Әдебиет - ұлттың жаны. Ұлттық сана, тағдыр, жан жүйесі - көркемөнердің басты тақырыбы. Таптық жік арқылы әдебиет жасалмайды...
Жүсіпбек Аймауытұлы

20 қазан 2014 3686

ESENBERLİN İliyas, "Altın Orda"

Негізгі тіл: Altın Orda

Бастапқы авторы: Altın Orda

Аударма авторы: not specified

Дата: 20 қазан 2014

 Altı Başlı Aydakar (ALTIN ORDA, 1) 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

Batu Han başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Şaşılacak kadar temiz, öğle güneşinden hafif solmuş, uçsuz bucaksız ve gençliğinde gördüğü deniz gibi dipsizdi. O zaman korkusuz tümenleri <Tümen, 10 bin kişilik bir ordudur.> atlarını Trigestum (Trieste) şehri yakınlarında durdurdu…

Bu uzun zaman önceydi. O kadar uzun zaman önceydi ki artık uzak, yarısı unutulmuş bir rüya gibi görünüyordu. Hayat kısa... Zaman, sanki sert Moğol yayından atılan bir okmuş gibi uçup gitti.

Batu Han çekik gözlerini kıstı. Mavi gökyüzünde güneşin yanında minicik koyu bir nokta şeklinde avına dikkatle bakan bir kartal süzülüyordu.  Gerilimden gözleri sulandı, Han da yüzünü indirdi. Hayır! Denizi, bozkırı sevdiği kadar hiçbir zaman sevemezdi. Gözün alabildiğine uzanan güzel bozkır ayaklarının dibinde yatıyordu ve büyük bir sessizlik üzerinde duruyordu. Bozkır, Kaynakların dirliği ve pelin otunun kekre kokusu ile doldurulmuş tatlı bir rüzgâr ile nefes alıyordu. Kurganın eteğinde yüksek sorguç otlarında kâh görünerek kâh gözden kaybolarak Batu Hanın beş yaşındaki en küçük oğlu Barak çayır çekirgelerini kovalıyordu. Buhara kadifesinden kırmızı çapan ve susamuru postu ile süslenmiş, aynı kırmızı başlığı borik ile uzaktan canlı kandamlasına benziyordu.

Batu Han sessizce içini çekti. Yakıcı öğle sıcağından gevşemiş bozkır, semanın mavi örtüsünün altında yatıyordu. “Kartal, kendi yüksekliğinden ne görüyordur?, diye düşündü. Nasıl bir av bakıyordur?” Yavaşça bütün vücudu ile Batu Han nehir yönüne doğru döndü. Burada büyük İtil’in kıyısında <İtil, Volga’dır.> karargâhı bulunuyordu. Saray Batu güzel bir şehirdi <Saray Batu, İtil’in sol kıyısındaki Hacı Tarhan’dan (Astrahan) yaklaşık olarak 140 km kuzeyinde olan Altın Orda’nın ilk başkentidir. Şimdi bu yerlerin yanında Selitryanıy köy kenti bulunuyor.>

Sarayın yaldızlı çatıları tören ve bayram havası içinde güneşin altında parlıyordu. Saray, Orusutların şehri Harmankibe’ye benziyordu <Harmankibe, Kiev şehrinin Moğol adıdır.>, fakat biraz daha küçüktü. Onu inşa edenler Orusutların toprağından getirilen en iyi ustalardır. Han Sarayı’nı ise Rumeyler kurdu. Fethedilen topraklardan getirilen beyaz mermerden, İtil’in yukarı kesimlerinden tomruk (sallarını) yüzdürülen taş gibi sert meşe ağaçlarından ve çınlayan tunç çam ağaçlarından büyük Batu Han başkentini kuruyordu.

Kamçı ve altın gücü ile kurulmuş şehir çok hızlı büyüyordu. O, Batu’nun sevinci ve gururuydu. Yaratmaya değil de tahrip etmeye alışmış bir göçebe aşiretin oğlu, ustaların hünerli ellerinin yarattığına bakarak tarifsiz, heyecan verici bir duygu hissediyordu. Aynı bu duygu, onu cömert olmaya, şehri her geçen gün daha da güzel olsun diye elinden geleni yapmaya sevk ediyordu. O, büyük Batu Han değil miydi Moğol şamanların mabetlerinin acayip kavisli çatılarını saf altın ile kaplamaya emreden? Kendi başkenti için esirgeyebileceği ne var? Fethedilen halkların altını mı? Kölelerinin kanı mı? Cömert eli hepsini bol bol veriyordu.

Fakat her sene bozkır bayırlarının dik yanlarında derelerin ilk gümüş damarları ortaya çıkar çıkmaz ve geçen yıldan kalma çimlerin boz keçesinin içinden doruklar gibi sivri yeşil saplar uç verir vermez Batu Han sarayını terk ederdi.

Uçsuz bucaksız bozkırda başka bir şehir, beyaz çadırlar şehri yükseliyordu. Ve sonbaharın sonuna kadar İtil kollarında yaban kazları kırmızı gagaları ile ilk karaya bağlı buzların çınlayan parçacıklarını koparmaya ve yutmaya başlayana kadar hiçbir geceyi sarayda geçirmiyordu.

Büyük Hanın bu geçici karargâhına yabancılar Beyaz Orda dedi. Ve o zamandan beri bütün toprakları Kıpçak bozkırlarından başlayan kuzeye, batıya ve güneye doğru Moğol atının toynağının basabildiği sınırlara dek Altın Orda Hanlığı adını aldı.

Fare yılı (1240), Batu’nun Harmankibe’yi fethettiği ve tahrip ettiği sene o, başkentini, Saray şehrini kurmaya başladı…

Bu on yedi yıl önceydi... Bugün ise karargâhına bakarak Batu Han birdenbire ilk defa her zamanki heyecan duymadı. Onun gözleri dünyaya cansız sevinçsiz bir biçimde bakıyordu. Adı aşiretlere ve halklara dehşet salan ve yarım dünyayı titreten büyük Batu Han hastaydı.  Batu, ata bindiği ilk andan beri tek bir hastalık görmedi. Seferlerde alınan yaralar bozkır kurdunun yaraları gibi çabuk iyileşiyordu. Ama bu sene yılan senesi elli altı yaşı tamamlandığı zaman Tanrı’nın büyük güçleri ona arkasını çevirdi. Hırvatistan’da Batu ağır yaralandı, mirasçılar da Altın Orda’nın Han’ı olmak için artık birbirine girmeye hazırlardı.

Ama ölümünü yendi. O zaman ona öyle geliyordu kaderi kandıramayacağını hissedene kadar. Gizemli bir hastalık Batu Han'ın vücudunda yerleşti. Kimse teşhis koyamıyordu. Bozkırdaki Bahslar diye en ünlü tıp adamları hastalığın karşısında güçsüz kalıyordu, Çin’den, Irak’tan, İran’dan ve Rum’dan davet edilen tabipler ve hekimler de çaresiz kaldı.

Daha geçen sene güç ve sağlık ile dolu Batu, genç boğayı kolayca durduruyordu ve yere deviriyordu şimdi ise bedeni kuruyor, kasları uyuşuyor, ellerinde de önceki güç kayboldu. Daha kısa bir süre önce ürkütücü Batu Han’a bakarak zaman gelir de kurganın üstünde sırtı hafifçe kamburlaşmış ve yaşlanmış, içinden bütün kımızı içilmiş saba denilen deri bir torbacığa benzemiş yalnızlıkta oturacağı kim söyleyebilirdi? Büyüklerden böyle korkunç ve anlaşılmaz bir hastalığı kim biliyordu?

Batu Han yavaşça tükeniyordu ve bedenin eridiği aynı anda dünya ona daha çekilmez geliyordu. Başkalar için ilginç olan, onlara neşe veren onun için anlamsız ve gereksiz kalıyordu. Canı artık hiçbir şey çekmiyordu: ne zafer, ne düşmanların kanı, ne uzak seferler.

Han’ın soluk alnında iri ter damlaları çıktı. Güçlükle elini kaldırıp avucu ile onları sildi. Ve birden aklına, otuz sene önce Deşt-i Kıpçak’ın, Horasan’ın ve İbir-Sibir’in <İbir-Sibir, Sibir’dir.> hükümdarı olan ünlü babası Cuci Han’ın bu dünyayı terk ederken meydana gelen olay geldi. O zaman… O zaman kalbi hızlı güm güm atıyordu, sıcak kanı da damarlarında hızla akıyordu. Hayat ona büyük bir bayrammış gibi görünüyordu ve kendi atının toynaklarının altında bırakmayı hayal ettiği toprakların üzerinde ufuklar yükseliyordu, sonsuzluğa çekiliyordu.

Ölürken babası Batu’ya sadece Deşt-i Kıpçak ulusunu bıraktı. İki sene sonra beyaz keçe kumaşta kaldırıldı ve Orda’nın Hanı oldu. Acaba aradan otuz sene geçmiş miydi? Geçmiş yıllar Batu Han’a günler gibi kısa geldi. O zamanlar, her zafer ona tören duygusunu veriyordu, her fethedilen ülke ise tırmanılmayı başardığı yüksek bir dağmış gibi görünüyordu. Büyük dedesine benzemek için her şeyi yapmak istiyordu ve yapıyordu.

Batu Han içinde geçmişteki öfkeyi uyandırmaya çalıştı ve başaramadı; gönlü susuyordu. Fidye verip ölümden kurtulmak veya en azından onun vaktini ertelemek mümkün değilse bugün ona ait yarı dünya galiba fakir dervişin bakır parasının bile değmediğini birdenbire acı ile düşündü. Kaçınılmaz vahşi bir korku Han’ı sardı, o da gözlerini kapadı.

Göklerde bir yerde güçlü ve özgür kartal süzülmeye devam ediyordu ve eskisi gibi tasasız mutlu küçük Barak çayır çekirgelerini kovalıyordu. O zaman Batu Han kendisini yendi. Büyük ve korkusuz olan o, Tanrı’nın nasip ettiğinden mi korkacak? Oğlunun oynadığı yere baktı. Han'ın kansız dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi ve sönük gri gözlerinde bir kıvılcım yandı. Barak, Batu Han’ın son sevincidir. Beyaz Orda hükümdarının dört oğlu vardı: Sartak, Toktu Han, Ayuhan ve Ulakçı. Onların üçü askerdi sadece Ulakçı henüz seferlere gitmiyordu ve hiçbir ulusu yönetmiyordu ama o da artık at yarışına katılıyor ve köle kızlarına uğruyordu.

Büyük oğlu Sartak’ın annesi soylu Oyrot (Altay) beyin kızıydı. Diğer hanımlar çeşitli soylara, genelde Kıpçak topluluğa aitti dini de İslam’dı.

Fethedilen aşiretlerin ve halkların kızlarını gelin almayı seviyordu. Yatağın yenilenmesinin kanı kaynattığına ve gençliğini geri verdiğini inanıyordu. Elli yaşını doldurduğu zaman ve hanımlarının yaşadığı çadırları daha az ziyaret etmeye başladığında bir mucize oldu. Son seferinde dağ vadisinde Hırvat aşiretinden bir kıza rastladı. O kız, Mevzun, mantarlar ile dolu sepet ile sık ormandan beklenmedik bir sırada çıktı. Kız Han’a o kadar yakındı ki onun göller gibi derin korkudan genişlemiş gözlerinde kendisini aynada gibi gördü.

Batu daha önceden de bu aşiretten kızları gördü ama diğerlerin tümü gibi içinde onlara sahip olma arzusundan başka bir şey uyandırmıyordu. Ama bu kızda Batu Hanın şimdi bile hiçbir açıklama bulamayacağı bir şey vardı.

Onun yakalanması ve karargâhına götürülmesi emrini verdi. Ondan sonra askerler kızın ana babasını arayıp buldu, Han ise kızı için ödünç olarak onların hayatta kalmalarına izin verdi.

Altın Orda hükümdarına tuhaf bir şey oluyordu. Hiçbir zaman ve hiçbirini sevmeyen Batu Han birdenbire ona bir şey olduğunu hissetti. Bilmediği bir duygu buyururcasına onu kıza çekiyordu, ona nefret ile karşılık vermesine rağmen çekiyordu. Kız kaçmaya çalışıyordu, zehir içti ama koruma, hizmetçiler ve yanına özellikle konulmuş Sahiler denilen kadınlar ölmesine müsaade etmediler.  Batu Han ona zorla sahip oldu. Dokuz ay ve dokuz gün sonra yeni hanım Han’a Barak’ı doğurdu. Ve o andan itibaren yaşamayı istedi. Artık ölümünü aramıyordu. Ama kader başka türlü belirledi. Annelik mutluluğunu hiçbir zaman bilmeyen küçük hanımlardan biri ebeye loğusanın öldürülmesi için rüşvet verdi.

Batu Han’ın derdi büyüktü. Öfke ile suçluları kesmeyi ve cesetleri bozkırda bırakmayı emretti. Fakat Batu kendini güçten düşürmeye izin verseydi Cengiz Han’ın torunu olmazdı. Dünyada kaderden daha yanlış bir şey olmadığını biliyordu. Kader, sigara dumanı gibi hep yükselen küme bulutlara benzer ve güneş gibi aydınlatacak mı yoksa gölge mi düşecek hiç bir zaman bilinmezdi. Barak’ın geleceği de sisli ve belirsizdi. Kimin nefretinin ve kimin merhametinin ona yansıyacağını kimse söyleyemezdi. Bozkırdaki hayat haset, sinsilik, ihanet gibi sürprizler ile doludur. Zehir ve bıçak burada çok şey çözer. Genç Han’ın yanına en sadık ve en vefalı muhafızlar koyuldu. Oğlan sağlam ve sağlıklı büyüyordu. İlk sözlerin ağzından çıktığı zaman geldi ve o zamandan beri Batu onu daha sık ziyaret etmeye başladı. Han oğlunu kucağına aldığında çarpıcı güneşin etkisiyle yanmış ve uzun seferlerin rüzgârları ile yıpratılmış yüzü aydınlanıyordu. Bu da ona yabancıydı. Her zaman çocuklara ilgisiz, her zaman şüpheci ve acımasız, savaşlar ve çekişmeler ile meşgul olan Batu Barak’ı gördüğü zaman başkalaşırdı. Yıllar geçiyordu oğlan da daha çok annesine benzemeye başlıyordu. Hiddete kapıldığında da onun gibiydi, inatçı ve öfke doluydu. Batu oğlunu göğsüne bastırıyordu ve Moğol âdetine göre onu okşayarak alnını kokluyordu. Keskin çocuk kokusu alışılmadık bir şekilde Han’ı heyecanlandırıyordu. Zamanla Barak’ın onun tarafından oluşturulan Altın Orda’nın veliahttı, hükümdarı olabileceği fikri aklına daha da sık gelmeye başladı. Batu, bu inanç duygusunun nereden geleceğini anlatamıyordu ama genç Han’da böyle düşündürecek bir şey vardı. Batu Han, günlerinin sayılı olduğunu anladığını zaman bu fikir özellikle güçlendi. Hayalinin gerçekleşmeye nasip olmayacağını bilmiyordu. İktidar peşinde düşünmeden kardeşinin kanını döken bu acımasız ve hain dünyada ayakta durabilmek için Barak çok küçük ve hassastı.

Oğluna, belki Batıy tarafından fethedilen halkların adlarını yani Kıpçak veya Orusut adını koymak gerektiğini düşündü. Eski Moğol âdeti yeni doğmuş çocuğa düşman adını koymayı buyuruyordu. İyi bir uğurdu bu, zira oğlan kaderin ona vereceği yıllarına düşman tarafından yaşadığı yılları katıyordu ve ömrü uzun oluyordu. Keşke biraz daha yaşasaydı, oğluna sağlam olma, kanatlarını açma imkânı verseydi, iradesini güçlendirseydi ve düşmanlara karşı acımasız olmayı öğrenseydi. Keşke…

Batu Han gene yüzünü gökyüzüne kaldırdı. Kartal hala öylece bulutsuz mavilikte süzülüyordu ama şimdi yeryüzüne daha yakındı ve artık biçimsiz bir tarzda açılan parmakları ile kudretli kollara benzeyen onun kocaman kanatları görünüyordu. Ve aniden korkunç bir düşünce Han’ı çarptı. Kana susamış kuşun sık sorguç otlarında ne aradığını anladı. Batu Han’ın gözleri tasasız ve mutlu oğlunun oynadığı yere kurganın eteğine bakıverdi. Vahşi, çatlak çığlık ile ayağa fırladı fakat kartal ondan atik davrandı. Kanatlarını kapatıp kuş taş gibi zemine, Barak’ın kırmızı çapanının göründüğü yere atıldı.

- Haydi! Buraya!.., diye bağırıyordu Batu Han. Soluk soluğa, taşlar üzerinde tökezleyerek kollarını geniş geniş açarak Barak’a koşuyordu. Kara kuş tırnaklarında canlı kırmızı bir yumağı sıkarak yerden yavaşça ayrıldı ve oğlunun tiz, acı, yeis ve dehşet dolu çığlığı Batu Han’ın kulaklarını inletti. Artık koşamıyordu. Kartalın semaya daha da ve daha da yüksek uçtuğunu ve oğluna yeryüzünden bakarak küçük kandamlasına benzeyen küçük bedeninin onun demir tırnaklarında çırpınışına şaşkın gözleri ile bakıyordu.

Doğuştan beri yeryüzündeki hiçbir canlıya acımayı bilmeyen Batu Han, sessizce ağlıyordu. Binlerce insanı ölüme göndermeye alışık, toprağın kandan kırmızı olmasından zevk alan o ölümün işkence gibi, hiçbir şey ile karşılaştırılamayacak bir acı olduğunu anladı. Yangın yerinin ateşi, fethedilenlerin, aman bilmeyen Moğol kılıçlarının altında can çekişmekte olanların çığlıkları, tüyleri diken diken edebilecek manzaralar her zaman ona sevinç verirdi. O anda onlar sanki yeniden kafasından geçti ve korkunç bir titreme bütün vücudunu sarstı. Acaba oğlunun ölümü takdiri ilahi mi, ne olursan ol adi asker veya Altın Orda’nın hükümdarı, kaçışı olmayan ve eninde sonunda yakalayacağı kader mi? Batu’nun şehirler yıkılsın ve ülkeler fethedilsin diye tek bir el hareketi yeterliydi. Bugün oğlunu kurtarmak için elinin altında adi bir yay ve bir ok bulamadı. Hayatında ilk kez sert Batu Han canlı bir varlığa sevgi ve şefkat hissetti fakat kader onu kara kartal suretiyle yakaladı ve sevincini aldı. Kader aman zaman bilmez ve Han'ın onu durdurabileceği bir gücü yoktu. Batu, kartalın eğri tırnaklarının oğlunun bedenini parçaladığını gözünün önüne getirdi ve âciz öfkesinden dişleri gıcırdadı. O, büyük ve kudretli Han kadere karşı ne yapabilirdi? Gözlerinin önüne birdenbire yirmi yıl önceki bir tablo geldi. Keşiktenlerden <Keşik, muhafız birliği mensubudur (Moğol.).> ibaret tümenleri küçük dağ kabilesinin küçük bir kalesini kuşattılar. Erkekler eşitsiz bir savaşta öldü kale ise sadece kadınlar tarafından savunuldu. Onlar yaralarından, açlıktan ve susuzluktan ölüyordu ama kapılarını açmadılar. Dağlara son bahar geldi ve tümenlerin bozkıra götürüleceği vakit geldi, kale ise zapt olunmaz kalıyordu. O zaman Batu Han hileye başvurdu. Savunucularına “Teslim olun. Biz sizi öldüreceğiz ama çocuklarınıza dokunmayacağız” diye söylemelerini emretti.

Onlar, kalenin savunucuları sadece yüz kişiydi: yaralanmış, yarı ölü yarı diri onlar yenilemezlerdi çünkü onlara güç veren çocuk sevgisiydi. Çocukların hatırı için Han’a inandılar. Fakat Batu sözünü tutmadı. Annelerinin gözlerinin önünde askerleri çocukları kavisli Moğol kılıçlar ile doğradılar. O an Batu’nun yüreği oynamadı. Kanın aktığına kayıtsızca bakıyordu, korkunç bağırışları dinliyordu ve yangın yerinin kızılı gözbebeklerinde oynuyordu. Bu zalimlik Moğolları bile şaşırttı. Savaşçılar şöyle fısıldaşıyordu: “Cengiz Han daha yaşıyor. Ruhu Batu’ya geçmiş”.

Evet, Batu Han her zaman sert ve amansızdı. O zaman yüz kadın Batu’nun yani kaderin karşısında güçsüzdü bugün ise o namağlup hükümdar kartal suretindeki kaderin karşısında güçsüz kaldı.

Han, hayatın bir savaş olduğunu düşünüyordu o yüzden de o savaşta güçlünün kazandığını adilane olduğunu sayıyordu. Dün kendi böyleydi ama bugün güç kara kartala geçti. Bu böyleydi ve her zaman öyle olacaktır. Batu kendine başka bir hayat düşünemiyordu onun içindeki ilk düşüncelerden biri intikam düşüncesiydi. O andan beri güneşi ve bozkırı gördüğü zaman Han, düşmana fırsat vermemesi gerektiğini biliyordu. Bazen bütün bunların anne sütü ile ona geçtiğini sanıyordu ve bunun için Batu her zaman ve her yerde onun yolunda duranlara veya şerefine tecavüz etmeye kalkışanlara acımasızdı. Kanının kefaretini sadece kan ödeyebilirdi. O başka çözümleri bilmiyordu. Sadece Batu’nun kendi elleri ile kara kartalı öldürdüğü ve onun sıcak kanını içtiği zaman sadece o zaman Barak’ın intikamı alınmış olacak. Han bozkırın oğluydu ve kartalların huylarını biliyordu. Lanetli kuş eninde sonunda oraya, avı bulduğu yere bir gün döner.

Barak’ın korkunç hastalığını Batu han kimseye anlatmadı. Onun yüceliğine alışık, Han’a yardım eden Sema’nın kendisi olduğunu inanan halk Cengiz Han’ın torununa sıradan ölümlüler ile aynı şey olabileceğini bilmemeliydi. Düşmanlar da sevinirlerdi, acı haberi bütün yeryüzünde yayarlardı.

Karargâhta oğlunun nerede kaybolduğunu sormaya kimse cesaret edemedi. Her şeyi uzaktan gören Han’ın yüz kişisel koruması ise bu gece sihirli bir infüzyon ile zehirlendi. Batu, Cengiz Han’ın bıraktığı vasiyetine göre davranıyordu: “Han sırrını hiçbir canlı bilmemelidir”.

Eskisi gibi, her gün Orda işleri ile uğraşıyordu: büyükelçileri kabul ediyor, emirler veriyordu. Yakın ölüm onu korkutmuyor gibi görünüyordu. Buna rağmen, gözlere sahip olan herkes Batu Han’ın bedeninin gittikçe daha da güçsüz olduğunu görüyordu. Kımıldamaz dede çekik gözlerine benzeyen her zaman ürkütücü olan gözleri şimdi donuk ve sönüktü.

Sadece öğleden sonra bütün işlerini bitirip Batu aynı Barak’ın giydiği gibi kırmızı çapanını ve susamuru kürkü ile süslenmiş şapkasını giyip bozkıra imrenilen kurgana gidiyordu. Korumalar, Han’ı rahatsız etmekten korkarak onu önemlice bir mesafeden takip ediyorlardı. Hastalık ile kurutulmuş, küçük ve zayıf bozkırda yavaşça gidiyordu ve burada yüzünü kimsenin göremeyeceği yerde ona ağır ve kara kara düşünceler yeniden geliyordu. Gün geçtikçe ölümden daha az korkuyordu ve yaşadığı her an daha değerli oluyordu. Batu’yu tedavi etmek için büyük Karakurum Mengü Hanı tarafından bir ay önce gönderilmiş tabip şöyle söyledi: “Çok saygıdeğer Altın Orda Hanı dünyada hastalığınızı tedavi edecek bir ilaç yoktur. İnsan vücudunda bulunan yirmi su parçasından sadece bir tanesi kaldığı zaman bu dünyayı terk eder. Buna yapacak bir şey yok. Kan koyulaşıyor ve hiçbir dünya sevinci onu damarlarda akıtmaz. Ne kadar ömrünün kaldığını ben bilmiyorum. Her şey Sema’nın ellerindedir”.

Çadırda yalnız oturuyorlardı, Batu Han ise ağır göz kapakları ile gözlerini kapatıp tabibin yavaş sözlerini dinliyordu. Ve o anda gönlünde acıdan başka bir şey yoktu. Bu konuşmayı kimseye anlatmıyordu ama her zaman onu hatırlıyordu. At her zamanki yolu iyi biliyordu. Batu Hanı kurganın tepesine kolaylıkla çıkarıyordu. Han atını bırakıp bozkıra, korumaların yüksek otlarda ok uçuşu mesafesinde saklandığı yere gidiyordu. Buraya neden her gün geldiğini tek Batu biliyordu. Han kartalı bekliyordu. Bunun için kırmızı çapanı giyiyordu, onun altında keskin bir kılıcı saklıyordu. Batu, kuşun yanılacağına ve onun hastalıktan kurutulmuş bedenini çocuk bedeni sanacağına inanıyordu.

Han, gökyüzünü dikkatle inceleyip bir taşa oturur sabırla beklemeye başlardı. Hastalık ondan gücünü aldı fakat aklı eskisi gibi açıktı. Yakın gidiş Batu Hanı tedirgin ediyordu. Mucizevi bir şifa hayaline kapılmıyordu onun tarafından oluşturulmuş Altın Orda’nın geleceğini düşünüyordu. Torunlarına, takip edecekleri ve her biri büyük hanlığın varlığını sürdürmeye yardım edebilecek vasiyetleri bırakmalıydı. Onlara, fethedilen halklar için her şeye rağmen kaderi, cezalandırıcı kılıcı olarak kalmayı öğretmek gerekiyordu.

Torunlar… İnsan hayata geliyor, yaşıyor ve ölüyor.  Torunların kendi kaderi, kendi yolu vardır ve belki onlar için endişelenmek gerekmiyordur? Büyük dede Cengiz Han bir gün ona şöyle dedi: “Bütün ömrüm boyunca sadece iki şeyi hayal ediyordum. Birincisi şanım sonsuza kadar büyüsün ikincisi ise şan torunlarımı bırakmasın ve onlar her zaman başka halkları yönetsinler”.

Ansızın Batu Han’ın hatırına dedesinin ordu komutanlarından Borakul ile olan konuşması geldi.

-      Cengiz Han “Bu dünyada senin için değerli olan nedir?” diye sordu.

-      Borakul “Hayat” diye cevap verdi.

-      Peki, bunu nasıl ispatlayabilirsin?

-      Borakul “Büyüklerin büyüğü Cengiz Han’ın sayesinde şimdi ben Büyük Orda yapısını ayakta tutan dokuz önemli dayanaktan biri oldum,” dedi. Büyük Han’ın omzundan altın iplik ile dikilmiş ermin kürkü giydim, bir birinden güzel otuz kız ile evlendim, yönetim altında bir ulus ve sayısız sürek aldım… Ama yaşlandım. Artık şeref yerine mezar bana daha yakındır. Tanrı: “Şandan, ulaştığın mutluluktan vazgeçip sıradan bir çoban olduğun zamana, gençlik dönemine dönmek ister misin?” diye sorsaydı bana, düşünmeden kabul ederdim.

-      Doğru diyorsun, dedi Cengiz Han. Dünya’da hayattan daha değerli bir şey yoktur…

-      O zaman Borakul ona “Peki, sen bu şekilde davranabilir miydin?” diye sordu. Cengiz Han uzun bir süre düşünceye daldı ve sonra şöyle söyledi:

-      Hayır. Ben yapamazdım. Senin için şanı, mutluluğu, hürmeti bırakmak kolaydır çünkü çocukların yok. Benim ise dört oğlum var, onları hepsi de çar, her torun Han, torun oğulları da kendi eyerlemeye başladı… Onların sayesinde şanım yükseliyor Tanrı bana gençliğimi geri verseydi, kim bilir onların her birinin sahip olduklarının hepsini, onlara tekrar verebilir miydim? Sadece kendim için yaşamadım, savaşmadım, itaatsizlerin kanını dökmedim ki. Hayır! Hiçbir zaman her şeyi baştan başlamaya cesaret edemem. Torunlarımın günleri uzun ve başarılı olsun daha iyi. Ben sadece o zaman her zaferde de, her ileri adımda da defalarca yeniden doğacağım. Çocuklar ömrümün devamıdır. Onların şanı sonsuz olursa ben hiçbir zaman ölmeyeceğim. Bu da bir insanın en büyük arzusu değil midir?

Büyük ve bilge Cengiz Han Borakul ile böyle konuşuyordu…

Ağır bir rehavet Batu Han’ın vücuduna çöktü, uyku basıyordu. Omzunu silkti ve sanki içi geçmiş gibi görünüyordu. Ama sadece öyle görünüyordu. Bunun için gelmedi Batu kurgana…

Cuci’nin on yedi oğlu arasında en kudretlisi Batu Han’dı. Mevkiye ve şana göre onun ardında kardeşlerinden büyüğü Ordu ve küçüğü Berke bulunuyordu. Diğerleri ise sıradan aymakları yani eyaletleri yönetiyordu.

Daha Batu’nun Deşt-i Kıpçak topraklarının üzerinde Altın Orda bayrağını yükselttiği o zamanlar, büyük oğluna sıradan bir ulusu, İbir-Sibir hanlığına dönüştürmeye yardım etti. O’da Mavi Orda adını aldı. Cuci’nin diğer oğulları da fethedilen halkları yönetiyordu, sayısız süreklere sahiplerdi ama onların hiç biri han unvanına kadar yükselemedi. Kudrete ve şana göre Cengiz Han’ın bütün torunlarının arasında Batu ile sadece Kuzey Çin’in hanı Kubilay ve Kafkasya, Azerbaycan, Rum, İran ve Bağdat hanı Hülagû boy ölçüşebilirdi. Ama bunların hiç biri Batu Han gibi böyle bir bölgenin halkını bu kadar fethetmedi. Onların mülkiyetindeki toprakları Altın Orda toprakları ile karşılaştırıldığında boğa postunun yanında koyun postuna benziyordu. Uzak Karakurum’da Cengiz Han’ın sonrasında bir birinin yerini alarak Moğol Hanlığı Ögeday ile Güyük tarafından yönetiliyordu, daha bir süre önce de beyaz koşmada Mengü kaldırıldı. Batu Han ataların vatanına kayıtsızdı. Altın Orda’yı kendi oluşturdu ve bütün niyetleri buradaydı.

Batu Han’ın başarısının sırrı neydi? İnsanlar bunu, Batu’nun gençliğinden beri atalarının vasiyetlerini mukaddesatını korur gibi koruduğu gerçeği ile açıklıyordu. Dünya Sarsıtıcısının diğer torunlarının genellikle karargâhtan baskınlar ve seferler düzenleyerek yönetmeyi tercih ederlerdi. Batu ise her zaman tümenlerinin önünde yürürdü.  Altın Orda’yı yönetirken ipek elbiseleri hiç giymezdi kendini altın ile süslemezdi büyük dedesi gibi aynı şekilde basit yaşıyordu. Yazın üzerinde deve tüyü çekmen, başında sincap ile süslenmiş Kıpçak boriki vardı, bedenini tay postu göğüslüğü koruyordu. Kışın başlaması ile birlikte Batu koyu kahverengi bir kısa kürkü veya kurt kürkünü ve sık karsak postu tımak şapkasını giyerdi.

Han'ın birdenbire zarif kıyafetler giymeye başlaması herkesi şaşırttı. Vezirler, noyanlar, nükerler kabahatin hep hastalıkta olduğunu düşünüyordu. Batu Han’nın ömrü az kaldığını herkes tahmin ediyordu ama kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyordu, o'na ne olacağını sormayı kimse cesaret edemiyordu. Ama Batu Han’ın er ya da geç bunu söylemesi gerekiyordu. Bunu hatırlıyordu ve onun için bir gün kurgana yola çıkarken yayına Taycıgut soyundan hanımından doğmuş küçük oğlunu Ulakçı’yı aldı. Ulakçı gençliğine rağmen uzun boylu, kambur burunlu, elmacık kemikleri çıkık ve Moğol’dan daha çok İranlıya benziyordu. Tabii Batu’nun, onun için bu zor günlerde büyük oğlu ile konuşması gerekiyordu çünkü o Batu Han’ın dayanağıydı ve asıl o Cengiz Han’ın kanunlarına göre Altın Orda’da tahtın varisiydi. Ama Sartak yoktu karargâhta. Hastalığı yüzünden Han onu kendi yerine büyük kurultaya Karakurum’a gönderdi.

Ulakçı’nın, en küçük oğul olarak adet gereği Batu’nun evinde ocak bekçisi olması gerekiyordu. Cengiz han böyle emrediyordu. Ama bu düzen her zaman uygulanmıyordu. Torunları dedesinden kurt alışkanlıklarını miras aldılar, bu yüzden de çoğu zaman hakkı olan değil güçlü olan kazanıyordu. Meşru mirasçı bazen daha kurnaz, sinsi ve güçlü olan için av oluyordu.

Batu Han bunun hepsini iyi biliyordu ama yedi yaşına kadar onu büyütüp yetiştiren yer dedesinin Moğol Orda’ydı ve bunun için Cengiz Han’ın emrettiği gibi davranıyordu. Sartak’ı iktidar için zor bir mücadele bekliyordu ve Batu onu Karakurum’a amaçsız göndermedi, ileride Altın Orda hanı olunca ona faydalı olacak şeylerden çoğunu öğrenir ümidiyle gönderdi. Ulakçı, Sartak gibi değildi, yine de şimdi o Han’a herkesten daha yakındı. Kim bilir Batu’nun ömrü büyük oğlu dönene kadar sürecek mi? Bunu sadece Tanrı bilir.

Onlar kurgana çıktı ve Batu çekik gözlerini kısıp ve düşüncelere dalıp uzun süre bozkıra baktı sonra şunu söyledi:

-      Han’ın veliahdı kendi ata binmeye başladığından beri artık çocuk sayılmaz. Sen büyüdün oğlum onun için seninle konuşmamız lazım, deyip Batu durakladı. -Ulakçı onu anlar mı, kardeşlerine şimdi duyacaklarını iletebilecek mi?, artık yaşlı ve hastayım. Geçmişe dönüp bakma ve neleri yaptığımı ve neleri yapamadığımı düşünme vakti geldi. Ayrıca her şey düşünüldüğü gibi oldu mu yoksa hiçbir şey olmadı mı? Sen müstakbel ocak muhafızısın. Gel yanıma otur.

Ulakçı babasının ayaklarındaki taş levhaya oturdu.

-      Kartal her zaman çocuklukta gördüğün gibi avlar. Aynı şey bende de oldu. Yedi yıl Cengiz Han dedemle yaşadım. Bir gün beni eyerinin kaşına oturtup savaş yerine getirdi. Bütün bozkır gözün alabildiği kadar dağ taş Moğol savaşçılarının kalın sopaları ve kılıçları darbeleri altında düşmüş düşmanların cesetleri ile kaplıydı. Cengiz Han bir şey demedi. Sadece gözlerime bakıp onların parladığını gördü. Ben ise bizim Baturlarımız gibi cesur ve amansız olmayı ve aynı onlar gibi düşmanları öldürmeyi öğrenmeyi hayal ediyordum. Dedem bazen bana tavsiyeler verirdi. Onların üçü hayat olarak adlandırılan yolumu, gece karanlığında aydınlatan parlak yıldız oldu. Kanlı yıkıcı seferlerin sırasında Cengiz Han’ın tavsiyeleri kalbimi ısıtıyordu, güven ve güç veriyordu.

Bir gün bana şöyle dedi: “Köpek sürüsünün başına bir kaplan geçerse zamanla köpekler kaplan sürüsüne dönüşürler. Kapların başında bir köpek olursa bir süre geçtikten sonra kaplanlar köpek sürüsüne dönüşürler”.

Uzun zamandır bu sözlere önem vermiyordum, Moğol atlarının toynakları altında ki büyük bozkır, Deşt-i Kıpçak düşene kadar. Onun halkını fethettik ama ben ansızın fark ettim ki her geçen sene askerlerim daha da sık yerli kadınlar ile evlenmeye ve Kıpçak adetlerini benimsemeye başladı. İşte Cengiz Han’ın sözlerini anladığım zaman ben de köpeğe dönüşmemek için kaplan olmak istedim. Biz Moğollar azdık ve halkı itaat içinde tutmak için Kıpçakların en iyilerini kendime yaklaştırmaya başladım. Cesareti inkâr edilemezdi ama kazanmak için onların Moğollar gibi amansız olması gerekiyordu.

Boşuna demiyor millet, kırıktan öte bütün hastalıklar bulaşıcıdır. İstediğim gibi yapmayı başardım. Artık Kıpçaklar bize, halkı yönetmede yardım ediyordu. Korku Kıpçak savaşçıları cesur adamlara dönüştürdü, yolumuzda gitmek istemeyenleri ise biz yok ediyorduk. Cengiz Han’ın ordusuna benzer bir şekilde düzenlenmiş büyük bir ordum oluştu, onunla ise Bulgarlara, Karluklara, Oğuzlara, Alanlara ve diğer milletlere gidebildim…

-      Ancak kamçı aracığıyla kaplana dönüştürülen köpek garez bağlayabilirdi. Kendini kaplan hissetmek, köpekdişlerini göstermek için ne engel olacak?.., düşünceli düşünceli söyledi Ulakçı.

Batu belli belirsiz gülümsedi. Oğlunun duyduklarının üzerinde düşündüğü onun hoşuna gidiyordu. Kim bilir belki Ulakçı’nın talihi yar olur ve bir gün oldukça iyi bir Han olur.

-      Haklısın. Böyle bir şey olabilir… Ama her şeyin istediğin gibi kalması için de bir yol vardır. Cengiz Han’ın onun için gençliğinden beri Celme Noyan inanç ve hak olarak yaradığı söylediği sözleri hatırla:

-      Ben doğarken sen de doğdun,

Ben erkekleşirken sen erkekleşiyordun.

Soylu, köpek beşiğinde,

Mutlu, fevkalade güzel Celmem benim!

Bu sözler dışında noyanına dokuz hata yapma ve onlar için ceza almama hakkı tanıdı.

Dedem Torgan Şire, gençliğinde onu düşmanlardan kurtaran adama ne dedi? O şöyle söyledi: “Selenge Irmağı boyunca uzanan Merkitlerin toprakları göçebelik alanın olsun. Bundan böyle onlar torunlarına ve torunlarının torunlarına ait olacaktır”. Cengiz Han sadece fethetmek değil ona sadık olan insanların kalplerine yol bulmayı da biliyordu. Onlar için iyi söz eksik etmiyordu ve ödüllendirirken cimrilik etmiyordu.

Ben de aynı biçimde davranıyordum. En iyi askerler benden en büyük ipek parçaları alıyordu, avuçlarına daha çok altın döküyordum. Orda’nın karşısında kendini gösteren soy veya aşiret hayvanları, en iyi otlamaları ve yaylacılıkları için en iyi yerleri alıyordu. - Batu Han düşünceye daldı. – İnsan sadece şiddet karşısında güçsüz değildir. Refahını kendi ellerinde tutmayı becerebilirsen kuyruğunu sallar…

Batu Han sustu, soluklandı, alnından terini sildi. Onun için konuşmak zordu.

-      Başka sefer dedem bana şöyle dedi: “Avam korktuğu kişiye saygı duyar ve onu göklere çıkarır. Adını bütün dünya bilsin istiyorsan kimseye acıma: yok et, kes. Senin elinden ne kadar çok insan ölürse şanın o kadar büyük olur”.

Ulakçı kafasını indirdi. Batu alayla güldü:

-      Neden gözlerini saklıyorsun? Yoksa Bukenci Kazi dedesinin bu bilgeliğe nasıl bir cevap verdiğini mi hatırladın?

Oğlan başıyla işaret etti.

Altın Orda’da bu hikâyeyi herkes biliyordu. Moğolların tümenleri Horasan’a ilk geldiği sene onlara Kadı esir düştü <Kadı, Müslüman din adamı, hâkimdir.> Bahiddin (Bahattin) Bukenci. Bilgisinin genişliği ile hayretler içinde kalmış Cengiz Han hayatını bağışladı ve yanında bıraktı. Kadı’nın farklı ülkelerdeki adetler ve töreler hakkında hikâyelerini dinlemeyi severdi. Bir gün Dünya Sarsıtıcısı arkadaşlarına şöyle dedi: “Birçok halkı kestim o yüzden de şanım bütün dünyaya yayıldı. Eğer bir canlı bırakmasam şöhretim daha da artar”.

Kadı bu sözleri duyup şunu rica etti: “Büyük Han bana hayatımı bağışlarsanız size karşı çıkmaya cüret ederim”.

Cengiz Han’ın keyfi yerindeydi ve Bulenci’ye ceza vermeme sözü verdi.

Kadı: “Büyük Han! Eğer siz ve ordunuz bütün halkları yok ederseniz o zaman şöhretinizi kim kazandıracak?” dedi.

Cengiz Han Bukenci’ye hareketsiz soğuk gözlerini dikti ve birden güldü: “Şimdilik sadece yarım dünyayı fethettim ve şöhretimi kazandıracak olanlar daha bitmedi”.

-      Batu: Benim dedem bilgeydi. O, neyin hakkında konuştuğunu her zaman iyi biliyordu. Onun tarafından fethedilen topraklarına yenilerini ekledim ama ben de bütün halkları yok edemedim. Sizin payınıza da uzak seferler ve kanlı savaşlar yeter, dedi.

-      Baba ama sen de her şeyi her zaman Cengiz Han’ın vasiyet ettiği gibi yapmıyordun.

-      Batu: “Evet. Her şeyi değil. Arkadaşlarımdan kimseye hanımlarımı hediye etmiyordum. Bu konuda Batu Han büyük dedesi gibi olamadı…” dedi.

Vaktinde Dünya Sarsıtıcısı iki aşireti fethetti: Merkitleri ve Naymanları. Bu aşiretlerin reislerinin başları kesilmiştir. Hazin akıbetten sadece Kereitler kaçtı. Onların hükümdarı Jaha Gambu, Cengiz Han’a İbahan Begim güzel kızını verdi. At sürüleri, pahalı ipek, altın ve gümüş kaplar kervanları ve iki yüz köle onunla birlikte Cengiz Han karargâhına vardı. Kalıcı ve sürekli barış yapılmış gibi görünüyordu. Fakat Caha Gambu’nun sadece soluk alma ihtiyacı vardı, Moğollara karşı çıkana kadar da çok az zaman geçti. Cengiz Han’a sadık olan Jurşatay Noyan hile ile onu tuzağa düşürüp hainin başını kesti. Kereitleri de kırıp geçirmeye o yardım etti ve onlar ile savaşta büyük Cengiz Han’ın hayatını kendini siper ederek kurtardı.

Cengiz Han Jurşatay’ın davranışından memnun kalıp ona kendi hanımı İbahan Begim’i hediye etti. Hem de şöyle söyledi: “Düşman saldırdı ise onu çukuru kazımış karşıla. Yanında dostun var ise onun için kendi vücudundan bir parça et esirgeme”.

Baba ve oğul şu an tam bunu düşünüyordu.

Ulakçı inatla başını salladı.

-      Büyük atamız sadece hayatını kurtaranlara hanımlarını hediye etmiyordu. Kaktay Noyan Jurşatay’ın yaptığı yapmadı ki?

-      Evet. Böyle de oluyormuş. Atan dünya hükümdarıydı o yüzden her kötü davranış onu süslüyordu. Bu olayın nasıl olduğunu ben biliyorum… Bu iş şöyleydi: Kereitler ve Tayjıgutlar aşiretleri ile savaş sırasında Kaktay Noyan Cengiz Han’ın tarafına geçti. Başka yararı yoktu. Van Han ile savaşta bile dedem tavsiye için ona hitap ettiği zaman atının yelesini okşayarak sustu. Bu adamın yararlıkları hepsi bu kadardır işte.

Ama çok geçmeden Cengiz Han korkulu rüya gördü, sanki vücudu kocaman lekeli yılan sarmış. Yılan insan sesiyle: “Hanımı vermezsen yutarım.” Dedi.

Cengiz Han şamanlara ve tabiplere inanıyordu ve rüya tabir etmesini biliyordu. Sabah yanında kuğu gibi çok güzel Aybike Begüm’ün yatığını gördü. Daha yeni onu eşi yaptı. Han onu uyandırdı. “Seninle evlendiğimden beri ruhum huzur ve neşe içinde. Ama sen darılmamalısın. Kötü bir rüya gördüm ve seni birine vermeye mecburum.”

Aybike Begüm, Han’ın bir şeyi iki kez tekrarlamayacağını biliyordu. Üzüntülü o: “Senin emrettiğin gibi olsun. Birlikte geçirdiğimiz günlerin sevinci bizimle kalsın. Yanıma sadece kımız içtiğim altın tası ve bana sadık olan Konatay adlı hizmetçiyi almama izin ver.”

Cengiz Han kabul etti ve muhafızları çağırdı.

O: “Bugün kim nöbet bekliyor?” diye sordu.

Kaktay Noyan: “Ben” diye cevap verdi.

“Eşimi Aybike Begüm’ü sana hediye ediyorum.”

Bu sözler ile noyanı bir titreme alıverdi.

Cengiz Han buyururcasına: “Korkma! Ben sadece bir kere ve daima gerçeği konuşurum.” dedi.

Han’ın amirane bakışına itaat ederek Aybike Begüm saç örgüleri göğsüne attı. Moğolların şöyle bir âdeti vardı: kadın ere vardığı zaman saçlarını iki eşit kısmına ayırırdı. Bu, artık hayatının yarısı kocasına ait olduğunun anlamına geliyordu. Eğer bir kadın şimdi Aybike Begüm’ün yaptığı gibi davrandıysa o sonsuza dek sevgilisinden ayrılıyordu.

-      Korkusuz atamız kötü rüyalardan korkardı… Ne tuhaf… Bir kere bile yılmadan yarım dünyayı feth etti.

Batu Han kederli bir şekilde başını salladı:

-      Ne kadar az anlıyorsun oğlum. İnsanın ileride büyük bir hedefi varsa gençlikte ölümünü düşünmüyor. Hayalinin nihayet gerçekleştiği ve yaşlılık yaklaştığı zaman her kalan gün, insan için paha biçilmez oluyor. İnsanlar sadece eksik olduğu şeylerin değerini bilirler.

Ulkaçı, kudretli, korkusuz babasının ölümden korktuğunu birden anladı. Çok korkuyordu. Ona cevap verecek bir şey bulamadı ve kurganın üzerine iç karartıcı, sıkıntılı bir sessizlik çöktü.

Sessizliği bozan Batu Han’dı.

-      O: “Dedemden ülkeleri fethetmeyi öğrendik, hükmetmeyi ve onları yönetmeyi ise bizden öğrenmelisiniz. Ancak bu durumda Cengiz Han’ın soyundan gelenler dilleri ayrı ayrı olan ulusları sağlam dizgin altında tutabilecekler ve bütün dünyaya diz çöktürebilecekler.” dedi.

-      Ulakçı: “Yani dedemiz kimseden bir şey öğrenmiyor muydu? Demek oluyor ki onun yalnız başına açtığı yoldan mı gidiyoruz?” diye sordu.

-      Batu kesinlikle: “Evet. Bu yolu o açtı. Şehirleri yıkmak ve yerle bir etmek, ekinleri ve bahçeleri çiğneye çiğneye berbat etmek bütün toprakları Moğol atları için kocaman bir otlağa dönüştürme amacıyla istiyordu. Bu onun büyük hayaliydi. Onun uğruna Cengiz Han dünyayı kan ile doldurarak kimseye aman vermiyordu. Şehirlerde yaşayanları hor görüyordu. Gerçek insanlar sadece Moğollardır. Onlara bütün dünya ait olmalı, onlar da tek bir kişinin emrinde buyruğunda olmalı. Bu amacın uğruna Cengiz Han bütün Moğol tribünlerini demir eli ile birleşti ve yolunda duran herkese karşı amansızdı. Bize de bunu emretti. Dedem birinden eğitim alıyor muydu diye soruyorsun? Evet. Başkların tecrübesi hedefe ulaşmakta yardımcı olabildiği takdirde bunu yapmaktan utanmıyor.” dedi.

-      Onun için değerli olan öğretmen kimdi?

