gerek.

 

            Arkadaşlar, Kazakistan Yazarları Birliği’nin ödevi olan şu birçok başka şey hakkında söyleyebilirim ki hatta söylemeliyim ki editörlüğümüz, yaratıcı seksiyonların faaliyeti, edebi gençler ile çalışma v. s. Ama dikkatinizi önümüzdeki dönemin ana sorunları üzerinde toplamak istiyorum. V. İ. Lenin’in öğrendiğine göre bu, önemli olan halkaya  sarılınca bundan ötesini çekip çıkarabiliriz.

            Müsaade edin umayım ki Kazakistan Yazarları Birliği’nin Prezidyumunun Yönetim Kurulu mensuplarını, yaratıcı seksiyonların yöneticileri  ve yazar örgütünün en faal üyeleri,  Prezidyumun raporunun eksiklerini, tamamlayıp onun  kusurlarını ve doğru olmayan hükümlerini düzeltirler.

            İzin verirseniz hepimiz adına güven ifade edelim ki Kazakistan’ın yazarları, tam bir görev ve hedef bilinciyle komünist topluluğun detaylı kurulması dönemine giriyorlar. Komünist Partisi’nin ve Sovyet Birliği’nin aktif ve sadık yardımcı unvana ileride de layık oldukları göstermek için elinden her geleni yaparlar !

            1959

 

 

 

EDEBİYATIMIZIN GELİŞİMİNİN EĞİLİMİ HAKKINDA

           

Çağdaşlık sorununun şu Kongremizde yirminci ve yirmi birinci Sovyetler Birliği komünist Partisi’nin bütün gereksinimlerine göre ahenk içinde edebiyatın ayrı kolları değil tüm çok uluslu edebiyat karşısında ortaya koyulmasına dair gerçek, olgunluğumuzu anlatıyor. Aleksey Surkov’un raporunu tamamlama zorunluğunun olduğunu sanmıyorum.

            Bu, bizim, Sovyet yazarlarının diğer şeylerin yanında profesyonel anlamda büyüdüğümüze çağımızın insanlık tarihinde eşit olmayan kahramanca tarafına yani komünist toplumunu kuran Sovyet insanların barış çalışmasının kahramanca tarafına dair çekingenlikten kurtardığımıza dair tartışma götürmez bir kanıttır. Ulusal Cumhuriyetler Yazarları Kongrelerinde cesur bir çağdaşlık sorununun ortaya koyulması, bu edebiyatların her birinin yeni sınıra oldukça hazır yaklaştığını vurguladı. Edebiyatın çağdaşlık sorunlara karşı yoğun ilgisi, edebiyatın artmasının kanıtıdır.

            İki SSCB Yazarları Kongresi arasındaki dönemin ulusal edebiyatlar için olduğu kadar tüm Sovyet halkı için verimliydi. Bu dönem boyunca Moskova’da arka arkaya geçen On Günlük Festivaller, hem ülkemizdeki hem de ulusal cumhuriyetlerdeki kültür devriminin muazzam başarılarını ortaya koydu. Gurur duyabiliriz ve duymalıyız ki önce bir dizi geri kalmış halkın edebiyatlarında Sovyet edebiyatımızın sorunlarını çağdaşlık sorunlarını dahil olmak üzere ortaya koyulması gerek.

            Seçkin Fransız yazarın, Kongremizin değerli misafirinin, adı Andre Vürmeser’in «Kazakistan’dan Asker» adlı uzun öykümün Fransız baskısını  eleştirerek yaklaşık bir yıl önce yazdığına göre 1917 Ekim Devrimi Fransa’da meydana gelirdi Cezayir’a bol bol mahsul verirdi ve Paris’in Hitler  işgali sırasında Cezayir’ın oğulları şahsında ne kadar mükemmel savunucusu olurdu.

            Değerli meslektaş Andre Vürmeser, tabi ki haklıdır. Ekim Devrimi tarafından verileni rakamlara vurmak zordur. Giderek maddi ve manevi değerlerde kendisini ifade ettikçe daha çok ve iyi ifade eden halkların kurtarılmış ruhu, tek bir ölçü birimi var, adı sonsuzluk.

            Ayrantılı bir biçimde Kongremize anlatabilirim ki 1958 yılı boyunca şiirin, düzyazının, dramatik sanatının, yazınbilimin yüz elliden fazla eseri Rusça yayımlanmasına ve çevrilmesine değer görüldü.

            Kongremize edebiyatımızın ne kadar iyi şiirin ve düzyazının büyük biçimlerini ve yeni tarihi koşullarda ulusal biçimleri ve gelenekleri  zenginleştirdiğini, yenileştirdiğini ve güvenle öğrendiğini, daha anlatmak istiyorum.

            Son olarak övünmek gibi olmasın Muhtar Auyezov’un yazdığı roman- epopesini  Lenin Ödülüne değer görüldü.

            Edebiyatımızın genel sorunlarının bazıları, dramatik sanatının hali, sahnede ve ekranda çağdaşlığın hedeflerinin tasvir edilmesinin karmaşık sorunları, beni, bir yazarı olarak, endişelendiriyor. Bundan dolayı bu bazı bununla ilgili düşüncelerimi size anlatmak istiyorum. Bu, tabi ki yenilik değil ve panik ta değildir. Ama dramatik sanatının hali, endişe verici olmasa bile en azından arzulanandan çok uzaktır.

            Dramatik sanatının halinden çok konuşuyoruz, fakat ne yazık ki bütün dileklerimiz, konuşma janrının konusu kalmaya devam ediyor. Dileklerimiz, Yazarlar Birliği ve Kültür Bakanlığı ile ortak işlerinde, hep pratikte uygulamıyor. Asıl garip olanı, Sovyet seyircisinin kültür düzeyinin eşi görülmemiş artışı, bizden yaratıcı bir yankı bulmuyor. Dramatik sanatımızın ideolojik- sanatsal düzeyi, endişe uyandırmaya devam ediyor.

            Sovyet dramatik sanatı, kendi zafer yürüyüşünü gerçek yüksek devrimci kahramanca konulardan başladı. Fakat dramatik sanatı, son dönem içinde bu kendi özelliğini kaybetti. Sovyet dramatik sanatı, dramatik sanatına ve sanata karşı dar pratiklik ile dolu davranışlarıyla dramatik sanatının mükemmel geleneklerinin ihtilasına yardımcı olanlara karşı yer verilemez hoşgörü gösterdi.

            Ülkemizin uzun dönemini Sovyet seyircilerine kahramanca detaylar, romantizm olmadan, kırılmış günlük yansılar ile sunduk. Ve kendi kahramanca çağımıza karşı böyle ayakları yere basan yaklaşım, Sovyet seyircinin hoşnutsuzluk duygusunu getirerek kitle olay kalmaya devam ediyor.

            Bana göre kahramanca konular ve romantik birbirinden ayrılmaz. Kahramanca konular olduğu yerde romantik da var. Büyük Gorki’nin öğrendiği gibi romantik, kahramanı yüceltmeye müsaade ediyor. Demek ki romantizmin kaybedilmesi, bizim için büyük bir kayıptır.

            Bunun sebebi, bir cumhuriyetten başka cumhuriyete, havada ve yerde göç eden büyük bir gri-basmakalıp olan piyes ve film senaryosu akıntıdır.

İçi yanarak gri kitaplar hakkında bu kürsüden söyleyen Semen Kirsanov ile mutabıkım. Ama eklemek istiyorum ki Yazarlar Birliği’nin ve Kültür Bakanlığı’nın bu gri kurusu olan akıntıyı durdurmasına zaman geldi !

Bilindiği gibi « Çatışmasızlık Teorisi» denilen bir teori tartışa tartışa çok zaman kaybettik. Bu saçmayı gömülmek için harcanması gereken zamana kıyamıyorum, daha da önemlisi saçmanın gömülmesine kıyamıyorum. Bence hatırlatmakta yarar vardır ki önde gelen yazarların hiç bir kimsesi, bu teorisine düşkün  olmadı, onun yayıcısı olmadı. Çatışmasızlık Teorisi, yalnız  gerçek olmayan yazarları  besleyebilirdi. Öte yandan üzülecek bir şey, fakat teoricilerimiz, çatışmanın her sanatsal eserin özellikle dramatik sanatının ana parçası olduğunu mükemmel anlayarak  bu zamana kadar Sovyet koşullarımızda çatışmanın doğasını öğrenmiyordu.

Tamamen katılıyorum ki antagonist kesimlerinin çelişkileri veya millet arası düşmanlığı, hayatımızdan ayrıldı. Fakat bundan şu sonuç çıkmaz ki Sovyet insanları veya halkları birbirine benzer oldu.

Surkov yoldaşının raporuna göre «çağdaş çatışmaların doğası, insanların iş ve toplumsal faaliyetinde yatıyor». Bu, tabi ki, doğru daima doğruydu.

Fakat bu son derece doğru olan iddiadan pratiğimize geçer geçmez mutlaka pek çok hazır, basmakalıp şemalar ve imgeler ile yüz yüze geleceğiz. İnsanların iş ve toplumsal faaliyetini rütbelere ve konumlara göre üleştirildi. İmge yok, konumlar ve şem var. Dramatik sanatımızı, ihtiyar veya eski olan başkanlar, müdürler, direktörler ve saire bir bilim adamından fena ayrıntılı bir biçimde inceledik, onları değiştirdik ve yeni olanları yerine koyduk. Kocanın bakir topraklara veya bir bölgeye gitmek istediğine karısı ise istemediğine veya bunun tam tersi bir duruma dair çatışmalar imrenilecek bir avantajla işletiliyordu.

Çok ulus tarafından bu eski üçgenin bütün üç yanı, bütün üç açısı, açıortay ile veya açıortay olmadan defalarca kullanıldı.

Bu üçgenin eskimesi konusunda Syurkov yoldaş ile aynı fikirdeyim. Fakat bu üçgeni çöpe atmadan önce bu üçgenin vazifesini göreni, yani dörtgeni veya çokgeni düşünmemiz lazım. Çünkü gerçekliğin gelişimi, eskiçağ olan «Zaman, Yer ve Eylem Birliğini» reddettiği zaman bu, dramatik sanatının gerçek özgürlüğüne kavuşması oldu. İşte bizim de ayrıntılı bir biçimde, etraflıca dramatik sanatımızı kalkındırmak için sağlam bir manivela yapacak yeni bir bütünü düşünmemiz gerek.

Demek ki teorik fikrimiz, sanatımızın sonraki gelişmesinin ve sonraki kalkınmasının yolunu aydınlatmak isterse yapacak çok işi var.

İlk önce tiyatro yazarlarının dramatik sanatının güçlerin dizilişi değil sanat diliyle gerçeğin ifade etmesi olduğunu idrak etmeleri istenmesi gerek. Çoğun sanatın biçim ve içerik birliği kutsal kuralına aykırı davranıyoruz yani fikir ve onun sanatsal tasvir etmesi birliğini bozuyoruz. Bunun olmadığı yerde acımanın da olmaması lazım !

İmgelerin yaratılması sorununa gelince edebiyatımız, sanatımız için yabancı bir yöntemi, adeta hileli bir yöntemi vurgulamak istiyorum. Burada Kongremizin bu yüksek kürsüsünden yüce şeyler konuşurken bir bölgeden başka bölgeye, bir cumhuriyet başka cumhuriyete onlarca küresel kahramanlı piyes ve film senaryosu, seyahat yapıyor. Eğer yazar, kahramanına Hocaev adını koyarsa kahramanı Özbek’tir. Eğer yazar kahramanını Hocibekov olarak adlandırırsa kahramanı Azeri oldu.  Eğer yazar kahramanına Hocibayev diye ad koyarsa kahramanı Kazak’a dönüştürür. İmge ne gezer?!

Asıl sorun, sosyalist gerçekliğin kesinlikle doğru olan prensiplerini bayağılaştırılıyor, çarpıtılıyor ve hiç bir kimse buna karşı savaşmıyor ! Moskova’da hiç bir yerde kabul edilmez eseri haklı olarak reddedildiği fakat bu eseri bize yükleyen insanlar olduğu sıkça da oluyor.

 

 

 

Önce SSCB Yazarlar Birliği’nde bulunan kocaman el yazması bir roman masamın üzerinde duruyor. Oradakiler, romanın eser sahibine romanının olmadığını söyleyebilirler, fakat söylemediler. Romanın eser sahibine tatsız sözleri söylememi istediler ve romanını bana gönderdiler.

Başka bir örnek. «Aral-Deniz» adlı eserimize benzeyen bir film senaryosu, denizi veya büyük gölleri olan cumhuriyetleri dolaştı. İlk önce belki Baykal gölünün dalgaların üzerinde doğdu. Fakat bu film senaryosunda büyük çalkantı yoktur. Sonra Baku şehrinin eşiğini aşındırıyordu. Sonunda basit bir operasyon sayesinde, yani kahramanların adlarını değiştirilmesi sayesinde Kazak olan oldu,  ve bizim film stüdyosunun etek dolusu devlet parasını yuttu. Kültür Bakanlığı, bu film senaryosunu  kabul etmedi, fakat böyle insanlar vardı ki bize senaryo gönderdi ve bu senaryo Kazak olan oldu.

Bu olgu, yoldaşlar, tatsız ve yakışıksız olan hakkında anlatıyor. Sanatta oluşmuş modele göre yapılan, sanatsal unsur içirmeyen iş vuku buluyor. Bu iş sanatı aşağıya çekiyor. Sanatta sosyalist gerçekçiliğin prensiplerinin bayağılaştırılması vuku buluyor.

Yazar Birliği’nin ve Kültür Bakanlığı’nın bütün kademelerinde titizlenmek lazım. Henüz buna bize eksiğimiz var. Sovyet edebiyatının ve sanatının pahasına diplomasiye son verilmesinin zamanı geldi.

Bence dikkatle halletmemiz gereken bir sonraki şey, «Üretim-Fon Teorisi» denilen bir teoridir. Sahnede traktörlerin ham toprağı sürmesini ve sahnede petrol fıskiyesinin fışkırmasını talep etmiyorum. Fakat bu teori, bir insanı kendi çalışma faaliyetinden koparma olanağını veriyor. Çoğu çağdaş piyeste işçiyi yalnız elbisesinden tanınıyor. Bu  işçinin çalışma faaliyeti ise sanat diliyle hiç tasvir edilmiyor. Bu durumda kahramanların çalışma ve toplumsal faaliyetinin sanat diliyle tasvir edilmesi  yolunu aramak gereksiz olmayacağı konuşuluyor.

Bu dizide son olan sorun, genelleştirilmiş imge sorunudur. Bana göre genelleştirilmiş imge, yazarın titiz işinin en yüksek, en mutlu sonucudur. Gorki’nin bir yazar için bunu yapabilmek ne kadar zor  olduğu düşüncelerini hatırlıyoruz. Fakat biz her hangi bir imge genelleştirilmiş sayarken bence sorumsuz cömertlik , bu kavramın derin gücünü ve tipikliğini unutuyoruz. Genelleştirilmiş imge bulduğumuz eser, kötü olamaz. Bir imge  genelleştirilmiş bir imge saymak için yazarın nüfus cüzdanını bir yana atmak lazım ve bu imgeye her taraftan bakmak gerek.  Kahraman, bir şey yaparken kendisine bakmak gerek. Kahramanın anlığına, ruhuna ve kalbine dalmak lazım.

Yazarlar, çoğu eserlerde şu ya da bu kahramanlarına şu ya da bu basmakalıp karakter, şu ya da bu basmakalıp faaliyet veriyorlar. Us ve hisi, faaliyet ve mertliği mertebelere göre yani kahramanların sahip olduğu mevkiye göre  dağıtılıyor. Ticarette kesiminde çalışanlara ve muhasebe personeline daha az meziyetler veriliyor. Başkalarına da daha çok meziyetler veriliyor.

Eğer bir şey acilen kırmamız gerekirse az değil zarar veren standart ilk önce kırmamız lazım. Bütün bunlar, beni bizim teorik düşünceye çağrıda bulunduruyor.  Bizim teorik düşüncenin edebiyatın hayatına daha aktif bir biçimde karışmasını ve insanı isyan ettiren bu anormalliklerine göz yummamasını istiyorum.

Gerçek Yazarlar Kongresinin büyük, çok ulusal edebiyatı sanatsal yönetme yeni bir yönteminin başlangıcını kendisi ile kutlaması gerek.

Önceki yönetim biçiminin hükmü kalmadığına ve bu yönetim biçimini bir yana atmak gerektiğine dair konuda görüşlerimiz birdir.

SSCB  Yazarlar Birliği yeni Yönetim Kurulu’nun en azında şu iki şeyleri bir yana atmak zorunda kalacak:

1.      Eğer yeni Yönetim Kurulu, bu zamana kadar olduğu gibi danışmanlar kanalıyla ulusal edebiyatları yönetirse ulusal edebiyatlar  memnun olmayacak.

Yazarlar Birliğinin mensupları sorumlu yönetmeleri lazım.

2.       Eğer yeni yönetenler, şu ya da bu ulusal edebiyatı eserlerine değil eserlerin çevirilerine göre yargılarsa biz de memnun olmayacağız. Demek ki SSCB Yazarlar Birliği’nin ve yeni Yönetim Kurulu’nun yalnız Rusça okuması değil, diğer dilleri de bilmesi gerek (Alkışlar).

SSCB’nin bütün yayın organlarının yani dergilerinin ve «Edebi Gazete»nin yazı kurullarını köklü biçimde yeniden düzenlenmesi lazım. Yazı kurulların çok ulusal edebiyatın organları olması gerek. Açıkça söyleyim ki yayın organlarının ulusal edebiyatımıza özen gösterme duygusu yok.

Gonçar yoldaşın Kongremizde «Edebi Gazete» hakkında söylediğine eklemek istiyorum ki bütün yayın organlarımız, ulusal edebiyatların büyük bölümüyle  değil yalnız tepesiyle uğraşıyor. Bundan başka yayın organlar, kitabının Rusça yayımlanmasından yani kitabın ana diliyle yayımlanmasından üç dört yıl sonra uğraşıyor.

Ulusal edebiyatlara karşı böyle «ilgi», beş para etmez.

Eğer Yazarlar Birliği, yayın organların yazı kurullarının genişletilmesini ulusal edebiyatların temsilcilerinin bu yazı kurullarına biçimsel dahil edilmesi yoluyla sınırlarsa hiç bir önemli ve olumlu şey olmaz. Tüm aygıtın yeniden-düzenlemesi gerek. Eğer «Edebi Gazete»nin yüz elli çalışanı, en azından önde gelen edebiyatların dilleriyle okumayı bilirse kötü bir şey olmaz.

SSCB Halkları Merkez Yayınevi’nin kurulması konusunda ben de Petrus Brovka’nın ısrar ettiği gibi ısrar ediyorum. Merkez Yayınevi’nin kurulmasının kültür değerinin kanıtlanmasına gerek olduğunu sanmıyorum...

V. Latsis’in, M. Guseyn’in basında yayımladıkları yazılarında, O. Gonçar’ın, P. Brovka’nın ve başkalarının Kongrede okudukları raporlarıda bütün yeniden düzenlemelerin yerindeliğini kâfi derecede temellendirildi. Ben yalnız oy katıyorum. Kongremizin bu sorunda bizi oy birliğiyle tutmasını umuyorum.

Kazakistan’ın yazarları, çağdaşlık konularına tam dönüşe dair sloganı altında kendi kongrelerini  yaptılar. Her söz alanın ağzından yazarın en yüce amacının Sovyet kahramanca halkının çalışma kahramanca davranışının tasvir edilmesine dair sözler duyuldu.

İzin verirseniz Kongreyi temin edeyim ki  yazarın yetenekli Kazakistan kolu, bu yüce bir amacın yüzünün akıyla çıkacak !

 

1959

 

 

BÜYÜK BİR YAZAR

 

Sovyet Kazak edebiyatının önde gelen yazarlardan biri olan Sabit Mukanov, bu edebiyatın önayak olanlarından biridir. Bu yazar, Saken Seyfullin’i, Beimbat Maylin’i ve İlyas Cansugurov’ı takiben genç Sovyet kazak edebiyatının biçimlenmesine, gelişimine ve zenginleşmesine üstün bir katkıda bulundu.

Sabit Mukanov’un eserlerinin değerini ve önemini  değerlendirmek zordur. Bu yazarın yaratıcılığının genişliği çok geniştir. Mukanov, yüzlerce şiir çıkaran yazar olarak, nesirci olarak, çok sayıdaki romanların, uzun öykülerin ve hikayelerin yazarı olarak, tiyatro yazarı olarak tanınır.

Çağdaşlık konuları üzerine proleter edebiyatı için yolların açılmasında Sabit Mukanov’un rolü hayli büyüktür. Çağdaşlık için savaş hiç bir zaman kolay değildi. Savaşın başlangıcında tecrübeli edebiyatçılar, burjuva-ulusçu edebiyatın yanında oldukları zaman bu savaşın özellikle zordu. Sabit Mukanov, kendi faaliyeti boyunca Komünist Partisinin çizdiği çizgiye hiç duraksamadan uyuyordu.

Sabit Mukanov, toplum eylemcisi olarak da büyük bir rol oynadı. Sabit, daima Partinin ve hükumetin  sosyalist dönüşüm ile ilgili eylemlerinin uygulanması için savaşanların tam içinde oldu.

 İsmi Sovyetler Birliği çapında ünlü olan Sabit Mukanov’a yüksek konulu yetkin olan sanat eserlerinin yazması konusunda başarılarının devamını dilerim.

 

1960

 

 

USTALIĞI YÜKSELTMEK

 

Okuyorsun, yeniden okuyorsun, derinden derine düşünüyorsun. Yapıcı olan insana, komünizmi kuran yeni bir insana sonsuz bir inanç, seni yine hayretler içinde bırakıyor. Artık şimdiki kuşak inşaatçıları,  yeni hayatın zaferini görecek. İşte bundan dolayı bizim çağdaşımızda her şeyin mükemmel olması, o kadar önemlidir ve zorunludur.

Sovyet edebiyatının ve sanatının görevi, yeni dünyanın  oturanının eğitiminde büyük bir rol oynamaktır.

Son yılların Kazak edebiyatı, gittikçe çağdaşlığın kahramanca tarafına daha yakın oluyor. Edebiyatın ideolojik-sanatsal değeri, gittikçe daha parlak ve  önemli oluyor. Kazak edebiyatında gittikçe her genç edebiyat için zor olan oluşum döneminin verimli sona ermesine dair inandırıcı olgular  daha çok birikiyor.  Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yirmi birinci Kongresine doğru Kazak edebiyatının tek tük üstün değerde bir eserleri hakkında konuşabildik. Şimdi ise Komünist Partisinin yirmi ikinci Kongresi arifesinde edebiyatının bütün önde gelen janrlarının özlü oluşu hakkında güvenle konuşabiliriz. Vurgulamak istiyorum ki bu, kendiliğinden meydana gelmedi. Bu, cumhuriyetin yazarlarının komünizmin büyük  idealleri için savaşan kendi halklarına karşı kendi görevine  düşünceli bir tutumundan  dolayı meydana geldi. Bu, Komünist Partisinin edebiyata özen göstermesi sonucunda meydana geldi. Sanatsal yanma ile dolu hayatı, vaktinden önce sona eren M. O. Auyezov, Kazakistan’da sosyalizm kuranlarının hayatları hakkında büyük epopenin yalnız birinci kitabını bize bırakmayı yetişti. Bizim  büyük ustalarımız S. Mukanov ve İ.Şuhov, ham toprağının fatihlerinin hayatının geniş tuvalları üzerinde çalışıyorlar. Kazakistan’ın önde gelen romancılarından biri olan G. Mustafin, çağdaşlık konuları üzerinde başarılı ve tutarlı bir biçimde çalışır. Bu yazar, Sovyet Kazakistan’ının tarihinin Ekim Devriminden tarımın kolektifleştirilmesine kadar süren, zor olan dönemini yansıtan « Fırtınadan Sonra» adlı yeni roman çıkardı. Ham toprağı emekçileri, N. Anov’un «Mirasçılar» ve «Kalbinin emriyle» adlı piyeslerinde, T. Ahtonov’un «Savule» adlı piyesinde kendilerini gördüler.

H. Esenjan, A. Sersenbayev, A. Nurpeisov, Z. Şaşkin, T. Ahtanov, B. Momışulu, S. Şaymerdanov, Z. Kabdulov, B. Sokpakbayev, ve çok başka yazar şahsında iyi nesircilerin kolu ile savaşsonrası dönemin Kazak edebiyatının mevcudu arttı. H. Esanjanov’un iki cilt halinde «Yaik, Suyu Berrak Bir Nehir» adlı romanı, A. Nurpeisov’un « Uzun Zaman Sabırsızlıkla Beklenen Gün» adlı ve «Kan ve Ter» adlı romanları, Z. Şaşkin’in «Sabah Oldu» adlı romanı, ve özellikle bu yazarın «Temir-Tau» adlı son olan romanı, hakkı olan rağbet görüyor. T. Ahtanov’un Almanca, Çekçe ve Slovakça dillerine çevrilen « Ürkütücü Günler» adlı romanı, Sovyet Birliği’nin sınırlarından adım attı. Karakteristik bir özellik olan, birçok kitaplarımız, günlük hayatın kahramanca yanını, emekçi insanların, yani maden işçilerinin, balıkçıların, petrol işçilerinin, aydınların Sovyet savaşçılarının hayatını yansıtıyor. Yazarlarımızın sanatsal ilgilerinin yalnız  genişliğine değil ve yükseklere bile artışı, yazarın dayanıklılıklarına ve edebi ustalığına tanıklık ediyor.

Abay’ın , Cambul’un , S. Seyfullin’in, B. Maylin’in, ve İ. Cansugurov’un zengin lirik- kahramanlık destanları olan Kazak şiirin özelliği, yalnız konu zenginliği değil, önde gelen yazarların yarattıkları eserlerin epik karakteri bile. Belki de hiç bir ulusal şiire, Kazak şiirine dışında yazarların büyük edebi biçimlere geçişi, o kadar özgü değildir.

Büyük yazarımız olan A. Tajpbayev, T. Jarokov, A. Tokmagambetov, K. Bekhojin, H. Ergaliyev, J. Moldagaliyev, D. Abilev, savaşsonrası dönemin şairleri olan G. Kairbekov, N. Şakenov ve başkalerı, bu doğrultuda başarıyla çalışmaya devam ediyorlar. Kazak düzyazısının ana konu ve bu şairlerin uzun şiirlerinin ana konusu, çağdaşlık, bir işçinin, hayvan yetiştiricinin, kafa emeği emekçilerinin hayatıdır. Doğrusu her uzun şiir, tartışma götürmez bir rağbet görmüyor. Zaman zaman kaşektik olan ve ifadeli olmayan uzun şiirler ile karşılaşıyoruz. Bundan dolayı yazarlarımızın sürekli sanatsal ustalıklarını mükemmelleştirmeleri talep etmek lazım.

            Gençlerimiz, büyük umut veriyorlar. Genç yazar olan Oljas Suleymenov, dünyadaki en önemli olaylara tepki göstererek kendi uzun şiirini ilk Sovyet uzaycısı olan Yuriy Gagarin’in kahramanca davranışına ithaf etti. Yakında Akım Aşımov’un Kazakistan’ın gençleri hakkında iki uzun öykü, çıkacak. Genç tiyatro yazarı olan Muhamecan Duzenov, devlet yalancılarının yani göz boyamacılarının maskesini kaldıran piyes yazdı.

            Bütün bu eserler, genç yazarların sanatsal inatla ve sebatla ustalıklarını mükemmelleştirdiklerini  anlatıyor.

            Kazakistan’ın genç Rus yazarlarının eserleri, sevindiriyor.

            Şunu işaret ederken az memnun değiliz Rus olan genç Kazak yazarlarının eserlerini Moskova dergilerinde ve yayınevlerinde bastırılmaya başladı. «Ekim» dergisinde İ. Şçegolihin’in «Fıtına Karı» adlı romanını yayımlandı. «Bizim Çağdaşımız» dergisinde N. Kuzmin’in «Dik Bir Sel Yarığının Yanında» adlı uzun öyküsünü yayımlandı. «Genç Muhafız Birlikleri» yayınevi, N. Korsunov’un « Üç Mezra» adlı uzun öyküsünü ve S. Martyanov’un «İlk Ödev» adlı hikayeler kitabını yayımladı.

            SBKP’nin Programının taslağının verdiği görevlerin ışığı altında Kazakistan’ın edebiyatçılarının yapacak çok iş var. Edebiyatçılar, yeni olan, gerçek komünist olan, yarının filizleri hakkında coşkuyla ve esinle anlatmaları toplumun ilerlemesine karşı koyanı teşhir etmeleri gerek.

            Sovyet Kazak edebiyatı, karmaşık ve zor oluşum döneminden geçti. Şimdi edebiyat, gelişimin böyle safhasında bulunuyor ki gençliğini göz önüne almak günahtır. Cumhuriyetimizin edebiyatında çağdaşlık konusu, edebiyatın ana konu oluyor. Fakat okur, yazardan daha üst VEYA yüksek yetkinliği, araştırmaları ve düşünmeleri talep ediyor. Edebiyatımızın ideolojik yönelimi, kesindir. Şimdi en önemlisi olan, eserlerin sanatsal kalitesine karşı gereksinimleri artırmaktır. Arkadaş eleştirinin her sanatçıya yeni olan bilgi edinme araçlarını ve tasvir etme araçlarını aramaya yardım etmesi gerek. Eleştiri sert olmalı, çünkü bilindiği gibi şu ya da bu eserin  öve öve şımartılması, ne kadar mahvedici olan mahsul getiriyor.

Bununla beraber eleştiri, iyi niyetli olmalı. Yazarın yaratıcı etkinliğini bağlamaması lazım.

Anlaşılan ki dramatik sanatındaki de eski kanonları yeniden incelemek ve basmakalıp örneklerden vazgeçmek gerek, çünkü bu kanonlar ve basmakalıp örnekler, eseri fakirleştiriyor. Asıl bu yüzden seyirciler, çok piyese kayıtsız kalıyorlar.

Çağdaş yaşam malzemesinin yaratıcı öğrenmesi, sanatın cesur arayışlar gerektiren en zor alanıdır.

Partinin Programının taslağını derin derin düşünürken şu önerge vermeyi gerekli buldum: edebiyatın ve sanatın gelişimine ayrılmış bölümü aşağıdaki gereksinim ile genişletelim: yaratıcı ustalığı artırmak.

 

1961

 

 

HAYAL, GERÇEK OLACAK

 

            Bizim öz Komünist Partisinin Kongresinin her yeni çalışma günü, duygu kasırgasını, en aydınlık ve aydınlık çağrışımlar kasırgasını uyandırıyordu.

            İnsanlığın hayal kurmasının kamaştırıcı tepesi komünizmdir. Talihlilerden her birine, yani tarihi kongrenin katılanların her birine bu nurlu yüksekliğe hangi yoluyla gideceğimize dair seçme hakkı verildi.

Biz büyük Programı kabul edeli insan mutluluğu kanununa göre yedi gündür yaşıyoruz. Ve tüm bu hafta boyunca fikirler dönüp dolaşıp hep aynı şu soruna geliyordu: Komünist Partisi, ülkeye ve tüm insanlığa karşı ne kadar yalnız kuramsal deği pratik bile büyük olan sorumluluk aldı ki.

            Eğer Parti büyük bir sorumluluk alıyorsa biz ise, yani onun sadık yardımcıları olan yazarlar ise Kongrenin gereksinimlerini göz önüne alarak onunla bu sorumluluğu paylaşacağız. Bizim edebiyatımız, yalnız bizim için okul değildir. Sömürge esaretinin ve bağımlılığın baskısından kurtaran veya kurtarmakta olan Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin yazarları, doğru olan yoğun gelişim yollarını arıyorlar. Onlara Katolikliğin, İslâmcılığın, Budizmin ve pek çok başka şeylerin «insancıl» prensipleri bir antikacı dükkanından, yani sömürgecilikten teklif ediliyordu. Bu hiç de rastlantı değildir ki bu ülkenin önde gelen kültür adamlarının gözleri Sovyet Birliğine çevriliyor.

            Parti, komünist toplumu kurma dair yüksek ve yüce hedef alınca bizden, yani yazarlardan «milyonlarca insan için sevinç ve heyecan kaynağı olabilecek, insanların iradesini, duygusunu, düşüncesini dile getirebilecek, ideolojik

zenginleşmesi aracı ve ahlak terbiyesi aracı olarak hizmet edebilecek» eserleri yaratmaları rica etti.

Kelimenin tam yüksek, gerçek Lenin anlamıyla edebiyatın ve sanatın eserlerinin ideolojik yönelimi ve sanatsal yetkinliği için savaş, bizde « çözümleyici halka» oluyor. Onu söylememe gerek yok ki bu gereksinim ilk önce çağdaşlık konuları için geçerlidir. Hala her hangi bir « çatışmasızlık», «mesafe» ve « olumlu kahraman» teorilerini, kitapların, piyeslerin ve filim senaryolarının sayfalarında, değil yalnız sözde yenebildik.

            İnsan toplumunun gelişmesinin erken, naif döneminde tanrıları yedi iklim dört bucak yaratılıyordu. Son derece organize edilmiş komünist toplum, her hangi bir tanrıları çekemeyecek. Ve yalnız konusu yüksek olan, ustalığı mükemmel olan edebiyat bu döneme layık olabilecek.

            Evet,  edebiyatta ve sanatta çok şey, arzulanandan çok uzaktır. Kongrede duydunuz ki yalınız bir yıl içinde bin yüz on dört Sovyet piyeslerini sahnelendi. Bu sayının edebiyatımıza değer verenlerin  ruhlarında endişe uyandırmaması mümkün değil. Biliyoruz ki dramatik sanatının tüm dünya tarihi, bize o kadar çok gerçek sanatın eserlerini bırakmadı. Bu sayı, kalitenin kusurlarının «yığınla» kaplanması dair acıklı eğilimin yaşama gücünü şahadet ediyor. Sanıyorum ki bu durumda «Az Olsun En İyisi Olsun !» diye Lenin parolasına dönersek doğru olan bir davranış olur.

            Tüm Sovyet halkı, Büyük Ekim Sosyalist Devrim’in kır dördüncü yıldönümünü yeni bir Programın parolaları ile karşılıyor.

            Bu kutsal sözler,  her Sovyet insanın göğsünde yanacak, Kasımın yedisinde Kızıl Meydan’da dünyadaki insanlardan en insaflı insanı olan Vladimir İliç Leviv’in mozolesinin mermerine kaynaşarak süzülecek sancakların üzerinde altın gibi ışıl ışıl parlayacak. 

 

1961

 

SALEM, TURKMENİSTAN

Yakın zamanda, kırk yıl gibi pek kısa bir süre içinde Türkmenler ve Kazaklar, çölün kavurduğu  tek tük, seyrek çalı gibi ayrılmış, kumlardan göç eden halklardı. Hayatları, hüzünlü serapa benziyordu. Her  iki halk te, hayalleri ve özlemleri ile devleri yükleyerek uçsuz bucaksız açıklıktan göç ediyordu. Acımasız keder, onları dağlardan göllere, göllerden çöllere haklardan yoksun, kıtlık hayatın sevinçsiz, kısır döngüsünden  sürüyordu.  Hazine dolu toprak, ümit çıtını bile çıkarmadan halkların kocaman derdini suskun taşıyordu. Fakat hatta o kederli zamanda Mahtumkulu Firaki ismini Mangışlak yarımadasında söyleniyordu. Türkmen avullarda ise Abıl’ın köylerini (Kazak halkının enstrümantal piyesi) kulak veriyorlar. Şarkı ve sanat, sınırlardan geçip kardeşçe halklarının kalplerini ve özlemlerini birbirine yakınlaştırıyordu. Fakat etrafta loşluk ve karanlık hüküm sürüyordu. Halkların ruhlarında ise hüzün barınıyordu.

Ama Ekim şafağı söktü. Lenin  bilge partisi, çarlık Rusya’sının bizim ikisini dahil olmak üzere halklarını mücadele ve zafer yoluna çıkarıp aydınlık bir amacı, yani komünizmi gösterip bize muzaffer silahı, yani Marksizm-Leninizm sundu.

Geçen şanlı kırk yıl hem güçlüklerle hem de törenlerle dolu. Halkın hayatında kırk yıl, kısa bir andır. Fakat bizim Sovyet koşullarında bu an, tüm jeolojik çağa denktir. Bir zaman hastalıklardan ve açlıktan ölen, birbirini kötü tanıyan iki halk, şimdi pehlivan olan iki kardeş gibi omuz omuza ışıl ışıl komünizm sarayına giriyorlar. Komünist partisi  ve bizim ağabeyimiz, yani Rus halkı, bizi tek bir güçlü bir  hamlede karanlık, dipsiz uçurumdan göz kamaştıran, ışıltılı tepelere kaldırdı.

Biz yalnız memleketimizin sosyalist dönüşümünün katılanları olmak değil kardeş halklrının yeniden doğuşuna tanıktık. Tacikistan Komünist Partisi Báşkâtibi olan yoldaş B. Ovezov, SBKP’nin yirmi ikinci Kongresinde  kürsüde oturarak cumhuriyetin bütün sınai ürünün hacminin yirmi iki kat, ağır endüstrinin ise kırk kata yakın arttığını bildirdiği zaman kocaman salondaki kongreye bütün katılanlar alkışladılar. Böyle coşkun bir artış, daima rakiplerini geride bırakan Ahal Teke atının Bayga’da (Türk halklarının eski at yarışı)  durdurulamaz koşuna benziyor. Türkmen arkadaşlarının büyüttükleri «beyaz altın» dan dokunmuş elbiseler giymeyen Kazak yok. Turkmen kardeşlerinin işi için kalpten seviniyoruz. Türkmen kardeşlerinin Türkmenabat şehrindeki süper fosfat fabrikasında, Aşkabat  şehrindeki petrol makine yapımı fabrikasında, Govurdak (yeni adıyla Magdanlı) şehrindeki kükürt kombinasında, Karakum kanalı inşaat yerinde çalıştıklarından örnek alıyoruz.

            Kazaklar, Türkmen Sovyet edebiyatının eserlerini kendi ana diliyle okuyorlar. Altay bölgesinde, Sarıarka ve Cetısu stepinde, Türkmen yazarlarının kitapları ile karşılaşabilirsiniz. Saygılı Berda Karbabayev’in «Beyaz Altın» Ülkesinden Aysoltan»ve «Çözümleyici Bir Adım» gibi eserleri, Kazakları yakından ilgilendiren ve Kazakların anlayabilecekleri eserlerdir. Bu eserlerde Türkmen halkının aydınlık ruhunu, onun mücadelesini ve mutluluğunu, sıcak kalbini görüyoruz.

Kara Seytilev’in ve Ata Atacanov’un Touşan Esenova’nın ve Çara Aşirova’nın, Haldurda Durdıyev’in, Kurbandurda Kurbansahatova’nın şiirlerine hayranlık duyacağız. Tüm Kazakistan, istidadı üstün ve seyrek olan rahmetli Sarıhanov yazarın ismini biliyor. Guseyn Muhtarov’un «Allan’ın Ailesi» adlı piyesi, uzun zamandır sahneleniyordu.

İki halkımız arasındaki edebiyat ve sanat alanında   sıkı ilişkinin ve asil dostluğun çok çarpıcı örneklerini verilir. Bu, Komünizm Kurma Programında tasvir edilen şu büyük gerçeğin bir daha kanıtıdır: « Detaylı komünist kurması, milletlerin birbirine daha da yaklaşması ve  milletlerin tam birliğinin ulaşması ile karakterize edilmiş SSCB’deki ulusal ilişkinin yeni dönemi demektir. Komünizmin maddi ve teknik temelinin kurulması, Sovyet halklarının birbiriyle daha sık birleşmesine yol açıyor.»

Türkmen edebiyatı gibi Kazak edebiyatı da Büyük Ekim Devrimi’nin ateşinde doğdu. Kazak edebiyatının beşiği, iç savaştı. Eğer Sovyet Kazak edebiyatın oluşumunu hatırlarsak öncelikle bu edebiyatın kurucuları olan Saken Seyfullin, Baimbet Maylin, İlyas Cansugurov adlarını söyleriz. Kişi putlaştırması döneminin günahsız kurbanları olan  bu seçkin yazarların güçlü sesleri, okurlara büyük bir estetik zevki vererek  komünizmde duyulacak.

            Çağdaş Kazak düzyazı, Saken Seyfullin’in «Dikenli Yol» adlı anı romanından ve Baimbet Maylin’in «Şuga’nın Anısına» adlı mükemmel lirik uzun öykü  başlıyor. Bizim devrimci dramatik sanatı, S. Seyfullin’in «Kırmızı Doğan» adlı eserini örnek olarak alarak büyüdü. Yorulmak bilmeyen emekçi olan B. Maylin’in avulun kolektifleştirilmesine ayrılmış seri şiirlerinin Mırkımbay imgesi, Aldar-Kose ve Hoca Nasreddin imgelerinin yanında saygın bir yere sahip oldu. Şiiri derin ve renkli olan İlyas Cansugurov epik şairi Abay şairin hemen yanında koyuyoruz. Muhtar Auyezov’un olmamasına dair fikre tahammül etmek zordur. Ölmez miras bırakan insanlar daima kendi halkının mutluluk için mücadelede  kendi halkı ile kalıyorlar.

Kazak edebiyatında her janrlarda verimli olarak çalışan ve inandırıcı, yaratıcı başarılara ulaşan yazarın üç kuşağı var.

Vaktiyle Muhtar Auyezov’un kanlı canlı eserlerine hayranlık duyduğumuz gibi şimdi edebiyat alanında genç enerji ile çalışan Sabit Mukanov’un, Gabiden Mustafin’in, Nikolay Anov’un Sapargalı Begalin’in, İvan Şuhov’un ateşli yanmaları ve yaratıcı şansları için seviniyoruz.

En verimli çağında bulunan edebiyatçıların ortak kuşağunu ele alalım. Bu kuşağın edebiyatımızı daha yüksek kaldıracağından kendi eserlerinde hayatımızın gerçek görünümlerini yaratacağından eminiz. Edebiyatımızın ana çekirdeği olan bu kuşak, ömründe çok görmüş, ustalıkla şiirleri yazan tecrübeli Askar Tokmagambetov, Abdild Tajibayev, Hamid Yergaliyev, Halijan Bekhojin, Dihan Abilev, Tair Jarokov, Gali Ormanov, Fedor Morgun gibi şairlerden Hamza Esenjanov, Zein Şaşkin, Seytjan Omarov, Jardem Tlekov gibi nesircilerden, Aljappar Abişev, Şahmet Husainov gibi tiyatro yazarlarından oluşturuyor.

Genç yazarların savaştan sonraki kuşağı kendi kalem ağabeylerinden aşağı kalmıyor. Hatta ideoloji bakımından daha iyi silahlandılar. Daha geniş bilgilere sahiptirler. Sırbay Mavulenov, Jaban Muldagaliyev, Muzafar Alimbayev, Turmanbay Moldagaliyev, Sagı Jienbayev gibi şairler, Safuan Şeymerdanov, Abdijamil Nurpeisov, Taken Alimkulov, takaui Ahtanov, Zeynolda kabdolov, İvan Şçegolihin gibi nesirciler, Kuandık Şangitbayev, Kaltay Muhametjanov gibi tiyatro yazarları emin adımlarla saflarımıza girdiler.

SBKP’nin yirmi ikinci Kongresinden sonra Kazak yazarları için konuların genişlenmesine çalışan adamın ayrıntılı bir biçimde gösterilmesine  dair dik dönüş dönemi geldi. Edebiyatımızın ana doğrultusu, çağdaş hayatın en önemli olan sorunlarının cesur bir işlenmesidir. Bizim çağdaşlarımızın karakterlerini her yönden, ayrıntılı bir şeklinde araştırması, hayat ile sıkı ilişki, iyi ürünler verdi. Ham toprakları, kentin ve köyün emekçileri, Sovyet aydınları hakkında çok deneme ve hikaye çıktı.

Yazar Zeyin Şaşkin, kendi son romanını bizim metalürjimizin devine ithaf etti.

Rahmatulla Raimkulov, «Yeşil Dulda» adlı kendi uzun öyküsünde  günümüz avulunun insanlarını şakıyor. Hamza Esenjanov, « Yayik Suyu Berrak Bir Nehir» adlı eserinde Batı Kazakistan’daki iç savaşının çarpıcı vakalarını betimliyor. Yazarlarımızın aksakalı olan saygılı Sabit Mukanov, hap topraklarının fatihleri hakkında okurlara armağan etti.

Sosyalist kültürün coşkun bir serpilip gelişmesi, komünizmin  fikirlerinin zaferinin çarpıcı bir kanıttır, ulusal Lenin politikasının sürekli infaz edilmesinin sonucudur, partinin bütün Sovyet halklarının mutluluğuna her günkü özen göstermesidir.

Bir grup Kazakistan yazarı, Türkmen edebiyatçıların davetini sıcak kabul ederek Aşhabat şehrine  geliyor. Kazakistan yazarları, kardeş halkının mutlu hayatını gözleriyle görüp, kalem meslektaşları ile karşılaşıp, edebiyatın önemli sorunlarını tartışıp, Türkmenistan’ın kültürü ve sanatı ile ilgili fikir edinecekler. Bu dostluk yolculuğunun başarılı olarak geçeceğinden, hepimizi yeni yaratıcı işlere esinlendireceğinden şüphelenmiyoruz. Bu yolculuk, kendi kanatlarımızı daha geniş bir biçiminde açmamıza izin verecek.

Selem, değerli ve aziz Türkmen halkı !

1961

 

 

ELVEDA, MUHTAR !

 

Bugün büyük keder yaşıyoruz. Çok uluslu Sovyet edebiyatı için, en sevdiği oğlunu ve kendi ruhunun yüksek tepesini kaybeden Kazak halkı için bugün büyük bir teessür ve yas günüdür.

            Bugün Sovyet ülkesinin bütün yazarları teessür duyuyorlar. Her hangi bir gözyaşı denizleri ile söndüremeyecek kayıp alevleri, yazarların yüreklerini sardı.

            Bugün öğretmenimiz, en büyük toplum eylemcisi olan, şöhretli yazar olan, tüm kültürümüzün ruhu olan, adı dünyaca ünlü olan   Muhtar Omarhanoviç  Auyezov’a «Evlada»  diye söylemek için topladık. Bu yazar sayesinde tüm dünya halkımızı öğrendi. Böyle adamla vedalaşmak acıdır. Bu yazara «Evlada» sözcüğünü söylemek zordur.  Dilimizde daha çok acı veren başka bir sözcük yok. Hiç bir yazarın Muhtar Omarhanoviç’ten bahsedeken söylemek istemediği sözcüktür. Yakinen biliyorum ki burada bulunanın hepsi, aynı şeyi düşünüyorlar.

            Ciddi ve sinsi bir hastalık, düşüncesi dipsiz olan, üslubu kusursuz olan Muhtar’ı onun en verimli çağında çevremizden sokup attığının bilincine varmak çok acıdır. Kendi halkına ve yaratıcı işe aşk için yaratılan büyük bir kalp, halka ve burada bulunanın hepsine «Evlada»  diye çok vakitsiz söyledi. Biz de ona aynı şeyi söylememiz gerek.

            Parti ve hükümet, «Abay’ın Yolunu» adlı büyük bir epopesine şeref verdikten sonra ve bu epopesine Lenin ve Devlet ödüllerine değer görüldükten sonra ünlü şair, çağdaşlarımız hakkında başka bir epope yazmayı düşlüyordu.   

Son derece geniş kapsamlı sanatçı olan, hayatın tüm yanlarını özümsemeye alışmış düşünür olan Muhtar Omarhanoviç, kendi yürüğünde kentin ve köyün emekçilerinin yaratıcı gerilimini inceleyerek ve işleyerek son iki üç yıl içinde cumhuriyette çok yolculuk yapıyordu.  Kendi son saatine kadar kalemi ve kağıdı elinden bırakmıyordu. Aklı, yoğun çalışma haline geldi. Beklenmedik illetin yazarın güçlü ellerinden henüz körelmeyen vaitkar bir kalemini kaptığından dolayı derin üzüntülerini belirtiyoruz.

Ender bir aşkla sevdiğimiz değerli Muhtar’ı aramızda bir daha  görmeyeceksiniz. Muhtar vefat etti.

Kazak edebiyatının başına beklenmedik bela geldi. Muhtar Auyezov,  edebiyatın süsüydü. Muhtar ismini her anıldığında her hangi bir edebiyatlara özgü olan onur duygusu, şiddetlendiriliyordu. Ve bu duyguyu memnun etmek için başka şanlı adlarını saymamıza gerek yoktu. İşimi yüksek duygularımız ve düşüncelerimiz için pınar olan yazar, gözlerini kapadı. Bir kereden fazla onu aramayacağız, ona hasret olmayacağız. Eminim ki şairin aramızda olmamasını bir daha şiddetle hissedeceğiz, fakat boşuna, onun gibi başka birini bulmayacağız.

Tay, atın yerine geçer. Bu eski atasözünün iyimserliği, ne yazık ki sanatta olabildiği şeyler yansıtmıyor. Bir yazar, başka yazarın yerine geçemez. Muhtar’ın yerini almak imkânsız. Ayrıca kendi yerini bize vakfetmedi. Aşağıdaki şey vakfetti: bu yazarın gelecek kuşaklara miras kaldığı kendi ölümsüz şaheserlerine yakın olabilecek kitapları yaratması görevini.

Benim için şimdi son derece acı olan sözü söylememem mümkün değil. Evlada, Muhtar ! Evlada, çocuk ruhu gibi temiz olan ruh, evlada, sanat tam kendisi gibi adil olan hakim. Evlada, abi ! Şefkatin ve telkinlerin olmadan kasvetin üstümüze çökeceğini biliyorum.

Hayalin daima gözümüzün önünden gitmeyecek. Tüm edebiyatı şanı ve gururu, bütün yazarların dayanağı ve koruyucusu olduğun için seni unutmak mümkün değildir.

Kazak yazarları, kutsal ismini kendi yüreklerin içinde saklayacaklar ! Senin mirasını kendi kendilerini gibi sevecekler.

Elveda, Muhtar ! Senin yüksek minaren, yalnız Kazakistan’da değil Sovyet Birliği’nin halklarının bütün tepeleri arasında yükselecek. Tüm dünya senin yüksek minareni, yani senin çalışmanı tanıyor. Kendi kendine yol açan ünlü çalışman, insanların yüreklerin içinde yaşayacak.

Hayat bayram değildir. Ve seni üzdüğümüz veya darılttığımız zaman olurdu o zamanı son derece memnuniyetsizce hatırlarız. Her hatırladığımızda büyük ruhundan özür dileriz. Seninle, yani yaratıcı sözcük mükemmel ustasıyla vedalaşmamız için bu sözcükler gri, bu düşünceler ufaktır. Fakat yalnız toprak kucağına verilen cesedin ile vedalaşıyoruz. Ruhun, ise bizimle kalacak. Ruhun, hatta en ufak toz parçasından koruyarak kutsal bilinen şey gibi saklayacağımız mirastır. Ruhun korunması, en yüksek görevimiz olacak. Bizim için ortak bir görev olacak. Ve bu görev uğruna hiç bir şey esirgemeyeceğiz. Gitmenden sonra tüm kültürümüzün uğradığı kaybı sözlerle değil işlerle telafi etmeye çalışacağız.  Sayabilirsin ki vaatlarımız, yemin gibi bozulmazdır.

Elveda, değerli abi, söz ustası !

1961

 

 

BÜYÜK EDEBİYAT VE GELECEĞİN SANATI ŞEREFİNE

 

 SBKP’nin tarihi yirmi ikinci Kongresi tarafından kabul edilen, Komünist ve İşçi Partileri Dünya Forumu tarafından takdir edilen büyük parti Programını tekrar tekrar okuya okuya inceliklerini kavradığın zaman  dünyanın aman zaman bilmez ilerlemesini sanki uzay yüksekliğinden parça olarak değil net ve açık bir şeklinde görüyorsun.