-      Çin bilgeleri, ona Cengiz Han gibi yarım dünyayı fetheden İskender-i Zülkarneyn’in < İskender-i Zülkarneyn – Makedonyalı İskender (Büyük İskender) .>, savaşlarını nasıl sürdürdüğünü anlatıyorlardı. İskender ordusunda bizde gibi ahuruk yoktu <Ahuruk, ordunun peşinden gelen özel aile kervanıdır.>, ama fethedilen toprakları ona ait olduğunu göstermek için her yeni ülkede kırk yaşına ulaşmış askerleri bırakıyordu. Askerler aile kuruyorlardı, evler inşa ediyorlardı ve İskender’in emrettiği düzenleri kuruyorlardı. Dedemiz bu tecrübeyi benimsedi. Kentleri fethederek o da orada savaşçılarını bırakıyordu lakin İskender’den farklı olarak ordunun peşinde atlı araba katarında gelen eşleri ve çocukları ile birlikte. Yeni topraklarda yerleşip temelleşince fethedilen milletlere Moğol kanunları zorunlu kılıyorlardı ve Cengiz Han ile fethedilen alanları Moğol topraklarına dönüştürüyorlardı. Ayrıca… Roma hükümdarları gibi Orda Divanı hümayunu kurdu ve onu “Dokuz Kartalcık” olarak adlandırdı <Dokuz Kartalcık – dokuz değer.>. Cengiz Han kendisi Orda’nın çadırı tutan altın sütunu ise kartalcıklar, altında çadırın tonozu olan dokuz gümüş dayanaktır. Divanda layıklardan en layık olanlar yer alıyordu. Onların bilgeliğini ve yiğitliğini herkes bilirdi. Divanın toplandığı özel günü dışında dokuz kartalcıktan her birinin dünya hükümdarı ile sohbet için kendi günü ve saati vardı. Cengiz Han, akrabalarından hiç birini divana dâhil etmedi. Kendi kanının temsilcisi ondan daha akıllı olmaz diye inanıyordu. Dedemiz, zenginliğe ve şana göre ondan daha aşağıda olan biri ile hiçbir zaman düşmanlık etmiyordu. Böyle bir kişi ona engel oluyor ise noyanların birini itaatsizi katletmekle görevlendiriyordu, çoğu zaman da onu dost yapmaya çalışırdı. Cengiz Han: “Eğer senden daha az soylu olan kişinin üzerinde şiddet uygulamazsan o zaman o seninle düşmanlık değil dostluk kurmaya çalışır.” Derdi…

Batu silkindi. Keskin gözleri yakıcı bozkır serabında minicik bir noktayı farketti. O yanılmış olamazdı. Bu, bunca günler beklediği kurgana dönen kartaldı. Batu Han’ın kalbi durur gibi oldu sonra çok hızlı güm güm atmaya başladı. İntikam vakti yaklaşıyordu…

-      Ulakçı, Barak’ın hakkında Orda’da ne konuşuluyor? yavaşça dedi.

Oğlu beklenti içinde babasına baktı, fakat Batu Han’ın yüzünde öfke alameti yoktu.

-      Ulakçı: “İnsanlar, Barak’ı kartalın götürdüğünü söylüyorlar… Elâlem, Batu Han ile bütün dünyanın başa çıkamadığını ancak bir kuşun ona bela getirmeye cesaret ettiğini söylüyorlar…” dedi.

Batu'nun benzi attı. Orda’da oğlunun ölümü hakkında gerçeğinin zaten bilindiğini kalbi ile hissediyordu fakat buna inanmak istemiyordu. Demek ki Barak’ı kartalın götürdüğünü gören yüz savaşçıyı boşuna öldürmeyi emretti, demek ki elalem doğru diyor: gerçek bir hançerdir ve onu çuvalda saklayamazsın. Birden bir fikir geldi aklına: oğlunun ölümü, belki günahsız akıtan kan için bir cezadır. Bu fikir tutuşuverdi ve gece karanlığına uçan şerare gibi hemen söndü.

-      Batu Han, Ulakçı’nın tarafına biraz dönüp: “Sonra…” dedi.

-      Elalem, Barak’ın ölümü, Batu Han’ın büyük dedesinin kanunu ihlal etmeye karar verdiği için Tanrı'nın intikamının olduğunu söylüyorlar.

Batu uzun süre susuyordu.

-      Nihayet “Evet, öyle…” dedi.

-      Ulakçı’nın gözleri parladı.

Han bunu fark etmemiş sanki.

Barak’ın büyüdüğüne ve benim yerime geçtiğine kadar yaşama dilediğimde hatam yok, Altın Orda Hanı haklı olarak Sartak olmalı ise de… Oğullarımdan hangisi tahtıma çıkacağı fark etmez diye düşünüyordum, yeter ki Orda’nın şanı artsın ve fâni dünya eskisi gibi ürkütücü Moğol kılıcının karşısında titresin… Ve burada ben hata yapmadım… Hatam tam başka bir şeyde…

-      Ulakçı sabırsızca: “Nerede?” sordu.

Batu Han, oğlunun sertliğine dikkat etmemiş gibi yaptı. Kırgınlıklar ve öğütler için artık vakit kalmıyordu. Han: “Gelecek ona ait, diye düşündü, oğluma da yarın ona faydalı olacak bir şey anlatmak lazım. Gitme vakti gelmiş olanların hatalarının tekrar etmemeli.”

-      Benim hatam başka bir şeyde… Biz, Cengiz Han’ın torunları, dedemiz tarafından oluşturulan büyük Moğol hanlığının sürekli büyüdüğünü ve güçlendiğini düşünmeliyiz. Eğer biz Moğolların ruhunun ve Cengiz Han’ın ruhunun Aruah her zaman bizimle olmasını istiyorsak han tahtına fethedilen ülkenin kızından olan oğlunu oturtmamalıyız. – Batu Han bir süre sustu. – Fethedilen ülkeden olan kadının sütü ile emzirilmiş han bir gün babası tarafından fethedilen halkın tarafına geçebilir. Ve bir gün Tanrı Orda’yı yıkmak isterse o zaman yıkılışı tam bundan başlar… Bunu biliyorum, bunu görüyorum… Büyük Cengiz Han’ın ruhunun karşısında hatam onun öğüdünü bozduğumdadır ve Barak’a karşı baba sevgisine kapılıp Altın Orda’nın geleceğini düşman kızından doğmuş olan oğluna vermek istediğimdedir. Ama şimdi adalet namında ürkütücü güç kara kartal kılığına girip hatamı düzeltti…

Ulakçı inatla başını eğdi.

-      Büyük han Barak’ın ölümünü adil sayıyorsa o zaman neden… - sustu, baba öfkesinden korkarak ama gene de korkusunu yenip devam ediyordu: - Neden o zaman renkli elbiseleri giyip hunhar kuşun dikkatini çekmeye çalışıyorsunuz?

-      Adaletin savunucusu olduğumu kim dedi? – Batu’nun buruşuk yüzündeki cilt gerginleşti, tebessüme benzer bir şey soluk dudaklara dokundu. – Dünyaya iradeni dikte ettirmek istiyorsan adaleti anmamalısın. Bu Cengiz Han’ın toruna layık bir şey değildir. Hükmetmek istiyorsan dünyada gerçek olan tek bir güç var olduğunu ve onu içinde korumak ve evini ısıtan ateş gibi ona sönmeye izin vermemek gerektiğini aklında tutmalısın. Bu gücün adı intikamdır. İntikam duygusunu bilmeyen adam/insan yoğurması kolay kile benzer. Bir şey intikamı alınmamış bırakmamalısın. Düşmanın kim olduğunu da önemli değil: insan olsun, vahşi hayvan olsun, kuş olsun… İntikam alma mahareti azamet ve kuvvet belirtisidir…

Ulakçı rahat bir nefes aldı:

-      Affet baba, sesimi yükseltiysem…

-      Şu an nasıl konuşacağın umurumda değil… Bugün bu kurgana seni başka bir şey için aldım.

Ulakçı tamamen dikkat kesildi.

-      Yakında ben öleceğim, acımasızca söyledi Batu. – Ben olmayacağım günden itibaren Altın Orda tahtına kardeşin Sartak çıkacaktır, senin ise han evinin sahibi olman ve bütün Orda’nın ocağını koruman gerekecektir. Sartak şimdi uzakta, ben de seninle konuşmak istiyorum…

Oğlunun beti benzi attı, gözünü ayırdı.

-      Böyle konuşma, büyük han…

-      Batu Han yorgunca kendini boşuna yorma…, dedi. – Herkesin bir kaderi vardır, mutlulukta babadan daha değerli ve yakındır. Senin için de… Sana üç görev vermek istiyorum, çünkü kim bilir belki günlerden bir gün sen de Altın Orda sahibi olursun…

Ulakçı’nın yüzüne kanı sıçradı.

-      Dinliyorum büyük han…

-      Bir gün Mangutau adında bir şakacının Cengiz Han’a ne anlattığını biliyorsun galiba?

Ulakçı hayır anlamına başını salladı.

O zaman dinle. Eski zamanlarda dünyada iki ejderha yaşıyordu. Onların birinin bin başı ve bir kuyruğu, diğerin ise bir başı ve bin kuyruğu vardı. Günün birinde korkunç bir fırtına patladı ve bozkıra vaktinden önce kış geldi. - Bin başlı ejderha sığınağa girmek istiyordu ama başları nasıl davranacağını tartışmaya başladı. Onlar bir türlü mutabık kalamadılar ve ejderha ölüp gitti. Diğeri, bir başı olan fena havadan vaktinde sığındı ve kurtuldu çünkü bin kuyruğu bir başının isteğine boyun eğdi. Ayaktakımı/avam bin kuyruğa benzer. Tek başı olursa – han, o zaman kimse onu yıkmaz, o da istediğine ulaşır. Cengiz Han’ın torunları ise bin başlı ejderhaya benzer. Eğer onlar birlik olmayı beceremezlerse ve kavgalara tutuşurlarsa o zaman düşmanların elinden hızlı ölümünü bulurlar. Sana ilk görevim: “Bütün Moğol soylarının ve büyük Cengiz Han’ın torunlarının birliğini korumayı başar. Sadece o zaman hep güçlü olacaksınız.”

Ulakçı birden hızlıca yanında duran yaya uzandı. Kara kartal kurganın üzerine yavaş yavaş iniyordu.

- Dokunma…, dedi Batu Han.- Şimdilik yaşasın… Madem geldiyse ne için geldiğini de bilir…

Kartal sanki hanın sözleri duymuş gibi yeniden irtifa almaya başladı.

- Batu, gözleri ile kuşu takip etmeye devam ederek İkinci görevini dinle dedi. - Deşt-i Kıpçak’ı Cengiz Han’ın emri ile babam Cuci fethetti. Dedem ona bu toprakları verdi ve onların üzerinde hükmetmeye izin verdi. Deşt-i Kıpçak halklarının bir atasözü vardır: “Akıllı olan hayvanları elde eden değil onları besleyendir.” Büyük hanlığını Cengiz Han yüz Moğol soyunu birleştirip ve kırık halkı fethedip kurdu. Biz torunlarıyız ve torun oğullarıyız, Cuci, Çağatay, Ögeday ve Tuli ünlü dört Cihangir oğlunun evlatlarıyız, Karakurum büyük hanlığının sınırlarını açtık ve şanını arttık. Akrabalarım Mengü, Güyük, Ordu, Arık Böke, Alguy, Kaydu iyi işler çok yaptı. Ben ise Deşt-i Kıpçak sınırlarını aştım, iktidarımı Orusutların topraklarına teşmil ettim, Kuzey Kafkasya’yı fethettim ve Macarların başkentine kadar vardım.

Ulakçı babasının hikâyesini ışıl ışıl gözleri ile dinliyordu.

- Ateşli ateşli, Ögeday’ın ölümü olmasa siz daha da ileri, Almanların, Frankların topraklarına kadar gidecektiniz… dedi. - Ne yazık ki atanızı döndürmek zorunda kaldınız…

Batu Han yavaşça kahkaha ile güldü. Yüzü yeniden gerildi, elmacık kemikleri keskin bir şekilde belli oldu.

- Demek sen de bunu dönüşümün nedeni olarak görüyorsun? Eğer her şey büyük han Ögeday’ın ölümüne bağlı ise o zaman neden o sırada Bağdat’a kadar varan Hülagû tümenlerini geri çevirmedi? Küçük bir ordunun başına Karakurum’a yola çıktı, büyük kısmı ise onları Ketboğa Noyan’a emanet edip yerinde bıraktı. Ben de böyle yapabilirdim., Batu durakladı ve geçmiş anılara daldı. Düşünceli düşünceli "Hayır. Böyle bir şey yapamazdım" dedi. - Büyük Ögeday’ın ölümü sadece bahaneydi. Arkadaşlar da düşmanlar da bugüne dek gerçek sebebi bilmiyorlardı. Sebebi ise oldukça farklı...

Ulakçı’nın her tarafı gerildi. Babası ona kimsenin bilmediği bir sırı açıklayacaktı.

- Peki, sebebi nedir?

Batu Han sorusunu duymamıştı sanki. Tek ona bilindiğini düşünmeye ve aklına getirmeye devam ediyordu.

- Çoğu insanlar Macarların topraklarını fethetmek için İtil’i yürüyerek geçtiğimi düşünüyorlar. Yok, rüyamın sınırı orada değildi. Ama önce Macaraları yıkıp onların engin bozkırlarını tümenlerimin istirahat yerine dönüştürmek, ondan sonra Almanlara, Franklara ve diğer Batı’ya uzak yaşayan uluslara saldırmak istiyordum. Hayallerim cüretliydi arzularım ise güçlü. Tümenlerimi, ta Hiung-nu'ların reisi Etil <Etil – Attila, Hunların reisi> tarafından açılmış göçebe fatihlerinin eski yoluna sürdüm. Üzerinden geçmem gerekecek olan topraklarında birçok ulusun meskun olduğunu biliyordum ve onun için arkadan hain darbesini almamak için Polonya’ya başında Şiban’nın torunu Baydar Sultan ile bir orduyu, Çek Cumhuriyeti’ne büyük Ögeday Han’ın on sekiz yaşındaki torunu Kaydu Sultan’ı, Bulgaristan’a babam Cuci Nogay’dan daha küçük olan torunu gönderdim. Her birine bir tümen verdim. Bu sefer de Orusutlara gittiğimde davrandığım gibi aynısını yaptım: ordunun önünde bu toprakların uluslarına “Büyük Batu Han’a kendi rızanız ile boyun eğin” diyecek büyükelçileri gönderdim. Kimsenin kendi isteği ile Moğol kılıcının altında boynunu eğmeyeceğini biliyordum ama benim için önemli olan bu değildi. Hatırlıyor musun bir gün büyük dedemiz Şıgi Hutuç Noyan’a ne dedi: “Bütün dünyayı görecek bir göz ol. Bütün dünyayı işitebilecek bir kulak ol.” Tam bunun için büyükelçiler gerekliydi. Onlar da beklediğimi yaptılar. Artık bilmek istediğimi her şey biliyordum. Daha tavuk yılında (1237) Kıpçak hanı Köten benden kırık bin kibitka (üzeri örtülü kızak) ile kaçıp Macar kralı IV. Béla’den sığınma istedi. Birlikte onlar müthiş bir güç olmayı başardı. Ama Cengiz Han’ın ruhu Moğolları bırakmadı. Büyükelçiler, bana Macar zadegânının kralın kuvvetlenmesinden korkarak Köten ile aralarını açtığını söyledi. Kader firariler ile acımasızca hesaplaştı: bir gecede Kıpçak savaşçılarının yarısından daha fazlası kesildi, Köten Han öldürüldü, sağ kalanlar ise yolda sivil halk köylerini soyarak ve yakarak Koca Balkan Dağları’a gitti. IV. Béla kötü savaşçı çıktı. Adi bir çobanın gördüğünden daha ileriyi görmüyordu. Ona bütün dünyada topraklarına el uzatmaya cesaret edecek bir gücü yokmuş gibi geliyordu ona, onun için de Orusutlar ile ittifağı red etti. Sübedey, Mengü, Güyük, Ordu, Kadan, Baydar, Böri, Peşek, Nogay, Burunday ve Kaydu önderliğin altında yüz elli binlik ordumun Harmankibe topraklarına girdiği zaman Çernigov Knezi Mihail Macar kralına adamlarını gönderdi: kızını oğluna Rostislav’a vermesini rica ediyordu. Hısım olup onlarla birlikte bize karşı çıkabileceklerdi. Fakat IV. Béla bu irtifağa rıza göstermedi. Galitskiy Knezi’ne karşı da aynı şekilde davrandı. Macar kralı, anlaşılan o ki kızının başının altın, arkasının ise gümüşten olduğunu düşünüyordu. – Batu Han muzipçe sırıttı. – Ama bunun hepsinde Tanrı'nın isteğini görüyordum. Macarların ve Orusutların arasında birliğin olmamasından daha elverişli ne olabilirdi? Güçlü düşmanlar Almanlar olabilirdi ama dil avcısı tüccarlardan bildiğim gibi Moğol atının toynağının bir gün topraklarına basacağına inanmıyorlardı. Müslüman olmadığımızı bekliyorlardı onun için de bize karşı Arapları bile kullanmayı ümit ediyorlardı. O sırada Almanlar, Orusutların kuzey knezlikleri Novgorod ve Pskov’a sefer için hazırlanmaya başladılar. Macarlara seferim böylece başlıyordu. Cengiz Han’ın vasiyetlerine sadıktık: korkuyu bilmiyorduk, acımayı bilmiyorduk. Kralın yakın çevresi dayanağı olamadı onun için de istediği kadar orduları toplasın, kahraman tümenlerim onları geri püskürtüyordu, yerler de kandan kırmızı oluyordu. Şehir şehir harabeye dönüştürüyordum, yangın yerlerinin siyah dumanı güneşi kapatıyordu. Yaz ortasına ulaşmadan önce Macarların başkenti Estergon’u zapt ettik. On bin asker ve otuz duvar yıkıcı makinaları ile duvarlarını yıktık. Macar savaşçıları ne kadar cesurca dövüşseler de hücumumuz o kadar azgındı ki, kan şehir duvarlarından sel gibi akıyordu. O sırada Baydar, Nogay ve Kaydu komutanlığında Moğol tümenleri Polonya’yı kana buladı. Başarı Ögeday’ın orta oğlu Kadan ile de yaver gidiyordu. Birer birer güney ülkelerini fethetti. Duvar yıkıcı makinaların darbelerinin altında Slovakya’nın kaleleri titriyordu ve çöküyordu. Polonya’yı fethedip başarıdan ve kandan sarhoş Baydar ve Kaydu Tümenlerini doğu Çeklerinin topraklarına sürdü. Burada da kader onlardan yüzünü çevirmiş gibi: her manastırı, her kiliseyi hücumla zapt etmek gerekiyordu. Moğol savaşçıları, kaç düşmanın düştüğünü bilmek için her öldürülenin sağ kulağını kesti. İlerliyorlardı, sayısı da daha az oluyordu. Bunu öğrenince Baydar ve Kaydu’ya durmayı emrettim. Çek Kralı Votslava kırk binlik ordusu ile meydan savaşına girmeden bayrağımın altına girdiler. Tam bu sırada ulak Ögeday Han’ın Karakurum’da öldüğü kara haberini getirdi. Ona layık bir halefi seçmek için büyük kurultaya Cengiz Han soyunun tüm temsilcileri gelmeliydi. İşte o zaman tümenlerime İtil’in kıyılarına dönme emri verdim.

- Ulakçı, O zaman orduyu yiğit noyanlarınızdan birine emanet etseydiniz…, diye fısıldadı.

Batu Han uzun süre sustu, yüksek gökte kartalın süzülüşünü izliyordu. Aklı buradan uzaktı. Gençliğinin günlerini, savaşlarından vecd halini sanki yeniden yaşıyormuş gibiydi ve gözünün önünde yangınların alevleri ile sarılmış şehirler duruyordu.

- Han kesin bir ifade ile: “Bunu yapamazdım” dedi.

- Ama neden?..

- Fethettiğimiz topraklar ve memleketler sayısızdı ama aklın sesi beni dikkatli olmaya sevk etti. Bu toprakların, atları geri döndürdüğümüze kadar bize ait olduğunu görüyordum. Bu memleketleri elde ettik ama fethetmedik. Savaşlarda sağ kalan krallar ve çarlar bize bağlılık yemini ettiler ama halk bize itaat etmedi onun için de onlar onun adından konuşamıyordu. Bu sefere çıkarken Macar nehirlerinin vadilerinin Moğol atlarının otlakları olacağını düşünüyordum. Burada biz dinleneceğiz, ileriye batıya yol almak için güç toplayacağız. Ama bu işe yaramadı. Fethedilen topraklarda barış yoktu. Gün geçmiyordu ki ormanlarda saklanan müfrezeler savaşçılarıma saldırmasın. Kan akmaya devam ediyordu tümenlerim de seyrekleşiyordu. Unutulmaması gereken bir sebep daha vardı…

Batu Han, çoktan unutulmuş zamanları ve olayları hayalinde canlandırıyormuş gibi gözlerini avucu ile kapadı. Ulakçı güç hâl ile sabırsızlığını tutarak babasının tekrar konuşmaya başlamasını bekliyordu. - Sebep Orusut topraklarındaydı… Onlara karşı harekete geçmeden önce büyük dedemin yaptığı gibi yaptım: oraya tüccarları ve casusları gönderdim. Yakın zamanda bilmek istediğimi her şeyi biliyordum: Orusutuların ordusunun nasıl olduğunu da, knezlerinin nasıl yönettiğini de, bu halkın önceden nasıl olduğunu da.

Orusutlar ayrı knezlikler olarak yaşıyorlardı ama tek bir halktı ve hiçbir zaman kimse onları fethetmiyordu. Bazen diğer milletler ile savaşlarda yenik düşüyorlardı ama bir kez bile olsun özgürlüğünü kaybetmediler.

Onları fethetmenin kolay olmayacağını biliyordum. Yanılmadım da. Üç buçuk sene aldı bu. Ve Moğol atlarının toynaklarının altında diğer toprakları atmak için sadece bir sene.

- Ulakçı hararetle: "Ama gene de onları fethettiniz!" dedi.

- Evet. Korkusuz tümenlerimin karşısında dayanamadılar çünkü her knez kendini diğerinden daha güçlü ve daha akıllı sayıyordu. Ufak knezlikleri konuşmayacağım ama Vladimir-Suzdal Knezliği ve Galiçya-Volinya Knezliği iyi geçinirlerdi kim bilir seferimiz nasıl sonlandıracaktı… Ama biz büyük Cengiz Han’ın torunlarıyız ve bizimle Moğol savaş tanrısı Sülde... Galiçya-Volinya Knezliği şehirleri ateşe verip Lehlerin, Macarların ve Oğuzların topraklarına girdik. Sonradan ne olduğunu sana anlattım zaten. Elbette ki malikânelerinde daha uzun zaman dayanabilirdik ama arkada kalmış Orusutlar da her zaman aklımdaydı. Münhezim intikamı düşler, ben de onu bekliyordum, arkadan vurmasını bekliyordum, çünkü Orusutuların nasıl savaşabildiğini görmüştüm. Deşt-i Kıpçak’ta ve Harezm’de hükmetmek kolaydı çünkü yerli ahali bizim gibi göçebeydi. Burada ise Macar, Leh ve Bulgar topraklarında her şey başka türlü oluyordu. Bunu hepsini görünce biraz daha geciksem fethedilen memleketlerin halkları birleşirler ise tümenlerimin onları yenemeyeceğini anladım. Arkamda Altın Orda vardı, gücünü, kudreti ve şanı tehlikeye atılamazdı. Sanki korkularımı doğrulamak için Bulgaristan’da ve Moldova’da Nogay’a karşı isyan başladı. Ögeday’ın öldüğü zaman orduma Deşt-i Kıpçak’a dönmeyi emrettim.

- Ulakçı: “Demek oluyor ki bütün Doğu’yu korkuya düşürmüş Moğol kılıcı diğer ulusları korkutmadı mı? diye sordu.

Batu Han şaşkınlık ile oğluna baktı:

- Bizden bütün Doğu’nun korktuğunu kim söyledi sana? Evet, Moğol savaşçısı zalimliği ile fethedilen ulusları dehşete düşürüyordu ama zaman geçiyordu ve köleciliğe ölümü tercih edenler çıkıyordu. Fethedilen devletlerin hükümdarları, knezleri, zadegânı bize itaat etti. Bunu da halkına yaptırmayı çalışıyorlardı ama eski savaşçıların hikâyelerinden ayaktakımının şehirlerini ve köylerini nasıl savunduğunu biliyorsun. Her yerde böyleydi: Harezm’de ve Rus’ta, Deşt-i Kıpçak’ta ve Kafkasya’da. – Batu Ulakçı’nın gözlerine baktı. – Kıpçak Boşpan Batır hakkında duymuşsundur her halde? Cüretinde sınır tanımazdı. Bizden nefret eden yiğitleri ile birlikte Moğol müfrezelerine saldırdı ve hayvanları kaçırırdı. Orda’da büyük fesat çıkardı. O zaman Mengü’ya ordunun lüzum gördüğü sayısını almasını ve bana Boşpan’ı ölü veya diri ulaştırmasını emrettim. Mengü iki yüz yelken gemisini donattı. İtil’i ağzından pınarbaşlarına kadar geçti ve sonunda savaşçıları itaatsiz Batır’ı tuttu. Mengü: “Başını eğ! Dizini çök”, diye emretti. Boşpan: “Deve değilim ben ki dizime geleyim, başım da düşmanların karşısından eğilmez”, diye cevap verdi. Böyle bir cüret ile kudurmuş Noyanların biri Batır’ı ikiye kesti. Tüm yiğitlerini koyunları gibi boğazladılar. Boşpan öldürülmüştü ama ben biliyorum: eskisi gibi çoğunun gönüllerinde isyan kıvılcımı yanıyor. Şimdi de tekrar Orusutlara dönelim. Birleşmeyi başarırlarsa, bir sıraya dururlarsa o zaman ne yapabileceğini görürsün! Şu anda gücü birbirinden kopuk ama korku yok artık. Bizim tarafımızdan yakılan Ryazan’dan Yevpatiy Kolovrat’ı hatırlıyorum. Onu ölü görmüştüm… Vaktinde etrafında bin yedi yüz savaşçı topladı. Onlar farklı knezliklerden giderilmemiş intikam hırsı ile geldiler, cesur ve hızlı parslara benzerdi. Binlerce askerlerim Orusutuların karla örtülü ormanlarda kaldı. Moğollar Yevpatiy Kolovrat ve adamlarının hakkında efsaneyi yazmışlar. Orusutların kanatlarının, her savaşçısının ise yüz asker ile dövüşme kabiliyetinin olduğunu anlatıyordu. Bu böyleydi… Ülkeyi fethedip halkını yeneceğine inanma. Uyanık ol. Daha kısa bir süre önce Çernigov Knezi Andrey ordumuz için atları vermek istemeyip onları başka bir yere sürdü. Suçu ıspatlanamadı ama ben knezlerden hiç biri böyle davranmaya cüret etmesin diye onu ölene kadar çubuklar ile dövmeyi emrettim. Galiçia Knezi Daniel Romanoviç ise… Boyarlar Moğollara yardım etmeye karar verdiği için atalardan kalma mal varlığını talan etti, topraklarını aldı kendileri ise haşarı atların kuyruklarına başladı… Fethedilen topraklar kazandaki su gibi kaynıyorlar… Tver’deki isyan, Boyan ve Jeku komutanlığında İtil kıyıları boyunca göç eden Bulgarların arasındaki memnuniyetsizlik… On bin Moğol savaşçı ayaklanmış Buhara’yı itaate getirirken başlarını verdiler. Sen hatırlamıyorsun, o zaman dünyada yoktun… Ama böyle bir şey oldu ki askerlerim Kafkasya Lezgilerinin ve Çerkeslerinin boyunlarını eğdiremeyip geri çekilmek zorunda kaldı… Zor zamanda Altın Orda’yı yönetmek için kalıyorsunuz evlatlarım. Orda güçlü, büyük ama mülkiyetindeki toprakları huzursuzdur. Açık zihne ve demir ele ihtiyacı var… Şimdi söyle: düşmanlar ile çevrili olup başka türlü davranabilir miydim? Tek ben ve bana en sadık olan noyanlar fethedilmiş toprakların tutamayacağımızı anlıyorlardı. Düşman her yerdeydi. Kadınlar bile savaşçı olup korkusuzca ölüme gidiyorlardı. Görünüşe göre Macarlar bozguna uğramıştı, şehirleri yakılmıştı, ekili tarlaları da çiğnenmişti ama Moğol kılıcından kurtulmayı başaran savaşçılar, esnaf, ekinciler aklını kaybetmiş ve sanki hayata değer vermekten vazgeçmiş gibiydi. Hayaletler gibi orman girilemeyen yerlerinden çıkarlardı intikamını alıp hiçbir iz bırakmadan kaybolurlardı. Lanka adlı bir kız tarafından yönetilen bir müfreze başımıza çok bela getirdi. Moğollar ona Kuralay güzeli derlerdi. Bu, Çernhaze şehrinin altındaydı. En iyi Sübedey Bahadır Noyanımı bu müfreze ile mücadele etmekle görevlendirdim. Sübedey’ı tilki gibi kurnaz ve akıllı, kaplan gibi gözü pek ve hunhar biliyordum. Tümenleri Lanka’nın savaşçılarını kuşattı o da ellerimize düşmemek için Moğol ciritlerine atladı. Sübedey Bahadır bana kellesini getirdi. Lanka ölü bile gerçekten çok güzeldi. O zaman böyle bir kadının korkusuz bir bahadırı doğurabileceğini düşündüm ama savaş savaştır ve düşman düşmandır… Güvenilir insanlar, Altın Orda’nın gücünü değerlendirip fethedilen ve Moğol kılıcı değmemiş olan devletler bizimle mücadele etmek için ittifak görüşmeleri yapmaya başladı. Şimdi anladın mı Ögeday’ın ölümünden yararlanıp tümenleri neden geri çevirdim?

- Evet, dedi Ulakçı. – Ama ikinci görevimi söylemeyi unuttunuz…

- Batu Han: “Hayır.” diye itiraz etti. – Altın Orda tahtı ait olan kişi her şeyi son saatine kadar aklında tutmalı.

Ulakçı farketti: babası süzülen kartalı dikkatle izliyor, ölümün sönük sisi ile bürümüş gözlerinde de bazen kuşun haşmetli uçuşu ile hayranlık kıvılcımları tutuşuveriyor.

- Şimdi, dedi Batu, - şimdi ikinci görevini söyleyeceğim. Hatırlıyor musun, Kıpçak atasözünü söylemiştim: “Hayvanları elde eden değil onları yetiştiren akıllıdır.” İşte, düşmana saldıran ve onu yenen değil ondan itaat elde eden ve ona ustalıkla itaat gem dizgini atan akıllıdır. İkinci görevin: “Fethedilen düşman halkın olmalı. Sonuna kadar onu kendine ait etmeyi başar.”

Ulakçı'nın içinde birdenbire bir cüret uyandı, babasına şimdi konuştuğunu o zaman neden yapmadığını sormak istedi ama hanın daha herşeyi söylemediğini fark etti. Batu oğlunun ne düşündüğünü anladı:

- Kendim neden öyle davranmadığımı mı sormak istiyorsun? Bunu yapmalıydım ve yapabildiğim kadar yapıyordum. O kadar ulus ve memleket fethedildi. Babam Cuci o Cengiz Han’ın verdiği dört bin Moğol savaşçı ile bunu yapabilir miydi ki? Seferlerime Karakurum’dan askerler katılırdı ama onlar ile hiçbir zaman Altın Orda’yı kurmazdım. Ömür boyu fethedilen halkların gücünü kendi gücüne dönüştürmeyi çalışıyordum. Bunu Maveraünnehir’de <Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Siri Derya) nehirleri arasında kalan tarihi bölge.> ve Horasan’da, Harezm’de ve Deşt-i Kıpçak’ta yapmayı başarabildim. Diğer sayısı daha az olan birçok halkın erkekleri de askerlerim oldu. Bugün bütün Altın Orda onlara dayanıyor. Onlara kendi noyanlarımı verdim, onlar da Moğollara benzer oldu.

- Belki onlara benzemeye başlayan biziz? Ataların topraklarından o kadar uzaklaştık ki…

- Batu Han düşünceli düşünceli: “Belki…” diye kabul etti. - Derinlik içine çeker… Onlar çok… Ama Altın Orda’nın sahipleri biz Moğollar kalıyoruz, elimiz de dizginleri hala sıkıca tutuyor. Böyle devam edene kadar, iyi işler ile veya korku ile onları istediğimiz yere geçmelerini zorlarız. Zafer için güç ve silah, yönetme için kurnazlık ve maharet lazım. Kıpçaklar şunu boşuna iddia etmiyorlar ki: “Yumuşakça konuşursan yılanı bile deliğinden dışarıya çıkmaya ikna edebilirsin. Kaba konuşmaya başlarsan Müslüman bile kendi dininden vazgeçer”. Zorlamayı yumuşaklık ile düzlemeyi bil o zaman fethedilen ülke güç ile alınmış kadın karın olduğu gibi itaatli olur. Üçüncü görevin ikinciden çıkıyor.

Ulakçı başını eğdi.

- Dinliyorum büyük han…

- Orusutlara karşı harekete geçmeden önce Moğollar, İbir Sibir’e, Kuzey Çin’e ve Orta Asya’ya, Kıpçak steplerine ve Kafkasya’ya karşı savaş ile gitti. Dünya kurulalı beri, büyük Cengiz Han’ın yolunda karşılaşmış olduğu halklara karşı gösterdiği zalimlik görmedi. Yiğit askerleri kimseye acımıyordu. Düşman herkes sanılıyordu: kadınlar, yaşlılar, çocuklar. Hiçbir canlıya merhamet edilmiyordu. Dedem amansızdı.

Ama herşey başka türlü olsaydı bozkır ve dağ kocaman alanlarında dağıtılmış sayısız Moğol kabileleri birleştirebilir miydi, arasındaki yüzyıllar süren düşmanlığın kökünü kazıp onları erki sınırsız ve özgür tek bir millete dönüştürebilir miydi bilmiyorum. Torunlar Cengiz Han’ın yaptığını hiçbir zaman unutmazlar. Biz de torunları herşeyde dedemize benzemek isterdik: biz yıkardık, yakardık, öldürürdük. Kurt yavrusu ona sürüde öğretileni yapmadan duramaz.

Batu Han durakladı, yorgun argın gözlerini kapadı. Onun için konuşmak zordu. Hastalıktan basılmış göğüs hızlı ve kesik kesik solumadan kısılarak silkeniyordu. Nihayet zayıflık ile baş edip şöyle söyledi:

- Sana sıradaki görevini söylemeden önce uzun konuşuyorum. Uzaktan başlıyorum çünkü deneyimimin kaynaklarını bil istiyorum. Bilge sözler sadece deneyim ile doğrulandığı zaman kalbe düşer. İşte sonrasını dinle. Tavşan yılında (1219) Cengiz Han’ın cesur Cebe ve Sübedey Noyanları Azerbaycan’ı ve Gurcistan’ı kana boğup, bu devletlerin gökyüzünü yangın yerlerinin ateşi ile aydınlatıp Kafkasya dağlarının eteklerinde yatan dağ boğazlarından bozkırlara çıktı. Burada Moğol tümenlerinin yolunu Alan ve Kıpçak kabileleri kesti. Cebe ve Sübedey hileye başvurdu. Kıpçaklara büyükelçileri gönderip onlara şöyle demeyi buyurdular: “Sizinle kan kardeşleriyiz. Moğollar da siz de göçebesiniz. Alanlardan çekilin biz de size dokunmayacağız.” Kıpçaklar dinledi ve Alanlara ihanet edip gitti. Tümenlerimiz Alan ordusunu yeryüzünden silip süpürdü sonra Kıpçaklara yetişip onlara kanlı kıyım düzenlediler. Deşt-i Kıpçak engin bozkırlarına yol açılmıştı. Bu toprakların hakkında Babam Cuci şunu dedi: “hava burada güzel kokuyu saçıyor, su bal gibi tatlı, sulu çimen ise atı başı ile gizler.” Kıpçakların bölük müfrezelerini bozkırın güney sınırlarında takip ederek Moğollar ilk defa Orusutlar ile karşılaştı. O zamanlar Orusutlar ve Kıpçaklar sağlam bir ittifak içindeydi. Bozkır sakinleri, çoğu zaman Orusut kızları, knezler ise Kıpçak kızları ile evlenirlerdi. Korkudan titreyen Köten Han damadına Galiçia Knezi Mstislav Udalıy’ya sadık adamını aşağıdaki sözler ile gönderdi: “Bugün Moğollar bizden bozkırlarımızı aldı ama yarın şehirlerinizi alacaklar.” Köten Mstislav’dan yardım istiyordu. Harmankibe’de savaş kurulu için Orusut Knezleritoplandı. Onlar bizi tanımıyorlardı, gücümüzü bilmiyorlardı. Knezler Köten’in ricasını duydular ve bize karşı harekete geçmeyi karar verdiler. Ama onlar orduyu toplamadan önce kurnaz Sübedey Orusutların planlarını zaten biliyordu. O zaman o ilk savaşın arifesinde davrandığı gibi davranmaya karar verdi. Knezlere ulağı gönderdi: “Sizinle değil Kıpçaklarla dövüşmek niyetliyiz. Onlar çok kez topraklarınıza akınlar düzenlediler. Onlar sizin ve bizim düşmanlarımızdır. Kıpçaklardan intikam almak için bize engel olmayın.” Ama Orusutuların knezleri bu hileye kanmadı. Kortuk ada yakınındaki silahlı güçler (Druzhina) <Kortuk ada - Khortytsia> Dinyeper’dan geçip Kıpçaklar ile birleştirler. İlk savaş başarısızmış gibiydi Moğollar için. Cebe ve Sübedey geri çekildiler. Orusutlar ve Kıpçaklar peşine düştüler, ama yorgunluk bilmeyen Moğol süvarisi kolaylıkla gitti onlardan. Sekizinci gün Cebe ve Sübedey tümenlerini Kalka nehri yakınında durdurdular. Burada da gerçekleşti efsanelerin anlattığı savaş. Büyük Cengiz Han’ın savaşçıları mağlup ettiler çünkü şuunu biliyorlardı: geri çekilecek bir yer yok, arakada dost olmayan halklar ile harabe topraklar. Üstelik sayımız çoktu ve biz birdik. Orusut ordusunda ise knezlerin arasında kavgalar yatışmıyordu, Kıpçak savaşçılarının da Moğolların onlara düzenlediği hunharca kıyımı hala aklındaydı. Köten Han, ordunun kalan kısmı ile Macar topraklarına kaçtı. Orusut silahlı güçlerinden sadece on savaşçısının biri Knezliğine döndü. Sadece Harmankibe şehri bu savaşta on bin ekrek kaybetti. Zaferinden sarhoş Cebe ve Sübedey tümenlerini İtil Bulgarlarına sürdü. Ama onlar açık savaşa baskınları ve pusuları tercih ederek onu kabul etmediler. Sayısız savaşlardan yorgun düşmüş Moğollar bir gün yeniden İtil kıyılarına dönmek için geri çekilmek zorundaydı. Zekinin kurnazlığı, sıcak kırmızı kömürlerin üzerinde yürümekte değil, onlara sadece sıcaklığı düştüğü anda basmaktadır. Daha önceden Cuci Maveraünnehir’in bir kısmına ve Kıpçak bozkırlarının doğu topraklarına sahip oldu. Şimdi bütün Deşt-i Kıpçak Moğollara aitti. Cengiz Han’ın dokuz kuyruklu beyaz bayrağı batı sınırlarında temelli yerleşiklik kazandı. Cuci Han bilgeydi. Bu toprakları ebedi olarak kendi malını yapmak istedi. Cuci Sarı Keñgir nehri kıyılarında karargâhını kurup gereği yokken Kıpçakları yok etmeyi bıraktı. Cengiz Han’ın diğer oğlu Çağatay fethedilen halkları insafsızca kılıcından geçiriyordu ise Cuci sülüğe benzerdi: acıtmadan fethedilenlerin kanı emmiyordu. Çağatay’ın Otrar’ı, Buhara’yı, Semerkant’ı yerle bir ettiğini, döktüğü kan derelerini görmüş Kıpçaklar, kendi hâkiminin karşısında onun bilge ve adil olduğunu sayarak saygı ile eğilmeye başladılar. Hile ile kandırılmış halk direniş güçlerini kaybetti. Büyük başını taşlara vurup bayılmış balığa benzerdi. Kıpçaklar gitgide alışıyordu Moğollara. Cengiz Han, Cuci’nin yaptığını öğrenince oğlunu anlamadı. Hilesi, Dünya Sarsıtıcısına güçsüzlük gibi geldi. Ateş ve kılıç ile hükmetmeye alışık, Cuci’nin işlerini vasiyetlerine bir aykırılık olarak algıladı. Söylentiye göre Cengiz Han oğlunu öldürmeyi emretti. Bunun doğru olup olmadığını hala bilmiyorum. Ama bu doğru olabilir. Onun tarafından kurulmuş Moğol devletinin azameti için Cengiz Han hiç kimseye acımazdı. Cuci öldü ama yaptığı artık değiştirilemezdi. Bize daha kısa bir süre önce düşman olan şimdi ise bizden pek çok şey edinmiş halkı Moğolları bıraktı. Babasının ölümünden sonra Dünya Sarsıtıcısı Cuci’ye ait olan topraklarını iki kısmına böldü. Harezm’i ve bütün Deşt-i Kıpçak’ı bana verdi, sık ormanlar ile kaplanmış, sayısız nehirler ve göller ile kocaman diyarı İbir Sibir’i ise büyük ağabeyim Ordu’ya ait oldu. Benim yardımım ile ağabey on yıl sonra han karargâhı olarak Şangi Tara şehrini ilan etti ve Mavi Orda’yı düzenledi, ben ise Beyaz Orda’nın namağlup sancağını kaldırdım…

Gün ölüyordu. Güneş yeryüzünün kenarına iniyordu ve mavi pus bozkır uzakları kaplıyordu. Büyük İtil’in yüzeyi altın ve kan ile oynaşıyordu ve Orda’nın başkenti Saray’ın altın çatıları gün batımı güneşinin altında sıcaklıkla yanıyordu.

- Bizim Beyaz Orda’mız Altın Orda’ta dönüştü…, sessizliği bozdu Ulkaçı.

Batu Han başı ile işaret etti:

- Evet. Orusutlar ona Altın Orda derler. Sadece Doğu halkları Kıpçaklar, Bulgarlar onu hala Beyaz sayıyorlar. Ben kendim ikinci adını beğeniyorum… Onu duyduğum an bana devletime büyük Cengiz Han’ın kutsal dokuz kuyruklu beyaz Sülde’nin <Sülde - sancak (Moğol.).> aksi düşüyormuş gibi geliyor. Bu da çok güzel… Altın olduğu yerde de yakınında her zaman ihanet ve hainlik vadır. Bu her zaman böyleydi. Bazen Ordu’ma Beyaz demekten korkarım çünkü bana bu sözcük kötülüğe ve nefrete neden olur gibi görünüyor bana... Ve ölüm... Ulakçı biliyordu: Moğol Noyanları da, sıradan savaşçılar da kötü ruhlara inanıyorlar, kehanetlere ve önsezilere inanıyorlar, ama bunun, yüzünde hiçbir zaman kimse şüpheyi ve korkuyu görmemiş babası büyük Batu Han ile hiçbir ilgilisi yokmuş gibi görünüyordu ona. O da inanıyormuş…

- At yılında (1235), yeniden konuşmaya başladı Han, Moğollar bütün Kafkasya'yı kendi egemenliğine tabi kıldı, İtil Bulgarlarını bozguna uğrattı, Başkurt, Mordvin topraklarını itaata getirdi ve aşağı Dinyeper ve İtil bölgelerine ele geçirdi. Büyük kurultayda Moğol tümenlerinin ileri batıya Orusut topraklarına sürülmesine karar verilmiştir. Laşkarkarşı <Laşkarkarşı – sefer reisi.> olarak ben tayin edilmiştim. Kurultay kararına göre Cengiz Han soyunun her dalı sefere katılmak üzere birer oğul ve mevcut her on savaşçıdan ikişer savaşçı tahsis etmeliydi. Yüz kırık bin savaşçı sancağımın altına toplandı. Cengiz Han’ın torunlarından bana tümenleri ile birlikte Ordu, Güyük, Bori, Baidar, kadan ve Kaydu katıldı. Tam bir yıl sonra sefere çıktık, daha bir yıl sonrda da Orusut topraklarına girdik…

Batu Han düşünceye daldı. Geçmişin görüntüleri önünde geçiyordu. Bir an için yanında oğlu oturduğunu ve devamını beklediğini unuttu.

- Mutlu günlerdi, birden kısık bir sesle söyledi o. Geçtiğimiz yer fethedilenlerin gözyaşlarından tuzlu oluyordu, rüzgâr ise kan kokuyordu. Sefere başlarken ordumu böldüm. Bir dalı İtil’i geçip Suzdal’a harekete geçti, öbürü ise Ryazan tarafında katı, üçüncüsünümn ise Voronej Knezliği’ni zaptetmesi gerekiyordu. Üç yıllık bir sürede güney ve doğu Orusut topraklarını ele geçirdik. Harabede en büyük şehirleri bulunuyordu: Harmankibe, Ryazan, Voronej, Vladimir, Suzdal, Çernigov… Fethedilmemiş sadece Novgorod ve Pskov kaldı. Ormanlar ve bataklıklar yolumuzu kesip oraya duvar yıkıcı araçlarını ulaştırmaya imkân vermediler. Bu toprakların ele geçirilmesinden vazgeçmedim ama önce tümenlerime istirahat vermeye karar verdim çünkü zaferimiz kolay olmadı. Ele geçirilmemiş bazı kalaler kaldı. Smolensk te bize itaat etmedi. Ve biz Cengiz Han’ın bizi bu gibi durumalarda nasıl davranacağımızı öğrettiği gibi davrandık. Zaman gelir ve bu şehir her tarafı çevrili gene de bizim olacağımızı bilerek ondan uzak durduk. Ordumda köle ihtiyar Rumey vardı. Bana sonradan onun sefer hakkında gizlice notları aldığını söylendi. İşte bu Rumey’in ne yazdığını dinle: “Bu kadar cinayet işlemiş Moğol savaşçılarının kalbi nasıl dayanabilirdi? Ordunun yolu cesetler ile kaplıydı. Moğolları tapınakları yakarlardı, canlı herşeyi yok ederlerdi…”

Batu Han yavaşça güldü. Yüzü kırışmış, gözleri ağır göz kapaklarının altında saklandı:

- Moğol savaşçılarının kalbi nasıl dayanabilirdi?.. Kana açtık ise ve başkaların topraklarına neden gittiğimizi bilmiyorduk ise neden dayanmasın? Zafere giden yol her ne kadar zalim olsa da her zaman doğru yoldur. Diğerlerin tapınakları bize ne için gerek? Kendi tanrılarımız var ve onlar bize kazanmaya yardım ediyorlar. Başkaların enginlik olmayan ve geniş duvarları sakinlerini cüretkârlar ve güçlülerden kurtaramayan şehirleri bize ne için gerek? Büyük Cengiz Han şöyle öğretiyordu: tüm halklar Moğolların yaşadığı gibi yaşamalı çünkü bizim âdetlerimiz ve törelerimizden daha iyisi yoktur. İnsanlar vahşi hayvanlar gibi özgürlüğü bilmeli, Tanrı’nın ve yerin emrettiği gibi yaşamalı ve hâkimi olmak için yaratılmış olan tek bir kişiye itaat etmelidir. Evet. Büyük dedemiz böyle öğretiyordu… İşte seferimizi bitirdiğimiz ve vatanımıza dönmeden önce büyük bayarama toplandığımız zaman benim ve Güyük’ün arasında düşmanlık başladı. Babası Ögeday büyük han ama o kendisi tafracı ve hasetlidir. Kahramanlıklar ve şan her zaman yanından geçiyordu çünkü ister akıl olsun ister cesaret onun ayırıcı niteliği değildi. Bayramda, ben, bütün ordunun reisi olarak şarap tasını ilk kaldırmalıydım. İşte o zaman haset ile eziyet çeken Güyük ve Bori konuşmaya başlad: “Batu bizden evvel nutuk söylebilir mi ki ve şarap içebilir mi ki? Onun ve tüm sakallı karıları yere düşürüp iyice ayaklar ile çiğneyip ezme vakti gelmedi mi? Neyin ne olduğunu bilsinler!” Bu ikinin tarafında Cengiz Han’a hizmette büyük yararlıklar göstermiş olan Yeloçidey Noyan’ın oğlu Argusun da söz aldı. Görüyor musun oğlum büyük Cengiz Han’ın torunları nasıl oluyormuş? Düşmana karşı biz birlikte gidiyoruz ama şanı ve başarıyı paylaşma vakti gelince herkes sadece kendini düşünüyor ve bunun için herşeye hazırdır. Ben bilgece davranıp onlara kötü bir şey yapmadım. Sonra babaları Ögeday ve Çağatay Güyük’ü ve Bori’yi sert bir şekilde cezalandırdılar. Argusun da payını aldı. Fakat… Gözlerin daima kesin olsun… Bunu sana gelecek için anlattım şimdi ise konuşmaya yeter çünkü bazıları artık bu dünyayı terk etti. İyi de kötü de onlar ile birlikte gitti…

Bu sefer Batu Han uzun bir süre için sustu, Ulkaçı ise sessizliğini bozmaya cesaret edemedi. Babasının yüzünün her zamankinden daha da çok sivrileştiğini, gözlerinin ise akşam gökyüzündeki süzülen kartalı ayrılmadan izlediğini görüyordu.

Ürkütücü hanın aklına birden Kırım’da tutulan ihtiyar bir denizci ve uzak ülkeler hakkında hikâyesi geldi. İhtiyar anlatıyordu ki gemide biri ölecek ise yamyam köpekbalıkları bunu hissediyordur ve avına ulaşana kadar rahat bırakmıyorlar. Birden böyle bir fikir geldi ki kara kartal bunca gün gelmiyordu çünkü biliyordu Batu’nun vakti daha dolmadı. Bugün ise… Bunun için yani ne de olsa o son saatinin geldiği için ta geceye kadar uçmuyor ve saldrımaya çalışmıyor olmasın mı? Belki bu ondan oğlunu almış uğursuz kuş ölümün yaklaştığını hissediyor…

Yüreği acıdan ürperdi. Hayır! Böyle olmamalı! Sadece kuzgun leş ile beslenir ama bu kartal… Avını canlı alır… Bunun gerçekleştiği zaman gücü yetsin de…

Batu Han derin derin içini çekip çevresine baktı. Çok güzeldi akşam toprağı, mavimsi kır bir pus ile kaplanmış uzaklık ta esrarengiz görünüyordu ve kendisine çağırıyordu.

Han yerin güzelliğini nadir fark ettiğini düşündü. Her zaman ve her yerde aklı fikri düşmanlara karşı zafer, dünya fethi hayalindeydi. Bir de birinin eli tahtına uzanmasından korkardı…

Nihayet Ulakçı sessizliğe dayanamadı:

- Baba siz Cengiz Han’ın şanı artmışsınız. O kadar çok iyi şey yapmışsınız…

Batu Han ürperip oğluna baktı:

- İyi şey mi diyorsun? İnsanları öldürerek, şehirleri yakarak iyi mi yapıyordum?.. Ben, o kadar memleket ve ulus zalimliğim ile şahlandırmış…, Han sustu. Ve birden güz suyu gibi sönük su gibi gözlerinde alev aksileri dört dönmeye başladı., Haklısın, dedi Batu sert bir biçimde., İşediğim iyi bir fiildir. O Tanrı’nınmemnun eder. Büyük dede ile kurulmuş hanlığı memnun eder. Fiillerim onun ve bütün evrendeki Moğolların şöhretini kazandırdı. Ve madem böyle ise demek ki bu iyiliktir… Sana çok az diyeceğim kaldı. Sözüm ömrüm gibi de sonuna geliyor… Yakında ağabeyin Sartak Altın Orda tahtına çıkacaktır… Benim isteğim ile o Aleksandr Nevski Novgorod Knezi ile Anda <Anda - kan kardeş.> oldu. Şimdi o Orusutların en güçlü knezidir. O cesur, yüreklidir ve başkalarına erişilmez olanı görmeyi bilir. Ona Tanrı teveccüh gösteriyor ve onu diğerleri dinliyor. Onları neden kan kardeş yaptığımı sorarsın? Ben söyleceyeğim. Orusutlara karşı seferden sonra Güyük ile düşman olduk ve Karakurum’da babasının tahtına çıktığı zaman benimle hesabını görmek istedi. Elinin altında yüz bin mert Moğol savaşçıdan fazlası vardı. O zaman, iki ateş arasına düşünce, Orusut Knezlerinin kendime karşı garez uyandırmamak gerektiğimi anladım. Güç ile fethedilmiş onlar sadece Altın Orda’ya vuracağı zamanı bekliyorlardı.Cebe ile Sübedey’in Orusutlara karşı harekete geçtiği zaman Aleksandr Nevski de aynı duruma düşmüştü.Novgorod’a ve Pskov’a bir yandan tümenlerimiz diğer yandan Livonia nişanının haçlıları tehdit ediyorlardu. Almanlar, Baltık Denizi yakınındaki ormanlarında yaşayan halkları fethettiler, aynı şeyi de Orusutlara yapmak istiyorlardı. Ancak öyle oldu ki Aleksandr onları Neva Nehri’nde yenilgiye uğrattı, bizim tümenlerimiz ise Legnica şehri yakınında Leh Knezi ile tutulan Leh ve Alman gönüllü milis erleri ve Alman şövalyeleri bozdular. Bir yıl sonra Almanlar tekrar Novgorod’a ve Pskov’a karşı harekete geçti ve yeniden Peipus Gölü savaşında zafer Aleksandr’ın oldu. Dövülmüş dövüşmekten vazgeçmez. Haçlılar Orusut sınırlarında duruyorlardı ve Novgorod Knezleri yardımı aramak zorunda kaldı. Tanıdığın düşman tanımadığın dosttan yeğdir. O yıllarda Orusut Knezliklerine seferleri artık durdurup onları haraca bağladık, Almanlar ise Orusutları köle yapmak ile tehdit ediyorlardı. Aleksandr Nevski babası Yaroslav Knezi Karakurum’a Güyük Han’a yardım almak ümidiyle görüşmeler için yola koyuldu. Güyük’ün uzak görüşlülük diye bir ayırıcı niteliğinin olmadığını söylemiştim. Knez maiyet erkânı Boyarlarından birinin curnalına göre Turakine Hatun Ögeday’ın dulu Yaroslav’ı göndermeyi emretmişti. İşte o zaman iki oğlu Aleksandr Nevski ve Andrey Yaroslavoviç Orda’ya geldi. Bu ittifak bana yararlıydı. Sartak Aleksandr’ın an dası oldu.

- Sartak Hıristiyanlığı kabul etti…,olumsuz bir biçimde dedi Ulakçı.

- Din nedir? Halkı yönetmekte ve onu dizgin altında tutmakta yardım eden bir araçtır. Dinin sana hanlığın kudretini korumaya ve artmaya yardım ettiğini görüyorsan gerekli olanı kabul et. Büyük dedemiz bilgeydi. O diyordu: “Kimin daha büyük olduğunu Allah’ın mı yoksa Hıristiyan Tanrısının mı ben bilmiyorum. Ama onlar gerçekten büyük ise o zaman ikisi de bana yardım etsin.” Sartak’ın Hıristiyan olmasına Berke’nin Müslümanlık’ı kabul etmesine ise karşı değilim. Öyle olsun. Ben başka şeyden korkuyorum. Fazla uzak bir birinde bu dinler ve eğer oğullar onların fazla gayretli takipçileri olurlarsa ve onları ne için kabul ettiklerini en önemlisini unuturlarsa arasında düşmanlık başlayabilir. Bu Orda’yı zayıflatır…

- Baba, böyle bir şey olabilir mi?, endişe ile sordu Ulakçı.

- Evet. Ama olmamalıdır. Din tahtın yanında sadece vezir olarak olmalıdır. Orda’yı Sartak yönetecektir. Tanrı, Karakurum’da bizim yardımız olmadan beyaz koşmada kaldırılmış Mengü’nün canını koruduğu takdirde öyle olur. Tahta oturmak bir, devleti yönetmek başka. Bizim dedemiz Cengiz Han dünyayı fethetmeyi hazırlanırken üç şeye inanıyordu. Birincisi: tek güçlü eller yüz Moğol kabilesini birleştirebilir, tümenlerini sürülen ülkeler ise hiçbir zaman arasında anlaşmazlar. İkincisi: Moğollardan daha güçlü ve daha cesur savaşçı yok bütün dünyada ve hiçbir halk onlara karşı göğüs germez. Üçüncüsü ise: bütün evrende kendisinden daha bilge bir hükümdar yoktur, öbürleri ise sadece ayaklarındaki küllerdir. Cengiz Han kendisinin söylediğine ne kadar inandığını bilmiyorum. Çoğu kez bozkır kurdu gibi kurnazdı ve başkalar inansın diye sözler söylüyordu. Ama hem dostlar hem düşmanlar, sayıca az bir halk olan Moğolların bütün Asya’yı, Çin’i ve yüzlerce başka ulusları nasıl fethetmeyi başardığını tam olarak hala anlayamıyorlar. Bazırları, bunu, savaşları, önce kimse yapmamış bir biçimçe sürdürme beceri ile öbürleri ise Cengiz han ordusunda düzenlenmiş demir düzeni ile açıklıyorlar. Galiba bu doğrudur. Moğollar, sayısı onlardan aşkın olan yılmaz Orusutları ve Gucıyanları başka türlü yenebilir miydi ki? Bunun üzerinde uzun süre düşünüyordum ama gene de zaferlerimizin en önemli sebebi büyük Cengiz Han’ın ürkütücü kılıcı işaret ettiği ülkelerin bizim ile savaşa hazırlı olmadıklarıdır. Biz gençtik ve Tanrı bize tüm Moğol kabilelerini tek bir yumruğa toplamayı başaran bir kişiyi gönderdi. O hedefi belirtti ve zalimliği savaşçının esas onuruna dönüştürdü. Cengiz Han’ın gözü çevrik olan ülkeler ise uzun zaman önce kurulmuştur, içinde de iktidarı isteyen ama yönetmeyi bilmeyen çok kişi vardı. Hırgürü, çekişme ve nifak sokmaya çalışıyordu. Yeni devletin daima genç kaplanı andırdığı adet olmuştur: o sataşmayı sever, eski ise yıpranmış zayıf düşmüş arslana benzer ve sadece postunu nasıl kurtarabileceğini düşünür.

- Baba, Orusutların ve Gucıyanlarıncesaretini abartmıyor musunuz?..

- Hayır, kesinlikle söyledi Batu Han., Hayat beni düşmana saygı duymayı öğretti, gerçekten mertliğe sahip ise. Bunu yüksek sesle hiç söylememiştim ama her zaman hatırlıyordum. Düşmanın korkak ise o zaman zaferin değeri yüksek mi ve şanın kaçan tavşanları yok etmekten artar mı? Biz, Moğollar, halkları ölümü köleliğe tercih eden topraklarında daima en çok zalimdik. Kendi ululuğumuz ve gelecek güvenliğimiz için onlara acımazdık. Sen, oğlum, tüm fetihlerimizin geçmişini ve gerçeğini bilmelisin. Ağaç ne kadar yüksek olursa kökleri de o kadar derindir. Altın Orda’nın gelecek azametini düşünmelisiniz, bunu için ise geçmişin özünü anlamalısınız. Ona kamçı ile keskenen gelecekten cop darbesini alır. Hatırında olsun bu. Zafer hatrına herşey yapılabilir. Sana üçücü görevini verme vakti geldi. Dinle onu ve aklında tut: “Sefere çıkmadan önce kafasının üstünde kılıcı geçirmeyi düşündüğün düşmanın gücü ve kudreti hakkında herşeyi öğren. Ve eğer onu yeneceğin zamanın henüz gelmediğini anlarsan, kandır, bu millet ile ahbap ol ama düşman olduğunu unutma.”

- Demek…, Ulakçı şaşkınlık içinde babasına baktı., Demek, Aleksandr Nevski Knezi’ni de Sartak’ın kankardeşi bu sebepten dolayı yapmışsınız?

Batu Han’ın gözleri darlaştı:

- Evet. Şimdilik ne Novgorod’a ne Pskov’a elimizi sürdük… Henüz vakti gelmedi… Aleksandr Knezinin düşmanımız olduğunu biliyorum. Ancak hedefe ulaşman gerekiyorsa bütün yollar iyidir. Düşmanlarının birleşmesine izin verme, gözün açık olsun. Sartak’ın Aleksandr’ın kankardeşi olmaya karar verdiğini öğrenince ben buna karşı durmaya başlamadım. Aleksandr Nevski güçlü bir knezdir… Artık o Orda ile sağlam bir biçimde bağlanmıştır ve diğer knezler ona karşı kimisi şüphe ile kimisi kıskançlık ile davranırlar. Birlik uzun bir süre onlara gelmez.

- Ama Aleksandr knezi oldukça akıllıdır ki…

Batu gözlerini kıstı. Gözlerinde soğuk öfke dolu kıvılcımlar parıldadı:

- Ben sana başka bir şey mi dedim? Büyük zaruret onu bu davranışa itti. Knez, kavisliMoğol kılıcının Novgorod ve Pskov topraklarına inmeyeceğinde emin olmak istiyor, en azından Alman şövalyeler tarafından ona bir şey tehdit etmediğini hissedene kadar. Sartak belki herşeyi anlamıyor ama Aleksandr leriye bakıyor. Bir birimizden korkuyoruz, onun için Orda ve Knez arasındaki dostluk yangından canlarını kurtarılan kurt ve vaşak dostluğuna benzer. Tehlike geçer ve öbürünün boğazına ilk yapışan kim olacağı henüz belli değil… Galip ve mağlubun arasında gerçek bir dostluk olamaz. Orusutlar, sadece şimdi başka çare olmadığı için hamiliğimizi arıyorlar. Gerçi knezlerin arasında kendi çıkarı için herşeyi yapmaya hazır olanlar da vardır… Ben her zaman onları hor görüyordum ama Orda menfaatine onlar hiçbir zaman kendinden soğutmuyordum… Fitne soksunlar, kan döksünler, onlardan kimin kazanacağı ise önemli değildir. Senin için bir kez daha tekrarlacağım: Orusut topraklarının tarafına bakınca gözün açık olsun ve savaş atının daima eyerlenmiş olması gerektiğini aklında tut. Orada, onlara ateş ve kılıç getiren insanlara hiçbir zaman dost olmayacak insanlar yaşıyorlar.

Batu Han durakladı, yüzünün üzerinden birleşmiş avuçlar ile geçirdi.

- Sana üç öğüt verdim. Birincisi büyük atamız Cengiz Han’dan geliyor. İkincisini deden Cuci kendine kılavuz edindi. Üçüncüsü bana aittir. Her birimiz zamanın ne emrettiğini yapıyorduk ve Moğollar şanı sönmedi aksine göklere ulaştı. Demek ki biz doğru yaptık. Öğütlerim sizin için kural olursa Altın Orda çadırı sonsuza dek durur.

Batu Han ümit dolu bir bakış ile oğluna baktı ve gözlerini görmedi.

- Bir süre sonra: Git, git, dedi yavaşça. Söylebileceğim herşeyi söyledim sana…

 

 

***

 

Ebedi gökyüzünün altında ebedi hiçbir şeyin olmadığını nasıl bilsin ki Batu? Byüyük dedesi Cengiz Han’ın yaşadığı gibi yaşıyordu, düşünmeyi de sadece aynı şekilde biliyordu. Atanın gölgesi ondan uzaklığı kapatıyordu, onun için sadece yakınındakini tanımak ve görmek mümkün olduğu sönen gününün alaca karanlıkları ile kaplanmış bozkırda yürüyen süvariye benzerdi.

Batu, bozkırın ebedi olacağına ve mağlupların ebedi olarak kalacağına inanıyordu. Han olunca bile sıradan bir göçebenin nefret ettiğini ve hor gördüğünü nefret ederdi ve hor gürürdü, onun için de Altın Orda için geleceğini hazırlanan şeyi göremiyordu. Yakında hayattan ayrılmak zorunda kalacağını bilerek torunlara bilgeliği vasiyet ettiğine inanıyordu, ama aslında onlara sadece bozkır haydudunun kurnazlığı bırakıyordu. Batu, böylece sonsuza dek kalacağına inanıyordu: diğer halklar toprağı sürecekler, ekmeği ekip yetiştirecekler, ipeği dokucaklar, demiri ve altını elde edecekler, şehirleri inşa edecekler, onun torunlarına ise geçip kavislikılıcın yardımıyla bol hasatı toplamak nasiptir. Fethedilen halkı hor görerek Moğol onun ne düşündüğünü bilmek istemiyordu. Ama Batu’yu kim öğretebilirdi ve ekmeğini alın teriyle kazanan insanoğlunun büyük sırrını kim açabilirdi? Pulluk üzerinde eğilerek ve ellerinde ılık buğday başağını ezerek insanların sadece ekmeği değil ileride nasıl yaşayacaklarını da düşündüğünü nasıl bilsin ki? Şehirleri inşaa ederek, yere sağlam bir şekilde tutularak insan kendi yarını yaratıyor, çocuklarının geleceğini ve böylece kendi halkını da düşünüyor. Göçebenin atının, adı yaratıcılık olan ve sahibinin artık ne anlayabilecek ne kavrayabilecek ama şaşkınlık ile geriye dönüp bakınca arkasında aynı bin yıl öncesi gibi boş, rüzgârlardan ve güneşten boz, nadide köhne, bütün atalar birlikte oraya getirdikleri herşeyin yabancı olduğu ve kan koktuğu için dipsiz bir uçurum gibi bir türlü zenginlikler ile dolduramayacağı yurtalar ile bozkırı görecek acayip bir pekentin önünde durduğu vakti gelir. Eseri olan Altın Orda ile gurur duyarak Batu, zaten ta doğuşunda ölümün koyulmuş olduğunu düşüncelerinde bile kabul edemezdi.

Güneş düyanın kenarına dokundu. Artık Batu Han’ın Orda’ya dönme, kara kartalın ise kendi yuvasına yatıya uçma vakti gelmişti. Ama ikisi de bir şeyi bekliyorlardı. Gün batımı güneşi ile aydınlatılmış baştanbaşa kırmızı elbiseler ile han sanki kan ile dökülmüş gibiydi. Kurganın tepesinde hafifçe kamburlaştırmış kafasını omuzlarına çekmiş oturuyordu ve uyukluyormuş gibi görünüyordu. Kartal haşmetli haşmetli gökyüzünde süzülüyordu ve her daire ile daha da aşağı yere iniyordu. Batu kuşun uçuşunu görmüyordu ama bedeni gelecek çarpışmanın beklentisi içinde titriyordu ve tostoparlak büzülüyordu. Son savaşına hazırdı ama birden korkuya benzer bir duyguya kapıldı. Böyle bir şeyi han hiçbir zaman bilmezdi. Onun, çok kez tümenlerini düşmanlara karşı sürenin, çok kez yakın ölüm duygusunu yaşayanın tüyleri ürperdi. Ve sadece önüne geçilmez intikam isteği Han’ın kendine hâkim olmaya yardım etti. İçinden Tanrı’ya yatakta ölmek zorunda kalmadığı için, Moğol savaşçısına yakıştığı gibi elinde kılıç ile olduğu için şükür etti.

Aniden siyah yayılmış gölge yerin üzerinde geçti ve rüzgârın katı sağanak hanın yüzüne vurdu. Batu başını kaldırıverdi. Külrengi, kanını akıtmış yüzü ölüm beyazlığı ile doldu. Kartalın çil göbeğini, altına almış çelik ile çalan cırnaklı pençelerini… Onların birinde ipek kaytanda altın levhayı gördü. Batu Han yanlış olamazdı. Bir zamanlar evcilleştirmiş ve daha iki yıl önce onunla kurt avladığı kartalıydı. Deli gözler ile izliyordu han yeni hamle için irtifa alan kara kuşu, hayalinde ise gözün alabildiğine uzanan ilk kar ile örtülü bozkır ve boğazların karanlık çöküntüleri ile uzak dağlar doğdu. At büyük bir hızla gidiyordu, yüzüne dondurucu rüzgâr vuruyordu, eyerin kaşında gözleri kapatan deri bir külah ile tam o kartal oturuyordu.

Batu Han, sürücülerin müzmin ağarmış canavarı kaldırdığını hatırladı, o da en sevdiği av kuşunun kafasından külahı koparıp ipek gibi mavi semaya attı. Hanı gerisinde bir yerde eşlik eden Nökerlerin biri davulbaz diye deri bir davula birkaç kere vurdu.

Sonradan yüze rüzgâr ve müthiş bir at koşusundan şarap gibi mesteden sevinç vardı.

Kartal kurdu aldı ama Batu Han’ın atı bırakıp koşar adımla yere serilmiş canavarın yanına kılıcını kalbine saplanmak için geldiği zaman artık geçti. Kuş kurdun göğüsünü yırtıp kalbini sökmüştü.

Batu kudurmuştu. Kartalın sahibinden atik davranma hakkı yoktu. Han öfkede kamçıyı kaldırdı…

Ömrü boyunca kuşun soğuk kıpırtısız gözleri, beyaz karda açılmış kocaman siyah kanatlarını ve hayvanın ayazda tüten parçalanmış göğsü hatırında kaldı. Kartal tiz bir çığlık attı ve göğe yükseldi. Bir daha sahibine dönmedi.

“Senden nefret etmeye başlayan dosttan daha korkunç bir düşman olamaz”, fısıldadı Batu. Bir de o anın onu neyi öğrettiğini oğluna anlatamayacağını düşünmesi için zaman vardı. “Dosta dost, düşmana düşman ol, dostu kırma, düşman ile dost olma…” Kartal kanatlarını kapatıp taş gibi aşağıya atıldı.

Batu Han kılıcı kaldırmaya başardı… Kesilmiş kanadı ile kartal yere yıkıldı. Han ona doğru bir adım atıp acımasız kan çanağı gibi kuş gözlerini ve içindeki zaptolunmaz bir öfkeyi gördü…

Batu, son bir defa alınmış intikam sevincini hissetmek üzere kılıcı düşmanı olmuş dostunun göğsüne saplanmak için kaldırdı ancak bedeni itaatsız oldu, gün batımının kanı ile dolmuş gökyüzü de başına çöktü. Bilinmeyen bir kuvvet büyük Batu Han'ı acımasızca yere düşürdü...

Ertesi sabah gün ağarırkenayılmadan hayattan ayrıldı ürkütücü Batu Han. Kader ve acı gözyaşlarından yiğit Noyanların ve sıradan savaşçıların gözleri bulutlanıyordu.

Cengiz Han’ın torunları, her hangi dinden olurlarsa olsunlar Moğol adetlerini kutsal bir şekilde yerine getiriyorlardı. Han nerede ölürse ölsün onu ataların toprağında gömmek zorundalardı. Ancak Saray’dan Karakurum’a varan yol fazla uzun, onun için geleneği bozmaya cesaret edemeyince yakınları şu şekilde yapmaya karar verdi: iki siyah tabut yapıldı, birine han elbiseleri ve silahları konuldu ve tamamen siyah giyimli iki yüz savaşçı siyah atların üstünde ataların vatanına halkların büyük fatihinin ruhunu götürerek Moğol bozkırlarına yola çıktı. Altın ile süslenmiş öbür tabuta Batu Han’ın teni, değerli sihalar, içinden şarap ve kımız içtiği altın tasları konuldu.

Altın pırıltısı kimseyi ayartmasın, düşmanlar da ona hakaret etmesin diye Batu’nun bedeni olan tabutu gecenin ileleyen saatlerinde en yakın insanlar yüksek sık orman ile kaplanmış İtil kıyısına götürdüler. Burada onu toprağa verdiler. Gene de Moğol geleneğini yerine getirerek Batu Han’ın mezarının başında mezar anıtı konulmadı. Yumuşak toprağa genç ağaçlar dikilmişti. Birkaç yıl muhafaza ormanı, ona yaklaşmaya veya onun üzerinden uçup geçmeye çalışan her canlıyı yok ederek seçkin Telengitler müfrezesi koruyordu. Batu Han’ın mezarındaki ağaçlar boylana ve kimse artık Altın Orda büyük hanın nerede yatacağını tanımayana kadar öyleydi.

 

 

***

 

Babasının ölüm acı haberi Sartak’ı yolda yakaladı. Hıristiyan olduğu için müfrezeden Orusut savaşçısına gece gündüz ölünün ruhuna duaları okumasını emretti ama kendi atını geriye çevirmedi.

Moğol bozkırı büyük hanı Mengü Sartak’ın babasının ölümüne rağmen Karakruum’a kurultay için geldiğinden memnun olup onu Altın Orda hanı olarak onayladı.

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Tavşan yılı kışı (1255), ona Altın Orda hanı unvanını getirdiği yıl, Sartak Saray Batu şehrinin Gülistan Sarayı’nda geçirdi. Emrindeki topraklar sakindi ve sonbahardan başlayarak yeni han tüm kaygıları bırakıp din işleri ve Orusut Knezlikleri ile ilişkilerin sağlamlaştırması ile uğraşmaya başladı.

Sartak Novgorod Knezi Aleksandr Nevski ile kankardeş olduktan ve Hıristiyanlığı kabul ettikten beri çok şeyi değişti. Novgorod’a gittiği zaman kiliseleri ve katedralları ziyaret ederdi, Orusutların yaşam tarzını dikkatle izliyordu.

Hıristiyanlık inancı, görkemli törenleri, şatafatı ile genç hanın hoşuna gidiyordu. Altın Orda’nın esas dayanağı olan emrindeki halk Kıpçaklar İslam’a bağlılardı ama bu Sartak’ı rahatsız etmiyordu. Göçebeleri zamanla Hıristiyanlık’a döndürülebileceğine inanıyordu. Onun emriyle esir olan Gosset adlı bir Alman usta aşağı İtil bölgelerinde Sümerkent diye küçük bir şehrinin yakınlarında kiliseyi inşa etti. Hanın beklenilenin aksine Kıpçaklar bunu umursamadılar ve vaftiz töreni gerçekleşmeye acele etmiyorlardı. Sadece zadegânın bir kısmı ve han soyunun bazı üyeleri Sartak’ından örnek aldılar.

Genç hanı bu şaşkına çevirdi ama bundan pek müteessir olmadı. Herşeyin vakti sırası var olduğunu düşünüyordu. Sartak kimseyi zorlamaya kalkışmadı. Ortodoksluk hoşuna gidiyordu ama tutarlı bir Hıristiyan da denemezdi ona. Tüm Moğollar gibi eyerde yetişmiş, çocukluktan beri şamanlara ve tabiplere inanan Sartak, din ile konulan pek çok gücünün üstünde olan koşulları ve mükellefiyetleri hemen can ile kabul edemezdi. Böylece Hıristiyan olduğu halde otuz yaşında altı hanıma sahipti. Onlardan iki Moğol soyundandı, üçü Kıpçak soyundan ve biri Alan’dı. Hepsi ona çocukları doğruyordu ama onlardan hiç biri yaşamadı. Ulakçı’nın büyük oğlu yedi yaşındayken, Sartak’ın Hıristiyanlık’ı kabul ettiği yıl attan düşerek öldü. Diğer çocuklar bir veya iki yaşına gelince bilinmeyen bir hastalıktan ölüyorlardı. Kıpçaklar, anlaşılan hanının üzerinde bir lanet var diye arasında fısıldaşıyorlardı. İki hanımı Budist, üçü Müslüman kendi ise Hıristiyan olduğu halde başka türlü nasıl olabilir ki? Ana babası farklı tanrılara tapıyorsa çocuklar nasıl yaşayabilir ki? Eğer iki deve sürtüşmeye başlarlarsa arasında bir sinek ölür, bebeğin ruhu için ise tanrılar kavga ediyorsa o zaman onlardan birinin lanetinden mutlaka çocuk ölür.

Bu söylentiler Sartak’a ulaştı, o da yedinci hanımı almaya karar verdi: bu sefer Hıristiyan olanı. İşte burada ilk defa o yeni dinin özellikleri ile karşılaştı.

Bir gün Novgorod’da konuk olduğu zaman gözüne asil bir Orusut soyundan olan on altı yaşındaki Nataşa adlı bir kız ilişti. Yüreği oynadı. Beyaz yüzlü, mevzun, uzun kumral saç örgüsü, şefkatli mavi gözlerinin açık bakışı ile hemen hanın gönlünü fethetti. Ana babasının özel bir sevinci olmasa da rızasını gösterdiler. Hem büyük Batu Han’ın oğlunu kim reddedebilirdi ki?

Burada da kiliseye müdahale etti. Hıristiyan âdetine göre Sartak’ın ve Nataşa’nın nikâhı kıyılması gerekiyordu. Novgorod metropoliti Daniil şöyle söyledi: “Büyük Batu Han’ın oğlu, isteğin bizi sardı. Altın Orda’nın dayanağı, bizim için değerlisin ama Hıristiyan için en değerlisi onun inancıdır. Bizim kurallarımıza göre Mesih'e inanan kişinin sadece bir hanımı olabilir. Ve eğer Nataşa kızı sana hoş ise ve kendine almak istiyorsan önceki hanımlarını bırak. Sadece o zaman nikâhınızı kıyacağım.”

Sartak harın metropoliti razı etmeye çalışıyordu, tehdit ediyordu ama o katıydı. Han, Daniil’in omuzlarına pahalı samur kürkü attı, gümüş eyerin altında atı hediye etti, altın paralara garketti.

Metropolit: “Verdiğin her şey kutsal kilise için bağışın olsun lakin önceki hanımlarını bırakmadan önce senin nıkahını kıyarsam Tanrı beni lanetler.” Deyip hediyeleri kabul etti.

Genç han, metropolitin talep ettiği gibi davranmak mertliğini gösteremedi. Herşeye kadir olmasına rağmen Sartak Orda’nın birliğini dağıtmak istemeyerek, hanımlarının akrabaları tarafından intikamdan sakınarak, zaman kollamaya karar verdi.

Sağduyu kazandı gibi görünüyordu, ama Orusut kızına karşı uyanmış tutku kalbi yakıyordu.

Ne yapacağını, sonradan nasıl davranacağını bilmeyip bir gün karargâhta farklı görevleri yerine getiren Koyak Rumey’e müracaat etti.

- Söyle, rica etti Sartak, Hıristiyan inancını yaratan azizler bütün ömrü tek bir kadınla mı geçiriyordu?

Koyak, hanın ona neden müracaat ettiğini kolayca sezdi. Dudaklarında belirmiş kurnaz bir tebessümü çabukça söndürüp ciddiyetle şöyle söyledi:

- Evet. Azizler kanuna sımsıkı bağlı kalıyordu. Ayrıca Hıristiyan inancının tüm takipçileri ilk eşi hayatta olduğu sürece veya onu boşanmamış halinde yeni bir eşi almaya izin verilmiyordu. Ancak Tanrı'nın isteği ile insanların üstünde haşmetli iktidar verilmiş olanlar… Han, İmam Nureddin Harezmî ile Ortodoks papazların arasında çıkmış tartışmayı duymadı mı acaba?

Sartak Rumey’a sorar gibi baktı.

- Bu tartışma Güyük Han’ın sarayında babanın büyük Batu Han’ın aleyhinde olmaya karar verdiği zaman oldu.

- Dinliyorum seni Rumey.

Koyak aklına getirmeye çalışıyormuş gibi gözlerini kıstı.

- Bu iş böyle oldu… Güyük’ün, sizin gibi de vaktinde Hıristiyan inancını kabul ettiğini herkes biliyor. Fakat o öfkeciydi ve yanında İslam’a bağlı olanları tahammül etmezdi, onun için de başka dinden olanları var gücüyle takip ederdi. Bahsettiğim tartışma da Müslümanları rezil etmek için düzenlenmiştir. Hepsini anlatmayacağım, bu bir bilgelik, nüktecilik, bilgi yarışmasıydı. Tartışma uzun ve tilki kuyruğu gibi karışıktı. İşte şöyle… Hıristiyanlar: “Muhammed nasıl bir insandı? Anlatın onu.”, diye imama sordular. Nureddin Harezmî: “Muhammed, Allah’ın tarafından dünyaya göndermiş son peygamberdir. Azizlerin reisidir. İsa peygamber şöyle buyurdu: “Yüce Rabbim, benden sonra gelen peygamber için iyiliği esirgeme…”, diye cevap verdi. O zaman Hıristiyanlar: “Sadece ruhu günahsız olan ve gözünü kadınlara çevirmeyen aziz sayılabilir… Muhammed peygamberin ise dokuz eşi vardı… Nasıl ermiş sayılabilirdi ki?”, diye sordular. İmam apışıp kalmadı: “Davut peygamberin doksan dokuz eşi, Süleyman’ın ise üç yüz üstelik bin cariyesi vardı. Buna ne dersiniz?” Hıristiyanlar: “Davut ile Süleyman peygamberler değilller krallarlardır.”, diye itiraz ettiler. Tartışma uzanıyordu, uzun bir yaz gününde bozkır yolunun sonunun gözükmediği gibi tartışmanın sonu da gözükmüyordu. O zaman Ortodoks papazlar hileye başvurdu. Onlar Güyük Han’ı, Müslümanlara dua okumasını yani tüm kurallara uygun olarak namaz kılmasını emrettiğini rica ettiler.

İmam Nureddin Harezmî, tartışmada bulunan İşanlarından biri ile namaz kılmaya başladı. Hıristiyanlar elden geldiğince onlara engel oluyorlardı: çimdikliyorlardı, onların seccadesine eğildiği zaman kafalarına vuruyorlardı. Ama namaz kılanlar imanında güçlüydülar ve başladığı şeyin tamamlamasına hiçbir şey engel olmamalıdır yoksa cehenemme girilebilir diye Muhammed peygamberin sözleri son süre ile duasını bitirdi. Bu şekildeydi… Ertesi sabaha Güyük Han yüz binlik ordu ile Kıpçak bozkırlarına babasına karşı harekete geçti… Üç gün sonra kanlı kusmaya neden olan bilinmeyen bir hastalık ile yakalanıp öldü. Müslümanlar o zaman: “Güyük Han dinimiz ile dalga geçmeye izin verdi. Muhammed peygamber onu cezalandırdı…”, dediler. Tabii ki tartışmadan dolayı ölmedi han…

Sartak son sözleri kulak ardı etti. Kurnaz Rumey ona gerekli bir fikri verdi. Gerçekten Davud’un doksan dokuz karısı, Süleyman’ın ise üç yüz ve bin cairesi vardı ise o, Altın Orda’nın hâkimi daha bir karıyı niye almasın? Metropolit Daniil Rumey’den işittiğine kulak verip Orusut kızı ile nikâhını kıymalıdır. Bu sefer de razı olmaz ise…

Sartak’ın gözlerinden kötü bir ışıltı geçti, eli kılıca uzadı.

- Git, dedi Koyak’a, Yüzbaşı Sırmak yola çıkmaya hazırlansın…

Ama Sırmak kendi girdi. O esmer tenli, geniş omuzlu ve göğüslü bir savaşçıydı. Bozkır tilkisi karsak postu ile bezenmiş boriki, yakası su samuru kürkü ile bezemeli boz deve tüyü kısa çapanı, fötr çorapları onun Kıpçak soylarından birine ait olduğunu kelimesiz söylüyorlardı.

Sırmak’ın yanında yüzü sarı kuru bir adam vardı. Aynı yüzbaşının elbiselerinden hatasız olarak Kıpçak olduğunu teşhis edebildiği gibi yabancının elbiselerinden aşağı İtil bölgelerinden geldiğini anlaşılabiliyordu.

Sartak kendi düşünceleri ile o kadar meşguldü ki yabancıya dikkat etmedi.

- Atları eyerle, diye emretti. – Novgorod’a gideceğiz. Orusut kızı Natalya için.

Yüzbaşı kolluyordu.

- Ey hünkârım…

Ancak şimdi han görebildi yabancıyı:

- Dinliyorum…

Yüzbaşının getirdiği adamınyakasına yapıştı, o da Sartak’ın karşısında dize geldi. Görünüşü tamamen korkuyu ve itaatı ifade ediyordu.

- Kim bu?

- Berke Han’dan kaçan adamdır.

Hayattan ayrılırken büyük Batu, Cengiz Han ile vasiyet edilmiş âdete göre arazilerinin çoğu onunla seferlere çıkan akrabalara yönetimine verdi. Onlar uluslarını bağımsız olarak yönetiyorlardı ama yanı zamanda Altın Orda hanının buyruk altına giriyorlardı. Oluşmuşgeleneğe göre onlar ulus sahibi olarak adlandırılırdı ama Hülagû İran’ı ve Irak’ı fetettiği zaman emir olarak adlandırılmaya başladı. Sadece Türk kabileleri onlara hanlar demeye devam ediyorlardı.

Batu’nun küçük kardeşi Berke böyle hanlardandı. Karargâhı, Sarıkum <Sarıkum, şimdiki Volgograd’ın yakınında bulunan bir yerleşim yeridir. Şimdi bu yerin adı Tsarevo gorodişe (Kurgan).> şehrinin yakınında İtil kıyısında Aktübe tepesinde yerleşikti.

Kara kışlar Berke’yi küçük bir sarayı kurmak zorunda bıraktılar. Soylular da ondan örnek aldılar: ahşaptan, tuğladan ve taştan evler ortaya çıktı. Aktöbe’de Altın Orda’nın ana karargâhı ile aynı Saray ismi taşıyan bir şehir oluştu.

Berke’nin güçlü bir ordusu vardı, Batu’dan sonra da o her zaman Orda’da birinci şahıs sayılırdı.

- Neden kaçtın?,diye, kaşlarını sertçe burun kökünde birleştirip sordu Sartak. – Kimsin sen ve adın ne? – Ben Sarı Böke, telaşlı telaşlı söyledi savaşçı. – Moğol Bargut soyundan. Babam Esu Böke korkusuzSübedey Bahadır’ın özlük muhafızlarının amiriydi. Berke Han’ın yanında Sulgişı <Sulgişı,namaz kılmak için han için su ve havlu hazırlanan bir köledir.>vazifelerini yerine getiriyordum

- Bize köle gerek yok!..,diye sabırsızca sözünü kesti Sartak. – Söyle: neden kaçtın?

Savaşçı başını eğdi.

- Berke Han büyük Cuci’nin oğlu ve benim hünkârım… Ben onun kölesiyim. Ve ona itaat etmek zorundayım… Ama o Müslüman ben ise Hıristiyanım… Din onu öyle etkilemiş ki her geçen gün daha hunhar ve zalim oluyordu. Ağzından Allah'ın adı düşmüyor, elinden ise kan. Ben dayanamadım... Özellikle son yaptığını...

- Ne yaptı o?

- Bir hafta önce Muhammed peygamberin isteğini ileri sürerek dördüncü karı olarak Novgorod’dan Orusut kızı aldı…

Uğursuz bir önseziden Sartak’ın kalbi sıkıştı.

- Bu kızın adı ne?,diye sordu yüksek sesle.

Savaşçı alnını kırıştırdı.

- Na-ta-li-ya…, onun için yabancı olan bir ismi güçlükle telâffuz ederek dedi o.

Hanın benzi attı, savaşçı ise Sartak’ın halini fark etmeden devam ediyordu:

- Onu saraya getirdiler, Berke onu kökenler ile kırbaçlamayı emretti ve zorla Müslümanlık’ı kabul ettirdi. Kız öyle bir bağrıyordu ki, öyle bir ağlıyordu ki… Müslümanların uyguladığı şiddetlere dayanamayıp size kaçtım…

- Götürün onu!, Sartak yüzbaşıya seslendi. - Gözüm görmesin onu!..

O günden beri önceden de Berke’yi pek sevmeyen Sartak ona kin başladı. Babasının dili yumuşak ve sinsi kardeşinden intikam alma yolları aramaya başladı.

Daha yedinci ile sekinzinci yüzlar arasında Maveraünnehir’in ve Deşt-i Kıpçak’ın güneyinde İslam merkezlerioluşmaya başladı. Orta Asya’nın Semerkant ve Buhara gibi şehirlerin ahalisi farklı dinlere bağlılardı, onun için de İslam burada ciddi bir direniş ile karşılaşmadı. Farkedilmeden Müslümanlık burada egemen din haline geldi ve tüm kâfirlere karşı acımasız bir zulüm başladı.

On üçüncü yüzyılında, Moğolların Harezm ve Deşt-i Kıpçak topraklarına geldiğinde,İslam burada artık temelli yerleşti. Küçük Hıristiyan cemaatleri var olmaya devam ediyordu lakin günleri sayılıydı.

Gerçi Moğollar Cengiz Han’dan örnek alarak farklı dinlerin temsilcilerini aynı biçimçe karşılıyorlardı. Dünya Sarsıtıcısının emriyle tüm mezheplerin temsilcileri vergilerden muaf tutulmuştur.

Dünya Cengiz Han'ın ürkütücü adını duymadan önce Moğolların arasında Hıristiyanlık oldukça yaygındı. Moğol soylarıncaHıristiyandı. Cengiz Han’ın torunlarından çoğu karıları bu soylardan alıyordu, çocukları ise Hıristiyanlık kurallarına göre yetiştiriyorlardı. İşte bu yüzden Harezm ve Deşt-i Kıpçak Hıristiyanları Moğolların şahsında himaye görmüş oldu.

Kereyler (Keraitler) soyundan olan kadından doğmuş ve anne sütü ile birlikte Hıristiyan vasiyetleri emmiş Karakurumlu Güyük Han’ın yönetim zamanlarında sıradan destek Müslümanların azgınca ve uzlaşmaz baskısına dönüştü. Güyük sadece iki yıl saltanat sürüyordu ama Orta Asya, Ermenistan ve Gürcistan Hıristiyanlarının sağlam bir birliğinin oluşması için yeterliydi.

Ondan sonra han tahtına çıkan Mengü dinlerden hiç birini yeğ tutmuyordu. Yönetimi zamanında Müslümanlar ve Budistler kendilerini daha güvende hissettiler. Batu Han’ın oğlu Sartak’ın Hıristiyan olduğuna da Mengü hiç dikkat etmedi. Hiç tereddüt etmeden Sartak’ın Altın Orda tahtına çıkmasına rızasını gösterdi.

Berke’ye karşı olan kinden kör olmuş genç han onunla mücadeleyi başlatmaya karar verdi. Semerkant’ta Hıristiyan çoktu, dindaşları onu destekleyeceğini biliyordu. Müslümanlara karşı ortak bir hareketi hazırlamak için oraya adamlarını gönderdi. Planları büyüktü: Sartak zamanla Semerkant’ı Hıristiyanlık’ın ana karargâhına dönüştürmeyi hayal ediyordu.

Fakat Müslümanlar da aylak oturmuyorlardı. Takımı yavaş ama büyüyordu. Harezm ve Maveraünnehir topraklarında din mücadelesi güç kazanıyordu, yayılıyordu.

Ama genç hanın dikkatini çeken sadece güney toprakları değildi. Aklı, giderek daha da sık Orusut Knezliklerine dönüyordu. Giderek daha da sık Orda’nın batısında ve kuzeyinde bulunan toprakları düşünüyordu…

Yanıkaradan daha korkunçtu Moğolların Kiev Knezliği istilâsı. Ölen insanların sayısı hesaplanamazdı, şehirler tahrip oldu, sürülü tarlaları karapazına ve peline bürülüyd, köleciliğe sürülenlerin inleyişi yeryüzünde yayılıyordu.

Rus Knezlikleri Altın Orda’nın arazisinde değildi. Moğollar onları ağır bir vergiye tabii tuttu, bu da yavaş ve ıstırap verici bir ölüm ile eşitti çünkü ödemek için hiçbir şey yoktu: tarlalar verimsiz oldu, Moğollar hayvanlarını kaçırdı, savaşlarda geçindiren erkekler öldü.

Ama Moğol yağmacılıklarına ve şiddetine neden olan sadece keder ve yeis değildi. Kin olgunlaşıyordu, itaatsizlik büyüyordu. Rusya’da hayatı ve inancı korumak için mücadeleden başka bir çare olmadığını anlıyorlardı. Altın Orda sadece haraç almıyordu ama müfrezelerinin ayrı şehirlere ve knezliklere akınları düzenlenmediği bir yıl yoktu.

Kendine ev kurmaya başlar başlamaz, zanaatçiler ve toprak süren insanlar faaliyete geçer geçmez yeniden izbeler alev alev yanıyor, kan akıyor ve çok cefa çekmiş memleketin üzeride inilti var. Tek bir güzergâh vardı, tek bir yol: ya kazanmak ya ölmektir.

Rus toprağına göz diken sadece Moğollar değildi. Almanlar ve İsveçliler de tetikte fırsatını bekliyorlardı. Pskov ve Novgorod toprakları onlar için lezzetlilokmaydıçünkü Kuzey Avrupa’yı doğu ülkeler ile bağlayan yollar tam burada geçiyorlardı.

Orda ile fethedilmemiş Rus knezliklerinin çevresindeki çemberi daha da daralıyordu. Komşulardan yardım istemek anlamsızdı: Moğollar tarafından yağmalanmış onlar kendileri de çaresiz kaldılar.

Böyle bir zamanda çıktı tahta Altın Orda hanı Sartak. Bunu kullanarak Aleksandr Nevski Knezi kardeşine elçilerini gönderdi. Altın Orda’ya Danil Boyarı gitti. Elçilerin vazifesi kolay değildi, Orda’nın tümenlerini kuzey rus şehirlerine sürmeyeceğine dair Sartak’tan teminat almaktır. Ürkütücü komşuya dönüp bakmadan tüm güçleri Almanlar ile mücadele etmek için toplama imkânı verirdi bu. Daha Aleksandr Knezi emrediyordu: Novgorod’un ve Pskov’un Orda’ya ödenen haraçtan en azından geçici muafiyeti elde etmek.

Kış ortasında Novgorod elçiliği ağır hediyeler ile Altın Orda’ya harekete geçti. Günlerce süren tipiden sonra ormanlar beline kadar karlar içinde kaldı. Kürtünler ile yığınmış çökek haline geldi. Kısa bir don çözülmesinin yerini pek şiddetli soğuklar aldı. Kar köreşesi o kadar dondu ki onu ne insan ne hayvan kırabilirdi. Rus şehirleri ile Orda’nın arasında ulaklar ile açılmış patikaları buz kabuğu tuttu.

Endişe ile ve surat asarak bakıyorlardı elçiler kar kefeni ile örtülü toprağa. Epey zor bi vazife düştü onlara: Aleksandr Knezinin niyetlenmiş olduğu şey için hanın rızasını eldeedebilecek mi? Memlekete dönmek hiç mümkün olacak mı? Knezin hanın kan kardeşi olduğu neye yarar ki? Rus elçileri, altındaki yer sanki derin bir çukur açmış gibi, yolda kaybolduğu çok kez olmuştu. Sinsidir tatarlar ve aklında ne olduğunu kimse bilmiyor.

Orda elçileri törenle karşıladı. Bozkırda şehirde uzak Orusutları hanın özlük muhafazalarından Telengitler kuşattı. Azgın, tam gözlerine kadar çekilmiş tilki malahayları ile onlar elçilik karavanına yaklaşmayı cesaret eden herkesi kırbaçlarlardı.

Sartak Han ta kendisi soylu Boyarı karşılamak için Gülistan Sarayı’ndan çıktı. Başında yumuşak tüylü susamuru tımağı vardı, omuzlarına pahalı kastor kürküatılmıştı. Han misafirleri silahsız karşıladı, bununla büyük saygı ve güven göstererek. Sadece geniş altın kuşakta fiil kemiğinden sap ile altın kında küçük bir hançer asılıydı. Onunla han hiç ayrılmazdı.

Gelenlerin arasından Sartak knez akrabasını hemen tanıdı. Danil uzun boylu, sağlam yapılıydı, dikkatli mavi gözlerinin keskin bir bakışı vardı.

Acele etmeden Han süvarilere doğru saray basamaklarından inmeye başladı. Onun göründe elçiler hızlıca attan indiler. Çevik Telengit savaşçıları sessizce dizginleri eline alıp atları bağlama kazığına götürdüler. Hana yaklaşınca Orusut elçileri âdetin gerektirdiği şekilde yere kadar eğildiler.

Danil ile Sartak Moğol âdetine göre misafir göğüsünü göğüsüne bastırarak selamlaştı.

- Hoş geldin, Boyar, söyledi han.

- Nazik sözleriniz için teşekkür ederim Altın Orda büyük hanı, deyip Danil eğildi. – Biz kankardeşinin Büyük Novgorod Knezi Aleksandr Yaroslaviç’in sözünü sana iletmek için uzaktan geldik.

- Sartak gülümsedi.

- Knezin sözü onu dışarıda dinlenecek kadar kısa değildir sanırım. Gel misafirim ol…

Han Danil’in koluna girip elçilerin ve muhafazaların eşliğinde saraya doğru gitti.

Bir an için Sartak huzursuz oldu. Birinin kin dolu gözlerinin ensesine baktığını hissetti. Han ani başını çevirdi. Ve hemen onunla göz göze geldi. Genç Boyarın maiyet erkânında hanın çoktanberi ve iyi tanıdığı bir insan vardı. Onu başka birine benzetmek mümkün değildi. Zaman sanki acıyordu bu insana: uzun boylu, damarlı, derin karışıklar ile kesilmiş yüzü ile o bir bakıştan aklında kaldı. Sartak yanlış olamazdı. O Svyatoslav’dı. Ve farkında olmaksızın han aniden zamanın sisi ile kapılmış geçmişi hatırladı. O olayların Svyatoslav ile hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünüyordu ama yine de…

Cengiz Han’ın orduları çiçekli Harezm topraklarına istila ettiği yıl Otrar naibi yani şehrin hükümdarı Muhammed harezmşahın kuzeni Kadır Han Ulançık oldu. Otrar ürkütücü, iyi tutulmuş bir kale teşkil ediyordu. Naibin buyruğu altına iyirmi bin savaşçı giriyordu.

Ve Cengiz Han’ın genelde yaptığı gibi tümenlerini güçlü düşmana sürmeden önce oraya ticari kervanı gönderdi. Kılığını değiştirmişdört yüzden fazla savaşçı Muslüman casus tüccarlarına eşlik ediyordu.

Otrar pazarlarında bir birinden korkunç söylentiler dolaşıyordu. Gelen tüccarlar, insanları,tanımadıkları Moğollar ile korkutuyorlardı, herekese acımasız olduğunu ve artık Harezm topraklarını kan içinde bırakmak için geldiğini anlatıyorlardı. “Onlara dayanacak bir güç yoktur”. Savaşçılar ve tüccarlar fısıldadıyorlardı.