Ülkemiz, mutlak monarşinden sosyalizmin tam zaferine giden yolu inanılmaz hız ile geri getirdi. Sovyet Birliği’nin halklarını, omuz omuza zor olan fakat soylu olan sınavlardan geçti. «Bozgun», «Ve Durgun Akardı Don», «V. İ. Lenin», «Istıraplarda dolaşma», «Çapaev», «14-69 Numaralı Zırhlı Tren», «Istırap Çekme», «Baltık’ın Milletvekilisi», «Tarıma Açmış Ham Toprakları»,  «Genç Muhafız Birlikleri», «Vasiliy Terkin»,  «Uzakların Arkasında Uzaklar» gibi edebiyatın ve sanatın üstün değerde anıtlarında Sovyet halkının dünya çapında tarihsel önemi olan mücadelesinin her dönemini dünya durdukça tasvir edildi.

Tüm kocaman sosyalist dünya, insanlığın en iyi kısmı, Sovyet Birliği’nin başarılarına oynaya oynaya gururla alkışlıyor ve bizim, yani Sovyet insanlarının komünizmin maddi ve manevi bolluğunu nasıl yaratacağımızı izliyor.

SBKP’nin yirmi ikinci Kongresi, ve bu kongrede kabul edilen Komünist Toplum Kurması Programı, bize, yani edebiyat ve sanat görevlilerine  faaliyetimizin doğası ile ilişkili olan en yüce görevler yüklüyor.  SBKP’nin Programında şunu belirtiliyor ki «edebiyat ve sanat, yeni bir insanın oluşumunda önemli bir rol oynuyor. Edebiyat ve sanat, komünist ileri fikirlere bağlılığını ve gerçek bir hümanizmi temelleştirerek Sovyet insanında yeni bir dünyanın kurucusunun niteliklerini aşılıyor ve insanların sanatsal ve ahlak gelişimine dair meseleye hizmet ediyor. Parti, bütün edebiyat ve sanat adamlarını çağdaşlık konularının cesur ve yenilikçi işlenmesine çağırıyor.»

Bir insan bir kitaba benzer. Toplumun, partinin, edebiyatın ve sanatın etkisi, insanı bir kitabı gibi iyi veya kötü denetleyip düzeltebilir. Hepimiz biliyoruz ki kitap iyi bir denetleyip düzeltmeden sonra ne kadar çok düzeliyor ki !

 Partiye ve tüm insanlığa karşı bize verilen görevlerin iyi niyetle yerine getirilmesi için yüksek sorumluluk, şundan ibarettir: bizim, yani edebiyat adamlarının görevi, yalnız insanın imgesini değil bu insanın kendisini bile yaratmaktır, yani bu insanın doğru bir biçimde dünya görüşünü oluşturmaktır, bu insanda komünist asilliği, sarsılmaz yurtseverliği ve enternasyonalizmi, çalışmaya aşk geliştirmektir, bu insanın dünyadaki ilk komünist olan ülkeye  değer yurttaşı olması için onun ahlaki temizliğini görülmemiş yükseliğe yüceltmektir.

İnsanları komünist toplumda «Her birinden, onun yeteneklerine göre, her birine onun ihtiyaçlarına göre» en yüce olan prensibine göre yaşamaya hazırlamayı gerektirmeye dair döneme girdik.

Bir bakışta insanlar bu yüce formülün birinci kısmını zahmetsizce anlarmış gibi görünüyor. Bu tabi ki doğru değildir. Sanıyorum ki dağılışa geçme (her birine onun ihtiyaçlarına göre) sırasında  yer alacak geçmişle vedalaşma komik ve dramatik oluntuları, dramatik yazarlarımız için Şekspir-Gogol malzemesi olacak. 

Fakat en önemli olan hedefimiz, insanlara formülün birinci kısmını derinlikli bir biçimde anlamaya yardım etmektir, insanlarda çalışmaya aşk geliştirmektir. Yani komünist toplumda iş verimliğinin düzeyi bu zamana kadar olduğundan daha yüksek olmalı. Hepimiz bu ana sorun üzerinde tabi ki çalışmamız gerek. Bir düşüncemi söyleyeyim ki edebiyat ve sanat adamlarının yüksek  iş verimliğini yarattıkları eserlerin niceliği değil niteliği belirecek.

Bütün yaratıcı birlikler üzerinde yeni, devrimci ve yaratıcı, köklü reorganizasyonu meselesi duruyor. Meselenin anlamı, yaratıcı kadro çağdaşlık ile alakalı sorunlu konulara ve hayatlara çok daha yakın olmak gerek. Hepimiz şunu açık bir biçimde idrak etmeliyiz ki önümüzdeki yirmi yıl, bu zamana kadar olduğundan daha çok yaratıcı güçlerin gerilimi    talep ediyor. Oturum ve toplantının çoğu yaratıcı insanların vaktinin onda dokuzunu aldığına dair duruma son vermek lazım. Bundan dolayı sanıyorum ki N. Gribaçov’un SBKP’nin yirmi ikinci Kongresinde söylendiğine kulak vermekte yarar vardı.

Büyük edebiyatın ve komünizmin yüksek sanatının yaratılması uğruna gerçek bir örgütlülüğün ve zihnini toparlanın, komünist yüce birliğinin yüksek yaratıcı etkinliğinin zamanı geldi. Edebiyat ve sanat adamlarının önümüzdeki döneminin hedeflerine her hangi bir başka tutum, büyük bir cephenin ileri hattından kaçması olarak değerlendirmek gerek.

Kazakistan, sanat adamlarına ve yazarlara karşı duran büyük meseleler çözmek için gereken hangi gerçekleşebilir ihtimallere sahiptir ? Açıkça söyleyeyim ki Kazakistan bu kadar yaratıcı kadroya sahiptir ki onun çoğu komşuları, bu devlete iyi bir şekilde, yani kardeş bir şekilde gıpta edebilir.

Birincisi, Kazakistan’ın edebiyatının bütün janrlarında ve sanatının bütün çeşitlerinde pek az istisna hariç omuz omuza aktif bir biçimde kültür adamlarının üç kuşağı çalışıyor.

Bazı yoldaşlar, yaşlı kuşaktan yazarların, artistlerin, sanatçıların temsilcilerinin gelecekte yaratıcı bir katkıda bulunabileceklerinden boşuna şüpheleniyorlar. Bu temsilciler, kendi olanaklarını tüketmekten çok uzaktırlar. Tam tersine genç olanları adil bir yarışmaya rahatça çağırabilirler. Şimdi aramızda eksik olan M.O. Auyezov’un müstesna olan yaratıcı etkinliğine, seçkin aktris olan K. Beyseitov’un istidadının renk atmamış renkliliğine, doksan yaşında Dina’ya ve yüz yaşında Cambul’a hayranlık duyduk.  S. Mukanov, G. Mustafin, N. İ. Anov, S. Bagalin, M. D. Zverev, edebiyat alanında K. Kuanışpayev, S. Kojamkulov, E. Omurzakov, K. Badırov, S.P. Assuirov ve başkaları sanat alanında çalışarak yaratıcı çalışkanlık örneğini gösteriyorlar mı ki ? Evet, veriyorlar. Böyle kuşkular, haksız ve gönül kırıcıdır.

Edebiyatın ve sanatın orta ve genç kuşağına gelince en verimli çağında bulunuyorlar ve yarının edebiyatının ve sanatının eşi görülmemiş yükselişini sağlamak zorunda kalacak ana ve güvenilir gücü oluşturuyor. Onlara tek bir iyi dileğim var ki  hayata daha çok aktif hulûl çalışkanlık ve kendini denetleme daha çok olsun. A. Tomagambetov, T. Jarokov, A. Tajibayev, G. Ormanov, D. Abilev, A. Sarsembayev, H. Ergaliyev, H. Bekhojin, Ş. Husainov, K. Jumilev, M. Karatayev, S. Omarov, H. Esanjakov, S. Mavulenov, J. Moldagaliyev, Z. Şaşakin, K. Jarmagambetov, K. Toguzakov ve birçok kişi de, edebiyatımızın orta, olgun kuşağını oluşuyor.

Yazarların edebiyata savaştan sonraki kabarması, öncekilerden kadar olgun olmakla beraber daha iyi yetişmişti. A. Nurpeisov, T. Ahtanov, S. Şeymerdanov, Z. Kabdoulov, B. Momışulı, G. Alimkulov, K. Şangitbayev, G. Kairbekov, T. Moldagaliyev, T. Abdrahmanova, E. İbragim şahsında deneme sürecine en az ihtiyacı duyan yeni elemanlar aldık. Onların eserleri, daka büyük yoldaşların eserlerinin yanısıra kitaplıkları bezemekte, yakışır bir biçimde zenginleştirmektedir ve Rusçaya çevrilmektedir. Bundan başka son üç yıl boyunca kırkın üstünde genç nesircileri ve şairleri Yazar Birliği’ne kabul edildi. Henüz yaratıcı kısırlıkları veya ahlak sorumsuzlukları ile alakalı düş kırıklığı olayı yoktu.

            SBKP’nin yirminci Kongresinden sonra dönem,  Kazakistan’da yaşayan hem Kazak hem de Rus yazarlarının eserlerinde çağdaşlığın yansıtılmasına, çalışma insanlarının tasvir edilmesine, konularının genişletilmesine, edebiyatın genç güçlerinin artmasına dair kesin bir dönüş ile yansıtılıyor.

            Kırkın üstünde kişiden oluşan Rus yazarları saflarının mevcudu, genç, üstün yetenekli olan nesircilerinin büyük bir grubunun savaşsonraki kabarması ile arttı. Nesirci olan N. Kuzmin, İ. Şçegolihin, A. Alimjanov, A. Galiyev, F. Çirva, N. Korsunov, A. Ananyev, Yu. İlyaşenko, V. Novikov, A. İzmalkov, V. Antonov, M. Rogovoy ve üstün yetenekli şairlara ait olan A. Skvortsov, L. Skalkovskiy, A. Yelkov, O. Suleymanov, E. Bukin, Valeriy Antonov, A. Pryanikov ve başkaları, kendisinin iyi bir yazar olduğunu okurlara gösterdi.

Son beş altı yıl boyunca Kazgoslitizdat yayınevi, Kazakakistan’ın Rus yazarlarının yüz elliden fazla kitap yayımladı. Bu zaman boyunca yirmiden fazla kitap yayımladı. Bu, Rus yazarlarının artmış ustalığının ve işledikleri konuların güncelliği en inandırıcı olan kanıtıdır.

            İvan Şçegolihin’in 1960 yılında «Ekim» dergisinde yayımlanan, sonra da Kazgoslitizdat yayınevinin ayrı bir kitap olarak yayımladığı «Fırtına Karı» adlı romanı, iyi bir romanıdır. A. Lojeçko eleştiricinin yazdığına göre « İvan Şçegolihin’in romanı, yazarın yalnız toprakları tarıma açılmakta olan yerde oturup çalışanların hayatı hakkında yazmasından dolayı değil Sovyet insanlarının ruhsal gücü ve güzelliğinin temelleştirilmesinden dolayı bile çağdaştır».

            Başka genç olan Nikolay Korsunov yazarın kolhoz’un bulunduğu köyün köylüleri hakkında «Ural yakınları Bölgesinde bir Köy Var...» adlı uzun öyküsü, ilginçtir. Bu uzun öykü, ilk önce «Sovyet Kazakistan’ı» dergisinde  yayımlandı, sonra «Genç Muhafız Birlikleri» yayınevi, onu yayımladı. Şimdi genç yazar, toprakları tarıma açılmakta olan yerde oturup çalışanların hayatı ve çalışması hakkında «Pınarlar» adlı ikinci uzun öyküsünü bitirdi. Bu uzun öykü «Açıklık» dergisinde yayımlandı.

            Ham toprakları, az değil kahramanlar doğmadı. Yüzyıllar boyunca boş kalmış uçsuz bucaksız toprakların enginliklerinin değerlendirilmesi için tüm halk çapında mücadele, edebiyatın güncel ve önemli bir konunun olduğu hiç de rastlantı değildir. Açıkça söylemek gerek ki Rus yazarları, bu büyük bir konunun işlenmesinde Kazak yazarlarının önüne geçtiler. N. Ayov’un ve Ya. Şteyn’in «Kalbinin Emriyle» adlı piyesi, N. Anov’un «Mirasçılar» adlı piyesi, İ. Şuhov’un «Kar Uzun Öyküsü» adlı, Dm. Snegin’in «Güz Ilımı» adlı, İ. Şçegolihin’in «Kır Tarla» adlı, A. Kıyanits’ın «Taşkın» adlı, A. Galiyeva’nın «Lidoçka, Vodyanoy, Vanya, Tsıganka va Başkaları Hakkında» adlı uzun öyküleri, bunun inandırıcı kanatlarıdır. S. Martyanov ve S. Nikitin, uzun öyküsü janrı alanında iyi ve ciddi bir şeklinde çalışıyorlar. Son yllarda boyunca Martyanov, üç hikaye kitabı çıkardı. Kazgoslitizdat yayınevi, onlardan «Ellinci Paralel» ve «Yabancı Tarafından Esen Rüzgar» adlı ikisini yayımladı. Genç Muhafız Birlikleri yayınevi, onlardan «İlk Ödev» adlı birini yayımladı. Sergey Nikitin da, dört hikaye kitabını, onlardan ikisini de Moskova’da çıkardı.

Anuar Alimjanov, Aleksey Bragin, Fedor Çirva, deneme janrı alanında başarılı bir şekilde çalışıyorlar. Genç, yetenekli hikayeci olan A. İzmalkov’un, M. Rogovoy’un, V. Antonov’un kitaplarını yakında yayımlandı.

Genç nesirci olan Çirva, iki yıldır köy inşaatçıları hakkında «Vicdan» adlı uzun öykü yazıyordu. Kitabı, gazetecilerin olumlu eleştirilerini aldı. Gençler, bu kitabı ilgi ile okuyorlar. Şu an Kazgoslitizdat yayınevi, Çirva’nın hayali yüce ve inadı büyük olan hayvan yetiştiricileri, bilim ile pratik arasındaki verimli bir ilişki hakkında «Zaman Geçiyor» adlı yeni bir romanı yayımlıyor.

Bu yıl Kazgoslitizdat yayınevi, Oljas Suleymanov’un «Argamak» adlı ilk şiir kitabını yayımladı. Genç yazar,  kendine özgü şiirsel bir dünya görüşü ile, taze bir renkli oluşu ile, parlak ve frapan  paleti  ile eleştiricilerin ve okurların dikkatini hemen çekiverdi. Fakat söylendiği gibi bir çiçekle yaz olmaz. Başlangıcı ile merak içindeyken yazarın ikinci adımını bekliyorduk. Çok geçmeden  Oljas Suleymanov, Yazar Birliği’ne kuşakların yerini alması, nehirlerin gemlenmesine ve uzayın fethine  hazır olan çağdaşımız hakkında «Yer, İnsana Boyun Kır !» adlı kendi yeni uzun şiirini getirdi. Uzun şiir yayımlandı ve okurlar, kitabı iyi karşıladı. Şimdi şair, bir daha uzun şiirini bitirdi. Aşırı övmekten sakınmadan güvenle söyleyebilirim ki edebiyatımıza enteresan bir şair geldi.

Yaşlı kuşağın Rus yazarları, verimli olarak .alışıyorum. N. İ. Anov, sayılan piyeslerinden dışında adlı «Şarkının Kanatları» ve « Kaybolan Kardeş» romanlarını çıkardı. Yazar, «Enginlik» dergisinde iç savaş hakkında adlı «Yüce Efendimizin Ölümü» yeni bir uzun öykünü çıkardı.  İvan Şuhov, ham toprakları fatihleri hakkında «Step Günlük Hayatı», «Altın dip» adlı iki deneme kitabı dışında «Amerika’nın Günleri ve Geceleri» adlı yergi kitabını yazdı. M. D. Zverev, yirmiden fazla çocuk kitap çıkardı.

Komünist partinin yirmi ikinci Kongresinin kültür adamlarına yüklediği görevlerin cumhuriyetimizde  uygulanabilirliğinden bahsedince yukarıda saydığı edebiyatın kadrosunu kastediyordum. Bildiğim kadarıyla sanat emekçileri kadrosu için de durum öyledir.

Bundan başka Kazak edebiyatının seçkin kurucularının olan S. Seyfullin’in, B. Maylin’in, İ. Cansugurov’un mükemmel eserlerini hesaptan düşmek olmaz. Bu yazarların eserleri, günümüze kadar kendi taninini kaybetmedi. Bizim çağdaş düzyazısı, S. Seyfullin’in «Zor Bir Yol» adlı ünik olan belgesel-anı romanından ve , B. Maylin’in «Şuga Anıtı» adlı mükemmel olan lirik uzun öyküsünden itibariyle başlıyor.  Bizim devrim dramatik sanatı, S. Seyfullin’in «Kırmızı Doğanlar» adlı eserinden başlıyor. Bu yazarın «Ekspres», «Sovyetstan», «Albatros», «Çjan Zaolin» adlı eserleri, yazarın onları yazdığı yıllarda kadar taze  geliyor. Mütevazılardan en mütevazısı olan,  yorulmak bilmeyen kelem emekçisi olan B. Maylin, Kazakistan’daki sosyalist dönüşümlerin vakanüvisiydi. «Taltanbay»,«Meydan», «Jalbır» adlı piyesleri, bir vakitler güncel olanlardan en günceliydi. Maylin’in yarattığı, halklardan gelen insan olan Mırkımbay imgesi, Hoca-Nasır veya Aldar-Kose imgeleri gibi edebi gündelik yaşama girdi. «Dudaray» operasının bir vakitler edebi kamuoyunun büyük değer verdiği librettosunu kaybedildiğini hatırlamak ne kadar hazin!

            Kazak edebiyatında Abay şairden sonra en büyük şair olan İ. Cansugurov dışında başka bir yazar şahsen tanımıyorum. Abay, hiç bir uzun şiir yazmadı. İ. Cansugurov ise destan şairiydi. Sanıyorum ki her çağdaş şairin İ. Cansugurov’un eserlerinin yüksek edebi düzeyine ulaşamadığını söylersem edebiyatçılardan hiç bir kimse bana darılmaz.

            Eminim ki bu salonda bütün bulunanlar, beni hem Seken Seyfullin’in, hem Beimbet Maylin’in, hem de İlyas Cansugurov’un, yani onlardan her birinin kendi adına Alma-Ata şehrindeki anıta layık  (yeni adıyla Almatı) olmaları konusunda destekleyecekler.

            Şu  plenumun Kazakistan’ın bütün yaratıcı birliklerinin rtak bir plenum olduğu için biraz sonra hepimiz için bazı oratak sorular, genel gözlemlerim ve mülahazalarım üzerinde en azından kısaca durmak istiyorum. Hem de demek istediğim, bu sorular hakkında yalnız konuşmak değil çok uluslu cumhuriyet olan Kazakistan’ın edebiyatının ve sanatının ideolojik- sanatsal düzeyinin kalkınmasına yönelik pratik adımlar atmamız amacıyla burada toplandık.

            Bu sorulara geçtikten önce şunu vurgulamak istiyorum ki önce geri kalmış, ulusal Lenin politikanın hayat verici ışınları altında serpilip gelişen Kazakistan’ın kültürel kazanımları son derece büyüktür. Geçmiş, karşılaştırma yapabilmek için bize hiç bir eşdeğer vermiyor. Eğer bugün kültür alanının durumundan biraz şiddetle söz edersek bu, kültürümüzün büyümesi, hayrına çalıştığımız halk kütlelerinin gereksinimlerinin artışının, kanıtıdır. Öte yandan eğer ayak altında sağlam tabanı, işi düzeltecek gücü duymazdık var olan kusurlardan bahsetmeye gerek olmazdı.

               Kültür alanının bazı kesimlerinde var olan kusurların sebeplerini doğru ve derin bir biçimde anlamamız gerek. Ve bu kusurları düzetirken uzlaşmaz olarak titiz olmamız lazım. 

Şahsen kusurların sebepleri, ve özlerini şöyle anlatacağım.

Birincisi, edebiyatımızın, okur ve seyirci karşısında bir kere olgunluğunu gösteren genç sanatımızın şüphe götürmez başarıları, kültür emekçilerinin bazı kısmının ruhlarında huzuru kalp duygusunu doğurdu. Huzuru kalp duygusu, aylaklık ve iş disiplininin kaybı gibi komplikasyonlara neden olabilen hastalıktır. Edebiyatta ve sanatta iş disiplini, yetkinleştirmenin ana sebebidir. Bu bakımdan Gogol, Flober, Tolstoy gibi kelem emekçilerinden öğrenecek çok şeyimiz var.

Bir bayram on günlük festivalden başka on günlük festivale, bir yıldönümünden başka yıldönümüne geçerek (bilindiğine gibi on günlük festivalde ve yıldönümünde kusurlardan  içtenlikle bahsetmek değil daha çok ululamak usuldendir) çok zaman kaybettik.  Bilindiğine göre  on günlük festivali ve yıldönümü, edebiyatta ve sanatta gerçek keyfiyet yansıtmıyor. Sıkça olabiliyor ki festivalinin ve yıldönümünün ertesi günü bayram günlerinde gördüğün manzaradan tamamen farklı manzara ile karşılaşıyorsun.

İkincisi cila, gerçekliğin gerçekçi gösterecek yerde hayatımızın şu ya da bu kusurlarının bertaraf edilmesi için insanların seferber edecek yerde bu kusurları üstü kapalı bir biçimde gösteriyordu bu  kusurlara yanlış bir renk veriyor.

            Bu konuda A. T. Tvardovskiy’nın SBKP XXII kongresinde bilinen bir söyleyişine dikkatinizi tekrar çekmek isterdim:

            “Eğer yanılmıyorsam, - dedi A. T. Tvardovsky -, asker savaşta sadece kendi kahramanlığından değil bir de o kampanyada yaşadığı yoksunluklarıyla gurur duyduğu hakkında  sözler Suvorov’a ait.   

            Halkın emek kahramanlıkları hakkında kendi yazılarımızda anlatırken onun kendi büyük kampanyasında yaşadığı sıkıntı ve zorlukları hakkında sık sık hiç söylemeden geçiyoruz. Biz, zorlukları aşan ve seçtiği yüksek hedefe sapmadan yürüyen onun gururlu insan duygusunu kısıtlıyoruz.”

            Ve sonra, Sovyet adamında gurur duygusu, dayanıklılık, sabır ve asil fedakârlığı güçlendirilmesinde yazarın görevi hakkında  konuşurken A. Tvardovskiy şunu dedi: İnsanlarımızın sonuna kadar dürüst, hayata sadık emekleri ve kahramanlıkları yansıtarak, çelişkileri yaldızlamadan, kurnazca yumuşatmadan bunu yapabiliriz.

            Bana göre, A. Tvardovskiy bütün Sovyet yazar ve sanatçıların çoktan gündemde olan düşüncülerini tam bir şekilde dile getirdi. Onun sözleri dikkate alınmalıdır... !

Üçüncüden, bir çok yazar ve sanatçıların eser fikriyle onun sanat reenkarnasyonu arasında  uyumsuzluk artıyor: fikir doğru, güncel ama onun ifade şekli geri kalmış, yetkiniz ve ilkeldir.   Özellikle şuna vurgulamak isterim ki, birçok kitap, tiyatro gösterileri, film ve konserlerimizin sanatsal düzeyi felaket kadar düşük. Amaç, edebiyat ve sanat için  en kötü, en yıkıcı olan hastalığı yani eserlerin ideolojik ve sanatsal geliştirilmesine karşı ilgisizliği, mümkün olduğu kadar hızlıca aşmaktır. Şunu kabul etmek lazım ki, eserlerin ideolojik ve sanatsal geliştirilmesine karşı ilgisizlik -  yaratıcı organizasyon, onların yaratıcı bölümler yöneticileri, tiyatro yöneticileri, yayın editörleri tarafından sanat ürünlere karşı olan  titizliğin ve uzlaşmazlığın zayıflamasının doğrudan sonucudur. Yakın gelecek için en önemli sloganımız şu slogan olmalı: “Edebiyat eserlerin ve sanatın yüksek ideolojik ve sanatsal mükemmelliği için. ”Dördüncüden, ben, hepiniz gibi, " düzeylerin eğrimi" denebilecek olan üzücü fenomeni hissediyorum. Onun anlamı şudur:  çağdaş okuyucu ve izleyicinin kültürel seviyesi çok yükseldi ama bazı edebiyat ve sanat otoritelerin seviyesi  aynı kaldı. İşte buna ben eğrim diyorum. Eğer 30’uncu senelerindeki okuyucu ve izleyici düzeyini o zamanki  edebiyat ve sanat düzeyi ile karşılaştırırsak, sanat ve edebiyat kendi okuyucu ve izleyicine göre çok daha yüksek düzeyde olduğu anlaşılır. Şimdi ise tam tersini izliyoruz. Özellikle şu üzücüdür, tüm yaratıcı ekipler ve özellikle yetenekli olan ekipler bugünkü düzeyde değil, geçen dönem seviyesinde çalışıyorlar. Kazak akademik tiyatronun bazı eski ve yeni yapımlarına bakın - opera ve tiyatro, Kazak film stüdyosunun son çıkardığı filmlerine ve kendinizi uzak geçmişte olduğunuzu hissedersiniz. Çok amatörlü olanı görürsünüz, ama sanata karşı olan sevgiyi değil. Neden cümhüriyetin Kültür Bakanlığı bunun gibi yapım ve filmleri yasaklamıyor ve defoluya para yardımını sağlamaya devam ediyor. Tiyatrolarımız eski prestijlerini ve  akademik tiyatro gibi sanat özelliklerini kaybediyorlar.

            Bizim tiyatro repertuarından klasik kayboldu. Bir zamanlar Shakespeare ve Gogol, Lope de Vega ve Çehov, Ostrovskiy ve Gorki’nın sahnelemeleri  kazak dram tiyatro aktörleri için büyük bir sanat okul idi,  bütün Sovyet birliğin tiyatro sanat seviyesine yönlendiriyordu,  Moskova ve Leningrad'ta ileri gelen tiyatrolarda farklı rol alan mükemmel sanatçılar ile  sanat bir yarışmayı teşvik ediyordu ve içten ayarlıyordu. Ama, ne kadar bu paradoksal olmasa da, ne Kazak Akademik Tiyatro yöneticileri, ne de Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı tiyatro repertuarına dünya ve Rus klasiklerin eserlerini katmıyordular. Ama dünya kültür geleneklerini tam bir şekilde öğrenmeden, onları geliştirmeden ve kullanmadan modern yaşamın sanatsal tasvirinde cesur yenilikçilik hakkında soru gündeme getirilemez.

            Bizde, tiyatro sanatının normal gelişimi  gerçekten yüksek kaliteli yapımcıların olmamasından dolayı erteleniyor.

            Bence, çağdaş tiyatro sanatın taleplerini Kazak Dram Tiyatrosunun yönetmeni A. Mambetov çok iyi hissediyor. Ama yine de onun tecrübesi az, anadilin inceliklerine tam sahip değil, ve en önemlisi bizim için bir yönetmen çok azdır. Ve son olarak, tiyatrolarımız Yazarlar Birliği ile daha önce olan sanat ilişkisini kaybetti. Ama bir zamanlar yazarlar ve tiyatro arasındaki ilişki oldukça yakın idi, o ekiplerin faaliyetlerini karşılıklı olarak zenginleştiriyordu. Tiyatro sanatı kendi ilk adımlarını yazarlarla birlikte yapıyordu. Uzun bir süre tiyatroların edebi bölümlerini yazarlar tarafından yönlendiriliyordu: J. Şanin, B. Maylin, M. Auezov, Ş. Husapnov ve diğerler. Ama şimdi ise, sanat bakanlığın işi olduktan sonra, yazarlar tiyatro kolektiflerinde ve  genel olarak kültür kurumlarında fazla uzun süre kalmıyorlar. Onlar belli ki orada sanat açısından rahatsızlar. Ş. Husainov, K. Toguzakov, T. Ahtanov - sanatı seven ciddi yazarlar, ne bizim film stüdyomuzda, ne de Kazak Akademik Tiyatrosu dahil olarak Kültür Bakanlığı'nın diğer kurumlarında kaldılar..

            Bunlardan, ilk bakışta, sıradan bir gerçeklerden ben şahsen iki sonuç çıkarıyorum: birinci – herhalde sanat - doğal aslısına göre bakanlıkların eli altında olmayan insan faaliyetinin bir türüdür; ikinci sonuç – biz, yazarlar, sanatı bizim için yabancı olan bakanlığın işi olarak değerlendirirken çok büyük hata yapıyoruz.

 

Ve ayrıntılı olarak durmak istediğim son bir soru, - çağdaş dramaturji ve senaryo durumu hakkında bir sorudur.

            XX Parti Kongresi'nden sonra geçen süre boyunca cumhuriyet tiyatro sahnelerinde Kazak yazarlarının yaklaşık  40 dramatik eserleri oynandı, bizim senaryolarımıza göre 15’ten fazla film çekildi. Bu sayı az değil ama çıkartılan ürünün kalitesi tatmin edici değil. Birinciden, tiyatro ve sinemalarda yapılan tüm yapımların sadece yarısı bugünkü yakıcı sorunlara adanmıştır, İkinciden, bu yapımların büyük bir çoğunluğu zaman testinden geçemedi. Halkın kültürel düzeyi yükselmesiyle modern seyircinin sahne ve ekran eserlerine karşı talepleri daha da somut hale geliyor. Ve halkın artan manevi ihtiyaçlarını tamamen tatmin eden, gerçekten modernliği yansıtan oyunlar cumhuriyetimizde henüz yoktur. Eski muhafız sayısından - A. Abişev, A.Tajibayev, Ş. Husainov gibi yazarlarımız çok ve faydalı iş yapıyorlar. Genç yazarlar kadrosu oluştu - S. Adambekova, H. Bekhojina,  Z. Şaşkina,  K. Şangitbaeva, K. Muhamedjanova,  T. Ahtanova temsilen, ama, ne yazık ki, insanlar arasında isim olan, milyonlarca için bir örnek olan eserlerinin kahraman adını biz henüz söyleyemeyiz.

            Bir çok piyeslerimizin kahramanları hayatın kendisiyle çoktan çözülmüş sorunları çözmeye çalışırken sahnede bir yandan diğer yana vurulurken, onlar ilk perdeden itibaren izleyici için kaçınılmaz ölümü belli olan görenekçi tutucuları toprağa gömüyorlar. Ancak, bu kahramanların sevgi yeteneği yoksun değildir. Ama onların aşkları da garip bir şekilde üretim başarı veya başarısızlık normlarıyla belli bir kurallara bağlanmıştır.

            Büyük ölçekli, büyük başarılar ve işlerle  tutkulu karakterlerimiz yoktur. Şimdilik oyunlarda yaşamsal ve gerçek azdır, çelişkiler tamamen edebi diliyle ifade ediliyor – kelimelerle,  kahramanların hareketlerinde ve davranışlarında değil.

Tiyatrolarımız çoğu durumda yazarlardan piyesi değil, fikri veya fikirciği yansıtan güncel bir konuyu alıyorlar ve sonra ıstırapla olay aradıkları hiç kimse için sır değildir.

            Soru - dramaurji ve sinema dramaturjimizin geri kalma nedenini nerede aramalıyız?

            Sanatsal becerinin mükemmel olmadığıyla, yazarın "uzun süre ve sıkı çalışma" isteksizliğiyle, en iyi modern fikirler sanatsal yetersizliğinden dolayı ölen acele yazılan oyunlar sahnelerimizde kaleydoskop gibi görünüp kaybolduklarını açıklayabiliriz.

            Bununla ilgili, eski dramaturji kurallara karşı kölece davranışlarımız hakkında birkaç söz söylemek istiyorum. Eski sanatsal standartlar yardımıyla sosyalist, özellikle komünist toplumdaki insan ilişkilerini ifade etmeğe için her zaman uygun olmadığını ben şahsen daha fazla ve daha derin hissediyorum.

            Son dönem içeresinde dramaturjimizde perspektifli, yenilikçi ve sadece ilginç olan neyi fark ediyoruz?

            K. Şangitbaev ve K. Bayseitov’un "Ah, kızlar!"ında oyunun canlılığı ve etkinliğini, üstü kapalı olmaması, yer alan kahramanların karakter netliği beni sevindiriyor. Genç dramaturji yazarın K. Muhamedjanov’un "Yavrukurt"unda zamanımız için oldukça tipik olan genç, dürüst ve saf bir bayanın tipi bulunmuştur. Böyle çift dilli, anne babasına benzemeyen açık karakterli bayan, bizde her bir evde var. "Savule" T. Ahtanov’un eserinde, olan eksikliklerine rağmen, çağdaşlarımızın önemli bir karakterlerini yazarın yaratma gayretini alkışlıyorum. Deneyimli dramaturji yazarı A. Abişev’in "Ortak hedef insanları"nda  onun önceki çalışmalarına göre kıskançlığın ve bencilliğin zamanımızla uyumsuzluk fikri geliştiriliyor. Bundan başka, kullandığı yöntemi yani perdelerin yavaş yavaş açılması bana göre perspektiflidir. Genç dramaturji yazarı M. Duzenov devlet sahtekarları hakkında iyi ortaya çıkartan bir piyes yazdı. Kazakistan için son derece güncel olan bu eser usta sahnelemesi yapılırsa dramaturjimizin önemli, siyasal keskin kelimesi olarak duyulur.

            Eğer modern dramatik uygulamaların bütün gerçekleri hakkında düşünürsek, tiyatro için ciddi edebiyatın bizde yaratma yönünde gerçek adımların yapıldığını anlarız.

            Ben, belki de raporumu biraz uzattığımı düşünüyorum. Organizasyon düzeni ile ilgili sorular hakkında ve bizim eleştirmenler hakkında iki kelime.

            Bizdeki eleştiri – genç olmayan bir tarz, o edebiyat ve sanatımız ile birlikte doğdu ve gelişti. Edebiyat ve sanat bilimlerimizde şimdi A. Jubanov, M. Karataev E. İsmailov, B. Kenjebaev, M.S. Silçenko, N.S. Smirnova gibi önde gelen bilim adamları, yetenekli gençlerimiz - M. Bazarbayev, K. Nurmahanov gibi ve diğerler çalışıyorlar.

            Ama eleştirmenlerimizin gerçek başarıları, daha önce bir kaç defa belirlendiği gibi,  bugünkü edebi pratiğinde günlük, aktif ve canlı katılımında değil edebiyat bilim alanındadır. Eleştiriyle ilgili esas hoşnutsuzluğumuz işte buradadır. Çağdaşların  yaratıcılıklarına gelince o fazlasıyla diplomatik, fikirlerinde fazlasıyla akıcıdır.

Bu nedenle o yazarın ideolojik ve sanatsal becerinin zor sanatsal problemlerin çözümünde henüz gerçek bir arkadaş ve ciddi bir dost olamadı, bir de A.V. Lunacharsky'nin büyük bir tutkuyla hayal ettiği gibi yazarın öğretmeni de olamadı.

Organizasyon düzeni ile ilgili konulara ilişkin benim iki önerim var.

            Sanat birliklerini ve Kültür Bakanlığın kurumlarını oluşturarak, biz birinciden, dikkatsizce güçlerimizi harcadık, ikinciden, teşkilatın çalışmasında eşzamanlığından kaçınamadık. Mesela, tiyatro ve sinema için repertuarı bizde şunlar hazırlıyor:

-         Halk tiyatroları için - Halk Sanat Evi;

-         Cumhuriyet tiyatroları için repertuarı - Kültür Bakanlığı ve tiyatrolar kendileri;

-         İl ve bölgesel tiyatroların repertuarını - Kültür Bakanlığı;

-         sinema için repertuarı - film stüdyoları ve Sinematografide Çalışanlar Birliği.

Sonuçta bütün bu teşkilatlar Yazarlar Birliğini atlayıp geçemezler, ama herbiri kendi tarafına çekmeye çalışıyor, konu ve sorunların biçimli planlaması yapılamıyor. Cumhuriyetin bütün sinema ve tiyatroları için repertuarı hazırlama sorununu tek birinin elinde konsantre etmeye yani tek birinin bunun hesabini vermesi için daha verimli ve daha kolay olmaz mı?

            İkinci teklifim. Yayıncılığı bundan sonra da Kültür Bakanlığın sisteminde bırakılması için herhangi bir anlam göremiyorum. Biz yayıncılığı "iki beyin kuluna" döndürdük. Bence, Kazakistan Yazarlar Birliği yayınevi işinde hala bolca bulunan kusurlarla daha iyi savaşabilirdi. Bu kusurlarla ilgili  suçun bir kısmı elbette Yazarlar Birliğin yaratıcı bölümlerine aitir. Ama suçun büyük bir kısmı Kültür Bakanlığa, yayıncılığa baskı yapan, basına kalitesiz tercümeleri sürükleyen v.s. bazı çalışanlarına aittir.

 

1962

 

 

KAZAK SİNEMASININ BAZI PROBLEMLERİ HAKKINDA

 

            Sinema sanatın milyonlarca insanın bilincine ideolojik ve sanatsal etkinin en toplu aracı olduğu bilinmektedir. SBKP Merkez Komitesinin son kararında filmlerimizin ideolojik içeriği ve sanatsal eksiksizliği için sinema çalışanların çok büyük sorumluluk taşıdıklarını vurgulanmıştı.

            Son zaman ve özellikle 1962 senesinde, merkezi basın ("Hakikat", "Haberler", "Edebiyat Gazetesi", v.b.) merkezi film stüdyolarının  faaliyetlerini ve bu stüdyolar tarafından çekilmiş filmlerin kalitesini çok sert bir şekilde eleştirdi.

            Sinema sanatın durumu ve sorunları  Birliğin filmciler toplantısında Moskova'da 1961 yılında tartışılmıştı. Aynı yıl, kasım ayında, SBKP XXII Kongre kararın ve yeni Parti Programın devasa kader planları ışığında edebiyat ve sanat sorunlarına adanmış Kazakistan sanat birliklerin ortak toplatısı düzenlenmişti.

            O zamandan itibaren bir sene içinde cumhuriyetimizin sinema sanatı yeni eserlerle zenginleştirildi, çağdaşlığı,  bizim gerçekliğimizi daha derin ve kapsamlı şekilde yansıtmaya çalışan bir kaç yeni film çekildi, ancak, "Kazahfilm" stüdyosunda çekilmiş bazı filmler, onun bu vazifeyi yerine getiremediği diye sonuç çıkarılmasına neden olabilir. Geçen sene sonunda  Kazakistan Yazarlar Birliğin ve Cumhuriyet sinema sanat adamların organizasyon kurumun ortak toplantısı yapıldı. Toplantının tartışılmasına tekrar önemli sorunlar ve bizim sinematografi sorunları çıkarılmıştı.

            Toplantı katılımcıların konuşmalarında ve alınan kararlarda  Kazak sinema durumun objektif değerlendirmesi ve filmler kalitesini yükseltilmesine yönelik bazı öneriler verilmişti.

            Bu yazıda o toplantıda ifade edilen  bazı düşünceleri  kısaca paylaşmaya çalışacağız.

            Eğer Kazak sinema sanatın durumunu gerçekten anlamak istiyorsak,  hangi pozisyondan  başlamamız lazımdır?

            Başlangıç pozisyonumuz birdir. O, son derece net ve kesin şekilde, etraflı ayrıntılılarla  SBKP XXII Kongresi'nde, partinin yeni programında ve nihayet, SBKP Merkez Komitesinin ve sinema ile ilgili KKP MK’nın son kararlarında  ifade edilmişti. Kanımızca, nedir, Kazak sinema ¬ sanatı ilk sinema filmi "Amangeldy" 1938 yılında piyasaya çıktı düşünüyor, işin bir çeyrek yüzyıl deneyimi olan devlet?

            Cumhuriyet film stüdyomuz tarafından çekilen bir kaç film bütün birleşik devletlerine yayıldı. Onlar birinciden, sanatın büyük resimler gibi  problemli ve geniş ölçülü idiler;  ikinciden, o zaman için oldukça yüksek bir sanatsal düzeyde çekildiler. Savaş öncesi ve savaş sonrası dönemlerinde çekilen "Amangeldı", "Abay", "Jambul", "Botagoz" ve diğer filmler bunlara aittir. Bunlara, film stüdyomuzun son yıllarında çekilen üç filmi dahil edebiliriz. Muhteşem aktris L. Abdukarimova’nin oyuculuğuyla "Cesur kız" P. Bogolyubov’un, "Onun zamanı gelir" M. Begalin’nın, "Sevgili doktorumuz" Ş. Asmanov’un (hokkabazlıkla küçük şeytanlıkları hesaba almazsak) ve "Eğer bizden her birimiz"  S. Hodjikov’un (uydurma bitiş şeklinde yalan kuyruk tüyleri çıkarırsak) filmleridir.

            Bu filmler hem konu çeşidine göre, hem de sanatsal çözüm çeşitlerine göre  stüdyomuzun  çok iyi düşünülmüş ideolojik ve yaraticilik imajını gösterdiler. Onlar mükemmel olmaktan uzak olmalarna rağmen, onlarda genç sinema sanatın  gerçekçi amaçlılık,  yaratıcı arayışların doğru yönü hissediliyordu. Bu film yapımcıların çabaları çağdaşlığın önemli, geniş çaplı, sorunlu konularına yönlendirilecek gibiydi.

            Ama sinema stüdyosu bu prensip pozisyonlarında duramadı.  Onu büyük ve küçük şanssızlıklar takip etmeye başladı ve öncelikle çağdaş konular üzerine çekilen filmlerde. Film stüdyoların  ve sinema çalışanlar Birliği'nin bizce ana hatası, yaratıcı ekibin güçleri son yıllarda  küçük konulara, suni çağdaşlığa, bazı zaman ise önemsiz şeylere yönlendirildi ve yönlendiriliyor.  

            Ve bununla ilişik olarak film stüdyonun faaliyetin ve son dönem içeresinde onun çektiği filmlerin gazetelerimizin sayfalarında özellikle "Haberler", "Sovyet kültürü", "Komünist" ve "Sovyet Ekranı" derginin ve cumhuriyet yayınlarında yapılan eleştiri doğru olduğunu kabul etmemiz lazımdır. 

            "Kazahfilm"in planlarında önümüzdeki yıllar için büyük projeler ve problemli filimler azdır. Bu ciddiden endişelendiriyor. Açıkçası, mali planı yerine getirme zorlukları, orta seviye ve hatta kötü senaryolara göre filmleri oynatmaya film stüdyosunu zorluyor.   Son üç-dört sene içinde "Kazahfilm"in stüdyosu  düşük kaliteli filmlerin çekimini yaptı, bunlara "Şkval", "Topraklara dönüş", "Sessizlik", "Bir bölgede", "Şarkı çağırıyor", "Alaşım",  "Senin arkadaşların", "Bir gece" v.b. dahildir. Bu filmler üzüntüden başka herhangi bir duyguyu uyandırmıyor. Onların sosyalist gerçekçilik sanatı ile hiç bir ilgisi yoktur. Herhalde, bu filmlerin yazarları sanatın esnaf için  eğlence olmadığını unuttular, o sosyalist toplumun büyük sorumlu bir işidir.

            Edebiyat ve sanat yeni insanın oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır. Dolaysıyla, biz, sanat ve edebiyat adamları sadece yeni insanın görüntüsünü değil, aynı zamanda onun kişiliğini de yaratmalıyız, yani  kişilik kültü döneminde ve uzak geçmişte ona bulaşanlardan bağımsız insanları, onun asaletini ve ahlaki saflığını,  sanatsal ve estetik duygusunu geliştirmek,  sadece yaratmak için tasarlanmış sanatçılar, arkadaş M. A. Suslov dediği gibi " Sovyet insanın tüm düşüncelerini ve duygularını". Ne yazık ki, yukarıdaki adlandırılan filmlerin  çoğu bu taleplerden çok uzaklar.

            Edebiyatta ve sanatta genç güçler için kapılar ardına kadar açıktır! Bu arada, stüdyomuzun  genç sinemacıların sesleri genel sinema sorunların tartışmasında olduğu gibi, özellikle film yapımında da henüz belirsiz kalıyor. Ya  onlar değilse, kimlere  çağdaşlığımız yakın, onlara değilse kimlere cesaret ve cüret özgü! Ünlü sinemacı İ.Pıryev söylediği gibi "Genç, yetenekli artık yanımızda yürüyor, bazen önümüzde de". Bu rastgele bir cümle değil, bu cürete çağrıdır.

            Kazak sinema sanatın eksikliklerinde sadece sinema adamları değil bir de yazarlar suçlular. Filmin temeli senaryo olduğu bilinmektedir. Eğer temeli yoksa, üstyapısı da yoktur, temelsiz bina da olmaz.

Senaryo, herkesin kabul ettiği aksiyom gibi, çekilecek filmin üstünlüğü olmaktadır, kurulacak binanın temelidir.

            "Kazahfilm" stüdyosu tarafından çekilen sıradan, renksiz filmlerin esasında sıradan dramatürji vardır ve bu tamamen yazarların çalışmalarına aittir. Genelde bizim Kazak dramatürjimiz ve özellikle sinema dramaturjimiz, olağanüstü bir şeyle seyircilerimizi sevindiremedi, hatta savaş öncesi döneme göre daha yüksek bir seviyeye yükselemedi.

            1955-1962 yıllarda "Kazahfilm" stüdyonun senaryo departmanına katı, ödenmiş sözleşmelere göre yazarlar 55 senaryo teslim ettiler, ama sadece 13 çekime kabul edildi.

            Böylece, 42 senaryo gereksiz, ideolojik ve sanatsal düzey açısından zayıf oldukları anlaşıldı. Fakat kabul edilen on üç senaryo sevindiremediler. Onlara göre çok vasat filmler çekilmişti. Yayıncılığa teslim edilen yazıların %75 sübvansiyon edilen kusurlu olması edebiyatın diğer herhangi bir tarzında yoktur. Burada ise, sinema dramatürji tarzında kusurluk esas yeri almaktadır. Bu isyan ettiren gerçek yazarların kendi sanat işine, yüksek ustalık taleplerine sorumsuzca davrandıklarını göstermektedir. 

            Bu kötülüğe karşı mücadelenin tek doğru ve etkili formu, bizce, yazarlar ile sözleşmeleri talep üzerine değil, yazılmış eser için yapmaya, en azında "balmumu olgunluğunda". Stüdyonun hiç olmazsa yaklaşık bir planı hazırlayabilmesi için onun senaryosu temeli olmalıdır.

            Zamanında pratiğimizdeki bir olayın üstüne gelmeyen vaka bazı yazarların dikkatini çekti stüdyonun sanat kurulu ağırlıklı olarak Kazak yazarlar yazdığı 15'ten fazla sinema senaryoyu bir defada reddetti.

            Bu senaryolardan bazıları nasıl doğdu ve ne neyi temsil ediyorlar? İşte birkaç örnek. A.Bezuglov’un senaryo - "Sonuna kadar git" için stüdyo sözleşme imzaladı. Senaryonun baş kahramanı genç doktor Savule kalp hastalıklarına karşı ilaçlar için para aramakla meşgul. O tek başına ekibin yardımı ve katılımı olmadan çalışıyor ve bu kendi kendine göre beyaz iplik ile dikilmiştir. Kahraman o kadar kapalı kutu arkadaşlarından hasta olduğunu bile gizliyor. İşte bu yapay sorunlar üzerinde senaryonun hikayesi ve yazarın kahramanlık olarak gösterilen baş kahramanın şahsi "trajedisi" kurulmuştur.  Böyle bir kavramın yetersizliği açıktır, ama stüdyo yöneticileri senaryoyu tam teşeküllü olarak kabul etti ve yazara 6397 ruble ödedi.

            "Mosfilm" sanat birleşim ve SSDB Kültür Bakanlığın metrajlı filmler çekimi Genel Müdürlük editörlüğü tarafından bu senaryo ile ilgili alınan yorumlarda yazarın değil esnafın yaptığı işine benzediğine, yazar senaryoyu yazma kurallarını biliyor ama sinema dramaturjisi ile hiç bir alakasının olmadığı deniliyordu.  

            Önümüzde başka bir senaryo - genç yazar A. Sataev "Doğunun insanları". Bu, en az senaryoya benziyor. Yazar, bilgileri incelemekle ve onun sanatsal anlamını anlamakla kendini hiç zorlamadı. Senaryonun konusu rastgele önemsiz gerçeklere dayanmaktadır. Yazarın sanatsal dile karşı zevksizliği, anlattığı konuya ve yazar görevine karşı ciddiyetsizliği şaşırtıyor. İlk kez yazar stüdyoya Kurmangazı hakkında bir senaryo varyantı ile geldi, danışma ve maddi her türlü yardımı kullandı, ama işi sona getirmedi. Bu sefer de böyle de yaptı,  senaryo bölümünden ilk düzine yorum alır almaz  senaryo üzerinde çalışmayı reddetti.

            Başka bir genç yazarın B. Amanşın’ın  "Argamakov’un dosyası" adlı senaryosu aynen ilkel görünüyor.

            Edebiyatta ilk adımlarını atan genç yazara  çok şey affedilebilir eğer onda başkalarına benzemeyen fikrin doğduğunu, başkalarına benzemeye dünya görüşünün var olduğunu hissediliyorsa. Fakat iza edilen durumlarda bu tür bir özellikler bulunamadı.

                        Daha yüksek talepleri eski nesil yazarlara, adı olan yazarlara sunmalıyız.

            Sinema stüdyosu  H. Bekhojin "Güneş çağdaşları" adlı  senaryoyu reddetti. Senaryo, bundan önce GST’de sahneye koyulması için  onun  "Ahan Aktaev" destanın değiştirilmiş bir versiyonudur. Yazar, dramaturjinin temel taleplerine uyulmasını sağlamadı. Senaryonun konusu sonuna kadar çoktan geçmişte kalan araçlar hakkında konuşmalara dayanmaktadır - ekskavatör, damperli kamyon ve diğerler hakkında. Senaryoda gösterilen insanlar ise ilkel ve çağdışılar. Yazarın hayranlık duyduğu her şey, onun tanımladığı gerçekliği hakkında bilgisizliğinin altını çizmektedir. Stüdyo, bizim çağdaşlar, iş, üretim insanlar hakkında yazıyı elde etme umuduyla yazarla yapılan sözleşmeyi yedi kez uzatmıştı  ancak yazar bu görevi yerine getiremedi.

            Benzer bir kader dramaturji yazarı A. Abişev’in "Dostluk her şeyi aşar" adlı senaryoyu buldu. Onun senaryosu eski üretim sorunları içeren önceki oyunların yeniden yazılmış yazılar idi. Olaylar sanki bugünde oluyordu ama dramatik sorunların temelinde uzak geçmişten alınan gerçekler var idi. Ama senaryonun asıl sorunu insanlar arasındaki ilişkiler ne sempatiyi, ne de kınamayı uyandırıyor. Bu durumda, yazar karakterlerin sert çatışmalar üzerinde hikayeyi kurma yeteneğini kullanamadı.

            Sinema stüdyosu deneyimli oyun yazarı ve romancı olan Z. Şaşkin’nın "Benim torunlarım olacak" senaryosunu reddetti.  "Temirtau" adlı roman yazarından aynı konuyla ilgili iyi bir senaryoyu beklemek oldukça doğal idi. Stüdyo onu Moskova'ya bir aylık seminere gönderdi ve ona eki deneyimli bir danışman verdi. Ama Temirtau madencileri hakkındaki senaryo yaratılmadı. Bunun yerine, yazar stüdyoya başka önemsiz bir konu üzerine kurulmuş zayıf opusu sundu.

            Bu örnekleri devam ettirebiliriz, ancak yukarıda gösterilenler belli bir sonuca varabilinmesi için yeterlidir: bizim birçok yazar sinematografiye, senaryo yaratıcılığına sorumsuzca davranıyorlar.

            Bütün bu senaryolar, tüm bu kusurlar cömertçe sübvanse edildi ve burada stüdyonun eski yöneticilerin suçu vardı, ağırlıkla ark. Siranov’ın ve bu arada birçok yazar kötü bir mirası teslim alan stüdyonun yeni yönetimine  tamamen asılsız iddiada bulundular.

            Son zaman sipariş edilen ve 1962 ve 1963 yıllarında oynatılması planlanan filmlerin senaryolarıyla da ilgili durum pek hoş değildi. Stüdyo, senaryo keskin açlığı yaşayarak bazı yazarlar ile anlaşmayı imzalamakla acele ettiği görünüyor.