Kadır Han naibi şehre gelen kervanın tam olarak sıradan bir kervanın olmadığını çabukça sezdi. Onun emriyle gece savaşçılar tüm casusları kılıçtan geçirdiler. Sadece biri kaçmayı başardı.

Başına gelenleri öğrenince Cengiz Han’ın öfkesi başına sıçradı o da Muhammed harezmşahına “karargâhına elleri ve ayaklarına zencir vurmuş Kadır Han naibinin göndermesi” talebiyle ulağı gönderdi.

Muhammed akrabasını ele vermeyi cesaret edemedi. Ardı arkası kesilmeyen çekişmeler ile sarsılan Harezm’de zadegân onun davranışı anlamıyordu, emri altında güçlü bir ordu olan Kadır Han kendisi de öyle kolay kendini yakalatmazdı. Hükümdar emrindeki kişiyi sadakatı için cezalandıramazdı.

Harezmşah, Moğol elçilerini katletmeyi emretti. Karşılığında Cengiz Han tümenlerini sürdü. Çağatay ve Ögeday oğullarına Otrar şehrini yıkmayı, büyük oğlu Cuci’ye aşağı Seyhun bölgelerinde bulunan şehirleri ele geçirmeyi emretti.

Aynı yılın sonbaharında Moğollar Otrar duvarlarında durdular. Kadır Han naibi biliyordu, ne ona ne şehir sakinlerine merhamet olmaz, onun için de sonuna kadar savaşma kararı aldı.

Altın ay dayanıyordu muhasara edilmiş şehir ve kim bilir ihanet olmazsa ileride nolurdu. Muhasara arafesindeki bir gece önce Harezm tarafından şehir yardımına gönderilen Karaş Batır öncülüğünde göçebeler ölümü önceden sezerek kale kapılarının açtılar ve bozkıra gittiler.

Moğollar ihanetten yararlanmayı başardılar. Bu sefer şehirde, dar küçük sokaklarda ve çarşı meydanlarında kanlı çatışmalar başladı. Sakinler mezbuhane bir şekilde savaşıyorlardı. Her ev, her avlu kaleye döndü.

Eşit değildi güçler. Gittikçe azalıyordu şehir savunucularının sayısı, Moğol savaşçılarının sayısı ise hesaplanamazmış gibiydi. Kandan sarhoş, zengin bir avın beklentisiyle yanan gözleri ile onlar çelik disipline uyarak ısrarla ileri gidiyorlardı.

Silahı tutabilenler Kadır Han naibinin sarayına sığındı. Her bir yandan ateşe veren şehir alev alev yanıyordu. Siyah duman kümeleri güneşi bürüyordu, dayanılmaz sıcaklıktan kıvrıyordu, yapraklar ağaçtan dökülüyordu ve arıklar kuruyordu.

Oklar bitince ve kılıçlar körleştiği zaman Otrar son savuncuları sarayın çatısında savaşmaya devam ediyordu. Hizmetçi kadınlar ağır fırınlanmamış tuğlaları getiriyordu savaşçılar ise onları düşmanların kafalarına atıyorlardı.

Nihayet Moğollar kuvvetten düşmüş, yaralarından can çekişen Kadır Han’ı yakalamayı başardılar. O yerde sürükleyerek Ögeday’ın büyük oğlu Güyük’a çekildi.

- Halis muhlis asker çıkmışsın, o söyledi. – Moğollar yürekliliği takdir etmeyi bilirler. Ölümden önce dile benden ne dilersen.

- Tek bir isteğim var, naib cevap verdi. – Domuz somaklarınızı görmeden ölmek isterim.

Güyük kılıcı sıyırıp Kadır Han’ın başını kesti.

Cengiz Han’ın oğullarının yüce emriyle Moğol savaşçıları ele geçirmiş şehri on gün boyunca yağma hakkı aldılar. Götüremeyeceği her şey ateşe verilirdi. Dev ateşlerde bütün Doğu’ya tanınmış Otrar kütüphanesinden paha biçilmez kitaplar alev alev yanıyordu, yüzyılların bilgesi yok oluyordu, küle dönüyordu. Rüzgâr ile su yıkmayı tamamladı ve bir zamanlar çok güzel, zengin ve güçlü şehir yerle bir oldu.

Otrar’ı zaptetmekten sonra Moğol ordusu bölündü. İki siyah kanat gibi Harezm üzerinde yayıldı. Onların biri korkunç bir gölgesi ile Semerkant’ı ile Buhara’yı, öbürü ise Kıpçak şehri Sığanak’ı kapladı.

Daha kısa bir süre önce yemyeşil olan vahaları çöle dönüştürerek Moğol tümenleri yaşayan her şeye ölüm getirirlerdi. Acayıp motifler ile bezenmiş saraylar ve tapınaklar yıkılırdı; bir zamanlar binlerce insanın susuzluğunu gideren temiz ve duru su hazneleri cesetler ile yığarak doldurulurdu. Vahşi bozkır merhameti bilmezdi ve ölüm çığlıklarına sağırdı.

Yedi gün ve gece dayanıyordu düşmanların baskısına kale şehri Sığanak. İnatçı direniş ile kudurmuş Moğollar tüm sakinlerini kestiler.

Evet, böyleydi… Bunu, o seferlere katılma ve yaşlılığa kadar yaşama kısmeti olan babam ile eski savaşçılar anlatıyordu.

Sartak bir daha Svyatoslav’a bir göz attı. Savaşçının yüzü ifadesiz idi, sadece dikkatli ve soğuk gözleri gür kaşlarının altından kötü niyetle bakıyordu.

Orada, Harezm harabesinde,Kara Böke adlı bir insanın yıldızının doğacağını ve Svyatoslav ile görüşmesinden sonra Orusut topraklarında batacağını kim tahmin edebilirdi? Gerçekten bu fani dünyada her şey olabilir ve her şey oluyor.

Tam orada, Harezm’de Kara Böke’nin yıldızı doğdu… O zaman sadece on sekiz yaşındaydı. Kısa boylu, sağlam yapılı diğer savaşçıların arasında birden hemen ayrılaştı. Ayrıca ne efsanevî kuvveti ile ne korkmazlığı ile değil, tehevvürü ve zalimliği ile ayrılaşırdı. Kızların ırzına ana babasının gözlerinin önünde zorla geçerdi ve biri arka çıkmaya ya da mani olmaya kalkışırsa itaatsıza çakal öfkesi ile saldırırdı. Özel, sadece Moğollara bilinen bir tekniği kullanarak Kara Böke boyun omurgalarını kırardı ve kurbanın boğazından oluk gibi fışkıran kanın altına avuçlarını koyup onu içerdi.

Zamanında Batu Han’ın ordusuna düştüğü oldu, onunla birlikte Orusut Knezliklerine giderdi, Almanlara karşı savaşlara katılırdı. Onun zalimliği hakkında Moğol savaşçıları bile yavaş sesle konuşurlardı. Batu Han Kara Böke’yi farkedip onu yüzbaşı olarak tayin etti.

Askerin Altın Orda’ya karşı olan özverili sadakatı Sartak’ın hoşuna gidiyordu. Kara Böke genç hanın gölgesi, sağ kolu oldu. Ve hanın vaftiz edilerek Hıristiyanlığı kabul ettiği zaman o da sahibi ile birlikte Hıristiyanlığı kabul etti. Ancak yeni din Kara Böke’yi değiştirmedi. Eskisi gibi katı yürekli ve hunhar idi.

Ama Kara Böke’nin bir davranışı Moğol Noyanları ile savaşçılarının tavırlarını görenleri bile silktirdi.

Bu olay, sayısız Moğol sürülerinin hayvanlarının körpe otların tadını öğrendiği, göllerin ve nehir kollarının üzerinden sıcak ülkelerden gelen kazların ve kuğuların altın ve gümüş trompetleri çalmaya başladığı bahar oldu. Kıtlık kışı geçirmiş Orusutlar ekime başladılar. Moğol savaşçılarının küçük bir müfrezesi Orusut köylerinden bahar vergi tahsilinden sonra Ordu’ ya dönüyordu.

Müfrezenin önünde siyah aygırın üstünde Kara Böke geliyordu. Üstünde siyah demirden pusat ve aynı miğfer vardı. Yıllar ile şişmanlamış Kara Böke uzaktan büyük siyah bir parçaya benzerdi. Müfrezenin ardından, Orusut köylerinde alınmış ya da zorla alınmış şeyler ile yüklenmiş ağır iki tekerlekli kağnılar yavaş sürünüyordu. Yükünün esası kürk hayvanı derileriydi. Kurt, tavşan, tilki, kunduz ve sincap postları balyalara özenle bağlanmıştı ve fena havadan örtünmüştü.

Yol tanıdıktı, korkulacak kimse yoktu, savaşçılar da rahatladı, ağır tilki tımaklarını çıkartıp başlarını sıcak bahar güneşine uzattılar.

Müfrezenin gölü dolandıktan sonra biraz yan ormanın kenarında küçük bir köy açıldı. Uzun keten bezinden gömleklerle Orusut erkekleri ile avratları karasabanlar için siyah tarlarlar üzerinden gittiklerini gözüküyordu. Manzara alışmış ve tanıdıktı.

Aniden Kara Böke atını durdurdu. Gölü kucaklayan sık kamışlıklarından çocuk bir grubu fırladı: yedi ile dokuz arasında yaşlardaki bir erkek ile birkaç kızdan oluşun bir gruptu. Üzerilerinde büyüklerin de giydiği beyaz gömlekler vardı. Neşeli hayhuy sessizliği bozdu. Çokcuklar eteklerinde bir şeyler taşıyordu: anlaşılan göl kıysında toplanmış kuş yumurtalarıydı.

Ama işte onların biri Moğol müfrezesini fark etti ve canhıraş acı bir çığlık kulaklara vurdu. Avlarını bırakıp çocuklar köye doğru koştular. En önde sık altın sarısı saçlı uzun bacaklı zayıf bir kız koşuyordu.

Kara Böke çocukların arkasından bel bel bakıyordu, sonra gözlerinde merak kıvılcımı tutuşuverdi. Topukları ile atını vurdu, eyer kaşına kapanıp peşlerinden koştu.

Kızcık son çabaları ile koşuyordu. Bazen dönüp bakardı ve kocaman mavi gözlerinde Kara Böke sadece dehşeti görüyordu. Kudurmuşcasına kızı saçlarından tutmaya çalışırken sırıtıyordu ama o sıyrılıyordu, kovalama da yeniden başlıyordu.

Sonunda güçleri kaçak kızını bıraktı. Bir kere düştü, ikincikere de. Kara Böke sonunda onu yakalayınca attan atlayıp onu sırt üstü çevirdi, kızcığın teni ihtilaç içinde titremeye başladı, kafasını geri etti ve aniden gevşedi, uzandı.

Çokcukların çığlığı tarlada çalışan erkekler duyunca gölün kıyısında bir felaket olduğunu anladılar.

Ellerine ne geçtiyse alıverip insanlar çocukların yardımına koştular. İlk gelen kızın babası Svyatoslav’dı. Kehanet dolu kalbi ona güç vermiş gibiydi. Ama artık çok geç olmuştu. Kara Böke’nin sadece arkasını görüp gene de onu tanıdı. Çok iyi tanırlardı bu civar Orusut köylerinde bu korkunç siyah adamı.

Konuşacak bir şey yoktu. Ağır bir sessizlik içinde ölü çocuğunun üzerinde duruyorlardı insanlar. Cinayet intikamı talep ediyordu. Çaresizlik insana neler yaptırmaz? Ağır avuçları yumruk haline geliyordu, gözleri de nefretten parlıyordu.

Svyatoslav üstünden gömleğini çıkartıp ona kızının bedenini sardı, ellerine aldı. Sonra kin dolu gözlerini toplanmış olanları gezdirdi:

- Gidin... Çalışın... Ben Batu Han kendisine gideceğim.

Kimse yolunu kapatmadı, onu tutmaya cesaret etmedi. Veda olarak ta bir şey söylemediler. Herkesin tek bir fikri tek bir isteği vardı ama onları gerçekleşme zamanı henüz gelmemişti.

Bilmiyordu Kara Bökekara işini yaptığı zaman büyük Batu Han’ın maiyeti ile üç gün önce yakın göllerden birine göçmen kuşları avına geldiğini.

Bütün gün gidiyordu savaşçı han karargâhına. Kocaman güneş sanki derdini bilerek dünyanın kenarına durup ormanları ve vadileri endişe verici kırmızı ışık ile doldurdu. Han karargâhının çadırları, Svyatoslav onları sonunda görünce bu ışıktan sanki üstüne kan sıçratılmış gibiydi.

Savaşçı sadece bir an için durdu. “Her gün ölmektense, acı ile düşündü o, hemen olsun bu daha iyi.” Svyatoslav, pantalonun kırmalarında saklanmış bıçağı el yordamıyla bulup, bir şey olursa hızlı çıkartmak için kalçaya daha yakın çekti ve ileri bir adım attı.

Han Nükerleri, Svyatoslav’ı sıkı bir çember içine alıp onu Batu’ya getirdiler.

Avından yeni dönmüş han çadırının yanında duruyordu.

Korku olmaksızın uzanmış kollarında çocuğun vücudunu tutarak yaklaştı ona Svyatoslav. Kuru, yeis ve acı dolu gözleri ile hanın yüzüne bakarak başına geleni anlattı. Batu Han’ın yüzü katılaşmış eli de hançere uzandı. Telengitlerine el işaretle Kara Böke’yi bulup getirmelerini emretti.

Nükerler çeviklikle çadırın önünde hanın seyyar tahtını koydular. Kara Böke’nin getirileceği beklentisi içinde Batu Altın Ordu’da konuk olan Tibet Laması büyük Karakurum Ögeday Han’ın şifacısı Sakiya’yi çağırmayı emretti. Ve çok yaşlı bir adam ona yaklaştığı zaman şunu rica etti:

- Orusutun bize getirdiği kızın neden öldüğünü öğren ve bize söyle.

İtaat göstererek Lama yerlere kadar eğildi.

Dört Telengit Kara Böke’yi mızrakların uçları ile itererek Han çadırına süre süre getirdiler.Moğol savaşçısı yan bakıyordu.Siyah yüzü tümden karardı ve sadece beyaz dişleri kindar ve yırtıcı bir şekilde kısılıyordu.

- Ellerini bileklerinden kıskıvrak bağlayın!, emretti Batu.

Nükerler, Kara Böke’yi yere devirip ve kollarını arkasına büküp bileklerinden sımsıkı sıkıştırıp ham deri kayışları ile bağladılar.

Çadırdan Sakiya Laması ve Svyatoslav çıktılar. Han tahtının etrafında insanlar toplandılar ve herkes yeni gelişmelerin bekletişiyle soluk almadan ya Batu’ya ya Orusutun tuttuğu kızın arkaya tılan kafasına bakıyorlardı.

- Peki kız neden öldü?, kaşlarını çatarak sertçe sordu han.

- Kalbi parçalanmış, ya büyük han.

Batu gözlerini diz çökmüş Kara Böke’ye çevirdi. Böylece han savaşçısını boşuna kırmış oluyordu. Onu, en sadıklardan birini bir Orusut kızının ölümü için rezil edip cezalandırmaya değer miydi?

Batu yine Lamaya doğru döndü:

- Demek Orusut, kızının üzerinden hakaret işlenmiş olduğunu iddia ederek yalan mı söylüyormuş?

Hanın kırpmayan gözleri daraldı, bakışı da yılan bakışına benzedi. İnsanlar dondu, başlarını indirdiler, sadece Svyatoslav öylece cesurca ve korkusuzca Batu’ya bakıyordu.

- Hayır. O doğruyu söylüyor, diye Lama sessizlikte düşürdü. – Taciz ölü bedeninin üzerinde edilmiştir…

Sağanak gibi yavaş bir soluk kalabalığın üzerinde gelip geçti. Moğol adetlerine göre Kara Böke’nin yaptığı büyük bir cürüm sayılırdı.

Kendisi hiç kimseye merhamet göstermeyen, yıkılmış düşmanların bedenlerinin üzerinde ziyafetleri düzenleyen ve kemiklerinin ağır tahtaların altında çatırdamasını ve kırılmasını kayıtsıca dinleyen Batu Han sarardı.

Bakışı Kara Böke’de dondu:

-      Büyük şıfacı Sakiya doğru mu diyor?

-      Evet, Kara Böke hırıldadı. Suratını korku yüzburuşturması bozdu. - Ama ben çocuğunun ruhuna eziyet etmiyordum ya büyük han! Ölü vücut için fark etmez ki...

Sartak’ın aklına iğrenti duygusunun o an bütün varlığını kapladığı geldi.

Babasının kardeşi Mengü’ya dönüp şunu sorduğunu hatırladı:

- Bu insan için nasıl bir ceza uygun görüyorsun?

Zalimliği ile meşhur Mengü cevabını geciktirip sonra şöyle söyledi:

- Bu Moğol savaşçısına gölge bırak bir cinayettir. Ama Kara Böke Orusutların feth edilmesi için çok şey yaptı ve onun için ceza yumuşatılabilir. Yüz kere kırbaçvurmak…

Batu Han küçük kardeşi Berke’ye baktı:

- Sen ne dersin?

- Müslüman inancına göre böyle bir insan ölümünden sonra sonsuza dek ateşte yanmalıdır zira çocuğun ölü bedeninin üzerinde taciz etti. Böyle bir cinayet affedilmemelidir. Bin vuruş olsun.

Batu, gözlerini toplanmış insanların yüzlerinin üzerinde gezdirdi. Tahtının etrafında duran Noyanlar ve savaşçılar insan ölümlerine alıştı, kan onları korkutmuyordu, kalpleri de başkaların ıstıraplarına acımayı bilmezdi. Ama Kara Böke’nin davranışı mubah ötesindeydi. Herkes her ne dinden olursa olsun, her hangi Tanrıya taparsa tapsın bunun bir suç olduğunu anlıyordu. Bundan dolayı insanların suratları asıktı.

- Sen ne isterdin?, ansızın Batu Svyatoslav’a soruverdi.

- Onu bana ver, Orusut hala hanın yüzünden gözlerini ayırmadan dedi.

Batu düşünceye daldı. Mengü haklı. Fethedilen halkın çocuğunun yüzünden Orda’ya ömür boyu sadakatle ve içtenlikle hizmet eden savaşçının canını almaya değer mi?.. Evet, korkunç bir davranışta suçludur. Belki Berke’nin tavsiye ettiği gibi mi yapsak, bin vuruş tayin etsek te mutluluk için ümit etsin? Tanrı onu koruyorsa Kara Böke hayatta kalır. Ama böyle bir kararı kalabalık adil görür mü? Yüzlerinden belli: savaşçılar idam hükmü bekliyorlar. Saftır ve budaladır halk. Milyonlarca masum insan yok edenebilir ama bir kere hakça davrandın mı herşey unutulacaktır ve affedilecektir. Adı Sayın Han aidl han olacak. Bir yüzbaşının hayatı yüzbinlik halkın fikrini değmez mi?

Batu doğruldu ve başını kaldırıp Svyatoslav’a doğru baktı.

- Senin dediğin olsun Orusut.

Kalabalık coştu.

- Şan olsun! Batu Han adaletli handır!

- Sayın Han!, diye bağırmaya başladılar.

Kara Böke, dizlerinin üzerinde Batu Han’a sürüne sürüne yaklaşmayı çalışarak ileri atıldı ama Telengitlerin keskin mızrakları ğöğşüne dayandı. Korku ve öfke içinde tahtın kaidesinde yalvarış sözcükleri haykırarak yuvarlanıyordu ama hanın bilgeliğine övğüyü tekrarlayan kalabalığın böğürtüsünden çığlıkları duyulmuyordu.

Svyatoslav kızın cesedini yere koyup Moğola doğru gitti. Muhafızlar, ona yol vererek önünden iki yana açıldı. Orusut Kara Böke’yi saçlarından tuttu ve elinde ince bıçak ağzı parıldadı. Moğol’un kocaman siyah kafası yere yuvarlandı…

Svyatoslav bıçağı saklayıp kızının bedenini kaldırdı ve kimseye bakmadan uzaklaştı. Savaşçılar kalabalığı saygıyla açıldı.

Batu Han, babasının küçük erkek kardeşinin oğlu baş veziri Sauk’a döndü.

- Durdur onu!, buyururcasına emretti. – Atı ve kızı için fidye ver.

Batu’nun damadı Tülin Bahadır Altın Orda’nın en cesur büyük kumandanlarından biri, hanın kararı ile memnun kalıp onay işareti olarak başını eğdi ve alçak sesle şöyle dedi:

- Sayın Han! Adaletli han…

Sözleri duyuldu ve savaşçılar kalabalığı yeniden bağırmaya başladı:

- Batu Han Sayın Han’dır!...

Kararlarında kesin, acımayı ve merhameti bilmeyen Batu orduda saygıyı korumak için adil insanmış gibi davranmayı bilirdi. Cesur Kara Böke’yi kaybetmek istemiyordu, ama ne yaparsın ki anlaşılan Tanrı’nınisteği budur.

- İyi hatırlıyor Sartak o olayı. Şimdi ise Svyatoslav’a bakarak zamanın bu insanın üzerinde hiçbir gücü yok olduğunu düşündü. On beş yıl geçti ama o eskisi gibi sağlam ve kuvvetli, sadece saçları ve sakalı sık bir aklık içinde. Demek Svyatoslav şimdi Aleksandr Knezinin ordusundadır madem sefaret ile geldi ise. Gittikçe daha çok Orusut fethedilmemiş Novgorod bayraklarının altında toplanıyorlar.

Şu an Svyatoslav’ı düşenerek Sartak Rus elçiliğini karşılayan kalabalıkta gölün kıyısındaki o uzak olayları onun gibi iyi hatırlayan daha birinin olduğunu bilmiyordu. O siyah Kara Böke’nin küçük erkek kardeşiydi. Sartak’ın sarayında bakaulun yani yiyecek ve içecek yöneticisinin görevlerini yerine getiriyordu. Her şeyi hatırlıyordu, o da Svyatoslav’ı tanıdı ama elmacık kemikleri çıkık bronz yüzünde hiçbir kası oynamadı sadece gözlerinde kötü kurt ışıltıları bir an için yanıp hemen söndü.

Onlar saraya girdiğinde Sartak şunu dedi:

- Saygıdeğer elçiler bugün iş konuşmayacağız. Büyük Altın Orda’nın hanının misafirlersiniz…

Orusutlar hanın isteği ile rızalarını göstererek eğilip selam söylediler.

Sartak sert somurtuk yüzlü kişiye doğru başını çevirdi.

- Baş vezirim karşı değil sanırım?

Adam baş işareti ile tasdik etti. O ta Batu Han’ın veziri görevlerini yerine getiren meşhur Sauk idi. Altmışını çoktan aştı ve bir zamanlar pürüzsüz yuvarlak yüzü buruşuklar içinde kaldı. Büyük Cengiz Han’ın torunlarından en büyüğüydü ve bu nedenle Altın Orda’nın işlerine özel bir etkisi vardı. Moğolların Orusut topraklarına seferi sırasında Sauk’un babası Kulkan ayrı bir orudusunun başındaydı. Tümenleri Kolomna şehrini zaptetti ama savaş sırasında Orusut okundan öldü.

Cengiz soyunun âdetine göre şehir ablukası sırasında soyundan biri öldüğü takdirde korkunç bir intikam alınmalıdır. Burada da âdetinden dönmediler. Bebeklerden tirit gibi ihtiyarlara kadar Kolomna’nın tüm sakinleri kılıçtan geçirilip öldürülmüştür.

Babasının intikamını almaya devam etme arzusu Sauk’un hal ve gidişi ile ömür boyu yönetiyordu. Batu’nun baş veziri olduktan beri Sauk Orusutları ile sadece kavisli Moğol kılıçlarının dili ile konuşmasının gerektiğini tekrar edip duruyordu. “Bahadırlar kavgalı olduğu sürece birleşmezler. Yağmala devlet hiçbir zaman sana dost olmaz. Dostluğu güç hissedildiği sürece ararlar. Sana karşı çıkmalarını istemiyorsan kuderitini daha fazla artır, zalim ve acımasız ol”, yorulmadan tekrarlıyordu Sauk.

Orusut misafirleri için genç kısrağı kestiler, şarap ve taze köpüren kımız dolu deri torbaları sabaları getirdiler. Tanınmış Kıpçak tayşısı Sulungut öykücü kendine dombıra çalarak eşlik ederek toplanmış insanlara büyük Cengiz Han’ın hayat hikâyesini anlattı.

Taycıgut soyundan insanların genç Cengiz Han’ı öldürmek istediği zaman onu kurtaran Torgan Şire hakkında gırtlaksı hırıltılı bir ses ile şarkı söylüyordu. Ayrıca sıradan bir Moğol, Temuçin’in, büyük Cengiz Han olup ona Moğol bozkırlarından Selenge Irmağı’na kadar uzanan Mekitlerin topraklarını hediye verdiğini ve örme zırh gömlek giymeye izin verip Tarhan ünvanı tayin ettiğini da anlattı <Cengiz Han’ın savaşçıları ne örme zırhları ne cebeleri giyerlerdi.> ne de başlığa kartal teleklerini takarlardı <Başlıktaki kartal telekleri iktidar işareti olarak kabul edilirdi>.

Dünya Sarsıtıcısının cömertliği büyüktü onun için Torgan Şire gelecekteki suçları için dokuz af bağışladı.

Hikâyeci dombıra tellerine vuruyordu gözleri de iham ve inanç ile ışıl ışıl parlıyordu. Orusut elçileri için anlatıyordu o Cengiz Han’ın, Sartak’ın dedesinin babasının hayatını, Dünya Sarsıtıcısının iyilik için iyilik ile ödemeyi nasıl bildiğini anlatıyordu.

Altay, Kuçir ve Seçey Beki Noyanları onun altın tahta çıktğı zaman ettiği yemini anlatarak tüm kabilelerin ve halkların Büyük Cengiz Han’a karşı itaatı ve sadakatı hakkında konuşuyordu hikâyeci:

- Düşmana karşı hareket edersek eğer

Sarayına senin için en güzel kızları getireceğiz

Füsunkârhatunları da getireceğiz,

Seçkin, boyunları ince olan Ahal Tekeleri,

Bozkırda en hızlı olanları getireceğiz.

Ava çıkarsak eğer o zaman bütün dünyayı dolaşıp

Senin için elde edeceğiz ve eyerine terkiye asacağız

En renkli hayvanları, siyah postlu samurları elde edeceğiz.

Yeminimizi bozarsak eğer

Bizi, nankör kölelerini

Sönmiş ateşin yanında bırak,

En sevdiğimiz eşlerimiz ve çocuklarımız ile ayır.

Şarkı söylemeyi bitirip hikâyeci zafer ve onur dolu gözlerini etrafa gezdirdi. Görünüşü ile Orusut elçilerine onlarca yıl önce yaşayan insanların da sadık olduğu gibi büyük Cengiz Han’ın toruna Sartak Han’a dürüst ve sadık olmaya tavsiye veriyormuş gibiydi.

Bunu tüm toplanmış olanlar anladılar.

Sauk hikâyecinin söylediği sözlerini içinden onayladıysa Svyatoslav ise daha fazla somurttu. Böyle birağırlamalarısevmezdi, han karargâhının havası kendisi dayanılmaz görünüyordu. Nefretini zor saklayarak Svyatoslav, kurt ve kastor kürkleri, tilki malahayları ile giyinik, yağdan parlayan yüzleri olan insanlarabakıyordu. Kibirli; mağrur bir biçimde davranıyorlardı kendilerini pahalı kürkleri giyinmiş, silahlar ile yüklü, altın ile süslenmiş Moğollar. Bunların hepsi şu anda borusuz sobalar ile ısıtılan külübelerinde açlıktan ölenlerden, perişan Rus toprağında gücünün üstünde olan boyunduruk altında inleyenlerden alınmıştı.

Yemek Svyatoslav’ın boğazından geçmiyordu, şaraptan ve kımızdan da sarhoş olmuyordu.

Halini sadece Sartak değil keskin gözlü Sauk ta fark etti. “Orusutlardan ne kadar nefret ediyorsam o kadar da onlar benden nefret ediyorlar, diye birdenbire anlaşılmaz bir endişe ile düşündü o. – Anlaşılan yollarımızın kesişireceği zamanı gelir…”

Orusutların gelmesi vesilesiyle verilen ziyafet sona eriyordu. Cengiz Han’ın sadık noyanlarının yeminine ne yanıt verdiğini okumak için dombrayı bir kez daha eline aldı Kıpçak hikâyecisi Sulungut:

- Düşmanın elinden aldığınız avı

Bana getirmeyin size kalsın.

Avda elde edilen samurları ve kurtları

Bana vermeyin. Siz alın.

Gece yarısı oldu. Torgutlar denilen gündüz koruyan muhafızlar,Koptegullar denilen han ailesinin huzurunu gece vaktinde gözetleyen savaşçılarına yerini bıraktı. Güneşin ilk ışınlarına kadar hiçbir canlı saraya yaklaşamayı cüret edemezdi. Keşikten denilen muhafız birliği mensubunun kılıcı ve oku Altın Orda hükümdarının iradesine uymamaya cesaret eden herkesin canını alırdı.

Cengiz Han’ın vefat ettiğinden beri kırk yıl geçti ama torunları eskisi gibi göstermelik bir biçimde nasihatlarına uyuyordu.

Sarayın korunması ve düzenin sürdürülmesi için Orda’da keşiktenlerden yani nöbetçilerden özel bir tümen oluşturulmuştu. Cengiz Han şöyle öğretiyordu: “Önceden emrimizde sekiz yüz Koptegul ve yedi yüz Torgut vardı. Keşiktenlerin tümeni eğitmeyi emrettik. Noyanın ve binbaşının oğlu, yüzbaşının ve ırgat başının oğlu ve halktan olan herhangi sıradan bir savaşçı nöbetçi olabilirdi. Bunun için askerlik sanatını iyi bilmelidir ve yüzü alımlı olmalıdır. Binbaşının oğlu yanında on arkadaşını ile küçük erkek kardeşini, yüzbaşının oğlu ise beş arkadaşını ile erkek kardeşini, üstbaşının oğlu veya sıradan bir insan da üçer arkadaşını ile erkek kardeşlerini getirmeli. Keşikten olmayı isteyen herkes önceki görevinde at veya silahı almalı. Savaşçıların keşiktenlere katılmayı kimsenin engelleme hakkı yoktur.”

Cengiz Han’ın nöbetçisiolan herkes üzerine büyük yükümlükler alırdı ama büyük ayrıcalıklar da ona verilirdi. Dünya Sarsıtıcısı şöyle öğretiyordu:

“Kimsenin Keşiktenden daha üstünde oturma hakkı yoktur. Kimsenin yanından geçerken adını söylememe hakkı yoktur. Keşikten tarafından muhafa edilen eve ya da çadıra girmeye ondan izin almadan kimse cüret edemez. Yanından geçerken onunla herhangi bir şey hakkında konuşmak yasaktır. Nöbetçiye, koruduğu yerin kişi sayısını sormak yasaktır. Keşiktenin izni olmadan gezen kişi tarafından tutuklanabilir hatta itaatsizlik ettiği takdirde öldürülebilir. Sıradan noyanlar ve yüzbaşılar er nöbetçisinden önemlice bir mesafede oturmalı.”

Cengiz Han’ın Ordasının dayanağı daima orduydu, içinde en iyisi ve en sadıkları ise Keşiktenlerdi. Onlar hana dış ve iç düşmanları ile mücadelede güvenli bir cop olarak hizmet ediyordu.

Cengiz Han: “Benden sonra tahta çıkacak torunlarım ve torunlarının torunları bana altın heykeli kurmak istiyorlarsa Keşiktenleri kendi gözlerini gibi korusunlar zira onlar her zaman kendi hayatından daha çok beni koruyorlardı”, diyordu.

Batu’nun Altın Orda hanı olduğu zaman büyük dedesi vasiyet ettiği gibi davrandı. Sadık muhafızlar tahtı kuşattılar. Yalnız Keşiktenler değil Telengitler olarak adlandırılırdı.

Uzun yolda ve şerefine Sartak tarafından düzenlendiği ziyafetten yorgun düşmüş Orusut elçileri odalarına geçirildi. Danil kalacak odanın kapısında sıyırılmış kılıç ile Telengit durdu. Boyar soyundu ve kocaman kaplan postunda yapılmış yatağa girmek üzereyken kapı açıldı ve elinde meşale ile Sartak’ın müsteşarı Koyak Rumey girdi. Alev yansımaları oda duvarlarını kaplayan halılara oynaşmaya başladılar ve onların karmaşık desenleri ha renkler ile dolarak ha sönükleşerek esrarlı bir ışık ile oynamaya başladılar.

Rumey hiç konuşmadan eğilip selam verdi.

Danil kollayarak girene bakıyordu, Koyak’ın ne söylediğini bekliyordu.

- Şimdi büyük hanın emri ile sizin için bir kızı getirirler.

Boyar şaşkınlıkla kafasını kaldırdı.

- Kız mı?

- Eski Moğol âdetine göre saygıdeğer bir misafir geldiyse her zaman öyle yaparlar…

- Ama Hıristiyan inancı yasaklıyor bunu. Büyük han Sartak Hıristiyan değil mi?

Rumey’in ince dudaklarına hafif bir tebessüm dokundu ama yüzünü hemen gölgede sakladı.

- Hayır, diye konuştu. - Han Moğol’dur…

Sartak Hıristiyanlığı kabul edip eskisi gibi Moğol adetlerine uymaya devam ettiği nereden bilsin ki boyar? Altın Orda’nın yeni hanının içinde her türlü şey karışıkmış. Şahsında hem Cengiz Han’ın payen vasiyetlerine derin bir sadıklık hem Hıristiyanlığın kurallarının ile dogmalarının iyi bilgisi birleştirmişti. İşlerinde ve davranışlarında her zaman onlara göre hareket ederdi...

Danil, Koyak’a han hakkında daha ayrıntılı olarak sorup soruşturmak istiyordu ama Rumey artık kayboldu ve arkasından kapanmış kapı yavaşça çarptı.

Çok geçmeden kocaman boydan bir Telengit içeriye ipek gibi sevecen ve çiçek gibi güzel yaklaşık on iki veya on üç yaşındaki bir kızı itti.

Ta Cengiz Han ile kurduğu düzenine göre saray muhafızları sadece askerlik hizmetini taşımıyordu. Telengitlerin görevi Orda’da çeşitli törenlerin düzenlenmesini, hatta han karargâhını gıda malzemeleri ile sağlamasını da kapsıyordu. Han akrabaları dışından saraya bağlı olan erkeklerin ve kadınların kaderi onların elindeydi. Tam bu yüzden Sartak’tan emri aldıktan sonra muhafızların amiri han mutfağında çalışan dul kadının tek bir kızını kendi takdirine göre kullandı.

Kızı itip Telengit elini göğsüne basıp konuşmadan boyara eğildi ve kapının arkasında kayboldu.

Kız inanılmaz güzeldi. Bahar ot çöpü gibi ince, beyaz yüzlü, deve yavrusundaki gibi kocaman gözleri, gece gibi kara saç örgüleri vardı. Yaş dolu gözleri korku ile boyara bakıyordu.

Danil sessizce ona yaklaşıp elini sırtına koydu. Kızın zayıf teni titremeye başladı. Yüzünü elleri ile kapatıp gürültüyle ağlamaya başladı.

Kızı şefkatle iterek boyar onu kapıya yaklaştırdı.

- Korkma. Sana dokunmayacağım, diye zorlukla Kıpçak sözlerini seçerek konuştu o.

Fakat kız görünüşe göre onu duymadı. O hala hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyordu.

Danil kapıyı açıp Telengite şöyle dedi:

- Geri dönsün. Kadın istemiyorum.

Ertesi gün Sartak Han müzakere etmedi. Orusut elçilerine hızlı rahvan atını, zağar sürüsünü göstermek ve isabetli okçu savaşları ile övünmek istiyordu. Bu yüzden ava girişti.

Orusutlar şafak sökerken kaldırıldı. Bu sene kış sert karlı çıktı ve han sürülerinin yanına Kıpçak bozkırının tümünden kurt sürüleri toplanmış gibi görünüyordu.

Sürülerin korunması için özel olarak ayırılmış savaşçılar yırtıcı hayvanlara hiçbir şey yapamazdı. Kar atların toynaklarının altında çöküyordu, kurtların da kovalamadan kaçmak için zamanı vardı. Sadece pek hızlı ve çevik zağar köpekleri ve mahir okçular boz rengi haydutlar ile başa çıkmaya yardım edebilirlerdi.

Akşam geç döndüler Orda’ya yorgun avcılar. Şansları yaver gidiyor: av büyüktü. Müzakerelerin sabah başlayacağına dair han ile anlaşıp Orusut elçileri kendilerine ayrılmış odalarına çekildiler.

Danil yatağa girer girmez dünkü Telengit gene odasına deve yavrusu gözlü kızı getirdi.

Dünkü gibi ağlamıyordu sadece endişe ile ve ürkek ürkek kapıya dönüp bakıyordu. Boyar şunu anladı: kız bir şey söylemek istiyor. El işaretleri ile onu kendine çağırdı.

Orusutun karşısında korkusunu aşarak kız ayak uçlarına basarak ona yaklaştı, tam yüzüne doğru eğilip ve sıcaklıkla şöyle fısıldadı:

- Yarın sana servis edileceği raşıyayı yani şarabı içme.

Danil sadece “raşıya yani şarap” anladı. Genellikle Moğol hanlarının içtiği şarabın adı olduğunu biliyordu. Kalp aniden şöyle fısıldadı: kız onu uyarıyor. Boyar kötü bir önseziden donakaldı.

- Ne dedin? Tekrar eder misin?..

Kız Orusutun dilini anlamadığına şaşırdı. Gözleri yeisten karardı ama aniden içinde bir kıvılcım tutuşuverdi ve sözlerine el işaretleri ile eşlik ederek tekrar fısıldamaya başladı:

- Yarın şarap ile yani raşıya ile ikram edileceksin, diye kız boyarın göğsüne parmak attı. - Ama sen içme. – Başını sallamaya başladı ve tası kendinden nasıl ittiğini gösterdi. – İçersen eğer…, diye kız birleşmiş avuçlarını içeceği içer gibi ağzına yaklaştırdı. – Ölürsün! Canını verirsin…, diye kız ölen insanı tasvir etti.

Danil anladı.

- Şarap yani raşıya.., diye kızın endişeli yüzüne büyük bir dikkatle bakarak tekrarlıyordu.

- Evet! Evet!

Boyar minnet ile gülümsedi.

- Teşekkür ederim…, ve saçlarını okşadı. – Şimdi git.., Danil kapıyı gösterdi.

Kız çeviklikle ve sessizce çıkışa doğru fırladı.

İnsanların hatta tüm ulusların hayatlarında gözle görülür bir yer her zaman şaraba ayrılıyordu. Tarih, devletin, uyrukluları şaraba fazla düşkün olduğu için küllere döndüğü ve sonsuza kadar yeryüzünden kaybolduğu birçok örnek bilir. Kudretli ülkeler kendinden daha kuvvetsiz olan komşularının topraklarını zaptederek silah ile yapılan şiddet ile birlikte her zamanki zulümden başka şarabı da getirirlerdi. İşgalciler istediğini silah ile alamayıp insanları kendilerine din, gelenekler ile ve gene de şarap ile itaat altına alıyorlardı. Devlet yapısı oluşmamış uluslar için şarap dehşetli bir felaketti. Bunu Cengiz Han iyi anlıyordu. Şunu biliyordu: düşmanı yenmek için demir bir disipline sahip olmak yeterli değildi. Bunun dışında, çokuluslu Ordası’nın savaşçılarının aklını ve duygularını ısıtacak ve dumanlacak başka bir güç olmalıdır. Bu nedenle Dünya Sarsıtıcısı talan etmeye, kadınların ırzına geçmeye ve sürekli içmeye izin veriyordu. Kendisi de şarabı severdi ve onu kullanarak çoğu zaman sınır bilmezdi. Bir keresinde karargâhtabirkaç gün süren sarhoş bir sefahat, az kaldı hanın ölümü ile bitecekti, o zaman onun müsteşarı Şıgi Hutug acı ile şöyle dedi:

- Ya büyük han, dünyada senden üstün gücünün olduğunu önceden bilmiyordum…

Müsteşarın sözleri ile incitilmiş Cengiz Han başından boriki çıkartıp onu tahta koydu ve karşısında alçaktan eğildi.

- Benden üstün sadece şapkamdır, diye kibirle söyledi o.

- Hayır, diye itiraz etti Şıgi Hutug, senden üstün şaraptır.

Belki bu konuşma belki de sonraki olaylar birdenbire değiştirdi Cengiz han’ın yaşam tarzını. Şaraba karşı ölçülü oldu ve aksine yapanları gaddarca cezalandırıyordu.

Ögeday’ın ile Çağatay’ın Muhammed Harezmşah’ı yenişinden sonra ordusu neredeyse öldürülüyordu. Harezm’in başkentini zaptedip ve saray şarap mahzenlerini bulup Moğol savaşçıları sarhoşluğa kapıldı. Cengiz Han’ın oğulları, noyanları, erler bir hafta, iki hafta bilinçlerini kaybedene kadar içiyorlardı. Yüzlerce şaraptan sersemleşmiş Moğollar Harezm’in hayatta kalan sakinleri tarafından katledilirdi.

Bunu öğrenince Cengiz Han öfke topuklarına çıktı. Harezm’e, öğütülmüş kükürt ve pamuktan oluşan Çin tozunun <Çin barutu.> aracığıyla şahın şarap bodrumlarını patlatan özel bir müfreze gönderdi.

Böylece Moğol ordusu kurtarılmıştı.

Tarihçiler, Cengiz Han’ın, oğulları bütün avı kendine benimsediği için gazaba geldiğini iddia ediyorlar. Ama anlaşılan mesela sadece bundan ibaret değildir. Dünya Sarsıtıcısını, çocukları ayyaşlığa kapılıp harezmşahın bozguna uğratılmış ordusuna yetişip tamamen yok etmeyi beceremediği korkuttu.

Tam bu olaydan sonra sözlerini yazmayı emretti:

“Sarhoş insan sağır ve kördür, aklı ve telâkkisi yoktur. Bilgilerinin ve yeteneğinin bir değeri yoktur. Rezaletten başka bir şeye ulaşmaz. Sarhoşluğa yatkın olan hükümdar büyük amelleri yapamaz. Şaraptan sersemlemiş ordu komutanı savaşçıları yönetmezler. Sarhoş Noyan oku nereye yolladığını ve hedefe isabet edip etmediğini anlamaz.

İçmemek mümkün değilse o zaman en fazla ayda üç kere keyfini çıkartmak gerekiyordur. Bir kere içmek iyidir. Daha iyisi hiç içmemektir. Ama içmeyenler zor rastlanır…”

Dünya Sarsıtıcısının gelecek kuşakları elinden geldiğince görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlardı ama fethedilen ve bağlı devletlerin uluslarına içmeye yasaklamıyorlardı. Aksine zihinlerini ve duygularını dumanlamak için şarabın tükenmesini her türlü teşvik ederlerdi.

Güyük Han zamanlarında şöyle bir vaka yer aldı. Han İmam Nüreddin Harezmî’ye şunu sordu:

- Şarap yorgun düşmüş olana yorgunluğunu almaya yardım eder, mutsuzun acısını azaltır, ruh halini ve moralini yükseltir. Temiz darı ile buğday ve tatlı üzüm tanelerinden hazırlanır. Eğer Muhammed peygamber gerçekten insanları seviyorsa ve mutluluğunu düşünüyorsa o zaman izleyicilerine neden içmeyi yasaklanıyor?

Nüreddin Harezmî ise şöyle yanıttı:

- Çok zaman önce uzun yoldan yorgun düşmüş sahib peygamberinin izleyicilerinden biri istirahat için yalnız bir kadından kalmaya karar verdi. Genç dul onu eve sokmadı. O şöyle dedi: “Eğer bende gecelemek istiyorsan üç şarttan birini yap. Ya benim koynuna gir ya beş yaşındaki oğlumu öldür ya da bir bardak üzüm şarabı iç.”

Peygamberin takipçisi şöyle düşündü: “Kadın ile yatarsam günaha girmiş, masum çocuğu öldürsem cinayet işlemiş olurum. En iyisi ben bir bardak şarap içeyim ve bundan hayatta zevk alırım ve sevinç gelir.”

Kadına son şartını yerine getirmeye söz verdi. Kadın onu eve aldı. Fakat peygamberin takipçisi şarap içip sarhoş olunca kadının yatağına girdi ve çocuğunu öldürdü. Ne yapmaz ki sarhoş?

O zamandan beri Muhammed insanları severek Müslümanlara şarap içmeyi yasaklandı.

İşte bu şekildeydi.

 

 

***

 

Ertesi sabah Orda’da Orusutelçileri ile müzakereler başlanmıştır. Novgorod Knezliği’nin zor vaziyetini hesaba katarak Sartak Han iki yıl boyunca Orusutlardan şuleni <Şulen, hayvan sayısı vergisidir.>, yamanı <Yaman, kişi ve hayvan sayısına göre alınan su vergisidir.> ve undanı <Undan, faytoncu geçindirme vergisidir.>, yanı sıra avarizi yani hasat vergisini almamayı kabul etti. Vergilerden, Aleksandr Nevski Knezi’ni destekleyen diğer knezler de muaf tutuluyordu.

Almanlar Novgorod’a doğru hareket ettiği takdirde Altın Orda’nın Knezine yardım edip etmeyeceğine dair Sartak kesin olarak bir şey söylemedi.

Bunun belli nedenleri vardı. Cengiz soyunun büyükleri olumsuz olarak bakıyordu Orusutlar ile olan ilişkilerine. Hem Nogay’dan hem Sauk’tan hem Bahadır’dan hem Mengü’den hem Temür’den sakınmak zorundaydı. Onlar, Orda’nın daha dün düşmanı olanlara yardım etmemek gerektiğini düşünüyorlardı.

Orusutlara yardım konusunda nihai karar ile acele edilmeyebilirdi. Alman şövalyeleri Novgorod’a doğru harekete geçerlerse o zaman Orusut Knezleri ile birleşme gerekliliğinde mutabık olmayanları daha kolay ikna edilebilirler. Novgorodluları fethedip Almanlar Altın Orda ile yüz yüze gelebilirler, bu düşman da güçlüdür ve çıkarları şüphesiz Moğolların menfaatleri ile karşı karşıya gelecek. Bu kanıtı Sartak Han gelecek için muhalifleri ile mücadele durumunda alıkoymaya karar verdi.

Orda’nın yarınını düşünmek zorunda kalıyordu. Hanlık hala kuvvetli ve sağlam gözüküyordu ama Kafkasya ve Azerbaycan artık ondan ayrıldı ve bu toprakları Cengiz Han’ın diğer evladı Hülagû yönetiyordu. Sartak Kırım’ı ve Horasan’ı ele geçirmek isteyenlerin çok olduğunu biliyordu. Ne olacak, beş, on ya da yirmi yıl sonra durumlar nasıl gelişecek? Altın Orda Orusut Kuzey Knezlikleri ile irtifağı reddetmemelidir. İç düşmanlar ile mücadele için onların yardımı gerekli olabilecek.

Orusutlar ile müzakereler sırasında Sartak, onun Novgorod ile irtifağa karşı olan sadece Sauk ve Bahadır değildir. Svyatoslav da bunu sevmiyordu ama eski savaşçı kendini ele vermemek için her şey yapıyordu. Onu anlamak zor değildi. Moğolların memleketine nasıl korkunç bir yıkımı getirdiği gören bir insan onlar ile birliği arabilir miydi? Sadece büyük bir zaruret Orusutları buna tahrik ediyordu: sınırda Alman şövalyeleri duruyorlardı ve kötünün iyisini seçmek gerekiyordu.

Sadık insanlardan Sartak Han Svyatoslav’ın Novgorod’da basit millet tarafından büyük saygı gördüğünü ve Aleksandr Knezine etkisi olduğunu biliyordu.

Bu Sartak’ı tedirgin ediyordu.

Büyük Cengiz Han şöyle öğretirdi: “Düşmanın yarın dostun, dostunun ise düşmanın olacağına dair bir kuşkun varsa dostun dost, düşmanın düşman olduğu sürece onlardan vazgeç.”

Bilgece bir fikirdir. Fakat ata tüm fethdilmiş memleketlerin tek hükümdarıydı ve bugün her anda boğazı kesmeye ya da bardağın içine zehir dökmeye hazır olan yakınlarından korkmak zorunda kalmıyordu.

Müzakerelerden sonra yola çıkan elçilerin şerefine ziyafet düzenlenmiştir. Sarayın odalarında alçak dairesel masalar konuldu, üstünde Altın Orda’nın övünebileceği her şey ile dizinmiştir. Tahta tabaklarında et yığınları duman veriyorlardı, kepçelerde kımız ile torosun yani Moğol şarabı köpürtürlerdi, gümüş taslarında şarap ve raşıya servis edildi.

Şeref yerinde hanın sağında baş müşaviri Sauk, solunda ise Danil boyarı oturuyordu.