            Örneğin, İ. Zaytsev’in "Karınca" senaryosu kaçıncı kez bizi partizan-çocuğa geri götürüyor, bu arada bu film A. Tarkovskiy’nın "İvanov’un çocukluğu" filmin düzeyinde olacağın olası yoktur.

            Eğer stüdyo İkinci Dünya Savaşı konu üzerine temel bir filmi çekmeye karar verdiyse, Kazakistan Sovyetler Birliği Kahramanlar sayısına göre Birlikte üçüncü yerde olduğunu unutmamalıyız. Nurken Abdirov Gastello’nun, Sultan Byimagambetov ise  Matrosov’un  kahramanlığını tekrarladı. Sovyet Doğu kadınlar arasında iki kazak kızı M. Mametova ve A. Moldagulova Sovyetler Birliği'n Kahraman unvanını  ödüllendirildiler.

            D. Truhin’ın "Telaşlı" senaryosu halklar dostluğuna adanmıştır. bu sorun çok ilkelce çözülüyor, Kazak kızı Rusla evleniyor, Kore ise - Kazakla evleniyor. Üstelik aşk konusu o kadar alçaltılmış ki, o kadar yalan entrikaya uymuş ki   hatta kızgınlığa neden oldu.

            Daha olumlu bir izlenimi B. Sokpakbaev ve N. Zeleranskogo "Siyah Deri Maceraları" senaryosu bırakmaktadır. Aktörlerin – öğrenciler veliler, çocuklar ve okul öğretmenler - karakterleri daha da derince incelenince çok ilginç çocuk filmi olabilir. Ama Kazak ailesi için tipik olmayan şeyler senaryoda yansıtılıyor. Bizce, yazarlar doğal  anlaşmamazlıklardan gelmelı idiler. Genç ve orta kuşak insanlar çocuklularını çağdaş pedagoji tavsiyelerine  göre eğitmeye çalışıyorlar, neneler ve dedeler ise bütün gün boyu  çocuklarla bir arada bulunarak onları eskiden olduğu gibi etkiliyorlar. Onlar bunu elbette çocukları sevdikleri ve en iyi duyguları hissettiklerinden dolayı yapıyorlar. Ancak bu zaman çelişkileri bu iyi duygulardadır. Şimdilik yazarlar senaryoya doğru konu anahtarını bulamadılar. Senaryo versiyonu hikayeye göre daha az anlamlı etkiyi bırakmaktadır.

            1962-1963 yıllarında sinema stüdyosu tarafından çekime hazırlanan diğer senaryoların da  ideolojik içerikleri ve sanatsal düzeyleri zayıftır.

            Anlatılanlardan sonuç çıkarmalıyız: önümüze senaryo sorunu tam boyutuyla çıkmaktadır. Bu sorunu kapsamlı bir şekilde çözmeden rastgele konular ve tesadüf yazarların akınından sinema stüdyoyu kurtaramayız.

            Nerededir çözüm?

            Görüşümüze göre, öncelikle yazarların sinema dramaturjinin senaryo türüne tavırları değiştirmeliyiz. Şunu anlamalıyız ki, sinema dramaturjisi de ciddi bir edebiyat, hatta roman veya destan, piyes veya öykü gibi edebiyattan daha da ciddidir. İyi bir senaryo sadece iyi bir filme dönüştürülmez,  o bir edebi eser olarak da yayınlanabilir.

            İkinciden, sinema ya da tiyatro bakanlığa bağlı bir kurumu diye yanlış düşüncesinde kurtulmalıyız. Bu kurumlar Kültür Bakanlığı'nın sistemine dahil oldukları için, biz yazarlar onların ihtiyaçları hakkında düşünmüyoruz ve onlarla ilgili bütün desteği, bütün ahlaki sorumluluğu Bakanlığın üzerine atmaktayız. Bu yanlış bir düşünce. Dramaturji yazarı, herhangi bir tiyatrodan ayrı olarak kendi eseri hakkında düşünemez. Sinema daha da geniş ve derin bir şekilde sanatsal eğitim cephesini kazanırken, yazar sadece sözleşme sınırlarıyla kendini kısıtlamamalıdır. Yazar, stüdyoya ana kurumuna geldiği gibi gelmeli,  stüdyo ise kendi açısından yazarın karşısına çıkmalıdır. Ne yazık ki, şu ana kadar bu olmamıştır. Ama tiyatro ve film stüdyoları dramaturji yazarsız var olamadıkları gibi,  dramaturji yazarı da onlarsız var olamadığı  bilinmektedir. Yakın gelecekte biz hem stüdyomuz, hem de  ülkenin tiyatrolarıyla sanatasal işbirliğin verimli formunu bulabileceğimize inanmak isteriz. Bu olmadan yazarın sanattaki rolünü hayal etmeğe mümkün değildir.

            SBKP Merkez Komitesinin son kararında, Kazakistan Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin kararında gibi, filmin senaryo temelin önemi ön plana çıkarılmaktadır. Senaryo bölümün büyük editör kurulun başkanlığını yapan stüdyonun baş editör pozisyonu getiriliyor. Yazar bu büyük sanatsal işin başında ise, onun için bu büyük bir onur değil mi?

            Senaryo kamu görünümü dışında kalamaz, o hem Yazarlar Birliği içinde, hem de film yapımcıları ortamında sanat tartışmanın konusu olmalıdır. Kısacası, yazarlar ve stüdyo şimdiye kadar var olan resmi ilişkiler engellerini kırmaya ve birbirine daha yakın olmaya çalışıyorlar.

            Stüdyo ciddi bir yaratıcı çalışmaya hazır olmalıdır. Umarım, o yönetmenlerin kalitesini yükseltir, senaryo bölümün aktivitesini arttırır, yazarların karşısına çıkar, profesyonel oyuncular kadrosunu hazırlar.

            Dramaturji yazarın ve yönetmenin sanat işbirliği  çok önemli anlam kazanmaktadır. Daha bir sene öncesi  sinema yönetmenleri şöyle ya da böyle senaryoların yazar ortakları oldukları için  eleştiriyorduk. Emrivakiler ise  film yönetmenleri çoğunluğu bunu yapmakla tamamen haklı idiler. Çoğu durumda, deneyimsiz dramaturji yazarı stüdyoya üzerinde tam olarak çalışılmamış eseri getiriyor, yönetmen ise onu  gelecek filmin dramatik temeline getirmesi için  onun üzerinde az çalışmamalı idi (daha fazla değilse!). Eğer  yazar ve yönetmen eserin ideolojik ve sanatsal içeriğini geliştirmeye düşünmüyorlarsa ve filmi sadece sinema aletlerine adapte ediyorlarsa bu başka bir şeydir. Bu durumda, ne yazara, ne de yöneticiye hak verilir. Yazar L. Leonov tamamen doğru söylediği gibi, küçük tohumda bütün dallarıyla ve yapraklarıyla ve gölgesiyle gelecekte olacak ağacı gören bir sanatçıyı kastediyoruz. Sovyet sinemasının önde gelen insanlar yöneticinin yazarla sanat işbirliği yapmasını şimdi özellikle talep ediyorlar çünkü bu yöntem epey  verimli olacaktır. Ve bu doğrudur. Bu yöntem her bakımdan, özellikle de yazarlar için, yararlı olacaktır. Onlara filmin özelliklerini daha derin öğrenme fırsatını verecektir, bu spesifik özellikleri göz önüne alarak senaryo üzerinde daha güvenli ve daha başarılı çalışmaya imkanını sağlar.

            Yazarlar ve film yapımcıları ortak çabalarıyla cumhuriyetimizin sinema sanatını kahraman zamanımızın talep düzeyine yükseltmeğe zorundalar.

 

1962

 

BU TARİHİ GÜNLERDE...

 

            İdeolojik sorunlara adanmış olan SBKP Merkez Komitesinin sona eren toplantısı kesinlikle ülkemizin yaşamında tarihsel bir önem taşımaktadır.

            Eğer çokuluslu Sovyet edebiyatın geçirdiği  yıllara dönüp bakarsak, dünya kültür tarihinde onlara eşit olan olmadığını kabul edebiliriz. Birkaç on yıl içinde Sovyet edebiyatımız dünyanın en hayat verici, en gelişmiş haline gelmiştir.

            Biz, ülkemizde sanat kahramanlıkları  ödüllendirilen en onurlu ödülü olan - Lenin Ödülü  ile taçlanan M. Sholohov ve L. Leonov gibi tanınmış Rus yazarların yanında kardeş cumhuriyetlerin birçok yazarı: M.Auezov, M. Rılskiy, M. Tursunzade, E. Mejelaytis ve diğerler ödüllendirilmişti. dikleri için  gurur duymaktayız. Yakında bu ödül genç ve orta kuşak yazarlara verildiği için gurur duymaktayız: Dağıstan’ın harika şairine R. Gamzatova ve yetenekli Kırgız romancıya C. Aytmatova. Bu ve diğer birçok Sovyet yazarların eserleri ülkemiz dışında da yaygın olduğu için gurur duymaktayız. Arkasında XIX yüzyıl klasiklerin muhteşem okulu olan sadece  Rus edebiyatı değil bir de Ekim Devrimi'nden önce kendi yazısı olmayan halkların edebiyatı da dev adımlarıyla kendi zirveye ilerliyor.

            Partinin ve halkın kitaplarımıza,  onların ideolojik ve sanatsal kalite seviyesine yeni, daha yüksek taleplerini Sovyetler Birliği'nin yazarları güvenle ve cesaretle kabul edeceklerini bildiğim için bunları hatırlatıyorum.

            Bununla birlikte, çok uluslu edebiyatımızda hala olan olumsuz olayları görmemezlikten gelmeye partimizin ilklerine göre değildir.

            Böyle söyleyerek, kendi çalışmalarında yüksek ideolojik ve sanatsal becerinin organik birliğini umursamayan yazarları kastediyorum. Sonuçta, neyi gizlemeliyiz – her iyi on kitaba bizde bazen daha fazla renksiz ve olgunlaşmamış geliyor.

            Burjuva Batı'nın bize düşman olan  modernist sanata karşı mücadelede yer alamayan gri, hipnotik kitap için hemen hemen tüm yollar kapalı değildir. Profesyonel ve profesyonel olmayan el sanatları için hemen hemen tüm yollar kapalı değildir. Şimdi, yeni insanın eğitim temellerin temeli olan komünist emeği hakkında konuşurken, biz yazarlar, yazar işimize artan talepler hakkında konuşamayız.

            İşte iki tatsız örnek. Yakında, bizim saygıdeğer yazarlarımızdan biri kendi romanından 20 yazı sayfayı çıkartarak ve yeni 7 sayfayı ekleyerek büyük romanını yeniden yayınladığını bana söyledi. Bir kitaptan tam 20 yazı sayfası nasıl atılır diye soru sorulur? Yani, önceki yayınlarda kusur sübvanse yer almış mıydı?

            Başka bir yazar bana bütün Kazak karakter isimleri elle yazılmış olan senaryosunu getirdi - herhalde bu senaryo bir çok ili veya bölgeyi gezmiş ve şimdi yazar Kazak sinema stüdyosuna onun çalışmasını  "torpillememi" istedi. Ondan senaryoda komut ulusal karakterler nerededir diye sorduğumda, o düşünceli Sovyetler Birliği'nde insanlar ve koşullar her yerde aynı olduğunu diyerek yanıtladı ...

            Edebiyatının bu tür kavafçılar hakkında Yazarlar birliği toplantılarında ve kongrelerde defalarca konuşulmuştu ama gri bulanık akarsuyun yolunu kesen o barajı hala inşa edemedik.

            Bu konuda sanat birliklerin yeniden yapılanması bize yardım edeceğini düşünüyorum, bence pratik önemi taşıyacak bununla ilgili bazı teklifleri sunmak istiyorum.

            Bana göre sanat birliklerin yeniden yapılanmanın  ilerici anlamı gelecek yeniden yapılanmış birlik sağlıklı edebiyat ve sanat güçleri birleştireceğini ve gerçekten sanat laboratuvarı olacağını düşünüyorum

ve orda yazılar basına verilmeden önce ayrıntılı şekilde tartışılırdı, piyes ve senaryolar ise sahne ve ekranlara çıkmadan önce tartışılırdı v.s. 

            Yazarlar Birliği bu zamana kadar yazıların basına, piyeslerin sahneye, senaryoların ekranlara çıkması ile ilgilenmemişti. Ve bu, yayınevlerin planlamalarında, kitapları basına vermelerinde,  tercüme edilmiş kitapların yayınında bir sürü istenmeyen tesadüflere yol açmıştı.

            Özellikle modern yabancı yazarların çevirilerinde çok fazla hata yapıyoruz. En iyi kitaplar her zaman tercüme edilmiyor. Asya ve Afrika'nın ilerici yazar kitapların Sovyetler Birliği'nde çağdaş yayının büyük önemi dikkate alınmıyor. Bizim yayıncılar çeviri için kitap seçiminde bazen kötü zevklerini sergilemektedirler.

            Kitabı daha yaygın şekilde dağıtmak lazım, el yazısı ne kadar hazır olup olmadığını yayıncılara göre elbette yazarlar daha iyi bilir. İşte bu yüzden gelecekte kurulacak edebiyat yayıncılar birliğin faaliyetini mantıklı olarak koordine edilmesi ile ilgili öneriyi sunuyorum. olgunlaşmamış, faydasız kitap akışını engellemek için kurulacak birliğin yayınlayacağı kitaplar için taşıyacağı sorumluluğu  arttırmalıyız.

            Bence, kişiye  yazar veya sanatçı unvanını taşımaya hakkı veren kriterleri yeniden gözden geçirmeye lazım, sanatın hem ideolojik ve sanatsal kalitesine, hem de  Birlik üyelerin sosyal etkinliklerine taleplerin arttırılması açısından da gözden geçirmelidir.

            Edebiyat ve sanat parti ve halkın sunduğu taleplerin yüksekliği hakkında SBKP Merkez Komitesinin Toplantısı bir kez daha bize hatırlattı. Toplantının kararları, komünist toplumun ilhamlı ideallerini şiir, resim, ekran ve sahne diline çevirmeye bize yardım ederler.

 

1963

 

 

AFRİKA'NIN GÖKYÜZÜNÜN ALTINDA

 

            Hatırlarsanız bu yıl ilkbahar bizde oldukça serin oldu. Afrika'da ise, nisan hava sıcaklığı gölgede 38-40 derece santigrat altına düşmedi. Orda ne olduğunu hayal edebilirsiniz.

            Nijerya ve Sudan ekvatora yakın yaklaşık aynı enlem olmalarına rağmen, onlarda olan koşullar birbirinden çok farklıdır. Sudan sıcağı kurudur; ülke geniş bozkır alanları, ovalar ile kaplıdır. Nijerya ise – geçinilme sık ormanları olan sıcak, boğucu nemli iklimli gerçek tropiktir.

            Nijerya ve Sudan'da, yerel yazarlar ile iş bağlantı kurmak için SSCB Yazarlar Birliği temsilcisi olarak gitmiştim.

            Beni çok samimi ve candan karşıladılar. Hem Sudan Yazarlar Birlik Başkanı Abdullah Hamid El-Amin'in, hem de Nijerya Yazarlar Dernek başkanı Bara-Hart bu ülkelerde kalmam keyifli ve yararlı olması için her şey yaptılar. Sudan bilgi ve çalışma bakanlığı başkanı Sayın Bay Yasin'in desteği de çok değerli oldu, çünkü bu ülkede o aynı zamanda sanat ve edebiyat konuları idare ediyor.

            Ben yazar Abdullah Hamid el-Amini Kazakistan’ı ziyaret etmeye ve misafirim olmaya davet ettim. Durumu buna müsait olursa Temmuz ayında bize gelecektir.

            Her iki ülkede de edebi hayatı çok canlıdır, Sudan'da çok ya da az Yazarlar Birliğinde konsolide olmaktadır, Nijerya için ise  başka bir özellik hastır. Orada, yeni kurulmuş olan Nijerya yazarlar derneği ile birlikte şehirlerde birçok yerel edebiyat toplulukları ve dernekleri var.

             Her iki ülkede de ben birçok yazarla görüştüm – hem resmi, hem de ev ortamında - birkaç rapor hazırladım, radyo ve televizyonda konuşma yaptım. Raporlardan sonra soru yağmuruna tutulmuştum. Sovyet yazarların parti ve hükümet yöneticileriyle toplantı bilgilerine büyük bir ilgi hissediliyordu, ve bu konuyla ilgili sorular arasında çok değişik sorular soruluyordu,  bazen oldukça belirsiz sorular.

            Nijerya’da olduğu gibi, Sudan’da – en azında bana göre - edebiyat gelişimin ana hattı düzyazısıyla sunulmuştur. Yukarıda adı geçen ve halkın arasında otoritesi büyük olan  Hamid Abdullah El-Amin’i dışında Sudanlı yazarlardan daha Saleh İbrahim, Zarruh, Ebubekir Halid, kadın yazarlar Fatima Ahmad Ibrahim, Khadisha Safuat gibi yazarları sıralayabiliriz. Gerçekçiliğe güçlü bir çekim hissediliyor.

            Yalnız, resmi olarak, ancak, Sudan’da eski Arap edebiyatı, efsaneler ve "Bin Bir Gece" türü masalların geleneklerine dayalı oldukça gösterişli edebiyat yetiştiriliyor. Yazarları ise  çağdaşlık  çekiyor, bugünün binlerce sorusu endişelendiriyor (aynı şeyler Nijerya’da da hissediliyor). Onlara sanatça cevap verilebilir tabii sadece gerçekçilik yolunda. Bu nedenle, Afrikalı yazarlar örnek olarak gördükleri Rus klasik ve Sovyet edebiyatına karşı hissedilen özlem açıkça ortaya çıkmaktadır.

            Oldukça dikkat çekici şu ki, her iki ülkede aydınlar arasında Marksizm Leninizm teoriye çok büyük ilgi duyulmaktadır. Burada şaşırtıcı hiçbir şey yoktur. Bağımsızlığın kazanılması birçok Afrika ülkelerini,  Sudan ve Nijerya da bunların arasında olmak üzere, birçok acil soruları gündeme getirdi. Bundan sonra ne yapılmalı? Ekonomiyi, devleti, kültürü hangi yönde geliştirmeli? Geri kalmışlık nasıl ortadan kaldırılmalı?

            Bu sorunlar devamlı maddi sıkıntı, emperyalist devletlerin ekonomik üstünlüğü koşullarında, bulanık suda balık tutma sevenlerin devamlı entrikalar arasında çözülmesi gerektikleri  için  daha kritik olmaktadırlar.

            Sömürgecilerin ekonomik pozisyonu hem Sudan’da, hem de Nijerya’da hala çok güçlüdür. Bankalar, sanayi şirketler, ihracat, ithalat, ticaret (özellikle – petrol ile), tüm bu ABD, İngiltere, Batı Almanya tekelcilerin elinde olmaktadır. Ancak, yerel burjuvazi de güçleniyor (özellikle – Nijerya’da), ama o da tüm ilgileriyle dünya kapitalist piyasasına bağlıdır. Bu arada, Afrika halkın ileri grupları marksizm-leninizmde onları aşan kaygılara yeni yanıtları bulmaya çalışıyorlar.

            Genel olarak, gezimden memnunum, bence Afrikalı meslektaşlarımızla sanatsal, iş bağlantıları kurma açısından o yararlı olacağını düşünüyorum. Ve şahsen bende o büyük, parlak bir iz bırakmıştır. Belki de Afrika etkileri şu ya da bu şekilde yeni eserlerimden birinde kendi yerini alırlar.

 

1963

 

 

SSCB HALKLARIN EDEBİYATLARI ARASINDA İLİŞKİLERİN BUNDAN SONRAKİ GÜÇLENDİRİLMESİ HAKKINDA

 

            Geçen yılın sonunda, SSCB yazarlar birlik kurulun sekreterliği cumhuriyetlerdeki derneklere

SSCB halkların edebiyat ilişkileri nasıl  güçlendirebiliriz, bu yönde çalışmalarımıza planlı, sistematik karakterini vererek onu nasıl koordine edebiliriz diye sorulara cevap vererek kendi görüşlerini ifade etmeleri ile ilgili istek çağrıda bulundu.

            Bu çağrıya cumhuriyetlerden birçok değerli, etkin ve belirli teklifler geldi ve onlar bazı kısaltmalarla  "Edebiyat Gazetesi" sayfalarında yayınlandı. Yazarlar birliğinde, A.M. Gorki adını taşıyan Dünya Edebiyat Enstitüsünde, "Halkların Dostluk", "Edebiyat soruları", "Edebiyat Gazetesi" dergilerinde de kardeş edebiyatlarını araştırma  soruları ve SSCB halkların edebiyatları arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi ve genişletilmesi ile ilgili kuruluş ve yaratıcı çalışmaların iyileştirme konusunda toplantılar  yapıldı.

            SSCB yazarların Üçüncü Sovyet Birlik Kongresinden sonra geçen zaman içinde   Sovyet edebiyatı - tek ve çok uluslu yeni önemli başarılara ulaştı. Cumhuriyetlerdeki yazarlar kurumları sanatsal açıdan güçlendiler. Tüm kardeş edebiyatlarında komünizm kurucuların yaratıcı çalışmalarını gösteren çağdaş konularla ilgili halka gereken ve  değerli birçok   eser yaratıldı. En yüksek edebiyat ödülü ile- Lenin Ödülü kazanan ünvanı - son zamanlarda birçok kardeş edebiyat temsilcileri ödüllendirildi.

            Bütün bu ülkemizde edebiyat ve sanatın gelecekteki gelişimi üzerinde Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin günlük ilgi ve bakım sayesinde mümkün oldu. Böyle babacan ilginin en çarpıcı belirtilerden biri, edebiyat ve sanat adamların Parti ve hükümet liderleri ile yapılan unutulmaz görüşmeler oldu. Sadece bir yıl önce, Lenin dağlarında ve  Kremlin'de  sanatsal gelişimin en acil konularla ilgili sert bir görüşme yapıldı. Bu prensipli görüşme bizim çok uluslu edebiyatı oluşturan tüm yazarlar için ilham kaynağı oldu. Sonra ideolojik konularla ilgili SSKP Merkez Komitesinin haziran Toplantısı yapıldı ve o, ülkemizde komünist toplumun kapsamlı kurumu sırasında bizi tüm sanat ve edebiyat güçlerin dünyaca aktivasyonuna yönlendirdi.

            kültürümüzün esas gelişme yönü net ve ayrıntılı şekilde XXII Parti Kongresinde onaylanan SSKP Programı tarafından belirlenmiştir. Onda şu deniliyor: "Milletlerin ve halkların ideolojik birliği, kültürlerinin yakınlaşması  güçleniyor... Tüm Sovyet milletleri için uluslararası kültürü gelişiyor". Biz Sovyet kardeş halklar edebiyatın geliştiği, her ulusal kültürün yaratıcı imkanların açıldığı zaman içinde yaşıyoruz. Bu bayındır manevi hazinemizi uluslararası önem kazanan daha çok yüksek sanatsal eserleriyle zenginleştiriyor.

            Bu şartlar altında, SSKP MK haziran Toplantısının talimatları büyük önem taşımaktadır.  Bizi tekrar ve tekrar " sosyalizmin en büyük fethi olan Sovyetler Birliği halklarının kardeşlik dostluğunu güçlendirmeye, SSDB halklarının kültürlerinin karşılıklı zenginleştirilmesine aktif şekilde katkıda bulunma..." çağrısında bulundu.

            Kardeş birliklerine tavsiye isteyerek başvuran SSDB SP Yönetim Kurulu Sekreterliği işte bunu kastediyordu, yani yeni koşullarda edebiyatlarımız, çeşitli tarzlarda çalışan yazarlar, cumhuriyet yazar kurumları ve basın organları arasındaki sanat ilişkilerini nasıl güçlendirebiliriz ve geliştirebiliriz. Ve bugünkü, aktif ve verimli olacağını umduğumuz konuşmamız bu hayati konuya adanmıştır.

            Tüm edebiyatlarımız sanat açısından ne kadar yükseldi ve olgunlaştı, sadece çoğalan yazarlar sayısına göre değil de, bir de  ideolojik ve sanatsal düzeyine göre yükselişi, bütün tarzların  gelişimi, hayata gerçekten girme derinliği açıktır. Edebiyatlar arasında olan ilişkiler ve koşullar  altında bu aşamada edebi gelişim maksatlarına uygun olabilecek yeni formlar bulunmalıdır. Edebiyatın kapsamlı büyüme olayından bazen paradoksal sonuç çıkaranlar, yani  edebiyat artık  karşılıklı ilişkileri koordine edilmesine, canlı ve her günlük sanatsal iletişimine ihtiyaç gerek olmadığını düşünen arkadaşlar açıkça haksızlar. Aksine, şimdi edebiyatların sanatsal tecrübe paylaşım,  yaratıcı sorunların geliştirme ve teorik anlayış, çeviri işin ortak çabalarıyla daha iyi organizasyon gereğini daha şiddetle farkına varmaktayız. Sanat bağlantıların güçlendirilmesi, partimizin devamlı hatırlattığı ideolojiğin ve ustalığın bütün birliğin yüksek kriterlerin çok uluslu edebiyatımızın tüm düzeylerinde yerleşmesine muhakkak yardım edecektir. Hayatın bize, yazarlar kurumların günlük çalışmalarına koyduğu taleplerin güncelliği ve temelin önemi oldukça açıktır. Ve sadece maksatlı işbirliği, ulusal milli edebiyatların gelişimine kapsamlı yardım yolunda biz yazarlar, Parti tarafından belirlenen misyon düzeyinde olabiliriz. Burada Birliği'mizin tüzüğünü hatırlamaya uygundur, orda  "...karşılıklı yardımlaşma, sanat tecrübe paylaşımı, Rus diline ve Sovyetler Birliği halklarının dillerine edebi eserlerin bundan sonra çeviri sayısını artırarak ve kalitesini iyileştirme yoluyla Sovyetler Birliği'nin bütün edebiyatların kardeşçe dostlukların her yönüyle gelişmesi ve güçlendirilmesi" en önemli hedeflerinden biri olduğu söylenmektedir.

            "Edebiyat Gazetesi" sayfalarında düşüncelerini söyleyen tüm arkadaşlar bu anlamda endişelerini dile getirdiklerine, özellikle bu düşüncenin altını çizdiklerine dikkat edin.

            Bugünkü tartışmamızın amacı - bu konu ile ilgili  düşünceler paylaşımını yapmak ve ortak aklımızla bir kez daha başlangıcı belirlemek ve edebi gelişimin mevcut koşullarına,  kardeş edebiyatın  seviyesine ve  sanatsal uygulamasına uygun tavsiyeleri vermek. 

            Her birimiz anlıyor ki, bazı edebiyatlara karşı bu sade bir vesayet,  düzenleme ve diğerler söz konusu değildir. Bizim, edebi prosesin hem bir bütünü olarak, hem de onun ayrı milli ekiplerindeki ortak ve karşılıklı, gündelik, ciddi kapsamlı bir kolektif bilgisi, bizim dergi ve kitap ürün zenginliğin incelenmesi söz konusudur. Sadece bu temelde bize gerekenler elde edilebilir - bizim sanatsal tecrübenin genellemesi, karşılıklı zenginleştirme, sosyalist gerçekçilik yöntemin yeni ve yeni yaratıcı fırsatların  belirlenmesi.

            Son zamanlarda, biz bu yönde çeşitli çalışma formlarını bulmaya ve denemeye çalıştık.

            Birlik Cumhuriyetler temsilcilerin – SSDB SP Sekreterliğin nöbetçi kurul sekreterlerin günlük çalışmalarına aktif katılımı verimli biçimlerinden biri olarak bize görünüyor. Deneyim, bu arkadaşların en önemli sanat konuların  gündeme alınmasını ve tartışılmasına,  kardeşlik edebiyat ilişkilerin geliştirilmesine yönelik belgelerin hazırlanmasında Sekreterliğe yardım ettiklerini  göstermiştir.

            Hadi düşüncelerimizi paylaşalım, neyimiz var olduğunu analize edelim ve bu büyük işle, sanat birliği ise sadece bunun için kurulmuşu, her birin alakalı olması için gerçekten bize ne yetmiyor.

            Bizim çiftliğimiz büyüktür, ve o kapsamlı bir analize edilmesini ve net, derince düşünülmüş  kuruluş çabaları gerektirmektedir. Sonuçta şöyle oluyor: biz iyi bir işe başlıyoruz, ama bir şeyi düşünemedik, bir şeyi gözden kaçırdık ve sonuçta – derin, operatif ve net bir organize edilip alınabilecek sonuçlara göre daha düşük bir sonuç almaktayız.

            Ben istiyorum ki - en azında kısaca - sizinle organizasyon çalışmamızın bazı yönleri konusunda bazı düşüncelerimle paylaşmaya ve edebiyatlarımızın yaratıcı ilişkilerin bundan sonraki güçlendirilmesine ve geliştirilmesine yönelik her günün belli faaliyeti profesyonelce kurmaya bize yardım edecek çalışma kararın olabilecek varyantlardan biri üzerinde tartışılmasını isterdim.

            Günümüzde Birlik cumhuriyetlerinin yazarlar kurumların yaygın olarak kullandıkları kardeş edebiyat ilişkilerin yeni biçimlerinden biri, cumhuriyetler arası edebiyat on gün, hafta ve akşamları oldu ve son yıllarda onlar epey fazla yapılmıştı. Hatırlarsınız, Belarus Yazarlar Birliği Ukrayna ve Letonya edebiyat haftalarını yaptılar. Ukraynalı yazarlar ise kendi taraflarından  Belarus, Kazak, Tacik ve Moldovalı yazarların cumhuriyete gelmelerini ve cumhuriyetin işçiler önünde konuşma yapmalarını organize ettiler. Özbekistan Yazarlar Birliği Rus, Ukraynalı, Kazak ve Tacik edebiyat on günleri ve haftaları düzenledi. Litvanyalı yazarlar Moskova şair ve eleştirmenler bir grubunu kendilerinde kabul ettiler. Türkmen yazarlarda Kırgız ve Kazak yazarları misafir oldular,

Kazakistan’da ise Ukraynalı, Özbek, Türkmen, Tatar yazarlar. Tataristan ve Tacikistan'da Kazak edebiyat haftası düzenlendi ve edebiyatı karşılıklı çevirileri ve yaratıcı sorunların paylaşımı ile zenginleştirdi.

            Son 4-5 senede 12-13 cumhuriyetler arası yazarlar toplantıları düzenlendi ve böylece farklı uluslu yazarların  yakınlaşmalarını, bir cumhuriyetin yazarları diğer cumhuriyet işçilerin hayatını öğrenimi destekledi. Bu tür görüşmeler sırasında yer alan sanat konuşmalar, tartışmalar, görüşmeler, mesajlar, geziler yazarların  görüşlerini zenginleştiriyor, o cumhuriyetin insanların hayatlarına ve onun kültürlerine karşı bir ilgi uyandırmaktadır. Özbekistan'da geçen sonbaharda düzenlenen Rus edebiyatının ongünlük sırasında, örneğin, yüz binden fazla dinleyici katıldığı 294 yazar konuşması yapıldı. Karaganda ve Balhaş işçileri, Kazakistan çiftçileri Özbek, Türkmen ve Tatar yazarlarıyla görüşmelere gerçekten sevinmişlerdi. Bu toplantılar ülkemizin halkları arasındaki dostluk ve kardeşlik bayramına her zaman dönüyordu.

            Daha 10-15 yıl öncesine göre birbirilerimize  daha sık gidip geldiklerimiz için çok sevinçliyim. Yazarların diyalogları - halkların manevi iletişimidir.

            Ama bizim iletişimimiz sadece bir bayram değil, her şeyden önce bu bir iştir, çok ilginç, yoğun, taze izlenim ve gözlemler bolluğu eşliğinde bir çalışmadır.

            İşte bu yüzden, cumhuriyetler arası edebi ongünleri ve haftaları organize edildiği ve geçirildiği sıra hala çok ciddi eksikliklerin var olduğuna göz yumamayız. Her şeyden önce, onları hazırlama pratiğinde yazarların okuyucularına monoton şekilde şiir okumaları ve ülke turları yapılması hüküm sürüyor.

            Bazı cumhuriyetlerde bu haftalar çok şatafatlı geçtiğini hepimiz biliyoruz. Ben şenliğe karşı değilim – çünkü bu iletişimler sosyalist kültürlerin kutlamaları karakterini taşımaktadır – ben şahsen özellikle gösterişe karşıyım, haftalarımızın bazen büyük zahmetlerle, çok sayılı ağırlamalarla geçiyor ve bu nedeniyle bazen iş ve sanatsal konuşmalar için gerekli süre büyük ölçüde azalıyor.

            Önce de belirtildiği gibi, cumhuriyetin tüm yazarlar kurumlarından bizim bütün Sovyet Birlik kurumu -   SSBD Yazarlar Birliği - kardeş edebiyatlar arasındaki bağların daha da güçlendirilmesi konusunda yapılan çalışmaların iyileştirilmesi hakkında mektuplar Sekreterliğe  gelmişti. Bütün bu mektuplarda  edebi ongünleri, haftalar ve akşamları destekleniyor ve aynı zamanda ortak çabaları ile giderilmesi gereken eksiklikleri işaret ediliyor.

            Cumhuriyetlerin yazarlar birlikleri kendi mektuplarında edebi ongün ve haftaların acelesi, yetersiz amaçlılığı, önceden düşünülmüş, net bir planın olmamasını vurguladıklarını söylemeye gerekir. Onlar bu planlarda, edebiyat akşamlarından ve ülke gezilerinden başka güncel edebi sorunları üzerine tartışmaları,  yeni kitaplar işe ilgili görüşmeleri, yayınevlerinde ve redaksiyonlarda görüşmeleri ve v.s. öngörülmelidir, yani  sanatsal faaliyetlerin daha fazla olması.

            Oldukça açıktır, edebi toplantılar ve hafta sırasında edebiyatının önemli sorunlar hakkında geniş sanatsal iş görüşmesini düzenlemeye lazımdır. Bu konuşmanın konusu olarak hem görüşmeye katılanların belli eserleri, hem de bütün Sovyet edebiyatın karşı karşıya geldiği yaratıcı sorunlar olabilir.

            Belirli bir tarz veya edebiyat türünde çalışan (örneğin, şairler, yazarlar, romancılar, eleştirmenler ve edebiyatçılar), ya da belirli bir tematik alanda (diyelim ki, işçi sınıfının hayatını canlandırma) çalışan yazarlar arasında cumhuriyet çapında özenle hazırlanmış toplantıları organize edilmesi yararlı olacaktır. Doğal olarak, böyle bir toplantılar ve arkadaşça tartışmalar karşılıklı ön tanıtım gerektirir - ve çok kapsamlı bir tanıtım - diğer milli edebiyatın ilgili bölümleriyle. Eğer  toplantılar düşünceli bir şekilde yapılırsa bu tür toplantıların faydası muhakkak olumlu olacaktır.

            Cumhuriyetler arası edebiyat haftaların ve akşamların somut sonuçlarından biri diyelim ki, örneğin Ukraynalılar ve Beyaz Rusların yaptıkları gibi film veya röportaj türü kolektif çalışmaları için kardeş cumhuriyetlerinin yazarlar arasında doğrudan sanatsal bağlantıların kurulması olabilir.

            Tarihsel koşullar nedeniyle geçmişte yakın temasta bulunmayan halkların cumhuriyetlerin yazarları arasında toplantıların yapılmasına özellikle dikkat edilmelidir. Bu anlamda, diyelim ki Baltık cumhuriyetleri ve Orta Asya ve Kazakistan cumhuriyetleri arasındaki ongünler ve haftalar olağanüstü önem taşımaktadırlar.

            SSBD Yazarlar Birliğimize, bence, cumhuriyetler arası edebiyat etkinlikleri  daha iyi koordine etmelidir ve en önemlisi, tecrübelerini incelemeli ve genelleştirmeli, onlar üretken ve verimli olarak geçmeleri için mümkün olduğu kadar yardım etmelidir.

            Haftaların ev sahipliğini yapan bazı cumhuriyet kurumları kardeş cumhuriyet  yazarların gelmelerine doğru belli edebiyattan en iyi eserlerinden hiç olmazsa bir kaçının tercüme edilip yayınlamalarını bazen önemsememeleri doğru mudur? Bu arada, cumhuriyetler arası  yapılan yazarlar toplantılarının en önemli ve asil görevinden biri cumhuriyet  işçilerini diğer cumhuriyet yazarların eserleriyle mümkün olduğu kadar geniş çapta tanıtmaya arzusu olmalıdır.

            Cumhuriyet yazarlar Birliği işini şöyle organize etmeli ki, kardeş cumhuriyet yazarların gelişlerine doğru yerel gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon kendi okurlarına ve dinleyicilerine gelen yazarların çalışmalarını hem de klasiklerin en iyi eserlerini tanıtmalıdır ve bunun için misafirlerin tarafından gereken malzemelerin tavsiyelerini ve tanıtımlarını önceden sağlamalıdır. 

            Belli ki, önceden hazırlık yapmadan, merkezde veya yerlerde kitap satışını yapan kurumları ile bağlantı kurmadan ongünleri, haftaları, akşamları yapmaya mümkün değil. Biz, kitapları yayınlayan ve dağıtan kuruluşlardan ayrı çalışamayız. Bütün yazar çalışmalarımızın anlamı sonuçta kitaptır.

            Büyük Ekim Devrim’den önce ilk tarihli Rus kitabın yayınlandığından itibaren 1954 yılında yani 353 yıl boyunca, Rusya’da sanatsal edebiyat dahil olmak üzere, insan bilgisinin çeşitli alanlarında 520.000 kitap başlıkları yayınlandı.

            Sovyetler Birliği'nde inkılaptan sonra geçen 46 sene içinde bir buçuk milyondan fazla kitap başlıkları yayınlandı, bunun içinde sanatsal edebiyat - 183589 başlık: Rusça – 106412 başlık ve SSBD halklarının ana dillerinde - 54860 kitap başlığı.

            Burada temsil ettiğim Kazak Cumhuriyeti'nde, Sovyet hükümeti döneminde 1962 senesine kadar, edebiyat ve sanat eserlerin 1776 kitap başlıkları dünyaya tanıtıldı,  toplam tirajı 26.269.000 yaptı.

            Bu kısa istatistik raporu ülkemizde yapılan kültürel devrim hakkında oldukça beliğ değil mi?

            Günümüzde SSCB halklarının sanatsal başarıların paylaşımı sosyalist kültürün kurulmasında, Sovyet halklarının manevi gelişiminde en önemli faktörlerden biri oldu.

            Ancak, biz istatistik değerleriyle kendimizi aldatamayız. biz daha 60 dilden fazla kullanarak yazarların yarattıkları kültürel değerlerin çokuluslu okuyucuların ulaşabilecekleri serveti olması için gereken her şeyi yaptık mı – işte kitap konusu ile ilgili sorulardan biri.

            Bununla ilgili başka bir soru gündeme gelmektedir. Cumhuriyet yayıncıları, yayın hazırlık planları ve kitap yayınlama planları hazırlandığı süre paralelliği önlemek, birbirini ilginç yayınlarla zenginleştirmek için kendi aralarında iletişim kuruyorlar mı, yazarların katılımıyla cumhuriyet yayıncıların bölgesel toplantılarda tematik planlarının oluşumu ile ilgili sorunları tartışılıyor mu?

            Cumhuriyet yayıncıları ve organizasyon kitap satışını yapan kurumlar tematik planlarını hazırlarken ve baskıyı belirlerken dikkate almak amacıyla cumhuriyet topraklarında ne tür milliyetler ikamet ettiklerini biliyorlar mı?

            Kardeş cumhuriyetleri arasında kitap değişimi tamamen organize edilmemiştir, cumhuriyet yayıncıların konsolide tematik planları Soyuzknigotorg bilgi bültenlerinde duyurulmuyor.  Kitap değişimi ile ilgili bütün çalışmalar tamamen oluruna bırakılmıştır ve bu bölge gerçekten sonu görülmeyen bir alandır.

            SSBD'de, köy ilçelerinde nüfusun %49’u yaşıyor. Bununla birlikte, köyde satılan kitapların oranı genel ülkenin kitap dönüşümünde %26’dan fazla değildir. Dolaysıyla, kitabın köylülere kadar ulaşamadığını sonuç olarak çıkarabiliriz. Köylerde, avullarda, kasabalarda kitabı bekliyorlar, ama orda o yoktur. Bu arada ise, cumhuriyet yayınevlerin ve kitap satıcıların depolarında kitaplar yıllar içinde birikiyor ve hurda kağıda çıkarılıyor.

            Kitapların edebi çevirisine sorunları büyük önem verilen İkinci Sovyet Birlik yazarların Kongresinden (1954) sonra on yıl içinde çevrilmiş kitap yayınında ciddi kaliteli değişimler oldu. Tercüme edilmiş edebiyat bazı cumhuriyetlerinin yıllık üretiminin yarısından fazlasını yapmaktadır ve ülke genelinde %70’e ulaşmıştır.

Çeviri işlemi, çok uluslu Sovyet edebiyatının özünü karakterize eden gerekli bir unsur olarak hepimiz tarafından görülmektedir, tercüme edilen eserler ise - onun bir parçası ve ayrılmaz bir parçası olarak. Ne tercüme ediliyor, nasıl çevriliyor ve kim tercümeyi yapıyor - bu sorular yazar kamuoyunu derinden endişe etmektedir, SBKP XXII Kongresi'nden hemen sonra bazı cumhuriyetlerde yapılan bölgesel konferanslar bu konuya adanmıştı, son zamanlarda bunun hakkında çok fazla "Edebiyat Gazetesi"nin sayfalarında yazılıyor.

            Tercüme edilen edebiyatta büyük değişimler açık görünmektedir.

            Ama, diğer taraftan, yazarlar kamuoyu haklı olarak tercümenin kalitesi için endişeleniyorlar  - hem Rusçaya, hem de ülkemizin tüm diğer dillerine. Birçok kitap hala kötü, düşük dereceli tercüme edilerek yayınlanıyor, "satır tercümesi"ni kullanarak düyazıların çeviri pratiği kendi pozisyonundan geri addım atmıyor sanki, ama yazarların İkinci Kongresinde o sertçe eleştirilmişti.

            Son yıllarda ülkemizde yayınlanan kitap listelerini incelemesi aynı zamanda hem sevindiriyor, hem de üzüyor. Rus diline tercüme edilen tüm veya hemen hemen tüm ulusal düzyazı, şiirselliğin en önemli eserlerini ve özellikle çağdaş konuları üzerinde olan kısmen dramaturjiyi görüyorsak, bizim ulusal yayınevlerin çalışmaları hakkında bunu söyleyemeyiz. Tabii ki, bir genelleme olamaz - her cumhuriyetin kendi özelliği, kendi imkanı var. Litvanya, Letonya, Estonya, Moldova, Ukrayna’da – çok kitap tercüme diliyor, yayıncılık planları bugünümüzü büyük bir oranda yansıtmaktadır, orada Rus yazarın çağdaş eserini mümkün olduğu kadar hızlıca kendi okurlarına kazandırmaya çalışırlar. Orta Asya, Kazakistan, Ermenistan, Azerbaycan ve bazı cumhuriyetlerin otonomilerinde çoğunlukla gençler için kitaplar, devrim-öncesi klasiklerin eserleri yayınlanıyor ve epeyce az - çağdaş konu üzerine kitaplar.

            Karşılıklı çeviriler de bizde henüz kötü kurulmuştur. Son beş yılın istatistik verileri bu dalda olması gereken planlamanın olmadığını göstermektedir. Normal olarak kabul edilebilir mi eğer örneğin, beş yıl içinde Azerbaycan diline Belarus, Kazakistan, Estonya ve Moldovalı yazarların sadece ikişer kitapları tercüme edildi; ya da - aynı dönem içinde - Kırgız, Tacik ve Başkurt edebiyatından birer kitap Belarus diline tercüme edildi. Ne yazık ki, yaklaşık aynı durum çoğu diğer cumhuriyetlerde de. Son beş yıl içinde Gürcistan’da ve Ermenistan’da ne Kazak yazarlardan kimse, ne de Kırgız yazarlardan biri tercüme edildi. Kırgız ve kazaklar onlara aynı yanıt vermekteler ve sonuçta bu hiç olmayacak bir şey. Biz kolektif çabalarımızı kullanarak bunu nasıl düzeltebiliriz diye düşünmeliyiz.

            Kardeş edebiyatlarına karşı yetersiz ilgi hakkında merkezi dergiler adresine suçlamalar geleneksel sık ve monoton oldular.

            Durum son iki yıl içinde de değişmedi. "Yeni Dünya", "Bayrak", "Yıldız" gibi dergilerin sayfalarında milli cumhuriyet yazarların isimleri daha sık görünmeye başladılar, ama onlar sadece  iki ya da üç şiirleri tanıtılmaktalar ve böylece ne yazar hakkında, ne de o milli edebiyatın doğası hakkında tam görünüm vermektedir. Milli yazarların hikayeleri çok nadir  yayınlanmaktadır, ve daha da nadir - roman ve öyküler. Kardeş cumhuriyet yazarların eserlerini yakından tanıma eserlerin seçimi genellikle rastgele olarak yapılıyor ve ülkede yaratılanlardan en iyileri temsil etmediğini göstermektedir.

            Birçok milli yazar haklı olarak "Gençlik" dergisine kızgınlar. Dergi henüz genç yazarların Sovyet birliğin organı haline daha gelmedi, onun yazar ekibi kardeş cumhuriyetlerin yazarlarıyla oldukça yavaş tamamlanıyor.

            Milli çerçevelerin belli genişlemeleri hakkında "Tiyatro" ve "Edebiyat Sorunları" dergileri inceleyerek söyleyebiliriz, "Tiyatro" her sene milli yazarların üç veya dört eserini yayınlıyor, "Düşünceleriniz" başlık altında ve diğer bölümlerde yayınlanan makalelerin yazarları arasında da pek çok kardeş cumhuriyetten yazarların ismi var.

            Milli edebiyata ve "Edebiyat Sorunları" dergisine epey dikkat verilmektedir. Son iki yıl içinde milli edebiyatlar hakkında makale sayısı ciddi ölçüde arttı, cumhuriyetlerde yayınlanan teorik ve eleştirme yayınları iyi inceleniyor. Son zamanki bir süre makalelerde belirli edebiyatların gelişimi ile ilgili prensip soruları gündeme getirilmişti. Ancak, derginin yayın kurulu en önemli sorunlardan biri olan - cumhuriyetlerden yazarları geniş çapta katılımı - hala uzaktır.

            Bir dizi değerli girişimleri "Sovyet edebiyatı"  dergisi yurdışında kardeş edebiyatların propagandasını yabancı dillerde gerçekleştirmektedir.

            Kardeş edebiyatların propagandasında cumhuriyetlerde Rusça yayınlanan edebi dergileri büyük rol oynayabilir. Onlar cumhuriyetlerde yaşayan Rus yazarlar için bir platformdur. Bu dergiler birlik cumhuriyetlerin çoğunda var ve çalışma deneyimleri büyüktür. Bu aylık yayınlardır: Ukrayna'da "Gökkuşağı", Kazakistan'da "Enginlik", Özbekistan'da "Doğunun Yıldızı", Kafkasya'da "Edebi Gürcistan" ve  "Edebi Ermenistan". Belarus’ta iki ayda bir "Neman" dergisi çıkıyor, "Edebi Kırgızistan" ve "Edebi Azerbaycan" yılda 4 kez çıkıyor.

            Ancak, bazı cumhuriyetlerde böyle yayınlar yoktur. Moldova, Tacikistan ve Türkmenistan'da 1963 senesinde Rus dergilerin basını durduruldu.

            Baltık cumhuriyetlerinde Rus dergileri hiç yok. "Sovyet Litvanya" – yıllık almanak, daha önce Letonya ve Estonya’da bu tür almanaklar yayınlanıyordu ama şimdi kapalıdır.

            Cumhuriyetlerde Rus dergilerin yayınıyla ilgili bir çok soru oluştu ve onlar acilen çözülmeliydi. Öncelikle bu dergilerin olmadığı yerde onların yayını ile ilgili soru. Onların kapatılması adli miydi, doğru muydu? Sonra - bu yayınlanan dergilerin edebiyat düzeyi hakkında soru. Biz taşralığa, bazı yerlerde hala talepkarlığın olmamasına son vermeliyiz. Belirli cumhuriyetlerin dışında bu yayınların daha geniş çapında yayılması hakkında düşünmeliyiz. Sadece bu durumda onlar esas maksatlarına ulaşabilirler, yani milli edebiyat başarıların propagandası. Bu, baskı sayısını arttırmaya yardım etti. Merkezi basın - ve öncelikle "Edebiyat Gazetesi" ve "Edebi Rusya"- cumhuriyetlerdeki Rus dergilere dikkat etmeliler, onların eleştirmeliler, özetleri yayınlamalılar.

            Şimdi milli edebiyat nedenle 20-30 sene önce olduğu gibi değildir ve demek ki Sekreterlik yönetimin çalışma şekli ve tarzı farklı olmalıdır. Daha önce mevcut olsa da bile artık “vesayete” gerek kalmadı. Ama bizim için bir şey açıktır: kardeş edebiyatları büyüdükçe ve iç organizasyon yapısının güçlendikçe Sekreterliğimizin bu edebiyatlara karşı ilgisi hiç bir şekilde azalmamalıdır. Bu, istisnasız olarak bütün baskı kuruluşları alakalı eder ve öncelikle kardeş edebiyatları için çok fazla önemli ve faydalı şeyler yapan ve aynı zamanda çalışmasına daha fazla doğruluk ve iyi kalitelik dilediğimiz "Halklar Dostluğu" dergisini.

            İki merkezi gazete, "Edebiyat Gazetesi" ve "Edebi Rusya" E. İsmailov’un "Yenilerin arayışı" makalesi için aylarca kendi aralarında faydasız tartışmayı yaptılar ve işin özünü bilmeden "Halklar Dostluğu" dergisi de buna karıştı, yazarlar kurumun yönetim organı ise Sekreterlik bu “anlaşmazlıkla” ilgilenmedi bile.

            "Halklar Dostluğu" dergisinin bu iki gazetenin tartışmasında hakem olarak çıkmanın kolaylığı ve ciddiyetsizliği beni şaşırttı.

            Bence,  dergide çalışan V. Chalmaev’in  makalesinde "yaratıcı gençlerin asılsız, toplu suçlaması", "...edebi akışın yüzeyini ve kıyılarını bolca dolduran köpük" gibi fazlalıkla bulunan kelimeler yazarlar birleşmesine yardımcı olmayacağını düşünüyorum.

            Affedersiniz Vasiliy Alekseeviç, bence, hakem için bu olmayacak bir laubaliliktir!

            Ben sadece bir emrivakiyi burada anlattım. Ya yazarlar kurumların hayatında, onların basın organlarında SSCB Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Sekreterliği tarafından müdahalesini gerektiren böyle kaç emrivaki olmaktadır?

            SSCB halklarının edebiyatlarının hızlı büyümeleri onların kökenleri ve gelenekleri ile bağlı olan özgü özelliklerini hiç bir şekilde ayırmaz. eleştirel realizm denilen gerçekçilik tüm edebiyatların başlangıcı değildir. Tüm edebiyatların başlangıçlarında diyelim ki Abay veya Ahundov, Tukay veya Çavçavadze var. Bazı edebiyatlar  doğrudan destan ve folklorlardan geliyor ve onlar daha profesyonel olanlarla diyelim iletişim kurarak ve zenginleşerek geleneklerini kırıyor ve ayrıca daha gelişmiş edebiyatlarına göre milli gelenekler ve formların kalite açısından yenilenme olmaktadır. Boşuna değil herhalde, bir edebiyatta şiir hakim, diğerinde diyelim ki - düzyazısı.

            Ve bu tür edebiyatları yönetmek için biz onların özelliklerini iyice bilmeliyiz, onların "köklerini ve yapraklarını", geçmişini ve bugünü, gelişimlerin tüm sürecini incelemeliyiz. Bunun için ne yazık ki zaman zaman yetindiğimiz kardeş cumhuriyetlerinin bazı yazarların bazı eserlerini bilmemiz yetersiz.

            Bununla ilgili,  SSCB Yazarlar Birliği RSFSR’ı oluşturan halkların edebiyatlarını unutmaması ile ilgili dileğini "Edebiyat Gazetesi" yardımıyla söyleyen  Mustaem  Karim ile razı olduğumu beyan etmek istiyorum.

            Bu iş bir kişiye, hatta bir grup kişilere göre değildir. Birliği'mizin bütün çalışma yapısı  kardeş edebiyatlarının gelişimlerin canlı işlemiyle, onların istekleri ve ihtiyaçlarıyla  yakından bağlı olması söz konusudur.

            Son zaman içeresinde kardeş milli cumhuriyetlerin dramaturji yazarlar faaliyetleri de canlandı. Yalnız burada düzyazı ve şiirde  olan büyük başarılar gibi olarak kabul edilemez, ama dramatik edebiyatında itiraz edilemez bir ilerleme vardır. Oyunların büyük çoğunluğu çağımızın akut problemlerine adamıştır. Eserlerde yansıtılan sorunların çeşidi genişledi, sahne etkileyiciliğin  yeni formların aktif arayışı izlenmektedir, janrların çeşitliği sevindiriyor.

            SSCB Yazarlar Birliği her sene hem tek perdelik, hem de çok perdelik oyun üzerinde çalışan dramaturji yazarları için seminerleri yapmaktadır. Bu seminerler büyük fayda vermektedir.

            Ama Cumhuriyetlerdeki Yazarla Birlikleri bazen bu işe gereken  sorumlulukla yanaşmadılar. Ayrıca insanların yeterli bir gerekçeleri olmadan tesadüfen gönderilmiş olup seminere gelmiş oluyorlar.

            Seminere katılan piyes kelime kelimesine tercümanların hazırlıklarıyla ilgili durum da kötüdür. Drama Konseyi tarafından tekrarlanan taleplerine rağmen, Cumhuriyetçi Yazarlar Birliği tercümanları zamanında göndermiyor.

            Büyük Rus tiyatrolarında milli drama piyeslerin sahnelemeyle ile ilgili durum son derece olumsuz. Neden büyükşehir tiyatroların yöneticileri milli dramaturjinin en iyi piyeslerine dikkat etmiyorlar? Neden tiyatrolardan sorumlu olan SSCB Kültür Bakanlığın kurumları burada ilgisizliği gösteriyorlar?

            Bence, Mirza İbragimov’un "Köylü",  Toktobolot Abdumomunov’un "Temyiz edilemez", Seyfuddin Dağlı’nın "Ad-senin, nimet-benim", İzzet Sultanov’un "Bilinmeyen adam" gibi piyesleri - büyük rus tiyatroların dikkatlerine hak ettikleri düşünüyorum.

            Milli cumhuriyetlerin yaşamını anlatan  dramatik eserler ne kadar büyük bir propaganda rolü oynayabilirdi! Özellikle  kolonyal bağımlılıktan kurtulan ülkeler için bu piyesler ilginç olabilirdi. Bu tür piyeslerin propagandasında büyük Rus tiyatroların rolü özellikle sorumlu ve onurludur.

            Şimdi SSCB Kültür Bakanlığında yayın kurulu organize edildi, tiyatronun yöneticiliğe  yeni insanlar atandı. Drama Konseyi onlarla iş ilişkileri kurdu ve, umarım, bu durum düzeltilir. Milli senaryo soruları ayriyeten görüşülmesini hak ediyorlar. Ve iyi ki Tiyatro, sinema ve televizyon Dramaturji Konseyi yakında genişletilmiş toplantıda bunların üzerinde tartışmayı planlıyor. Yazar kendi eseriyle geçtiği çeşitli mercilerin çokluğu her zaman yaralı olduğunu şimdi söyleyemem. Ve acele müdahale edilmesini talep eden şey yeni senaryo için anlaşmanın taslak sorudur. Şu anda incelenen anlaşma taslağı yazarı neredeyse tamamen haklarından yoksun etmektedir. Çok geç olmadan büyük sözümüzü söylemeliyiz.

            Birlik cumhuriyetlerinin çoğunda edebiyat ve sanat dallarında her sene cumhuriyet ödülleri veriliyor. Bu ödüller, cumhuriyetin kamu tarafından beğeni kazanan eserlerin yazarlarına verilir. Bizce, bu deneyim buna benzer ödüller henüz olmayan  cumhuriyetlere de yaygınlaştırmalıdır.

            Tabii ki, ödüllerin verilmesi tamamen milli yönerge makamların yetkisindedir, ama bana göre,  SSCB Yazarlar Birliğin Kurul Sekreterliği kardeş cumhuriyetlerinde edebiyat ve sanatın gelişimini ilerletmek amacıyla bu sorunun olumlu yönünde çözülmesi için yardım edebilirdi.

            Cumhuriyetlerdeki Yazar Birlikleri Sekreterliğe yazdıkları mektuplarında ve  çeşitli yazarların basındaki konuşmalarında SSCB Yazarlar Birliğin Kurul Sekreterliğine bağlı olarak devamlı çalışacak SSCB halkları edebiyatlarıyla ilgili bir  kurumun kurulmasını teklif ediyorlardı.

            Diğer öneriler de oldu, özellikle, Irakli Abashidze milli edebiyatları ile çalışma "SSCB Yazarlar Birliği Sekreterliğin, bütün Sovyet Birlik yazarlar kurumumuzun anlamı olması" gerektiği hakkında fikrini söylemişti. Ve makalesinde çeşitli ve çok önemli tedbirlerin olumlu programını açıklamış olsa da,  kimin ve ne düzeyde onları yapacağını söylemedi bile. Tüm bunlar organize ederek hayata nasıl gerçekleşir?

            Benim için mesela, SSCB halklarının edebiyatların gelişim aşamaların incelenmesi bütün Sekreterliğin  genel işi olduğu bellidir. Ama aynı zamanda Sekreterliğin SSCB halklarının edebiyatla ilgili devamlı çalışan, yüksek vasıflı, nitelikli ve yetkili makamın olması gerektiği tartışılmaz. Bu makamda kalıcı ve nöbetçi  sekreterlerin olması, derin bir inancımıza göre belirli, meslektaş yönetimini sağlar, çalışmalarda  makul bir süreklilik yaratır.

            Şöyle bir istek de dile getirildi: sekreterlerin  bölgelere göre, yani coğrafi prensibine göre olmaları mümkün mü? Diyelim ki, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan için Yönetim Kurulun bir sekreteri, ikincisi Baltık cumhuriyetleri için, üçüncü - Orta Asya cumhuriyetleri ve dördüncüsü Ukrayna, Belarus ve Moldova için.

            Bu önerilerin avantajlarını ve dezavantajlarını daha ayrıntılı şekildi inceleyelim. RSFSR Yazarlar Birliği oluşturulduktan sonra SSCB Yazarlar Birliğin Yönetim Kurulu Sekreterliğin "yükümlülüğü" epey hafifledi, ama kardeş cumhuriyetler edebiyatına karşı dikkati çok fazla artmadı. Sonuçta şöyle oldu, Yazarlar Birliği Yönetim Kurulun 27 sekreterinden ve sonra 29 arasından kimse doğrudan SSCB halklarının edebiyatları ile uğraşmadı. Bakanlığa 2-3 aya gelen cumhuriyet Birliklerin yöneticileri, Sekreterlik üyeleri  bir çok iyi şey yapmalarına rağmen, onların görevleri sürerken süreklilik sağlanmadı ve en önemlisi – görevli sekreterlerin faaliyetleri ne de kapsamlı, ne de belirli idi. Ayrıca her bir görevli sekreter kendine ait yeri anında bulabiliyordu.

Burada şunu da söylememiz lazım, Kurul Sekreterliğin kardeş edebiyatları ile ilgili danışmanları esasen devamlı çalışan, profesyonel yöneticisiz kaldıkları söylenmelidir. Bu arada Sekreterlikteki SSCB halkların edebiyat danışmanları olarak biz tecrübeli, kendi edebiyatlarını bilen insanları, prensipli, edebiyatlarının tutkulu savunucuları görmekteyiz. Ve onları kendi kendilerine bırakmamız akıllıca olmazdı.

            İş çıkarlarına göre tüm artıları ve eksileri göz önüne alarak, biz Yazarlar Birliği Sekreterliğin genişletilmiş toplantısına SSCB halklarının edebiyatıyla ilgilenecek sürekli çalışan tek kişiden oluşan SSCB Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Sekreterinden ve kardeş edebiyatlarının sekreterlerinden oluşan meslektaşlar çalışma kurumunu oluşturma teklifini tartışmaya sunduk. Onu Büro, Konsey veya Komisyon veya başkaca adlandırsak ta – onu hep beraber burada konuşalım.

            Başkan yardımcısının, sorumlu sekreterin vb. Onaylanması planlanıyor. Esas şey – kurumun çalışma çekirdeğini – Bakanlıkta devamlı olarak çalışan kardeş cumhuriyetleri danışmanları ve  kardeş cumhuriyetlerin temsilcileri de yer alacak SSCB halklarının edebiyatlarıyla ilgili aktif arkadaşlar oluşturacaklar. Aktif çekirdeği büyüyecek, tecrübesi artacak ve tüm çabaları Sekreterliğin günlük yardımına odaklanacaktır. Yani o direk Sekreterliğe bağlı olacaktır ve onun yönetimi altında çalışmaktır anlamındadır.

            Böyle bir meslektaşlardan oluşan çalışma makamı edebiyatlar arasında ilişkilerin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi,  tüm edebiyatlarda yer alan proseslerin derin ve kapsamlı bir şekilde incelenmesi, sanatsal türü  büyük ve önemli etkinliklerin  düzenlenmesi ve gerçekleşmesi için elinden geleni yapacağına inanıyoruz.

            Böyle sorumlu ve meslektaşlar organı Cumhuriyet Yazarlar Birliği ve Tarzlar Konsey ile bağlantılı ve ortaklaşa yeni bir temel üzerinde çalışacağı, onun çalışanları ve aktif çekirdeği kardeş edebiyatlarının gelişmeleri ile ilgili önemli Sovyet Birliği çapındaki etkinlikleri Sekreterliğe sunacağı ve beraberce çözeceği,  bölgesel ve diğer toplantıları yapacağı, Birlik cumhuriyetlerin edebi hayatın canlı prosesiyle ilgileneceği demektir.

            Kardeş edebiyatları ile ilgili çalışmasında bugüne kadar bize ne yetmiyordu, işte belirginlik yetmiyordu. Sekreter olarak kaç tane Estonya, Moldova ve Belarus romanını okudum? Az, çok az.

            Diğer kurulların sekreterleri başka cumhuriyetlerin yazarlarına ait kaç tane eserini okudular? Fazla olmadığını düşünüyorum. En azından,  son üç yıl içinde kardeş edebiyatları, arkadaşların ve komşuların kitapları üzerine bilgili olarak basında sadece Noviçenko, Markov konuştular - ve belki de, hepsi bu. Ama SSCB halklarının edebiyatları üzerine vasıflı yargı için zengin edebi sektörümüzün en dikkatli, en belirli keşfi gerekmektedir.

            Çalışan, yeterince deneyimli ve operatif makamın temsilci ile Sekreterlikle ve geniş aktifle birleşmesi edebiyatlarımızın bundan sonraki büyümesine teşvik, aralarındaki iş, sanatsal bağlantılarını genişlemesi için önemli kolektif vesilesi olacaktır.

            İşlerin şimdiki durumuna göre, SSCB halklarının edebiyatları ile kötü çalışma için kimseyi sorumlu tutamayız.

            Bence, edebiyatların bölgelerine, gruplarına göre kurul sekreterlerini sorumlu yapma teklifi gerçekleşemez. Sanat edebiyatın yönetiminde coğrafi prensibin kullanımı zaten uygun değildir. Edebiyatların milli ve dilsel özeliklerini hesaba almadan olmaz. Kafkas edebiyat grubunda, örneğin, Azerbaycan edebiyatı Türk edebiyatlarına eğilimlidir. Dil açısından yakın olan Orta Asya ve Kazakistan halklarının edebiyatların yeni alfabe kullanmaya başladıktan sonra kendi zorlukları oluştu: birbirilerimizi sadece tercüme edilmiş halde okuyabiliriz.

            Moldova veya Tacikistan nereye, hangi bölgeye bağlı?

            Bölgesel, coğrafik prensibine göre SSCB halklarının edebiyatları ile çalışmaları organize edersek, bu edebiyatların yakınlaşmasına değil de, ayrılmasına,  arkadaşlar ve uzmanlar toplumun SSCB halklarının edebiyatlarına göre ayrılmasına neden olabilir.

            Önceden mevcut olan SSCB halkların edebiyatları ile ilgili SSCB Yazarlar Birliği'n Komisyonun yeniden kurulmasını isteyenler artık bizde Yabancı Komisyonun var olduğunu söylüyorlar.

            Evet, yabancı komisyonumuz var. Ve Aleksey Aleksandroviç Surkov tarafından yöneltilerek, yabancı ülkelerle bağlantı konusunda çok büyük ve önemli bir iş yapmaktadır.

            Özellikle bu komisyon aracılığıyla birçok milli yazarlar hem geniş Doğu ile, hem de  Batı ile daha 10 yıl öncesi olmayan iletişimi kurmaktalar.

            Ama Yabancı komisyonun ve gelecekteki yeni makamımızın işin niteliği ve özü tamamen farklı ve aynı değildir.

            Örneğin, Kazak edebiyatın ongünlerini diyelim ki Roma veya Pekin’de yapamayız.

            Ve bizim iç ilişkilerimiz yurtdışıyla bağlantı sistemine göre kurulamaz!

            Yeni meslektaşlar makamını kurma lehine çeşitli yönler ve argümanlarımız.

            SSCB halklarının edebiyat faaliyetinin başarısı personeline, insanlara bağlıdır. Ve böylece kardeş edebiyatları seven ve iyi bilen, iyi organizatör, aktif, saygın olan insanları yönetime atamamız önemlidir. Danışmanlık kadronun kullanımı hakkında da  ciddi düşünmelidir. Onlara karşı olan talepleri arttırmalıyız, herhangi edebiyatın çalışmaları hakkında haberimiz olması için kardeş edebiyat  danışmanların  çabalarını kendi edebiyatların derin, ilmi araştırmalarına yönlendirmeliyiz.

            Partimiz ve onun Leninist Merkez Komitesi bizi sorulan sorunun somutluğunu ve onun hızlı çözümlemesini öğretiyorlar. Zaman ruhu, büyük edebi sektörümüz hakkında ayrıntılı bilgiye sahip olmamızı, etkin organizasyon çalışmayı ve belirli işleri bizden talep etmektedir.

            Belki de bu nedenle, gerçek Sekreterlik hiç olmadığı kadar bütün edebi kamunun büyük ilgisini çekti.

            Tartışmanıza sunulan sorular özel değillerdir, onlar daha ziyade günlük, hayati, acil olan sorular ve onların çözümleri - Birliği'n yasal taleplerin yerine getirilmesi demekti ve gerçeği söylememiz gerekirse, bu belli bir ölçüde SSCB  Yazarlar Birliğin Yönetim Kurulu Sekreterliğin ilgi alanı dışında kalıyordu.

            İşte bu yüzden, kardeş edebiyatlarıyla ilgili Sekreterliğin çalışmasını nasıl geliştiririz, bundan sonra nasıl yaşarız diye genel olmayan, belirli, ilgili, konuşma lazım.

            SSCB Yazarlar Birliğin Yönetim Kurulu Sekreterliği ülkenin tüm yazarlarına, basın işçilerine bu çağrıyla seslenmektedir - SSCB halklarının edebiyat arasındaki ilişkilerin daha da genişlemesi ve derinleşmesi ve birleşik ve çok uluslu Sovyet edebiyatının büyümesi ve gelişmesi için sorunların çözümü için bütün güçlerimizi vermeliyiz.

 

1964

 

 

 

UKRAYNA’NIN BAYTEREĞİ

 

            Boğucu bozkırda susuzluktan ıstırap çekerek koyun sürüsünü geçiren uzak atam neyi düşündüğünü ve hayal ettiğini merak ediyorum? Elbette, kaderi lanetleyerek kendisinde olmadıkları hakkında ve onun daha şanslı torunları neyin sahipleri olacaklarını düşünüyordu.

            Bu sonsuz ve gökyüzünün kendisi gibi olan ıssız bozkırında neyi paylaşmalıydı o? Hayal etmek ve ümit etmek! O, sağırlığa kadar yanmış  uzun yaz günlerinde bestelenmiş şarkılarında da ve kısa çınlak geceleri uzak yıldızların pırıltısını izleyerek te hayal ediyordu. Kanatlı hayaller nerelere götürmedi onu. İnsanlar, onların neşesiz hayatlarında o kadar gerekli olan ve doğdukları topraklarında olmayan şeyleri hayal ederler.  Atalarımın topraklarında ise çok şey yoktu. İşte bir zamanlar onun canlı hayali onu sıcaktan koruyabilecek, pınar suyu ile susuzluğunu giderebilecek ve bal gibi meyveleriyle doyurabilecek "Bayterek"- mucize ağacı hakkından efsaneyi yarattı.

            "Bayterek"- ne hayaller, ne ümitler senin dallı tacınla bağlıydı. Sen tüm millete lazım idin. Ve sen Kazak toprağında güçlü ve kudretli olarak büyüdün.

            Göçebe bozkırların tuzlu sularını içine çekerek güçlü "Bayterek" haline gelen Kazak toprağında ilk ağacı kimin diktiğini kimse bilmiyor. Belki onu Akterek köyünden yaşlı bir adam dikmiştir veya Muyun-Kum kumların hemen hemen kenarında yerleşen "Bostandık" çiftliğinden ilk çiftçiler diktiler, ya belki de Ukrayna’nın oğlu Taras Şevçenko kraliyet dayağından ölen Rus askerin anısına Hazar’ın Kazak bozkırlarında onu dikmiştir. Onu diken kim olursa olsun – bu iyi yürekli ve şair ruhlu olan bilgeli adamın elleriyle yapıldı.

            Masal ağacı "Bayterek" hakkında efsane ne zaman ve nerede doğduğunu kimse bilmiyor. Ama o uzun yılları aştı ve günlerimize kadar ulaştı. Sadece haybetli-sert ve kendini tutan nazik anne-bozkır icat ve cömertliğine göre bu muhteşem  efsaneyi halkına  verebilirdi. Belki de o Aral bozkırlarında doğdu, orda bir asır önce yapayalnız "Kutsal Ağacı" büyüyordu ve bozkır göçebeler ona haca geliyordular ve kurban getirirken hasta olanlar  iyileşmeleri için, yoksul ve yetimler himayeye, yoksullar ise durumların iyileşmesi için dua ediyordular. Şevçenko da 1848 yılında Butakov’un seferine katıldığında bu ağacı gördü. İnsanların en iyi yaşam inançlarını ifade ettikleri bu tören onu derinden etkiledi. Onların vahşi inançlarında şairin kalbini heyecanlandıran bir şey vardı ve onun etkisi altında şiirselliğine göre muhteşem ve dram dolu derin felsefesi olan  "Yalnız Ağaç" resmini çiziyor ve aynı yıllar içinde bitirdiği "İkizler" öyküsünde bunu anlatıyor.

 Taras Grigoryeviç’in temiz elleriyle yüz yıl önce dikilmiş olan "Şevçenko ağacı", sağlam söğüt, hala  Mangışlak’ta büyüyor. Bu ağaçta, Ukrayna’nın dahi oğlunun ve halkımızın unutulmaz arkadaşı olan Şevçenko’nun heyecanlı şiirselliği ve büyük bilgeliği  yatmaktadır.

            Şevçenko sadece fırça ve kelime sanatkarın ulu ustalığına sahipti, bir de  çevremizdeki dünyayı izleme  ve yaşama büyük ustasıydı. Bu, ulu Kobzar’a herhangi tezahüründe olan kötülükleri acımasızca azarlamaya ve ilk önce insan ruhun büyüklüğünde bulunan iyiliği insanlık sevgisiyle göstermeye yardım ediyordu. O, insanı seviyordu, aşağılanma ve baskıdan özgür bir adamı, güneşe yüzüyle dönerek duran ve  gözlerinde gözyaşları değil de sevinç parlayan insanları  görmek istiyordu.

            Şair-vatandaş her zaman bir şair olarak kalır hatta zincirlenmiş olsa da, ve nerde olursa olsun özgür bırakılmış, hapse atılmış veya sürgün edilmiş olsa da, her yerde insana refah meyvelerini vermesi için asil tohumları eker. Onların kendi halkına karşı sınırsız sevgileri tüm dünyanın insanlarına, bütün insanlığa olan sevginin bir ifadesi olmaktadır. Çünkü gerçek milli şair – bütün dünya içindir. Ukrayna'nın dahi milli şairi Taras Grigoryeviç Şevçenko da öyle idi.

            Şair, sınırsız bozkırları, kumları ve barkanları, beyazımsı tuz daireleri ve yalnız höyükleri ve onların üzerinde uçan kavurucu güneşe ilgisiz olan paslı kahverengi kartalları görünce kendisini daha da yalnız hissetti, işte böyle  işkenceyle onun şiirsel ruhunu kurutmaya,  çölün boğucu nefesiyle  kalbin ateşini söndürmeye ve  bozkırın sessizliğiyle şiirlerini susturmaya çalışan  çarlığın yorucu zulmünü tam manasıyla  anladı. Evet, bozkır onu şaşırttı ama şairi öz oğlunu gibi kabul etti. Sürgün ilk yılları geçti ve Kobzar bu görünüşte sert olan toprakların sıcaklığını ve rahatlığını hissetti. Burada, Ukrayna’nın halkı gibi yoksul ve mahrum olan ama sayısız bilgeliğiyle,  cömert ve rengarenk hayal güçleriyle,  kendi toprakları gibi nazik ve sert kalbiyle zengin olan göçebeler yaşıyordu. Bu millet bozkırlarına benzerdi – doğanın ona verdiği tüm hazineleri büyük bir ruhun derinliklerinde eriyordu. Ulu manova, Şevchenko ve diğerlerin ilk en iyi çevirmenlerden biri olan  devrimci demokrat ve Kazak ozan-Yelkovankuşu Mahambet Utemisov’un şiirselliğin mantıksal devamını buluyoruz.

            Belki birçok Ukraynalı Kazakistan'da milyondan fazla Ukraynalı yaşadığını ve çalıştığını bilmiyor çünkü 1861 senesindeki reformdan sonra Ukraynalıların ataları daha iyi bir yaşam ararken   bozkırlarımıza gelmişlerdi. Onlar Ukrayna'nın hemen hemen tüm bölgelerinden gelen göçmenler idi. Halkımız onlara ekilebilir arazileri verdi ve orda  kısa bir süre içinde garip isimli ilk çiftlikler oluştu: Olgovka, İsaevka, Maryevka, hasır çatı altında beyaz evler göründü, bozkır göllerin yamacında altın ayçiçeklerle saçaklı bahçe kareleri yeşilleniyordu. Göçebler yabancı ama melodik Ukrayna dilini, onların Anayurt Ukrayna özlemi duyan son derece yumuşak ve hoş duygulu şarkıları dinliyorlardı. Kısa bir süre sonra bu "kafirler" atalarımızın "tamırları"-arkadaşları oldular. Aralarındaki dostluk iyi bir gelenek haline gelmişti. O günlerimize kadar geldi ve zor anlarında defalarca kurtardı.

            Halk ezgilerinde Ukrayna melodileri duyulmaya başladı ve büyük şair ve besteci Abay’ın yazdığı en iyi şarkılarında biz Ukrayna şarkılarında duyduğumuz aynı notları duymamız bu yüzden değil mi. Bu müzik sanatımızı zenginleştirdi ve yeniledi. Ve şimdi, birçok köy ve mezrada Kazak dilini bilmeyen Ukraynalıyı ve Ukraynaca bilmeyen kazağı nadiren bulabilirsiniz. Şimdi, bakir toprakların geliştirildiği yıllarda, birçok Ukraynalı çiftlikleri ve Kazak köyleri tek bir çiftlik oldular ve onların ortak işlerindeki ve müşterek yaşamlarındaki dostluk daha sımsıkı haline geldi.

            Şevchenko’nun elleriyle ekilen ve yetiştirilen "Baiterek", bütün Kazak toprakları üzerinde muhteşem dallarını uzatarak, çeşitli gölge ağaçların büyük bahçesine dönüştü. Ya "Baiterek"ten Şevchenko’nun kestiği ve Lvov parkında dikilen dal aynı "Baiterek"e dönüştü. Onlar Ukraynalı ve Kazakların yeni hayatlarını süslemektedir, onlara gölge ve serinlik vermektedir ve halkımızın Ukrayna’nın Kobzarına sonsuz hatırasını ve halklarımızın yıkılmaz dostluğunu sembolize etmektedir.

 

1964

 

SAKEN HAKKINDA BİR SÖZ

 

            Ben, insanlık tarihinde yeni bir çağı açan, gururlu bir şair olan adam, devrimin bir kahraman askeri hakkında içeriksiz, basit bir kelime demek istiyorum - Saken Seyfullin hakkında.

            Henüz yirmi beş yaşında değildi ama onun adı, devrimci şairin, artık bir efsane haline gelmişti. Doğanın Saken Seyfullin’e verdiği bu kadar çok asil nitelikleri nadiren bir kişiye verir. Şaşırtıcı iç güzelliği, kristal gibi dürüst olan adam, o devrimci dönemin gerçek bir kahramanı idi.

            Şimdi Saken yetmiş yaşında olacaktı. Ama halkımızın hatırasında, arkadaşların ve ortakların anısında o Puşkin gibi, Lermontov gibi ebedi olarak genç kalacaktır. O bizim için kaynayan enerji ve çağımızın devasa eylemlerin sembolü oldu. O yanımızda yaşıyor ve çalışıyor.

            Kazak halkın yeni bir sosyalist toplum mücadelesinde kahramanlık tarihinde onun adı kendisini emekçi insanların hizmetine adayanların, eline silahı alıp isyan etmiş halkın başında duranların, kendi şahsen milletin onurunu, vicdanını ve gururunu kişileştirenler  ilk isimlerin arasında yer alacağını söylersem pek te bir abartı olmayacaktır.

            1916 ilkbaharında Omsk Pedagoji Papaz okulundan mezun olarak ve milli öğretmen unvanını alarak, genç şair Saken Seyfullin ana bozkırlarına geri döndü. Yaz başı oldukça  sıcak ve güneşli idi, etrafta geniş tüy engin denizi vardı; sakin göller kıyısında hayalet pusun kımıldamasında yoksul köylüler Yurtaları. Ve bozkırı,  yüzyıllık uykudan onun geri kalmış ve ezilen halkını uyandırabilecek, ömürlerini çürütmelerinden kurtaracak bir gücün olmadığı gibi görünüyordu.

            Anavatanına dönen Saken Seyfullin anatoprağın bütün nimetleri Beylere ait olduğunu görüyor, aile gelenekleriyle bağlı olan, bu "şişman kendini beğenmiş porsuklar" tarafından aldatılmış ve soyulmuş sefil köylülerin kaderleri ise beylere ait koyunları ve at sürülerini otlatmak, samanı biçmek, tembel ancak doyumsuz bu "porsuk" sürüsünü beslemektir.

            Yazın 1916’da kraliyet hükümeti "Kazakların iş ordusuna alınmaları" hakkında kararnameyi yayınladı. Bu da halkın ayaklanmasına sebep oldu. Çarlık hükümeti yıllardır kazaklarla Ruslar arasında düşmanlığı besliyordu, Kazak bozkırların tüm zenginliklerini - kömürü, petrolü, bakırı, altını ve gümüşü yabancı sermayenin eline verdi. Kazak toprakların zengin madenlerini çalıştıran anonim şirket ve kuruluşların başında ABD’in gelecek Cumhurbaşkanı Hoover, İngiliz köpekbalığı Nelson Fell, Urquhart Leslie, Fransa Cumhurbaşkanını oğlu  Carnot Başkanı ve başkaları vardılar. Kazak halkı kendi omuzlarında sömürünün üçlü baskısını taşıyordu – kendi Beylerin, çarlığın ve dünya kapitalin baskısını. Ama bu kazak fakirlerin sınıf bilinçlerinin uyanışına yardım etmedi.

            Saken Seyfullin oluşan olayların tam merkezinde oldu. Kraliyet halifesi Masalskiy valisi isyan eden insanlara karşı toplarla ve makineli tüfeklerle donanmış askerler birimlerini attı. Bütün yıl kazak fakirleri fiziksel imhaya maruz kalmıştı: mülkiyeti soyuluyordu, hayvanları çalınıyordu, toplar köylülerin sefil külübelerini havaya uçurtuyordu, makineli tüfekler binlerce ve binlerce insanları yok ediyordu. Halkının gerçek oğlu, Saken, sıkıntı ve yoksunluktan korkmadan halk mücadelesine katılıyor.

Yaşlıların ve annelerin gözyaşlarını, çocukların ağladıklarını görünce, o yaşanan olaylara alakasız kalamazdı, insanların kalplerine korku, ölüm hissin tohumlarını atan ve ayaklanan halkı itaat etmelerine ve pişman olmalarına çağıran alaş-ordadan burjuva-milliyetçi şairleri yaptıkları gibi pasif bir gözlemci olamazdı. Lenin'in partisi, ülkenin farklı bölgelerinde yer alan tüm olayların farkındaydı. O zaman bulunduğu zor koşullara rağmen parti isyan eden halkına çok büyük yardım etti. Kazaklar arasında propaganda çalışmaları için partinin en iyi oğulları gönderilmişti. Onlar, onun gerçek düşmanlarını göstererek halkın gözlerini açıyorlardı, silahı elde etmeye yardım ediyorlardı. Böylece, halkın milli kurtuluş hareketi sosyalist devrimin akımına geçti.

            Yirmi dört yaşındayken Saken Komünist Partisi'ne katılıyor. 1918 yılında Sovyet hükümetin  liderlerinden biri ve Akmolinsk’te bugünkü Tselinograd’ta milli eğitim komiseri oluyor.

            1918’de Mayısın son günlerinde burjuva milliyetçi-alaşordulular tarafından desteklenen kolçaklılar çetesi kanlı ataman Annenkov'un başkanlığında Akmolinsk’te devrimi gerçekleştirdiler. Yüzlerce ve yüzlerce halkın ve partinin en iyi oğulları Beyaz Terörün kurbanı oldular. Sovyet rejimi birçok liderleri (Saken Seyfullin de onların arasında), zincirlenmiş olup Petropavlovsk’ın yanındaki ölüm kampına gönderildiler. Uzun süreli işkencelerden sonra Saken Seyfullin bolşeviklerin bir grup ile beraber Ataman Annenkov'un "ölüm vagon"una yerleştirildi. Şairi kesin ölüm bekliyordu. Ama açlıktan bitkin, işkencelerden zor ayakta duran, yarı giyimli olan Saken Seyfullin ve onun arkadaşları kahramanca kaçış yapıyorlar. Bu, Ocak ayında kırk derecelik soğukta oldu.

            Yirmi sekiz yaşında Saken Seyfullin - Kazak Otonomi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetin Sovyet Halk Komiserliğin ilk Başkanı oluyor.

            Beyaz eşkıyalar imha ve Sovyet iktidarın restorasyonu edildikten sonra kazak bozkırlarında yeni mücadele alevleniyor - ideolojik. Kazak halkının düşmanları – Sovyet iktidarın çeşitli makamlarına sızan alaşordulular, kültür alanında önemli pozisyonların başına gelmek için ısrarla mücadele ediyorlardı. Kazak milli edebiyatı eğitimli insanlar tarafından yaratılmıştı, onlar babaların yardımıyla iyi bir eğitim alan bozkır ağaların oğulları idiler. Onlar halka yabancı olan eserleri yaratıyorlardı, milliyetçi fikirleri vaaz ediyorlardı, feodal geçmişi övüyorlardı ve halkın zihnini İslamcılık ve Türkçülük zehirlemeye çalışıyordular. Yüreklerinde kurtulmuş çalışan halktan nefret ediyolardı,  yeni oluşan kültüre karşı küstah küçümsemeyle davranıyorlardı, Parti'nin politikasına çamur ve iftira atıyorlardı. Bu aptal ve hain olmayan bir düşmanlardı.

            Saken Seyfullin bu azgın milliyetçiler sürüsüne karşı mücadelesine katıldı. Ylun başında iken o yazarlar arasında neredeyse yalnız idi. Ama onun tutkulu mahkumiyeti, olağanüstü organizasyon becerileri, genç devrimci Kazak edebiyatın gelecekteki gelişimine derin inancı, devlet adamın otoritesi, insanların ona olan sevgisi Saken’e kendi etrafında edebiyatın genç güçlerini birleştirmeye yardım etti. Bu mücadelen Saken Seyfullin ve onun kalem arkadaşları zaferle çıktılar, genç kazak sosyalist edebiyatın vizyonunu savunabildiler.

            Vladimir İlyiç Lenin daha hayatta iken  dünya proletarya liderin ulu dehasını ("Lenin", 1923) öven Saken Seyfullin-ilk Kazak şairidir. Ocak 1924'te yazılmış olan "Matem günü", "Kederli haber" şiirleri derin bir üzüntü ile aşılanmıştır, ama şairin Lenin fikirlerin ölümsüz gücüne sarsılmaz inancını görüyoruz. O diyor ki: "İnsanlar, Leninin  yolundan yürüyün, Lenin’in bayrağına sadık olun!"

            Seyfullin’ın 1917’de ve sonraki yıllarda yazılmış eserler "Kalkın yiğitler", "Bozkırlarda", "Tulparım", "İşçi", "Arkadaşlar"  ve diğerleri, devrimci pafosu ile dolu ve özgürlük ve mutluluk adına özverili mücadelesi için tutkulu bir çağrı gibi duyulmaktadır.

            "Ekspres", "Sovyetstan", "Tekstil fabrikasında", "Bozkırın yeni melodisi", "Biçerdöver ve traktör"  gibi destan ve şiirlerinde Sovyet iktidarı kurulduğu  döneminde halkımızın yaşamı ve çalışmaları, NEP, kolektifleştirmeyansıtan ve sanayileşme yansıtılmıştır. Şair ve yenilikçi Saken Seyfullin, gerçekten yöresel, herhangi bir okuyucu için açık, yüreğine yakın ve şiirsel tarz tekniklerini bulabildi. Yani şair, zengin içeriğe aynen o kadar da zengin, o kadar da parlak form uyumlu olması gerektiğini düşünüyordu. S.Seyfullin’in kazak şiir yazma eski formlarını cesaretle kırarken onun eserleri özel anlamlılık kazanıyor. Kazak edebiyatında o kendi sanatında birinci olarak Mayakovskiy’nin yenilikçiliğini geliştirdi. "Ekspres" bunun örneği olabilir.

            Bir zamanlar ezilen halkın ateşli hatibi şair ve gazeteci, komünist şairin olan sesini dünyada emekçilerin sesine ekliyor.

            Ülkenin milli edebiyatlarının gelişmesinde ve büyümesinde rus klasiğin ve Sovyet edebiyatın büyük rolünü çok iyi anlayarak, Saken Seyfullin Gorkiy, Mayakovskiy, Demyan Bednıy, Serafimoviç, Gladkov ve diğerlerin sanatlarını bizde yaygınlaştıran ilk o oldu. Kendisi Mayakovskiy’nın çevirmeni idi, Galina Serebryakova’nın " Marks’ın gençliği" çevirisini düzeltti.

            Şimdi ise "Sosyalistik Kazakistan" olan "Enbekşi Kazak"  ilk cumhuriyet parti gazetesini yarattı ve düzeltiyordu.

            O Kazak milli kültürün büyümesi ve refahı için çok şey yaptı, Kazak Drama Tiyatrosu, Opera ve Bale Tiyatrosu’nun ilk öncülerinden biriydi.

            "Zor yol, ağır geçiş" anılık ve tarihi muhteşem romanından başka Seyfullin’ın nesrini onlarca çeşitli romanlar ve hikayeler oluşturuyor, mesela "Kazmalar", "Hayatımız", "Ayşa", "Meyveler", "Hamit haydutu karşılar". O birkaç  oyun yazmıştır. Bunların en önemlileri: "Mutluluk yolunda", "Kızıl Şahinleri".

            1936 yılında, parti ve hükümet, devlet için üstün hizmeti ve Kazak sanatının gelişiminde katkısı için sanat faaliyetinin yirminci yıldönümü nedeniyle Saken Çalışma Kızıl Bayrak madalyası ile ödüllendirildi. Saken çağdaşımız olarak kaldı. O daha çok neslin çağdaşı olur. Ateşli bolşevik şairin, komünizmin galibiyeti için cesur savaşçının ölümsüz ismi sonsuza kadar yaşayacaktır.

 

1964

 

 

MERHABA SAKEN!

 

            Bozkırda hızla tren gidiyor. Çılgınca dönen tekerlekler tıkırdıyor da tıkırdıyor. Telgraf direkleri görünüp kayboluyorlar. Uzakta bir yerde koyun sürüleri otluyor. Modern şehirlerin ne geniş panoramaları, ne de duman çıkaran fabrika bacaları görünüyor. Bozkır... Onun genişliğine düşünceli olarak bakan görkemli ve yakışıklı adam  pencerenin yanında duruyor, onun ulvi yüzü  artık milyonlarca yurttaşımıza kitaplardaki resimlerden,  pul ve zarf üzerinden,  çok sayıda hatıra rozetlerden ve seramik eserlerden tanıdıktır.

 

            Evet, bu o, Saken Seyfullin, tren penceresinden gelip geçen uçsuz bucaksız genişlikleri seyrediyor. O can cumhuriyetin geleceği ile ilgili düşüncelerle dolu. Yıllar üzerinden, o kendi halkın bugünkü gündelik hayatını görüyormüş gibi görünüyor.

            Böylece, Sovyet Birliğni Sinematografi Enstitü mezunu olan "Kazakhfilm" stüdyosunun genç yönetmeni Asılbek Nugmanov (A. Nugmanov’un ve M. Portnoy’un senaryosu) tarafından çekilen "Saken Seyfullin"  kısa belgesel filmi başlıyor. Başından şunu söylemeliyiz, yönetmen bu işe başlarken kahramanı hakkında elindeki bilgi çok yetersizdi. Ama yorulmaz arayışları genç yönetmene iyi sonuçları verdi. Ayrı farklı arşiv parçalardan o küçük parçalardan bazı değerli belgesel belgeleri toplamaya başardı ve böylece ona bizim için değerli olan ateşli devrimci şair imajını yeniden yaratmaya yardım etti.

            Film tanınmış Sovyet yazarın ve devlet adamın, şair ve büyük sosyalist devrim askerin, Kazak Sovyet edebiyatının kurucusunun yaşamını izliyor. İşte, ülkenin devrim öncesi yoksulluğu ve  1916 yılında halkın ayaklanmasını gösteren görüntülerin arkasından ekrandan  kazak gençlerine hitap eden Saken’in satırları sesleniyor:

Kızıl bayrak senin gücün.

Kırmızı bayrak altında, arkadaşlar!

            Sanatsal faaliyetinin başında iken şairin yazmış olduğu " Kazak gençliğin La Marseillaise", Kazak işçilerin sınıfsal düşmanlarına karşı uzlaşamaz mücadelesinin marşı oldu.

            İnsanlar tarafından çok sevilen devrimci şiirlerin yazarı az sonra Akmola bozkırların ilk Kızıl ordunun askerler arasına giriyor ve Bolşevik Partinin saflarına katılıyor. Ekranda mucizevi bir şekilde saklanan Seyfullin’in Kızıl ordu askerin kimliğini görüyoruz.

Daha sonra – diğerini, genç Kazak-Leninist devrim düşmanları için ne kadar korkunç olduğunu gösteren o kadar da ilginç bir tarihi  belgeyi. "Saken’i (Sadvakas’ı) kamu ve devlet güvenliği için tehlikeli olduğunu kabul etmek ve Petropavlovsk askeri ve soruşturma komisyona göndermek – onda deniliyor".

            Akmolinsk, Petropavlovsk, Omsk hapislerinde, Ataman Annenkov'un korkunç "ölüm treni"nde Seyfullin’in geçirdiği bir senesi ayrı bir filmin çekilmesini gerektirirdi. Ancak, bizce, film yapımcıları ellerinde parça parça belgeleri bulundurarak kahramanın kaygı ve tehlike dolu bu hayat dönemini oldukça kapsamlı ve gerçek gösteriyorlar. Bu konuda, ekranda canlandırılan öz eliyle yazılan Saken’in otobiyografisi dikkat çekiyor.

            Seyfulin - Kazak hükümetin Başkanına, Seyfulin - Kazak Pedagoji Enstitüsün Profesörüne, Seyfulin - Kazakistan Proleter Yazarlar Derneğin organizatörüne adanmış görüntüler bu şaşırtıcı çalışkan adamın yorulmaz faaliyetini ortaya çıkarıyor.

            Moskova 1934 senesi. İlk kongrelerine çok uluslu Sovyet edebiyatının temsilcileri bir araya toplandılar.

            Ekranda canlı Gorkiy her birini derinden heyecanlandırıyor. Özgür sosyalist ülkelerin yazarları devrimin ulu fırtına kuşun etrafını çocuklar öğretmenin gibi çevirdiler. Gorkiy kongre kürsüsünden konuşuyor. Onun güçlü sesini diğerlerin arasında Seyfullin de dinliyor. Canlı Saken!

            Tarihi yirminci Kongresi ardından parti Saken’imizin namuslu ismini geri verdi, halka onun çınlayan sesini, sıcak kalbini iade etti. Bu sene mayıs ayında bütün ülke sevdiği şairin doğumun 70’ci yıldönümünü kutladı. Birçok görüntü bu  günle ilgili Saken’in memleketinde  Zhanaark’ta ve Alma-Ata’da yapılan kutlamalar hakkında anlatıyor.

Barış için, gelecek gün için

Endişeleniyorum,

Bolşevik Partisindeki kardeşim.

Anavatana hizmet et!

Korkudan değil.

Vicdan için

Sonuna kadar vur

Onun herhangi düşmanını!

 

            Şairin ve vatandaşın bu tür çağrı sözleriyle  onun hakkında film bitiyor. Film küçük hacimli: sadece iki kısmı var. Ama onun değeri, partinin oğlu, halkımızın zaferi ve onuru,  şerefi ve gururu, unutulmaz Saken hakkında birbirine bağlı olmayan bilgileri ülke genelinde farklı şehirlerde azar azar toplayarak bir bütün hale getirilmesi için cumhuriyetin genç sinemacılar ekibi zorluklardan korkmasında, çok ve verimli çalışmasındadır. Biz  ekranda canlı Saken’i görüyoruz. Ve bu çok önemlidir. Bizce işte bunun için samimi teşekkür sözü söylenmelidir.

1964

 

ULU AİLEDE

 

            Mangishlak’ta  bizim için kutsal olan "Şevçenko’nun ağacı" büyüyor – şairin elleriyle dikilen  sağlam söğüt.

            Kazakistan topraklarında sürgünde bulunarak Taras Grigoryeviç tam on yıl yaşadı. Bu yıllar hem şair ve ressamın çok yönlü kendi sanatında, hem de  kazak halkın manevi hayatında derin bir iz bırakmaktadır.. Felsefi anlamı dolu olan Taras Şevçenko’nun ölümsüz eserleri "Rüya", "Yalnız ağaç", "İkizler" Kazak topraklarında yaratılmışlardır. Bize gelen bazı batılı seyahatçılar gibi o egzotiğe düşkün birisi değildi, o kazakların kasvetli hayatlarının derinliklerine giriyordu, otokrasiye ve ataerkilliğe karşı savaşmaya çağırıyordu. Çarlık,  devrimci demokratı halktan terit etmeye, onu tamamen yalnız bırakmak istiyordu, ama  tam Kazakistan çöllerinde, yoksul insanlar arasında büyük şair birçok arkadaş edindi ve onlarla yaptığı konuşmalarda ilhamını buluyordu.

            Kazak halkı büyük Kobzar’ı, kendi savuncusunu hak ettiği gibi övdü. Taras Şevçenko’nun adı bizde çoktan efsanevi olmuştur ve onun eserleri kazak dilinde birçok kez yayınlanmıştır.

            Ukrayna oğlunun böyle popülerliğini tabii ki, sadece onun Kazakistan ile bağlı olduğu ile izah edilemez. Bizim Ukrayna ile bir çok ortak noktalarımız var. Kazak isyancı şair Mahambet’in eserleriyle, ulu Kobzar’ın eserleri arasında birçok ahenkli motiflerin var olması hiç te tesadüf değildir. Ya bizim sınırsız bozkırlarımız, halk türkülerimiz ne kadar benziyorlar!

            Ukraynalıların gurur duydukları kadar da biz de Taras Grigoryeviç Şevçenko ile gurur duyuyoruz, çünkü Şevçenko yorulmaz bir devrimci idi, otokrasi, köle sistemine karşı savaşan bir savaşçı idi.

            Shevchenko’nun gerçekten uluslararası, dünyaca önemi tam açıkça günümüzde görülmektedir, vatanımızın bütün halkları el ele vererek komünist toplumun yararına çalışıyorlar. Kazakistan’ın bakire bozkırlarında, örneğin, aslında birçok Ukraynalı genç yaşıyor ve onlar ulu Kobzar’ın yazdığı ölümsüz nasihatleri.

Çalışkan beyinlere

Çalışkan ellere -

Bakire bozkırları kaldırmak.

sadakatlarını kendi işleriyle gösteriyorlar.

            Son günlerde "Pravda"da bir yazışma yayımlandı ve onlarda Taras Şevçenko’nun bir zamanlar dolaştı yerleri planını yapmak amacıyla bir kazak öğretmenin yayan bin kilometrelik yolculuk yaptığı anlatılıyordu. Tek bir olayda ulu Kobzar’a ne kadar büyük bir sevgi var!

            Daha yakında, Mangishlak’taki "Şevçenko’nun ağaçından" bir dal kesildi ve Lvov parkında dikildi. Ve orada "Şevçenko’nun ağaçı"  büyüyor. Yobaz kafalıları öfkelense de, Kobzar’ın hürriyetsever şiir hayranları Şevçenko’nun dalını Kanada topraklarına da götürüldü. Eğer Şevçenko hatırasıyla bağlı bir söğüt dalı gericiler arasında böyle bir panik yaratabiliyorsa,  Taras Şevçenko’nun güçlü şiirinde ne biçim güç olduğunu anlamak kolaydır!

            Şevçenko, Sovyetler Birliği'n halkların büyük bir çokuluslu şiirlerinde yaşıyor ve sonsuza kadar gelecek nesillerin anılarında yaşayacaktır. Ve biz, onun minnettar torunları, Ukrayna'nın büyük oğlu, ülkemizin tüm halkların oğlu Taras Şevçenko’nun anısına başımızı eğmekteyiz.

 

1964

 

 

YÜREKTEN SÖZ

 

            "RUSYA" kelimesi Kazak halkının kalbinde Vatan, anne, mutluluk gibi en içten kelimeler seslendirildiği güçle sesleniliyor. Daha antik çağlarında halklarımızın kan kardeşliği doğdu. Rus kronikleri şarkıcı ve hikâyecilerimizin isimlerini saklamış. Kazak masalı kolayca Rus folkloruna giriyordu ve Rus masalı göçebelerin köylerinde duyuluyordu; hayallerimiz birdi, antik çağlarında birleşik geleceğin temeli atılıyordu.

            Ama antik şairi uçan halı efsanesini yaratırken birkaç yüzyıl sonra evlatlar bu güzel hayali gerçekleştirirler ve şair-bilim adamların düşünceleriyle yaratılan "Vostok" mekiği daha önce hiç bir özelliği olmayan Baykonur bozkırlarından yıldızlara doğru uçar diye düşünüyordu mu?

            Puşkin yazacağı destan için hikayeleri toplarken ve  Kazak efsanesini "Kozı-Korpeş ve Bayan-slu" incelerken  birkaç on yıl sonra kazak köylerinde Tatyana’nın şarkısı çalacağını, onun tanımadığı kazak şairi Abay onun güzel şiirlerini  kendi diline çevireceğini ve bozkır kızları Tatiana’nın gözyaşlarıyla ağlayacaklarını düşünür muydu?

            Borodin, kazak bozkırlarında polovets melodilerini kaydederken birkaç on yıl sonra onun operası "Prens Igor" Kazak opera tiyatrosunun sahnesinde seslendirileceğini düşünür muydu? Glinka ve Çaykovski’nin opera ve senfonileri de şimdi o kadar yaygın ve serbestçe bozkırlarımız üzerinde sesleniyor, onlar Kurmangazı'nın sevdiği kuşları gibi bizim için o kadar candan oldular ve bize büyük bir estetik zevk, evrensel müzik sanatının  başyapıtlarını tanımaya sevincini veriyor.

            Subay Çokan Valihanov er Fyodor Dostoyevski ile olan arkadaşlığın iki halkın, iki kültürün arasındaki kardeşliğin sembolü olacağını düşünür muydu?

            Halklarımızın tarihlerinde birçok benzerlikler var.

            Birçok - geçmişte, ve tüm - bugünde.

Yeni bir dönemin ilk gününden itibaren Sovyet halklarının tarihleri bir oldu.

            Sovyetler Birliği'n insanları İkinci Dunya savaşında bir kez daha ülkemizdeki kardeşliğin ve dostluğun sarsılmaz sağlamlığını gösterdi. Faşist orduların üzerinde büyük zaferi sosyalizm ile birleşen halkların yenilmez olduklarını kanıtladı!

            Sevgili arkadaşlarım ve kardeşlerim, Rus yazarları ve bestecileri, sahne ve ekran ustaları! Bayram dastarhanımızın başında en değerli, en  istenilen misafirlerimiz olacaksınız. Rus şiir, müzik, tiyatronun on günü kültür tarihimizde yeni bir parlak sayfa olur.

            Her yerde neşeli bir karşılama bulursunuz, yetenek hayranlarınızın binlerce parlayan gözlerini görürsünüz. Kitap rafında Puşkin ve Tolstoy, Lermontov ve Dostoyevski, Gorki ve Mayakovski, Şolohov, Tvardovski'nin ve diğer pek çok modern Rus yazarların kitapları olmayan evi bizde bulmak zordur.

            Rus resmi, tiyatrosu ve sineması – ustalık okulun ve yüksek insanlığın tükenmez bir cephaneliğidir. Onlar insanı dünyanın renkli güzelliğini anlamaya  öğretiyorlar.

            Ortak tarihsel kader, komünizm adına çağdaş çalışmalarımız hayatımıza, kültürümüzü yakınlaştırdı. En iyi kazak romanları, şiirleri ve oyunları Rusçaya çevriliyor ve bütün Sovyetler Birlik okuyucuların serveti olmaktadır, Rus dilin yardımıyla ülkemizin çok ötesine çıkıyorlar.

            Dunyanın birçok ülkesinde milyonlarca yabancı arkadaşlarımız filmlerimizi izliyorlar. Şarkıcılarımız yurtdışında ve Sovyetler Birliğin en iyi sahnelere çıkıyorlar.

            Rus yazarlar, besteciler, sanatçılar, sahne ve ekran ustaların büyük bir grubu Kazakistan'da yaşıyor ve çalışıyor. Onların sanatları Cumhuriyetimizin yaşamıyla ayrılmazdır. Onlar Kazak halkın yaşamı hakkında pek çok roman ve hikaye, opera ve senfonik müzik, iyi filmleri yarattılar. Onlar Rus edebiyat ve sanatın uluslararası geleneklerin halefleridir, halklarımızın manevi yakınlaşması için çok önemli şeyleri yapmaktalardır.

            Sevgili arkadaşlar!

            Birçoğunuz uzun zamandan beri kendi sanatınızla Kazakistan ile bağlısınız,  birçoğunuz ülkemizi ilk kez ziyaret etmektesiniz. Ama bu kısa süre içersinde  Kazakistan’ın son yıllarda ne kadar olgunlaştığını, ne kadar güzelleştiğini, bölgemizde ne kadar şaşırtıcı değişiklikler olduğunu hepiniz görebilirsiniz.

            Umarız ki Alma-Ata’yı, Kazak devlet ve kültür merkezini, Kazakistan’ı seversiniz.

            Siz Bilimler Akademisinin yüksek serin salonlarından geçersiniz, gözlemevin beyaz kubbelerine çıkarsınız, üniversitenin kitlesinde ve inşaat şantiyelerinde, çiftliğin üzüm bağlarında ve elma bahçelerinde konuşma yaparsınız,  hayvan yetiştirenlerin çalışmalarını görürsüüz. Ve Almatının aport tadı ve Kazak kumısın açıkgöz aroması her zaman ruhunuzu hoşnut etsin.