Ta Cengiz Han ile kurduğu geleneğe göre saray bakaulu Sartak’a yaklaşıp ona getirilmiş tabaktan bir et lokmasının tadına baktı sonra ise tasından bir yudum şarap içti. Hanın, yemeğinin ve içeceğinin zehirli olmadığından emin olması gerekiyordu.

Sartak ilk altın kadehini kaldırıp sonuna kadar içti. Aynı şeyi maiyeti de yaptı. Sadece Orusut elçileri kadehlerinden yudumlamayıp onları masaya koydular.

Han şaşırdı. Daha dün Orusutlar zevk ile şarap içiyorlardı, çok içiyorlardı ve sarhoş olmuyorlardı, bugün ise... Neden sakınıyorlar? Ya da bakaul sadece onun bardağından olan şarabı tattığı için mi içmiyorlar? Fakat aynı şey de önceki günler de oldu… Demek bir sebebi vardır. Misafirlerin sahibe güvendiği kötüdür.

- Ne oldu?, somurtup sordu Sartak. – Misafirler neden şarabımızın tadına bakmak istemediler?

Han Danil boyarına bakıyordu. O yanıtı yetiştiremedi. Svyatoslav kadehini yavaşça kaldırıp ve dikkatli bir şekilde şarabı dökmemek için onu Sauk’un karşısında koydu.

Moğol savaşçılarının âdetine göre buzu torosunu içmeyi tercih eden vezir Orusut savaşçısının ne istediğini anladı. O acele etmeden kadehi aldı.

Sartak’ın aklından Orusutun doğru hesaplamış olduğu bir fikir geçti. Şarap zehirli ise eğer bunu pekâlâ Sauk yapabilirdi. Vezir Novgorodlulara sevimsizliğini saklamıyordu.

Ama Sauk yüzü ile oyanamadan kadehini kaldırdı.

- Gençliğimden beri Moğol içeceği torosuna alıştırıldım, Kıpçak şarabını hiçbir zaman sevmiyordum, dedi. – Ama misafir böyle istiyorsa…,diyerek vezir kadehi dudaklarına yaklaştırdı.

Han aniden hızlıca elini uzattı.

- Bekleyin… Raşıyayı kullanmadığınızı biliyoruz… - Sartak’ın gözleri toplananların yüzlerinin üzerinde dört dönmeye başladı. Hayır, anlaşılan Sauk’un bir suçu yok kadehi bu kadar cesurca aldıysa eğer… Şarabın masadan tamamen kaldırılmasını emredilebilirdi ama o zehirli değilse bile Novrogolulara kuşkularından hatalı olmadıklarını ve şarabın zehirli olduğunu düşünmek için neden olurdu. Hainlikteen önemli şüphehana düşer.

Eğer Sartak, o an bakaulunun yüzünü görseydi her şeyi anlardı. Kardan beyaz dondu o arkasında.

Hanın gözleri girişin bekçisi olan Telengitte durdu. Onu eli işareti vererek çağırdı.

- Gel buraya. İç, Sartak gözleri ile kadehe işaret etti.

Ürkmüş, han ellerinden lütfu kabul ettiği için mutlu savaşçı kadehi özenle iki eli ile alıp ona yapıştı.

Orda’da hiç kimse hanın emrine aykırı davranmaya cüret edemezdi ama Telengit aniden içmekten vazgeçti. Yüzü şaşkın ifadeyi aldı.

- Büyük han, dedi. – Müsade edin ki daha fazla içmeyim, ben Müslümanım ve…, diye Telengit sözünü bitiremedi. Yüzünü acı bir yüzburuşturma çarptı, kadeh titremeye başlamış ellerinden düştü, o da beceriksizce bir yana düştü, yere yıkıldı.

Çınlayan bir sessizlik han odalarını kapladı. Yüzlerce göz şimdi Sartak’ın nasıl davranacağını ve ne söyleceğini bekleyerek ona bakıyordu. Hanın burun kanatları titriyordu, gözleri daraldı, eli titremeyi gizlemek için hançere uzadı.

Sartak bir tek kelime söylemedi. Masanın başından kesinlikle kalkıp salondan çıktı. Han, birinin Novgorodlular ile arasını açmak istediğini anladı. Anlaşılan çok yıl önce Turokin Hatun Güyük Han’ın annesinin Karakurum’da Aleksandr’ın babası Yaroslav Knezini yolladığını unutmamış tek o değildi. Tam o zaman Güyük’ten hem Aleksandr hem ağabeyi Andrey yüz çevirip ve Batu Han’a geldiler.

Biri bunlarınn hepsini hatırlıyordu ve bir keresinde yer almış olayı tekrarlamak istiyordu. Ama kim?

Han emriyle saray muhafızlarının tümü, şarap içeren kaplara şöyle ya da böyle erişime sahip olabilen herkes kontrol edilmişti. Arayışlar boşunaydı. Saray bakaulunun şaraba kuçelaba diye zehirli çiçeğin suyunu döktüğünü görmüş Kunduz isimli bir kız ile annesi hayatları için endişe ederek susuyorlardı.

Şarabı kimin zehirlediği ve Orusutları bunun hakkında kimin uyardığı iki soru Sartak’a eziyet ediyordu. Demek ki Orda’da birlik yoktur, sarayda bile her anda ölümünü isteyecek olanlar vardır. “Olayda Sartak’ın parmağı mı var yoksa? Orusutları sevmiyor ama neredeyse bana zarar etmek mi istiyor? Eğer şarabın zehirli olduğunu bilseydi Sauk onu içmeye göze almazdı. Vezir tilki gibi kurnazdır ve onun için felakete sürükleyici kadehten vazgeçmek için bir oyunu bulurdu, bir bahane uydururdu…”

Şarabı tatmış genç Telengit bir gün ile bir gece baygın yattı. Saray hekimi ağzın içine bitkisel karışımları ve sütü dökerek şöyle konuştu: “Talihi varmış ki bu kadar az içti. Sonu yakındı.” Demek ki bir yerlerde kindar ve sinsi bir düşman vardır. Burada ise Orda’da gerektiği zaman isteğini gerçekleştirecek insan gizlenip vaktini bekliyor. Altın Orda tahtına çıkacak olanın her zaman düşmanları vardı. Güçlü, zengindir Orda ve kıskanç kişi için lezzetli lokmadır.

Sartak uzun uzun düşündü ve yerine geçmek için ümit edebilecek tek kişi Berke Han’ın olduğuna karar verdi. Belki komplo ipi ona doğru uzanıyordur. Ama Orda’da onun adamları yokmuş gibi, bir zamanlar ondan kaçmış bakaul hariç ama o Berke’den nefret ediyor üstellik sarayda yaşadığı yıllar boyunca, birçok kez hanı zehirlemek için fırsatı vardı.

Kuşkulandıran Berke’nin de çoktan Aleksandr Knezi ile iyi ilişkileri sürdürmesiydi.

 

 

***

 

Baharın gelmesi ile Sartak Han maiyeti ile birlikte Saray şehrini terk etti ve Cayla’yadoğru göç etti. Toprağın biraz kuruduğu ve Sartak’ın ırmağın kıyılarına döndüğü zaman büyük Mengü Han’ı getirmek ve ondan Altın Orda’nın işleri ile ilgili tavsiye sormak için Karakurum’a gitti.

Pek eskidenberi âdet olduğu gibi büyük Cengiz Han’ın torunları ile yönetilen ulusları geçerken karargâhlarını ziyaret edilirdi. Görmek istemediği tek Berke idi. Hanın gönlünde düşmanlığın yerini babasının erkek kardeşine nefret aldı, kuşkular ise kesin oldu.

Sartak’ın malikânesinin yanından geçtiğini öğrenince gazaba gelmiş Berke yüz nüker ile birlikte Altın Orda’nın hanı kervanına Yayık Nehri üzerinden geçidinde yetişti.

- Cuci’den sonraki kuşaklarından Orda’da ben en büyüğüm!, öfkesini zor gizleyerek söyledi. – Neden beni başkaların karşısında rezil ediyorsun ki, neden Karakurum’da büyük Mengü Han ile neyi konuşacağına dair benimle danışmak için bana uğramadın?

Sartak gözlerini Berke’ye dikti.

- Gerçekten Cuci’nin soyundan kişililerin arasında siz en büyüksünüz… Ama siz Müslümansınız ben ise Hıristiyanım… Sizin gibi bir Müslümanın yüzüne bakmak büyük bir günah olurdu…

- Öyle mi!, Berke nefretten irkildi. – O zaman elveda!

Semaya işaret parmağını kaldırdı ve üzerinde iri bir pırlanta olan yüzük çarpıcı bir biçimde parıldayıverdi. Sartak’ın bakaulu korku içinde gözlerini avuçları ile kapattı.

- Elveda!, diye Berke tehtid ile tekrarlayıp Nükerin ona yaklaştırdığı rahvan ata bindi.

Sartak cevap vermedi. Berke’nin müfrezesi titreyen bozkır serabında ortadan kaybolana dek uzun uzun arkasından bakıyordu.

Aynı gün han kervanı ile ona eşlik eden bin cesur Telengiti Yayık Nehri’nin üzerinden geçtiler, Sartak ta atını İrtiş Bozkırlarına doğru yöneltti.

İki gün sonra onlar Irgız kıyılarına ulaştı ve bir gün kalmaya karar verdiler. Sartak fenalaştı, kanlı ishali başladı. Han yanında hekimi almadığı için pişman oldu. Her geçen saat daha da kötü oluyordu. İki gün sonra ayılmadan Altın Orda hanı Hıristiyan Sartak vefat etti.

Sartak ile görüşmesinden sonra karargâhına dönmüş Berke Han’ın burnundan düşen bin parça idi. Attan inip Nükere dizgini atıp çadırına girip altın ve değerli taşlar ile bezenmiş kayışını çözdü kader ifadesi olarak onu boynuna atıp şöyle bağırdı:

- Ya! Allah! Muhammed peygamberin dini adilse o zaman öfken ve intikamın onu lekeleyen vefasız Sartak’ın başına gelsin!..

Han uzun uzun ve karargâhın yakınlarında olan insanlara duyulduğu bir biçimde yüksek sesle beddua ediyordu.

Allah isteğini gerçekleşmeye acele etmiyormuş gibi görünüyordu. Bir gün geçti, bir gün daha ve bir gün daha… İşte şafak vakti elinde siyah sancağı ile karargâhın üzerinden ulak geçti. Şöyle bağrıyordu:

- Millet! Altın Orda hanı Sartak vefat etti! Vay halimize!..

Berke’nin ağlayıp sızlamaları duyan Müslümanlar aralarındna şöyle konuşurlardı:

- Şahımız,Hakk’ın gerçek takipçisidir. Allah onu duyup Sartak’ı cezalandırdı. İntikam oldu!

Berke bundan sonra Altın Orda tahtına çıkacak zamanının geldiğinde kesinlikle emindi ama büyük Karakurum hanı Mengü onu yeniden geçip han olarak Batu’nun küçük oğlunu Ulakçı’yı tayin etti.

Yarım sene bile geçmedi ki genç han ziyafetlerden birinde zehirli şarabı içtikten sonra vefat etti.

 

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

Sartak Han’ın eski bakaulu Sarı Böke İtil’in dik kıyısında duruyordu. Aşağıda derinde yüce ve sakin nehir yuvarlıyordu, dalgalarını tıkız burulmuş bez parçaları halinedürüyuordu. Mavi gökyüzünün altında gözün alabildiği kadar parlak renkler ile bozkır yayılıyordu. Serin rüzgârdan yüksek Sorguç otları yere eğiliyordu. Siyah şimşekler gibi pek hızlı kırlangıçlar ya semanın dipsiz maviliğine yükseliyor ya ta suya kadar düşüyorlardı. Sarı Böke büyük İtil’in dalgalarına gözü ayırmadan bakıyordu. Gönlü büyük bir sevinç duyuyordu ama Moğolun hareketsiz endamına bakarken o anda içinde nasıl bir duygular fırtınası kudurduğunu kimse tahmin edemezdi.

Bir hafta önce en soylu ve saygıdeğer insanlar Berke’yi beyaz koşmada kaldırdılar, o Altın Orda hanı oldu. Eski aziz hayali gerçekleşti.

Yeni han Sarı Böke’ye hemen adamı gönderdi. Bakaula gelen Telengit saygıyla şöyle fısıldadı:

“Büyük Han, erkek kardeşi Batu’nun bir zamanlar öfkesinin en kızışık anında Altın Orda’nın yiğit ve sadık savaşçısını bahadırı Kara Böke’yi cezalandırmayı emrettiğini söyledi. Ruhunu sakinleştirme zamanı geldi ve bunu için merhametimiz ölenin küçük erkek kardeşi tek erkek kardeşi Sarı Böke’ye yönelsin. Telengitin gözleri haset ile yandığını düşünüyorum, han seni aymak yöneticisi yapar ya da binbaşı olarak tayin eder.”

Sarı Böke’nin ince dudakları anılardan gülümsemede yayıldı, çekik gözleri küçücük yarıklara dönüştü, yırtıcı bir şekilde dişlerini gösterdi ve yavaş çatlak sesle gülmeye başladı.

…Batu Kara Böke’yi Orusutun insafına bıraktı… Hayır, Sarı Böke hiçbir şey unutmadı: o bunak yaşlı bir kadın değildir. Erkek kardeşini bin vuruşla cezalandırmayı teklif eden Berke idi, ayrıca hatası için Kara Böke bir Müslüman olarak sonsuza dek cehennemde yanacağını söylüyordu. Peki, bin vuruş cehennem değil mi ki? Hayır, Berke’nin gösterdiği hiç acıma değildir… Peki, Sartak o zaman erkek kardeşini ne kadar hor görüyordu? Bunların hepsini unutmak mümkün müdür?

İntikam anını on yıldan fazla beklemek zorunda kaldı… Hayır, Kara Böke’nin yararlıkları için çağırmıyor onu han. Kardeşinin Otrar ile Harmankibe’nin zaptı sırasındaki kahramanca davranışları çoktan unutulmuştur… Cengiz Han’ın torunları sadece kötü şeyler iyi hatırlarlar… Kara Böke’nin kahramanca davranışları hakkındaki sözleri Telengit içindir, hanın iyiliği hakkında söylentileri insanların arasında yayılsın diye. Bugünkü yaralıklar için Berke Han sadık kölesini mükâfatlandırmalıdır. Memleketleri altı ay içinde dolanılmayacak Altın Orda’yı alıp onu altı günlük geçidine eşit bir ulusun hükümdarı yapmaz mı? Yapar. Çünkü Sarı Böke büyük han sırrını biliyordur…

Eski bakaulun beti aniden benzi atmış, gülümseme dudaklarından kayboldu içi ise korku ile doldu. Sarı Böke yerin titrediğini, bozkırın üzerinde korkunç bir uğultunun yayıldığını duydu. Ansızın kafasını çevirdi. Uğultu yayılıyordu, büyüyordu ve Moğol’un alışık kulağı toynakların patırtıları yakaladı. Sarı Böke’nin gözleri dehşetten genişledi. İtil’in dik kavsından tam ona doğru sayısız at sürüsü çok hızlı gidiyordu.

Eski bakaul, kendini, kösteklenmiş atların otlandığı ve yurtasının durduğu ingin yere attı. Orada karısı ve iki küçük oğlu vardı. Ama yol kesilmiş çıktı. O taraftan, tozu, semaya kadar yükseltip endişe verici bir kişneme ile havayı sarsarak canlı bir akın geliyordu. SarıBöke, ileride hiçbir zaman ne dizgini ne saç kemendini bilmeyen ve her türlü kurtla kolaylıkla başa çıkan Berke’nin koyu benekli aygır sürüsünün çok hızlı koştuğunu farketmeye yetişti…

Artık sadece kendini kurtararak Sarı Böke tekrar uçuruma doğru koştu ama kudurmuşçasına koşan atlar yakındı ve kurtuluş yoktu. Moğol dizlerinin üstüne düştü, yüzünü avuçları ile kapattı…

Berke’nin geniş göğüslü uzun yeleli aygır onu demir toynakları ile vurdu. Sarı Böke’nin bedeni sürünün ayaklarının altına yuvarlandı…

Daha bir süre önce Moğolun durduğu yerde iki negir gibi Berke Han’a ait olan iki yarı vahşi at sürüsü buluştu. Onlar sayısızdı. Bir birlerini göğüs ile yıkarak, ısırarak azgınlıkla kişniyorlardı aygırlar. Kısraklar pofurduyorlardı, kaybolmuş aygırların acındırıcı sesler bozkırın üzerinde uçuyordu.

Sonra sürülerin ikisi de sakinleşti ve sonsuz bir akın ile yavaşça batıya aktı. İlerlemeleri uzundu. Ancak gün batımından önce buluştular at çobanları. Onlar attan indiler, selamlaştılar ve kucaklaştılar.

Sürülerin çok hızlı geçtiği toprak toza döndü ve hiçbir şey daha az bir süre önce burada yurtanın durduğunu ve insanların yaşadığını anımsatmıyordu.

Başkaların dikkat etmediğini tek han baş at çobanı Salimgerey farketti. O anda atların İtil’in kavsından canlı akın gibi öne fırladıkları zaman ona, yüksek nehir uçurumunda küçücük insan şekli görünüp kaybolmuş gibi geldi.

Bunu kimseye anlatmadı ama sabah uçuruma gitti. Salimgerey’i onun keskin kartal gözleri yanıltmadı. Dün insanı görür gibi olduğu yerde toz haline kadar ezilmiş yerde at çobanı küçük bir hançeri gördü. Attan atlayıp onu aldı. Vahşi atların toynakları mükemmel Şam çeliğine ve sıvama ufak elmas bir sapa bir şey yapamadılar.

Salimgerey, Berke Han’ın sayısız sürülerini ta İtil’in kıyısı boyunca sürmesini neden emrettiğini aniden sezmeye başladı.

Hançer sapını süsleyen taşların parlak oynaşını hayran hayran seyrederek neşesiz neşesiz şöyle düşündü: “Anlaşılan Berke Han senden korkardı sahibini sürüleri ile ezmeye karar verdiyse eğer. Kurnazdır han, sinsidir, zalimdir eğer hoşuna gitmeyen kişi için böyle bir ölümü kurduysa. Boşuna demiyorlarmış: han her zaman kırk bilge kişiden daha akıllıdır.”

Birkaç gün sonra Salimgerey hançeri Berke Han’a sundu. “Eşya pahalıdır, ancak hanlara layıktır, dedi. – Onu İtil’in kıyısında buldum, sürülerin geçtiği yerde…”

Han çekik gözlerini kısıp büyük bir dikkatle at çobanına bakıyordu. Çok yıl önce Sarı Böke’nin eline geçen ve kullanımı anlattığı hançerini tanıdı. Demek ki bakaul artık yok. Onunla birlikte Berke’nin sırrı da gitti. Sonsuza dek. Herkes için. Allah büyüktür! O herşeye kadirdir.

Han at çobanını değerli hediye için teşekkür etti sonra ise veziri çağırıp Salimgerey’i yüzbaşı olarak tayin etmesini söyledi.

 

 

***

 

Altın Orda hanı olup Berke Saray şehrine Batu Han’ın sarayına taşınmak istemedi. Karargâhı hala ona ait aymağın toprağında Sarıkum’dan dokuz fersah <Fersah, altı kilometre uzunlukta bir ölçüdür.> mesafesinde olan küçük bir şehir Aktübe’de bulunuyordu. Fakat Orda’nın resmi başkenti eskisi gibi Saray Batu kalıyorduysa da Altın Orda kurucusuna öykünerek han karargâhını da Saray olarak adlandırmayı emrediyordu. Tahta çıktıktan sonra yaptığı ilk işlerden biri de yaldızlı minareli bir cami kurma emriydi.

Batu gibi Berke de iri bir beden yapısı ile sivrilmiyordu: orta boylu, kuru ve hareketliydi.

Cengiz Han’ın çoğu torunlarına gibi dedesinden ona da hınç, haset, zalimlik ve kararlarda cesaret geçti. Aynı büyük atası gibi de duyguları ve niyetlerini gizlemeyi bilirdi. Erkek kardeşi Batu’nun tersine Berke gölgede kalıp işleri başkaların elleri ile yönetmeyi tercih ederek hiçbir zaman açıkça intikam almıyordu.

Onun teşvikiyle Mengü Karakum’daki büyük Moğol hanlığının hükümdarı olduğu yılda bir gecede Moğol zadegânından Çağatay’ın büyük oğlu Bori ile birlikte yetmiş beş kişiyi kılıçtan geçirmeyi emretti. Bunda, Ögeday’yin ve Çağatay’ın torunlarının artan etksininden sakınan Berke’nin nasıl bir röl oynadığını kimse bilmiyordu.

Berke, açıkça hareket etmek için zamanın henüz gelmediği düşünüyordu. Hem ne için? Boşuna demiyorlar Allah işitmek istersen fısıltıyı bile duyar.

Uzağa gidiyordu Berke’nin sinsi niyetleri. Ögeday’yin ve Çağatay’ın tüm torunlarını yok etmek, Cengiz soyu ağacındaki bu iki kocaman dalı ebediyen kesmek için fırsat kolluyordu.

Ama bütün niyetleri zamanında Batu Han karıştırdı. Orusut ve diğer yakınlarda Batı’ya doğru olan topraklarına sefere giderken yanında Çağatay’ın orta oğlu Baidar’dan doğmuş genç Alguy’yu ile Ögeday’ın oğlu Haşı’dan doğmuş on sekiz yaşındaki Kaydu’yu aldı.

Berke özellikle onda gelecekteki ana rakibini tanıyan cesur ve cüretkâr Alguy’dan nefret eder ve korkardı. Ölümüne haristi ama Batu Han’ın düşmanı olma korkusu aklına koyduğunu icra etmesini ertelemeye zorunda bırakıyordu.

Berke her zaman büyük Mengü Han tarafından saygı görüyordu. Bir gün ricası üzerine han kurultayın açılmasını bile Müslüman duasından başlatılmasını söyledi. Bu akrabaya büyük güven işaretiydi çünkü Mengü kendisi sadece atası Cengiz Han’ın taptığına taparak hiçbir dine bağlı değildi.

Berke’nin ihtiyatlılığı, kurnazlığı her zaman onun Dünya Sarsıtıcısının gelecek kuşaklarının en önde gelenlerin arasında olmasını mümkün kılardı. Harezm’in ele geçirilmesi, Kıpçak bozkırlarının fethedilmesi ve Orusutlara karşı seferlerde kendini fena göstermedi. O hiçbir zaman tümenlerinin başında savaşa atılmazdı ama arkasından da kalmazdı. Kimse yüzünde bir korku görmedi. Gerçi Moğolların arasında Nogay’ın yararlıkları ile ünlü olduğu gibi o ünlü değildi lakin ona emanet edilmiş orduyu her zaman akıllıca yönetirdi.

İşte şimdi Berke’nin ellini aşkın olduğu zaman o nihayet Altın Orda tahtına çıktı. Yıllanmış aziz bir şey gerçekleşti. Her şey çok kez düşünülmüş gibi görünüyordu ama gene de… Hangisinden başlamak gerekiyordu? İyi bilindiği gibi tahta çıkmak bir yönetmek başkadır.

Altın Orda tahtında oturmak ejderhanın sırtında oturmaktan farksızdır. Az becereksiz, ihtiyatsız oldun mu o da seni yere atar, yırtıcı ağzı ise daha yeni hükümdarını hemen yutar.

Bir kökten doğdular Batu ve Berke fakat buna rağmen birbirlerine az benzerlerdi. Birincisi kartala benzerdiise ise eğer ikincisi daha çok şahini andırırdı. Uçuşu ile de farklılardı, avı da her biri sadece kendine ait olanı alabilirdi. Batu diğer ulusları fethetmeyi bilirdi Berke ise yalnız onları itaatının altında tutmayı hayal ederdi. Kapmak, Altın Orda mülklerine bir şey eklemek için kollarını iki yana açar açmaz şimdilik daha sıkı tuttuğu dökeceğini, yıkılmaya başlayacağını hisseder gibiydi.

Dışarından kalan her şey Batu Han’ın döneminde olduğu gibi aynı görünüyordu: Orda topraklarında barış egemendi, halk ise fethedilmişti. Ama sadece öyle görünüyordu. Kâh bir yerde kâh başka bir yerde Moğol hanları ile kurduğu düzenlere karşı çıkan insanlar baş gösteriyorlardı. Ayrıca şaşılacak şey, onlar yalnız kalmıyorlardı: müfrezelerinin sayısı hemen artıyordu, güç ve kudret kazanıyorlardı. Demek oluyor ki halkın itaatı aldatıcıydı. Berke benzeri eylemlerin Orda için ne kadar korkunç olduğunu iyi anlıyordu. İnsanın aklında,bir kere görüldüğüyüz kere duyulduğundan daha iyi kalır, o yüzden isyancılara karşı kásten zalimdi ve onlardan hiç biri hanın lütfuna ve merhametine bel bağlayamazdı.

Kuvvetli ve kudretli Altın Orda üzerinde sanki ardı arası kesilmeyen bir endişe ve yakın felaketin ya da fırtınanın beklentisi yayılmış gibiydi. O zaman bunu az kişi hissedebilirdi ama herkes seferlere çıkmaktan ve başkasının malı ile heybeleri doldurmaktan vazgeçen göçebenin her geçen yıl nasıl yoksullaştığını görüyordu; herkes korkunç bir kırıp geçirmeden sonra Orusut şehirlerinin yeniden nasıl yükseldiğini ve kalabalık olduğunu görebiliyordu. Ne fethedilmiş topraklardan haraç ne Orda’dan geçen tüccar kervanlarının vergileri Batu ile kurduğu devleti perçinleyebilirdi çünkü her şey sadece han hazinesine gidiyordu ve ordunun güçlü kalması için harcanıyordu. İslam bile tüm dogmaları ve hükümdarlarına köle itaatı öğretileri ile sadece almaya ama başkalara hiçbir şey vermemeye alışık fakir bir milleti birleştiremezdi.

Asillik değil ama gönüllü olarak kendini sadece Orusut topraklarından harç ile sınırlıyordu Berke. Ona, bir göçebeye anlaşılmaz ve esrarengiz geliyordu ondan her şeyi alındıktan sonra ölüp gitmemiş, serseriye dönmemiş aksine görülmemiş bir inat ile şehirleri yüzselmeye devam eden ve toprak süren halk. Esrarlı ve kapanık görünüyordu sınırları uzakta kuzeyde kara ormanların ve Moğol atlarının battığı geçit vermez bataklıkların arkasında bir yerde kaybolan Orusut memleketi. Göçebe sezgisi Berke’ye anlaşılmaz olandan uzak durmasının gerektiğini söylüyordu: düşman hiçbir zaman güçlü olmasın diye ve knezlerin aralarını bozmak için sadece akınları gerçekleştirmeye yeterliydi sonradan ise her şey Büyük Tanrı’nıniradesindedir.

Batu Han’ın ölümünden sonra haleflerinin zayıflığını hissedip kafalar oynatmaya başladılar, Harezm’i ve Horasan’ı Ögeday ile Çağatay haleflerinin tarafına çektiler. Azerbaycan’ı ise belli etmeden Hülagû kaptı.

Kudretli Altın Orda’dan önceki büyüklüğünün sadece sefil parçaları kalabileceğini düşündüğünde Berke Han korkmaya başlardı. Ejderhanın üstünde sadece kafalarından her birine çürümüş olanın yerine yenisini, gem kayışları takmayı, dizginleri ise demir ellerine almayı başabildiği takdirde oturmak mümkün olabilirdi. Orda topraklarına uzanan ellerin kesilmesi gerekiyordu. Bunu yapmak kolay değildir ama başka çare yoktu. Tahta çıktığında iktidarsız kalmak için bunca yıl mücadele etmiyodu ki.

Tepenin yamacında durarak ve ihtişamı ve güzelliği ile Müslümanların ve yeni başkentinin misafirlerinin gönüllerini fethedilecek yeni caminin kurulduğunu seyrederek Berke bu şekilde düşünüyordu.

Onun inşa eden ünlü usta Rumey Kolomon’du. Uzun zaman önce ta Hülagû’nun yiğit ordusunun Ermenilerin toprakalrına girdiği zaman esire düştü. Berke onu akrabasından dilenerek istedi. Ta o zaman harikulade bir camiyi yükseltmeyi hayal ediyordu ama Kolomon emrine itaat etmedi. “Ben Hıristiyan’ım, dedi, - ve yabancı bir tanrı için evi inşa etmek bana yakışmaz.”

İnatçıydı usta, birkaç kez kaçmaya çalışıyordu, onun için de Berke onun zincirlere vurulmasını istedi. Ancak şimdi Altın Orda hanı olduğunda o Berke’nin aklına geldi ve Kolomon’un yanına getirilmesini söyledi.

- Bütüm Müslüman dünyasından eşi olmayan bir cami inşa edersen seni azad ederim, han ustaya dedi.

- Han doğruyu mu söylüyor?, diye sordu Kolomon.

- Evet, han iki kez tekrarlamaz, sözlerini de geri almaz.

Rumey özgürlüğü özleyip düşünceye daldı.

- Peki, nihayet dedi o. – İnancımı seviyorum ama özgürlüğü daha çok…

Bu konuşma Berke’nin aklına şimdi Kolomon’u görünce geldi. Beline kadar çıplak, adaleli, güneşten bronz, sarı sakalını öne çıkarıp Rumey siyah bir tahtada çizilmiş çizmi inceliyordu. Etrafta karıncalar gibi tuğlaları ve tahtaları sürükleyerek köleler kaynaşıyorlardı.

Kolomon biraz döndü han da ayaklarındaki ve ellerindeki zincirleri gördü. Berke’nin dudaklarına kötü niyetli alaylı bir gülümseme dokundu. Eh, böyle yapmak zorunda kaldı, aksi halde lanet kâfir tekrar kaçmayı deneyebilir. O sadece kırık yaşında, daha güç doludur aklında ne olduğunu da kimse bilmiyor.

Berke, aşağıda olup bitenleri izleyerek hareketsiz bir şekilde duruyordu. Yüzü ifadesizdi. Aynı hareketsiz ve sessiz hanın düşüncelerini bozmaya cüret etmeyerek arkasında maiyet erkânı duruyordu.

Yeni hanın düşünecek birçok şeyi vardı. Yeni caminin inşa edilmesi Altı Orda’sını kazandıramaz ama gene de doğru yaptığına inanıyordu. Cami güç sembolüdür ve insanlar bunu sever.

Berke tam bir kapalı kutuydu. Planları ve düşünceleri hakkında en yakın insanlarının bile haberi yoktu. Aklında kurduğu korkunçtu o yüzden han sırrını kimseye tevdi edemezdi.

Altın Orda devdir. Cengiz Han ile kurulmuş tüm çarlığının üçüncü kısmını kaplıyor ve hala onun dönemindeki gibi Karakurum’a bağlıdır ve her adımı orada oturan han ile uyumlaştırmak zorundadır.

Zamanında Dünya Sarsıtıcısı Moğol çarlığının iç yapısını etraflıca düşünmüştür. Onu uluslara böldü onların her birini de dört oğludan birine yönetimine verdi. Sonra her ulus oğullarının oğullarının malı olan aymaklara bölünür. Büyük kağanın kesin vasiyetine göre aymaklar uluslara, hepsi birlikte ise Karakurum’daki büyük hana itaat etmeliydi.

Çoktan ayrıldı hayattan ürkütücü Cengiz Han, gelecek kuşakları ise onunla kurulmuş düzeni sadakatle uyguluyorlardı. Her yıl uluslar fethedilmiş memleketlerden toplanmış tüm harcı, seferlerde ele geçirmeyi başardıkları her şeyi Karakurum’a gönderiyorlardı. Sadece Karakurum büyük hanının avı dağıtma ve kimin ne alacağına dair karar verme hakkı vardı. Kurultayın desteğini kazanmış her şeyi kendine alıp yeni seferin hazırlanması için tek birine verebilirdi.

Karakurum’da beyaz koşmada kaldırılan büyük ve kudretliydi.

Cengiz’in üçüncü oğlu Ögeday han olunca babasının yaptığını gerçekleştiremedi. Fakat Moğol çarlığını koruyabildi ve seferlere Batu, Güyük, Bori, Hülagû, Baidar, Mengü, Kaydu ve Nogay yiğit kurt yavruları göndererek sınırları genişletti.

Karakurum tahtına Güyük’ün çıktığı zaman talih sanki Moğollardan yüz çevirmiş gibiydi. Yabancı memleketlerdeki şanlı savaşların yerine iç anlaşamazlığı, adavet ve sinsilik geldi.

Bugün Moğol büyük hanı olarak Mengü kabul edilir ama atasında olduğu gibi o demir bir iradeye sahip değildir. Onun için iki erkek kardeşi, Cengiz Han’ın küçük oğlunun Tuli, Kubilay iki kurt yavrusu ve Hülagû artık dişlerini gösteriyorlar. Birincisi, Kuzey Çin’i fethetti, ikincisi de, İran’ı, bugün değilse yarın Hülagû bütün İran’ın ilhanı olur, zaman gelir de Kubilay kendi kendini Çin imparatoru olarak ilan eder…

Büyük Cengiz çarlığının dağılacak vakti yakındır. Peki, Altın Orda için de bağımsız olma zamanı gelmedi mi? Ne zaman kadar onun topraklarından gelen zenginlikler Karakurum’u besleyecek? Böyle devam ederse Orda her zaman güçlü ve kudretli kalabilecek mi?

Büyümeyen yılan ejderha olmaz; kaidesi altın ile sağlamlaştırmamış bir taht er ya da geç sallanır, her isteyen de ona sahip olur.

Bundan böyle ona bağımlı olan Orda’nın bağımsızlığını düşünüyordu Berke Han, bu da onun en gizli ve en yakıcı düşüncesiydi. Kimseye ondan bahsetmeye cüret etmiyordu çünkü Mengü’nün sert huyunu bilirdi.

Cengiz Han’ın ahfatından biri buna ilk cesaret edeceğini beklemek gerekiyordu, ancak ondan sonra…

Berke’nin çekik gözlerinin gözbebekleri aniden genişlediler, karardılar, sarı, geniş yüzü ise kızardı. Maiyetine doğru döndü:

- Buraya Kolomon kölesini getirin.

Nükerlerden biri acele acele tepeden aşağıya fırladı.

Nüker tarafından acele ettiren Rumey acelesiz tepeye tırmanmaya başladı. Ustanın yavaşlığı hanı kudurtuyordu ama görünüşe göre sükûnetini koruyordu.

Kolomon bağımsız duruyordu. Handan yaklaşık yirmi adımlık bir mesafede birdenbire durup yüzünü kaldırdı.

- Berke Han, dedi, çevik ve hızlı olmam için zincirlerim fazla ağırdır. Durduğun yere yaklaşamam çok zaman alır, ben de ayaklarına düşerim. Bunu zaten yaptım say/ yapmış olduğumu düşün. Dinliyorum…

İtaatsız Rumey hiçbir zaman hana “büyük” demiyordu. Bunun için birçok kez kırbaçlanmıştı, derin bir çukur içine yani zindana atılmıştı ama hiçbir şey ustayı yıkamadı.

Berke susuyordu, öfkeden kara gözler ile Kolomon’a bakıyordu. Rumey şunu söyledi:

- İntihar, Hıristiyanlarda korkunç bir günah sayılır. Beni kılıcın vurursa kendimi mutlu bir insan bilirim çünkü ölüm köle olmayı bırakmak için en iyi yoludur…

Han sözlerine yanıt vermedi, cüretkâr bir meydan okumayı kabul etmedi. O şunu sordu:

- Caminin temelini taştan döşemeni söyledim, sözümden neden çıkıp onu tuğladan yapıyorsun? Cami çökebilir…

Rumeyin mavi gözlerinde gülümsemeler bir an için görünüp kayboldu.

- Her şey Allah’ın gücündedir. Adına kurulmuş olanı neden yıksın ki?..

Berke aniden yavaş konuştu, bu da öfkesinin onu boğduğuna işaretti.

- Altın Orda hanı tarafından inşa edilmiş bir cami ebediyen durmalıdır…

Kolomon, Berke’nin öfkesini görmezden gelip başını salladı.

- Tapınaklar ve camiler hükümdarların emriyle kurulduğu için değil onları bilgili insanlar inşa ettiği için uzun zaman duruyorlar. Ganç (alçıtaşı ve kil karışımı) harcına konulan pişmiş tuğla taştan sağlamdır…

- Demek emrimi yerine getirmek istemiyorsun?.., imalı sordu han.

- Budala bile akıllı bir emri yerine getirir ama budala bir insanın sözleri en akıllıyı bile şaşırtıyorlar, meydan okuyarak söyledi usta.

- Demek oluyor ki benden daha akıllısın?

Kolomon yanında dursaydı küstahlığınınyüzünden kelesi muhakkak uçurulurdu. Korkuda Nükerler, müsteşarlar, Noyanlar handan geri geri çekildi. Hükümdarını tanırlardı, sessiz bir öfkeye kapılmış kılıcı ile yanında olan herkesi vurabileceğini biliyorlardı.

Han öfkeye hızlı ve ansızın kapıldığı gibi aynı şekilde de sakinleşti.

Kolomon gülümsedi.

- Neden gülüyorsun Rumey?, sordu Berke.

- Beddualarınız duyunca memleketimde anlatılan bir mesel aklıma geldi…

- Peki, anlat bize onu, nazikçe müsaade etti han.

Rumey mavi gözlerini kıstı:

- Bir gün teke yüksek bir uçuruma tırmanıp kurdu azarlamaya başladı. Söylemediği söz kalmadı. Ama zaman geçti ve teke sakinleşti. O zaman kurt konuşmaya başladı “Sana ulaşamadığım için bu kadar cesursun teke ama daha her şey değişebilir…”

Berke içindeki yeniden tutuşuvermiş öfkeyi zorla yatıştırabildi.

- Rumeye git, Nükerlerden birine sert bir şekilde dedi, - ve onun kelesini al…

Ve aniden han ustanın yüzünün nasıl beyazlandığını ve gözlerinde korkunun parladığını gördü.

Berke kahkaha ile güldü:

- Ölüme hazır mısın Rumey?

- Esire düştüğüm günden beri ona hazırım han. Ölüm, payıma düştüğü işkencelerden kurtuluştur… Ama caminin inşasını kim ikmal eder?

Berke düşünceye daldı. Ona Sauk eğildi:

- Büyük han, cüretkârgavurun hayatını koru. Cami buna değerdir. Azameti adını gelecek nesillere taşır…

Han, Kolomon’un başının üzerinde kavislikılıcını kaldırmış olan Nüker’i durdurarak elini kaldırdı.

- Gözlerinde Rumey ilk defa korkuyu gördüm. Bu iyi bir şeydir… Sana hayatını bağışlıyorum. Ona yüz kamçı vuruşu atın.

Berke dönüp uzaklaştı. Ustanın yüzünün nasıl aydınlandığını ve göğsüden rahat bir nefesin çıktığını görmedi. Yürürken han Rumeyin muhtemelen aklını kaybetmiş olmasını düşünüyordu. Oysa ölüm gerçekten onun için kölelikten kurtuluş olurdu. O Hıristiyandır, peki o halde son sözleri neden cami ile ilgiliydi? Müslümanların moralini güçlendirmek, adımın şöhreti kazandırmak için ona ihtiyacım var. Rumey ise onun cesaretini mazur görmeyeceğimi çok iyi biliyordur ve caminin inşaatı tamamlanır tamamlanmaz onu her halde ölüm bekler. Han ustayı anlamadı. Havası bile kan kokusu ve tahrip etme hırsı ile dolu vahşi bozkırda büyümüş olan, dünyada, vücudu ağrıdan sızladığı halde bile gönlü harikulade bir çiçek ile açılabilen başka insanların olduğunu nereden bilsin ki. İnsanın büyük bir hedefinin olduğunda ve yaratma imkânı alındığında vecd hali yabancısı olduğu bir duyguydu…

Salimgirey, Hana yerlere kadar eğilerek selam verip acele ile yaklaştı.

- Büyük han, Berke’ye gözlerini kaldırmadan fısıldayarak dedi, - Barakşı Hatun on nüker kadını ile Kumbel'i geçti.

Han başını kaldırıverdi. O hala Rumey hakkındaki düşüncelerin egemenliğindeydi. Berke Barakşı Hatun’un nereye doğrulduğunu kolayca sezebildiği halde ümit ile şunu sordu:

- Geziye çıkmış olabilir mi?

- Salimgirey daha aşağıya eğildi.

- Adamlarım da müfrezesi dağ geçidinden inmeye başlayan kadar böyle düşünürlerdi. Kadınlar silahlı ve büyük ihtimal İran’a, Hülagû Han’a yol alıyorlar.

Barakşı Hatun Batu’nun dul eşi, Altın Orda’nın son hanları Sartak ile Ulakçı’nın annesi, Alşın soyundan Tatar’dı ve İslam’a bağlıydı. Sakin, diğerler için neredeyse silik biriydi fakat azgın bir düşmanlık vardı onun ile Berke’nin aralarında. Onları ayıran inançtı ama daha çok iktidar kavgasıydı.

Sartak’ın ölümünden sonra Karakurum’daki Moğol büyük hanı isteğiyle Altın Orda hanı Ulakçı oldu. Daha on yedi yaşına girmemişti onun için de aydınlık zihni ve ileriye bakma yeteneğini göz önünde bulundurarak Naibe olarak Barakşı Hatun tayin edildi.

Genç hanın ansızın öldüğü zaman ve Berke’nin nihayet onu beyaz koşmada kaldırıldığına ulaştığı zaman Barakşı Hatun işlerinin kötü gittiğini anladı. Berke’nin huyunu çok iyi bilerek Han eşi kurtuluşunun olmayacağını anlayarak her anda ölümü beklerdi. Moğollar kırgınlıkları affetmezlerdi, rakipleri tahammül edemezlerdi.

Vaktinde Batu Han’ı Berke’yi katletmekte ikna etmediği için çok kez pişman oldu. Oğulların intikamını alma, Altın Orda’nın üzerinde iktidarın geri alma isteği hareket gerektiriyordu.

Barakşı Hatun İran’a Hülagû Han’a sadık insanı yolladı. O da Berke’ye karşı kin ile tahrik edilmiş ve onda rakibi ve düşmanı görerek himayesi altına ihtiyar hatunu kabul etmeye razı oldu.

İşte şimdi Barakşı Hatun koşuyordu. Berke, böyle bir sonucu görmemiş olsaydı Berke olmazdı onun için de han eşi sürekli takip edilirdi. Salimgirey’in mesajı onun için beklenmedik değildi.

- Peki…, dedi han, yüzündeki deri de gerginleşti. - Dindaş Hülagû’da yardım aramaya karar verdi… - Aniden Salimgirey’e döndü: - Yüzlük ordunu alıp onu yakala. Kelesini görmek istiyorum…

Sauk silkindi:

- O Sayın Han adil Batu’nun dul eşidir… O senin akrabandır. Nasıl onu öldürebilirsin? Gitsin… Ne zararı verebilir san bir kadın?..

Berke eski müşavire bakışı bile çok gördü:

- Bugün ona acırsam o zaman yarın Hülagû ile birleşip o bana acımaz… Gidin ve dediğimi yapın!..

Sauk sesini çıkarmadı. Hanı çok iyi tanırdı, Berke’nin akıl öğretmesiyle Mengü’nün Karakurum’da Ögeday’in ile Çağatay’ın hemen hemen yüz torunu kılıçtan geçirdiğinde sinsiliği aklındaydı. Altın Orda yeni hanının kalbi taştandır, Barakşı Hatun onun için hiçbir şey ifade etmiyordu.

Berke aniden sıkıntılı bir sessizliğini bozdu:

- Millet beni sadece camileri inşa eden iyi bir han olarak bilmesin…Sert olduğumu bilsinler ve adalet adına öz kardeşim büyük Batu’nun eşinin kelesini almayı emrettim… Cengiz Han’ın vasiyetini aklımızda tutmalıyız: “Halk hükümdarına sadace ondan korktuğu zaman saygı duyar…”

Ertesi gece geniş yüzlü, kaşsız Moğol hanın karşısında yere kadar eğilip ona doğru içinde Barakşı Hatun’un kelesi sarılmış ipek bir mendili uzattı…

Berke ölünün yüzüne bakıp tespihi yavaş yavaş çekerek gerçek Müslüman gibi dua okudu ve kafasını han akrabalarından birinin öldüğü zaman usulden düzenlenen tüm törenler ile gömmeyi emretti. Daha bir düşmanı intikam buldu…

Başka şeyi düşünme vakti geldi, hanı diğer kaygılar kapladı. Sarsılmış Altın Orda’nın kuvvetlendirilmesi, kudretli ve ürkütücü, büyük Batu’nun döneminde olduğu gibi edilmesi gerekiyordu. Berke kardeşinin şanını kızkanıyordu, kızkanıyordu ve aklına koyduğu herşeyi nasıl başardığını anlamaya çalışıyordu.

Maveraünnehir’i fethederken Cengiz Han ciddi bir direniş ile karşılaşmadı. Ardı ardına Semerkant ve Buhara düştüler, birçok kaleler Moğollar ile savaşmayı bile çabalamadan kapılarını açıyorlardı. Otrar ve Sığanak uğraştırdılar ama sadece Hocent şehri kahraman savaşçıymış gibi vahşi ordanın yolunda mertçe savaşmak için çıktı.

Moğolların tümenleri Seyhun Irmağı’nın yukarı kesimlerine ulaştığı ve Hocent’i muhasara ettiği zaman şehir emri Temür Melik kale kapılarını açmadı. O pehlivan yapılı, esmer güzel yüzlü, cüretkâr ve cesur biriydi. Kalede savaşçı azdı, Harezmşah tarafından yollanmış göçebelerin süvari ihanet etti, ta sabah şehri terk etti ama emir adamlarının korkusuzluğuna ve sadakatına inanıyordu. Savaşçılar ile birlikte sürekli şehir duvarlarında bulunurdu, oktan atardı, saldıranlara taş fırlatırdı.

Birkaç şehir zaptetme girişiminden sonra Moğollar yeni güçlerin gelmesi beklentesiyle hücmünden vazgeçtiler. İranlı tarihçi Cuveyni Temür Melike hakkında yıllar sonra şöyle yazar: “Temür Melik gerçek bir kahramandı. “Şahname” destanının karakteri olan Rüstem bahadırı bu çağda yaşasaydı şayetonun seyisi olabilirdi.”

Moğolların ve şehir savuncularının güçleri eşit değildi. Felakete sürükleyici vakti geldiğinde de Temür Melik sağ kalan savaşçılar ile birlikte Hazar taş içkalesine sığındı. Saray küçük bir adada Seyhun’un ortasından duruyordu. Buraya düşman okları ile Çin kuşatma makinalarından taşlar değmezdi.

Başarısızlık, Hocentlilerin sebatlılığı ile içerlemiş Moğollar Otrar’dan, Buhara’dan, Semerkant’tan elli bin esir süre süre getirip onlara adaya köprüyü inşa etmeyi emrettiler.

Toprak dolgu köprü için taşları nehirden üç fersah mesafesinden alıyorlardı. Yorgun argın, açların ve yırtık insanların sonsuz dizisi gecen gündüz dağdan kıyıya hareket ediyordu.

Fakat Temür Melik Moğollara planını tamamlamaya izin vermedi. Her gece on iki kayık savaşçılarını geçide ulaştırıyordu onlar da zaten inşa edilmiş olanı yıkıyorlardı. Moğolların ateş okları koşmalar (kumaş) ile örtülü, balçık ile sürülmüş kayıklara hiçbir şey yapamazlardı.

Adada kıtlık başladı, o zaman Temür Melik savaşçılarını kayıklara bindirdi ve Seyhun’dan aşağıya gitmeye karar verdi.

Korkunçtu bu sefer. Nehrin iki tarafında onları süvari birlikleri takip ediyorlardı ve nehrin yatağının dar olduğu yerlerde kayıkları ok yağmuru yağdırıyorlardı.

Temür Melik’in savaşçıları gittikçe azalıyordu, Cent kalesinin yakınlarından ise onlara yeni bir imtihan bekliyordu. Cuci’nin emriyle Moğollar öküz derilerini şişirdiler, onları ağaç gövdeleri ile bağladılar ve Seyhun’u sağlam yüzer bir köprü ile ikiye ayırdılar.

Kıyıya inip Temür melik küçük bir müfreze ile Kızılkum Çölü’nün kumullarına gitti. Fakat kovalama devam ediyordu. Düşmanlar, yaralar kan revan içinde kalmış batırı yakaladı. Onlar üç kişiydi, o tek kaldı. Saksaul çalısının altında yatarak artık hareket edecek güçü olmayan Temür Melik Moğollara seslendi:

- Üç kişisiniz ve benim üç okum var! Yaşamak istiyorsanız geri dönün!

Yiğitliği ile hayretler içinde kalmış her hâlde ölüme mahkûm olduğunu düşünerek savaşçılar müşavere edip gittiler.

Fakat Temür Melik ölmedi. Harezm’e ulaşmayı başardı. Muhammed emriyle Urgenç’i savunan ordunun başına geçti. Burada da yiğitliği hakkında efsaneler anlatılırdı.