            Bizim sanayi merkezlerimizle - Karaganda, Ust-Kamenogorsk, Çimkent ile tanışırsınız. Ülkemizin sosyalist sanayi - demir ve demir dışı metalurjisi, kömür ve maden endüstrisi ne kadar büyük bir yükseliş yaptığını görürsünüz. Ve Kazak halkı, Rusya işçileri ve aydınları Kazakistan sanayinin geliştirilmesine ne kadar büyük katkıda  bulunduklarını unutabilir mi! Kazak kardeşleri ile el ele vererek Kazakistan’nın  ilk sanayini oluşturmak için büyük ülkemizin her köşesinden yeni endüstriyel inşaatlara tüm milletlerden gençler yönlendi.

            Siz şanlı Celinograd’ta, onuncu yıldönümü hasatı tamamlayan bakir toprakların devlet ve kolektif çiftliklerini ziyaret edersiniz. İşletilmiş bakır toprakları - bizim ortak gururumuz, Komünist Parti politikasının, onun Leninist Merkez Komitesinin büyük zaferidir. İşletilmiş bakır toprakları - Kazak halkının hayatında tarihi dönüm noktasıdır.

            Siz çelik-traktörlerde, biçerdöverin direksiyon başında eski göçebelerin torunlarını görürsünüz. Siz kahramanca çabaların mutluluk ışıklarıyla aydınlanan yüzlerin içine bakın ve ekinci olmanın ne kadar gururlu olduğunu görürsünüz.

            Eski göçebe köyü artık geçmişte kaldı. Devrim,  dev bir pulluk gibi kazak bozkırlarını belleyerek onları yeni bir hayata uyandırdı. Dünkü göçebeler sanayi işçileri, sanayi ve ulaştırma yenilikçileri, tarım ustaları, kamu ve hükümet yetkilileri, bilim adamları ve doktorları, mühendisler ve teknisyenleri, yazarlar ve sanatçıları oldular.

            Kazak avuluna gelin - Kazak gırtlaksı konuşmasında kaç tane tanıdık Rusça kelime duyarsınız; Ural, Priirtışya ve Semireçye köylerini ziyaret edin - Rus lehçesinde birçok Kazak kelimeleri duyarsınız. Bu kadar derin ve karşılıklı bizim kardeşliğimiz.

1964

 

BİZ SİZE MEMNUNUZ, RUS ARKADAŞLARIMIZ

 

            Bugün neşeli, özel bir günümüz - Kazakistan'da Rus edebiyat ve sanatın ongünlüğün açılması. Bu iki kültür arasındaki kardeşliğin ciddi karşılaşması heyecan verici ve çok önemlidir. Herhangi bir milletin derinden verimli ve kademeli olarak diğer bir milletlerin kültür gelişimine kültürel etkisi kardeşçe yardım, sevecen ve arkadaşça ilgi kanunlarına göre geçmişte ve şimdi yapıldığını dunya uygarlık tarihinde uygun bir örnek bulmak zordur. Bunu, benim görüşüme göre, sadece büyük Rus ilerici kültürü yaptı ve yapıyor.

            Rus gerçekçi edebiyatın derin bir etkisi olmadan eski Rus İmparatorluğu'nun halkların vicdan ve umudu olan Taras Şevçenko veya Ahundov, Çavçavadze veya Abay, Tokay veya Ayni ve diğer demokrat yazarların ve eğitimcilerin ortaya çıkmaları mümkün olamazdı

            Rus kültürüne birçok başka şeyler için de borçluyuz: ilk okul ve ilk basılı kitap, ilk yiv ve Kazak toprağında ilk fabrika bacası için.

            Bize Kazaklara, zamanında "yoldaş" kutsal kelimesine alışmamız kolay oldu. Bu kelime devrim kelimesi, çağın kelimesi gibi duyuluyordu. Ve muhtemelen halklarımızın kaderleri o kadar iç içe geçmiş ve birbirine bağlı oldukları için biz devrimden önce Tatiana’nın şarkılarını söylüyorduk ve Puşkin'in şiirlerini biliyorduk. Bir de en büyük Rus yazarı L. N. Tolstoy bizim adımızdan da "Ben sessiz kalamam" yazmıştı ve  diğer büyük Rus şairi M. Y. Lermontov "Tartışma"sında doğu halkların ekonomik ve kültürel hayatlarında Rusya'nın ilerici rolünü belirtti. Ama onun sesinde Çarlıkla ezilen halkımıza karşı ağrı ve sempati duyuyoruz. Bunlar Rus adamın sözleri idi, Çarlık rejimine karşı sözler, bizim için sözler, kenar bölgenin Rus halkları için sözler idi.

            Kazakistan’ın maddi ve manevi hayatın bütün alanlarında ihtiyaç duyduğu zamanlar olmuştu. Kazak toprakları sınırsız oldukları kadar onun donatım, profesyoneller, bilim adamlar ve işçilere olan ihtiyacı da o kadar sonsuz idi. Ve aslında bu geri kalmış kenar bölgeler, masaldaki  bir kahraman gibi alan ve zaman üzerinde ayağa kalkması için bu tükenmez kaynakları olan geniş bozkırların ihtiyaçlarını karşılamak mümkün mü. Elli sene geçmeden Kazakistan oldukça gelişmiş bilim ve kültürü, ileri teknolojisi, modern donanımla donatılmış, yüksek performanslı tarımı, güçlü sanayi olan bir cumhuriyet haline gelmiştir. Kazakistan’a ayağa kalkmaya bütün ülke yardım etmişti.

            Şimdi ise Kazakistan artık sadece kendi ihtiyaçlarını değil, bir de  bizim büyük devletimizin refah işine katkıda bulunmaktadır – bu bakire ekmek, kömür, milyonlarca ton pik demir ve çelik, bu - kurşun ve bakır, altın ve gümüş. Bu – 25 yabancı ülkeye ve 15 birlikteki cumhuriyetlere gönderilen en büyük fabrikası olmayan "Ekimin XX yılı" fabrikamızın makine ve ekipmanları, bu - farklı kıtalarda bulunan 15 ülkedeye ve bizim tüm cumhuriyetlerimize gönderilen Alm-Atı Ağır Makine Fabrikasının ürünüdür. Nihayet bu bizim doktor ve öğretmenler, bilim adamları ve mühendisler, fabrika işçileri ve devlet çiftçileri, kolektif çiftlikler işçileri, yazarlar, besteciler ve aktörlerdir.

            Sadece inanç ve irade, yüksek organizasyon ve çalışma, toplum gelişimin tam uyumluğun Leninist anlayışı ve özverili kardeşçe dayanışma şimdi topladığımız meyveleri yetiştirebilirdi.

            Geçmişte Kazak edebiyatı kendi halkına harika yazar ve yetenekli şairleri verdi. Mahambet Utemisov, Abay, Çokan Valihanov, Ibray Altınsarin ve devrimden sonra – Sultanmahmut, Toraygırov, Saken Seyfulin, Beimbet Mailin İlyas Dzhansugurov, Auezov, Sabit Mukanov. Bu insanlar Kazak halkına büyük Rus edebiyatını açtılar. Rus edebiyatının önemini ve büyüklüğünü anlayarak, onlar ilk çevirmenler oldular. Abay  Puşkin’ın, Lermontov’un, Bunin’in şiirlerin, Krılov’un masallarını tercüme etti; Altınsarin öğretmen olarak  - L.N. Tolstoy’un, K. Uşınskiy’nin çocuklar için hikayeleri; Seyfullin – Bednıy’ı, Djansugurov - Puşkin’i, Auezov – Gogol’un, Trenev’in, Afinogenov’un piyeslerini, Turgenev’in romanlarını; Muhanov – Bednıy’ın, Mayakovski’nin şiirlerini; Rus edebiyatın eşsiz eserini "İgor’un alayı hakkında destan"... Böylece kazak okuyucusu, bu yazar ve şairlerin sayesinde rus klasik edebiyatı ile tanışmış oldular.

 

            Kazak edebiyatın olgunluğunu ve gücünü sadece yetenekli yazar ve şairlerin ortaya çıkmasıyla izah edemeyiz. Bizim düzyazı, şiir ve dıramanın kalkış nedeni dünya edebiyatı ve başta Rus klasiğiyle sıkı temasta olmasıdır. Kazak Sovyet edebiyatının kurucuları ve klasikleri kendi sanatsal hayatlarını Rus edebiyatı ile bağladılar, onun en önde gelen temsilcileri ile Puşkin ve Lermontov, Tolstoy ve Çehov, Gorkiy ve Mayakovskiy ile. Çağdaş kazak okuyucusu, kulturu yüksek seviyed olan ve yüksek sanatsal zevki olan insanlardır. Bu insanların Rusçası neredeyse akıcıdır, böylece onlar Rus edebiyatını orijinalde okuyabiliyorlar,  çevirilerde büyük ve küçük hataları kolayca görebiliyorlar. Cesaretle şunu söyleyebilirim - hemen hemen bütün yazarlar ve şairlerimiz aynı zamanda çevirmenlerdir. Çeviriyi yapmayan bir yazarı veya şairi bulmak daha da zordur. Abdilda Tajibayev Puşkin’in "Ruslan ve Ludmila", "Kaptan Kızı", "Taş Konuk", "Cimri Şövalye"sini tercüme etti, Kasim Amanjolov ise Puşkin’in "Poltava"sını, Lermontov’un "Masquerade", Nekrasov’un şiirlerini ve uzun şiirlerini, Mayakovski’nin "Tam Sesiyle", Tvardovski’nin "Vasiliy Terkin"ı, Simonov’un şiirlerini, Gali Ormanov – Puşkin, Lermontov'un şiirlerini, Tolstoy’un "Anna Karenina"yı. Abilev, Sain, Bekhojin, Ahtanov, Sagındıkov, Şangitbaev, Jarmagambetov, Kairbekov’un şiirlerin çevirileri yüksek takdir ve tanım aldılar, bizim okuyucular L. Tolstoy ve Gorkiy, Şolohov, Simonov, Leonov, Tvardovskiy, Sobolev, Şuhov, Esenin, Tihonov, Surkov, Paustovskiy, Marşak, Çukovskiy, R. Rozhdestvenskiy, Vanşenkin, Voznesenski, Yevtuşenko’nun eserlerini ana dilinde okuyorlar.

            Rus edebiyatı bizde Kazakistan'da en büyük yaygınlığı kazandı. Bu ülkemizde kelime sanatın gelişmesinin, kültür seviyenin yükselmesinde esas sebeplerden biri  bu değil mi.

            Rus Sovyet yazarlar daha otuzuncu senelerin başında bize bugünkü edebi başarımızın temelini atmaya yardım ettiler. Tihonov, A. Fadeev, P. Luknitskiy, P. Skosırev, L. Sobolev, B. Gorbatov düzyazı, drama, edebi eleştirimizin ilk adımlarını yakından sadece izlemediler. Onlar doğrudan bizim yazarlar derneğin kurulmasında yer aldılar, bizi ideolojik birliği, sosyalist gerçekçiliği için  birlik olup mücadele etmeye öğrettiler. Onların raporları, makaleleri, edebiyatımızın önemli konularla ilgili konuşmalar zayıf yerleri daha net görmemize, gerçeği götüren yolları aramaya, becerimizi geliştirmeğe yardımcı oldular.

            Moskova'da Kazak sanat ve edebiyatın ongünlleri bizim için sadece bayram değildi, ilk önce gerçekçilik okulu, hayatımızın en zor gerçeğin izah edilmesi ve anlaşılması için azimli mücadele okulu idi. Eğer biz bunu öğrendiysek biz bunun için size sonsuza kadar müteşekkiriz, bizim Rus arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz. Rusya’nın büyük yazarları Şolohov, Fadeev, Leonov ve diğerleri defalarca kendi objektif yargılarını ifade ettiler ve Kazak edebiyatın başarılarını çok yüksek değerlendirdiler. Edebiyatımızı takdir eden Rus okuyuculara da çok müteşekkiriz. Bunda Rus kalem kardeşlerimizin de büyük katkısı var. Edebiyatımızda büyük ve güzel yaratılmış olan her şey sadece ülkemizde yaygın olmuyordu bir de çok uluslu Sovyet edebiyatın propagandacısı olan Rus dili sayesinde hem de yurt dışında geniş çapta yaygın olmaktadır. Leonid Sobolev’in faaliyeti bunun bir örneği olabilir.

            Leonid Sobolev rusça kelimelerin gücü ve heybetiyle Rus okuyucunun kalbine kadar Muhtar Auezov’un "Abay" romanın bütün özelliğini yansıtabildi, o kendi tercümesiyle ulu Abay’ımızı daha da yüceltti.

            Sobolev’in Rusçaya çevirisi sayesinde pek çok ülkedeki okuyucular zamanımızın en önemli romancılarından biri olan Muhtar Auezov’un yetenekle ve benzeri olamadan yeniden gösterilen halkımızı, onun gelenek, görenek ve tarihini tanıdı. Şunu söylemeliyiz ki, Auezova’un  dramaturjinin zirvesi olan "Abay" trajedisi Leonid Sobolev ile birlikte yaratılmıştır.

            Yıllardır kazak yazarları ile birlikte bizim hemşerimiz olan büyük yazarımız İvan Şuhov yaşıyor ve çalışıyor. O sadece bir Rus yazarı değil, biz onu aynı hakkı ile kazak  yazarı olarak sayabiliriz. O  bizde doğdu, bizde yazar oldu, onun sanatı Kazakistan yaşam sımsıkı bağlıdır.

            Biz, eserleri bütün birlik cumhuriyetlerinde tanınan farklı kuşaklardan olan Rus yazarların büyük bir grubu ülkemizde çalıştığı için gurur duymaktayız. Bu – Nikolay Anov, Anatoliy Ananyev, Yuriy Gert, Sergey Martyanov, Nikolay Kuzmin, Leonid Krivoşçekov, Maksim Zverev, Ivan Şçegolihin ve diğerleridir. Zlobin, Sádovskiý, Gorbunov, Libedinskiy, Lugovskoy, Selvinskiy, Lukonin, Smelyakov, Slutskiy ve diğerleri gibi rus dilin ustaları edebiyatımızı tercüme ettiler ve ediyorlar. Kazakistan’lı rus yazar arkadaşlarımız da devamlı tercümanlarımız olmaktadır.

            Kazakistan'ın Rus edebiyat ve sanatın ongünlüğü, halkımızın hayatında büyük bir olay olduğu kuşkusuzdur. Sayın konukları Karaganda’nın madencileri, Çimkent ve Ust-Kamenogorsk’un metalürji işçileri, Bakire toprakların yetiştiricileri, balıkçılar ve çobanlar bekliyor. İnsanlığın en yüksek ideallerini - komünizm uygulanmasına yardım eden dostluk, kardeşlik, bizim kahraman zamanımız hakkında büyük gerçeği gösteren sanatsal sözü, tiyatro, sinema, resim, müzik ustalarını bekliyorlar.

1964

 

 

ZAMANIN ŞARTI

 

            Şimdi zamanımızın ne kadar dinamik ve şaşırtıcı olduğu  hakkında bir kaç kelime söylersem yanılmam. Ama belki de anlamı bu alışkanlıkta değildir. O – büyüklüğü en kahraman sözlerden yüz kere daha güzel bizim çağdaşlarının işlerindedir. Ve günlerimizdeki başarılar ve işler hakkında yazar konuşmaya başlarken ne kadar oldukça zor bir sorunla karşılaştığını tahmin etmek zor değildir.

Yazarın kelimesi izah ettiği işe her zaman layık olmalıdır.

            Edebiyatçının işi ne kadar zor olduğu hakkında düşünceyle ben yazarlar atölyesinden kardeşlerimin, yani komünist olanlar ve parti üyeleri olmayanların, hayatında büyük olaya hitap ediyorum.

            Ben bölgesel parti konferansını kastediyorum, ona katılımcı kimliğini bana da verdiler. Yazarlar ve eleştirmenler, şairler ve yazarlar her zaman kendilerine düşen ilk görevi hayatı sadece gözlememek, bir de kendi çabasıyla onlara geleceği kurmaya yardım etmeye diye sayıyordular. Ve böylece yazarın yeri, tabii ki, "fildişili kulesinde" değil,  insanların yaşamı ortasındadır. Bu gerçekleri açan kesinlikle ben değilim. Ama en ilerici edebiyatın, yani bizim Sovyet edebiyatın ortak bir temeli olanları tekrarlamaya korkmuyorum.

            Önemli bir konu, eğer ona açık kalple, parti tutkusuyla ve  tam sorumlulukla davranılırsa, her zaman samimi konuşmaya teşvik etmektedir. Ben, başkent bölgesindeki komünistlerin forumdaki konuşmanın özellikle böyle olacağını düşünüyorum. Başkaca olamaz. Ve gerçek Leninist ilkelerin hayatımızda büyük ve küçük tezahürlerin güçlendiğini görmeğe ve hissetmeğe çok mutlu edici olduğunu itiraf etmeliyim.

            Bu zamanımızın şartıdır. Bu hayatımızın şartıdır. O, cahil kahinliğin herhangi bir girişimlerini tamamen reddeder. Engellerle sadece mucadele ederek ileri yürüyebilirsiniz,  hayatta onun yolları hiç bir zaman iyi otoyollara benzemez.

            Ve yazar - kader kâhini değil, o sanatsal becerinin sırlarını bilen kişi ve aynı zamanda bilgi edinmenin diyalektik yöntemini bilen insandır. O partinin askeridir, kendi zamanın oğludur ve onun nefesini ve kalp atışlarını çok iyi hissetmelidir çünkü bunlar olmadan onun söyleyecek hiçbir şey olmaz. Harika dünyanın kurucuları, bizim çağdaş insanları için ondan beklenen doğru sözü o bulamaz.

            Bizde, yazarlarda kendi mesleki sorunlarımız çoktur. Bunların arasında yakın gelecekte çözmemiz gerekenler var. Başkaları da var, onlar bir hafta veya bir yıl için çözülmeli. Gerçek sanat herhangi bir grafiklere, planlara uymadı. Ve bu yüzden parti konferansında onun üyeleri karşısında konuşma yapmış olsaydım ben ne de şahsi sanat planlarım hakkında, ne de yazar arkadaşlarımın planları hakkında konuşmuş olurdum. Tabii ki, ben bizim tüm sanatın planlarını kastetmiyorum, ben yazarın çalışmasını yüzdeler ve üretim normları hesaplanabilecek işe benzeterek hala bazen faydacılıkla davranışı kastediyorum. Ama her şey bu "normlarda" değil, her şey sıcak ve tutkulu kelimede, çağdaş insana enerjiyi, yönü değiştirme susuzluğunu verebilecek kelime, kelime-savaşçı,  "İnsan kuvvetin komutanı" olan bir kelimede ve nihayet en önemlisi – Gorkiy gibi gergin dünyayı hissetme ve onu yetenekli bir şekilde yansıtma.

            Çağdaşımızın hayatı, düşünceleri, isleri – bu işte yazarın esas konusu, bu onun esas sanatsal planı eğer o yazar kendisini ve kendi sanatını nişangah,  devrimize yardım ettiğini sayıyorsa. Edebiyat sözün ustaları kalplerinin sönmeyen ateşlerini insanlarımıza verirler ve böylece daha da zengin olurlar. Onlar daima zaman dalgaların tepesinde onlarla birlikte olurlar. Güçlü ve fırtınalı dalganın tepesinden kıyılar daha net görünmektedir.

1964

 

 

BÜYÜK KONUŞMA ÜZERİNDE

 

            Ben Tokyo'da dört yıl olmadım ve eski bir arkadaşımla karşılaşacakmışım gibi onunla görüşmeyi bekliyordum. Ancak, bu süre içinde eski arkadaşım çok değişti – o gençleşti ve güzelleşti. Şimdi, Tokyo’yu tekrar hatırlarken, beni o kadar şaşırtan temizliğin ve düzeninin harika bir atmosferin içine bir kez daha atılıyorum. Tokyo hakkında ekonomi ve istatistik diliyle konuşmak istemiyorum.

Bu, Japonların çalışkan, kibar ve temiz olmalarına bağlı değil, bunu herkes çoktan biliyor. Beni Japonların yaşam ruhu etkiledi -  ölçülülük, zarafet,  Avrupalı gibi göze batmayan ​​ama uzun zaman içinde görüşme sırasında anlaşılan özel zariflik. Tokyo, beyaz gömlekliler  şehri olarak kendine göre tektir ve bu ona özel bir atmosfer verir.

            Japonları özellikle karakterize eden ve aklımda kalan bir olayı anlatmak istiyorum. Biz okul tatillerin olduğu zaman gelmiştik. Japonya çocukların ülkesi gibi görünüyordu, her onlar o kadar çoktular ki. Bir kez biz güzel manzara tanığı olduk - güzel dağ gölün kıyısı aniden çiçeklerle kaplı gibi çocuklarla dolu oldu. Onlar binden fazla idiler ve onlar kahvaltı yapacaklardı. Bu büyük kahvaltıdan sonra onlar bulunduklarını belli edecek hiç bir iz bırakmadılar, ne kağıt parçasını, ne de bir kırıntı.

            Japonlar işlerine, zevklerine, ülkelerine değer verirler. Onlar dünyada en iyi olan her şeyi alıyorlar ve onu kullanabiliyorlar. Onlar son model arabanın kalitesini ve şarkıcının sesinin güzelliğini  takdir ederler. Japonya’nın kültürel bağları çok geniş ve onların arasında ülkemizle bağlantılar son sıralarda değildir. Özellikle, Sovyetler Birliği'nin kültürüne ilgi büyüktür.

            Geçen yıl, Tokyo Ulusal Müzesinde rus antika sanatın sergisi yapıldı. Orda Tretyakovskiy Galerisi, Orujeynaya palatası, Hermitage, Tarih Müzenin koleksiyonlarından resim, mücevherat, dikiş, ağaç ve kemik üzerinde oymacılık örnekleri sergilendi. Asırların derinliğinden Japonlara onların tanımadığı "Spas nerukotvornıy"  bakıyordu.  Bir ay boyunca sergiyi iki yüz yetmiş bin kişi ziyaret etti. Onun popülerliği o kadar büyüktü ki, sergiyi uzatmak zorunda oldular. Aynı zamanda, Japon gazetelerinde Japonya'da turnede bulunan Moskova Senfoni Orkestrasının konserleri hakkında coşkulu yorumları yayınlanıyordu.

            Japon kurumların davetleri üzerine oraya bizim en iyi müzisyenler gidiyor. Japonların itiraflarına göre, onlar piyanistler Emil Gilels ve Lev Oborin’ın, kemancı David Oystrah ve Leonid Kogan’ın oyunlarıyla büyülenmişlerdi. Japonlar profesör Sveşnikov’un korosunu dinlediler, SSBD Bolşoy Tiyatrosunun ve Leningrad Opera ve Balenin, MHAT ve Igor Moiseyev’in Halk Dansları Topluluğu oyuncularını alkışladılar, Japonya’yı besteciler de ziyaret etti – A. Khaçaturian, D. Kabalevskiy ve yazarlar – L.L eonov, İ. Erenburg, K. Simonov, O. Gonçar.

            Kültürel değişimi, her iki taraf için verimli olmuştu. Ülkemizde, "Kabukn" ünlü dram tiyatrosu turneye gelmişti. "Awadzi"  tiyatrosunun kuklalarını gördük, "Bleks Daks"  gençler dörtlüsünün sanatçılarını dinledik, ve nihayet Akino Seki önderliğinde "Japonya’nın şarkı söyleyen sesleri" harika bir topluluğu ağırladık. Moskovalılar, Doğu kültürleri Müzesinde Japon çocukların heyecan verici resim sergisin hala hatırlıyorla.

            Yazarlar Birliğinin heyetimiz Japonya'daki ilk heyet değildir. Biz japon topraklarında yirmi gün olduk. Şunu söylemeliyim ki, ben şahsen bu ülkeye ikinci kez gelmeme rağmen, izlenim çeşitliliğine, yaşanın zenginliğine, toplantı ve orada tanıştığımız ilginç insanların sayısına göre benim için bu yirmi gün bir sene değerinde idi. Ve ben Japonya'dan sıcaklık hissini ve gerçek heyecan duygusunu götüdüm. Biz bir kaç defa misafirliğe davet edilmiştik ve akşamı rahat ev atmosferinde huzurlu, herhangi  zorakilik, yanlış anlaşılmalar olmadan konuşarak geçirmiştik.

            Biz sürekli "Yeni Japon edebiyatı"n yazarlarıyla ve "Japonya'da Sovyet edebiyatının çeviri ve yayın yardımlaşma derneği"n çevirmenleriyle temasta idik. Bu arada, Japonya’da Sovyet edebiyanıtı çok iyi tanıyorlar - birçok kitap çevriliyor, Sovyet dramaturji yazarların piyesleri sahneleniyor. Özellikle, bizden biri, Mihail Stelmah, onun "İnsan kanı su değildir" adlı kitabını Japonca yayımlanan "Bungey-Syunsyu" yayın evini ziyaret etti.  Bundan başka Stelmah iki gün köyde geçirdi ve orda japon çiftöilerin hayatlarını izledi. Dramaturji Aleksey Arbuzov, heyetimizin üçüncü üyesi, onun"İrkutsk hikayesi" piyesi üzerine sahneleştirilen oyunda yer alan oyuncular ve yönetmen ile görüştü. 

            "Yeni Japon edebiyatı" toplumu kendi sıralarında Tomoji Abe, Sigeharu Nakano, Ineko Sate, Hirosi Noma gibi ulusal tanımını kazanan yetenekli yazarları birleştirdi. O 1945 yılı Aralık ayında İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kısa bir süre içinde kaos, işsizlik bir ortamda kurulmuştu. Yarı yanmış Tokyo’da edebiyatın demokratikleşmesi için tekrar mücadele etme amacıyla Japon aydınların ileri grubu toplanmıştı. Toplumun Bildirgesinde onun ana görevi fabrikalarda ve köylerde emekçi insanlarla sıkı bağlı olan ve onların mücadelelerini yansıtan halk edebiyatının yaygınlaştırılmasıdır. 

            Zaten yazarlarla yapılan ilk resmi görüşmeler onları ilgilendiren esas sorunları belirledi. Bu görüşmeler, samimi ve iş havasında idiler. "Yeni Japon edebiyatı" dergi yayıncısı I. Hariu, eleştirmen H. Sasaki, genç romancı Ynoue SSCB'de, göründüğü gibi, modern Japon edebiyatını yeteri kadar bilinmediği konusunda üzüntülerini dile getirdiler.

            Tercüme edilmesi için seçim sorunu ile ilgili canlı, hatta keskin bir konuşma ortaya çıktı, Japon meslektaşlarımız pek iyi yazar olmayanların eserlerini çevirdiğimiz için bizi suçladılar, çünkü çeviri sırasında biz eserlerin sanatsal üstünleklerine göre değil de yanlış tematik ilklerine göre hareket ediyormuşuz.

            "Yeni Japon edebiyatı" toplumu Japon tarafından sempozyuma katılacak  üyeleri konusunda tartıştı ve onayladı, Sovyet tarafının katılacak üyeler konusunda ise kendi isteklerini dile getirdi, hazırladıkları üç raporların konularını bildirdi: çağdaş dünya, Sovyet ve Japon edebiyatlar hakkında.

            Japon meslektaşlarımız görüşlerin serbestçe paylaşımı, edebi eserlerin serbest eleştirisi,  hem de sempozyumun uluslararası tepkiyi alması sorunları ehemmiyetle ısrarla kaldırılmışlardı.

            Japon meslektaşlarımız, sempozyumda tamamen serbestçe konuşabileceklerinden ve onları sıcak bir karşılama bekleyeceğinden emin olmalılar, biz ise, kendi tarafımızdan, açık ve önyargısız olacağız.

            Ben şundan eminim, karşılıklı anlayışın geliştirilmesi konusunda en büyük etkiyi resmi görüşmeler ve genel tartışmalar değil, ev ortamındaki resmi seremonilersiz konuşmalar verir. Japon meslektaşlarımız, bizim onlarda olduğumuz gibi evlerimizde misafirlerimiz olsunlar.

            Görüşmelerde ve ziyafetlerde Japonlar bizim Rus şarkılarımızı söylediler. Ve şaşırtıcı olan şu ki, görünüşte rus tarzından o kadar uzak şarkı söyleyişinde ben içten ortak, hatta yakın bir şey duyuluyordu. Japon yazarı Akutagava, "dağ yolundan inatla çıkan"  rus adamın imajı etkisi altında şiirlerinden birinde, Doğuyu ve Rusya yakınlaştırıyordu. Büyük bir konuşma bizi bekliyor. Bence, biz birbirimizi anlarız.

1965

 

ŞİİRİN SESİ DUYULMALIDIR!

 

            Almatılılar yetenekli okuyucu Ilya Dalskiy’ı biliyor ve seviyorlar. Onun konserleri cumhuriyet başkentimizin kültürel hayatında her zaman önemli bir olaydır. Yakınlarda, Mahambet ve Abay’dan başlayarak ve  bizim çağdaşlarımız Abdilda Tajibayev ve Oljas Suleymenov’a kadar kazak şairlerinden birkaç kuşağin muhteşem eserleri konser sahnesinden  Ilya Dalskiy icrasında ruşça okunduklarını gördük. Bu program tam bir antoloji değildir - edebi konser zamanla sınırlıdır. Edebi eserler çeşidinden her şairin onun sanatına öz eserleri seçmek için özenle çalışmaya gerekti. Sanatçı, edebi eserin sadece liyakatına değil, bir de çeviri kalitesine, onun orijinal ile uygunluğu da dikkate almıştı. Kazak edebiyat klasiklerin şiirleri sanatçının dünya bakış açısından geçerek, modern, topikal ses kazanıyorlar ve seyircilere estetik keyif vererek aynı zamnda derin düşüncelerin oluşmasına neden oluyorlar.

            Seyircilerin hayalerinde seslendirilen eserlerin karakterlerini canlandırarak, Kazak şiirin milli  özelliğin çekiciliğini ustaca sağlayarak, sanatçı parçalarda saklı felsefi fikirlerin evrensel önemini vurgulamak için öyle bir yöntemleri kullanıyor.

            Dalskiy derin ve içten Abay’ın programdaki eserlerini okuyor: "Şiir-dilin sahibidir", "Akılsızca okuyarak, ben hayatımı kaçırdım", "İşte sonbahar benim için geldi". Abay bilgiç şiirlerin okunuşu acılık ve ironiyle, felsefi ve hassasiyetle, iç ağrısıyla, halkın geleceğine derinden inançla doludur.

            "Nasihat"ten parçalar keskin ve modern şekilde seslendiriliyor. Abay’ın eserleri sanki bugün yazılmış gibi bir duygu doğuyor: onlar insanların kalplerini heyecanlandırıyor ve onları daha iyi, temiz yapıyor. Tutkuyla ve öfkeyle Dalskiy savaşçı-şairin, Batır şairin Mahambet’in şiirlerini okuyor. İlk satırları o Kazak dilinde okuyor ve daha sonra Rusça devam ediyor. Ya ne kadar gerçek heyecanla Saken Seyfulin’ın "Kimin içinde enerji atıyor" şiiri okunuyor. Jambul’un şiiri "Leningradlılar – çocuklarım benim" Leningrad kuşatması sırasında kahraman-şehrin savunucuları tarafından silahlanmaya alınmıştı. Sanatçı okuduktan sonra, minnettar leningradlılar şehrin merkezi caddelerinden birine Jambul adını verdiklerini dinleyicilere hatırlatırken, sıcak alkış patlaması oluyor. Istemeden aklıma yine Jambul’un satırları geliyor:

Biz uzun zamandan beri akrabayız sizinle.

Abimden yakın, ablamdan yakın

Leningrada – Alma-Atıdır!

            Muhteşem Sovyet kazak şairi İlyas Djansugurov’un "Kulager" poemine dayalı edebi ve müzik kompozisyonu çok etkileyici bir izlenim bırakmaktadır. Milli şair ve besteci Dhana-sere’nin trajik kaderi olağanüstü ateşle okuyucuya iletiliyor. Seyircinin hayalinde görsel öğelerin doğal resimleri ortaya çıkıyor: toynaklarda kesilen rüzgarla atlar koşuyor. Sanatçı, Kulager’in ölümü ile ilgili ayetleri okurken, dinleyicilerin gözleri istemeden gözyaşlarıyla doluyor. Kasim Amanjolov’un "Han-Tengri" ilgiyle dinleniliyor. Dalskiy keskin ve hicivli şekilde Abdilda Tajibayev’in "Şeytan"ını yorumluyor. Veimbeta Mailin’in "Yalan için ödül" masalın okunuşu gerçek espri ile dolu.

            Oljas Suleymenov’un şiirlerin okunuşu dinleyicilere bu zor şairin görüntülerine de girmeye yardımcı oluyor. Sanatçının şairin eserlerine karşı sevgi her tonlamada hissediliyor. "Vahşi tarla", "Ataların dili", "Saadi taşın yanında dalga" çok iyi seslendirildi. Büyük yönetmen işini SSCB'nin Halk  Sanatçısı Hadişa Bukeeva ve Kazak SSC’in emektar sanatçısı Askar Tokpanov yaptılar. Onlar sanatçıya kazak halkın şiir ruhunu  hissetmeye yardım ettiler, kazak edebiyatın milli özelliklerini anlamaya yardımcı oldular. Programın düzenlemesine kazak yazarları, şairleri, bestecileri, eleştirmenleri katıldılar.

            "Kazakistan'ın Şairleri" programı onur ile  kazak halkın şiirini temsil etmektedir.

            Şiir sanatın propagandasının tutkunu İlya Yakovleviç Dalskiy asil bir girişim yaptı: kazak şiirleri yüksek sesle Rusça seslendirildiler. Umarım ki, o kendi arayışlarında durmaz ve gençlerin sanatına özel önem vererek yavaş yavaş programına yeni eserleri ekler.

 

            Buna benzer bir programın Kazak dilinde oluşturma gerekliliğini ispat etmeme gerekmiyordur. Şiir sesi duyulmalıdır. Bence böyle bir konserin hazırlanışı – cumhuriyet konser kurumların acil bir görevdir.

1965

 

 

BİZİM Bİ-AGA

 

            "Enbekşi Kazak" gazetesinin sorumlu sekreter görevinden Sabit Mukanov ayrıldı ve onun yerine Beimbet Maylin atandı. O zaman ben işçi okulunda okuyordum ve aynı zamanda gazete makale yazarı olarak çalışıyordum.

            Dersten sonra yayın evine uğradığımda Beimbet’in tüm bölümlerin başkanlarını ve makale yazarlarını topladığını öğrendim. Boş bir sandalyeye doğru geçmeye çalışırken, o hoşnutsuzlukla bana baktı, ama hiç bir şey söylemedi. Gazetemizin dilini iyileştirmekle ile ilgili sorun tartışılıyordu. Yeni sorumlu sekreter bu yılın tüm sayılarını önüne koydu ve etkileyici olmayan, bezici dille, yıpranmış, beylik kelimelerle yazılmış bazı makalelerden parçaları yüksek sesle okuyordu.

            Özellikle büyük eksiklikleri ve hataları eleştiri ve bibliyografya yazılarında buldu. Burada tüm makaleler ve yorumlar eleştirinin geride kalmasını düzeltmeden edebiyatın büyümesi hakkında düşünemeyiz gibi iddiasından, belki de doğru olan ama epey monoton olandan başlanıyorlardı. Sonra kendine göre bir yarışma devam ediyordu –yazarı  kim en fazla kötüler. Diyelim ki, yazarın çok okumuş, eğitimli bir adam olduğu belli ise, onu Beyler  kökenli olmakla suçluyorlardı. Ya eğer yazarın çok az eğitim gördüğü açıklanırsa, fazla söz tüketmeden ona cahil denilirdi.

            Gece yarısına doğru Bi-ağa (o zaman genç gazeteci ve yazarlar saygıyla Beimbet’e böyle sesleniyordular) nihayet, gazetemizdeki  her türlü yönetmenliklerin ve kararnamelerin çevirisine ulaştı. Bazılarını ben  yapmıştım ve her çeviri için üç ruble alıyordum. Ama metni anlamadan tercüme yaptığım ortaya çıktı: iş benim gücüme ve yeteneklerime göre değildi. Çalışmalarımı okuduktan sonra, Bi-ağa sordu:

-         Burada ne denildiğini kim anladı? Köyde nasıl, neyi anlayabilirler ki?

Gerçekten, bu çeviriyi anlamak için Sokrat kafalı filozof lazım idi. Ben, fırtınanın yandan geçer diye umuduyla, saklandım. Ama Beimbet ciddi dedi:

- Bundan sonra böyle cahil insanlara çeviriler verilmeyecek.

Yaklaşık gece saat üçte Beimbet konuşmayı bitirdi ve her makale yazarına birer elyazması kalın klasör verdi:

- Üzerinde çalışın ve hazır şeklinde getirin.

Anlaştığımız akşamı, ben işlenmiş yazıları Bi-ağanın masasına koydum.  Sorumlu sekreter dikkatle onu okudu. Okurken Beimbet devamlı alnına düşen saçlarını sağ başparmağıyla kilit büküyordu. Bazen usulca ıslık çalıyordu. Onun gözleri büyük ve gri, esmer yüzünde çiçek izleri vardı... Aniden beklenmeyen bir soruyu duydum:

- Ya kendin bir şey yazmaya denemedin mi?

- Hayır.

- Yazıyı kendin düzelttin?

- Kendim.

- Bence senin edebi becerilerin var...

            ...Presnogorkovskaya yüksek-başlangıç okulunda serbest bir konuya Rusça yazdığım kompozisyonumda, her sayfada 15’er hata 10 sayfaya vardı! Genç öğretmen Sylvia Matveevna o zaman  kompozisyon için beş artıyla koymuştu. O, diğer öğretmenlerin yarım saatlik baskısına dayandı ve kendi düşüncesini savundu:

- O yazar olur!

            Birkaç gün sonra, ben Bi-ağaya tam yirmi bir satırdan oluşan bir şey teslim ettim. O ona

"Şaşauşa" adını verdi ve gazetede yayınladı. Sonra dedi ki:

- Ben sadece dört kelimeyi düzeltim. Yazmaya devam et.

            Dört gece içinde, uyumadan, ben "Azgın dalgalar içinde" uzun bir hikaye yazdım. Üç kez onu Bi-ağa’ya getirdim ve her seferinde göstermeden geri götürdüm. Sonunda, onu Umut Balkaşev editörü olan işçi okulun duvar gazetesine verdim. O hikayeyi beğendi.

            Bir gün, dersler arasındaki ara sırasında ben dershanede takıldım. Aniden öğrencilerden biri içeri daldı ve bağırdı:

- Oh-bey! Çabuk gel! Orda Beimbet Maylin hikayeni okuyor!

            Her iki basamağı atlayarak, ben birinci kata indim.

            Evet, Beimbet duvar gazetesini okuyordu! Kollarını arkasına toplamış, üzerinde beyaz ipek gömlek, siyah örgülü ipek kuşağın fırçaları dizine asılıyordu. O ince, yakışıklı idi, ona herhangi bir kostüm yakışıyordu.

            Akşam yemeğinden sonra, bir yurt odasında yaşayan biz dört delikanlı akşam semineri için hazırlanıyorduk. Birden kapı çalındı ve Beimbet girdi. Biz yerlerimizden fırladık, ona sandalyeyi uzattık.

- Aman da sigara içmişsiniz! Derslere hazırlanıyor musunuz?- diye sordu o. Bize kendi sigaralarını uzattı, şundan bundan sordu ve aniden bana döndü:

- Peki, delikanlı işler nasıl? Başka bir şey yazmadın mı? Duvar gazetesindeki hikayeni okudum. Fena değil ... Neden bana göstermedin?

            O zamanlarda genç edebiyatımız daha yeni yeni ayağa kalkıyordu. Birçok büyük yazar genç yeteneklere yardım etmeye uşeniyorlar. Ama büyük yazar Beimbet özellikle Sovyet parti okulun, Kazak Enstitüsünün, işçi okulun duvar gazetesini okumaya geliyordu, yetenekli başlayanları arıyordu.

            O akşam Beimbet ateşli genci Tair’i, genç şairi bulduğunu anlattı. Amralı Erjanov, Bircan Manıkin ve diğerlerle - bizim duvar gazetesine yazı yazan öğrencilerle nasıl tanıştığını hatırlıyorum, sadece işçi okulunda "Enbekşi Kazak" gazetesi için yedi yeni çalışanı buldu... Gece saat ikide biz topluca Bi-ağa’yı evine kadar geçirdik. O çaya davet etti. Ama geç saatin olduğundan utanarak biz teklifi reddettik ve yurda döndük.

            Bundan sonra kısa bir sure içinde gazete editörlüğü Cumhuriyetimizin yeni başkentine taşındı - Kızıl-Orda’ya, ve ben Beimbet’i üç sene görmedim. Bir ara Kazizdat’ın baş editörü olan Sâbit, eğitime gitmişti ve Bölge Komitesi bu göreve beni atadı.

            Benim ilk romanım "Azgın dalgalar içinde" yayınlanmıştı artık. Beimbet mektubunda onunla yakından ilgilendi: "Hikayede üzerinde çalışılması gereken daha çok fazla yer var, ama senin ilk adımına yürekten sevindim". İstasyonda işte o beni karşıladı. Tabii ki, ben son derece memnundum, ama aynı zaman da mahcuptu.

            Sonraki gün Kazizdat’ta Beimbet’in sıradan bir editör olarak çalıştığını öğrendim. Ben hemen bölgesel komitesine koştum ve propaganda bölüm başkanına Sadykbek Saparbekov’a şunu söyledim:

- Ben Maylin çalıştığı yerde baş olamam.

Sadykbek her zaman açıkça ve sert konuşurdu:

- Eğer sen böyle avullu isen, Beimbet’i baş olmaya zorla! Biz her şeyi denedik, tek kementle sürüklemedik. İkna edemedik.

- Bana iki gün süre verin, ben onu ikna ederim...

- Büyrun!

Bir hafta geçti, ama Beimbet hiç te razı olmuyordu. Ona yalvarıyordum:

- Hadi ben sizin yardımcınız olayım.

- Hayır, ben bütün zor işi yaparım, sen ise baş editör ol.

            Sonra Beimbet’in tüm toplantılara kasten geç kaldığını öğrendim - presidiume seçilmekten korkuyordu. O, "yönetici koltuklarından" kesinlikle uzak  kalmaya çalışıyordu.

            O zaman Beimbet beni,  İlyas’ın muhteşem şiirlerin olağanüstü gücü ile şaşırtan tarzıyla tanıştırdı:

- Bu inanılmaz bir şairdir! Nazikçe ve hafifçe, öfkeyle ve kederle yazabiliyor. Yüce düşüncelerin şairidir!

            O zaman işte Tair Jarokov’un şiirselliğin yıldızı yükselmeye başladı, Askar Tokmagambetov çok yazdı. Abdilda Tajibayev ve Galya Ormanova’nun sesleri gittikçe daha güçlü duyulmaya başladı.

            O yıllarda edebiyat savaşı bazen prensipleri olmayan bir dalaşmaya dönüyordu, edebiyat çevresinden farklı küçük insanlar yetenekli yazarların canlarını yakıyordular. Olağanüstü şefkatli bir adam, Beimbet, kendi yazılarında birbirlerinin yüzlerini tırmalayan "eleştirmenlerin" çılgın saldırılarını izlerken, fiziksel acı çekiyordu.

 

1.Avuliv - evliya

 

            Bütün gece arkadaşlarıyla sohbet etmekten yorulmayan ve sabaha kadar yazmaya üşenmeyen Bi-ağa, gruplar arasında tartışmalar kaynamaya başlayan toplantılarından çok çabuk yoruluyordu. Böyle bir şey başlar başlamaz, genellikle ondan tek bir kelimeden oluşan not alıyordum "Çıkalım mı?"  Bi-ağa kendisi ise sessizce salondan dışarı çıkıp, kapılar ardında dolaşarak, beni bekliyordu...

            1928 senesinin sonbaharından  1937’nin sonbaharına kadar biz Beimbet ile hayatta yan yana yürüdük. 1933 sonunda biz aynı zamanda Kazizdat’tan gittik; o - yaratıcılık işine, ben - Narkompros sanat sektörüne, ve daha sonra - "Enbekşi Kazak" gazetesine. Bu yüzden Beimbet’in omuzlarına ek yük yattı. Bazen gazeteye planlanan yazıların tashihlerini durdurmak zorunda kalıyorduk. Gazete sayfasında boş yer kalıyordu. O zaman, gece olmasına rağmen, Bi-ağa’yı arıyordum:

- Sizde iki yuz satır bulunamaz mı?

- Hayır. Sana çok mu lazım?

- Hem de nasıl!

- Tamam, bir şey yaparız... Bakarım...

            1933 yılında Kazakistan'a geldikten sonra, L. I. Mirzoyan geldikten sonra, sanat ve edebiyatımızın hızlı kalkışı için son derece elverişli koşullar yaratıldı. Kazak müzik tiyatrosunun oluşturulmasını Mirzoyan hemen kendi eline aldı. Sanat sektörü Eğitim komiseri Temirbek Djurgenov’a tabii idi, belagatli ve kararlı, enerjik ve iddialı bir adama. Sektörün başı ben olduğumdan dolayı Djurgenov bir sene içinde tiyatronun açılmasını bana emretti. Aynı gün şehirde bulunan yazarları toplamamı istedi ve bir toplantı düzenledi. Beimbet "Jalbır" ve "Şuga Heykeli" için libretto yazmaya söz verdi, Muhtar - "Ayman Şolpan" için, ben - "Kız Jibek" için (enteresan olan şu ki, Beimbet burada da tarihe çok derin girmeye istemedi, bir sanatçıyı olarak onu her zaman çağdaşlık ilgilendiriyordu). Birsene geçmeden "Ayman-Şolpan" oyunuyla Kazak Müzik ve Drama Tiyatrosu açıldı. Galasından sonra Beimbet dedi:

- Bizim en ciddi oyun yazarı – Muhtar’dır. Ben ondan fazla oyun yazdım, ancak bunların hiçbirinden memnun değildim. Bizim "Amangeldı"da ne kadar uyumsuzluk var! Muhtemelen biz ona dönmek zorunda kalacağız.

- Bizim en ciddi oyun yazarı – Muhtar’dır. Ben ondan fazla oyun yazdım, ancak bunların hiçbirinden memnun değildim. Bizim "Amangeldı"da ne kadar uyumsuzluk var! Muhtemelen biz ona dönmek zorunda kalacağız.

            1936'da Moskova'da Kazak sanatın ve edebiyatının on günlüğü sırasında, bizim bu piyesimizin film senaryosuna dönüştürülmesi hakkında soru ortaya çıktı. Gece saat ikide Moskova otelindeki oda kapımı Beimbet çaldı. O heyecanlı idi ve hemen iş konusunda konuştu,:

- Ben direk Mirzoyan’dan geliyorum... Söz konusu bir senaryodur. Rus yazarlardan birisinin işe katılmasını sağlamalıyız...

            Biz hemşerimiz Vsevolod İvanov’u hatırladık. Ben onu tanıyordum. Beimbet’le birlikte sabaleyin onun yazlık evine gittik. Vsevolod bizi sıcak karşıladı ve hemen Beimbet ile yakınlaştı.

            Tatil köyünü gezerken, biz L.A. Fadeev ile karşılaştık. V. Ivanov bizi tanıştırır tanıştırmaz  Fadeev boğuk bir sesle:

- Vsevolod, biliyor musun, Kazak şarkısı Moskova’yı fethetti. Kazak halkın ne kadar yetenekli olduğunu bilmek istersen, "Kız Jibek"i seyret, Kulyaş Bayseitov – gerçek bir bülbüldür. Ya o sadece yirmi dört yaşında.

- Bu iki Kazak onlarla birlikte Amangeldı Imanov hakkında bir senaryo yazmamı teklif ediyorlar – dedi Vsevolod.

- Düşünecek bir şey yok, hemen kabul et.

            Kısa bir süre sonra biz Beimbet ile kahramanımızın memleketine gittik. Biz ayaklanmanın seksenden fazla katılımcı ve tanık  ile konuştuk. Beimbet notlarıyla beş defter doldurdu. Geziden döner dönmez hemen senaryoya başladık. Vsevolod sonbaharda geldi. Onunla birlikte bir aydan fazla çalıştıktan sonra, biz çalışmalarımızı tamamladık. "Lenfilm" onu Kabul etti, "Yeni Dünya" dergisi ise onu on ikinci kitabında yayınladı. 1938 yılın sonlarında, ülkenin ekranlarında ilk kazak metrajlı filmi geldi yayınlandı. Ama Beimbet onu göremedi...

            1937 yılında Beimbet "Kzıl Jalau" romanını bitirdi.  İlyas’ın ofisinde onu bize okudu. İlyas’tan gayri  burada büyük ilgi ile dinleyen Saken bulunuyordu ve ilk konuşan o oldu:

- İyi yazdınız, Bi-ağa! Muhteşem, Bisakal!

"Kzıl-jalau" okurlarına ulaşamadı. Ama ben hala umutluyum: belki de birinin keskin gözleri Beimbet’in roman sayfalarını -  mucevheri bir yerde bulurlar ve insanlara onu iade ederler... Beimbet’in eserleri hayatımızın, Kazak Sovyet bozkır hayatının kronikleri idi.

1965

 

 

AZ OLSUN, AMA İYİ OLSUN

 

            Kazakistan Komünistler son kongresinde delege konuşmaları dinlerken, ben, Direktiflerin taslaklarını okuma sırasında olduğu gibi, bizim edebi konularımız hakkında düşünüyordum ve bugün beni rahatsız eden bir düşüncemle kısaca paylaşmak istiyorum.

            Biz, Sovyetler Birliği'nin yazarları, büyük tarihsel olayların kapısındayız: o XXIII Parti Kongresi, Yazarlar Forumu ve sonra Sovyet iktidarın 50’ci yıldönümü ve Lenin'in doğumu 100’cü yıldönümü. Biz bu önemli tarihleri boş ellerimizle karşılamayacağız. Gurur duyacağımız şeyler var. Kaliteli eserlerin sayısı arttı, özellikle tanınmış kelime ustaları tarafından yazılanlar. Yetenekli genç güçleri sayısında edebiyatımız yenilendi. Tüm bunlar, tabii ki, doğaldır. Ama konuşmamız bunun hakkında değil. Bazen toplantılarımızda sustuğumuz ya da gündelik olarak konuştuğumuz hakkında – edebiyatımızda gri eserlerin oranını ne kadara azaldığı ya da tersine arttığı hakkında.

            Şu ya da bu halkın edebiyatı hakkında konuşma bizde beş - on kitap başlıkları, birkaç yazarın yaratıcılıkları civarında yapıldığını kimse inkar etmez, ama okuyucu yılda beş – on değil, yüzlerce kitap alıyor. Toplantılarımızın kürsülerinden büyümemizi kanıtladığımız büyük rakamlar gri, ifadesiz eserleri de içine dahil ettiği ortaya çıkıyor.

            Çalışmanın meyvesi gibi, hektar başına tonlarca topladığı hasat konusunda çiftçinin söylediği sözler haklı olarak duyuluyor. Ama yayımlanan kitap sayısı henüz bir yazar işinin kaliteli olduğunu ifade etmez. Başlıkları çok sesli, ancak içerikleri yetersiz olan kitaplar, yayıncıların planlarında genellikle büyük yer aldıklarını görmeğe üzücüdür. Bence, bu kronik hastalığı tedavi etmeye, kaliteli yemek adına griliklerle pratik mücadele etmeye zamanıdır. Yazarların kurumlarına, editörlere ve yayın kurularına karşı talepleri hakkında çağrılarında sakinleşemeyiz, mükemmel ideolojik ve sanatsal kalitesi olan kitapları talep etmeliyiz ve yayınlamalıyız. Uygulamamızdan ilgisiz "basılabiliri" iptal etmeliyiz, onu neşeli, samimi "mutlaka yayınlamalıyız!" ile değiştirmeliyiz.

            Bizim için, yazarlar için, Lenin’in sözleri slogan olmalıdır: "Az olsun, ama iyi olsun!"