Harezm’in mahkûm olduğu anlaşılınca Temür Melik şah oğlu korkusuz Celâleddin ile birlikte üç yüz savaşçının eşliğinde Horasan’a gitti.

O uzak yıllarda böyledi. Yıkık, mağlupların kanı içindeki Hocent’i Cuci on beş yaşındaki Berke’ye hediye etti. Erkek kardeşi Berkecar ile birlikte Cuci’nin Müslümanlığı kabul etmiş karılarından biri Hanikey Begim Bekrinki tarafından büyütülüyordu. Burada sürekli bilgili âlimler ile çevrili İslam’ın gayretli izleyicileri oldular.

Zaman gidiyordu. Berkejar Suzak’ın hükümdarı oldu, Berke ise babasının tavsiyesi ile Hocent’i üvey anasına Hanikey Begim’e bırakıp onunla Kıpçak bozkırlarına gitti.

İşte şimdi Berke’nin Altın Orda büyük hanı olduğu zaman düşünceleri giderek daha sık Hocent’e, Buhara’ya ve Semerkant’a dönüyordu.

Altın Orda’yı yeniden güçlü ve büyük yapmayı ve tüm toprakları ve halkları İslam sancağının altında birleştirmeyi hayal eden Berke’nin kendi planları vardı. Hülagû gibi düşmanları ile hesaplaşmaya sadece İslam’ın yardım edebileceğine inanıyordu.

Niyetlendiği ertelenmezdi. Ama nereden başlanmalı? Orda’nın esas ordusu Kıpçaklar, Tatarlar, Bulgarlar, Oğuzlar, Alanlar ve Moğollar ile fethedilmiş diğer göçebe kabileleri oluşuyordu. Bu göçebe kabileleri gerçek Müslümanlardan zor sayılırdı. Ne camileri ne medreseleri vardı. Aralarında İslam’ın gerektirdiği gibi beş vakit namazı kılanlar azdı. Zor, neredeyse imkânsız böyle insanlardan inancın savuncuları yapmaktır.

Hayır. Maveraünnehir şehirlerinden başlaması gerekiyordu. Buradaki sakinlerin çoğu gerçek Müslümanlardı. Burada camiler ve medreseler inşa ediliyordu, âlimler, müridler, imamlar ise milleti sağlamca ellerinde tutuyorlardı.

Berke, adına şöhret kazandırmak ve dünyaya Cengiz Han’ın torunlarının aralarında İslam’ın ümidi ve dayanağı olan tek kendisinin olduğunu göstermek istiyordu. Han, tarafına din adamlarını çekmeyi, onları, Altın Orda şehirlerinde kendisinin tarafından inşa edilmiş camilerde hizmet etmesi ve göçebelerine İslam kanunlarını öğretmesi için Deşt-i Kıpçak’a çağırmayı ummuyordu.

Belli bir zamana kadar gerçek niyetlerini gizlemek için Berke Han Buhara’ya, şehrin büyük tanrıbilimciler ile tanışmak ve onları han himayesinin altına almak için gideceğini ilan etti.

Yolculuk için daha bir sebep vardı ama şimdilik han ondan bahsetmiyordu.

Maveraünnehir’in fethedilmesinden sonra Cengiz Han oğulları ile torunlarının arasında esir edilmiş zanaatçileri paylaştı. Cuci de payını aldı.

Buhara’da yaklaşık beş bin Orda’ya ait olan altın kuyumcusu, demirci, ev ve cami inşaatçısı yaşıyordu. Böyle insanlar Hocent’te ve Benakent’te de vardı. Ürettiği her şey, işlerinin bütün ücreti Orda hazinesine gitmeliydi. Ama son yıllarda altın akını azaldı, Berke de bunun kanunen ona ait olması gerekenin bir kısmını gizleyen Çağatay ile Ögeday’ın torunlarının araya girmeden olmadığınıdan kuşkulanıyordu. Böyle bir şeyin affedilmemesi gerekiyordu.

Bir sonraki yılın sonbaharı on binlik bir ordusunun refakatinde Berke Han Buhara’ya geldi.

Hana yaraşır şerefi ile batı kapılarında onu görünüşü Aceme benzeyen şehir darguşısıMusabek karşıladı. Sırnaylar ve karnaylar çalııyordu. Bu seslere alışık olmayanlar horulduyorlardı, Kıpçak atları şaha kalkıyorlardı.

Selamlaştıktan sonra Musabek Berke’nin karşısında bir kez daha yere kadar eğilgi:

- Büyük han sizi ve yiğit savaşçılarınızı şehir dışında kurduğumuz karargâha geçirmeye müsadece edin…

Berke somurttu:

- Şehir saraylarında bize yer yok mu?

Darguşı duraksadı:

- Şehir var saraylar ama, büyük han…

- Konuş’, mütehakkimane emretti Berke.

Musabek başını kaldırıp delici koyu gözleri ile hanın yüzüne baktı.

- Şehir sakin değil… Geldiğinizi öğrenince şehir halkı dünden beri kazandaki su kaynarcasına kaynamaya başladı. Özellikle Altın Orda’ya ait zanaatçiler ve esnaf.

- Neden memnun değiller?

- İnsanlar, kazanılmış her şey Altın Orda’ya gittiğini söylüyorlar… Karıları ve çocukları geçindirecek bir şey yok… Şöyle diyorlar: “Han ya bize merhamet etsin ya bizi kesmeyi emretsin.”

Berke’nin yüzü öfkeden çarpıldı.

- Kıyıma mı hasret kaldınız!.., hınçla fısıldadı. – Onlar beni korkutmak istiyorlar. Ve sen bana şehir dışında mı kalmayı tavsiye ediyorsun?..

- Köpekleri kızdırmaya ne gerek var?..

- Hayır!, dedi Berke. – Atımı çevirmeyeceğim! Onlara hükümdarını karşılamayı öğreteceğim! – Salimgirey’a dönüp şunu emretti: - Kervanı sür!

Hanın boğazında öfkesi fıkır fıkır kaynıyordu, fışkırıyordu.

Yavaş yavaş sürükleniyordu şehir kapılarına kervan. Hanı çevreleyen ışıltılı örme zırh gömlekler ile koyu kızıl sarı atlar üstünde savaşçılar uzun mızrakları kullanıma hazır hale getirdiler.

Yoğun alacakaranlık şehri bürüdü. Çağıltılı arıklardan nemli bir serinlik geliyordu ve karanlık bahçelerde bülbüller ötüyorlardı. Gökyüzünün siyah kadifesinde büyük püskül püskül yıldızlar parladı.

Alayın önünde Musabek darguşı ve Salimgirey yüzbaşı gidiyorlardı.

Tüyler ürpertici, alışılmadık bir sessizlik sardı süvarileri. Berke huzursuz oldu. O bozkırcı biri şehir darlığından hep nefret eden ve onları sadece şiddetli savaşlar anlarında bilen, büzüldü. Belki darguşının sözünü dinleyip şehre girmeyi yarına kadar ertelemek mi gerekirdi?

Şehir meydanına giden sokakta aniden dönemeç çıktı, Berke de birdenbirelikten ürperdi bile, atın dizgini gerdi. Sokak insan doluydu. İnsanlar sessiz duruyorlardı ve başlarının üzerinde binlerce boğucu duman çıkartan meşaleler alev alev yanıyordu. Alev yansımaları yüzlerde, kıyafetlerde dört dönüyordu ve ondan kalabalık ağır ve ürkütücü bir şekilde sallanıyormuş gibi görünüyordu. Alışılmadık ve dehşet vericiydi han için bu tablo.

Muhafızlar Berke’nin çevresinde sıkıştı, kından kavislikılıçları sıyırıp onları başlarının üzerinde kaldırdılar. Kızıl alev yansımaları ağızlarda oynaşmaya başladı.

Kalabalık sessizdi, geri çekilecek bir yer yoktu. Tek itidal kurtarabilirdi o an Altın Ordalıları çünkü şehir dar küçük sokaklarında savaş için açılamazlardı. Bilinmezliğe doğru hareket etmek kalıyordu ve kendini yenip Berke dizgini hızla çekti, atını ileriye yolladı.

Hana yol vererek kalabalık sessizce açıldı. Atlar endişe ile horulduyorlardı, yaşlı büyük gözleri ile insanlara yana bakıyorlardı, binlerce ateşlerin kanlı tutuşmalar göz bebeklerinde oynaşıyordu.

Artık endişe değil dehşet Berke’yi tamamen kapladı. Şunu anladı: kalabalıkta biri nara atar atmaz canlı nehir kendisini de sıyırılmış kılıçlı Nükerleri de ezer. Savaş olmaz. Her şey bir anda biter.

Ama insanlar susuyorlardı. Kervan ana meydanına çıktı ve her şey geçmiş gibi göründüğü zaman yan sokaktan yeni ateşli nehir boşanıp yolunu kesti.

Salimgirey ile Musabek hana endişe ile dönüp bakarak atlarını durdurdular.

Aniden kalabalıktan beyaz kıyafetler ve başında mavi çalma ile uzun boylu zayıf biri çıktı.

Berke, yaşamış korku ve öfekeden bunalarak ona doğru atını sürdü.

- Ne istiyorsun? Altın Orda hanının yolunu kesmeye kim cesaret etti?, tehdit ile sordu.

- Büyük han!, beyaz giymiş adam korkusuz yüzüne bakıyordu. – Milletin senden üç ricası var…

- Söyle…

- Hanlar, tanrılar değiller ki ömür boyu insanı esir tutsunlar. Katili bile belli bir süreye mahkûm ediyorlar veya kelesini alıyorlar… Her şeyin bir sınırı vardır… Moğollar tarafından esir alınmış ve Cuciler evine verilmiş birçok esnaf artık yaşlandı ve önceden yaptıklarını yapamıyorlar. Birinci rica: onları azad ver. Onlar özgür doğdular o zaman köle olmadan ölsünler.

Berke artık kendine hâkim oldu. Rica önemsizdi. Gerçekten ihtiyarlardan ne yararı var…

- Peki, dedi. – Onları özgür edeceğim…

- Halkın ikinci ricası…, adam bir an için sustu. – Burada Altın Orda’ya ait neredeyse beş bin demirci, kakmacı, debbağ var. Cengiz Han deden onları köle yaptığı zaman çoğu gençti. Onlar çoktan aileler kurdular ama adamaların kazançlarının tamamını aldığı için hep fakirlikte yaşarlar: doymuyorlar, elbise de alamıyorlar. Büyük han insanlar kazançlarının sadece üçüncü kısmını alınmasını rica ediyorlar…

Berke’nin gözleri kısıldı:

- Diğer hanlara ait esnaf neyi taleb ediyor?

- Aynısını…

Berke kalabalığa baktı. Birçok şeherli coplar ile donanmıştı.

- Böyle mi talep ediyorlar: ellerinde sopalar ile mi?

Mavi çalmalı adam gözlerini kaçırmadı:

- Söz konusu hayat olunca eline sopadan başka bir şey de alınabilir…

Han gene kalabalığa baktı. Alev yansımaları insanların sert bronz yüzlerinde, gözlerinde oynaşıyordu. “Böyleler her şeyi yapabilirler”, diye düşündü Berke ve korku yeniden yüreğini sıktı.

Berke, hayatı boyunca Altın Orda aleyhine isyanları çok gördü, bastırmasına kendisi katılırdı ama böyle halk nefreti ile yüz yüze ilk defa idi. Ricayı reddetme arzusu vardı ama cüretkârlıkla davranmak için Altın Orda tahtında kendini henüz bu kadar sağlam hissetmiyordu. Vakti kazanmak, kendine gelmek gerekiyordu, sonradan ise…

- İnsanların üçüncü ricası… Kölelerinin çocukları özgür Mülümanların çocukları gibi medreseyi ziyaret etme ve okuma yazma öğrenme hakkı alsınlar.

Berke her şeyi beklerdi ama bunu değil. Moğolların alfabesi yoktu. Ama büyük Cengiz Han’ın kendi yenilmez bir devletini kurduğu zaman Moğol sözcüklerini Uygur alfabesinin harfleri ile yazmasını emretti. Bu şekilde torunlarına tahsis edilen Dünya Sarsıtıcısının yaşamı ve kahramanlıkları tarihi “Altın Kitap” ta yazılıyordu. Okuma yazmayı sadece Cengizliler ile Moğol soyluları öğrenebilirdi. Burada ise Buhara’da çılgın kalabalık, ayaktakımı “mavi kan” ile eşitlemek istiyordu.

- Olmaz öyle bir şey’, sertçe dedi han.

Kalabalık ansızın ona doğru hareket etmiş gibi geldi ona. Atlar endişe ile kişnemeye başladı.

- Biz düşüneceğiz…, birdenbire söyledi Berke. – Yarına saraya gelmelisin, biz de kararımızı yazdıracağız, mavi çalmalı adama deyip kamçı ile atı vurdu.

At şahlandı ve süvarinin isteğine itaat ederek kalabalığa doğru atıldı…

 

 

***

 

Ertesi sabah mavi çalmalı adam saraya yol aldı. İnsanlar onu sokaklarda durduruyorlardı yalnız gitmemesi, bozkır kurduna inmaması için ikna ediyorlardı. O da şöyle cevap veriyordu:

- Her şey olabilir. Her şey Allah’ın elindedir… Lakin yalnız mı gideceğim ya da on kişi mi olacağız hiçbir şey değişmez hanın kötü bir niyeti varsa eğer. Onunla birlikte on bin savaşçı ve hiçbir şey kararını değiştiremez. Gereksiz kurbanlar ne için lazım? Bana vazifemi yerine getirmeye düştü ve ben onu yerine getireceğim…

Mavi çalmalı adam hayatı iyi tanırdı. Yılgın, mutsuz halkı kazanmak zordur. O büyük bir okyanusa benzer ama onu sallandırmak için rüzgâr gerekiyordur. Altın Orda hanının gelmesi insanları harekete getirmiş gibi görünüyordu. Ama han kin beslediği olsa da ricaları yerine getirmeyi vaat etti ve yanılmazlığına inanç milleti sakinleştirdi, gönül ağrısı dinmiş gibi görünüyordu.

Gene de Buhara halkı ilk defa itaatsizliği gösterdi. Dün Berke’nin gözlerinde herkes korkuyu görüyordu ve hanın bu geceyi, insanların sert yüzlerini ve gözlerindeki ürkütücü alev yansımasını sonsuza kadar hatırlayacağını biliyordu.

Kırık yıl çiğniyorlardı Moğol atları bu toprakları ve halk fatihin kamçısının karşısında başını eğiyordu. Gece olayları şunu gösterdiler: ne istediğini henüz cesaretle olmasa da ama kesin olarak bilerek insanlar gelecekte de haklarını savunmaya devam ederler. Altın Orda’nın gücü büyüktür ama o da bir fikir ile birleştirilmiş halkı yenemez. Sadece zaman lazımdır.

Mavi çalmalı adam hanın kaldığı saraya korku olmadan gidiyordu. Şunu biliyordu: dünkü olaydan sonra ne saklanmayı ne şehirden kaçmayı başarır. Bütün gece evinin etrafında darguşının adamları nçber tutuyorlardı, her adımını izliyorlardı. Ama gerçekleşecek olan her şey rağmen gerçekleşir…

Mavi çalmalı adamı saryada bekliyorlardı. Telengitler konuşmadan üstünü arayıp Berke’nin oturduğu salona geçirdiler.

Han girenin yüzüne uzun uzun ve dikkatli dikkatli bakıyordu. Ansızın şunu sordu:

- Hıristiyan mısın?

Adam içinden Berke’nin dünkünden bambaşka gözüktüğünü söyledi. Gözlerinde korku yok, yüzü mütehakkim, sert, sesi ise emindir. Şaşıracak ne vardı ki? Bugün güç onun tarafındaydı. Han ile birlikte Altın Orda’dan gelen savaşçılar sarayı kuşattılar, sokaklarda Musabek’in atlı müfrezeleri dolaşıp insanları avlulara sokuyorlardı.

- Hayır. Ben insanım.

- Belki sen Müslümansın, ha?

- Hayır.

- Peki. Maden ne Hıristiyan ne Müslüman değilsen o zaman insan ol, inci tespihi yavaş yavaş çekerek alaylı gülümseme ile söyledi Berke. Dün yaşanan anlaşılan belleğinden tamamen silinmedi ve içini yakıyordu, bir çare istiyordu. – Dün şöyle dedin: “Hanlar tanrılar değil…” Tanrıyı andıysan demek ki inanıyorsun ona, değil mi?

- Evet, inanıyorum…, dedi mavi çalmalı adam. – Tanrımın adı haktır.

Berke’nin yüzü sessiz bir gülmeden titremeye başladı.

- Belki tanrının nerede bulunduğunu söylersin?

- Kaymak sütte çözündü… Hak ta aynı şekildedir. O her yerde: gökte, yeryüzünde, benim içimde ve onun içinde…, adam, hanın arkasında duran Telengite işaret etti.

- Peki, benim içimde o var mı? Ne düşünüyorsun?, han alay ile mavi çalmalı adam baktı.

- Bilmiyorum…

- Ama ben biliyorum.. Benim hakım benim gücümde, inancımdadır… Allah'tan başka ilâh yoktur ve Muhammed onun resulüdür. Ben ise peygamberin izleyiciyim ve işinin korucusuyum…

Mavi çalmalı adam yavaş bir sesle gülmeye başladı. Kara güzel bıyıklarının altından nemli bir şekilde beyaz, düz, inci gibi dişleri parıldadı.

- Büyük han doğruyu diyorsa, dedi, - o zaman İsa’yi ya da Musa’yı tercih etmesi gerekiyordu. Onlar Muhammed’den daha kuvvetliler.

Berke’nin tespihindeki inciler daha hızlı oynaşmaya başladı.

- Kim dedi bunu sana kâfir? Muhammed’den daha güçlü bir aziz yoktur. O Allah'ın yeryüzündeki elçisidir. Musa da peygamberdir, Muhammed’in küçük erkek kardeşidir. Musa’nın adım attığı yer denizin dibi açılırdı. İsa ölünü diriltebilirdi, Muhammed’in Allah’a dua ettiği yerde dağlar taşlara, taşlar da küllere dönüşürdü. Bunlar, Allah’ın kutsal oğlunun yüzünü görmek istediği için oluyordu. O en güçlü peygamberdir. Kimse ondan güçlü olamaya cüret etmez…

Adam başını salladı:

- Bu dünyada her şey olabilir… İsa güçlü olsaydı çarmıha gerilmiş olmazdı.

- Çalma takıyorsun, anlamlı anlamlı söyledi han, - ama sen galiba Kuran’ı okumamışsın ve bilgili âlimler ile sohbet etmemişsin. İsa’nın da Allah’ın oğlu olduğunu biliyorum, onun değil bambaşkasının çarmıha çivilenmiş olduğunu da biliyorum.

- Öyle mi?, adam hafifçe gülümsedi.

Berke alaylı gülümsemeyi farketmedi. Akıl öğretmeyi, İslam’a bağlılığını, bilgilerini göstermeyi severdi.

- Dinle beni kâfir, dedi han. – İsa’nın yaptığı mucizeleri için kâfirler onu Allah ile bir tutmuşlar. Musa’nın yanlıları Cuitler kıskançlıktan yanarak ona avlıyorlarmış. Bir gün düşmanlardan saklanarak İsa bir evde gizlenmiş. Cuitlerin yaklaşmasını duyup aziz semaya uçmuş. Düşmanlar ona benzer bir adamı yakalamayı başarmışlar. Bu insanı işte onlar taşlar ile vurup çarmıha gerilmişler.

Mavi çalmalı adam gözlerindeki alaylı gülümsemeyi gizleyerek şunu söyledi:

- Demek oluyor ki İsa kendi yerine bir masumun parçalanmasına izin verdi… Tabii ki eğer tanrıya benziyorsan niyetlediğin her şeyi gerçekleşebilirsin… Muhtemelen bu yüzden İsa şarap içerdi, değil mi?

- Hayır. Şarabı yanlışlıkla içti, muhatabına bıraktığı izlenim ile memnun Berke onur ile söyledi. Elleri acelesiz tespih çekiyordu. Kudüs yolunda aziz İsa susamış. Bağa girmiş ve orada su aramaya başlamış. Sonunda toprak kabı görmüş. İçinde suya benzer bir sıvı varmış, İsa da onu içmeye başlamış. Sıvının tadı acımsı ve ekşimsi çıkmış. O zaman İsa kübe bunun neden öyle olduğunu sormuş. Köp ise birinin iğneyi çalıp onu bakır para olarak sattığını anlatıp yanıt vermiş. O para bağ sahibinin eline geçmiş o da kübü satın alarak onu tüccara vermiş. Bundan dolayı küpteki suyun acırak bir tadı var. İşte görüyor musun kâfiriğnenin çalınması ile ilgili küçük bir günah suyu sinsi şarap haline getirmiş. Peygamber Muhammed İsa’da daha bilgeydi onun için bize vasiyetlerini bıraktı: birbirine kötülük yapmamak, şarap içmemek, zengiler ise her zaman fakirlere acımalı ve yardım etmeli. Kutsal Kuran’ın beşinci süresi böyle diyor…

Çalmalı adam başını yere kadar eğdi.

- Şimdi anladım ya büyük han dün halkın taleplerini neden kabul ettiğinizi. Siz her şeyde peygamber Muhammad’dan örnek alıyorsunuz…

Hanın elindeki tespih durdu. O sanki yeniden yeryüzüne dönmüş gibiydi. Çekik dar gözlerinde öfke alevi cayır cayır yandı.

- Hayır!, diye bağırdı. – Dün ben kimseye bir vaatte bulunmadım!

- Ama sözlerinizi büyük han insanlar duyorlardı…

- Hangi insanlar? Kalabalık! Onlar insan değiller benim kölelerimdir! Biliyor musun kâfir Kuran’da diyor ki zorlama ya da tehdit ile alınmış vaadin bir geçerliği yoktur!

Çalmalı adamın yüzü ölgün bir solgunluk kapladı. Sakin ve yavaş bir sesle şunu dedi:

- Yani dün siz korkuyordunuz? Demek ki Altın Orda hanını bile titretecek bir kuvvet varmış…

Berke gaddarca gülmeye başladı:

- Benim adımdan titrecekler!.. Sonsuza dek!..

Han gümüş zili kapıp hızlı bir şekilde onu sallamaya başladı. Kapı açıldı, eşikte berke’nin özlük muhafızı Telengitlerin yüzlük ordusunun komutanı Salimgirey belirdi.

Han parmağı ile çalmalı adamın tarafına işaret etti.

- Onu, kutsal Buhara’da fesat çıkardığı ve ayaktakımını bana itaat etmemeye çağırdığı için ölüme mahkûm ediyorum! Bu kâfirin kanı sarayımın duvarlarını terzil etmesin! Onu şehir dışına götürüp kelesini al! Bedeni çakalların gıdası olsun!

Berke mavi çalmalı adama dik dik baktı ama onun yüzü sakindi.

Han, konuşma sırasında birkaç kez geyik boynuzundan ustalıkla yapmış çakçayı (tütün kutusu) çıkardığını aniden hatırladı.

- Bu adam ile sohbeti unutmamam için onun çakçasını bana getirirsin…

Salimgirey konuşmadan eğildi, kından kılıcı sıyırıp onunla çalmalı adamı acele ettirerek onu çıkışa sürdü.

Berke gözlerini kapattıp uzun süre hareketsiz oturuyordu. Huzur ona yavaş yavaş dönüyordu, parmaklarının titremesi dindi, öfke yatıştı.

Han el çırptı. Eşikte vezir gözüktü:

- Semerkant’tan gelen Müslümanlar girsinler…

Geri geri çekilerek vezir kapının arkasında kayboldu. Bir süre sonra salona beyaz çalmalı insanlar girdi. Yere kadar eğilerek onlar hanın oturduğu kürsüye yaklaşıp ayaklarını altına çemreyerek yere indiler. Onlardan şişman kırmızı yüzlü biri güzel kadifemsi bir sesle duayı okumaya başladı. Bitirdiğinde herkes birleşmiş avuçları ile yüzünden gezdirdi. Berke de gerçek Müslüman gibi aynı el hareketi yaptı.

- Âmin!

Bir müddet sonra dua okyan hüzünlü bir sesle şöyle konuştu:

- Saygın Altın Orda hanı geçen yıl içinde iki yakın insanınızı kaybetmişsiniz: Sartak Han’ı ile ulakçı Han’ı. Huzur içinde yatsınlar… Taziyelerimizi kabul edin…

- Sağ olun saygın insanlar. Her şey herşeye kadir Allah’ın isteği ile olur… Biz mi derde homurdanacağız?,deyip duraksadı. – Bana iş için mi geldiniz?

Sözü, kumlarda yetişmiş eğribüğrü saksaul ağacına benzeyen kara bir adam aldı.

- Saygın Berke Han, diye yavaş gıcırtılı bir sesle konuşmaya başladı. Keder dolu kalpler ile geldik size. Yanlılarınız Müslümanlar Semerkant’ta kâfirlerden korkunç şiddetler yaşıyorlar. Payımıza düşmeyen aşağılamalar kalmadı!.. En son, onlar inancımızı kabul eden bir delikanlıyı ateşe verdiler. Şehir darguşısı Hıristiyanları destekliyor ve tüm haklarımzı bizden aldı. Sizi adil bir han ve gerçek bir Müslüman olarak tanıyarak size himayenizi istemeye geldik… Bizi kâfirlerdenkurtarın.

Berke kaşlarını çattı:

- Kâfirler ile başa çımak için yeterince gücünü yok mu? Yoksa Semerekant’ta Müslümanlar inancını savunmasını unuttular?

- Sayımız çok…, han söyleşinde gizli manayı yakalarak Semerkantlı söyledi. Ama Altın Orda nasıl bakar buna? Şimdiye kadar kimse ve hiçbir zaman takdir sözlerini söylemedi bize yardım etmeye de çalışmıyordu…

O doğruyu sözlüyordu, Berke de bunu biliyordu.

Hıristiyanlık Semerkant’ta buraya Moğollar gelmeden çok önce temelleşti. Samanîlerin ile Karahanlıların torunları onu himaye ediyorlardı. Ayrıca Müslümanların her zaman destek bulduğu Harezm’in çökmesi İslam’ın izleyicilerini kaybetmesine neden oldu. Gelen Moğollar ise dinlerin hiçbirini tercih etmiyorlardı. Bunların hepsi Hıristiyanların işine yarıyordu, cemaati de güçlendi. Güçlü olan güceniklikleri hatırlamayı ve yenildiği düşmandan intikam almayı sever. Çoğu vaktinde Hıristiyanlığı kabul eden Cengiz Han’ın torunlarının desteğini sağlayıp kelise Müslümanların zulüm düzenledi.

Hanın sustuğunu görürken Semerkantlı yeniden konuşmaya başladı:

- Hıristiyanlı delikanlı inancından vazgeçip camiye geldi… Muvafakatiyle sünnet yapılmıştı, Kuran’a el basıp peygamber Muhammed’in sadık takipçisi olacağına ant içti… Hıristiyanlar şehir darguşısıne bunların hepsi zorla yaptığımızı söyleyip şikâyet etti. Darguşı delikanlıya önceki dinine dönmesini söyledi ama o reddetti çünkü Allah kalbini hak nuru ile aydınlattı… O zaman Hıristiyanlar onu yakalayıp ateşte yaktılar…

Han yüzünü buruşturdu. Böyle ayrıntılar onu ilgilendirmiyordu.

- Hangi sözü bekliyorsunuz?, sabırsızlıkla sordu. – Nasıl bir yardım?

- Hıristiyanlar çoktur…, kaçamaklı bir biçimde söyledi Semerkantlı.

Berke düşünceye daldı.

- Allah’ın adı ile herşey affedilsin… Sizinle sıradan insanların kıyafetlerini giymiş savaşçılarım olacak…

- Allah yardımcın olsun ya büyük han… Bunu en iyisi Pazar günü yapmaktır, kâfirlerin keliselerinde toplandığı zaman…

- Amin!, dedi han.

Yankı gibi tekrarladılar ardından Semerkantlılar:

- Amin!..

Aynı gün Berke sarayda şehrin tüm soylu insanları, bilgili âlimleri, müridleri ve Buhara camilerinin Karisini kabul etti. Onlara Altın Orda’dan getirilen cömert hediyeleri dağıtıp han günü bitmiş sayıp istirahata gitti.

 

 

***

 

Yeryüzüne gecenin çöktüğü vakit Salimgirey hanın emrettiğini yerine getirmek için yanına birkaç Telengiti alıp mavi çalmalı adamı şehir dışına sürdü.

Dar, zifiri karanlığa bürünmüş şehrin küçük sokakları esrarengiz ve gizemli gözüküyordu. Darlığa alışkan olmayan bozkırcılar korkuyorlardı. Ama Salimgirey, sanki sezgi ile tilki inlerine benzer çıkmazların ile sokaklar dolambacında yolu sezermiş gibi emin adımlarla yürüyordu. Ama bir süre sonra savaşçılar kendilerini şehir kapılarında buldular.

Salimgirey durdu, düşündü, sonra Telengitlere döndü:

- Peki. İleriye benimle gitmeyebilirsiniz. Kâfir ile kendim hesabını görürüm. Geri dönün.

Yüksek şehir duvarından dar hilal gözüktü, onun sönük esrarengiz ışık içinde kalmış kerpiç evleri mezar anıtlarına benzer oldu. Dar küçük sokaklarda karanlık daha da yoğun oldu.

Hayali ay ışığı ile büyülenmiş Telengitler ikircim içinde duruyorlardı. Yalnız dönmekten korkuyorlardı, daha da korkunç çalılıklarda, ücra ve sapa sel yarıklarının yamaçlarında çakalların hıçkıra hıçkıra ağladığı, boğuk bir sesle ürüdüğü şehir kapısından çıkmak gözüküyordu.

- Dönmeye razıyız… Ama yolu nasıl bulacağız?.., Telengitlerinden biri dedi.

Salimgirey cesaret verici bir şekilde gülmeye başladı:

- İyi bakın… İşte orada caminin minaresi görünüyor. Bu sokakta giderseniz doğrudan ona çıkarsınız. Orada savaşçılarımız var. Onlar size saraya yol gösterirler.

Hanın özlük muhafızını şahsen tanıyan bekçiler ona dar küçük kapıyı açıp şehirden saldılar.

Salimgirey ile mavi çalmalı adam şehir duvarlarından yeterince uzaklaştığı ve onları artık kimsenin duyamadığı zaman onlar söz birliği etmişlercesine durdular.

- Ne gerek vardı bu kadar uzağa gitmeye Salimgirey?, acı ile söyledi mavi çalmalı adam. – Karanlık bir sokakta bir yerde beni kesmek daha kolay olmaz mıydı?

- Sen ünlü bir âlimsin, Tamdam. Han da bunu biliyor. Eğer seni şehirde bir yerde öldürseydik yarın bunu bütün millet konuşurdu. Han senin nerede ve nasıl öldüğünü kimse bilmesin istiyor.

- Han bilgedir…, neşesiz gülümsedi Tamdam. – İki kurt yavrusunun, Muhammed Tarabi’nin <Muhammed Tarabi, köpek yılı yani 1238 yılındaki Semerkant’taki ayaklanmanın lideridir. Ayaklanmanın bastırması sırasında Moğollar on bin savaşçı kaybettiler.> iki öğrencisinin bir gün böyle karşılacağını kim bilerbilirdi? Ve birinin öbürünün boğazını keseceğini…

Salimgirey yanıt vermedi. Dostlar uzun bir süre konuşmadan duruyorlardı, titreyen ay ışığının sürünmüş tarların, derin sel yarıklarının üzerinde nasıl yayıldığını, süzüldüğünü seyrediyorlardı.

- Bunca zaman neredeydin?, diye sordu Salimgirey.

- Önce Bağdat'a kaçtım ama oraya da Moğollar geldi. İntikam hırsından dolayıhuzurlu yaşamıyordu, ben de buraya Buhara’ya döndüm…

- Vakti boşuna kaybetmiyormuşsun… Elâlem, birçok kitabın bilgeliğini kavradığını, Kuran’ı ezberden bildiğini ve şariatın tüm kanunlarından haberin olduğunu söylüyor…

- Öyledir…

- Kıpçak bozkırlarına kaçtım malum. Orada beni kim tanıyabilirdi? Göçene kuşlar hariç. Bir at çobanıydım ve yıllardır atları otlatırdım. Bugün hanı ta kendisini koruyan yüz Telengitin yüzbaşıyım…

- Çok şey başarmışsın…, alay ile söyledi Tamdam. – Böyle bir itibarı kazanmak için ne kadar kardeşlerin kanı akıttın?

Salimgirey başını kaldırıverdi:

- Neden bunu söylüyorsun? Ellerim temizdir. Onları kana bulama vakti henüz gelmedi. Ve o kan kimin olacağını sen bilirsin.

Arkadaşlar uzun süre sessiz kalıyorlardı. Salimgirey aniden Tamdam’a elini uzattı:

- İleriye gitmeceğim. Al bunu, işine yarar. Yolun epey zor ve uzundur. – Ay ışığının altında sönük bir biçimde altın ışıldadı.

Tamdam tereddüt edip sonra paraları aldı:

- Teşekkür ederim…

- Bekle, deyip Salimgirey yüzünü arkadaşının gözlerini görmeyi çalışarak onun yüzüne yaklaştırdı. – Kurt olduğumu düşünme… Hanların Kıpçakların ile Uyguların ne kadar kanını döktüğünü hatırlıyorum… Hocamızı ve bize vasiyet ettiği unutulur mu?.. Haydi, elveda!

- Bekle… - Tamdam elini salimgirey’in omzuna koydu. – İşte sana çakça. Onu hana götür, yoksa ölümüme inanmaz. Uzun zaman önce onu bana Bağdat’ta esir bir Kıpçak ihtiyarı yaptı. Çok uzun zaman önce… Memleketine o kadar hasret duyuyordu ki…

Dostlar kucaklaştı ve kısa bir süre sonra tamamen beyaza bürünmüş Tamdam’ın endamı hayali ay ışığında eridi.

 

 

***

 

Kötü bir haberin kuş kanatları vardır. Müslümanların Semerkant’taki tüm Hıristiyanları katledikleri kısa bir süre sonra tüm büyük ve küçük şehirlerde öğrenildi. Eloğlu farklı şeyler söylüyordu. En azılı İslam izleyicileri seviniyorlardı; zihni, Allah’a inancı ile henüz bulanmamış olanlar ölenlere teessür duyuyorlardı çünkü Hıristiyanlar ile Müslümanlar bir kanın milletiydi. Mısırın halifesi Berke’de peygamber Muhammed’in gerçek izleyicisini görüp ona pahalı hediyeler ile elçisini yolladı.

Berke Han soluğunu tuttu. Semerkantlı Müslümanları yüksek sesle övmüyordu ama kınama sözleri de söylemedi. Han olayların nasıl gelişeceğini bekliyordu.

Buhara’da daha bir hafta geçirdikten sonra Altın Orda’ya dönmeye karar verdi. Gezi onu tatmin etmedi. İçi rahat değildi. Burada öğrendiği her şey onu sevindirmiyordu. Cengiz Han’ın büyük imparatorluğu sarsıldı. Dünya Sarsıtıcısının torunlarının işlerini ve davranışlarını garez ve rekabet yönetiyordu. Maveraünnehir’de, Horasan’da ve Doğu Türkestan’da Çağatay’ın ulusunun Karakurum’dan ayrılma yanlıları güç kazanıyorlardı Bu da bir süre geçtikten sonra Tülay’ın torunlarının karşına çıkacaklarının anlamına geliyordu.

Mengü’nün Karakurum’da Moğolların büyük hanı olduktan sonra Cengizlilerin arasındaki düşmanlığı arttı. Çağatay ile Ögeday’ın çocuklarının arasında özellikle şiddetliydi. Cengiz Han’ın vasiyetine göre evlatlarından biri yanlış bir işi veya cinayeti işlerse onu tüm Cengizliler yargılamalıydı. Fakat Dünya Sarsıtıcısının vasiyeti unutulmuştu. Güçlü olan yargılardı. Böylece Ögeday’ın torunları Cengiz Han’ın küçük kızı Altan Begim’i katlettiler, babası ölümünden sonra Karakurum’da Moğolların büyük hanı olacak olan Şıramun’un yerine ise onlar beyaz koşmada Güyük’ü kaldırdılar. Ölümünden sonra Batu Han Mengü’ya Moğolların büyük hanı olmaya yardım ettiğinde aleyhine Çağatay’ın oğlu Esu Monke ayaklandı. Lakin Çağatay’ın oğlu Mutigen’den doğmuş torunu Kara Hülagû Mengü’nün tarafını aldı. Yeni hanı Kadan ile Kutan’ın oğullarından doğmuş Ögeday’ın torunları da desteklediler.

Domuz yılında (1252), Cengiz Han’ın torunlarının Noyanların mahkemesine gelip toplandıklarında Mengü düşmanlarını zalimce cezalandırdı. Sadece Şıramun’a aman verdi ama ona da sonuna kadar inanmadı. Üç yıl sonra Şıramun’u onun emriyle nehirde boğmuşlar. Mengü hiç yargılamadan Şıramun’un annesi Barakşı Hatun’u ile Güyük Han’ın dul eşi Oğul Gaymış idam etti. Çağatay’a ait ulus Kara Hülagû’ya verdi o da önceden bu ulusu yöneten Esu Monke’nin karısından kurtulmka için onu at sürüsü ile ezmeyi emretti.

Büyük Cengiz Han’ın ölümünden hemen sonra torunlarının arasında kıyım başlandı. Hanlar ile hükümdarlar birbirinin yerini hızlı alıyorlardı. Hançer ile zehir iktidar savaşında ana silah haline geldi. Ama Cengiz Han’ın soyunun sayısı çoktu onun için düşmanlık onlarca yıl durmuyordu, her zaman zehirlenecek ve kesilecek biriler vardı.

Fethedilmiş halklar için en zordu. Kendini şu ya da bu ulusta temelleştirmeye çalışarak Cengizlilerin tarafından birbirine gönderilen onlardı.

Berke Han Orda’ya döner dönmez siyah süvari Karakurum’dan Moğol büyük hanı Mengü’nün koyun yılında (1259) sonsuza dek hayata gözlerini yumduğu haberi getirdi. Kırk bin kişi cenazesi için geldi, iki bin beyaz yurta Moğol bozkırında belirdi. Cenaze, Cengiz Han ile vasiyet edilmiş tüm kurallara uyarak mükemmeldi. Mengü, defin ile ilgili herkesi öldürülerek toprağa gizlice verildi. Mezarın üzerinden, hanın gömdüğü yerin sonsuza kadar gizlenmesi için binlerce at sürüsü koşup geçti.

Ögeday’ın ölümü Cengizlilerin arasında adavetinbaşlandığına neden olduysa Mengü’nün hayattan gitmesi ise Cengiz Han ile kurulmuş imparatorluğun bölünmesine işaret oldu.

Maymun yılında (1260) emsali görülmemiş bir şey oldu. İlk defa iki büyük han ortaya çıktı. Onlar Tüli’nin oğulları Çin’deki Kubilay ile Karakurum’daki Arık Böke oldu.

Bir kazan iki koyun başı için dardır. Çok şiddetli bir adavet başladı yeni hanların arasında. Onların seçildiği kurultayda en nüfuzlu ikiCengiz Han’ın soyunun temsilcisi Hülagû ile Berke yoktu. Bunun için belli sebepleri vardı.

Tüli’nin orta oğlu Hülagû,Mengü’nün iradesini yerine getirirken bu yıllar içinde İran’ı ile Irak’ı fethetti, Mengü ise onunla fethedilmiş tüm memleketlerin ilhanı ilan etti. Hülagû Hıristiyandı onun için Arık Böke’ye destek vermeliydi ama durumlar Karakurum’un onun yardımına bel bağlaması gerekmediği bir şekilde gelişti. Baybars Memlûkleri ordusunu yenilgiye uğrattı ve Suriye’ye sefer başlattı. O arada Gurcistan çarı Büyük David ilhanın aleyhine isyan çıkardı.

Hülagû Gürcüler ile hesabını gaddarca gördü.

Ama memleketlerinde huzur yoktu. Düşünmek ve zor zamanda arkasını yaslanabilecek sadık bir müttefiği aramak gerekiyordu. İlhanı korkutan Gürcüler değildi. Mısırın Memlûkleri güç alıyorlardı. Onların elebaşısı Baybars haçlılar ile başarıyla harbediyordu ve Hülagû’nun kendi itaati altına almayı çalıştığı Suriye’yi bırakmak istemiyordu.

İlhan giderek daha sık Çağatay’ın ulusuna ümit ile bakıyordu. Altın Orda’ya gelince Hülagû’nun kuvvetlenmesinden korkarak ilişkilerini Baybars ile güçlendirmeye çalışıyordu. Berke Azerbaycan’ı kaybetmek istemiyordu ama Hülagû’ya açıkça karşı çıkmakta hala tereddüt ediyordu. Anlaşılan o da neye yanaştığını biliyordu çünkü Irak’ta bulunan Berke’nin birkaç akrabasını göndermekten korkmadı.

Berke tek bir düşünceye verdi kendini: Altın Orda’ya önceki kuvvetini ile ihtişamını geri vermektir. Ve dış düşmanları ile hesap görmek için fırsat kollayarak şimdilik iç işleri ile uğraşmaya karar verdi.

Altın Orda’nın başkenti Berke’nin niyetlerine göre güzelliği ile hem dostları hem düşmanları çok büyük bir izlenim bırakmalıydı, kudretini ile zenginliğini göstermeliydi.

Berke Rumeyin nasıl çalıştığına hiddetlenmişti. İnşaat çoktan, hanın Orda’nın mutlak efendisi olduğundan hemen sonra başlandı ama caminin sadece yarısı tamamlanmıştı. Kolomon galiba mahsus acele etmiyordu. Onu cezalandırmak gerekirdi ama Berke’nin hazır yapılmış olanı incelediğinde memnun kaldı. Cami güzelliği çarpıyordu. Usta mermeri, Ermeni dağlarından olan camsı mavi taşları, Semerkant gök mavisi boyasını, beyaz gança oymasını maharetle kullandı. Caminin duvarları motiflerin oyunu ve boyası ile Acem halısını andırırdı.

Han sabırsızlıkla cami inşaatının bitmesini bekliyordu. O ona tüm Müslümanları birleştirmeye yardım eder, İslam’ın savunucusu namını kazandırır. Berke, altın minarelerin insanlara dünyanın yarısına sahip olan Orda’nın intişamına inandırarak güneşin altında nasıl parlayacağını artık hayalen görüyordu.

İtaatsız Rumey nasıl acele ettirilir? Belki vatan hasreti dinmiş ama galip ihtimalle işlerin tamamlandıktan sonra da Berke’nin onu bırakmayacağını, ona özgürlüğü vermeyeceğini tahmin ediyormuş.

Kolomon ise gerçekten bunun garip olduğu halde inşaat ile acele etmiyordu. Hangi usta hayalinin gerçekleşmesini görmeyi hayal etmez? Kolomon istisna değildi. Ama onu başka türlü davranmaya zorunda bırakan sebepler vardı. Altın Orda hanı sıradan bir Rumeyin, esirin, kölenin düşüncelerini nereden bilebilirdi…

Saraydan çıkıp Berke atını yeşil kamış duvarı ile çevrili küçük bir bozkır gölüne doğru yönlendirdi. Orada kuğuları yaşıyorlardı.

Güzel kuşları hayran hayran seyretmek için her sabah gelirdi buraya han. İnsan ve hayvan kanını kolayca döken Berke kuğularını taparcasına severdi. Seyretmesi ona güven ve huzur verirdi.

Kuğular evcildi. Havalar soğumadan özel sıcak bir mekânda tutulurdu baharın gelmesi ile ise bu göle bırakılırdı. Kimse bu kuşlara ateş etmeyi veya korkutmayı cüret etmezdi. Bunu özel atanmış adamlar nezaret ediyorlardı. Muthiş bir ceza beklerdi sözünden çıkanı.

Günlerin birinde geç gelen bir sonbaharda gölde nöbet tutan oğlan evine gitti. Gece karın yağacağını ve soğuğun bastıracağını kim bilebilirdi?

Kuğular uçmayı bilmiyordu. Ve sabah mutadı üzerine han göle geldiğinde yarı diri buz kesilmış kuşları gördü. Berke’nin öfkesinin sınırı yoktu. Emriyle iki nüker çırçıplak kalana kadar soyunup bedenleri ile buzu kırarak kuğuları kıyıya çıkardılar. Onları elbiselere sarıp Nükerler kuşları han karargaına getirdiler. Sıcaklıkta kuşlar canlandı, han kendi ellerinden onları besledi. Aynı gece kuğulara atanmış oğlan dayaklardan can verdi.

Orda’da Berke’nin kuşları sevdiğini bilirlerdi ama kimse hanın kuşlara tapındığını tahmin bile edemezdi. Ruhu onlara aitti.

Berke, dedesi Cengiz Han’ın Çin şehirlerinden birini fethedip torununa bu evcilleştirmiş kuğuları hediye ettiğinde on bir yaşındaydı. Kuşlar neredeyse yavrulardı. Cengiz Han: “Kuğular, kutsal kuşlardır. Onlar her zaman seninle olsunlar. Kimseye onları incitmeye izin verme.” Dedi Berke’ye.

Dedesinin sözlerinde bir sırrı vardı ve onunla kapılmış Berke vasiyetini sadakle yerine getiriyordu. Seferlere çıkmak gereken zamanlar kuğulara en güvenilir kişi atanırdı. Hiçbir zaman ve hiç kimsenin hizmetini ödemeyen han koruyucu insana ağır hediyeler veriyordu…

Çoktan yok hayatta Cengiz Han, çoktan terk etti bu dünyayı babası Cuci. Kendi de artık altmış yaşına geldi ama vaktin hükmü kuşlara geçmezmiş gibi onlar hala güzellerdir hala gölün üzerinde gümüş borularının sesine benzer haykırışları duyulurdu. Her geçen sene daha da bağlanıyor kuğulara han. Onu her zaman kuşların bu kadar uzun ömrü şaşırtıyordu.

Bir gün han Orda’da kuş avcısı olarak bilinen kusbegiyi yanına çağırıp şunu sordu:

- Söyle bana kuğuların ömrü kaç yıldır?

- Yüz yetmiş ile yüz seksen arası, diye cevap verdi ihtiyar.

- Peki, kaya kartalı?

- Onun ömrü insanınki gibi kısadır yani yetmiş ile seksen yıl arasında.

Berke şüphe ile kusbegiye bakıyordu:

- Güçlü kaya kartalı zayıf kuğulardan neden daha az yaşar ki?

- İhtiyar hafifçe gülümsedi:

- Berkut hunhar ve kana susamıştır. Kurbanı zayıftır. Kuğular ise çiçek taçyaprakları, otlar ve temiz su haznelerinin dibinden çıkarılan beya kökler ile beslenir…

Kusbeginin yanıtı hanın hoşuna gitmedi:

- Belki o zaman kuğuların neden öldüğünü bize söylersin?

İhtiyar ömrünün uzun yıllarından solmuş gözleri ile Berke’ye baktı.

- İnsanın okundan, hayvanın dişlerinden, yırtıcı kuştan ya da kahrıdan…

- Kuşun ne kahrı olabilir ki?

Kusbegi başını salladı:

- Büyük han kuğunun bir eşi olmadan yaşamayacağını bilmiyor mu? Halk bunun üzerinde şarkı bile yazdı. Dinle ya büyük han…

İhtiyar kısık çatlak bir sesle şarkı söylemeye başladı:

- Kuğu uzun zaman yaşayabilir gölde,

Eşi ile sevinç içinde yaşıyorsa eğer.

Mutsuz yaşlanıp ölür o,

Dostunu erken kaybederse eğer.

Dedesi Berke’ye bu kuşları hediye ettikten beri hemen hemen elli yıl geçti. Son yıllarda Cengiz Han’ın açmadığı sırrına ermiş gibi görünüyordu. Kuğular sadece bir hediye değildi. İki beyaz kuş Berke’nin kaderi oldu. Onlar yaşayana kadar hanın korkacak bir şeyi yok.

Her ne olursa olsun herşey geçer, tüm mihnetler gider. Bunu düşündükçe Berke hayatı ile kuşların hayatı arasındaki mucizevi bağına daha çok inanıyordu.

Kuğulara hayranlıkla bakarak han savaşları, düşmanları, intikamı unutuyordu… Kim bilir belki onlar ona kalbi aydın ve temiz olduğu, aklı ise dökülen kandan sarhoş olmadığı uzak çocukluk zamanını hatırlatıyorlardı. Belki kuşların ebedi gençliği teselli ediyordu, uzun ömürleri ve her ne kadar erişilmez görünse de tüm dileklerin gerçekleşmesini vaat ederek yakın yaşlılığı kandırıyordu. Kim bilir?..

Acele etmeden atın dizgini indirip bugün göle gidiyordu Berke. Arkasındna bir adım bile geri kalmadan onu sadık Nükerleri takip ediyorlardı. Ansızın han süvariyi gördü. Dikkatle bakıp gözlerine inanamadı. Karşıdan güzel bir rahvan atın üzerinde, samur ile benzemiş borik denen atlas beresi takmış, kırmızı kadifeden kamzolu giymiş genç bir kız gidiyordu.