1966

 

 

BAŞARILAR VE PLANLAR

 

            Bunu ben ofisimde yazıyorum. O kadar sessiz ki sanki doğduğum bozkırlarda erken çocukluğumda idim. Ama  aynı zamanda odam insan dolusu gibi hissediliyor. İnsanlar kendi aralarında konuşuyorlar, onlar ya da birbirleriyle razı oluyorlar, ya da sesleri kısılıncaya kadar tartışıyorlar... Ve ben onları dinliyorum, bu kadar izlenim veren, bu kadar düşünce, duygu ve anıları yaratan, geçmişle günümüz birleşen zamanımız hakkında düşünüyorum,  bu alaşımında geleceğin filizi açıkça görünmektedir.

            Çok sıkça ve çeşitli vesilelerle ben şimdi  Tüm Rusya’nın Sovyetlerin VII Kongresi'nde Kazak delegeler ile bir toplantısında Lenin’in sözlerini hatırlıyorum, "Evet, topraklarınız zengin, büyük fırsatlarınız var. Bu bölgeyi kaldırmaya lazım. Ve, elbette,  kaldıracağız ve kaldırırız".

            Bu sözler, Kazak bozkırları inanılmaz zorlukları yaşadığı, özellikle kuzey bölgelerinde ürün kaybı üzerimize ağır bir talihsizlik olarak düştüğü zaman daha kırk yıl önce söylenmiştir. Bu, teselli olarak, sadece tezahürat etmek için söylenmedi. Vladimir İlyiç Kazak bozkırların geleceğini çok net görüyordu, kölelik zincirlerinden kurtulan ve özgürlük yoluna çıkan halkta ne güçler saklandığını biliyordu.

            Bu gelecek yıllar için iyi ve bilgeli bir uğur sözleri gibi geliyordu... Ve ben aklımda canım Kazakistan’ımı düşünüyorum. Bir insan ömrü içinde, bizim gözümüz önünde o ne kadar değişti. Geleneksel bozkırların manzarasında sanayi tesisleri, yeni şehirler, kasabalar doğal parçaları oldular ve bugün Balhaş Gölün kıyılarına bakırı döken büyük fabrikasız, sonra - Karaganda madenlerin piramit yığınları olmadan,  cumhuriyetimizin doğusunda - Cevher Altay adlandırılan tesisler grubu olmadan hayal etmeğe imkansızdır. Yada – uçakla uçarken ve aydınlatıcıda sürülmüş tarlaların dikdörtgenlerini görünce. Ya Baykonur - gezegenimizdeki ilk uzay limanı?..

            Ve bu, İ.G. Erenburg’un şiirlerinden birinde yazılmış gibi sadece "ipliğin daha iyi bükülmesi için sahne dekorasyonun acelece değişmesi" değildir. 

            Herkesin bildiği şeyleri söylüyorum ama aslında Kazakistan’ın haritası üzerinde rastgele coğrafi noktasını seçebiliriz ve her yerde insanların yaşamlarında, onun ruhsal gelişiminde, onun arzularında inanılmaz değişiklikleri bulabilirsiniz. Örnek?.. Onları verebiliriz veya vermeyebiliriz de, çünkü tüm bunları herkes iyi bilir – öz hayat teecrübemizden, istatistik kurumun kuru ama o kadar anlamlı rakamsal raporlarından,  Cumhuriyet Yüksek Konseyi toplantılarında ve parti plenumlarında yapılan konuşmalarından ve raporlarından,  önümüzdeki beş yıl için geleceğimizi inandırıcı bir  şekilde açıklayan SSBD ekonomisinin gelişimi için beş yıllık planı ile ilgili SBKP XXIII Kongresi'nin Direktif taslaklarından.

            "... Ve, elbette, kalkındıracağız" – dedi Vladimir İlyiç. Buğday ve petrol, büyük kimya, demir ve demir dışı metalürji, mineral gübreler, çeşitli tarım ürünleri... Kazakistan’ın bugün ürettiğini değil de, üretmediğini sıralamaya daha kolay olur.

            Ama ben kendim kendime çelişen gibi görünüyorum. Örnekleri vermeye karar verdim çünkü onlar hepimizin gözü önünde, en aktif rol aldığımız olaylar, hayatımız hakkında düşünmeye karar verdim.

            En başta gösterdiğim Lenin'in sözleri bugün tamamen yer aldıklarını varsayabiliriz gibi görünüyor. Ama hayat devam ediyor ve dün başarı gibi görünen şeyler bugün geleneksel sınıfına geçiyor ve önümüzde  aşmamız gereken yeni tepeler kalkıyor.

 

            İşte bu duygular ile 1964’te ben SBKP Merkez Komitesi Plenumunun Ekim kararını karşıladım. Geçen sene Mart ve Eylül aylarında aynı şeyi hissettim, o zaman Merkez Komitesi'nin genel kurul toplantılarında ekonomimizin gelişimi hakkında sorunlar üzerinde tartışılmıştı ve kararlar alınmıştı. Ve muhtemelen, bu kararların toplumuzun, halkımızın, her birimizin hayatında  nasıl bir rol oynadıklarını değerlendiremeyiz, tam tahmin edemeyiz şimdilik. Onlar ideolojik bağlılıkları ile birbirine bağlılar, komünizmin dev inşaatın yönetimin iyileştirmesine ve geliştirilmesine yönelmiştir.

            Tarihin değişmez yasası herhangi bir yeni dönemin başlangıcı ülkenin sosyal-politik ve ekonomik yaşamında keskin bir dönüşle, insanlar için maddi ve manevi zenginliklerin üretiminde büyük bir artışla işaretleniyor. Ve yukarıda tartışılan üç toplantının kararları, önümüzdeki yıllar için geniş bir potansiyeli belirlemeleri, tüm yüzeysel ve zararlı olanlardan kamu yaşamının atmosferini arındırmaları, her birinin hayatında yeni bir aşamayı işaretlemeleri bana göre şüphesizdir.

            Ben tekrarlanmaktan korkmuyorum ve Ekim 1964’ü bir kez daha hatırlamaya istiyorum. Merkez Komitesi Toplantısı maalesef, rezil "belki" rose bilimsel olgun hangi dayalı toplumumuzun en önemli olayların,-hasta kabul ve aceleci kararlar bir süre için yaklaşım öznellik bir dönem oldu, daha önceki döneminde, hayal edilemeyecek karıştırılmış Parti örgütlerinin örgütsel ilkelerini geri ödeme.

            Sadece kabul etmeye oldukça yetersiz olurdu. Ve şimdi - Mart 1965, ve sonra - Eylül. Geçen yılın erken ilkbaharında ve sonbaharında düzenlenen Merkez Komitesinin iki toplantısı, yapılan hataların ve gafların düzeltilmesine adanmıştı. Hepimizin hatırladığımız bu kararların temelinde gerçekçi hesaplama ve parti ve Sovyet devletin kurucusu V.İ. Lenin’e has olan olaylara diyalektik bakışı vardı.

            Toplantının kararları hem işçiler, hem de tarım çiftçileri, hem de aydınlar temsilcileri tarafından - yani, tüm insanlar tarafından sıcakça desteklenmişti. Oybirliğiyle destek olayı sadece bir yıl içinde parti tarafından yapılan büyük çalışmayı, ülkenin sosyal ve siyasal yaşamda Leninist ilkeleri yeniden kurulmasını, bazı hükümleri ihlal edilmiş olan sosyalizminin ekonomik yasaların yeniden kurulmasını herhangi sözlerden daha iyi gösterir. Şimdi her birimiz gücün artışını hissettiğimizi,  çalışmaya istediklerimizi, dağları devirmeye hazır olduklarımızı söylersem yanlış olmaz.

            Bu kararlarda, doğrudan sanat ve edebiyat sorunları ile alakalı olan hiçbir madde yoktur. Ve aynı zamanda, yaşam, insan ilişkileri, onların bugünleri ve gelecekleri ile ilgili her şey var. Bu nedenle bu çözümler doğrudan yazar ve ressamlar, sanatçılar, besteciler, film yapımcıları ile ilgili,  çünkü onlar eserlerinde insanların hayatını ve bu hayatın içinde yer alan ince değişiklikleri, insanların ruh halini, onların özverili çalışmalarını ve geleceğe olan güvenini yansıtmaktalar.

            Biz sanayi işletmelerinin planlama gerçekçiliği, kolektif ve devlet tarlaların verimliliklerin gerçekçi bir değerlendirme hakkında konuşuyoruz. Benzer şekilde, sosyalist gerçekçilik kavramına gömülü olduğu belirli içeriği geri döndürülmüştür.

            Ama sanatın kapsamına amatörce saldırı, değerlemelerde emir sesi, Sovyet edebiyatın çoktan geçtiği aşamalara yönlendiren itirazsız yargılar, sübjektivizmin ve gönüllülüğün belirtileri olmuştu. Bütün bunlar yazarın çalışmalarına gereksiz sinirliliği katıyordu (yazarın – diyorum ben, ancak bu sanatsal dalların diğer temsilcilerine de doğrudan ilişiktir), güçlerin ve yeteneklerin tam kapasitesi ile çalışması için onu engelliyordu.

            Ben bunu hatırladım çünkü şimdi yaratıcı meslekler insanları serbestçe yorumlanan sosyalist gerçekçiliğin ilkelerine aykırı oldukları için suçlama korkusu olmadan çalışabilirler. Eleştirinin tonu da değişti - bazı nüksler dışında, bu ton polemikli, keskin, tartışmalı olabilir, ama yazar ile suç işlemiş bir öğrenciyle konuşurken ondan emir, didaktik notaları kayboldu.

            Herhangi ülkenin, herhangi toplumun hayatı - sanatçının gerçekçi görüntülerde ve doğru bir ilişkilerde yakalaması gereken canlı tarihtir. Etrafımızdaki yaşam ile karşı karşıya gelince, ülkemizde tüm eski kalıntıların tamamen yok olduklarını, "yeryüzünde ve insanlar arasında – iyi niyetlilik" olduğunu söyleyemeyiz.

            Gerçekliliğimizin hakikati, sosyalist bir toplumun kendi yolunda tüm yüzeysel olanını, Marks ve Lenin'in öğretimlerinde olan yüksek prensiplerine aykırı her şeyi süpürerek emince ileriye hareket etmesindedir. Bu mücadele bizim için tüm hayatımızın ölçüsü olduğu için, anti-sosyal fenomenlerin, maddi ve manevi spekülasyonların bir dizi varlığına göz yumamayız. Bu nedenle, ışık ve gölge klasik hukuku tamamen uygulanabilir ve sanat ve sosyalist gerçekçilik edebiyatında esas olanlardan birisidir. Şiirsel olarak gökyüzünde yüzen kabarık beyaz bulutların da gölgeleri var olduğunu unutmamalıyız.

            Komünizmi kuran halkımızın hayatıyla  edebiyatın ve sanatın sıkı bağlantıdan, yeni toplumun kurucusunun - insanın eğitiminde önemli sorunların çözümünde edebiyat ve sanatın katılımı hakkında tezlerinden gerçeklerimizin cilalamanın prensipli kabul edilemezliği çıkmaktadır.  Bu, yüksek anlam taşıyan, zor, görkemli ve kahraman gerçekliğimiz için bir hakarettir! Birçok kampanya ve savaşlarda olan ve kazanan olarak çıkan askerin yaralarını kremle  örtmesi gibi aynıdır!

            Görsel sanatların çaresizliği yanında  çağdaş konularıyla spekülasyon, yalnış ihtiras, yaşayan insanların yerine yürüyen erdemlerin gösterilmesi – bütün bunlar, herhangi bir spekülasyon gibi, devrimci gerçekliğin yansıtılmasında zengin deneyimi biriktirmiş gerçekçi edebiyatımız için kabul edilemez. Ayrıca, cilalama çok kaliteli olsa da, işçilerin komünizm ruhunda eğitimine hiç bir zaman hizmet etmedi ve asla hizmet etmez. Cilalama her yerde ve her zaman Lenin ve Gorki’nin Sovyet yazarlarına vasiyet edilen gerçekçilik ile katiyen çelişki içine girer. Gorkiy, örneğin, yüceltme hakkında konuşurdu, ama abartma hakkında değil. Edebiyatı genel proleter işin bir parçası olduğunu düşünen Lenin, onun geleceği devrimci görevlerine sadık hizmetinde görüyordü, tüm çelişkileriyle birlikte gerçekliliğin tam ve canlı yansıtılmasında,

komünizmin büyük işin nihai zaferine inanan sanatçının net ve açık seçeneğinde.

            Belki de, Sovyet yazarın ideolojik pozisyonu, onun Partiye, halka ve zamana karşı sorumluluk derecesiyle bağlı bu konularda çok uzun kalıyorum? Ama başkaca da olamaz - SBKP XXIII Kongresin bekleyişinde hepimiz-  hem yazar, hem de işçi, mühendis, ziraatçı, bilim adamı, çiftçi –sistemdeki kendi yerimiz hakkında, hepimizin işine ne katkıda bulunduk ve bu katkının daha önemli ve aşikar olması için ortadan neyi kaldırmak istiyoruz diye istemeden düşünmeye başlıyoruz.

            Biz, çağımızın büyük işin ve büyük gerçeğin hizmetine kalemlerini verenler, temiz bir kağıt sayfasıyla yalnız kalarak şunu hatırlamak zorundayız - iki tamimiyle zıt ideoloji ve sistemlerin arasındaki ideolojik mücadelesinde zafer kitaplarımızın ideolojik ve sanatsal kalitesiyle sağlanır, sosyalist gerçekçilik ilkelerinden uzaklaşmamızla değil, onlara sadık kalmamızla.

            Burada, belki de, burjuva teorisyenlerin gerçekçiliğin altına ne yol kazdıklarını, bizim çalkantılı yüzyılı için onu "eskimiş" olarak ilan ettiklerinde, ve moda peşinde koşarken  paranoidlerin çılgın açıklamalarını sanatsal yaratacılığın başarıların zirvesi olarak ilan etmelerinde, " sanatın deideologi çağın" geldiğini ısrarla tekrarladıklarında durmamıza gerek yoktur. Onlar nezaketle sürrealistlerin, yeni öncülerin, "bakış okulun" temsilcilerinin insansız, onun etrafında olan sosyal çevresiz eserleri yaratma girişimlerini olumlu olarak destekliyorlar. Ve burada içeriğin imhası biçimin imhası ile el ele gitmektedir.

            Çevik bir hareket ama onu çözmeye imkansız olması için yeterince çevik değildir. Bu yalan teoretik  yapılar - bıkkın kafaların sadece bir oyunu değildir. Onlar insan toplumun bilincini, onun sınıf bilincinin  gelişimini etkileyen kuvvettir ve edebiyatı ondan mahrum etmeye yönelmiş olmuş olan aktif faaliyeti işaretlemektedir.

            Bu oyalama edebiyatın karşısına tam büyüklüğüyle sosyalist gerçekçiliğin edebiyatı,  "zaman ve kendisi hakkında" delilleri yaratan Sovyet yazarları çıkmaktalar.

            Şimdi yazılanla yeniden okudum ve düşündüm: ülkemizdeki planlar ve  başarılar hakkında düşünülen konuşmadan,  Çarlık Rusya’nın geride kalmış yarı kolonisi olan Kazakistan'ın kalkınması hakkında Lenin'in sözlerinden başka tarafa gittim mi acaba?

            Bence gitmedim. Yazar için düşünceler, örneğin, teknik ilerleme, tarım sanayinin gelişmenin yeni yolları, sanayi yönetimin yeni teknikleri hakkında - onun edebi çalışmalarıyla bağlıdır, büyük sorunları çözmeğe hazır olan bu insanlar, onların kendi yollarında karşılaştıkları duyguları ve umutları, acıları ve sevinçleri, zaferleri  hakkında nasıl ifade edeceğiyle bağlıdır.   

            Eğer ben diyelim ki, mangışlaklılardan birileri ile karşılaşıyorsam, önümüzdeki beş yıl içinde orada 15 milyon tondan fazla petrol çıkarılacağı hakkında bir hikaye dinliyorsam - cesaret, tutku, şiddetli çatışmalar ve enteresan hayatları içeren, tarihinde ilk defa gerçekten gerekli olan, Tanrı'nın unuttuğu bu topraklar hakkında ne kadar büyük bir kitap yazılabileceği hakkında beni düşünmeye zorluyor.

            Veya – büyük sözler söylemeden bugün sulanan tarım sorunlarını çözenlerle toplantı. Bu eskiçağ ve ebedi genç toprağı cömert yapmak için bugün kaç tane farklı zorlukların, olumsuzlukların üstesinden gelmek zorundalar.

            Ben "sanayi" ve "tarım" roman dizilerin yaratılmasına çağırmıyorum. Ama insanı yakından inceleyen yazar, onun kahramanı meşgul olduğu işin yanından geçemez.

            Tarım ile yıllardır alakalı olan ve 1964 yılında SBKP MK Ekim Toplantısı onun başının üzerinde kalınlaşan bulutları  ortadan kaldırmamış olmasaydı, kendi  bilimsel görüşlerini savunması sırasında birçok şahsi sorunların oluşma tehdidi olsa da savunduğu yurttaşlık ilkeleri için sayılan bir bilim adamı hepimiz tanıyoruz.

            Bir yazar, hayattan böyle ve ona benzer bir kişi gelirse, onun kendi refahı, kendi durumu ile ne için feda ettiği hakkında kitabında yazmaz mı?

 

 

            Ya bazı yüksek görevlilerinin direncini aşmak zorunda kalan sıradan o jeolog, oldukça genç bir adam? O, ilk bakışta şüpheli görünmüş olsa da bir yatağın işlenmesi konusunda kendi düşüncesini ısrarla savundu ve kanıtladı.

            Jeologlar hakkında bahsederken, genç Kanış Satpaev Djezkazgan’da ne şartlarda çalışmak zorunda olduğunu, bu bölgenin araştırılması için ne kadar az para verildiğini ve saygılı yabancı uzmanların ve yerel şüphecilerin karşı reaksiyonuna rağmen kendi düşüncesini savunduğunu   hatırlamamaya mümkün değildir.

            Hayatımızı onun tüm çeşitliliğinde,  bütünüyle, karşılaştığımız ve üstesinden gelmek zorunda olduğumuz zorluklara gözlerimizi kapatmadan göstermeğe - bu Sovyet devletinin neredeyse elli yıl içinde olan başarıları yansıtma anlamına gelir, bu geleceğe bakmak demektir.

            Bu makaleyi daha once söylediklerimle  bitirmek istiyorum - şimdi her birimiz gücün artışını, çalışma isteğini hissediyor ve dağları devirmeye hazırız...

            Bu günler de aynen, Moskova’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi XXIII Kongresi çalışmasını başlarken. "Ve tabii ki, kaldıracağız ve kaldırırız". Bugün Lenin'in bu sözleri işlerimize ve sorunlarımıza alakalı olarak duyulmaktadır, ve aynen onlar yarın da  duyulacaklardır...

Bizde Doğu'da yolu giden aşar diyorlar. Biz ise - gidiyoruz...

 

1966

 

 

HALKIN ŞANLI OĞLU

 

            Otuz küsur yıl önce, yeni doğan Kazakistan’ın çağdaş kültürün ufuğunda şimdiye kadar bilinmeyen genç bir adam ortaya çıktı, sessizce ve mütevazı bir şekilde, reklamsız ve poz vermeden çıktı.

            Az olsa, ağabeyi gölgesinde çıktı - ilk büyüklükte yükselen bilim yıldızı, büyük dilbilimci Hudaybergen Jubanov. Ama genç adam gölgede de iyi görünüyordu. Onda gri ya da onun hiç olmadığı belliydi.

            Konuştuğumuz bu genç adam   Ahmet Kuanoviç Jubanov veya Ahan idi, bugün biz sizinle onun doğumun 60’ciı yıldönümünü ve sanatsal, eğitici, bilimsel ve sosyal faaliyetin 40’cı yıldönümünü kutluyoruz, bütün Sovyetler Birliği'nin geniş bilim ve müzikal dünyası bizimle birlikte onu onurlandırmaktadır.

            Ve o zaman bu genç, bugün de yaşlı değil, bütün ve inatçı doğası olan bir adam, çok taraflı ve temel yetenekli bir adam, neredeyse tek başına hemen manevi kültürün bakir toprakları ile çalışmaya başladı, yani Kazak halkın duruklayan halk müziğin canlandırılması, yeni, popüler müziğini yaratım yolların incelenmesini üstlendi.

            Kendi öğrencisinde müzisyen yeteneğini hisseden ve her şekilde Tanrı'nın verdiği hediyesini geliştirmeğe yardımcı olan o yarı-okuryazar mugalim Aşgaliyev’e teşekkür ederiz!

            Ahmet Jubanov şahsında bize sadece büyük bir besteciyi değil de, aynı zamanda büyük bir bilim ve müzikolog adamı, geçmişin müzik mirasının iyi bir araştırmacısını ve cumhuriyetin müzikal hayatını düzenleyicisini veren Leningrad Konservatuarı'na, şerefler.

            Araştırma faaliyeti için minimum koşulların kurulmasından iki yıl geçmeden, küllerinden bir anka kuşu gibi Kazak Milli Orkestrası ortaya çıktı. Ben polifonik Ulusal Orkestrası'nın yaratılması sadece olağanüstü Ahmet Kuanoviç’in katkısı değildir, bu hem de tarihsel katkısı olduğuna inanıyorum. Herkesin ve her birimizin bildiğimiz gibi iki esas müzik enstrümanı – dombra ve kobız, beyaz saçlı eskilerin icadı, Ekim Devrimine kadar hep bir ağızdan şarkı söyleyemiyordular yani uyum anlamında. Moskova'da Kazak sanat ilk on günlüğün katılımcılarına Moskovalıların bizim milli orkestra adresine, onun yaratıcısı ve yönetmeni olan Ahmet Jubanov adresine ifade ettikleri samimi coşkuyu hatırlıyorlar. Ve şimdi bizim milli orkestramız çok uluslu Sovyet müzik sanatın ayrılmaz bir birimi oldu. Burada bizim yıldönümünü kutlananın kimsenin inkar edemeyecek hakkı var. Ve bugün yüzlerce milli orkestraların kurucusunun eserlerini çaldıklarından eminim.

            Gelecekte opera olacak Kazak müzik tiyatronun kurulmasıyla ilgili büyük tartışmalar sırasında Ahmet Kuanoviç’in müzikolojik araştırmaları  önemli ve hayati bir rol oynadılar. Oy hakkı sahibi olan bazıların opera tiyatronun kurulması konusunda tarihsel önemin yeterince anlayışı vardı, böyle bir tiyatronun kurulmasıyla ilgili fikri sunan insanların yeteneklerine oy hakkı sahibi olan bazıların yeterli güven ve inanç vardı. Burada milli orkestranın mütevazı bir katkısı ve Ahmet Kuanoviç’in mütevazı bir araştırmaları sorunun çözülmesi için olumlu bir temel oluşturdular.

            Böylece, genç müzikolog faaliyetinin ilk adımların başından çözmeye kalkıştığı sorun, müzik eğitimin gereken minimumun insanların hayatlarını uygulanmasında son derece kapsamlı ve kararlı olduğunu kanıtlandı.

 

            Aynı zamanda, o dönemin belirli koşullarında o sadece yeni değildi, o hem de zor idi. Birinciden, milli bestecileri ve şarkıcıları tarafından yüzyıllar içinde yaratılmış olan her şeyin bir cephaneliğe toplamaya lazımdı, dağıtılanları toplamaya, bucaksız göçebe alanlarımızda dağılmış saçılmış ve kaybedilmişi toplamaya lazımdı. Rahmetli Zataeviç’in başlattığı çalışma, tamamlanmalıydı. Ve bu zahmetli işi, kalbin ve ruhun işini, otuz yıl önce, tam teşekküllü olmayan müzik yüksekokulunda genç Ahmet Jubanov başladı, ve Kazakistan Bilimler Akademisininde ve Kurmangazı Sanat Enstitüsünde Kazak müzik kültürün layık bir aksakalı olarak onu tamamlıyor.

            Geçmişin müzikal mirasını toplama ve düzenlemeyle ilgili Ahmet Kuanoviç’in derinden verimli faaliyeti ve özellikle Kurmangazı, onun yoldaşdalır ve takipçilerin gerçekten büyük yaratılışların, hem Ahmet Kuanoviç’in hem de onun ortakların - E. Brusilovskiy, M. Tulebaev, L. Hamidi ve onların öğrencilern opera ve senfonik eserlerini besleyen ve beslemeye devam eden Bircan, Abay, Ahan, Jayau Musa, İbray’ın ve diğerlerin harika şarkıların tamamen yeniden düzenlenmesi.

Bu zengin müzikal mirası olmadan opera sanatın bizde başlatılması pek te mümkün olmazdı. Çünkü her bir yapının öncelikle sarsılmaz bir temeli olmalıdır.

            Herkesin bildiği gibi, opera sanatı tamamen halk müziğine dayanarak bizde ilk adımlarını atıyordu, ama bunda kalmadı. Adım adım genç Kazak operası giderek hem dünya klasik müzik kültürüne, hem de modern kültürüne bağlanıyordu. Bunda Kazakistan’ın büyükleri olduğu gibi genç bestecilerin de büyük katkıları var.

            Her bir tepe bayrak yarışı olarak kazanılır. Müzik kültürün yüksekliklerine giden dikenli yollarında, bizim büyük genç bestecilerin birçok izlerini görmekteyiz, büyük Jubanov’dan genç Gaziza Jubanova’ya kadar.

            Ancak, en yüce ve asil, derin ve tamamlanmış, üzüntünün derinliğini, kin ve öfke gücünü ben şahsen A. Jubanov ve L. Hamidi “Abay” operasında ünlü Abay’ın aryasında duymaktayım. Bence, diğer onlarca opera eserlerine göre, bu değerli asil seslerin külçesinde müzik kültürün yüksekliklerini kazanma yolların göstergeleri var.

            Bir besteci ve bilim adamı olarak Ahmet Kuanoviç’in sanatsal yolu kolay değildi. Bu yolda birçok engele rastlamıştı. Ama Ahan’a şerefler, onun demir iradesi, inatla çalışması bir nebze olsun seçtiği yolundan onu saptamadı!

            Leningrad Konservatuarı'ndan mezun olduktan sonra birkaç yıl sonra o Kazak Milli Orkestrasını oluşturur ve müzikal mirasının bir toplayıcısı olur.

            7 yıl sonra Hamidi ile beraber "Abay" operasını yazıyor.

            13 yıl sonra, Ahmet Jubanov - Kazakistan SBD Bilim Akademisinin kurucularından biri.

            O, Kazakistan'da her çeşit müzik ve konser sanatsal kurumlarının, Filarmoni ve Konservatuarı buraya dahil olmak üzere, kalıcı kurucularından biridir.

            Bir rehberde Ahmet Kuanoviç’in 300'den fazla müzik eserini yazdığı söylünüyor, buraya opera ve senfonik eserleri de dahildir. Bu küçük bir iş değildir!

            Ayrıca, Ahmet Kuanoviç 11 bilim ve araştırma başlığını yayımladı ve daha iki büyük kitap baskıya verilmiştir.

            Ahmet Jubanov, Kazakistan Bilimler Akademisinin akademisyeni, şimdi cumhuriyetin tüm sanat tarihi bilimin başkanlığını yapmaktadır.

            Büyük Ekim Devrimin ellinci yıldönümü için A. Jubanov "Kurmangazı" operanın bestesini yapıyor. Ve operanın librettosunu da kendisi yazıyor. Bu onun çok yönlü yeteneğin başka bir tarafıdır. Ben şahsen bu operadan çok umutluyum.

            Gördüğünüz gibi, büyük bir bestecinin sanatsal ve bilim yolları hakkında anlatmaya neredeyse imkansızdır. Birinciden, çünkü Ahmet Kuanoviç birçok şeyi kendisi anlattı. Kendi yarattıklarıyla anlattı, sinema, sahne ve şarkılar yardımıyla, orkestra, tiyatro aracılığıyla milyonlarca insana anlattı, kitaplarında da anlattı.

İkinciden, yaratıcı bir kişinin yıldönümü günü onun için özellikle zor bir gündür. Standart övmeleri dinlemek kolay değildir, onların ağırlığını omuzlarında hissetmeye kolay değildir.

            Hakların tanınması, kamunun tebrikleri  insanlara karşı, kendi zamanına karşı ve  belki de bazen akıllıca kullanılmayan yeteneğine karşı sorumluluk duygusu ile ayrılmazlardır. Herhangi bir yetenek milli servetidir, yalnız sana ait değildir.

            Üçüncüden, ben müzikolog değilim, özellikle de besteci değilim. Benim sözlüğümde sadece 2-3 müzik terimi vardır ve ayrıca onları da zaman zaman yerine göre kullanıyorum, belki de bazen yalnış kullanıyorum.

 

            Bu yüzden, bizim yıldönümünü kutlayanın eserlerin üstünlüklerini ve dezavantajlarını  araştırma yolunda tek bir adım atmadığım ve atmamam tamamen doğaldır. "Sözümdeki" kuşkusuzca büyük bir boşluk için bizim sevgili yıldönümünü kutlayana ve bugün onu asilce kutlayan hepinize içten özür getirmek istiyorum. Ben bizim yıldönümünü kutlayanın unvanlarını sıralamayacağım - akademisyen, doktor, profesör, sanatçı ve birçok bilimsel ve sanat kurulların üyesi, yayın kurulların üyesi, hatta bir keresinde şehir meclis milletvekili olmuştu.

             Ve eğer büyük besteci ve bilim adamı hakkında birkaç söz söylemeye kabul ettiysem, başka bir nedenler yönlendirdi beni.

            Müzik hakkında ben tanrı saygıyla eğildiğim gibi bir ve tek, belki de naif bir gerçeğim var. Bu - dudaklarında şarkı olan bir adam ne hakaraet eder, ne de dövebilir, ne de insanı öldürebilir. Ve sadece insanı değil. İnsanı aşağılarken, insanı döverken veya öldürürken, insan kelimeleri kullanır, ama asla müziği kullanmaz. Katil bazen biçimli ve keskin olan küfürlü söz söylemeden bir çocuğa bile saldıramayacağını tartışılamaz diye sayıyorum. Dolayısıyla ben kendim için insanın müzik eğitimi büyük sorunlardan biri olduğunu, insanların karakterlerini ve ahlaklarını yumuşatan, insanın ruhunda asil davranışı teşvik eden belirleyici faktörlerden biri olduğunu sonuç çıkartmaktayım. Müzik bestecilerine karşı özel saygım, çalışmalarına özel bir sevgim var. Belki de, insanlara ve zamana karşı yaptığı katkıların tarihsel önemini vurgulayarak, yıldönümünü kutlayana sadece bunu ifade etmek istedim.

            Yani, sevgili Aha, 60 yaşındasınız! Ama bu geçiş, kendiniz gördüğünüz gibi, korkunç değildir. O hayat ve insan arasında bir taş duvarı gibi durmuyor. O, kalbe en değerli ve sevgili olduğu tüm şeylere- piyano veya yazı masasına yolu kapatmıyor. Elleriniz titremiyor, kalbiniz ve ruhunuz uyum içinde şarkı söylüyorlar. Eviniz müzik dolu - konservatuvarın neredeyse yarısı! Arkadaşlar ve ortaklar saygı ve sevgi doludurlar. Parti ve insanlar, saygı duyulacak katkılarınızı yüksek olarak değerlendirmekteler.

            Son yıllarda SDKP MK’nin birkaç toplantısı ve XXIII Kongresi, bana göre, hayatımızda yeni, verimli dönemi, yaratıcı enerjinin yükselişini, sanatsal rekabet için verimli dönemi işaret etmektedir.

            Ben, yeni bir opera üzerinde çalışarak, Ahmet Kuanoviç zaten bu rekabet içine girmiştir.

            Sevgili arkadaşım izin verin ki bu yarışmada büyük bir zafer kazanmanızı diliyorum! Neyin pahasına olursa olsun, zaferi diliyorum! Arkadaşlarınızın kıskançlığına rağmen kazanın!

            Ben yanlışlıkla arkadaşlarınızın "kıskançlığına rağmen" diyorum! Kıskançlık – yarışmaların öz kız kardeşidir, dolayısıyla iyi ırktan! dedi Puşkin.

            Birileri veya bir şeyi kıskananlar onlarla rekabet içine ve, diğer, bazen yasaklanmış, yöntemleri kullanmaya kendinize izin vermeden sadece rekabet içine girmelerini isterdim.

            Bugün, Aha, saçlarınıza kar düşmüş olarak sizi kutluyoruz, saçlarınız tamamen beyaz olunca halkın sizi kutlamasını diliyorum!

 

1966

TAKEŞİ KAYKO HAKKINDA

            Ben, genç bir Japon yazarın hikayesi için küçük bir önsözü nerden başlatacağımı uzun zamandan beri  düşünüyordum... Temellere dönmek, XVII yüzyılında yaşamış olan İhara Sayhaka’nın  sanatına ipliği uzatmak! Ya da, bildiğim sınırları içeresinde, ciddi gerçek edebiyat ile, kuşkusuz buna "Çıplak Kral" hikayesi dahildir, ve okuyucunun çağımızın acil konulardan dikkatini dağıtmak amacıyla oluşturulan sokağın çamurlu deresi arasında net bir ayrım yapmaya denemeliyim? Ama bu edebiyat uzmanların işidir. Ve ben kalemi elime aldıysam, bu sadece benim iyi bir tanıdığımın, ünlü Japon yazarı Takeşi Kayko’nun "Ferahlık" dergisini  okuyuculara temsil etmek içindir.

            Ben onun hikayesini Alma-Ata'da okudum ama gözüm önünde Tokyo çıkıyordu... Ve sokaklarda karşılaştığım insanlar.

            Ana kahramanı ile - bir resim öğretmeni ile birlikte çocuklarda sanata karşı sevgiyi, kendilerini ve çevremizdeki dünyayı tanıma arzusunu uyandırmaya çalışıyor. Başlatmış olduğu asil bir işin utanmaz işadamları tarafından reklam için kullandıklarını öğrenmeye acı idi. Ama bu eşitsiz mücadelede sanatçının yenildiğini hepsi bir söyleyemeyiz, işte çok ustaca çocuk çizimleri yarışmasıyla ilgili bütün hikayeyi kendi lehine kullanmaya başaran boya üreticisinin oğlunun ruhunu o savunabildi. 

            Ama bence, önsözün yasakladığı şeyi  yapmaya başlıyorum, yani okuyucunun okuyacağı ve anlatılan insanlara ve olaylara karşı tepkiyi kendi tespit edeceği hikayenin içeriğini anlatıyorum. Ben sadece hikayenin çok doğru ve eksiksiz yazılmış olduğunu teyit edebilirim.

            Son beş yıl içinde Japon başkentine iki kez gitmeğe zorunda kaldım, ve ben Tokyo aşkını itiraf edemem. Ve onun ayrı sokaklarına, binalarına, köprülerine değil, çok modern ve çok antik kentin tüm görünümüne. Yüksek binalar ile kaplı bazı caddelerin yüz metre ötesinde aniden Ortaçağ'da kendinizi bulabilirsiniz – baharat veya esnafı köyünde veya sanki zamanın durmuş olduğu küçük bir dükkânda.

            Evet, bu şehirde yeraltı ve yükseltilmiş yollar, yapay kayak dağları, klimalı taksiler var. Ve çok özgün mimarisi başkasıyla karıştırılmayacak olan evler. Ancak bu evler geleneksel olarak numarasızdır, sokaklar ise isimsiz. Davet edildiğin bir yayınevi, dergi veya daireyi bulmak için sigara kutusunun veya kartvizitin üzerinde kabataslak çizilmiş küçük planı cebinden on defa çıkarmak zorundasın. Ve muhtemelen yolu aramamanız için davet edenler gelip sizi alırlar.

            Bize göre bu garip, sıra dışı ve nihayet rahatsız gibi görünüyor. Ama burada kimse evlere numara vermeye veya, diyelim ki, alfabenin reformu geçirmeğe düşünmüyor: taşınabilir daktilo en az iki bin karakter bulundurmaktadır. Bu yine de gelenekler ve kimse onu bozmaya düşünmüyor.

            Ancak bazı şeylerde değişiklikleri görebiliriz. Örneğin, korkusuzca oryantal göz şeklinden kurtulmak için plastik ameliyatına kendilerini maruz kılan gözde Japon kadınlarını gördüm. Ama bu başka bir şey – Avrupa’da,  hem de bizde gözlerini uzatmak için makyaj uygulayan aynı gözde kadınları tanıyorum.

            Bütün bunları hatırlayarak, ben Takeşi Kayko hikayesinden hiç  te sapmadım. İşte o aklımda Japonya'ya iki gezi hatırasını uyandırdı, "Çıplak Kral" denilen eserinin yazarına eserin amaca yönelikliği dikte eden mevcut yaşam koşullarını tahmin ettirdi.

            Beni kitabında bahsedilmeyen şeyler hakkında hatırlamaya mecbur etti...

            1961 yılında Tokyo'da dünyanın çeşitli ülkelerin onlarca temsilcinin katıldı kalabalık bir miting. Japonya'nın en büyük yazarlarından biri - Tatsudzo isikava - gururla ve heyecanla ülkesinin demokratik aydınların büyük bir ölçüde ABD Başkanı Eisenhower'ın ziyaretin iptalini cesurca isteyerek Kie hükümetin düşmesine katkıda bulunduklarını söyledi.

            Japonya'da en etkili "Asahi" gazetesinin bulunduğu binanın koridorlarında Japonya ve ABD arasındaki askeri anlaşmanın imzalanmasına karşı kitlesel protestoların sahnelerini belgenin sarsılmaz inancıyla görüntüleyen çok sayıda fotoğraf gördüm.

            Bu tanımadığım insanlar, göründüğü gibi Hiroşima ve Nagasaki’de atom bombasını  kimin attığını çok iyi hatırlıyordular. Bu cesur insanlar üç gün boyunca bu korkunç karara karşı protesto yaparak parlamento binasını bloke etmişlerdi!

            Bugünkü Japon gerçekliğin bu özelliklerini şimdi okumaya bitirdiğim hikayede bulamadım.  Ama Takeşi Kayko’nun sade bir adama sempatik ilgisi bellidir, o kişinin yaşaması gereken çevrenin acı memnuniyetsizliği, büyük ticarete karşı küçümseme - tüm bunlar yazarın sempatileri kimin tarafında olduğunu oldukça net göstermektedir.

            Onunla neyin üzerinde tartışabileceğimizi çok iyi görüyorum. Bizi, Sovyet yazarları, Japon kalem kardeşlerimiz bizi misafirperverlilikle karşıladıkları zaman bizim konuşmalarımız edebi ve politik sorunları konusunda ciddi anlaşmazlıklar olsa da her zaman başkasının görüşlerine saygı duyma atmosferinde geçiyordu.

            Çeşitli sosyal şartların komşuluğu, olgun ve olgunlaşmamış, milli ve Batıdan  alınan, toplumsal güçlerin çeşitli düzeyi, son derece gelişmiş ülkede ataerkil ilişkilerin saklanması – bunlarda, bence, Japonya’nın olağanüstü özgünlüğü.

            Ve bu en iyi Japon yazarların eserlerinde kendi yansımasını buluyor, bulmaması mümkün değildir. Takeşi Kayko’nun "Çıplak Kral" romanı psikolojik şekli açısından çok doğrudur, ince ve nazikçe sanat nesnesin ticaret nesnesi haline geldiğini gösteriyor. Ve belki de, kendi mücadelesinde onun kahramanı belli sınırları aşmadığı için yazarı sulamak için hiçbir neden yoktur.

            "Yeni Japon edebiyatı" dergisinde görüşmeler sırasında editör İ. Hariu, eleştirmen K. Sasaki ve genç romancı Inoue ülkemizde modern Japon edebiyatı yeterli olarak takip edilmediği konusunda üzgün olduklarını dile getirdiler.

            Biz o zaman bu suçlamayı itiraf etmek zorunda kaldık, ve aynı şeyi Japon okuyucusuna tanıtılmış Sovyet edebiyatına isnat edilebileceğini dedik. 

            Okuyucuya önerilen Takeşi Kayko’nun yeni romanı kesinlikle bu açığı azaltmaktadır.

 

1966

BİRLİK VE SORUMLULUK

 

            Geçenlerde Kahire'den döndüm, ama şimdi yazdıklarım - geleneksel anlamda seyahat notları değildir. Ben yelpaze şeklinde palmiye ağaçları ve kutsal timsahlar, şimdiye kadar piramit girişi bulunmayanlara bugün arkeologların yeraltı tünelleri aradıkları hakkında konuşmayacağım. Aniden akşamın taze serinliğine rüzgar Sahara’nın kavurucu nefesini getirdiği zaman günbatımında Nil’i tarif etmeyeceğim.

            Arap, Afrikalı, Asyalı yazarların büyük bir grubu Kahire’nin benzersiz özgünlüğünü sessizce izlemeye ve gezileri yapmaya için çok meşgul idi. Ama, diğer taraftan, antik anıtlara olan yakınlık bugünkü düşünceleri belirli bir şekile ayarlamıştı.

            Kaderin iki büyük kıtanın - Asya ve Afrika halkları ile ne kadar zalimce davrandığını düşünmek üzücü idi. Bu halklar bütün tarihleri boyunca bilim ve sanat, el sanatları, mimari, felsefenin oldukça büyük gelişimlerini biliyordular... Burada insan ilişkilerinin temelleri belirleniyordu ve adalet ilk erdem olarak kabul edilmişti. Adalette gücü görüyordular, sevgide gücü görüyordular, iyilikte gücü görüyordular!

            Aynı zamanda, son beş yüz yıl içinde burada yazılan tarihin sayfalarından  daha da kasvetli, trajik ve saldırgan olanları hayal etmek zordur.

            XX yüzyılın 11 sadece sosyal ve ulusal kurtuluş devrimi bu cefakar toprağa kurtuluşu getirdiler. Adam başını kaldırdı, omuzlarını açtı - beyaz omuzlarını, siyah omuzlarını, kahverengi omuzlarını. Hindistan’ın büyüleyici melodisi dünya genelinde bugün çalıyor. Afrikalı tom-tom kibirli sömürgecilerin inandıkları gibi ilkel seslerin bir dizisi değildir, o bir yeteneklerle zengin olan ruhun ifadesidir.

            Asya ve Afrika'daki sömürge köleliğin uzun yüzyıllar içinde acımasızca yenilgiye tabi tutulan ulusal yaşamın sadece maddi temelleri değildi. Bu yenilgi, belki de daha kabaca ve onarılamaz şekilde kalpleri ve ruhları etkiledi. Hiçbir gerekçe olmadan insana giydirilen deli gömleği, ona çaresizlik ve  umutsuzluk verir, kendi gücüne inancı öldürür, kendi korkunç adaletsizliği ile iradeyi yok eder. Ve böyle bir adam, serbest kalınca hızla ayağa kalkması ve kolay nefes alabilmesi ve güneşi görebilmesi için bu dostluğun kolunu hissetmeli, yardımsever seslerin uyumunu olmalıdır.

            Bu basit, ama çok önemli bir fikir Hindistan yazarları tarafından ifade edilmişti. Daha 1956 yılında, onların inisiyatifleriyle, Delhi’de ilk yazarlar konferansı oluşturdu. O, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadelesinde Afrika ve Asya yazarların kolektif çabaların birleştirilmesi için başlangıç ​​noktası oldu.  Barışı koruma ve silahsızlanma fikrini koruma, kendi bağımsızlığı için mücadele eden Afrika ve Asya halkları koruma adına bu iki kıtanın yazarların sesleri çok sefer duyulmuştu.

            Delhi’de Hatıra Konferansı insanların manevi hayatların "şekillenmesinde edebiyatının önemini sadece vurgulamadı. İçten, samimi ve verimli fikri değişimi, diğer tarafa saygı göstererek yapılan tartışmalar ve onların sonucunda doğan hakikat, tüm bunlar karşılıklı anlayışın oluşmasında, deneyimle karşılıklı olarak zenginleşmeleri için, genç, yeni başlayan ve  yüzyılların geleneklerini biriktirmiş eski edebiyatların daha da geliştirilmesi için.

            Taşkent'te 1958 yılında düzenlenen Asya ve Afrika yazarların konferansı daha da önemli olay oldu. Edebiyat hareketin tarihi daha önce bu kadar geniş çapta temsili hatırlamıyordu.

            Genel onayı alan sonraki eylemlerin programı kısaca "Taşkent’in Ruhu" olarak adlandırıldı. Bu iki kelimeyi söyleyerek her bir insan neyin hakkında konuşulduğunu anlıyordu. Ve bu sadece edebi işlerle ilgili idi. Özellikle orda Taşkent’te, edebiyatın insanlara ne kadar yakın olduğunu, siyasi, ekonomik ve kültürel sorunların çözümünde ne kadar büyük etkisi olduğunu görebiliyoruz. Bunun üzerinde  görünüş olarak gülünebilir. Ama bunu dikkate almamaya mümkün değil.

            Afrika ve Asya edebiyat hareketin yönetimi için yönetim merkezi kurulmuştu – Devamlı Büro. Bu başlık aynen yazılıyordu - hayatın getirdiği sayısız ve karmaşık sorunların çözümünde onun itibarını vurgulamak için iki kelime de baş harftan.

            Seylan yazarları bu merkezin devamlı bulunacak yeri olarak onların başkenti Kolombo seçilmesini ısrarla istiyordular. Onların argümanları kabul edildi ve böylece seylanlılara Devamlı Büro’nun Genel Sekreterini seçme hakkı verilmişti. Gazeteci Senanayake bu göreve seçilmişti.

            Ondan sekiz yıl geçti. Her iki kıtada özgürlük ve bağımsızlık renkli bayraklar çoğaldı. Düşünceli yaklaşımı ve derin çözümleri gerektiren yeni sorunlar ortaya çıktı.

            Bu sorunların farkında kim olmalı, onların çözümü için kim yapıcı önlemleri geliştirmeli ve önermeli?.. Bence, bu soruya cevap verilmesi gerekmemektedir. Tabii ki – Devamlı Büro ve onun Genel Sekreteri. Ancak, yönetim merkezinde olan işlerin durumu ilerledikçe daha da fazla şüphelendiriyordu ve endişelendiriyordu.

            Sayın Senanayake Kahire'ye gelmeye gerek duymadığında ve en yüksek makama - Asya ve Afrika'nın II Yazarlar Konferansı rapor vermeye zahmet etmediğinde ilk önemli neden dört sene önce ortaya çıkmıştı. O zaman, 1962 yılında, o Taşkent ve Kahire Konferansların arasında yapılan çalışmaları hakkında en azından yazılı bir rapor vermeye zahmet etmedi bile. Onu acelen yerinde yapmak zorunda idiler ve tabii ki, rapor durumu derinlemesine analiz edemezdi, bilgili tavsiyeleri teklif edemezdi. Ve Genel Sekreterin bilgisi olmadan hazırlanan böyle belge, raporun içeriğiyle ilgili herhangi bir sorumluluğu taşıyamayan Japon yazarı Yosio Hotta ile bir toplantıda okundu.

            Konferansın aralarında, bir fincan kahve ve samimi bir kokteyl başında otelde akşam bir birçok yazar kendi şaşkınlıklarını ifade ediyorlardı: iki kıtanın edebi hareketin deneyimini organize ve koordine etmekle, özetlemekle görevlendirilen  Genel Sekreteri bir öğrenci gibi kendi görevleriyle nasıl ihmal eder? Onu iyi tanıyanlar, omuzlarını sikti - bir gazeteci olarak Sayın Senanayake nispeten bilinmeyen biri, o iş zekasıyla daha ünlüdür.

            Ben o zaman kendi fikrimi söylemedim çünkü buna hakkım olmadığını düşünüyordum: Genel Sekreteri çok az tanıyorum... Ama onun toplantıdaki muhteşem yokluğu beni de şaşkınlık içinde söktü. O raporu saymadan, önerilerin hazırlanmasına katılmalı idi çünkü onları kendisi yerine getirmek zorunda olacaktı.

            İleriye girerek şunu söylemeye gerekir, Kahire Konferansı tarafından kabul edilen Eylem Programı, neredeyse tamamen yerine getirilmedi.

            Bu, Kahire'de bazı yazarlar delegasyonların  şuphelerini dile getirmeleri tesadüf değildir: Devamlı Büronun bundan sonra Colombo’da kalması uygun mu?

            Ben o zamanki konuşmaların bütün keskinliğini çok iyi hatırlıyorum, ama durumu, Saranan-Kaar Thero Uluslararası Lenin Ödülünü kazanan şimdi Seylan Yazarlar Derneğin başkan yardımcısı olan,  Seylan heyetin başkanı  kurtardı. Ve delegeler Büronun çalışmalarını kabul edilen programın belirli bir temelinde canlandırmak için büyük yazarın samimi arzusunu görünce, onun karşısına çıktılar.

            Ancak, Sayın Senanayake Kahire Konferansın Seylan yazarlarına gösterdiği saygıyı kendine göre değerlendirdi... Kendisi için tehlikeli olan geçişi yoldaşların omuzlarında geçerek,  Taşkent ve Kahire konferansların en önemli hükümlerini aklından çıkararak ve en uzak kenara atarak, o hemen harekete geçti.  

            Bu hikayeyi oldukça ayrıntılı anlattım çünkü, Afrika ve Asya Yazarlar birliği gibi dünya kaderleri için o kadar güçlü olan kuvveti korumak istiyorsak, Devamlı Bürosunda, Genel Sekreterin davranışı, bütün bunlar bize gelecek için iyi bir ders olmalıdır..

            Bir yıl sonra, kendisini kanatlanmış olarak hissederek, Senanayake Devamlı Büronun ve İcra Komitesinin Endonezya oturumuna Sudan edebiyat kurumun başkanını Abdullah Hamit El-Amin’i kabul  etmedi, El-Amin’in yerine başka birisi oldu.

            İstenilenler ve istenilmeyenlere bu ayırım devam ediyordu. Böylece, daha sonra, Sekreterliğinin çalışmalarına, örneğin, herhangi bir bahane ile Sovyetler Birliğ’in ve Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin yetkili temsilcilerine izin verilmiyordu. Devamlı Bürosu Senanayake’nin çabalarıyla onun şahsi arkadaşların kulübüne dönüştürülmüştü ve entrika ve dedikodunun yuvası olmuştu.

            Uluslararası durumun zorlaşan koşullar altında, dünyada olup bitenler için yazarların artan sorumluluğu karşısında, bu durum tolere edilemezdi ve her şeye kendi adını vermek zorunda idik.

            Böyle doğrudan sert konuşma yakınlarda yapıldı – bu sene 19 ve 20 Haziran'da Kahire’de yapılan Asya ve Afrika ülke yazarların Devamlı Bürosunun olağanüstü toplantısında. Oturumun çözünürlüğünde tam net deniliyor ki: "O (Senanayake) sekreterliğin işini neredeyse tamamen durdurdu ve Büronun onayı ve buna yetkisi olmadan faaliyetlerde bulunarak yetkisini sıkça  suiistimal etmiştir".

            Biz, Kahire'de toplanan Devamlı Büronun ve İcra Komitesinin üyeleri, görüş alışverişini yaptık ve mevcut durumda hastalığı içe atmaya suç olacağı sonuca vardık. Devamlı Büronun bulunacak yeri olarak Kahire seçildi, Genel Sekreterin sorumluluğu ise - Mısır yazarlarına devir edildi. Sonuçta Afrika ve Asya Yazarların hareketini çıkmaz yoluna getiren durum ancak bu şekilde değiştirebilirdi.

             Buna pek çok örnek vardır. Bilindiği gibi, 1962 yılında Kahire Konferansı, Devamlı Bürosunu Afrika ve Asya yazarlar ilişkileri komitelerin daha olmadıkları ülkelerde oluşturmakla emretti ve mevcut olanları her şekilde güçlendirmekle görevlendirdi. O bu komitelerin faaliyetlerini koordine etmekle, deneyimlerini özetlemek ve  edebi eserlerin sürekli bir değişimi yapıması için Büroyu görevlendirmişti.

            Kahire Konferansı, aynı zamanda, 1962 yılında, "Büroyu yılda en az iki kez toplamaya" tavsiye etti. Bu madde kritik sorunları çözmek için kararların meslektaşlar arasında kabul edilmesini ve kolektif sorumluluğun olmasını vurguladı. Ama özellikle bundan Senanayake korkuyordu ve kaçıyordu. Son üç sene içinde, Büro hiç toplanmadı ve biz hareketin gecikmiş sorunlarını ortaklaşa tartışma fırsatından  yoksunduk.