Kız hanı tanımadı. Anlaşılan acele ediyordu ve karşısına çıkan süvarilere bakmaıd bile. Han onun genç temiz yüzünü, deve yavrusundaki gibi büyük ve koyu gözlerini görebildi. Kızın al dudakları gülüyordu, muhtemelen güzel bir şey düşünüyormuş.

Berke’yi kadınlar artık nadir heyecanlandırırdı ama genç süvari kızının güzelliğinden hanın kalbi tutkuyla ve çok hızlı atmaya başladı.

- Kimin kızı bu?,kime kızdığı anlaşılamayacak bir şekilde sordu han.

Nükerlerden biri Berke’ye yaklaşıp saygıyla şöyle dedi:

- Sartak Han’ın sarayının mutfağında uşaklık eden kadının kızıdır bu. Adı Kunduz’dur.

- Hizmetçinin kızı mı?, han daha çok somurttu. – O zaman kim ona rahvan atı ve böyle elbiseleri verdi?

- Bu çok kısa bir süre önce oldu ya büyük han. Bunu Nogay Han yaptı. Kunduz’un annesi eşlerinden birinin uzak bir akrabasıdır.

Berke alayla gülümsedi. Han eşlerinin uzak akrabaları kendilerini mavi kanlı soyundan geliyormuş gibi davranmaya başladılar.

- Bir anne bir genç kıza canı istediği yerlerde dolaşmaya izin verir? Evli değil mi o?

- Hayır, büyük han. Ama o nişanlı.

- Kocası kim olacak?

- O Danil, büyük knez Aleksandr Nevski boyarı ile nişanlıdır.

Han somurttu ve Nükerin yüzüne dikkatle baktı:

- Bir şey karıştırmıyor musun?

- Hayır, nüker eyerde büküp sesini alçalttı: - Sartak Han’ın sarayında hizmet ediyordum. Beyaz koşmada kaldırıldığı yıl Orda’ya Danil geldiydi…

- Ben bunu biliyorum…, sabırsızlıkla sözünü kesti Berke.

- Bu kızı hanın emriyle gece genç boyara götürüyordum. O zaman on üç yaşındaydı. Muhtemelen Danil hoşuna gitti… Giderken Sartak Han’dan Kunduz’u eş olarak istedi…

Herşeyin farklı bir şekilde olduğunu nereden bilsin Nüker. Danil, kıza hayatını kurtardığı için ona iyilik ile karşılık vermek istedi. Gerçek sebebi Sartak Han’a açıklamayıp Danil, Kunduz büyür büyümez onu Novgorod’a bir süre misafir kalmak için göndereceğini rica etti. Han, kızın boyarın hoşu gittiğini düşünerek razı oldu. O yüzden Danil’in ayrıldıktan sonra Kunduz’u her isteyeni Sartak reddediyordu.

Orda’nın kudreti Batu Han’ın ölümünden sonra sarsıldı ve Cuci’nin torunlarından her biri yakında zamanda her iki taraf için de öldürücü olan mücadeleyi öngörerek güçlü bir müttefiğin desteğini kazanmaya çalışırdı. Büyük Novgorod böyleydi.

Bundan dolayı Nogay eşinin kızın annesi ile olan uzak akrabalığı hatırladı, bundan dolayı ona hediyeler gönderiyordu. Kunduz Novgorod boyar hanımı olabilirdi ve faydalı gelebilrdi.

Nükeri dinlerken Berke başka bir şey düşünüyordu. Ve aklına koyduğunun gerçekleştirilmesi için Novgorod ile ittifak onun işine yarayabilirdi. Onun için çok güzel olsa bile bir Kıpçak kızının yüzünden Aleksandr Knezi ile ilişkilerini bozmaya değmezdi.

- Bu yüzden kendini böyle davranıyor…, alaylı bir gülümseme ile söyledi Berke. – Ama eğer kırmızı tilki gibi koşuşursa muhakkak ona avcı bir ak çıkar…, han Nükere döndü. – Bak kıskanç kargalar onu gagalayarak öldürmesinler. Kendi gözbebeği gibi sakınmalıdır. Orda sözünü Orusut Knezine verdiyse bile tutmalıdır…

- Daha geç değilse…, ürkek ürkek dedi Nüker.

Han birdenbire başını kaldırıverdi:

- Devam et…

- İnsanlar, onun her sabah camiyi inşa eden Kolomon Rumey’egittiğini söylüyorlar…

- Ne için?

- Bilmiyorum…

Berke başka bir şey sormadı. O mu büyük han olan sıradan bir Nükere soru soracak? Sarayda hemen bugün ona Kunduz ile Kolomon hakkında olup biten hatta olacak herşeyi anlatacak insanlar vardır. Bir an için gözünün önüne kızın mutlu yüzü geldi.

Bu sefer Berke inşa edilen camiye İtil tarafından yaklaştı. Yüzelerce köle sahilde kaynaşıyorlardı, balçık yoğuruyorlardı, taşları yontuyorlardı. Gördükleri ile etkilenmiş han atını bıraktı. Cami duvarı renklerin gökkuşağı ile parlıyordu. Renkli desenler harikulade bir bezek halinde örüldü, bakışları üzerine çekiyordu. Kolomon ustanın eserinde inanılmaz aydınlık ve bayramlık bir şey vardı. Han benzer bir şeyi nerede gördüğünü ıstırap verici bir şekilde hatırlamaya çalışıyordu ama olmuyordu. Sonra birdenbire aklına ataların vatanında mavi Kerulen kıyısındaki uzak çocukluğunda gördüğü ilkbahar çayırlığı geldi. O zaman yeryüzü aynı şekilde renklerin gökkuşağı ile parlıyordu ama burada bu gökkuşağı bir insan yarattı. Ve bu acayip bir şeydi…

“Ya büyük Allah, ustaya bu harikayı zamanında tamamlamak için güç ver!, diye düşündü Berke. – Bütün dünyada aynı güzelliğinde bir cami olmayacaktır!”

- Berke Han! Duvar yazısı hoşunuza gidiyor mu?

Han silkinip sese başını çevirdi. Çok yakında Rumey Kolomon duruyordu ve ona bakıyordu. Saçları ve sakalı neredeyse ustanın yüzünü kapacak kadar uzadı. O zayıftı, sürekli güneş altında olmaktan esmerdi ve sadece mavi açık ve temiz gözleri parlak korkutucu ışığı saçıyordu.

Berke duygularını saklayamıyordu onun için şöyle dedi:

- Hoşuma gidiyor…

- Hoşunuza gidiyor iyidir demek…

Rumeyin sesinde hana alaylı bir gülümseme işitildi.

Duygularını gizleyemediği için hoşnutsuz Berke somurttu ve kuru kuru şunu sordu:

- İşini ne zaman bitireceksin?

- Son bahar…, sakin sakin dedi Kolomon.

- Peki.

Berke atın dizginlerini çekti ancak birkaç adım gittikten sonra camiye bir daha göz atmaktan kendini alamadı.

Gördüğünden hanın nutku tutuldu. O sadece Kolomon’nun yüzünün yavaş yavaş ölesiye bir sönüklük ile dolduğunu farketti.

Berke acele acele attan indi, camiye doğru birkaç adım attı sonra önceki yerine döndü. Ve sanki gözlerine inanmıyormuş gibi avucunu yüzünde gezdirdi. Hayır. Gözleri onu yanıltmıyordu. Görüntü kaybolmadı.

Duvarda desenlerin örgüsü içinden rahvan atın üzerinde kız endamını görebildi. Han yanılamazdı. O Kunduz’du. Yüzüne dikkatli dikkatli baktı aynı tebessüm, gözlerindeki aynı mutluluk, elbiseler ve at bile bugün gölün yolunda kız ile karşılaştığında gördükleri ile aynıydı.

Tekrar ve tekrar Berke gidip dönüyordu büyülü yere. Kunduz’un görüntüsü kâh kaybolurdu kâh görünürdu. Bir süre önce kız rahvan atın üzerindeydi ama şimdi artık sadece renklerin parlak bir ışıltısı var.

Hanın dudakları sessizce kımıldıyorlardı. Mucizeler hakkında çok duyduğu oldu. Yedi kubbeli enfes İran camisini de bilirdi. Orada eğer tam merkez kubbesinin altında durursan ve bir söz söylersen kalanların hepsinde yankı onu tekrarlanır ama yerden çekildin mi yanıtın ölüm sessizliği olacaktır bağırmaya başlarsan bile.

Dünyada birçok gizem ve harika vardır ama bugün gördüğü gibi daha duyduğu olmamıştı.

Usta sırrının daha yakın zamanda orataya çıkmayacağına ümit ediyordu. Başka türlü böyle bir şey için cesaret edemezdi. Anlaşılan öngörünün ta kendisi hanın bugün burada olduğunu istemiş. Gizemli bir heyecan kapladı Berke’yi. “Herşey Allah’ın iradesindedir…”, diye inançla düşündü o.

Kolomon hareketsiz duruyordu ve sadece gözbebekleri kararmış büyük gözleri hanın her hareketi ayırmadan takip ediyordu. Berke bir tek kelime söylemeden ata yaklaşıp zor eyere bindi…

 

 

***

 

…Dünyada sevgiden daha güçlü bir duygu yoktur. Onun uğruna bir ödlek kahraman olabilir, okuma yazmayı bilmeyen bir insan ise fevkalade şiirler yazabilir.

Kolomon, Kunduz’u ilk defa bahar güneşinin yeryüzünü ve gözyüzünü erittiği, Deşt-i Kıpçak güzel kokulu otlarının ise artık dize kadar yükseldiği ve rüzgârın bozkırdan onların mest edici ve duygulandırıcı kokusunu estiği zaman gördü.

İki atlı Telengit Kolomon Sarayı sokaklarında hızla koşturuyorlardı. Usta her zamanki gibi tüm gün cami inşaatında geçirdi şimdi ise zindanına dönüyordu.

Rumey yoruldu ve telengitlerin arada bir bağırdığına rağmen yavaş gidiyordu. Bahar gecesinin güzelliklerine ilgisizdi: ne nemli karanlık gökyüzündeki yıldızların neşeli birbirine göz kırpması, ne tozlu dar küçük sokaklara kesif gölgeleri atan hayali ay ışığı. Kolomon tamamen düşüncelerinin hâkimiyetindeydi. Gün içinde yaptıklarını yavaş yavaş gözden geçiriyordu, inşa edilen camiyi düşünüyordu. Ustanın ayaklarındaki zincirler yavaşça ve hüzünlü hüzünlü şıngırdıyordu.

Rumey birdenbire iki kadının nereden çıktığını farketmedi. Onlar ona doğru gidiyorlardı o da fikirleri ile meşgul kayıtsızca yüzlerinde gözlerini gezdirdi. Zincirlerinin şıngırtısına aniden kız saç örgülerine içine geçirmiş gümüş sikkelerinin melodik bir çıngırtısı eklendi.

- Merhaba ağa.

Kolomon şaşkın bir şekilde başını kaldırdı. Ses derin ve şefkatliydi. Rumey yoldan geçenlere dikkatli bir biçimde baktı. Ay ışığı parlak ve açıktı, o da kadınların yüzlerini kolayca görebildi. Biri artık genç değildi, geçmiş güzelliğin izleri ile öbürü muhakkak sesin sahibi olan genç ve güzeldi. Ustanın gözleri yanılamazdı.

Kız uzun boylu, mevzun ve büyük gözlüydü. İki ağır neredeyse yere kadar uzanan arkasına atılmış saç örgüsünde her adımı ile melodik bir biçimde çınlayan gümüş sikkelerinin iplikleri içine geçirmişti.

- Merhaba…, şaşkın şaşkın söyledi Rumey.

Kadınlar geçti ama o hala Telengitlerin biri onu kamçılana kadar ile arkalarına bakıyordu:

- Git, git...

Kolomon ileri atıldı ama gözlerinin önünde ısrarla ışıldayan mehtap ile dolmuş kızın yüzü, kuş teleklerinden sorguç ile başlığı borik, ağır saç örgüleri duruyordu… Rumeye kız tarafından ona atılmış bakışta hayranlık varmış gibi geldi…

O geceden beri huzur Kolomon’un terk etti, işe ilgisi kayboldu, uykusuz gecelerde kafasında doğmuş motifler söndü ve ucuz çakma gibi geliyordu. Yaptıklarına saatlerce bakabilirdi ve tatminsizlik ateşi içini yakıyordu. Ustaya boyalar sönük olmuş ve eserinden hayat gitmiş gibi geliyordu. Böylece uzun zaman sürüyordu cami inşaatındaki çalışma donmaya başladı ve Kolomon giderek daha sık yeise kapılırdı.

Yaz sonuna geliyordu. Soğuk rüzgarlar Orusut topraklarının karanlık ormanlarından İtil kıyısına esiyordu. Nehirdeki su yoğun oldu ve uçurumların altındaki longuzları artık dibine kadar görülemezdi. Yakın sonbahar gibi hüzünlü ve somurtkandı Kolomon usta.

Bir gün her zamanki gibi güneşin ilk ışınları ile Rumey camiye geldi. Gördükleri ona rüya gibi geldi. Koyu boz dondan bir at üzerinde gümüş ile benzemiş eyerde o acayip mehtaplı bahar gecesi karşılamış kız oturuyordu.

Kolomon gözlerini ona dikti. Kırmızı erkeçsakalından kamçı sapı ile eyer kaşına dayanıp samur borikli başını bir yana attı ve hayranlık dolu caminin duvarındaki motifleri inceleniyordu. Merak kızı o kadar sarmış ki Rumeyin ayaklarındaki zincilerin şangırtısını duymadı bile. O da onun güzelliğinden hayretler içinde kaldı ve onu rahatsız etmemek ve korkutmamak için bir adım atmakta tereddüt ederek durdu.

Ansızın sağan uçuşu gibi pek hızlı aydınlanma Kolomon’un beyninden geçti. Artık neyin eksik olduğunu ve ne yapacağını biliyordu. Cesur fikirden kalbi katıldı ama onu söndürmeye unutmaya artık gücü yoktu. Usta neyi göze aldığını biliyordu, onun için, kudretli Berke Han’ın esiri için bunun nereye varacağını biliyordu ama gene de…

- Merhaba kardeşim…, yavaşça söyledi.

- Merhaba…

Kunduz silkinip döndü. Yüzü mahcubiyetinden kızardı. O Kolomon’u tanıdı.

- Kim yaptı bu harikayı?, kız sordu.

- Ben...

Kolomon sonusuza kadar onu aklında tutmaya çalışır gibi büyük bir dikkatle gözleri ayırmadan Kunduz’un yüzüne bakıyordu.

- Caminin tümünü ne zaman tamamlayacaksınız?

Rumey birdenbire gülmeye başladı ve sık sakal ile bürümüş yüzünde sadece düz beyaz dişleri parıldadı.

- Ne zaman emredersen…

Kunduz işkilli işkilli bakıyordu ustaya.

- Böyle olmaz, aniden kesinlikle ve kararlılıkla başını salladı ve ondan gece gibi kara saç örgülerinin içine geçirmiş sikkeler aynı gümüş zilleri gibi çınlamaya başladı. – Bunu bugün yap, hemen şimdi!..

- Haklısın. Böyle olmaz…, mahzun mahzun dedi Kolomon ve gözlerinde hemen çılgınca cüretli pırıltılar yanıp söndü. – Ama gerçekten işi hızlı bitirmemi istiyorsan o zaman buraya her gün aynı saatte gel.

Kunduz bağımsız olarak omuz kaldırdı:

- Ne için?

- Şimdilik söyleyemiyorum… Ama caminin tamamlanmış halini bir an önce görmek istiyorsun değil mi?

Kunduz’un yüzü sakindi ve Kolomon’a aniden şimdi rahvan atı kamçılayıp İtil kıyısından uzaklaşacak, hayatından sonsuza dek gidecek gibi geldi.

- Gel!, coşkuyla rica etti Rumey. – Bu çok gereklidir. Bütün Sarayın daha uyuduğu ve sadece kölelerin ağır işine koyulduğu zaman gel!..

Ustanın sözlerinde bir muamma saklıydı ama onlarda kızı inandıracak bir şey de vardı. Ayaklarındaki kalın, ağır zincileri gördü, parlayan, bahar gökyüzü gibi mavi gözlerini gördü ve şöyle söyledi:

- Peki. Ricanızı yerine getireceğim…

 

 

***

 

O günden beri Rumey usta yüzünü canlı su ile yıkamış gibiydi. İlham kapladı onu ve derin sessiz sevinç gözlerinde parlıyordu. Kunduz artık her gün gelirdi.

Kalp emrin ötesindedir ve her görüşme ile kızı giderek daha çok Kolomon çekerdi. Henüz sevginin ne olduğunu bilmiyordu o yüzden içinde oluşmuş duyguya direnmiyordu.

Ama bir gün Kunduz sevdalandığını anladı ve korktu. At onu uçurumun ta kenarından götürüyormuş gibi geldi ama eyerde kalmak, tutunmak gücü yoktu.

Kolomon harika bir adamdır, büyük bir ustadır ama onun tanrısı başkadır, onun inancı farklıdır. Onu ona verirler mi ki? Üstelik o bir köledir, bu da Orda’nın kanunlarına göre insan değildir. Bir kölenin hayatı hayvan canından daha ucuzdur. Hiçbir Müslüman ona onay sözlerini söylemez, annesi kabul etmez. Ataların kanunu ihlal etmekten daha korkunç ne olabilir?

Kunduz bunların hepsini düşünmekten korkuyordu, Rumey hakkında düşünceleri kendinden kovuyordu ama onlar davetsiz gelip huzur vermiyordu, eskisi gibi tasasız bir hayat sürmeye mani oluyordu.

Kız bir anda Kolomon ile sık buluşmalarının ikisi için tehlikeli olduğunu sezmeye başladı. Biri duygularını öğrenirse felaket olabilir.

Ama kalp atalarının geleneklerini bilmek istemiyordu ve gece gündüz onu İtil kıyısına çağırırdı. Kunduz sevdiğinin elleri ile yapılmış harikulade motifleri görmeden artık tek bir gün bile geçiremezdi.

Sevgi ve güzellik aklı daima mağlup ederdi. Artık ustaya gitmeyeceğine yemin ediyordu ama gün doğar doğmaz Kunduz acele acele ata binerdi. Artık Kolomon, bu güçlü, hareketlerinde keskin, iyi kalpli adam olmadan hayatı düşünemediğinde itiraf etmekten korkuyordu.

Camiye her zamankinden daha erken geldiği o gün de öyleydi. Güneş daha doğmamıştı kıyıda da kölelerin ve onları gözetleyen Telengitlerin dışında kimse yoktu.

Kunduz eyerden hafifçe atlayıp ve rahvan atı ince bir ağaca bağlayıp Kolomon’a sevinçli sevinçli gülümsedi.

Usta özenle onu ellerinden alıp camiye götürdü. Duvarların birinin resmi hemen hemen tamamlanmıştı, yapı iskelesi kaldırılmıştı. Kunduz Rumeyin bir şey için çok endişe ettiğini görüyordu. Elini bırakıp hızlı ve coşkun duvarın yanından geçti sonra bir bakışla onu tamamen kapsayacak bir mesafe için ondan uzaklaştı.

- Gel buraya!, diye çağırdı Kunduz’u.

Kunduz usulca yaklaşıp yanında durdu.

İlk güneş ışınları duvara çarptı ve masalsı bir güzelliğinde renkler onun üzerinde oynaşmaya başladı. Onlarca defa bu tabloyu görmüştü ve şaşkınlık ile Kolomon’un ondan ne istediği ve buraya neden getirdiğini anlamayarak ona döndü.

- Baksana!.., sabırsızlıkla fısıldadı Rumey. – Bak! Şimdi mucize gerçekleşecek!..

Kunduz bakıyordu. Ve güneş ışınlarını bir anda yerinden oynatmış gibiydi sanki: boyalar donuklaştı, soldu ve gizemli desenin motiflerinin arasından başı dönecek ve göğsünden hayret haykırışı çıkacak bir şey gördü.

Kunduz kendini rahvan atın üzerinde gördü. Resim kocaman duvarın tamamını alıyordu ve kız yanılamazdı. İlk defa kendini dışından görüyordu: mutlu yüz, ağır saç örgüleri ile gururla kaldırılmış baş ve tıpkı canlı gibi rahvan at resimden yere basmaya hazırmış gibiydi.

Kunduz gördüklerine elleri ile dokunmak için gayriihtiyari bir adım ileriye attı ama harikulade resim hemen kayboldu, duvarda da renklerin parlak ışıltısının dışında başka bir şey yoktu. Şaşkınlıkta geriye çekildi ve hemen o an resmi yeniden gördü.

Kız yüzünü Kolomon’a doğru çevirdi. Bakışında hayranlık ile niyaz vardı.

- Nedir bu?,diye zor duyulucak bir şekilde sordu.

Rumey elini omzuna koydu:

- Yavaş kız! Yavaş! Kendine hâkim ol. Bunu senden başka kimse tahmin etmemeli bile…, Kolomon’un konuşması telaşlı ve tutarsızdı. – Böyle bir harikayı ömür boyu yapmayı hayal ediyordum… Bunu gelecek için saklıyordum… Ama sen geldin… Şimdi buraya her gün gelmeni senden neden rica ettiğim anlaşıldı mı? Bu resim sadece bu yerden ve sadece güneşin doğduğu zaman görülebilir… Güneşin konumu gökyüzünde değişir değişmez hiç kimse bu yerden bile senin gördüğünü görmez!.. Sadece insanlara sıcaklık ile ayndınlığı veren büyük ve iyi güneş ışınları ile görünmez renkleri açar, onların dünyaya görünmesini sağlar.

Kunduz hala kendine gelemiyordu:

- Böyle bir şey nasıl yapabildin?

- İnsan aklı sınır tanımaz.

Ben çok az bir şey yaptım, İskender Zülkarneyn zamanında yaşayan bir âlimin sırlarının birini keşfettim… Kolomon bir anda sustu. Tam onlara doğru köleleri gözetleyen Telengitlerinden biri geliyordu. – Sonra sana herşeyi anlatacağım. Rumey delici gözleri ile kızın gözlerine baktı:

- Kunduz! Seni görmek istiyorum! Bugün il yıldızlar yanar yanmaz göle gel! Birkaç altın sikkem var, bu geceyi muhafızdan satın alacağım!.. Ben bekleceğim!..

- Tamam. Ben geleceğim, yavaş ana kesin bir şekilde dedi kız.

Saraya döndükten sonra Berke kimsenin kendine gelmemesini emretti ve uzun zaman yalnız oturuyordu. Gördüklerin üzerinde düşünceleri ona huzur vermiyordu. Şok geçti ve herşey acele etmeden düşünülebilirdi.

Bir şey yapılmalıydı. Ama ne? Sinsi Rumey Müslüman inancının insanların, hayvanların ve kuşların resim yapılmasını yasakladığı bilerek gene de onu kandırdı.

Eğer biri bugün gördüklerini sezinlerse Müslümanlar, kâfire böyle kutsal bir şeyi tahkir etmeye izin veren handan yüz çevirirler.

Cami güzeldir. Berke, uzun ömrü boyunca farklı halkların memleketlerini ziyaret ettiğine rağmen benzer desenleri ve renkleri hiç görmemişti. Bir anda böyle bir fikir geldi aklına: belki kimse hiçbir zaman öğrenmez desenin altında insan resminin saklandığını, belki Rumey ustanın kurduğunun yıkılması gerekmiyordur. Ya da sırrın keşfedildiği yerde bir şey inşa etmeyi mi emretsem?

Ama hemen sonra tereddütlerin yerine kuşku geldi. Ya bu ustanın tek sırrı değilse? Kim bilir kâfirin aklında ne olabileceğini?

Kan hanın yüzüden gitti bunu düşündüğü an. Hayır! Tek bir çıkış yolu vardı, o da Rumeyin o duvarda yaptığı bütün resmi yok etmekti ve onun hanın iradesine boyun eğdirmekti.

Gözün önünde bir anda şaşırtıcı derecede net ve açık bir biçimde rahvan atın üzerinde güzelin görüntüsü geldi. Böyle bir şeye el zor kaldırılırdı. Ama niye, niçin usta bu delice bir davranışa cesaret etti? Telengit bugün hana bir şeyi ima etti ama o yılanın vücudunu suda saklayıp sadece kafasını gösterdi. Peki, sorun nedir?

Berke Rumeyi düşünüyordu ama gözlerinin önünde kız hayali duruyordu. Çoktan kapılmamıştı heyecana kalbi ve genç bir bedene sahip olma arzusu uyanmamıştı. Nükerlere onun bulunmasını ve hemen saraya getirilmesini emredebilirdi ama bir şey tutuyordu hanı bundan…

O zaman ustaya ne yapılması icab eder? Bir köle özgür, genç, Şolpan sabahyıldızı gibi güzel bir kızı sevmeye cesaret etti…

Han gümüş zili kapıp onu çalmaya başladı.

Odaya acele ecele Yüzbaşı Salimgirey girdi.

- Rumey ustayı getir buraya.

- Baş üstüne, büyük han.

Bir süre sonra sıyırılmış kılıçlar ile savaşçılar saraya Kolomon’u sürükleyerek getirdiler ve onun hanın odasına ittiler.

- Bizi yalnız bırakın!, diye emretti Berke.

Savaşçılar çekildiler. Han uzun uzun ve dikkatli dikkatli ustanın düşüncelerini okumaya çalışır gibi ona bakıyordu. Rumeyin yüzü hareketsiz ve soluktu. İri ter damlaları yüksek alnında parlıyordu.

Kötü niyetli bir gülümseme Berke’nin dudaklarına dokundu.

- Anlat, diye emretti.

- Neyi Berke Han?

- En azından camiyi ne zaman bitireceğinden başlayalım?

- Söylemiştim… Sonbahar.

- Peki. Şimdi söyle bana duvarda bu kızı neden çizdin?

Kolomon hızlıca başını kaldırdı.

- Ben seviyorum onu!

- Peki ya o seni?

- O da seviyor…

Hanın yüzü çarpıldı ama kapıldığı öfke ile başa çıktı ve eskisi gibi sakin bir sesle şunu söyledi:

- Onun nişanlı olduğunu bilmiyor musun?

- Bunu biliyorum. Ama insanlar birbirini seviyorsa bunun bir anlamı var mı?

Rumeyin cüretkârlığı, onun inatçı ve cesur yanıtları Berke’yi çıldırıyordu:

- İnancınız farklıdır. Kız Müslüman’dır…

Usta gözlerini gizlemiyordu:

- Bütün dünyanın tapındığı en büyük din sevgidir…

Hanın yüzü benzi attı ve sivrileşti. Müthiş öfkenin tanıdık hali kendisini kapladığını ve boğazına yaklaştığını hissediyordu. Rahatlanır rahatlanmaz onu istila eder, gözlerini kanlı bir sis perdesi ile örter ve o zaman…

- Biliyor musun… dinimiz… insanları çizmeyi yasaklıyor… Berke kramp girmiş boğazından zorla kelimeleri çıkarıyordu.

- Ben onu seviyorum… Ve bunu ifade etmek için başka yolum yoktu. Sözlerimi anlamıyordu ve onlardan korkardı çünkü sözler yalan söyleyebilir.

- Sonra…

- Sonra? Kendi resmi gördüğünde o ona herşeyi anlattı. Kunduz, benim için bunun nasıl bir tehlike olduğunun oldukça farkındadır. Korkmadıysam demek ki sözlerim yalan değildir. En yüce dine göre korkunç bir günah işledim. Kız, benim onun kendi hayatımdan daha çok sevdiğininin farkına vardı. O da kabul etti…

Hanın dudaklarının kenarlarında köpük oluştu, dar gözleri ise ufak yarıklara dönüştü.

- Kabul mü etti?

- Evet. Benim olmayı kabul etti, Kolomon aniden diz çöktü. – Büyük han hayatımda hiçbir şeyi ve kimseden rica etmemiştim… Sevgimin uğruna kendim diz çöktüm… Tek bir şey rica ediyorum… Özgürlüğümü istemiyorum… Sonsuza dek köle kalayım, sizin için binlerce güzel cami inşa edeceğim, yeter ki Kunduz’un karım olmasına izin verin…

Berke’nin eli yanında duran hançere kaydı.

- Peki, kız bir kölelin karısı olmayı kabul eder mi?

- Evet, büyük han o da sizden bunu rica ediyor…

- Demek söz verdiğin gibi camiyi tamamlacayaksın, değil mi?

- Sözümü tutacağım büyük han.

Berke’nin yüzü aydınlandı. Gümüş zili çaldı ve kapıda hemen Salimgirey belirledi.

- Kolomon usta ile anlaştık… Hanın dudakları tebessümde yayıldı ama gözleri gülmüyordu hala kötü niyetli ve soğuktu. – Onu bahsettiği kiz ile birleştirmeye karar verdim tabii eğer sözünü tutup ta caminin inşaatını bu sonbahar tamamlarsa. Öyle değil mi Rumey usta?

- Evet, Kolomon bütün bedeni ile ileriye atıldı.

- Şimdi emrimi dinleyin, Berke’nin yüzünden gene kan gitti, - cami duvarındaki yaptığı resim için onu yüz vuruş ile cezalandırın. Karısı olarak Müslüman bir kızı istediği için hadım edilmesini emrediyorum. Tüm bunların kız ve tüm kölelerin huzurunda gerçekleştirilmesi icab eder. Ardından, anlaşmaya uyarınca Rumeyi kız ile birleştirmeyi.

Kolomon sendelemeye başladı. Yaşadığı o korkunç dünyanın geleneklerini bilirdi, Altın Orda hanı kararından asla vazgeçmez.

- Daha iyisi ben burada kesmelerini emret! Ne için lazım bana hayat?.., boğuk bir sesle rica etti Rumey.

- Hayır, buyurcasına söyledi Berke. – Hayatın bana daha gereklidir. Camiyi tamamlamalısın…

Gece korkunçtu. Neredeyse on bin köleyi Berke Han maydanhana şehrin ana meydanına sürüp toplamayı emretti. Köleleri sıkı bir çember içine ellerinde sıyırılmış kılıçlar ile atlı Telengitler aldı. Zincire vurulmuş Kolomon yüksek bir iskelede muhafızlar ile çevrili duruyordu ve herkes onu görebiliyordu. İskelenin köşelerinde dev, insan boyundan koyu kırmızı ateşler alev alev yanıyordu ve onun alevi endişe verici akisleri ile kölelerin genişleşmiş gözbebeklerinde, Telengitlerin dar kılıç namlularında oynaşıyordu.

Gece, şehrin ana meydanına çekip yaklaştırmış gibi görünüyordu, kara ve ağır gökyüzü de tam yere kadar inip burada toplanmış insanların başlarına çökmeye hazırdı.

İki muhafız Kunduz’u getirip onu iskeleye sürükleyerek çıkardılar. İnleyiş benzer yavaş bir homurtu meydanın üzerinden yayılıverdi. Kız çok güzeldi. Soluk yüzü, kapalı gözleri, siyah bir dalgaya benzeyen omuzlarına dağılmış saçları…

- Dinleyin! Dinleyin! Bunu herkes bilmelidir!, diye bağırdı han münadisi, bronzdan gibi kocaman bir Moğol. – Altın Orda hanı çok saygın Berke’nin emriyle Rumey köle caminin meskeninin duvarını berbat ettiği için yüz vuruş ile cazelandırılıyor.

Cellat, uzun boylu zayıf, ta gözlerine çekilmiş tilki malayında adam elini kaldırdı.

Kolomon’u gözetleyen Telengitler ustayı iskeleye düşürdüler…

- Bir, iki, üç…

Meydanda, sessizlik içinde donmuş insanların başlarının üzerinden havayı yararak değnek ıslıklanmaya başladı. Sessizliği sadece vuruşları sayan münadinin düz ve serinkanlı sesi bozuyordu:

- Dört, beş, altı…

Ateşlerin koyu kırmızı alevi karanlıktan kaşları öfkeli öfkeli çatan kölelerin sert yüzlerini kapıp iskelenin üstünde kımıldıyordu. Endişeli endişeli kımıldayan akislerinde Kolomon kölesinin kanı siyah görünüyordu.

- Elli… altmış bir…, diye sayıyordu münadi.

Ve ansızın keskin bayan sesi meydanın üzerinde yükseliverdi. O Kunduz’un sesiydi:

- Millet! Canlarım! Kurtarın onu! Bu büyük usta Kolomon’dur!

Kalabalık iskeleye doğru sallandı ama hemen geri çekiliverdi ve yeniden ağır bir sessizlik içinde dondu.

- Doksan, doksan bir…, diye düşüyordu kölelerin başlarına serinkanlı sözler.

Telengitler Rumeyi kolun altından tutup onu iskeleye koydular. Ustanın sırtındaki deri parça parça sarkıyordu. Kan revan içindeydi.

- Dinleyin! Dinleyin!, diye yeniden bağırdı münadi. - Altın Orda hanı çok saygın Berke’nin emriyle kâfir Rumey karısı olarak Müslüman Kıpçak kızı Kunduz’u almak istediği için hadım edilmesi icap eder. Hanın bilge kararı gerçekleştirilsin!

İskeleye beyaz çalmalı molla çıktı. Elinde bıçak ışıldadı.

- Köleden elbiseleri koparın, sırt üstü yattırın ve sıkıca tutun, diye emretti Telengitlere.

Kunduz sallanmaya başladı, göğsüne başını düşürdü.

- Bu fahişenin kafasını kaldırın!, diye kızı tutan Telengitlere bağırdı cellat. – Mustakbel kocasının nasıl harem ağası olacağını görsün!

Ve ansızın amirane güçlü bir ses düştü iç karartıcı sessizliğe:

- İnsanalar! Böyle bir şiddete katlanır mı ki?! Yoksa insan olduğunuzu unuttunuz mu?

Herkesin başları sese çevrildi. Uzun boylu tamamen siyahlara bürülmüş adam iskelden az ötede duruyordu. Yüzü ta gözlerine kadar şal ile kapalıydı. Kimse o an onun Berke Han’ın özlük muhafızlarından Yüzbaşı Salimgirey’in olduğunu akıllarından geçiremezdi bile.

Kalabalık heyecanlandi, huzursuzca homurdamaya başladı:

- Rumeyi azad edin!

- Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir!

Böylece tavuk yılında (1261) Altın Orda başkenti Saray Berke’de kölelerin isyanı başladı. Üç gün kan döküyordu ve evler yanıyordu. Berke Han sarayına sığınıp bozkırdan yardımına Laşkarkaşı Nogay’ın tümenlerini çağırdı.

Köleler sebatla direniyordu. Şunu biliyorlardı: merhamet olmaz onun için onların her biri bu savaşta on savaşçı değerindeydi. Her ev, her kerpiç duval küçük bir kaleye dönüşmüştü. Çılgına dönmüş, çoğunukla silahsuz insanlar öfekede süvarilere evlerin çatılarından atlarlardı.

Nogay’ın savaşçıları ile geriletilen köleler İtil kıyısındaki tamamlanmamış camiye sığındılar. Oklar artık yoktu, onlar da taşlar ve tuğlalar ile saldırıları püskürtmek için duvarları çözerlerdi.

Üçüncü gece han ordusunu yenemeyeceklerini anlayarak köleler tam müfreze bozkıra yarıp kurtulurlardı, İtil’i yüzerek giderlerdi.

Han intikamı dehşet vericiydi. Sağ kalan herkesi Berke şehir dışına edilmesini emretti, savaşçılar da esirleri kılıçlar keserlerdi, atlar ile çiğnerlerdi…

Han zaferini kutluyordu ama içine düştüğü korku geçmiyordu. İlk kez uzak Semerkant ya da Buhara’da bir yerlerde değil, burada ta büyük Batu Han ile kurduğu zamanlardan beri sarsılmaz bir biçimde duran Altın Orda’nın kalbinde ayaktakımı baş gösterdi. Anlaşılmaz bir şey oluyordu, Berke ise ileride ne yapacağını bilmiyordu.

Köleler ile hesabın görüldüğünde han Nükerleri kuğularının sağ olup olmadığını öğrenmek için göle gönderip Rumey ustayı ve Kunduz kızı arayıp bulmayı emretti.

Kuğular isyan sırasında zarar görmemişti ama ne Rumey ne kız dirilerin ne ölülerin arasında yoktu.

…Gündüz sık ormanlarda saklanarak Kolomon ile Kunduz kaçak kölelerin küçük bir müfreze ile geceleri Tan Irmağı’nın <Tan, Don Irmağı’dır.> tarafına giderlerdi.

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

IV

 

Cuci’nin küçük oğlu Bual’dan doğmuş Tatar’ın tek oğlu Nogay Batu Han’ın Avrupa’ya doğru harekete geçtiği zamanlarında yirmi yaşına girmişti. O cesur ve öfkeciydi. Ne dedesi Bual ne babası Tatar seferlerde ün salmadılar, han unvanına ulaşmadılar. Cengiz Han ile kurulmuş düzene göre onlar Orda’nın tüm işlerine katılırlardı ama seferlerden sonra huzur dolu yaşamın güzelliklerini tatmak için mutlaka kendi ulusuna dönerlerdi.

Tatar’ın Doğu Avrupa’dan döndükten sonra son ulusu Kırım memleketi oldu. Karargâhını ise Kefe şehrinde kurdu.

Orusutlara ve Uğurlara karşı seferler sırasında Nogay’ın emri altında Moğol Hadarkinleri ve Mangit süvarilerinden oluşan tümenler vardı. İkisi de pek iyi savaşçı, mükemmel okçu olarak meşhurlardı. Hadarkinler, onun dışında Cengiz Han’ın vasiyetlerinin titizlikle yerine getirilmesi ile kendini gösteriyorlardı ve onunla koyduğıu çelik disipline sadakatle bağlı kalıyorlardı. Soyunun reisi Münir Kuran vaktinde emir olduğu ve Cengiz ordusunun sağ kanatını yönettiği yersiz değildi.

Nogay’ın tümenleri yenilmeyi bilmezdi. Bu sebepten Batu Han onunla fethedilmiş Bulgaristan’da ile Moldova’da naibi <Naib, vekildir.> yaptı. Ama Moğolların ana ordusunun İtil kıyılarına döndükten sonra iki tümeni ile kalan Nogay fethedilmiş halkları uzun zaman itaatta tutamadı. Durumlar öyle gelişti ki iki sene sonra seyrekleşmiş ordusunu babasının ulusu Kırım’a getirmek zorunda kaldı. Tatar artık ölmüştü, ulus ise hakkıyla Nogay’a aitti.

Fakat büyük Batu Han farklı hüküm verdi. Nogay’ın Saraya gelmesini emretti ve bütün Altın Orda ordusunun laşkarkaşını yaptı.

Nogay emrine itaat ederdi ama doğal ihtiyatlılığı, geleceği önceden görme becerisi ona sadık olan Hadarkin savaşçılarının büyük kısmını babasının ulusunda bırakmaya zorunda bıraktı onu. Seferlerde yağma yoluyla elde eden her şeyi onlara bıraktı ve üstelik her birini hazinesinden ödüllendirdi.

Hareketinden yararı Nogay yıllarca sonra, Altın Orda hanı Toktay ile mücadeleye girişmek istediği zaman hissetti. Moğol savaşçıları iyiliğini unutmadılar. Hepsi bir gibi, onlar sancağının altına gelip bağlı ve güvenilir bir dayanak oldular. Ta o zaman Kırım’da meskûn Handarkinler ile Mangıtlar Nogay olarak adlandırılırdı. Ayrıca Altın Orda tahtında oturanı değil hükümdarını Nogay’a han payesini verirlerdi.

Batu öldükten sonra Orda’da hanlar değişirlerdi ama Nogay eskisi gibi laşkarkaşı olarak kalıyordu çünkü cesarette ve basirette eşi yoktu. Sıradan savaşçılar ona cömertliği ve adaleti için değer verirlerdi ve onun için canını vermeye hazırlardı.

Güç daima elinde büyük ve vefalı ordusu olanın tarafındadır. Berke büyük Batu Han’a benzemezdi. Batu kudretli Altın Orda’yı kurmayı başardı. Berke ise onun sağlam olmasını korumaya, Cengiz Han’ın diğer evlatlarına ağabey ile fethedilmiş memleketleri çalmaya izin vermemeye çalışırdı. Muazzam şöhret düşkünlüğü, gizli, uzun erimli planları onu Hülagû ilhanı, Çağatay’ın torunları, Kubilay ve Arık Böke ile yakın düşmanlığını düşündürürdü.

Batu Han’ın yaptığını gerçekleştirmek ona nasip olmadığını anlamayarak Berke, büyük Cengiz Han zamanlarında gibi bir zamanlar tek başına dedesine ait olan tüm memleketlerin yeniden yer alacak büyük bir devleti düşünürdü. Ayrıca bütün bu imparatorluğu Karakurum değil Altın Orda yönetmeliydi.

Niyetlerini yalnızlıkta uzun uzun ölçüp biçerek Berke birdenbire Nogay’dan sakınmaya başladı. Ne dedesinin ne babasının han olmadığından ne oldu? Hanlık, Cuci’nin büyük oğullarının yazgısıdır. Cengizlilerin kanunu böyledir. Ama kim şimdi Dünya Sarsıtıcısı ile kurduğu düzenlere uyuyor? Tarafında güç olan herkes kendi kanunlarını emreder. Bunun örneği Kubilay’dı. Ordusuna dayanarak Cengiz Han’ın sayılı torunlarından ilk Karakurum’dan ayrılıp kendi hanlığı kurmaya cesaret eden o değil miydi? Büyük dedesi zamanında böyle bir hareket için onu acımasız bir ölüm beklerdi ama şimdi? Dönekleri cezalandıracak kimse kalmadı. Nogay kendini Cengiz Han’ın Altın Orda hâkimi olmak için layık bir torunu sayıp bir gün tahta el uzatmayacağını kim garanti edebilir ki? Ordu asıl onun elindedir, o da ona bağlıdır.

Hayır. Nogay’ı başından savmak icap eder. Ayrıca bu ne kadar hızlı gerçekleştirilirse o kadar iyidir. Berke şunu anlıyordu: şimdi onu laşkarkaşı unvanından edip göndermek hem zor hem tehlikelidir. Nogay fazla nüfuz sahibidir onun için onunla açık düşmanlığa cesaret etmek korkunç bir şeydi.

Peki, ya Orda için Azerbaycan’ı ile Şirvan’ı geri almak için onu Hülagû Hanlığına sefere yollasak? Savaş savaştır. Her şey olabilir. Zafer Nogay’ın olursa Altın Orda daha güçlü olur ve o zaman rakipleri nasıl baştan savunmayı düşünmek için geç değildir. Nogay yenilgiye uğrarsa eğer onu laşkarkaşı unvanından etmek için bahane çıkar.

Berke, kuvvetli ve acımasız Hülagû üzerinde zaferi ihtirasla hayal ederdi ve aynı zamanda Nogay’da nefret ederdi.

Gözler birbirilerine iftira atamasın diye Tanrı aralarında burnu yarattı. Kubilay ile Arık Böke kardeşler arasında Allah engel koymayı unuttu, onun için zamanla Tülay’ın oğullarının arasında kocaman bir çukur oluştu. Adı hasetti. Aynı şekilde iktidar ile nam, dedesinin tahtı düşüne kapılmış Cengiz Han’ın diğer torunları, Kubilay’ın ataların kanunu ilk bozan olduğunu ve kurultayın kararı olmadan kendini han olarak tanıttığını bahane ederek bu çukuru uçuruma dönüştürerek onu gayretle derinleştirlerdi.

Herşey ebedi semanın altında karıştı. Dünya Sarsıtıcısının gelecek kuşakları damarlarında akan bir kanı unutup düşman oldular.

Kubilay tarafına Ögeday’ın oğlu Kadan, Temüge Oçihan’ın oğlu, Cengiz Han’ın küçük erkek kardeşi Taguşar geçtiler. Ellerinin altında, bir zamanlar darbelerinden Kuzey Çin çöktüğü, sayılı mücadelerde çelikleşmiş, itaata alıştırılmış yiğit bir ordu oldu.

 

 

***

 

Fakat Arık Böke’nin de güvenilir ve ürkütücü müttefikleri vardı, ünlü Baidar’ın evlatları, Çağatay’ın oğlu Alguy. Harmankibe’nin zaptına ve Polonya topraklarının fethetmesine katılmıştı. Arık Böke’nin tarafında Ögeday’ın torunu Kaydu çıktı. O gözüpek bir savaşçıydı, birçok seferlere katılmıştı. O zamanlar Doğu Tien-Şan’daki Mekrin aymağının sahibiydi.

Güçler eşit gibi görünüyordu. Ama böyle sadece görünüyordu.

Karakurum tahtında oturan Arık Böke, ismen ona itaat eden Altın Orda’nın güvenilir bir müttefik olduğunu iyi anlıyordu. Berke Han ayrılmayı çoktan hayal ediyordu ve sadece onun için elverişli hal ve şartları bekliyordu.

Tülay’ın büyük oğlu Kubilay’ın ile en küçük oğlu Arık Böke’nin orduları Ongin Irmağı’nın kıyılarında buluştu. Tanrı kardeşlerden en küçüğünden yüzünü çevirdi, tümenleri bozguna uğratılmıştı, kendisi Arık Böke ise Yenisey’e Kırgız kabilelerine kaçtı.

Karakurum’u ele geçirip ve orada küçük bir orduyu bırakıp zafer ile kanatlanmış Kubilay kendi evine Şandu şehrinin ana karargâhına Çin’e döndü. Kısa bir süre içinde buraya Arık Böke’nin mutemet adam itiraf etmeye geldi. Kubilay, kardeşinin öfkeci huyunu, fısıldamalara ve dedikodulara kulak kabartma meyelani bildiği için Arık Böke’yi affetti.

Fakat talihli Kubilay’dan nefret eden ve onunla mücadelede sancağını Arık Böke’yi yapan Cengiz Han’ın diğer torunları orduyu topladılar ve Karakurum’a saldırıp onu zaptettiler.

Arık Böke daha kısa bir süre önce aman dilediğini unutup bu sefer zafer kazanmaya ümit ederek tümenlerini güneye ağabeyinin malikânelerine doğru sürdü. Seçkin Keşikten kıtalarından oluşan Kubilay’ın meşhur süvarisi onları Gobi Çölü’nün kenarında durdurdu ve yeniden Arık Böke’nin ordusunu tam bozguna uğrattı.

Kubilay sonsuza kadar Karakurum’daki Moğol büyük hanından kurtulabilirdi fakat o ağabeyinin koşan tümenlerini takip etmeye süvarisine izin vermedi zira bir zamanlar Cengiz Han’ın sancağını kaldırdığı ve Moğolların kudretinin doğduğu toprağına Moğolların kanının serpilmesini istemiyordu. Bunun yerine Kubilay Karakurum’a besin maddelerini göndermeyi yasakladı. Orada ise daha kısa bir süre önce ayakları ile ekmek ile yağ üzerine bastığı yerde kıtlık başladı.

Bu olayların arifesinde Arık Böke’nin karargâhınaErgene Begim Kara Hülagû’nun dul eşi, Çağatay’ın eski ulusunun hükümdarı geldi. Karakurum’dan uzun ve zor yolculuk boş tecessüs için yapmadı. Ergene Begim Arık Böke ile ittifağı arıyordu. İç hesaplaşmaların yangını her sene giderek daha çok alevleneceğini ve Cengiz’in dokunmadığı hiçbir torununun kalmayacağını çok iyi anlıyordu. Ne pahasına olursa olsun ulusu hakkını saklı tutmak istiyordu. Ona ise zaten iki hunhar rakip Berke ile Hülagû hırslı hırslı arada bir bakıyordu, kendileri için talihli vaktini bekliyorlardı. Güvenilir, güçlü bir müttefik gerekiyordu ancak etrafında, yakınlardaki memleketlerde ya hasımlar ya kendisinden daha güçlü komşudan payları ile ilgili kararını kalpleri durur gibi olurcasına bekleyenler oturuyorlardı.

Karakurum’un desteğini kazanmaya çalışarak Ergene Begim Arık Böke’ye eğer Berke ile Hülagû tümenlerini Kubilay’ın yardımına sürmeye karar verirlerse oğlu Alguy’u ordu ile Doğu Türkistan’a göndereceğine ve onun onların yolunu keseceğine dair söz verdi.

Fakat Hülagû galiba kardeşlerin arasındaki mücadeleye şimdilik bulaşmak istemiyordu. Er ya da geç bunu yapmak zorunda kalacağını bilerek o acele acele İlhanlığını kuvvetlendiriyordu. Tecrübe, çok yakın zamanda onun esas düşmanı Altın Orda’nın olduğunu söylüyordu, onun için de tüm gücüyle Berke ile Alguy’nun aralarını bozmaya çalışıyordu.

Lakin Kara Hülagû’nun dul eşinin Karakurum’da müzakere yaptığı sırasında Alguy, daha sonraki olaylarının nasıl gelişeceğini beklemeden tümenlerini birçok güvenilir ve vefalı adamları bulunduran Kaşgar’a sürdü, burada ordusunu kuvvelendirip kendini Doğu Türkistan hanı olarak ilan etti.