 

            İşte bu yüzden sabır fincanı taşıttıran son damlası Büro kararın  tahrifi oldu – savaşan Vietnam’ın dayanışmasına adanmış Pekin'de olağanüstü konferans toplanması hakkında karar iki veya üç üyenin yardımıyla kabul edildi!

            Pekin görüşlerin özgürce ve samimi alışverişi için en ideal yer olmadığını söylemeye gerekir. Ve bazı ülkelerin büyük ihtimalle oraya kendi  heyetlerini göndermeyecekleri önceden tahmin edilebilinirdi.

            Başka bir şey hakkında söz etmeden, olağanüstü konferansını toplanma kararını Devamlı Bürosu değil, yalnızca İcra komitesi alabilir. Ama Senanayake sadece kendisinin uygun gördüğü şeyi yapmaya alıştı ve bu yüzden Pekin'de konferans  düzenlendi. Bu arada, Genel Sekreteri de ona katılmadı.

            Bununla ilgilenmeye onun zamanı olmadığı belli idi. O Colombo’da işlerini halletmeli idi: Senanayake orda kamu parasından otuz bin rupiyi arkadaşları için kulübü oluşturmak için ve sonra onun sahibi olma umuduyla zimmetine geçirdiği ortaya çıktı. Bana 1962 yılında daha Kahire'de söylenen "İş adamın dirayeti" etkiledi! Neyse, Seylan yazarlar zaten Senanayake’yi işten alarak, yönetici olarak Martin Mikromosinga’yı seçtiler.

            Büyük ve asil işin liderlerine vicdansız bir insan gizlice yakınlaşıyorsa, onun işin üzerine de gölge atması kaçınılmazdır. Afrika ve Asya yazarların iletişimleri genişletilmedi ve sağlamlaştırılmadı. Bir çoğu bu seneler içinde koptu. Sovyet basınında son Kahire olağanüstü oturumun çözünürlüğü yayınlandı ve orada şu deniliyor: "Bugünkü Genel Sekreterin çalışması oldukça kötü, Seylan merkezin onun acil sorunların görmezden gelmesi, rasgele, yasadışı hareketi birçok yazarın hayal kırıklığına neden olmuştur, kuruluşa olan güvenini zayıflattı".

            Aynen böyle olmuştu, ve şimdi bu inancı yeniden yaratmak için büyük bir çaba gerekir. Kahire’de Colombo’daki kurumun Başkan Yardımcısının Saranankaara Thero’nun sözleri kulağa çok rahatlatıcı geldi: " Bizim yeni Seylan Yazarlar Birliği sizi her konuda destekler". Hatayı itiraf etmek ve bunu herkesin duyacak şekilde söylemek için kendisinde cesaret bulan Saranankaara’nın ağzından bunu duymak insancasına memnun ediciydi.

            Bu yıl Haziran ayında Afrika ve Asya yazarların Kahire'de toplanmaları hayal kırıklığın farklı şekillerde kendini gösterdiği demektir. Bazılarında - fişi çekmek arzusunu uyandırıyor; diğerleri ise eyleme motive ediyor. Colombo’da ortaya çıkan durumu sadece tartışmaya değil, bir de sanatsal kelimenin yardımıyla emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı,  yeryüzünde yaşayan halkların özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine katılan kurumun faaliyetini bir şekilde canlandırma yollarını bulmaya lazımdı.

            Böylece BAE Yazarlar Derneğine Devamlı Bürosunun olağanüstü toplantıyı çağırma inisiyatifini üstlenmeleri ile ilgili ricası oluştu. Mısır yazarlarına müracaatı oldukça mantıklı idi ve belli bir ölçüde sembolik idi çünkü dört yıl önce ilan edilen kolektif sorumluluğun ve çalışmada meslektaşlığın bozulmuş prensiplerini Kahire’de yeniden kurabilirdik.

            Devamlı Bürosu'nun on üyeden Kahire'de altısı toplandı: Kamerun, Sudan, Birleşik Arap Cumhuriyeti, Hindistan, Seylan ve Sovyetler Birliği. Her bir ülke tam teşekküllü bir edebiyat kurumu, yazarla temsil edilmiştir, özellikle yazarlarla.

            Endonezya’da bugünün anti-demokratik rejimini iğrenmeden ve temsilcileri ile Kahire’de aynı masa başında oturduğumuz hakkında  Sinhua Haber Ajansı'n yalan ifadeyi katiyen reddetmek için bunun altını özellikle çizmek istiyorum. Gerçekleri  değiştirme Sinhua için alıştıkları bir durumdur, ama gerçek şundadır -  Endonezya’nın vekili Kahire’de  oturuma katılmak için ısrarla izin talebi için Devamlı Büronun tüm üyelerine gerçekten başvurdu ve Endonezya edebiyat Ligi'nin başkanı Sitora Sitomorang ona yetki verdiğini ispat etmiştı. Ama avukatın istekleri her yerde reddedildi.

            Biz, Devamlı Büro üyeleri, Asya ve Afrika'da edebiyat hareketine sadece yazarları çekeceğiz diye Kahire'de kesinlikle anlaşmıştık.

            Olağanüstü  oturumun çalışmaları geride kaldığında, onun toplantısı gerçekten gerekli ve acil bir hareket olduğunu artık söyleyebiliriz. Birlikte 1962 yılında Genel Sekreteri konusunda yeterli sertlik olmadığı konusunda hep birlikte şikayet ettik. Kitap bölümünde bir şey beğenmiyorsak  onu bir kez daha yazabiliriz. Ne yazık ki, son dört yılı farklı bir şekilde yaşayamayız.

            Ama bazı şeyleri düzeltebiliriz: oturum katılımcıları oybirliğiyle Devamlı Büronun  ikametgahı olarak Colombo’yı değil, Kahire’yi seçmeye kara aldılar. Ünlü yazar ve tanınmış adam OAF Youssef El Siban Genel Sekreteri oldu. Çok fazla zaman geçmeden  Afrika ve Asya ülkelerin yazarları kendi edebiyatların kaderleri ile ilgili kardeş endişesini hissedeceklerinden emin olabilirsiniz. Edebi yayınların broşürleri - Cezayir, Vietnam, Suez şiir koleksiyonları gönderildi, aylık bültenin yayınlanması  planlanıyor, her üç aylık edebiyat dergisi oluşturuluyor.

            Son zamanlarda kolektif karar alınmasını gerektiren bir çok soru oluştu. Bu nedenle, Kahire'de Asya ve Afrika'da yazarların düzenli konferansın toplanması için organizasyon komitesi kuruldu. Komiteye Birleşik Arap Cumhuriyeti, Seylan, Hindistan, Sudan temsilcileri yer aldılar.

            ...Bence bu satırları okuyan herkes palmiye ağaçları, timsahlar, piramitler hakkında niye anlatmadığımı anlarlar diye düşünüyorum...

            Kahire'de çalıştık. Şimdi bu işin meyve vermesi için tüm yazarların kuvvetlerini birleştirmemiz lazımdır.

 

1966

 

 

YENİ VE NEŞELİ GÖRÜŞMELERE KADAR

 

            Dünya kültürün, maddi ve manevi değerlerin oluşturulmasının tarihsel misyonuna halklar aynı anda gelmedikleri bilinmektedir. Bazıları erken uyandı. Bu sadece coğrafi koşullarıyla belirlenmedi. Küçük Ermenistan bu ülkelere dahildir. Eski zamanlarda, Hindistan, İran, Mezopotamya, Yunanistan, Bizans gelişirken Ermenistan onlarla devamlı iletişimde idi.

            Halkların yakınlaşmasını teşvik eden uluslararası ilişkilerinde Ermenistan derin bir izlenim bıraktı. Ünlü "İpek Yolunda" Ermeni atından inmezdi. Batı ülkelerin insanlar "Altın Hindustana" daha yolu bilmediklerinde küçük ülkenin insanları onu bir ucundan diğer ucuna kadar dolaşıyordular.

            Onun cesareti ve direnci test edilirken Ermeni halkı çok sefer zor dönemden geçtiği bilinmektedir. Ancak bu ölümcül savaşlarda o ayakta kaldı. Dağ ülkenin insanları derin geçitlerde ve kayalıklarda yolunu bulabildikleri gibi dünya çatışmalar dikenli yolunda hatasız olarak yollarını buluyordular.

Her taraftan onu çeviren düşmanlar, her köşede saklı idiler, Ermeni halkın manevi bütünlüğünü yok edemedi. O yenilginin acısını çekti. O düşüyordu, ama sonra hemen kalkıyordu, çabucak kendine geliyordu, yorulmadan sınırlarını güçlendiriyordu, dikkatle manevi zenginliklerini koruyordu. Günümüzde yetenekli Ermeni müziği ve şarkısı, şiiri ve resmi tüm dünyada, tüm kıtalarda tanıtılmaktadır.

            967 yılında, Ermeni tiyatrosu 2000’ci yılını kutladı. Milli sanat tarihi daha ilkçağında başladı. Eğer şarkı, müzik ve şiirlerin genellikle tiyatrodan önce doğduklarını düşünürsek, kardeş halkın orijinal kültürü derin kökleriyle yüzyıllara indiği açıktır. Sovyet Ermenistan’ın edebiyatı, sanatı, bilimi hakkında okuyucular iyi biliyorlar. Ben Ermeni şiir ve mimarisinin sadece en azından ayırt edici özelliklerini belirlemeye istiyorum. Bu son derece yüksek yaratıcı uçuşu ve belirgin milli karakteridir.

            Dünya kültürünün Vakfı aldıklarından değil, insanlığa verdiklerinden oluşur. Her bir ustalığın kendi rengi, kendi sesi, kendi yüreği olmalıdır. Öğrendiğin ve dünya kültüründen aldıkların için, insanlara karşı  ödenmeyecek kadar borçlusun. Ermeniler küçük ama aynı zamanda yetenekli bir halk. Bu bakımdan onlar taklit edilmesi için iyi bir örnektir.

            Ermeniler, her yerde ve her zaman mizaçlı ve hayatsever birileri. Geçen sene mart ayında, kardeş cumhuriyetin Yazarlar Birliği birinci sekreteri Eduard Topçyan ile Lübnan'ı ziyaret ettim. Beyrut'ta Ermenice günlük on gazete yayınlanıyor. Az sayıda olsa da, ama on gazete! 

            Lübnan’ın başkentinde – 65 tane Ermeni ortaokulu var ve onlarda muhakkak anadili, Arapçayı, Fransızcayı, İngilizceyi öğreniyorlar. Buna ek olarak, yükseköğretim okullarını kazanmak için lise mezunları için hazırlık kursları vardır. Ve yine de, Ermeni halkın temsilcileri ile konuşurken, onların sözlerinde kalbe sonsuza kadar değerli Aystan’a karşı üzüntü ve özlem açıkça duyuluyordu.

            Büyük Ekim Devrimi Kazak ve Ermeni halklarını dostluk bağlarıyla bir aile bağladı. Bizim güzel bülbüllerimiz – Goyar ve Kulaş çok yakın arkadaşlar idi. Ermeni Ambartsumyan galaksinin sırlarına, Kazak Satpayev ise - yer kabuğunun iç sırlarına girdi. Bizim yazar ve şairler arasında büyük ve uzun süreli dostluk vardı. Kazakistan’ın demir dışı metalurji ve petrol sektöründe mükemmel yüzlerce Ermeni uzmanı çalışmaktadır. 

            Kazak halkı kalplerinde sınırsız aşkla Ermeni halkın şanlı oğlu Levon İsayeviç Mirzoyan’ın görüntüsünü saklamaktadır. Zor yıllarında o, Cumhuriyetin Komünist Partisi Merkez Komitesin birinci sekreteri olarak, kendisini yetenekli bir organizatör, ateşli Bolşevik olarak gösterdi. L. İ. Mirzoyan’ın imajını yeniden yaratan Aljappar Abişev’in piyesi Ermeniceye tercüme edildi.

            On günleri sırasında kardeş halkın sanat ve edebiyatının en iyi temsilcileri bize kendi şarkılarını ve danslarını, resimlerini ve kitaplarını - Ermenistan'ın zengin olduğu bütün manevi değerlerini getirdiler. Aramızda binlerce kilometre var, ama biz kan kardeşiyiz, kalpleri birlikte çarpan büyük Sovyet ülkenin insanlarıyız. Bu günlerde Ayastana elçilerini açık kollarla başkentimiz, madencilerimiz ve metalürjilerimiz, yetiştiricileri buğday ekincileri ve hayvancıları karşıladılar. Ve her yerde yürekten sözler duyuluyordu: "Hoş Geldiniz, Ermeni kardeşlerimiz!"

            Yani bugün, on günün son günlerinde, biz diyoruz: "Güle güle, can kardeşlerimiz! Yeni ve neşeli görüşmelere kadar! Güneşli, sonsuza kadar genç sanatınızla getirdiğiniz büyük sevinç için Rahmet!"

 

1968

 

 

 

BİZ ONU SEVİYORUZ

 

            Milli Kazak yazı edebiyatı kendi arayışını sıfırdan başladı. Kanonik engelleri aşmaya gerekiyordu, aynı zamanda insanların dilsel unsurlarını bozmadan, tam tersine onun bütün özelliklerini dikatle koruyarak, Kelimenin etkin gücünü güçlendirerek ve genişleterek stilinde ve şeklinde kendi yazma tekniklerin keşif kahramanlığını yapmaya gerekiyordu. Ama bu sorunu ortadan yok etmiyordu. Kazak düzyazı, şiir görevin öncüler önünde daha da zor bir sorun vardı. Kazak sanatçıların  yaratıcılık bilinçlerin büyümesinin süreci şimdiye kadar dünya medeniyetin en küçük merkezlerinden kopuk olan yaşamın kendisinin temelleri, tarzlarını sarsan devrim değişiklikleri ile çakıştı, daha doğrusu dikte ediliyordu.

            Ekim değişimlerin canlandırıcı rüzgarı Kazak bozkırlarında kuzeyden uzatılıyordu. Bu yüzden Saken Seyfulin, İlyas Djansugurov gibi devrimci yazarlar ve onların ardından şimdi büyükleri olarak adlandırılan kuşağın kalem ustaları öncelikle ilerici bayraklarını asla indirmeyen, büyük hümanist ideallerinden asla geri çekilmeyen büyük Rus edebiyatın kazandiği tecrübesine başvurdular. Halkına Puşkin şarkılarını hediye eden ve  Rus demokrasi düşüncesine saygıyı vasiyet eden Abay’dan, olağanüstü bir sıcaklık örneği olan  dünya edebiyatı dehası Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ile arkadaş olan Çokan Valihanov’dan bize gelen ve gereç olan Belinskiy ve Gertsen, Çernişevskiy ve Dobroliubov’un halkın ruhunun derinliklerinde doğan ileri, demokratik, devrimsel her şeyi ile tanışma ihtiyacıdır. Kalpten olan halkın, etinden ve kanından gelen ve insanlığın bildiği en parlak yeteneklerinden biri olan İvan Sergeeviç Turgenev’in yeteneğidir. Onun kudretli yeteneğin çekici gücü hiç bir tanımlara uymuyor.

            Benim yakın arkadaşlarımdan biri, genel olarak karakteri yumuşak olmayan biri, geçmişte askerdi, Turgenev’i ne kadar okusa da hep heyecan verici yenilik hissi onu bırakmadığını itiraf etti.

- Ben şaşırıyordum ... ve ağlıyordum - ebediyen güzel aşkın zaferi karşısında sevinç gözyaşlarından çekinmeden dedi o.

            Arkadaşımı anlıyorum, saf, fedakar ve bu nedenle belki de üzücü, ama her zaman iyiliğin mutluluğuna, gururlu ve adil kalpli insanın hak ettiği tek mutluluğa değişmez tutkusuyla çağıran Turgenyev aşkın şarkıcısı idi ve hala da öyle kalıyor.

            Derinden milli yazar her zaman iyilik ve sevgi hakkında evrensel tanıtımların tepesinde durdu ve duracaktır. 

            Kelimenin büyük sanatçının edebi mirası hakkında söylemeye gerek bile yoktur. Onu biliyorlar, onunla büyüyorlar ve olgunlaşıyorlar. O muhteşem ustaya has olduğu gibi kolayca ve rahatça insan ruhunu, doğanın, yaşadığımız her şeylerin güzelliğini, ve daha fazlası – kendimizin ne olduğumuzu görmeye öğretiyor.

            Ruhu hümanist olan İvan Sergeeviç Turgenev, zulüm, korkaklık, yapmacık olarak anladığı ve algıladığı bütün şeyleri, onun için  kötülük olan her şeyi ancak kalemiyle vurabilirdi.

            Öfke ve umutsuzluk, cömertlik ve iyilik ağıtı (ve benim için bu paradoksal olarak görünmüyor), tok cehaletin aptalca kibiri üzerine broşürü - "Mumu"yu hatırlayın.

            Ve beni şaşırtan daha bir şey: Turgenyev diyelim ki özel yaşamında ılımlı görüşü olan liberaldir, ama bir sanatçı olarak ve eserlerinde her zaman devrimci fikirlerin tarafında olmuştur. Halkın konuşma tarzını biliyordu, derinden ve yakından onu hissediyordu. Rusça Sözlüğü onun keşfettiği sözleriyle zenginleştirildi. Ve burada şaşırtıcı derecede geniş bipolarlığın bir örneğidir. Soğuk "nihilist" ve en nazik "hışırtı" - "icat" edilmiştir, onun insanlar arasında ve insanlar için bulduğu sey.

            Sıkı, özgürleşmiş ifadeyi oluşturan ve en samimi lirizmin şarkıcısı, dünyanın sadece en ulu oğulları sevdikleri gibi toprağı insanlar kadar seven  stilist. Fakat aynı zamanda İvan Sergeyeviç, öncelikle Anavatan’ın oğludur.

            Benim için onun kadar daha da  yakın bir kişi, İnsan ve daha sonra bir yazar olarak var mı, bilmiyorum. Onun kitapları Kazak diline tercüme edilmiştir. Ve o Kazak okuyucu tarafından sevilmektedir. Çeviri çalışması bizim için ustalık okulu olmuştur. Kendi 150 yaşında İ. S. Turgenev hala güzelliğin sırlarını deşifre etmeye, anlamaya bize yardımcı oluyor. Ve bu  büyük Rus edebiyatın büyük ustası hakkında sözüm, bir dost ve insanlığın kardeşi olarak bizim aramızda olan, ona yaşayana saygı ve sevgi sözümdür.

1968

 

 

 

YILLAR VE BOZKIR

 

            Bu kitabı özel bir beğenmeyle okudum çünkü neredeyse kırk yıl boyunca onun yazarı ile tanışıyorum ve ikimiz de yirmilerin sonunda ve otuzların başında edebiyata katılan nesle aitiz.

            "Vatan ve gurbet" kitabını özel bir beğenmeyle okudum çünkü yazar için her yeni kitap, okuyucuları ile her yeni buluşma onun hayatın, bu kadar eski olan sözcüğü kullanmaya mümkün ise eğer canın vazgeçilmez parçacığı olduğunu kendim de bildiğim için.

            İvan Şuhov’un  yeni kitabında ilk önce açıkça belli olan belgesellik  arzusunu hissettim. Bu heveslik değil ve modaya düşkünlük te değildir.

            On beş sene önce İ. Şuhov birincilerden biri olarak bakire topraklara gitti, onun gelişimini daha yeni başlamıştı. Ve onun için kelimenin banal anlamında "sanatsal seyahati" idi, "ilginç malzeme toplama yolculuğu" idi. Kendisi Kuzey Kazakistan’ın yerlisi olarak o bakire topraklarında olup bittiklerine dikkatle bakıyordu, gördüklerini anayurdun uzak ve yakın geçmişinde olanlarla kıyaslıyordu. "Vatan" kitabın bölümün tamamını (Iki şey hariç – A. M. Gorkiy ile alakalı anılar) - Kuzey Kazakistan’ın figüratif duygusal kroniği olarak kabul edebiliriz.

            Ya kronik ise dolayısıyla zaman kapsamı da büyüktür. Biz Kazak köylerin komşuluğunda Kazak askerlerin köylerini görünümlerini buluyoruz, ilk yerleşimcilerle birlikte onların zorluklarını ve felaketlerini yaşıyoruz ve Stolipin uşakların resmen gösterişli heveslerinde İlk Dünya Savaşı başlandığında sözde Rusya'nın çiftliklerin çoğu ekonomik olarak güçlendirildiklerini söylerken öfkeniliyoruz. Maksim Jigalov’un kalıtsal Kazak ailesiyle birlikte ("Kış öyküsü") devrimci olayların karmaşıklığını yaşıyoruz ve daha sonra kollektifleşmenin tanıkları ve katılımcıları oluyoruz, "sayfalarda, fırtınadan sonar sakinleşen göçeben köylerinde ve sakinleşen Kazak köylerinde, eski yöneticilerini ve lortlarını dört tarafa dağıtan – şurda ve burada ve aynı derecede kolay olmadan, kalka düşe, gıcırdıyla ilk aşamada sıradışı gelenekler ve ilkler yanında başka kurallar yaratılıyordu. 

            Yazar hiç bir şeyi basitleştirmiyor. Ve köyü kömür eden yangın, ve kundakçılara karşı erkeklerin kaba kuvvet kullanımı, tüm bunlarla "Fakirlik" ve "Köle" gazetelerin genç gezici muhabiri İvan Şuhov karşılaştı, onu yirmi dokuzuncunu yılın sonbaharında köy muhabiri olan Aleksyi Strunnikov’un ve  genç öğretmeni Komsomol üyesi olan Lena Gançenko’nun cinayet koşullarını araştırmaya için Kustanay’ın uzak bir köyüne göndermişlerdi.

            Ben bu sayfaları tekrar okuyorum ve onların arkasından benim için aynı anda ve aynı topraklarda yaşananlar canlanıyor. Ama bu sadece benim nesil okuyucuları Şuhov’un düzyazısını değerlendirebilirler diye anlamına gelmez. Daha genç ve çok genç olanlar onu, insan kaderleri, ülkemizin tarihi için çok önemli olan geçmiş yılların canlı bir göstergesi olarak algılarlar.

            Zamanla, eleştirmenler bu yüzyılın ikinci yarısın edebiyatı için olağanüstü olan bir tek olguyu anlarlar ve onunla ilgili kararı alırlar. Ben ona tarz anlaşılmazlıkların silinmesi derdim. Aslında, ne tür tarz tanımını "Vatan ve gurbet"in ön sayfasına koyabiliriz eğer kitapta kısa öyküleri, denemeleri, anıları, seyahat notları ve şiirleri buluyorsanız...

            Onlar sanki birbiriyle bağlı değiller, ama bir araya toplanmış olarak, tam bir bütünlüğü temsil ediyorlar. Ve eğer daha önce ben belgesellik hakkında konuştuysam, hayatında büyük değişikliklere neden olan kararı aldığı anda bir adamla karşı karşıya geldiğimiz "Gece fırtınası" hikayesinde aynı icat edilmediğini hissediyorum.

            Benim görüşüme göre bu cesurca ve bu bölüme "Şiirim"in dahil edilmesi doğrudur. O, doğal olarak hikayeler, denemelerin yanında onların içinde bir şeyi anlatarak, bir şeyi tamamlayarak duruyor.  Örneğin, "Altın dip"te anlatım sırasında kaderini belirleyen toplantıdan sonra kaçmayı başaran ve  misilleme olarak köyü ateşe veren sadece kundakçı ağaları anlatılıyor. "Benim şiirim"de herkes hakkında ve her şeyi bilmek zorunda olan realist yazar, onların davranışlarını motive ediyor. O beş duvarlı evlerin sıkıca kapatılan panjurların arkasına bakmaktan korkmuyorlar:

Kollarını sıvayıp, silahı almaya

Zamanı gelmedi mi

Cellat?

Ve o gizli işe

Korkuyla sarılan gece karanlığında

Soyguncu rotiyi 

Elleri sert akrabaları

Kaldırmaz mısın?!

 

            Yıllar sonra yazar kendi adına, nesli adına  "Bozkır ağaların kafalarına çökertme kasırgası kırıldığı" zamanı hatırlıyor.

            Ve başka bir savaş – İkinci Dünya Savaşı - bozkır hikayesinin bölümlerinden birisi oluyor: "Anavatan Dumanı" - Sibirya Kazaklarına bu mektuplar savaş sırasında yazılmıştı ve yazar onları yeniden değiştirmediği için çok doğru yaptı. Değişiklikler yapıldığı sıra tonu kaybedilebilir, yoksa şimdi mektuplar o yılların canlı sesidir. .

            "Vatan ve gurbet" kitabın izlenimlerini paylaşırken, ben yerin fazlasını "Anavatan"a ayırdım. Önceden de söylediğim gibi, İ. Şukhov tarafından anlatılan insanları ve yerleri tanıyorum ve bir sürü anıları canlandırıyor, kitabında olanlara karşı yazarın davranışıyla etkiliyor.

            Kitabın ikinci bölümü - "Gurbet"tır. Birinceye göre çok uzak malzeme. Ve gerçekten  Kuzey Kazakistan bozkırlarından İ. Şuhov Sovyet yazar ve gazeteciler grubuyla birlikte ziyaret eden  okyanusun ötesinde bulunan ABD'ye bir köprüyü kurmaya çalışın. 

            Kendim oldukça çok seyahat etmek zorundayım ve başkasının hayatın içine girmek ve daha yakından bakmaya, Yaşam tarzlarına göre, psikolojilerine göre senden uzak olan insanların endişelerini, sevinçlerini ve kederlerini anlamaya ne kadar zor olduğunu biliyorum

            Şuhov büyük ölçüde bunu başardı. Onun gözünden bugün Amerika Birleşik Devletlerine dünyada kötü bir ad oluşturan şeyler kaçmıyor. Ama sade Amerikalılarda bizi çeken şeylere de gözünü kapamaıyor: onların çalışkanlıkları, işi organize etme yeteneği, resmi Amerikan propagandasına rağmen Sovyet halkına hayırsever davranışları. 

            İvan Şuhov’un "Vatan ve gurbet" kitabına bu yanıtımda ben ayrıntılı olarak içeriğini tekrarlamaya istememiştim, ben onun genel yöneliği hakkında düşünmeye istiyordum ve aynı zamanda yazarın kendi eseri için seçtiği yasalarına göre yazarı yargılamaya çalıştım.

            Böylece, kitap çıktı ve okuyucuya ulaştı, yazar için ise o geçmiştedir... Onun yeni fikirleri ve düşünceleri vardır.

            Tüm yazarlar gelecek için planları hakkında konuşmaya istemezler: bu planlar her zaman gerçekleşmez, ama onlar hakkında birilerine söylediysen iptal edilemez taahhüdü kabul etmiş gibisin.

            Ama yakında Şuhov ile görüştüğümde o bir otobiyografik romanı üzerinde çalıştığını söyledi. Aynı bozkır ve aynı yıllar - çocukluk ve ergenlik ve yetişkinlik, ilginç insanlarla tanışmalar ve böyle tanışmalar çoktu...

            Kapaktaki adları onların yazdıklarını okumaya arzusunu uyandıran yazarlar vardır. Benim için, İvan Şuhov böyle yazarlar içindedir ve şimdi ben onun yeni kitabını bekleyeceğim.

 

1969

 

 

MACAR ARKADAŞLA BİR KELİME

 

            Yazarlardan, bilim ve kültür adamlarından, özgür sosyalist yaşamın kurucular ortaklarından size selamlar.

            Şimdi altın buğdayın zahire ambarına dönüştürülen eski Kazak toprağından size selamlar, iki bin yıl önce İrtış, Yelisey, Turgay ve Tobol’un bereketli kıyılarında bizim atalarımız sizin atalarınızla yan yana yaşayan toprğından.

            Sovyet ordusuyla birlikte bir yirmi beş sene önce Macar topraklarını Hitler işgalcilerden kurtaran ve Budapeşte’nin üzerine özgürlük ve bağımsızlık bayrağını kaldıran eski Kazak askerlerinden size sıcak selam.

            Macar kültürün on günlüğünü Kazakistan büyük ve neşeli kendi bayramı gibi bekliyordu. Ve burada mesele sıkıntılı tarihi anılarda değil, yeni hayatın, komünizmin inşaatçıların kardeşlik duygusundadır.

            Tarihinizi hiç olmazsa yüzeysel olarak bilenler, sizin özgürlük, reformasyon ve karşı reformları için çok asırlık mücadelenizi, Macar halkının gerçek kahramanları ile – Gyorgy Doge, Ferenc Rákóczi, Lajos Kossuth, Balassa Balint ve Miklos Zrinyi’nin şiirlerini, büyük Petofi ve onun yoldaşı János Szent devrimci-demokratik şiirlerini bilenler edebiyat ve sanatın farklı tarzlarında başyapıtları oluşturan halkınızın manevi ifadesine kayıtsız kalamaz.

            Macarca çok kez asimilasyon politikasın etkisi altında oldu ve onun arkasından milletin kendisinin asimilasyon olmanın gerçek bir tehditi oluşmuştu. Ama Macar halkın özgürlük ve bağımsızlık savaşçıları milli kültürün bağımsızlığını savundular, onların aralarında çok onurlu şairleriniz yer almışlardı. 

            Benim görüşüme göre, XIX yüzyılın Avrupa devrimci-demokratik şairlerin arasında sadece özel olan değil, bir de birinci yeri alan 1848 yılında devrimin lideri Sandor Petofi yazdı:

Ben aşkı ölüm kazanmaya hazırım.

Özgürlük için ben seni feda ediyorum, aşk!

Bu büyük şairin ülkemizde yaygın olan sanki güneş ışığından yanan kırbacı saran şiirlerini iki manada yorumlamaya mümkün değildir.

            Bela Illes, Antal Hidas ve Mate Zalka1919 yılın Macar Sosyalist Devrimin şarkıcıları, çok milli Sovyet edebiyatı ile o kadar sıkıca birleşti ki, onların etnik kökenleri hakkında belki de her bir Sovyet okuyucusu hatırlamıyordur.

            Macar edebiyatı, özellikle şiiri, bizim milli şiirlerimizle içeriğiyle, sosyalist edebiyat formuyla uyumlu, genel olarak dünyanın en iyi şiirleri ile uyumludur. Onun için milli kısıtlamalar, tematik darlığı ve eski geleneklere bağlılık yabancıdır. Ve bu edebiyatınızı sadece anlaşılabilir değil bir de aynı zamanda okurlarımıza yakın yapar.

            Çünkü modern okuyucu şiirin amacını Petofi anladığı gibi aynen anlıyorlar:

Şarkı söyle boş eğlence uğruna değil

Yaygara dünya uğruna!

Kutsal bir lir alırken

Kahramanlığa hazır ol, şair.

Sadece kendi sevincini ve acılarını

Eğer övmek istiyorsan,

Aziz telleri kirletme -

Yaratıkların lazım mı o zaman?

            Bizim halklarımız arasında Macar şiir ve müziği, Macar dansları son derece popülerdir. Sizin şiirlerinizi en iyi Sovyet şairleri: Tihonov ve Marşak, Martınov ve İsakovskiy, Çukovskiy ve İnber tercüme ettiler. Macar vokal ve enstrümantal sanat eserleri en iyi Sovyet sanatçıların repertuarlarının bir parçası haline gelmiştir.

            Sevgili arkadaşlar, siz ruhu bir olan, manevi değerleri ile ilgili ideolojik ve sanatsal görüşleri sizinle bir olan kardeş cumhuriyetine geldiniz.

            Sizin on günlüğünüz Kazakistan’ın her yerinde onurla karşılanacağından ve her yerde vedalaşırken size "Elveda" değil de "Güle güle" diyeceklerine eminim.

 

1969

 

 

O BİR ŞAİRDİ

 

            Komünist, devrimin askeri, yazar ve devlet adamı olan bu harika insan hakkında anılarıyla alakalı hatıra vurguları zaman içinde düzenlemek kolay değildir. O her şeyi ile yakışıklı idi – yüzüyle, şekliyle, sürekli mütevazı ve zarif olan giyimiyle. Onun büyük gözleri aktif düşünceyi, sesi,  konuşma şekli ise - gazetecinin tutkusunu, partiye odaklı yılmaz sözcüyü. Anılarımda o böyle yaşıyor.

            Biz, Orenburg işçi okulun üç öğrencisi Kazak Özerk Cumhuriyeti'nin oluşumun üçüncü yıldönümüne adanmış gala akşamında bulunmakla şanslıydık. Biz genç ve bilgi susuzluğu ile dolu idik. Can bozkırlarımıza Ekimin getirdiği yeni hayatın yeni başlangıçları ​​çekiyordu. Onu mutlu kaderi hakkında Kazak halkın ve onlarla birlikte ve onlar kadar Rus halkların en iyi oğulları hayal ediyordular. Yani bizi, hayata yeni yeni adım atanları, en parlak beklentilerin yüksek tepesi  taşıyordu gibi.

            İşte böyle, bana göre, hayatımın ve işçi okulundan arkadaşlarımın hayatlarında belirleyici bir döneminde ben onu duydum. Biz biraz geciktik ve salonda izleyicilere yakın olarak, her nasılsa bütün öne eğilerek konuştuğu an girdik:

- ...Devrimimiz ateşinde "La Marseillaise" komünist dönemin büyük marşına - "Enternasyonal" yeniden eritilmiştir!

            İfade gururla söylendi, o kalpten, sıcakla geliyordu. O, doğruluk savaşçısı, kendi yılmaz mizacı, inancı, ve insanlara karşı olan sevgisi ile tamamen onun içinde idi.

            genç, yeni doğmuş cumhuriyetin Halk Komiserler Konseyin Başkanı Saken Seyfullin konuşuyordu.

 

            Kazakistan’ın milli kültürün geliştirilmesine sanatsal çalışmalarıyla yaptığı muazzam katkısı hakkında yıllar mesafe uzaklığında konuşmaya artık daha kolaydır. Ve evimizin özgürlük gökyüzü altında onun maddi zenginliklerin artması için gerekli her şeyi kazanması için çok şey yaptı.

            O zaman bugüne yolculuk yeni başlıyordu. Her şey sıradışı görünüyordu ve nasıl anlatsak ki yüce torensel.

            Konuşan heyecanlı idi. Toplantı hararetle geçiyordu. Hatta ihtiyatlı bir şey salonun atmosferinde hissediliyordu. Toplandılar. Bir gün kutlanıyor. Bayram. İyi. Ya sonra ne? Ama sonra olacaklar bazıları için belli, olumlu ışığında görünmüyordu. Onlara öfkeli sözlerini Saken yönlendirir daha. O onları arıyor ve bulur, ve devrimin kendi geniş yolu üzerinden atmanacaklara ceza kararını söyleyen onun sesi titremez.

            Seyfullin hazırlanmış bir metin olmadan konuşuyordu. Hazırlıksız konuşma, dinleyicilerle genellikle kabul edilen iletişim aracı idi. Leninist prensibi olan güvenirlik konuşma yapmayı Seyfullin de  takip ediyordu. Konuşanın dili (o Rusça konuşuyordu) özel bir tarzı ile farklı değildi. kelimeler bazen biçimsiz şekilde geliyordular, deyimler hatta inişli çıkışlı gibi görünüyordu. Ve hepsi bir konuşanı yoğun bir heyecan olmadan, heyecan verici ilgi olmadan dinlemeye imkansızdı. O, anlattığı düşüncelerin somutluğuyla ikna ediyordu, herkesi: dostları ve düşmanları, son olanlar o günlerde daha var idiler ve saklanarak şu ya da bu şekilde hareket etmeye çalışıyordular, aynı derecede ilgilendiren önemli ve esas şeyler hakkında söylüyordu. Özellikle onlara o sertçe ve uzlaşmaz şekilde dedi:

            - Devrim için onunla yarı yoluna kadar gelen değil, başından olmasa ama onun bayrakları altında sonuna kadar, nihai zafere kadar gitmeye için ona katılan değerlidir. Ama onda kişisel kazancı için kendine sıcak bir yer arayan, o bizim ortak işimize mezar kazmaya çalışıyor, kazıyor!

            İlk sıralarda onay sesleri ve alkış çığlıkları vardı. Onların ardından alkışlar bütün salonu sardı.

            "Yoldaşlar", o zaman adlandırılmışlardı, Şubattan Ekime kadar yoldaşlar, onları Halk Komiserleri Konseyin Başkanın prensipli pozisyonu direk korkutuyordu veya uygun değildi, alaycı gülümseyerek. Ama açıkçası, onlar kendi içinde değildiler. Seyfullin nasılsa, aniden resmi tonundan çekildi. Sesi yüksek, yoğun notlarda geliyordu.

- Siz bana kültür hakkında söylemeyin - diye bakışla birisini aradı ve gereken birini buldu -. Bunun hakkında sohbet edecek siz değilsiniz. Aç olan Volga bölgesi için çok gereken beş yüz büyük baş hayvanı siz sözde ağa aydınları, başlık için, kadınları satın alma ve satışı için kullandınız.

            Salon öfkeyle gürledi. Onlar ise, mükemmel ütülenmiş teker takımlarda, kınayan göz bakışlarından saklanmaya çalışarak gözlerini çevirmeye çalıştılar. Saken ise onun yüzlerine öfkesini ve küçümsemesini atarak, onları vuruyordu:

            - Tüm halkın kültürü, komünist toplumun kültürü, insanın yeniden ruhsal yaratılışı, insanın kilden değil akıl ve vicdan, adalet, güzellik ve iyilik harmonisinde insan yaratılışı hakkında hiçbir görünümünüz yoktur. Ve sizin sınıf sınırlamalarına göre olamaz. 

            Seyfullin kendi kırıcı saldırısını başladığı gibi aniden durdu. Başını hafifçe eğerek kaşlarını çattı, hatta biraz yüzünü buruştudu sanki ateşli olduğu için kendine kızarak. Ve yine konuştu. Ama bu sefer kapsamlı şekilde, sert kısıtlama ile sözleri seçerek. O Sovyet hükümetin işçi insanlarına neleri verdiklerini nokta nokta izah ediyordu. Onun ilgisi, evrensel eğitimi, Komünist Üniversitesinin kurulmasını başlatan Lenin tarafından imzalanan kararname hakkında konuştu.

-       Üniversite sıradan bir okul olmayacaktır. Komünist ahlakın, komünist ideallerin yüksek okulu olarak bize görünmektedir.

            Düşüncesini bitirdi ve bir anda susup neredeyse kederli sesi ile devam etti:

- Geçenlerde, bir iki hafta Ural ilinde bulundum, Jımbıtinsk ilçesini ziyaret ettim. Orada ne buldum? Uralsk’te ikinci derece okuluna hiç bir Kazak çocuğunu okula vermediler. Ya yüzlerce çocuk karanlık ve kirli sığınaklarda cahil mollalarda okuyorlar. Sadece HKK başkanının yetkisi yardımı ile ben güçlükle,- ve sonra o hafifçe gülümsedi - ancak jımbıtinskin ilçe yönetiminden geçen yıl öğrenme isteklerini söyleyen üç kazak kızın Ural spor okuluna gönderilmelerini başardım. Annebabaları gitmelerine izin vermiyordular ve ilçe liderleri de annebabaları "rencide" etmeye cesaret edemediler. Ya kızlar, üçü de beşikten satılmışlar. Onların mutlu gelecekleri için mücadele etmeleri gerekenler düğünlerde başlık parasıyla belirlenen düğünlerde eğleniyor. İşte çözmemiz gereken kültürünün esas sorunları. Ve bu çok zor sorunlar. Eğitim! - sesini yükseltti - Tüm kötülüklerden bizi kurtaracak budur. Eğitim, en geniş ve derin anlamda. Şimdi – salona inmeye hazırlanırken, sonuçlandırdı o - kısa bir aradan sonra, biz oyunu izleyeceğiz. O Rus yazarı Annenkova’nın piyesı üzerine oynanacaktır. Bu kendi halkının özgürlüğü için Kazak şövalyesinin Çarlığa karşı kahramanca mücadelesi hakkında bir dramadır. Kahraman adına göre oyunun adı da "Beket". Sonunda, sözde milli kültürünü koruyucuları oldukları ile övünenlere şunu söylemek istiyorum: ne tür millete ait olursa olsun  gerçek arkadaşlarımızla olan ilişkilerimize sırtımızı dönmeye yanlış olacaktır. Aramızda bizim Kazak melodilerin  yorulmaz koleksiyoncusu olan Zataeviç bulunmaktadır. O halkımıza ait binlerce şarkıyı toplandı ve kaydetti. Veya zengin Kazak lirik ve kahramanlık destanı. Nadir istisnalar dışında, o Rus bilim adamları Bartold, Berezin, Divaev ve başkaları tarafından yayımlanmadı mı?

            Bu konuşma değildi, bu önemli ve çok gerekli bir şey hakkında sohbet idi. Seyfullin gülümsiyordu. Canlanmış gözlerinde sevinç parlıyordu. Konuşmanın mantıksal son noktası bu oldu. O ifade ettiği düşüncelerin paydasını arıyor gibiydi. O şöyle özetledi:

- Uluslararası dostluk, Ekimin kızıl bayrağı altında halkların kardeşliği.

            Saken "Marseillaise" hakkında deyimi devrimin erittiği "Internationale"de tekrarladı.

            Tek bir istekle birleşen insanlar ayağa kalktı ve özgürlük, aydınlık ve aklın marşını söylediler. Saken şarkı söyleyenlere katıldı.

            Hepsini açıkça hatırlıyorum sanki dün oldu bu. Aradan yıllar geçti ve ne yıllar!

            Oyun silinemez bir etki bıraktı bizde. Oyuncuları çok beğendim. Hatta onların isimlerini şimdiye kadar hala hatırlıyorum. Beket rolünü Maslov oynadı. Karısını Biranskaya oynadı. Oyun yazarı Beket’in annesini oynadı.

            Sıradışı coşku ile sarhoş, söylemekten korkmuyorum olup biten kahramanlığa ait olmamız bir duygusuyla, yurda geri döndük. Biz tiyatroya girmemiz için ödeme karşılığında teşrifatçıya verdiğimiz iplik çorap kuponları için üzülmedik bile. Kuponlar buna değerdi.

Konuşmaların sonu yoktu.

            Üç gün sonra biz Saken Seyfullin ile tekrar bir araya geldik. Şimdi ise onun yorumu yayınlanan "Enbekşi Kazak" gazetesinin sayfalarında. O, yeni bir hayat kurmaya yardım edenin insanlara neşe veren, yeni okulun kapılarını açtıranın yanından geçemezdi. Doğasına göre böyle idi. Şair ve müdür, çeşitli kaygılarla yüklü ve onları arayan. Çalışmaya seviyordu çünkü seviyordu ve parlak bir geleceğe inanıyordu.

            Seyfullin’ın zamanı, komünizmin kuruluşuna her gün milyonlarca ruble yatırım yapan bugünkü Kazakistan için zor bir sabahtı. Ama Saken - bizim ve o yaşıyor ve bizimle birlikte yaşayacak, ana yurdun büyük dönüşümlerin zor zamanın başında yaşadığı gibi.

            Seyfullin’ın zamanı - yıkım, açlık. ​​Lenin bir yetimhaneye ona gönderilen beş yüz sülünü, Kzıl-orda avcıların hediyesini gönderdiği sıkı bir emri ile –hepsini çocuklara, zamanıdır.

            Seyfullin’ın zamanı, hemen hemen her Kazak evinde cehalet, yoksulluk, maddi ve manevi yoksulluğu yaşayan bir dönemdi.

            Ama insanların gelecekteki mutluluğunu kuran, büyük ve cesur işlerin zamanı idi.

            Saken insanlarla yaşıyordu ve Sovyet hükümetine geçmişten miras olarak  kalanlarla tüm gücüyle savaşıyordu. O yeni başlayan genç yazarlara duygulandırıcı özenle davranıyordu, sanat, milli eğitim ve bilimin gelişmesi ile yakından ilgileniyordu. O insanın ağrıları ve zevkleri ile yaşıyordu. Kristal gibi dürüst, yumuşak ruhlu, iyiliği gördüğü yerde nazik ve kötülük ile bir araya geldiğinde uzlaşmaz idi.

            Muhtemelen bizim bugünümüzü görü yordu. Sonuçta, o onun kuruluşunu başladı. Muhtemelen, o bir romantik ve hayal etmeye bildiği için görüyordu. O bir şairdi.

 

1969

 

 

YOL ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

            Çalışma odamdaki sessizlik ve masanın üzerinde el değmemiş bir kağıt yalnızlık anlamına gelmez. Hayır, ben düşüncemle vatanımın hayatına sesleniyorum, tanıdığım insanlarla buluşuyorum ve bir amanlar Puşkin’in tarihçisi söylediği gibi geçmiş önümden geçip gidiyor...

            Bu ruhsal tutumu cumhuriyetimin hayatındaki büyük bir olay hakkında düşüncelerimle bağlı, onun ellinci yıldönümü. Zaman hızla geçiyor. Kuşağımın gözü önünde pek çok değişiklikler gerçekleşti ve ben bazen şüpheyle takvime bakıyorum: gerçekten yüzyılın yarısı mı? Ya daha yakında biz, Presnogorkovskaya okulun öğrencileri ateşle 26 Ağustos tarihli, Lenin'in "Özerk Kırgız (Kazak) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetin Eğitimi hakkında" kararnamesi üzerinde tartışıyorduk gibi görünüyor. Yakında yine bu gazeteyi gördüm, zamandan  sararmış kağıt. Ya o zaman ise, 1920’ci yılında, o taze matbaa mürekkebi ile kokuyordu.

            Benim kuşak insanları için bütün bu olaylar ve değişiklikler - okumaya ve hatırlamaya gereken ders kitabın sayfaları değildir, bu hayat sayfaları, biyografi sayfalarıdır.

            Bugün, geleneksel bozkır manzaraları doğal olarak yerleşen yeni şehirleri ve köyleri, tüm sanayi komplekslerini fark etmeden hayal etmek imkansızdır. Zaten bana yakın olan Presnogorkovka’nın çevresinde oluşan yapay tepelerin yamaçları yeşillenmişti artık. Bu tepeler, Sokolov-Sarbayskiy demir cevheri fabrikasında çalışmalar yapıldığı ölçüde büyüyordular. Ya  Karaganda ocakların piramit yığınları? Cevher Altay’da tayganın alacakaranlığını  aydınlatan bir dizi ışıklar? Ya Baykonur? - gezegenimizdeki ilk  uzaylimanı?..

            Kazakistan’ın haritası üzerinde rastgele herhangi bir nokta seçin ve her yerde insanların yaşamlarında, onun manevi gelişiminde, onun özleminde inanılmaz değişiklikler bulabilirsiniz. Ve bu özel örneklerle bağlı değildir. Her birimiz bizi etrafımızdaki gerçekliğinden, kendi yaşam deneyimizden onları getirebiliriz. Buğday, petrol, büyük kimya, demir ve demir dışı metaller, mineral gübreler, makineler... Bugünkü Kazakistan’ın ürettiğine göre üretmediğini sıralamaya daha kolay olurdu belki de.

            Ama hayat devam ediyor ve daha dün ilerleme gibi görünen şey bugün geleneksel düzeyine dönüşüyor, ve ilerde aşmamız gereken yeni tepeler çıkıyor.

            Yazar için zaman ve onun başarıları, onun alametleri ve ayrı özellikleri öncelikle insanların kaderinde izlenmektedir. Benim için nesillerin kaderinde olayların zinciri her zaman kırılmaz gibi görünüyordu. Ve bence, geçmişe başvurumuz, onsuz bugünümüz hiç olamazdı,  gerçeklikten uzaklaşma değildir. Yazar  kendi zamanından uzak kalamaz.

            Yani, daha çarlık döneminde göçebeler kendi bozkırlarında yeni yolları buldukları ve  bakır cevheri ve kömür ocaklarında nasıl işçi oldukları, o yerlerde ise bol bol karagan büyüyordu ve buradan onun adı oluştu – Karaganda hakkında ayrıntılı şekilde anlatmaya kendim için gerekçe olarak sayıyordum. Onların zor kaderleri, güneş altında kendi yerinin onların yeni anlayışı - tüm bunlar "Uyanan toprak" romanın temelini oluşturmuştur.

            Yakınlarda, ben Aral balıkçılarına Lenin'in ünlü telgrafı hakkında bir hikaye için malzeme toplarken, Hazar kıyılarından ülkemizin doğusundaki gökyüzüne ulaşan dağlara kadar büyük topraklar üzerinde dağılmış insanların tarihsel kaderleri hakkında yeniden düşünmek zorunda kaldım. Telgrafta, bildiğiniz gibi, Volga bölgenin aç halkına yardım isteği vardı. Ve balıkçılar, Lenin'in sözlerini tekrarlıyordular, sade ve basit sözleri, sanki zor zamanlarda bir komşu başkasına rica ediyor... Daha dün - o kadar uzak kral değil,  basit avul çavuşu onları insan yerine koymuyordu. Burada ise böyle bir mektup, bir yakına gibi, o yıllarda tüm insanların yaptıkları mücadelesinde bir arkadaşa gibi davranış.

            Lenin’in ricası  insanların kendileri hakkında düşünmeye, kendi gücünü, kendi önemini hissetmeye zorladı. Ve daha sonra, Aral balıkçıların gerekli ekipman ile tedarik edilmeleriyle ilgili sorun yirmi dört yıl içinde çözülmesi gerektiği hakkında Lenin’in talimatı duyurulduktan sonra, bizi hayat hakkında yeniden düşünmeye zorladı...

            Tarih boyunca, Kazaklar gün ve aylara göre yaşamaya alışmadılar, onlar zamanı yüzyıllarla ölçüyordular ve görünür bir iz bırakmadan yüzyıllar onların topraklarından geçiyordu. İşte bu yüzden bize, çağdaşlara, halkım devletini aldığı günden itibaren geçen elli yıl önemli tarihsel olaylarla dolu, sonuna kadar sıkıştırılmış gibi görünüyor.

            "...Ve, elbette, kaldıracağız ve kaldırırız". Kazak bozkırlarının geleceği Vladimir İlyiç net olarak görüyordu, o kölelik zincirlerinden kurtulan ve özgürlük yoluna çıkan insanların pusuda ne güçler saklandığını biliyordu.

            Bugünkü Kazakistan’ın arazilerini aklımda geziyorum... traktör sürücünün kabini içine oturuyorum, geçenlerde bakire olan arazileri sürüyorum. Genç bir mühendis ile birlikte Mangyşlak’ta son zamanlarda keşfedilmiş petrol sahalarında yeni kuyunun faaliyete geçmesi için seviniyorum. Yaşlı çoban adamıyla, bozkırların aynı olduğu ve  gökyüzü – aynı, ve yıldız aynı olduğu o zamanları hatırlıyorum... Ama insanlar tanınmayacak kadar değiştiler, hayata davranış başka oldu, bu hayatta kendi rolüne. Temirtau'dan bir metalürjici ile döküm yapıyorum, lokomotif mühendisi ile Beyneu - Kungrad yeni yolunda treni sürüyoruz...

            Bütün bunları yazarın öncelikle belirli kişilerüzerinde, insanların yaşamlarında tüm sosyal, ekonomik, politik ve kültürel değişimlerini izlediği için söylüyorum. Onun için, diyelim ki teknolojik ilerleme, tarımın geliştirilmesinin yeni yolları, sanayin yönetim uygulamaları hakkında düşünmeler onları özmek için görevlendirilen insanlardan ayrılamaz, onların moralinden, umutlarından, hüzünlerinden ve sevinçlerinden, yollarında kazandıkları zaferlerden.

            Yakından bir kişiyi inceleyen ve onunla bir hayat yaşayan yazar, onun kahramanı meşgül olduğu çalışmaların yanından geçemez. Sonuçta, diyelim ki, sondaj ustabaşı hakkında bahsediliyorsa, yazar  kazadan, ekipmanın atılmasından korkarak kuyu kazılmadan önceki gün onun ne düşündüğünü bilmez mi.

            Ama bütün bunun yanında, yazarı sürekli siyah not defterini taşıyan ve o deftere her dakika muhatabın yüz şeklini veya çevredeki manzara detaylarını not eden veya teknik detaylarını yazan bir lafebesi olarak tahmin edemeyiz. Böyle değil! İnsanlar arasında sadece yaşamak lazım ve onları kendi iyi arkadaşları bildiğin gibi tanımak lazım.

 

            Ben, idealler karşılaştırmasını yapabilenlere değil, bir kendim deneyimle ile karşılaştırma yapabilen nesle aitim. Bu yüzden ben zamanı hatırlamadan, düşünmeden olamıyorum. Hafızanın hediyesi - bu doğanın adama verdiği büyük bir hediyesidir. Gördüğüm, duyduğum, tahmin ettiğim, anladığım ve hissettiğim her şey bir tek kelimeyle denilen – hayat oluyor.

            Otuzuncu senesi aklıma geliyor... Düşünmeye garip - kırk yıl geçti ama ben şimdi gibi Alma-Ata’yı görüyorum, bugünküne benzemeyen ama yine de bir adam için onun gençliği değerli olduğu kadar, benim için de sonsuz kadar değerli olan. Sakin bir asfaltsız cadde üzerinde - küçük eski evler arasında bize saray gibi gelen bir bina. Bu - KazPE, Kazak Pedagoji Enstitüsü, orda daha dün  az okur-yazar insan şaşkınlık ve saygı nedeni olan,  o zaman yaratıcı düşüncesi oluşan ve güçlenen, kültürün küçük bir adasıdır. Orada devrimin mobilize eden ve çağırılan halkın temsilcileri toplanıyordu, orda onlar gelecek için planlar yapıyordular, bugün elimizde olan hakkında sadece hayal ediyordular.

            Onları canlı olarak görüyorum. Herhangi bir çaba sarfetmeden onların seslerini duyuyorum, onların gülümsemelerin sıcaklığını hissediyorum. Kendimi de onlarda devam ediyorum gibi, belki de henüz yapmak istediğim her şeyi daha yapmadan. Bu eski salonda Saken Seyfullin, Beimbet Maylin, İlyas Djansugurov, Jumat Şanin, Oraz Jandossov, Kalibek Kuanyşbayev, Kulaş Bayseitov toplandı... Ben hepsini biliyordum. Ve onları sahnede gördüğüm, kitaplarını okuduğum için değil. Bence, onların benimle bugün de, her biri çok iyi şey yapmış oldukları cumhuriyetin ellinci yıldönümü günü, önemli bir gün nasıl bir konuşma yapacaklarını tahmin ediyorum.

            Ya o zaman... O zaman büyük bir sosyal değişimlerin ülkesine yolculuk sadece başlanıyordu. Her şey daha ileride idi - ve ölçülemez başarılar, ve zor testler, ve kapsamına ve yıkıcı gücüne göre inanılmaz olan faşist işgalcileri ile savaş. Evet, bu her şey şimdi gibi geçmişte değildi, bizim gitmek zorunda olduğumuz yerde idi.

            Bugün, ben Saken, İlyas, Beimbet’in samimi sevincini hayal edebiliyorum, onların sözleri ana bozkırları yeni hayata uyandırdı,  çalışmaları eski ve ebedi genç Kazak topraklarında olağanüstü sosyalist dönüşümüne odaklanmış idi. 

            KazPE kapısından çıkarak, ben onları Lenin Caddesine götürürdüm. Ve, elbette, inşaat ölçekleri onları memnun ederdi. Onlara gururla birbirlerine Bilimler Akademisi etkileyici bir kompleks çevresinde araştırma enstitülerinin isimlerini okurdular. Abay’ya boyun eğerlerdi onun adını, şairin ve eğitimci, geçmişte şimdi ise uzak olan, kendi halkı için parlak bir gelecek hayal edenin adını taşıyan caddede.

            Yolun üzerinde düşünceler... Ve yolun kendisi o sevinçtir, çünkü o yaşananları yeniden yaşamaya zorluyor ve geleceğe yol açıyor. Evet, biz böyle bir şehiri sadece hayal ederken - bir sürü çocuk ve onlar için aydın, ferah okul var, insanlar için gereken şeyleri üreten birçok fabrikalar, modern konutlar, gökkuşağının tüm renkleri ile oynayan  fıskiyeler, spor kompleksleri ve  dükkanlar olan bir şehir...

Ben Saken sesini duyuyorum:

- Harika!..

            O duygusal bir insandı ve tüm Kazakistan'ımızı ve  bugünkü Alma-Ata'yı görünce onu saran duygularını gizlemezdi.

            Bu makalenin başında ben okuyucuya kendi deneyimiyle bizim önlenemez büyümemizin eksik somut örneklerini tamamlamaya imkan sağlamıştım. Ancak geniş kapsamlı inşaatı, yeni barajlar, enerji santralleri, maden ve kömür ocakları, çölde büyüyen güzel şehirler, düzenlenmiş yollar ve sulama kanalları, transforme olan bakire topraklar hakkında konuşurken biz ana şeyi hatırlamalıyız - neyin adına, neyin uğruna tüm bunlar yapılıyor.

            Ben yurtdışında olmuşumdur. Birkaç kez Japonya'ya gittim. Orada da inşa ediyorlar – çok ve iyi. Tek sorun sermaye ülkelerinde çalışan insan  soyut bir kavramdır,o sadece büro masası başında, makinenin yanında veya tarlada yerini alıyor. Onun yaşamı, umutları ve özlemleri, onun kendisi kamu için hiç te enteresan değildir.

            Tüm dillerde aynı anlama sahip olan "iş"  kelimesinde de aynı tavrı gördüm, ama ona karşı bizim ve onların davranışlarımız hiç te aynı değildir. "İş bulmak", "işsiz kalmak"... Lüks içinde boğulmayan milyonlarca insan, bu kavramlara kaderleri için kalıcı endişeyi yatırıyorlar. Bizde çalışma yüce anlam dolu, yüksek ve asil amaçları koyan yaratıcı çalışma için geniş ve parlak uzakları açar.

            Tam refah geldi, pembe ışıkla her tarafımız aydınlanıyor diye söylemeye affedilemez bir düşüncesizlik olurdu. Ama biz Ekim Devrimi, Komünist Partisi, tek, uyumlu aile olarak yaşayan çok uluslu Sovyet halkı benzeri görülmemiş  tarihi kahramanlık yaptılar, özgür ve eşit insanların toplumunu yarattılar, büyük hümanist deyimin prensibini kurdular: "İnsan insana dost ve kardeştir".

 

            Bu ilkeyi bir gezegende yaşadığımız tüm insanlara uyguluyoruz, biz her onları zaman özgürlük ve mutluluğu için mücadelelerinde onlara destek olmaya hazırız.

            Geçen yıl, "Kazakistan’dan Asker" kitabım, Vietnamcaya tercüme edilmiştir. Ve o benim için yeni bir hayat başladı. Yazarın karakterleri uzun bir yolculuk yapmaya ve diğer ülkelerin insanlarıyla kendi dillerinde konuşmak zorunda iken onda böyle olur.

            Kairgaliy Sartaleev, Kazakistan'dan gelen asker, gururlu mücadele eden Vietnam’a, kardeşlerimize, bugün devrimci dayanım gücün,  cesaret ve onlardan yüz kat fazla olan saldırgan güçlerine karşı kararlı mücadelenin örneği olanlara gitti. Hazar'da Kazak köyünden sade bir adam - o bir asker oldu. Anayurdunun üzerinde ölümcül bir tehlike oluştuğu zaman, o anda başka türlü yapamadı. Ve ben umut ediyorum ki, şimdi yirmi beş sene sonra Kairgaliy Vietnam’da Sovyet halkın kuduz faşizme karşı zor zaferi nasıl kazandığını anlatır.

            Benim için "Kazakistan’dan Asker" hikayesi çağdaş büyük ve karmaşık konuların en hacimli özeti oldu. Kitap yazıldıktan ve yayınlandıktan sonra, ben anlatma yapılan kişinin, baş kahramanın prototipi olan adamla birkaç defa görüştüm. Gerçek hayatta onun adı kitapki adı gibi – Kairgaliy, Kayruş kısaltılmışı. Onun gerçek adı - Smagulov. Hayal edilmemiş canlı Kayruş son vuruşa kadar bütün savaşı geçti ve eve döndü. O Gurjev’de yaşıyor ve onun mesleği en huzurlu - o ergenler mesleki eğitim okulunu yönetiyor, işçi sınıfın kadrolarını hazırlıyor.

            "Kazakistan’dan Asker"in kahraman Vietnam ile yaklaşan toplantı hakkında öğrendikten sonra Kayruş benim kadar heyecanlı ve ben yazmak zorunda olduğum kitabın önsözünde, bizim Vietnam arkadaşlarımıza onun selamını, zafer dileğini iletmemi istedi.

O daha dedi ki:

-                    Biz bir zamanlar böyle bir duygu ile savaşa gidiyorduk: kazan ya da öl!.. Birileri silah gücüyle dizlerinin üzerinde yaşamaya zorlamaya mümkün olduğunu düşünüyorsa - o bu dünyada hiçbir şey anlamadı demektir. Ve ne kadar zor mücadele olmasa da, gerçek her zaman kazanır!

            Ben sadece onun sözlerine katılabiliriz. Ama şunu eklemek isterdim, zaman hakkında düşünürken istemeden akranları, milli kültürün kurucuları, bir zamanlar bilgeli ve tutkulu insanları toplandıkları Kazak Pedagoji Enstitüsü’nün salonunu hatırlıyorum.

Bugün onları ülkenin bütün en ücra köşelerinde bulunabilirsiniz. Onlar ülkeyi dolaşıyorlar. Ve dünya onların seslerini duyar...

            Bir kez Kahire’de, orda Asya ve Afrika yazarlar toplanmışlardı, birçok ülke üzerinden uzun yürüyüşünü yapan "Abay" destanın yazarı Auezov hakkında detaylı konuşmak zorunda kalmıştım. Ben, bilindiğimiz ile, iyi bir örnek olabilecek kitaplarımız okunduğuyla  gurur duyduğumu gizlemedim.

            Hayatımızı tüm çeşitliliğiyle, kendi bütünlüğü içinde göstermek, öncüleri olarak karşılaştığımız ve aşmak zorunda olduğumuz zorluklara gözlerimizi kapatmamamız - Sovyet devletinin ve onun bölümü olan ellinci yıldönümünü kutlayan Sovyet Kazakistan’ın büyük başarılarını göstermek demektir. 

            "...Ve, elbette, kaldıracağız ve kaldırırız". Bugün Lenin'in sözleri işlerimize ve sorunlarımıza ilişkin olarak duyulmaktadır, ve aynen onlar yarın ve her zaman duyulacaktır.

            Halkların birliği, karşılıklı yardım, parlak bir geleceğe inançları o ulaşmak istediğimiz tepeye giden yolda herhangi bir engelleri aşmaya izin veren gerçek bir güçtür. 

Biz gidiyoruz, biz yoldayız...

 

1970

 

 

 

İSANLARIN MANEVİ CANLANMASI

 

            Cumhuriyetimizin doğum gününü kutladığımız özel gününden bizi sadece iki hafta ayırıyor,  Kazakistan’ın Sovyetler Birliği'nin sosyalist toplumun milletler, uluslar, halkların büyük safların arasında yaşamın ellinci yıldönümünü kutlayacağız.  

            Bağımsız Kazakistan cumhuriyetin sarsılmaz temeli granitten bir monolit olarak,  insan toplumunun ve dolaysıyla dünyanın büyük dönüştürücüsü olan V.İ. Lenin tarafından imzalanan 26 Ağustos 1920 tarihli kararnameyle koyuldu.

            Kazak halkının tarihinin ilk kez "Elu jılda el jana!" atasözü gerçek oldu, yüzyıllardır ileri gelenlerin hayali olarak kalmıştı o. Ve şimdi Sovyet Kazakistan'ın büyük başarıları ve atılımları yoğun ve yapıcı 50 yıl içinde Leninist çağın yedi lig adımlarıyla ölçülür.

 

            Maddi ve manevi kültürün giderek artan kapasitenin huzurlu ve enerjik nabız tarafından yürütülen bağımsız Kazakistan cesaretle gelişmeye, çalkantılı ve yeni evrensel yüzyılın tarihi ile ayak ayağa adım attı. 

            Biz sizinle, halkımızın, toplumun ve insanın manevi enerjilerin inanılmaz kadar yüksek kalktığının ve kapitalist dünyada milletin bozulması, insanın teknolojiyle emilimi, mekanizma eki olan insan hakkında şikayetler ve çığlıklar sürekli duyuluyor!

            Bizim geçmiş tarihimiz geniş Kazak toprakların üzerinde atların yelesiyle yazılıdır, onun içeriğini ise nesiller için ikiz kardeş-Şiir ve Müzik özenle korumuşlar.

            Bu arada, edebiyatın ve sanatın tarihi rolü bundadır işte, toplum ve insanların hayatlarında en önemli ve en üzücü olan özellikle sert ve son derece kıskanç değerlendirmeden geçiyor ve manevi değerlerinde özetleniyor.

            Büyük Kazak toprakları neden dediğimi XX yüzyıl sonuna ve XXI başına doğru yakınlaştığımızda herkes anlar, Ana-toprak şimdi gibi üç buçuk milyar insanı beslemesi değil de, 7-8 Milyar insanı beslemeliydi!

            Kazak halkının hakiki manevi canlanması, tabii ki, Ekim Devrimin ateşinde başlandı. İşçi Kazak halkı proleter devriminin fikirlerini aktif bir şekilde kabul edebildi. Eski Rus İmparatorluğu'nun batı sınırlarından ve en uzak doğu sınırlarına kadar devrimci savaşların cephelerinde Kazak halkının yüzlerce isimleri bilenen oğulları değil, binlerce   isimsiz oğulları aktif olarak katıldılar.

            Ve yüksek devrimci dalganın tepesinde eyeni Kazak edebiyatının ve kültürün ideolojik ve sanatsal yönünü belirleyen ilk şiir ve şarkı, hikaye ve piyesler doğuyor.

            Sadece devrimden sonra Abaev’in söylediği sözlerin derin anlamı ortaya çıkıyor - "Ruslar dünyayı görüyor!" Ve ancak devrimden sonra Rus klasik ve devrimci edebiyatı ve kültürü ile geniş iletişimimiz mümkün oluyor, ve onların yardımıyla - bütün ilerici dünya edebiyatı ve kültürü ile. Ve bu son derece önemli bir durum bize, Kazak edebiyat ve kültür adamlarına, ilerlemenin çok asırlık deneyimini daha hızlı öğrenmeye ve buna kısa yolunu bulmaya yardımcı oldu.

            Sosyal hayatın arenasına ilk olarak edebiyat, gazetecilik ve müzik çıkıyor, belli mesafelerde - büyük kültür ordusu hareket eden şimdi geniş bir ideolojik cepheyi içeren tiyatro, sinema, resim, heykel ve mimari geliyor.

            Şimdi sanatın her bir türün iştikakçıları, özellikle edebiyatın, kendi saflarından işini bilen seçkin ustaları öne çıkardı - Sovyetler Birliği’n ve Kazakistan’ın halk sanatçıları, Lenin ve SSCB Devlet Ödülü kazananları, Cumhuriyet Ödülü kazanan ve birçok yabancı ülkelerin ödülünü kazananları.

            Bu sırada, sadece edebiyatın çeşitli tarzlarda olmamak üzere hem de sanaatta ilk olrak yolu çizen ve bizi bu kadar erken bırakan M.O. Auezov’un özellikle önemli rol oynadığını bir kez daha vurgulamak istiyorum. Ve başka hiç kimse, eserlerin kesinlikle ideolojik ve sanatsal  tam teşekküllüğünü talep ederek yani ustalığı, bizi arkasından çekiyordu.

            Ayrıca edebiyat ve sanat hayatında bir başka sevindirici bir gelişimden söz etmek istiyorum, bu - bizim eski kuşağımız yavaş yavaş yaşlanıyor ve yüksek performansla çalışıyor, genç nesil ise daha çeyrek asır önce olduğundan daha çok hızlı olgunlaşır. Düşünceme göre, her ikisi de eşit derecede sevindirici ve saygındır.

            Böylece, savaştan sonra edebiyata ve sanata genç güçlerinin eklenmesi, görüşüme göre, şimdi bizim tüm yaratıcı kuruluşların merkezi, hakim çekirdeği oluşturmaktadır. Bu güçlerin eserleri sadece ülkede değil, bir de bütün Sovyetler Birliği’nde ve onun ötesine hak ettikleri takdiri almaktalar.

            A.P. Çehov, Korolenko’nun oldukça olgun olmayan iki hikayesini okuduktan sonra, onunla sadece yan yana gitmeğe değil, bir de onun arkasından gelmekten çok mutlu olduğunu söyledi. Yani, genç romancı-yazarların ve şairlerin en son kitaplarını okuduktan sonar, bazılarına Çehov’un Korolenko hakkında dediğini aynı şey söylemeye hazırım. İnce ustaları, psikolojik derinliklerin ustaları, analiz ve sentez ustaları onların neredeyse ilk eserlerinden belli oluyorlar.

            Kazakistan'da, nüfusu çok uluslu olan cumhuriyetinde, el ele verip bizimle birlikte Ukrayna, Uygur, Kore, ve Sovyetler Birliği'nin diğer halkların edebiyat ve sanat temsilcilerin büyük bir grubu çalışmaktadır. Ve yukarıdaki tüm söylenenler onlarla da eşit bir oranda alakalıdır.

            Şunu söylemeliyim ki, bu durum tecrübenin devamlı karşılıklı değişimi için ve en önemlisi, yaratıcı rekabeti için uygun koşulları yaratıyor.

 Kendi için ustalık becerisinin yükseltme hedefini belirleyen, sadece babasına ve kardeşine göre kendisini eşit tutamaz ve tutmamalıdır.

            Tüm bunlar olgun edebiyat ve Kazakistan'ın olgun sanatı hakkında iddia edilmesi için sağlam bir temeldir.

            Buradan da olgunluk dönemine göre uygun olan görevler doğuyor.

            Edebiyatta ve sanatta mükemmelliğin sınırı olmadığı bilinmektedir. Ve bana göre, eserlerin standartlara göre, ideolojik ve sanatsal seviyesine göre değerlendirme çoktan eskidiği oldukça doğaldır. Eserlere, eleştiriye, meslektaşlık atmosferine ve özellikle Birliklerin sanatsal çalışmalarına talep seviyesini yükseltmeliyiz.

            Bizde yanlış, oldukça çarpık şekilde Kazak diline ünlü parti formülü "Eleştiri ve özeleştiri" tercüme edilmiştir, özellikle onun ikinci bölümü. "Özeleştiri" kelimenin tercümesi - "Öz ara sın" tam anlamıyla "kendi aranda eleştiri" demektir… Bu örneği vermem tesadüf değildir, çünkü biz kendimiz,  sanat insanları, kutsalların kutsalın gerçek anlamına zaman zaman önem vermiyoruz, bazen önceki yılların seviyesinde çalışıyoruz.

            Cumhuriyet'in yıldönümüne doğru başkentin hiçbir tiyatrosu, bölgesel olanlar hakkında söz bile etmiyoruz, bugünümüz, halkımızın ve işlerin başarıları hakkında yeni bir gösteriyi hazırlayamadıkları övgüye değer mi? Aynı şeyi, ama daha da vurgulayarak, sanatın en operasyonel türüne- sinemaya ilişik söylememiz gerekiyor. Ama her iki durumda da, suçlamanın aslan payını bize, dramaturji yazarlarına ve zamanında ve ciddi bir şekilde insanları mobilize edemeyen yazarlara ve film yapımcılarına düşer.

            Umarım ki, sanat birliklerin yöneticileri bu ortak Toplantıda hem kendi özel başarıları, hem de şimdi düşündükleri ve çalıştıkları görevleri ve problemleri hakkında açıkça anlatırlar diye umuyorum.

            Kazakistan sanat birliklerin ortak toplantımız cumhuriyetin yıldönümü kutlamaların sadece önceki gün toplanmadı, bir de SBKP’nın XXIV Kongresinin önceki gün toplandı.

            Bütün Sovyet halkı Kongreyi yüksek işçilik coşkusuyla karşılamaya hazırlanıyor. Sosyalist rekabet bayrağını daha da yüksek kaldırıldı. Kuşkusuz, yüksek işçilik coşkusuyla Kazakistan'ın tarım ve sanayi işçileri, bilim ve kültür adamları  Kongreyi karşılarlar.

            Bena, hepiniz gibi, Birliklerimizin ve ayrı yazarların ve sanatçıların yaratıcı planları bilinmektedir, ama onların uygulama sonuçları şimdilik bilinmemektedir. bizim şanlı çağdaşlar, ülkeye kömür ve petrol, metal ve ekmek veren yani hayata aktif etkinliğinde bulunan insanlar hakkında yüksek seviyeli sanat eserleri yaratıcı insanların dikkat içindedir. 

            Ancak, kongre için yapılan hazırlıklar ışığında Kazakistan’ın kahramanca çalışma hayatının görünümünde boşluklar da var.

            Onlar belli bir ölçüde telafi edilebilirler, hikaye, öykü, deneme, foto denemeler ve gazetecilik yardımıyla telafi edilebilirler. Kongre kadar kalan süre içerisinde yazarlar ve kültürel figürlerin yerlerine özel geziler organize edilmeli, ana cumhuriyetin emek görünümünü en geniş çapta gösterebilmek için gezilerin her türü kullanılmalıdır.

            Ben sanat birliklerin yöneticileri toplantısına SBKP önemli XXIV Kongresine doğru kendi özel hazırlıkları hakkında anlatırlar diye umuyorum.

 

1970

 

 

NEYİ YETIŞTIM?

 

            Bozkırın üzerinde hızlı gündoğumu. Daha yeni karanlık tepeleri örtüyordu, yoğun battaniye ile ovaları sarıyordu, geçirimsiz olarak önünüzde duruyordu, tedirgin ve aniden baksan – ufuk artık parlıyor. Önce soğuk yeşilimsi noktalarla, sonra hemen burada rengarenk parlıyor ve sevinç ruhunu yakalıyor. İşte bu o, aydın sabah, ilkelce sessiz, genç ve geniş.

            Bu harika günlerde, halkımız ve Kazakistan Komünist Partisi bayramlarını kutladıkları zaman ve onlarla beraber büyük, müreffeh ülkemiz, özel bir şekilde, tarafsızca derdim ben, kendin içine bakıyorsun ve doğrudan bir soru soruyorsun: "Ben neyi yetiştim? Hepimiz neyi başardık?"

            Bugün raporların rakamlarına bakmaya gerek yok, göz ölçüsüyle, eğer o göz hayata açık ise,  Sovyet insanı, bizim sosyalist toplum tarafından ne kadar büyük dönüştürücü işler yapıldığını görürüz. Ben maddi, ekonomik taraflarını kastediyorum. Ama geleneksel ölçümlere uymayan olaylar vardır. Tabii ki, Cumhuriyet Bilimler Akademisi, üniversite, enstitüler, liseler, okullar, aynen tiyatrolar, ünlü akademik ve il, cumhuriyetin yazarların büyük bir grubu kendi kendileri için konuşuyorlar. Ama ruhsal oluşumun, gelişmenin, aktif ve görkemli, milli kültürün, ve şimdi aslında o daha fazla uluslararası, bunu bir düşünceyle sarabilir miyiz, yalnız çalışma odasının sessizliğinde analiz edebilir miyiz? Hayır. Sadece kolektif iradesinde bu güc var.

            Biz temellerden başlamak zorunda kaldık. Tiyatro ve dramamızı bugünkü zirvesine harap bir ahırda şöyle böyle yapılmış sahneden kaldırdık.  Muhtar Auezov ikiz yurtlarında sahnelerdi: birinde – sahne, diğerinde - izleyiciler. Yazar, akademisyen Sabit Mukanov on yedi yaşına kadar cahil idi, ama şimdi ise onun kitaplarını bütün dünya biliyor.

            Büyük Abay güçlü zihniyle geleceğin uzaklarına sızıyordu. Yerli bozkırların geleceği hakkında düşündükçe, Kazaklara Ruslarla dost olmalarını vasiyet etmişti. "Onlar dünyayı görüyorlar" – derdi o. Tabii ki, o doksanlı yıllarda, onun ölümünden sonra sadece on üç sene sonra Rusya, onun proletaryası, yoksul köylüler ve onlarla birlikte otokratik imparatorluğun uzak mahalleri büyük toplumsal devrimin öyle bir yangınını ateşleyeceklerini ve onun ışıkları insanlığın bilincini aydınlatacağını tahmin edemezdi.

            Ya bozkırların tanınmış eğitimcisi İbrahim Altınsarin, onun faaliyeti Uşınskiy’nın gelişmiş pedagojik fikirleri ile çok yakından birleşmiyor mu. Kendi "Kırgız antolojisi"nde Altınsarin oldukça açıkça Rus öğretmenin görüşlerini açıklıyor. Ayrıca, buradan Kazak kurgu nesri kaynaklanmaktadır. Ancak, yazılı Kazak gerçekçi edebiyatın kalkması Abay Kunanbaev adıyla bağlıdır, ama bu onun tepesi idi, Altınsarin ise ona yaklaşım yollarını koydu. O, İ. Krylov, L. Tolstoy, V. Dal eserlerini çevirmişti.

            Yalnız, dostane Sovyet halkın ailesinden uzak, biz birlikte yapmaya gücümüz yeten şeylerin binde birini bile yapamazdık. Buradan da bizim kan akrabalığımız. Işte, Sovyetler Anavatanı için savaşta ve yine hoş yaratıcı çalışmalarda kalplerimiz ve ruhlarımız birleşiyordu, zihnimiz inançla güçleniyordu: Lenin'in parti seçtiği yol – milliyetleri ne olursa olsun Sovyet halkının çıkarlarını karşılayan tek doğru olan yoldur.

            Ben, genel tanımları kullanarak konuşuyorum. Birçok kapitalist ülkeler dahil olmak üzere, yurt dışında da oldum. Sonra bizim fikir standartları üzerinde denemek için, bunlardan birinin ya da diğerin yaşam tarzlarını karşılaştırmayacağım. Ben, dünyayı anti-dünya ile birleştirmek gibi düşünceyi aklıma bile getiremiyorum.

            Ama orada, sınır arkasında hissettiğin şey, bu nedenle kaybolma hissi. Kimseye gerekmiyorsun. Kader dalgalarında yüzüyorsun, ve nereye seni çıkarır? Kimin umurunda...

            Biz buna alışık değiliz. Ve alışamayız. Sovyet yaşam ahlakı ortadan kaldırıyor, eğer burada bu kelime uygunsa, orman ahlakı. Kullandığımız hümanist idealleri "özgürlük" hakkında burjuva kavramlarına militanca karşılar. Kişilik sınıf dışı, soyut kavramıdır. Milyarlarca serveti olan – kendine göre bir kişidir. Ve işsiz birisi - kişidir. Ama, onları özdeşleyerek, incir eşitlik yaprağı ile örterek hayal ederek - böyle utanmaz küfür gibi bize görünüyor. Ve biz iyi, çok iyi onun gerçek değerini biliyoruz.

            Hayır, bizi endişe eden, hayati sorunlardan yan gitmiyoruz. Sadece "yaşamın önemsiz şeyleri" kurcalamadan, sahip olduğumuz en iyisini  onaylamaya çalışıyoruz.

             Tam olmayan elli yıl içinde Kazak edebiyatı, milli kültürümüz Abay’ın muhtemelen hayal edemediği parlayan zirveleri ulaştı, kendi halkın başka olağanüstü oğlu Muhtar Auezov tarafından o kadar güzelce anlatılan. "Abay'ın Yolu" destanı dünyayı dolaştı ve yazarına milyonlarca okuyucuların sevgisini kazandırdı. Kitabı küresel ölçekte Rus dili aracılığıyla tanıdılar. Anna Nicholas, Leonid Sobolev onun çeviri üzerinde çalıştılar. Ve burada, halkımızın ulu oğulları Ibra Altınsarin, Çokan Valihanov, Abay Kunanbayev bize miras bıraktıkları dostluğun aydın geleneğin devamını görüyorum.

            Bir zamanlar Çarlık Rusya'nın ezilenler sömürge bütün halklarına gibi Ekim Kazaklara bağımsızlığı verdi. 70’ci senelerin gençliği onun doğrudan mirasçısıdır. Onun kızıl bayrağı altında yarın o gidecek, bugün kurduğumuz geleceği karşılamaya.

            Ruhsal arzusu güçlü maddi temeliyle desteklenmektedir. Bizde yayınevleri, sanat dergileri var. "Zhuldız"ın sayısı, örneğin, yaklaşık 160.000 örnek! Yazarlarımızın kitaplarını hem Kazakistan'da, hem de yurt içinde ve yurt dışında milyonlarca insan okuyor. Dramaturji yazarları kendi piyesleriyle yüksek kademe sahne kültürü olan tiyatrolara geliyorlar.

            Ancak şimdi durduğumuz üstten, sınırsız uzaklar açılıyor. Ve halkın yaratıcı iradesi gerçekten güneşli çıkışlı yeni planları belirliyor. Halkın, insanın, kaderin efendisinin ruh güzelliğini görüntülemek… Her bir Sovyet sanatçısı için bu harika bir  görev!

            Tatil günleri işte bunları düşünüyorum. Ruhun büyük sevinci günleri, düşünme günleri, "elinden geleni her şeyi yaptın mı?" Ve daha fazla yapılmaz mı.

1970

 

 

GELENEKLER VE YENILIKÇİLİK HAKKINDA BIRKAÇ KELIME

 

            Burada Delhi’de dostlar ve yazarlar önünde konuşmamı düşündüğüm zaman, birçok Afrika ve Asya ülkelerin yazarları karşılaştığı sorunlarla ilgili düşüncelerimi paylaşma, Sovyetler Birliği'nin milli edebiyatlarının biriktirdikleri deneyimlerini paylaşma  gereğini hissettim.

            Afro-Asya ülkelerinde sosyal ve ulusal kurtuluş hareketin zaferi doğal ve mantıken bu halkların insanlarının, ilerici beyinleri kendi edebiyat ve kültür yükselişin en kısa ve en verimli yolları aramalarına neden olur. Ve belli bir aşamada yolun serbest seçimini sağlamak için kesinlikle çözülmesi gereken bir dizi çelişkili sorunlarla karşılaşmaları, aynı derecede doğaldır.

            Yaşadığımız zaman, her zamankinden daha da keskin, o, bana göre, gelenekler ve yenilikçilik hakkında soruyu öne sürüyor, ama gelenek ve yenilikçilik ayrılmaz şekilde genel olarak milli ve uluslararası edebiyat ve kültürü hakkında soru ile bağlantılıdır.

            Işte bu konuda konuşmak istiyorum.

            Devrim kazandı, sosyal değişimler, çağın ilginçliği meydana gelmektedir. Ve her ulus kaçınılmaz olarak kendi geçmişine bakıyor - geleceğe doğru yolu daha net tanıtmak, ahlaki normları ve kültürel değerlerini yeniden gözden geçirmek için gereklidir.

            Farklı şekillerde farklı dillerde, ama çocuğun ilk kelimesi - annedir... Annesi onu emzirdi, ona baktı, sevdi, yetiştirdi. Baskın prangasını kıran yetişkin insan da aynı şekilde, annesini ve vatanını, kendi halkını, milli özelliklerini düşünüyor – onunla birlikte aşağılanan ve hakarete uğrayan tüm şeyleri. Ve yazar eserinde - aynı kutsal duyguyu yaşıyor!

            Ama zaman acımasızca devam ediyor, gezegenimiz dönüyor ve geçmişin dönüşü olamaz. Bunu farketmeye istemeyeni büyük tehlike bekliyor... Milli olan, ve sadece milli olana, her şeye abartılı bir dikkat kolayca milliyetçiliğe geçer,   o zaman ve mekan içinde sınırlı olduğunu hemen belli eden, kibre, izoleye ve sonuçta kaçınılmaz intihara yol açar. Sömürgeciliğin zorla aldığı kültürel değerlerini halkıma geri vermeye asil isteğiyle ve milli ayrılığın sıkı sınırları içerisinde kalma ihtimaliyle ortak hiçbir şey yoktur. Tam aksine - biri tamamen diğerini iptal eder. 

            Ben milli Kazak yazarıyım. Ve hayatımda kendim çok şey çektim, öz tecrübemde ve arkadaşlarımın tecrübesinde gelişimi engelleyen ve edebiyatımızın  kalkınmasına yardım eden şeylerden çok şey öğrendim, ve edebiyat hakkında söz ederken ben yine de edebiyatın genelini kastediyorum. Buna dayanarak, yaşamış olduğum hayatıma dayanarak, halkın gelişimin farklı aşamalarında edebiyatta ve kültürde, insanların yaşama tarzlarında, onların amelelerinde milli olan her şeyden bazıları kendi çağını aşabilir.

            Bunu tasdik etmek için getireceğim o iki örnek garip gelmesin size. Onlar, en sade gündelik şeylerden yorumlasa da, bence, çok ikna edicidir. Benim uzak atalarım – Asya’nın büyük bozkırların göçebeleri – bir zamanlarda anlaşıldığı gibi günlük hayatta çok yararlı olan şeyleri icat ettiler – keçe yününden yuvarlak yurt ve pantolon denilen giyim.  Deri pantolon, uzun göçler, baskınlar, inziva sırasında ata binerken vazgeçilmez olmuştu... Yurt ise göçebe çobanları için vazgeçilmez bir konut haline gelmişti.

            İşte… Zamanımızda Kazakistan'ın modern kentsel planlamasının temeli olarak yurdu teklif etmezdim. (Ve bu, yaz aylarında bozkıra giderek  şehirde olan dairemi çobanın yurduna memnuniyetle değiştirmeme rağmen).

            Külot ise başka bir konu, ahenk için onlara pantolon demeye hazırım. İskoçlar gibi nadir istisnalar dışında, pantolon dünyanın bütün erkek nüfusu fethetti. Ayrıca, bugün Almatı ve Moskova üzerinden Paris’ten Delhi’ye kadar bakarsak, bu pantolonlar dünyanın kadın nüfusu arasında daha fazla taraftar bulduğunu görürsünüz. Güçlü hükümdarlar gittiler, krallıklar düştüler, ama pantolonlar - kaldılar.

            Ben bu olayları eşlemeye çalışırken ve kültürde ve edebiyatta özellikle milli olan bir şeyden konuşmaya başlarsak bu durumun aynen böyle olduğunu söylerken ciddiyetsizlikle suçlanmaktan korkmuyorum. Aşil barut döneminde düşünülemez olduğunu söylerdi Marks. Ve aynen bizim çağımızda ne Chuck Zulu’nun imparatorluğu, ne de Cengiz Han'ın imparatorluğu - ne formuna göre, ne de içeriğine göre düşünülür.

            Asya ve Afrika halklarının edebiyatı bugünkü kendi gelişmelerinde farklı seviyelere ulaştılar, o doğal olarak eşit olmayan deneyime sahip, farklı gelenekleri birikmiştir. Bence, zaman zaman hepimizin toplandığımızın esas görevimiz o ya da başka bir genç edebiyata  daha da gelişmiş edebiyatların kaçınılmaz mesafeyi hızlı şekilde geçmeğe yardım etmektedir. Bu nedenle kendi kendiliğinden çok taraflı kültürel değişimin gerekliliği hakkında sorusu gündeme gelmektedir. Üstelik öğrenci taklidi söz konusu değil, ileri edebiyat deneyimin asimilasyonu hakkında bahsediyoruz.

            Eminim ki - sadece bu durumda milli yazarlar gerçekten milli geleneklerini bulurlar ve özgür ve eşit olan yeni hayatı kuran insanların okumaları için değer olan tam teşekküllü kitapları yazabilecekler. XIX yüzyılın büyük yazarlarından hiçbiri onun büyük çağdaşlarından eğitim aldığını itiraf etmekten utanç duymadı. (Eğer hatırlarsanız, Dostoyevskiy, tüm Gogol’un "Palto"sundan çıktıklarını söyledi).

 

            Kazak edebiyatın geçtiği yolu hakkında düşünürken, nesrin ve dramaturjinin oluşumu Tolstoy ve Çehov, Balzak ve Flaubert, Gogol ve Gorkiy, Tagore, Lu Sin yazarlın olumlu etkileri altında gerçekleştiğini itiraf etmekten utanmıyorum. Bu listede daha birçok ünlü isim sıralayabilirim.

            Ama şunu unutmamalıyız ki, bir çocuk doğduğunda onun kendine has benzersiz özellikleri ve işaretler var, onlar olmalıdır. Tamamen mekanik, yaratıcı olmayan yabancı topraklar üzerine hatta en dahi başarıların transferi, - bu kanatsız imitasyondur, o herhangi bir edebiyatın sadece normal gelişim sürecini yavaşlatmaz, bir de onu tamamen kişiliksizleştirir. Bu durumda tüm dünya kültürü de belli zarar görürdü, çünkü bu duruma o kaçınılmaz olarak milli kimliğin bazı yönlerini kaybederdi. Ve bazen böyle bir tehlike olur, ve kaba modernizasyonun sözde avant-gardenin tesviye eden etkisini önlemek için bunu tahmin etmeliyiz.

            Bunu hatırlatmaya lazım çünkü bizim karmaşık dünyamızda düşüncenin yoğun standardizasyon, birleşme ve tesviye bir işlemi yapılmaktadır. Biz kendimize açıkça rapır vermeliyiz: sanayin, şehirlerin ve yollarının yapımında yararlı olan şey modern insanın ruhsal yaşamın belirtilerinde zararlı olabilir. İnsan kişiliğinin tesviyesi iradeyi öldürmek, özgür ruhunu öldürmek, kadere uysallığın eğitimi demektir. Bütün bunları yeni sömürgecilik ısrarla istemektedir. Eski sahip olduğu yerleri terk etmeye zorunda olan yeni sömürgecilik, orda kendi tanrılarını, taklit modellerini bırakmaya çalışıyor. 

            Yazarın görevi, ben hayal ettiğim gibi - her bir kişinin, her halkın benzersizliği için, onun yaratıcı düşünme özgünlük için yorulmadan mücadeledir. Ancak bu durumda, halklar dünya kültürüne kendi layık bir katkıyı yapabilirler.

            O yada bu insanların duyarlılığını ve ruhunu ifade etmek için, yaratıcı düşüncenin tüm düzenin aktarmak için Esperanto tamamen uygun değildir.

            Farklı insanlar farklı yaşar, ve bugün Anavatan, ekmek, çocuk, anne, insanlar, iş, sevgi, adalet, eşitlik gibi sade kelimelerin eşdeğer anlayışlarını elde etmeye giderek daha zor oluyor... Ve her şeye rağmen, bunlar dünyanın tüm halkların dillerinde ifade edilmelidir, ve ancak o zaman - bütün insanlık tarafından doğru anlaşılacaktır ve kabul edilecektir.

 

1971

 

UYANMIŞ MEMLEKET

 

Çocukluğum halk destan edebiyatı dünyası ile ilgilenmekle geçti. Dinlemeyi severdim, ama zaman zaman kendim de ezberlediğim uzun şiirleri seve seve anlatıyordum. 

Gökyüzüne bakmayı çok severdim, bulutlara bakarak hayaller kuruyordum, kendi dünyamı keşfediyordum, bulutlarda beyaz atlar, al renkli deve yavruları, kıvırcık yünlü kuzuları görüyordum.

Orta Rusya’dan göçmenlerin geldiklerini de gördüm, onların açlıktan öldüklerini, kendilerinin zaten yarı aç yarı tok olmalarına rağmen çobanların Ukraynalı ve Rus ailelerine yardım ettiklerini, hayvan yetiştiricilerinin korkunç jütten sonra Karaganda’nın maden ocaklarına koştuklarını gördüm. İhtiyar Şilo’nun ve Bahadır Bulanbay’ın kaderleri ve görüş birliği ikisini birbirine yaklaştırmıştı – ikisi de ‘Uyanmış Memleket’ romanımın kahramanlarıdır. Onlar ‘tamır’ (Kırgızlarda ve Baçkurtlarda arkadaş demek) oldular. Karaganda’nın maden ocaklarında arkadaşlıklar doğuyordu.

‘Uyanmış memleket’ romanının ikinci kitabı üzerinde çalışırken zaman zaman Karaganda’ya ve Kazakistan’ın diğer Kuzey sanayi şehirlerine gidiyordum. Kahramanlarımın prototipleri ile buluşuyordum ve şimdiye kadar da buluşuyorum.Çoğu artık hayatı terketmiş bile, bazıları hakettikleri emekli dönemlerinin keyfini çıkarıyorlar. Yeni, sanayi Karaganda’nın işlerine onların çocukları ve torunları bakıyor. Onlar, sürekli gelişen şehirde çalışıyorlar. Karaganda geleceğe ne kadar büyük adım attı! Yeni iş yerleri açıldı, Karaganda’ya İrtış ısrmağının suyunun ulaşması için su yolu yapıldı. Direktif projesinde ise sık sık Karaganda’nın ismi geçiyor: beş sene içinde yapılacak hedefler -  koklaşmaya elverişli kömürün zenginleşmesi için yeni fabrika kurmak, demirçelik fabrikaları grubunun inşaatını bitirmek, çimento fabrikası Novo – Karaganda’da (Yeni Karaganda)  çimento üretimini iyileştirmek için yeni üretim tesislerini çalıştırmak, kurulmakta olan lastik üretimi fabrikasının inşaatını bitirmek...

SBKP Kongresinin Direktif projesinde benim cumhuriyetimde beş sene içinde sınai ürünün üretimi %57 – 60 artacağını, enerji endüstrisinin, demircilik ve demirdışı metaller sanayilerinin, yakıt sanayisinin, kimya sanayisinin, makine yapım sanayisinin, hafif endüstrinin, ve gıda endüstrisinin gelişmesi anlatıldı...Yalnızca Sovyet iktidarı, halkımın yüzyıllara geçebileceği  yolu birdenbire değişebilirdi!

Ben geçmişe baktım, geleceğe gitmek için dönüp geçmişe baktım, ve yeni kitaplarıma, yeni dönemin yeni kahramanlarına doğru ilerledim.

1971

 

 

Büyük mirasın cömertliği

 

Zaman her sanatçının önüne tarihsel görev koymuyordu ve koymuyor, onlarca ve hatta yüzlerce sene imtihanlardan geçen bakış ve inançlar, kural ve standartlara sadık kalan sistemi çürütmeyi talep ediyordu.  

Her sanatçı için bu amaca ulaşmak mümkün değildi, eskiyi, iyi tanınanı tanınmayan, daha doğmayan yeni bir şeye değişmek kolay değildi. Çünkü yeni sahillere yeni yollar açmak ressamdan kocaman ruhsal güç ve enerji, hayal gücü ve iradeli olmasını talep ediyordu.

Sade insanlar için yenilikler çok fark edilmiyor, her şey aynı gibi gözüküyor, ama sanatçıların yeni dönemin yeniliklerini anlamaları, duydukları sesler, gördükleri renkler, konuştukları sözler hepsi birbirine benzemez, hepsi farklı. Bu farkları hissetmek için ince kulağa ve zengin iç dünyaya sahip olmak lazım. Söylenilen bu özellikler  büyük Kazak düşünürü ve şairi, halkının gerçek tarihini anlatan Abay Ku panbayev’e özgüydü, çokuluslu Sovyet ülkesi onun 125. doğum gününü kutluyordu. 

     Marks şair ruhunun ince ve olağan olduğunu, adi olmadığını söylemişti. Hayatta seninle yan yana, aynı sokakta yaşayan şair şimdiki zamanın uyumunu geçmişte buluyor. Yüzlerce, hatta binlerce halk sözlü edebiyatındaa, fabllarda ve dünya klasik masallarında geçmişte yaşayan insanların düşünceleri, fikirleri, bilgelikleri ve iyiliğe karşı mücadeleci saklı. Bu yüzden meşhur tiyatro yazarı Şekspir 17 – 20 yüzyıllarda olan olayları kendi eserlerinde yansıtmış, ve bu eserler hala dünya edebiyatı arasında ünlü ve önemli eserler arasında yer alıyor. Ama şair eskiyi şimdiki zaman için örnek olarak kullanıyorsa, hele gelecek için kullandığı durumda belaya düşüyor.

        Çok şükür ki, genellikle tersine oluyor. Şair şimdiki hayatta başkalarının göremeyeceği geleceğin alametlerini görmeli. Onun için, geçmiş, bugün ve gelecek birbirinden ayrılmaz bir bütündür, toplumun ve kişinin gelişmesinin zincir olduğunu düşünsek, geçmiş, bugün ve gelecek bu zincirin halkalarıdır.

O, ruh dünyasını varlığı ile boğan ve susturan her şeyi kökünden silip, yok etmeye çalışıyordu, acımasızca gömüyordu. O, kelimenin geniş anlamıyla savaşçı olup savaşıyordu.

Böyle bir zor durumda insanın ruhu ve kalbi için, eşitsiz savaşta savaşan sert savaşçılardan biri de ünlü şair ve eğitimci Abay Kunanbayev idi.

Ama biz Marks’ın ‘tarih esaslı yaşıyor’ uyarısını unutmamalıyız. Tek başına savaşanın her şeye gücü yetmez. Abay’ı anlamak kolay olmuyor, feodalizmin durduğu zaman, Kazak halkının değer verdiği özelliklerin ve ruhsal gücünün biriktirdiği zaman. 

Bilindiği gibi, Kazak halkı eskiden büyük toprağa sahipti – Hazar’dan Altay’a, Ural dağlarından Alatau’ dağlarına kadar. Tarihte deniz olarak tanınan büyük gölleri, suyu olan ırmakların yeşil vadilerinde yerleşen, gerçekten uçsuz bucaksız göçebelik alanları vardı. Bu topraklarda her sene sık sık ünlü soyların üyeleri ve aşiretler buluşuyor, birkaç gün süren bayramlar, at yarışmaları, serbest güreş, ses ustaları, şairler ve şaireler arasında yarışmalar  düzenleniyordu. Böylece yeni bir janr doğdu – ‘aytıs’ ismi alan şiirsel yarışma janrı.

Eski zamanlarda Kazak bozkırlarına sık sık kendileri ile yıkma ve ölüm getiren Asya fatihleri baskı yapıyordu. Defalarca o senelerde Kazak halkı saldıranlarla kahramanca savaşıyor, özgürlüğünü ve vatanlarını koruyordu. Bu gerçek olaylar temelinde Kazak halkı halk kahramanlık destanını yarattı. Ve gerçekçi olup Kazak halkının kahramanlık destanlarının dünya edebiyatında en iyilerinden biri olduğunu itiraf etmek gerek. 

Kazak şairlerinin ulusal edebiyatı XIX yüzyılda bu kadar güçlüydü işte, Abay Kunanbayev de dahil.

Abay Kunanbayev’in yaratıcılık döneminde Orta Asya’nın ve Doğu Arabistan’ın büyük klasik şairlerinin eserleri yaygındı. Dini skolastik ve mistiklik ile aynı zamanda Kazan ve Taşkent şehirleri bu yazarların neredeyse tüm ünlü eserlerini Türk – çagatay ve Türk – Tatar dillerinde, genel olarak kullanılan Arap alfabesini kullanarak yayımlıyordular. Ayrıca o dönemin yazımının anlamı şimdikiler gibi zor değil, tüm Türk dilli milletleri birbirlerinin yayınladığı eserlerini orijinalden okuyup anlıyordular. Bozkırlılar pazardan ve ya fuarlardan geri döndüklerinde mutlaka birkaç kitap almayı unutmuyordu, özellikle de şiir kitaplarını. Ve bizler, yüzyılın başında yaşayan insanlar, herhangi okuma-yazma bilen bozkırlının şiir eserlerinden oluşan kütüphanesi olduğunun canlı şahitleriyiz. Kütüphanelerindeki eserlerin janrları genellikle Kazak lirik kahramanlık destanı ve meşhur Orta Asya şairlerinin kitaplarıydı. Abay’ın ve onun döneminde yaşayan şairlerin sandıkları kitaplarla doluydu.

Genç şair Abay Kunanbayev ilk şiirini yazmaya başladığında, diğer şairler gibi hayır duası için Allah’a değil, meşhur öğretmenlerine, yakın olan Doğu halkının şairlerine dönüyor:

Fizuli, Şamsi, Sayhaln,

Navoi, Saadi, Firdousi,

Hoca – Hafiz, siz hepiniz,

Şiirlerimde yardım edin bana

Kalbimdekileri anlatabilmeme.

 

Abay Kunanbayev’in olgun yaşam döneminde, XIX  yüzyılın son yıllarında Kazakistan’ın şehirlerine ve köylerine büyük dalgayla Rus basımı ilerliyordu. Anay Kunanbayev’in sık sık Semipalatinsk şehrindeki kütüphanede bulunduğunu görüyoruz. Bu gerçeği kütüphaneyi ziyaret eden gezgin Amerikan gazetecisi C. Kennan’dan öğrendik, kütüphaneci Leontyev’in söylediklerine göre Abay Kunanbayev, Rusçaya çevirilmiş Avrupa felsefesini okuyordu, ve Leontyev ile bütün gece Dreppera’nın ‘ Avrupan’nın zihinsel gelişmesinin tarihi’ kitabı hakkında konuşuyordular.

O zamanlar Kazakistan’a Rus demokratik düşünceleri ile meşhur olan ‘altmışıncılar’’ın temsilcileri geldiler, Abay Kunanbayev onların arasında onlarca arkadaş ve hemfikir buldu. 

Bu yıllar şairin hayatının en önemli dönemiydi, çünkü onun önünde bilim kapıları, gerçekçi şiirler, dünya düşüncelerine yol açıldı.

Semipalatinsk kütüphanesini sık sık ziyaret ederek, düşünceleri geniş, dünyaca ünlü ve olgun şairlerle sohbet ederek yüksek lisans üniversitesini bitirdi, böylece eserlerinin yönünü, değil eserlerinin, hayattaki kendi rolünü buldu, insanların ve toplumun arasında kendini  şair vatandaş gibi tanıttı. 

Dünyayı bilim sayesinde tanımak, halkının eğitimle ve kültürle ilgilenmesini sağlamak, sözün geniş anlamında feodal rejimi, cahillik ve geri kalmışlık ile savaşmak gibi hedefleri şair hayatı boyunca planlayıp gerçekleştirmeye çalışıyordu. 

— Ruslar dünyayı görüyor! — meşhur sözlerini tekrar ederek Rus halkı ile arkadaş olmaya çağırıyordu. O dönem Kazakların ve diğer milletlerin Rus Çarlarına karşı sürdüğü milli kurtuluş savaş dönemiydi.

Rus Çarları tarafından köleleşmiş halklar için öngörülü düşünür Abay Kunanbayev büyük bir fırsattı, yalnızca o dönem için değil. Baskı altında bulunanların, ezilenlerin dertlerine çare buluyordu, Şekspir’in ‘olmak mı olmamak mı!’ sorusuna cevap vermeye çalışıyordu. Bu problemlerin çözümü ve bu sorunun cevabı ikinci Rusya ile arkadaşlık yapmaktı.

Şairin hayatından önemli bir örnek daha anlatmak istiyorum. O, iki oğlunu Abdrahman’ı ve Magaviya’yı Peterburga’a subay okuluna eğitim için göndermişti, erkek kardeşi Halil Kunanbayev ise askeri lise ve Mihaylov top okulu mezunudur.

Abay Kunanbayev’in şiirsel hayatı, okulları, liseleri, üniversiteleri böyleydi. O, M. Gorkiy gibi edebiyat hayatını yalnız ve başarılıyla geçti. 

Kazak edebiyatını ve edebiyat dilini geliştiren Abay Kunanbayev şiir dünyasına olgun yaşlarında 35 – 40 yaşlarında girdi. Edebiyat dünyasına Vatana karşı sevgiyle dolu kalbiyle girdi, vatandaşlık borcunu ödemek için, ama o dönemin ona ne kadar büyük ödev vereceğini, halkının tarihindeki kendi önemini bilmiyordu. Bir ses gibi, yeni dönemin aydın akılı geldi, eskiyen tüm şekilleri ve eski konulu eserleri yok etmeye başladı.

Zamanla tüm dini skolastik, cahilliğin, deliliğin, geri zekanın meyveleri yok oldu. Bozkırda ilk sözlü şiirler,  kitap skolastliği  komple temizleniyordu. Abay göğü de, havayı da, toprağı da yeni doğan halk şiiri, bilim ve sanat için temizledi.

O önceki şairleri ve çağdaşlarının es