Yeni han büyük bir hız ve enerji ile hareket ediyordu. Onun emriyle kuzeni Nikpey Oğlan beş bin askerlik bir müfreze ile Seyhun ile Ceyhun nehirlerinin arasındaki karasularına istila etti. Neredeyse savaşmadan teslim oldu ona Maveraünnehir’in ana şehirleri Buhara ile Semerkant.

Berke’den uzun zamandır pek hoşlanmayan Alguy, Hülagû’nun tavsiyesine uyarak Altın Orda ile herhangi bir ilgisi olan herkesi kılıçtan geçirilmesini emretti. Kurtulmayı başaranlar ise mal mülkünü ve hayvanlarını bırakıp korkuda Maveraünnehir’den kaçtılar. Bu Berke’yi Arık Böke şahsında müttefiği aramak zorunda bıraktı.

Berke ile Arık Böke arasındaki ittifak gözü olan herkese kısa ve istikrarsız gibi görünüyordu. Büyük alanlar onları ayırırdı, üstelik Altın Orda’nın Karakurum’dan sonsuza dek ayrılmak için sadece bir fırsat beklediğini tahmin etmek zor değildi.

Kuvveti olduğunu hissederek Alguy ileriye gitmeye ve hareketleri ile Karakurum’u artık desteklemeceğini ilan etmeye cesaret etti. Maveraünnehir’i fethedip yeni han zaptedilmiş şehirlerin emirlerini idam edilmesini emretti, vergi toplayanlardan mutaden Arık Böke’ye gönderilen hazineyi aldı. İşlediği için intikamından korkmadan Alguy Hülagû’dan engel olmayacağına dair sözü alıp tümenlerini Harezm’a ve Afganistan’a doğru sürdü.

Tüm bu olaylar o kadar hızlı gelişti ki Altın Orda kendine gelemedi, daha kısa bir önce diğer Cengizlilerin arasında silik olan Alguy’nun şaşırtıcı cüretkâr hareketlerden apışıp kaldı.

Berke Han kudurmuştu. Bunun Altın Orda’nın daha sonunun olmadığını anlıyordu ama çözülüş çok uzakta bir yerde değildi. Orda’nın topraklarını düşündüğü şekilde yırtılmış, diğer Cengizliler ile kenarlarında kesilmiş kocaman boğa derisinin koyun derisine dönüşebilecek vakti yakındı. Tüm mülkiyetindeki topraklarları kendini sadece Deşt-i Kıpçak bozkırı ile sınırlarsa eğer çökme kaçınılmazdır. Uçsuz bucaksız bozkır ama toprakları ancak otlar doğurur, ekmek, altın, ipek te alanıcak bir yer olmaz. Zenginlik giderse demek kuvvet te kalmaz.

Yeni müttefikler lazım, onlar da Orusutlar olabilirdi. Onlar şimdilik itaatliydi ancak bir göçebenin hiçbir zaman tam olarak anlamadığı yerleşik orman halkının ne düşündüğünü, neyinplanladığını kim bilebilirdi?

Han, yaşlılığın amansızca yaklaştığını, arzuların ile imkânların gittikçe daha sık birbirilerine uymadığını hissediyordu. Uzak gelecek için bir şey kurmak için zaman yoktu artık. Ayrıca yıllarca üzerinde iktidara susadığı Altın Orda’yı bırakacak kimse yoktu. Berke’nin çocukları yoktu.

Birkaç gün sonra Berke han meclisi topladı. Orda’nın sınırları giderek daha huzursuz oluyordu, ulakların getirdiği endişe verici haberler ise bazen birbirine aykırıydı ve ondan daha çok korkuyorlardı.

Berke her şeyde büyük dedesinden örnek alırdı, meclisi de genelde sadece onunla önceden alınmış kararı açıklamak için toplatırdı. Bu kurala Batu da her zaman uyurdu.

Han meclisi yeni sarayda toplandı.

Parlak kırmızı Acem halısı ile döşenmiş podyunmda altın kürsüde Berke oturuyordu. Sarı Çin altından altın desenleri ile işlemeli elbiseleri hanın yüzünün sarılığı daha çok vurguluyordu. Saf altından yapılma ve pagodanın en şerefli yere konulmuş Budda’yı andırıyordu.

Salonda saygılı bir sessizlik vardı. Kürsüye daha yakın Cengizliler oturuyordu: Şeybani’nin oğlu Berhudar, Nogay laşkarkaşısı, Kulki’nin oğlu Sauk, Cengiz Han’ın küçük erkek kardeşi Hasara’nın torunu Congatbay. Sonra Noyanlar, emirler ve han meclisinelütfedip de davet edilmiş diğer zadegân yerleşirdi.

Berke toplananların üzerinde gözlerini uzun inceleyici bir biçimde dolaştırdı.

- Allah’ın iradesine göre ben Altın Orda’nın hâkimi Berke Han Meclisi açıyorum. Âmin, deyip kavuşturulmuş avuçlarını yüzünde gezdirdi.

Toplananlar bekleyiş içinde donakaldılar. Han şöyle konuştu:

- Bugün Altın Orda’nın birçok mühim ve ertelenmez işi vardır. Güneye Hülagû Han Cuci soyundan gelenler Berkencar ile Bilgütay oğlanları ve onların insanlarını kesip bütün İran ile Azerbaycan’ı ele geçirdi.

Doğuda da işler daha iyi gitmiyordur. Arık Böke ile Kubilay’ın savaşı başlattığından beri Maveraünnehir’de, Horasan’da ve Harezm’de durumlar bizim lehimize gelişmedi. Önceden Orda’ya karşı saygısızlık göstermediği Alguy, meşhur Baidar’ın evladı Çağatay ulusundan Ergene Hatun’u kovup kendini han olarak ilan etti. O Maveraünnehir’i ile Horasan’ı zaptetti, şimdi ise tümnleri Alguy’nun ayaklarına haremz’i atmaya hazırlar. Buhara’daki ve Semerkant’taki Naiblerimizi ile vergi toplayanlarımızı kılıçtan geçirmeyi cesaret etti. – Berke sustu, şiş şiş göz kapaklarının altından iğneli göz bebeklerini toplananların üzerinde gezdirdi. – Siz, en iyilerin en iyileri, en korkusuzların en korkusuzları ne dersiniz, kudretli Altın Orda bu hakaretleri sineye mi çeksin yoksa itaatsızlara karşı kılıcı mı sırısın? Belki sizlerden biri düşmanları cezalandırmak için başka bir yol gösterir?

Kimseye hana cevap veremedi. Kapı açıldı ve salona Salimgirey girdi. Meclisin gidişi bozmak korkunç bir suç sayılırdı. Buna, han için bir tehlikenin olduğu ya da ulağın çok mühim bir haber ile dörtnala geldiği takdirde sadece özlük muhafızlarının amiri cesaret edebilirdi.

Herkesin yüzbaşının ne diyeceğini bekliyordu.

- Konuş, Berke’nin kaşları burun köküsünden kavuştu, gözleri ise Salimgirey’in yüzüne dikildi.

O eğilerek selam verdi:

- Kötü haberler büyük han…

- Emrediyorum, konuş!, tekrarladı Berke. – Burada her şeyi bilebilecek olanlar toplandı.

- Karakurum’daki büyük Moğol hanı Arık Böke karargâhımıza bir şey bildirmeden Orusutların memleketine Şelkene Baskak komutanlığının altında müfrezeyi gönderdi. Savaşçılar Orusutlardan genellikle Orda’ya gönderilen haracı talep etmeye başladılar. Orusutlar itaatsızlık gösterdiler ve Şelkene Baskak müfrezesini kuşattılar. Ulak, müfrezeye yıkılışın tehdit ettiğini söyledi.

- Peki, yaşlı kurt Şelkene hala hayatta mı?, heyecanla sordu Berhudar.

- Demek oluyor ki evet, dedi Salimgirey, Orusutlara ıstırap çektiriyorsa eğer.

Berhudar yüzbaşının lafını ağzına tıkamak istiyordu. Cengizlinin konuştuğun zaman karışmak ona mı düştü ama Berke birdenbire amirane elini kaldırdı.

- Karakurum için hiçbir haraç yok, kesinlikle dedi han. Ulak, Orusutlara müfrezeyi tamamen kesebişeceğini iletsin. Diri bana sadece Şelkene Baskak lazım. Bunu kendin izle, yüzbaşı. Şelkene Baskak kürsünün ululuğu için çok şey yaptı, ben de onun Moğol bozkırlarına sağ dönmesini istiyorum.

Meclis üyeleri susuyorlardı. Berke’nin emri Karakurum ile tam bir kopmanın anlamına geliyordu. Herkez bunu uzun zamandır bekliyordu, bozuşukluk kaçınılmazdı, ama gene de olan herkes için beklenmedik gibi göründü.

Berhudar Cuci’nin torunlarından en büyüğü hakkını kullanarak şöyle dedi:

- Büyük han, bu kararı almakla Cengiz Han’ın ana vasiyetini bozuyorsunuz…

- Biliyorum ve aklımda tutuyorum bunu, kuru kuru dedi Berke.

- Böyle davranmak şart mı?

- Evet. Altın Orda’nın refahı için bu gereklidir.

Berke’nin bakışı yirmi yaşındaki Ülketay Noyan’a düştü. O, zamanında cengiz Han’ın oğlu Ögeday’ı yetiştiren Calairlerin emiri Kadan atabekin torunuydu. Babası Alcetay Ögeday’a sadakatle hizmet ederdi ve dürüstlüğü ve doğruluğu için emir unavanı ile ihsan edildi. Kurultayın beyaz koşmada Karakurum’da büyük Moğol hanı olarak Tüli’nin oğlu cesur Mengü’yü kaldırdığı sene Alcetay intikamdan korkmadan Cengizlilere şöyle dedi: “Her biriniz zamanında büyük Cengiz Han’ın vasiyetlerine uyarınca Ögeday’ın ahfatından herhangi bir canlı yaratığı han yapacağınıza dair ant içti. Bilindiği gibi, bir inek bile bu yaratığın basacağı yerde otu yemeye cesaret edemez, bir köpek ise izini koklamaya cüret edemez. Siz ise bugün yemini bozmuşsunuz.”

Kubilay ona şöyle bir yanıt verdi: “Evet, biz yemin etmiştik… Ama dedenin kaknunları ilk bozan Ögeday inenleriydi. Cengiz Han şöyle derdi: “Eğer torunlarımdan biri bir suç işlerse veya kanunlara saygı duymaktan vazgeçerse o zaman böyle bir kişiyi sadece torunlarım birlikte toplanıp yargılayabilirler.” Ögeday soyu ise kimseye sormadan Çağatay’ın torunu Altalu oğlanı katletti. Eğer senin için yeterli değilse daha fazla anlatacağım… Ölürken, halefi, küçük oğlu Şaramun’un yapmasını isteyen Ögeday kendisi değil miydi? Burada da soyundan gelenler beyaz koşmada Güyük’ü han olarak kaldırmakla kanunu ihlal ettiler.”

Bu asıl gerçekti, Alcetay da susmak zorunda kaldı.

Bu o zaman bu şekildeydi. Ayrıca şimdi Ulketay’a bakarak Berke, Cengizlilerin artık çoktan büyü dedesi ile kurulmuş düzenlere uymadığını düşündü, ama gerektiği zaman onları işine geldiği bir şekilde yorumluyorlar. Peki, kendi ulus, kendi hanlık, kendi çıkarlar daha yakındır.

Karakurum’dan ayrılmaya karar verdikten sonra ne pişmanlık ne de vicdan azabı çekiyordu Berke. Aksine, bu kararı alıp ve ilan edip o rahatlık hissetti. Artık gizli azaplar, ikircim yoktu. Bundan sonra Altın Orda tüm kararları kendi başına ihtiyatsızca Moğol büyük hanından dilenerek istemeden almadan verecektir. Ve de artık üretimin ile itaat altında halklarından toplanmış haracın bir kısmını merkez karargâhına yollamaya gerek yok.

Alınmış kararın doğruluğundan emin Berke meclis üyelerine hitap etti:

- Söyleyin bana, Moğolların büyük hanı şimdi kimdir: Kubilay mı Arık Böke mi? Onlar kendiler bu soruya cevap veremiyorlar. O zaman belki ikisine de mi haraç gönderme vaktimiz gelmiş? Hayır. Altın Orda bundan böyle kimse ile avını paylaşmaz. Hülagû’ya ve Alguy’a kılıç kadırmamız gerek ve bu nedenle askerimizi beslemek için biz kendimiz ele geçirilmiş topraklarından aldığımız sığır ile ekmeğe ihtiyaç duyacağız. Tümenleri donatmak ve cesur ve yiğit olanları ödüllendirmek için bize altın ve para lazım.

Meclis üyelerinin çoğu onaylarcasına başlarını salladılar, hanın bilgeliğini takdir ederek konuşmaya başladılar. Ve sadece Berhudar ile Sauk bir tek kelime söylemediler. Burada onlar en ihtiyarlardı ve Dünya Sarsıtıcısı ile kurulmuş imparatorluğun parlaklığını ve azametini iyi hatırda tutuyorlardı, Cengizlilerin arasında barışın egemen olduğu ve bir hedefin birleştirdiği zamanı da aklında tutuyorlardı. Eski askerler anlıyorlardı: şimdi Altın Orda’nın Karakurum’daki Moğol büyük hanlığından ayrıldığı zaman Moğol devletinin adası sallanmaya başladı ve Cengiz Han’ın beyaz dokuz kuyruklu sancağı artık hiçbir zaman etrafında güçlü ve tek bir orduyu kurmaz. Yakın felaketin önceden sezmesi havada uçuşuyordu. Altın Orda, Karakurum’un ana dayanağı ondan en zor zamanda yüzünü çevirdi. Lakin anlaşılan böylesini kader ile önceden belirlenmiştir zira dünyada yer alan her şey Allah’ın iradesindedir.

Bugün meclis uzun sürüyor. Hülagû’ya karşı Nogay’ın komutanlığının altında iyirmi bin askerin yöneltme kararı alındı, on binlik ordusunu ise Alguy’a karşı Berke kendisi sürecektir. Deşt-i Kıpçak aullarına ve göçebelik alanlarına ulaklar halka han kararını bildirmek, Kıpçakları, Mangutları, Bulgarları ve Altın Orda tarafından fethedilmiş diğer kabilelerin yiğitleri sefere çağırmak için dörtnala koştular.

Aynı gün akşam saraya nüker koşarak geldi ve Berke’nin ayaklarında yerlere kapanıp şöyle bağırmaya başladı:

- Yan büyük han! Size kötü bir haber getirdim!...

- Buraya ne zaman biri iyi haber ile gelir?, hınçla attı han, yüzünü de donuk bir sönüklük doldurdu, kötü bir ön sezme kalbini sıkıştırdı. Konuş. Ne oldu?

- Kuğularınızın biri öldürülmüştü!

İnançlı Berke ürperdi ve darbeden gerileyivercesine irkildi.

- Aramak! Suçluyu aramak! Onu, dünyada olabilecek en korkunç bir ölüme vereceğim!

Ancak aramalar nafileydi.

Kuğunun ölümü ile Berke’nin gönlünde karışık sızlayan bir endişe yerleşti. O önseziye benziyordu, yaşamaya, düşünmeye, hareket etmeye mani oluyordu. Bu kaderin bir işaretiydi, ama ne işareti, neden uyarıyordu? Belki Tanrı kendisi hana kutsal kuğuların biri öldüyse demek ki Berke’nin niyetlenmiş seferlerden biri başarısız olacağını söylüyuordu? O halde bir çıkış yolu bulmak gerekiyordu.

Han da buldu onu. Kendi yerine Alguy’a karşı giden ordu elebaşı olarak genç Noyanı Ülketay’ı tayin etti.

Bilge Berhudar hanı nazikçe uyarmaya çalıştı:

- Ülketay fazla gençtir. Daha iyirmi yaşında… Böyle bir işe gücü yeter mi?

Berke itiraz etti:

- Babalarımız emrimiz altına tümenleri teslim ettiği zaman senle biz kaç yaşındaydık? Ülketay gençtir ama onun savaşta yararlık gösterme büyük bir arzusu vardır. Ben ona inanıyorum…

Seferler için hazırlanma Orda’da eskiden beri kurulan düzenlere uyularak yürürdü, bu yüzden herkes ne yapması gerektiğini bilirdi, görevini de sürünceme olmadan ve gecikmeksizin büyük bir gayretle yerine getitirdi.

Berke hala her sabah kamış gölüne gelirdi ve uzun uzun yalnız kuğunun kasvetli ötüşlerini dinlerdi.

Yaklaşan felaket duygusu geçmiyordu. İnsanlar hanının her adımını dikkatle izliyorlardı ve onu anlamıyorlardı. Tüm Cengizliler gibi o hiçkimseye acımazdı ama neden o zaman han ölmüş kuğuya bu kadar üzülüyor ve hasret çekiyor? Sahiden yıllar mı Berke’nin kalbini yumuşattı?

Hayır. Hanın kalbi hala eskiden olduğu gibi kalıyordu ama şiddete susamış olan tüm Cengizlilerden daha çok asıl Berke’nin olduğunu kimse tahmin etmiyordu. Sadece onun ağabeyi Batu’nun sahip olduğu askeri becerileri yoktu yoksa çoktan toprağı çöle çevirir, içinde kan ırmağını akıtırdı.

Nogay ile Ülketay’ın tümenleri ile birlikte sefere çıktıktan bir hafta sonra, Salimgirey yüzbaşının Orusut topraklarına gezisi sırasında vekilliği eden sarı nüker hana kötü bir haber getirdi.

- Büyük han!, dedi o. Maveraünnehir’den ulak, Alguy ile Hülagû’nun onlara karşı başlatılmış seferi öğrenir öğrenmez Altın Orda’ya ait tüm zanaatçileri Buhara’nın şehir duvarlarının dışına kovulmasını emredip eşleri ve çocukları ile birlikte onları kılıçtan geçirdiğini bildirdi.

Haber hakikaten kötüydü ama Berke’nin gözleri kinci kinci parıldadı. Buhara’ya gezisi aklına geldi, gece, ona, Altın Orda büyük hanına talepte bulunmaya cesaret eden binlerce insanın başının üstündeki huzursuz ve endişe verici meşale ışığı aklına geldi. O zaman dar toprak boğazları gibi sokaklarda kapıldığı korkuyu hatırladı… İsyancılar cezasını buldular. Üzücü olan tek şey bu kıyımı kendisinin düzenlemediğidir.

Hanın sustuğunu görürek sarı nüker olan herşeyin önemi ona ulaşmadığını düşündü ve şöyle dedi:

- Onlar galiba bunu Altın Orda’nın harcı alınacak kimse olmasın diye yapmışlar, değil mi?

- Evet, öyledir, kayıtsızca kabul etti Berke. Zanaatçiler zaten Alguy’nun hükümdarlığı altındaydı. Onlardan yararı Altın Orda son zamanlar görmedi… Yakında zamanda birçok yeni kölemiz olur. Çok yakında…

Salimgirey ise o sırada atları ezerek Altın Orda’nın sınırlarından gittikçe uzaklaşıyordu. Hanın verdiği görevi yerine getirdi: Orusutlara Şelkene Baskak’ı öldürmeye izin vermedi. Lakin ona dünyada yaşamaya izin vermek için onu kurtarmadı. Artık genç olmayan ancak eskisi gibi kuvvetli ve geniş omuzlu, gür çatık kaşları ile Baskak önceden de olduğu gibi fethedilmiş halklara dehşet saçmaya devam ediyordu. Moğolların arasından bile gaddarlığı ile ayrılırdı. Şelkene Baskak’ın vergi toplayanların çıkageldiği yerde izbeler alev alev yanardı, kadınlar ile çocuklar çığlık atarlardı, canlı ve itaatsız olan her şey küllere dönerdi. Salimgirey, böyle bir isanın yaşamaması gerektiğini düşünüyordu. Fakat vakit kazanmak gerekiyordu.

Nihayet, her tarafta acele acele koşuşan Moğol müfrezeleri ile karşılaşabilecek Orusut topraklarını geçtiği zaman Salimgirey askerlerinden birini Berke’yi yerine getirilmiş göreve dair bilgilendirmek üzere Saray’a yolladı.

Aynı gece, Yüzbaşı Şelkene’yi sık ormana götürüp onu kılıç ile kesti. Şafak sökerken Salimgirey’e sadık olan kişilerden oluşan müfrezesi atlarını Kafkas Dağları’na doğru çevirdi. Yüzbaşı biliyordu, onun dönme haberi ile kandırımış Berke’nin ne olduğunu yakın zamanda sezmez ve adamları peşinden yollayana kadar müfreze artık uzaklara gider.

Salimgirey kaçışa hemen cesaret etmedi. Fakat durumlar, Orda’da daha fazla kalmak tehlikeli olduğu yönde gelişiyordu. Hanın adamaları, köleleri isyana kaldırmış siyaha bürünmüş adamı sebatla arıyorlardı. Henüz kimse onun Salimgirey olduğunu sezmiyordu ama halka her gün giderek daha sıkı bağlanırdı ve de o, hanın özlük muhafızlarının yüzbaşı bunu diğerlerden daha iyi görüyordu.

Semerkant’tan orada mollalara, işanlara ve hanlara karşı çıkan, halkı aldatan ve talan eden bir topluluğun baş gösterdiğine ve bu memnun olmayanların başında Tamdam adlı bir kişinin olduğuna dair söylentiler geliyordu. Salimgirey onun kim olduğu ile ilgili açıklamalara ihtiyaç duymuyordu.

Yüzbaşının pişman olduğu tek bir şey vardı, eski niyetini yani Berke Han’ı öldürmek gerçekleştirmediğidir. Ama anlaşılan her şey Allah’ın iradesindedir.

Salimgirey, Berke’nin onu sadece Şelkene Baskak’ı getireceği için beklemediğini henüz bilmiyordu. Halka kapandı. Hanın adamları artık yüzbaşıya işaret ettiler ve kölelerin isyanı ve Kolomon ile Kunduz’un firarı işinde onun parmağı olduğunu onaylacak kişileri buldular.

Altın Orda doğusunda yer alan topraklarda yangın ortalığı kasıp kavuruyordu.

Kubilay’dan yenilgiye uğrayıp ve ağabeyini hiçbir zaman yenemeyeceğini anlayıp Karakurum’daki Moğol büüyk hanı Arık Böke tümenlerini başka bir sözünden çıkan Alguy’a sürdü. Ordunun başında Kara Böke Noyanı ile rahmetli Mengü Han’ın oğlu Asutay vardı.

Önceden dil avcıları tarafından haber verilmiş Alguy ansızın Kara Böke’ye Sum Gölünde saldırdı. Savaşta Noyan kendisi öldü, ordusu ise bozkırda dağıtılmıştır.

Kolay zafer ile memnun, ihtiyatlılığı unutup Alguy sefer çadırlarını bulanık ve hızlı İli Nehri kıyılarında uzun bir istirahat için kurmasını emretti.

Dikkatsizliği için Alguy ağır cezalandırılmıştı. Asutay önderliğindeki Karakurum ordusunun ikinci kanadı pek hızlı gece yürüyüşünü gerçekşetirip deliçay gibi Alguy’nun kampı saldırdı. Han zor kurtuldu. Küçük bir müfreze ile o Doğu Türkistan’a firar etti.

Düşmanları ile uzun süreli mücadelede ilk başarıdan coşmuş Arık Böke kendisi yeni ordu ile geç sonbahar İli çukurluğuna, burada kışı geçirip Alguy’nun bozgunu tamamlamak ve kaybedilmiş malikâneleri Karakurum’un emri altına geri almak için geldi.

Arık Böke öfkeciydi ondan da kararları her zaman hesaplı değildi. Burada dik başlı İli kıyısında Kara Böke’nin ordusundan sağ kalanların üzerinde hükmü icra etmeye başladı. Acımadan birçok Noayanı onları tüm başarısızlıklarında suçlayarak hayattan etti.

Moğol büyük hanının böyle bir zalimliği görünce seferin başlangıçta ona iltihak etmiş göçebe kabilelerinin emirleri kışın gelmesi ile çeşitli bahaneler ile onu terk etmeye başladılar.

Bu seneki kış sert çıktı. Derin karlar İli Çölünü bürüdü, yemini her türlü koşullarda elde etmeye alışık Moğol atları bile arıklaşmaya başladı. Don çözülmesinin yerine müthiş soğuklar ile kasırga şiddetinde rüzgârlar geldi. Arık Böke’nin ordusundaki vaziyet her gün giderek daha zor hale geliyordu. Yerli halkın elinden Moğollar için yararlı olabilecek her şey alınmıştı ama bu da kurtarmadı. Bahara kadar ordusunda at hemen hemen kalmadı. Atsız Moğol artık savaşçı değildir, almak isteyen herkesin kolay avdır.

Büyük Cengiz Han’ın dokuz kuyruklu beyaz sancağının altına tüm Moğolları topladığından beri Moğolların ordusu hiçbir zaman böyle bir acınacak, içinden çıkılmaz duruma düşmemişti. Arık Böke Kubilay’dan aman dilemek zorunda kaldı ve galibinin insafına teslim oldu.

İkinci kez Kubilay erkek kardeşine merhamet gösterdi. Arık Böke’nin ve rahmetli Moğol büüyk hanının Mengü’nün oğlu Asutay’ın hayatlarını bağışladı, orduda lider olan kalan Noyanların ise kesilmesini emretti.

Doğu Türkistan’a kaçan Algu yeni orduyu toplayıp karısı olarak kendisi tarafından Çağatay ulusundan kovulmuş Kara Hülagû’nun dul eşi Erkene Hatun’u alıp Kubilay Han’a itaatlığını gösterdi ve böylece kendi üzerinde iktidarını kabul etti.

Talih ve şans Çağatay ulusunun yeni hükümdarının yüzüne güldüğünde Ülketay’ın ordusu Deşt-i Kıpçak bozkırlarında kışı geçirip Aşağı İtil bölgelerinden Sığanak, Otrar ve Suzak şehirlerinin tarafına hareket etti

Ona karşı Kubilay hamisinin güvenilir desteğini hissederek tümenlerini Alguy sürdü...

 

 

***

 

Kara haber Berke’nin kulaklarına sabah, abdestini alıp namazı kıldıktan sonra ulaştı. Yaralar içinde, yorgunlukta siyah ulak Altın Orda’nın ordusunun üç günlük savaşından sonra bozguna uğratılmış olduğunu, cesur Ülketay’ın ise savaş meydanında can verdiğini söyledi. Cüretkârlığın misillemesi olarak Alguy Altın Orda’ya ait Otrar şehri yakıp tahrip etti.

Ülketay’ın yenilişi Berke’nin hırslı planlarına ağır bir darbeydi. Herşey onun planladığı gibi başlamıyordu. Askerleri coşturmak, onları gelecek zor meydan savaşları için hazırlamak için en azından küçük bir zafer gerekliydi.

Belki bunu Tanrı kendisi istemiş? Sevdiği kuğu sebepsiz ölmedi ki. Bu yukarıdan bir işaret değil miydi?

Berke biliyordu: ilk kara haberin ardından kervandaki develer gibi diğerler de gelir. O yanılmadı.

Kısa bir süra sonra Alguy’un Yedisu bölgesini, Doğu Türkistan’ı, Maveraünnehir’i, Harezm’in yarısını ve Kuzey Afganistan’ı istila ettiği öğenildi.

Arık Böke ile Asutay’ın gönüllü olarak teslim olduktan ve Kubilay’dan bağımlığını kabul ettikten sonra Altın Orda ve Hülagû ilhanlığı hariç Cengiz Han’ın imparatorluğunun tüm toprakları ona ait oldu. Bundan böyle Moğolların asıl büyük hanı Kubilay oldu.

Kara düşünceler Berke’ye huzur vermiyordu. Düşman sayısı azaldı ama kalanlar daha çok güç ve kudret kazandı. Doğuda, Kubilay. Güneyde, Hülagû. Onların dış düşmanı çoktur ama Altın Orda da herkes için arzulanan bir avdır. Gerçi, artık Batu zamanlarında olduğu gibi değildir, o azameti yoktur: komşular lezzetli lokmalar ile çerezlenebildi, en zengin ve kalabalık toprakları dişleye dişleye kopardılar, ama gene de… Berke, ileride güçlü bir orduyu kuracağından emindi. Karnını iyice doyurmaya alışık ağız ve cömertçe almaya alışık el ziyanları kabul etmez.

Berke’yi başka bir şey rahatsız ediyordu. Kubilay’ın kendisini Çin İmparatoru olarak ilan edeceğine dair söylentiler geliyordu. Ondan sonra kim ona, Çin’de Moğolların büyük hanına, bundan böyle, onun Cengiz Han’ın kendisine benzettiğini ve dolayısıyla Moğol atının toynağının bastığı tüm toprakların kendisine tabi olduğunu beyan etmeye mani olur? Böyle bir şey gerçekten yer alırsa ne yapılmalıdır?

Hülagû da kuvvetli ve kurnaz kurttur. Acımasızca ve kararlıkla ayaklanmış Gurciler ile hesabını gördü o. Üstelik liderliğini Baybars eden Mısır Memlûkleri’nin üzerinde hâkim olursa o zaman bütün dünya Kubilay ile Hülagû’nun arasından bölünmüş olur. O zaman sıra Altın Orda’ya gelir.

Ancak şimdi, Orda’nın üzerinde bulutların yoğunlaştığı zaman Berke ilk defa han olmak ne kadar zor olduğunu anladı. Şöhrete düşkün, sadece şanı heyal eden o korkuyla Altın Orda’nın bayrağını düşürse gelecek kuşakların, Dünya Sarsıcısının torunları Cengizlilerin ne söyleceğini düşündü.

Gücüne göre bir copu seçmeyen mutlaka onu kendi kafasına düşürür. Onunla da böyle bir şey olmaz mı? Altın Orda tahtına boşuna tırmanmadı mı?

Uzun yıllar boyunca keskinleşmiş zekâ çıkış yolu arıyordu, hiç olmazsa bir kaçamak yolu açmaya çalışıyordu ama hepsi boşunaydı.

Son zamanlarda Berke her zamankinden daha sık korunan gölü ziyaret etmeye başladı. Burada düşüncelerden hiçbir şey alıkoymuyordu, kimse huzurunu ve yalnızlığı bozmaya cesaret edemezdi. Han insanları sevmezdi o yüzden hiçbir zaman dostluğu aramazdı ve hiçkimseye danışmazdı. O biliyordu: bozkırda kimseye sonuna kadar inanılmaz. Eğer zengiliği ve şöhrete ulaştıysan, dikkatli ol, çünkü etrafta sadece arkadaş postuna bürünen haset edenler ve düşmanlar vardır.

Bir gün, her zaman gibi göle gelip han hayretler içinde kaldı. Ayna gibi yüzeyde bir değil üç kuğu yüzüyordu. Onların nereden çıktığını han anlayamıyordu. Geçen yılki yavruları dönmüş, yalnız kuşu belada bırakmamış olmasın mı? Eğer bu böyle ise, o zaman Cengizlilerin, kanı birisanların arasında, bu zor zamanda onu destekeleyen biri çıkmaz mı? Hayır, güvenilir bir müttefiği aramak lazım. Tüli Han’ın üç oğlu olsun ama Cengiz Han’ın torunları çoktur, ayrıca Berke’ye olduğu gibi, kardeşlerin işlerini sevmeyenler de olur.

Hemen Ögeday’ın torunu Kaydu aklına geldi. Cuci soyundan olmamasının ne önemi var? Batu Han ile birlikte o zaman daha delikanlı Orusutlara karşı seferlere çıkardı. O cesur ve zeki bir savaşçıydı. Son yıllarda Çin ile Uygustan’ın arasında yer alan topraklarına sahipti. Kaydu, Cengizlilerin iç hesaplaşmalarına müdahele etmemeye çalışıyordu, ama tüm olayları büyük bir dikkatle izliyordu, çünkü onun ulusunun yanında Çağatay ulusu yer alıyordu ve de Alguy’un kuvvetlemesi ona da aynı şekilde sorunlar ile tehdit ediyordu. Kaydu’nun ordusunun dayanağı, Bekrinler ve ona tabi olan topraklarda göçebelik eden Kıpçak soylarıydı: Usunlar, Duğlatlar, Albanlar, Sıbanlar.

Kaydu Alguy’a baş eğmeyi ister istemez, bu da kaçınılmaz bir biçimde olmalı, eğer o kendisine layık rakiplerin yok olduğunu hissederse.

Kaydu’ya hemen güvenilir bir adamı göndermek ve onu kendi tarafına temayül etmeye çalışmak gerekiyordu.

Berke her zaman alametlere inanıyor. Bu üç kuğu da… Belki kader kendisi ona bir çare gösteriyordu? Sağlam bir ittifak gerekiyordu. Kendisi, Kaydu… Peki, üçüncü kim?

Üçüncüyü Berke uzun zamandır düşünüyordu, ta Altın Orda tahtına oturmaktan önce. İslam’ın bayrağı olmaya hayal ederek o büyük bir dikkatle Mısır’da olanlaır takip ediyordu. Memlûkler onun dayanağı olabilirlerdi. Onlar Müslümanlar ve Hıristiyanları destek eden Hülagû ile sürekli düşmanlıkta bulunuyorlar.

Eğer Baybars ile müttefiğin kuvvetlendirmesi başarıyla sonuçlanırsa o zaman ne Hülagû ne Alguy Altın Orda ile Memlûklerin karşısında dayanabilirler.

Berke’nin gölde üç kuğuyu gördüğü gün onun için neşeli bir gün oldu. Saraya döner dönmez Kaydu’dan elçiler geldi. Başlarında, ulus hükümdarının kızı, on sekiz yaşındaki Kutlun Şaga vardı. Korkusuzluğu ile askeri kahramanca davranışları hakkında efsaneler dolaşırdı. At üzerinde oturmayı ve ok kullanmasını öğrendiği zamandan beri Kutlun Şaga babasına tüm seferlerde sürekli eşlik ederdi. O güzeldi ve Moğollar ona Angriam yani ay gibi aydın adını verdiler.

Kutlun Şaga bekârdı ve dedikoducular Kaydu’nun onu sadece kızı gibi sevemdiğini iddia ediyorlardı.

Ziyafetten sonra, han ile Kutlun Şaga’nın yalnız kaldığındao gelişinin amacını anlattı ona. Kaydu, Alguy ile mücadele için yardım istiyordu.

Sabah Berke yanına jaurınşı <Jaurınşı, koyun kürekkemiğinde fal baka bir kâhindir.> çağırdı ve Kaydu’nun falına bakmayı rica etti. O, Kaydu’nun Algu’ya karşı hareketinin başarılı olacağını söyledi.

Bir hafta sonra, Kutlun Şaga, Çağatay ulusu ile sınırdaş olan Altın Orda’nın topraklaırnda askerlerin tümeni oluşturma hakkını alıp Berke’nin karargâhını terk etti. Ordunun ve ağır hediyeler ile yüklü kervanın başında Aygirim babasının ulusuna yola çıktı.

Kutlun Şaga’nın gittikten sonra daha bir hafta bile geçmeden Berke’nin karargâhına Mısır’dan elçiler geldiler.

Müzakerelerde, Baybars’ın sadece Hülagû’ya hareket edeceğini değil ama bütün Müslüman âleminin kâfirlere karşı gazayı, kutsal savaşı ilan edeceği kabul edildi. Bu savaşın beyaz sancağı Deşt-i Kıpçak topraklarında İslam’ın gayretli savuncusu Berke Han olacaktır.

Her şey mükemmel gidiyordu. Berke’ye yeniden kendi gücünden emin olma duygusu döndü, Altın Orda’nın vaziyeti de ona artık o kadar zor ve çaresiz gelmiyordu. Sadece dış değil ama iç düşmanlarını da düşünme vakti geldi. Han, birinin ona Salimgirey’in, Kolomon’un ve Kunduz’un kelesini getitirdiği takdirde cömertçe ödüllendirileceğini ilan etmesini emretti.

O sırada kaçaklar giderek Altın Orda’nın malikânelerinden daha uzağa gidiyorlardı. Müfrezesi her gün giderek büyüyordu, farklı milletlerden kaçak köleleri ona katılıyorlardı.

Alguy’nun mülkiyetlerinden üzücü haberler geliyordu. Yeni han, Memlukların Altın Orda’ya sefaretini öğrenince Müslümanlar ile zalimce hesabını gördü. Uzun zamandır Cengizlilerden kimse böyle bir katliamı düzenlememiştı: sadece etişkin erkekler değil kadınlar da, süt çocukları da toptan öldürmüştü.

O sırada Alguy’nun karısı Ergene hatun öldü, o da ölümünün suçlusu Müslümanların olduğunu beyan etti.

Haberler üzücüydü ama Berke’yi onlar sevindiriyordu. Alguy’nun ne kadar çok kötülük yapıyorduysa o kadar çok Müslüman, handa tek ümidini ve dayanağını görerek Altın Orda’nın himayesini arıyorlardı.

Ancak boşuna inanıyordu Alguy kudretine. Güçlü rüzgâr bile yönünü değiştirir, yolu fırtına keserse eğer. Bu fırtına, Tarbagatay Dağlarında kendi sırasını sakin sakin bekleyen Kaydu oldu. O anlıyordu: ona ait ulusu kaybetmemek için hareket etme vakti geldi.

Kaydu cesur ve uzak görüşlü bir savaşçıydu. Batu ile müşterek seferler onun için boşuna geçmedi, büyük handan çok şey öğrendi ve benimsedi. Üstelik Mengü Han zamanlarında Karakurum’daki uzun hizmeti, onu olaylardan anlamayı, Cengizlilerin entrikalarını çözmeyi öğretti. Kaydu, çok kısa bir süre sonra eğer bir şey yapılmayacaksa Alguy ile Kubilay’ın hırslı ellerinin mutlaka ulusuna uzanacağını iyi anlıyordu.

Kaydu’ya ait topraklarda ilk yıllarında, hatırında Cengiz Han’ın altın dönemi, oğlu Ögeday’ın şanlı seferleri, Moğolların daha bir olduğu ve Dünya Sarsıtıcısının birbiriyle iç hesaplaşmalı  savaşa girmeye cesaret etmediği zamanda Mengü Han’ın makul yönetimiolan birçok savaşçı ve Noyan yerleşti. Moğol büyük hanlığının yüceliğinin çöktüğünü, bir zamanlar demir disiplin ile birleştirilmiş Moğol soylarının ise kâh bir kâh diğer Cengizlinin tarafını tuttuğunu izlemek onalara acı veriyordu.

Kaydu’nun Alguy ile savaşa hazırlarken onlardan yardım istediğinde sancağına daha silahı tutabilen herkes toplandı, tutamayanlar ise çocuklarını ve otrunlarını yolladılar. Orduya Bekrinler, uygurlar ve Kıpçaklar geldi. Kısa bir süre içinde Alguy ile Kubilay’a göğüsleyebilen güçleri toplayabildi. Birçok eski savaşçının olduğu ordu Cengiz Han’ın vasiyetlerine kutsal bir şekilde uyuyordu ve reisinin peşinden sonuna kadar gitmeye hazırlardı.

Kaydu tümenleri zekice ve akıllıca yönetmeyi bilirdi. Kısa boylu, geniş ve elmacık kemikleri çıkık yüzlü, yaşına rağmen hala sağlam, o, tipik Moğol çehresini koruyup annesinden bir şey kapmamış gibi görünüyordu. Kaydu’nun ne sakalı ne bıyığı vardı. Sert bronz çenesinde sadece dokuz kıl vardı, o da onları sürekli okşamayı severdi.

Babası Kâşi ayyaş olup şaraptan ölmüş. Kaydu kendisi ise kımızı bile içmezdi. Tüm oğullar ile torunların içtiği Ögeday soyunda bu çok seyrek raslanan bir olaydı. Karakter olarak Cengiz Han’a benzerdi. Her zaman açık zihni vardı, her işi de Kaydu duygusal atılımlara güvenmeyerek uzun uzun ve soğukkanlılıkla ölçüp biçerdi.

Dede babası gibi orduyu kamplara bölüp her birinin başında oğullarından birini koydu. Başkalara Kaydu güvenmiyordu. Kubilay’ın yolunu kesen kampın başında ikinci oğlu Orus vardı, Altın Orda sınırlarında üçüncü oğlu Baykagar duruyordu, dördüncü oğlu Sarban Hülagû’ya göğüs germeliydi. Kaydu kendisi ilk evladı Şapar ve küçük kızı Kutlun Şaga ile birlikte Alguy’nun ordusu ile görüşmeye hazırlanmaya başladı.

İyi haberler rüzgâr gibi Altın Orda’nın güney ve doğu ufuklarından kara bulutları dağıtıyordu. Berke Han, Allah’a ona bulunduğu lüftü için şükrederek büyük bir kurbanın sunmasını emretti: birçok çeşitli hayvan kesilmişti ve Orda karargâhı için görülmemiş bir toy <Toy, bayram, ziyafettir.> düzenlenmişti.

Hayat gökyüzüne benziyor. Kâh mavi ve aydın ama aniden bulutlar bürüyüverip gözlerden güneşi saklar, rüzgâr da hemen soğuk olur, ufukta ise şimşekler çarpar ve boğuk gök gürültüsü inlemeleri gelir.

Orda’da Kaydu’nun zaferi ve Nogay’ın başarıları münasebetiyle sevinç gürültüsü biter bitmez köpüğe batmış atın üzerinde süvari Rostov, Yaroslavl, Suzdal ve Velikiy Ustüg Orusut şehirlerinin isyan ettiğine dair tehditkâr bir haber getirdi. Ne Karakurum’a, ne Altın Orda’ya, ne Hanbalık’tan <Hanbalık, Pekin şehridir. Moğolca, Hoiyuv şehridir.> Kubilay Han’a sakinleri haraç ödemek istemiyordu.

Ulak şunu dedi: “Yangın, orusutların bütün memleketine yayılabilir.”

Haklıdır sanırım. Orusutların itaatsızlıkla Berke ilk defa karşılaşmıyordu ve her zaman iradelerini uzun bir süre için kırılmaya çalışırdı. Ama aynı zamanda dört şehrin ayaklandığı henüz olmamıştı. Burada gerçekten büyük bir yangın başlayabilir ve onunla başa çıkmak zor olur.

Orda’da Orusutlardan tüm kalbiyle kim nefret ediyor? Topraklarına cezalandırıcı Moğol kılıcı ile kimi göndermek lazım? Berkencar’ı mı? Ama o hasta ve bu işe şimdi gücü yetmez. Belki Batu’nun davrandığı gibi mi yapmak gerekiyor, knezlerin arasını bozmak? Onurlu knezlerin kurulmuş kapana kolayca düştüğü artık kaç sefer oldu?

Tüm hanların dönemlerinde Altın Orda en çok Orusutların birleşmesinden korkardı. Her sene giderek daha sık birbirinden kopuk toprakları birlikte toplamayı ve menfur boyunduruktan kurtulmayı hayal eden insanlar ortaya çıkarlardı. Sıradan halk Orda’ya hizmet etmeye hazır knezlere itaat etmeyi reddederlerdi.

Orusutların hayatı zor ve çekilmezdi. Yıkıcı akınlardan sonra Baskaklar gelirlerdi. Orda’da bu göreve en zalim, en acımasız savaşçılar atanırdı. Kelle vergisinden hariç bağlı knezlikler hasadın onuncu kısmını ve el edilen kürklerin yarısını vermek zorundaydı. Eğer biri talep edileni veremiyorduysa o zaman vergi toplayan, borçlunun gelecek sene faiz ile ödemesi üzerine Orda hazinesine gerekeni kendisi yatırırdı. Borçlu bu sefer de zamanında borcu ödeyemiyorduysa o zaman onu kölelik beklerdi. Bazen vergi tahsili yerli halktan güvenilir kişiler aracığıyla gerçekleşirdi. Böyle insanlara Orusutlar Besermenler (imansızlar) derlerdi, Kıpçaklar ise onlara Kırmanlar <Kırmanlar, tam olarak anlaşılmayan bir adtır. Kökünü “kıru” yani kesmek (toplayanların zalimliği kastediliyordur) Kıpçak sözcüğünden alabilir veya öşrün tam harman yerinden (kırman”, harman yeridir) alındığı içindir.>adını verdiler.

Moğol büyük hanı Mengü’nün hükümdarlığı sırasında vergi ile harç tahsilinin düzenlemesi için Orusut topraklarına Pısık Berke adlı bir kişi gönderilmişti. Kurnaz ve kindar o bir zamanlar Yelüy Çutsay adlı bir Çinli’ye Ögeday’ın baş müsteşarına hizmet ederdi.

Pısık Berke tüm Orusut Knezliklerinin nüfus ve hayvan sayımı yapamaya karar verdi. Aynı şeyi özgür Novgorod’dan da talep etti. Sartak Han’ın hükümdarlığı sırasında vergi ile harçtan muaf kılınmış Novgorodlular karşı durdu. Ama durumlar onların lehine gelişmiyordu. Sınırlarda hala Alman şövalyeleri duruyorlardı ve Karakurum ve Altın Orda ile bozuşmak tehlikeliydi. Boyarların baskısı altında Novgorod sayımı yapmaya karar verdi.

Orusut şehirleri hoşnutsuzluk ile fıkır fıkır kaynıyordu. Baskak Kitak, Müslümanlığı kabul etmiş eski keşiş İzosim’in yardımıyla karargâhını Yaroslavl’de kurup Orusutların boğazındaki vergi ile harç ilmiğini gittikçe daha sıkı sıkıyordu. Köleler katar katar Buhara, Semerkant ve İstanbul esir pazarlarına geçti.

İşte şimdi şehirler ayaklandı. Uzun bir süre düşünüyordu Berke bastırmaya kimi göndereceğini. Seçim Saukауa düştü. Han Orustulara karşı nefretini biliyordu onun için eski müsteşarın her şeyi gerektiği gibi yapacağından emindi.

 

 

***

 

Beş binlik ordu Büyük Rostov duvarlarına şafak sökerken yaklaştı. Orusutlara Moğol kılıcının ürkütücü gücünü göstermesi gereken yolundaki ilk şehirdi.

Sefer çadırlarının kurulmasını emredip Sauk biraz kestirdi, beyaz çadırından yeniden çıktığında da güneş artık şehrin kilise kubbelerinin üzerinde var gücüyle oynaşıyordu.

O an Sauk yetmiş yaşındaki bir ihtiyara hiç benzemiyordu. Hareketler hızlı oldu, gözleri açık ve genç bir biçimde bakıyordu. Nihayet, Orusutlardan tümüyle intikam alabilecek gün gelmişti.

- Buraya Kablan Noyanını çağırın!, emretti Sauk.

Çevik nüker kavislihançeri kınına sokup emrini yerine getirmeye koştu.

Sauk düşüncelere dalıp önündeki şehre bakıyordu. Ama uzun bir süre bu günü beklemek zorunda kaldı. Dah dün Orda’da ondan daha sakin ve silik bir adam yoktu. Çoğu, han müsteşarı unvanını da Sauk’un tamamen raslantı sonucu olarak aldığını düşünürlerdi. Hana bir tavsiye verirken o hiçbir zaman sesini yükseltmezdi, ayrıca eğer Berke kabul etmiyorduysa ya da memnuniyetsizliği gösteriyorduysa hemen susardı. İnsanlar, bazen, Sauk için hanın nasıl bir karar alacağı hiç fark etmediğini düşünürlerdi ama bu hiç böyle değildi. O sadece düşüncelerini gizlemeyi iyi öğrendi, içinde ise bütün ömrü boyunca ufak umut ışığı sönmeyerek yanıyordu.

Sauk Cengiz Han’ın torunlarına aitti, peki, onlardan kim iktidarı hayal etmiyordu, halkları yönetmeyi, yeni toprakları fethetmeyi ve durmadan talih ve şan ışınlarında yıkanmayı hayal etmiyordu?

Daha on yedi yaşında Sauk bu amacın neredeyse ulaşılmaz olduğunu anladı. Babası Kulkan Kolomna Orusut şehrinin ele geçirilmesi sırasından can verdi. Annesi, Kulan Hatun, Cengiz Han’ın en küçük karısıydı. Ne soyunu ne kabilesini hatırlıyordu. Daha büyük eşlerden gelen Cengizlilerin hiç kimsenin ona yol veremeceği belliydi; ayrıca Orda’da annesi tarafından, gelecekteki taht mücadalesi sırasında güvenebilecek akarabaları yoktu. Babası hayatta olsaydı…

Çok kısa bir süre içinde Sauk, diğer Cengizlilerin arasından kendini göstermeyi yardım edebilecek özel becerilerin olmadığını anladı. Ama gizli hayal gene onu bırakmıyordu ve içini yakıyordu. Ve gene babasını düşünüyordu ve Orusutlar hayatını almasaylardı her şey başka türlü olacağına inanırdı. Babası korkusuz savaşçıydı. Böyle anlarda Sauk Orusutlardan öfkeli bir biçimde nefret ederdi ve onları, planlarının ve ümitlerinin çöküşünün tek suçlusu sayılırdı.

Yıllar geçtikçe içinde yeni bir duygu oluştu: babasının ve kendisinin intikamını alma arzusu. Bunun için Orusut topraklarına seferlere katılma her fırsatını kullanırdı. Ama doğuştan yoksa komutan becerileri nereden alınır? Üç defa Sauk savaşçı müfrezelerinin başına geçmişti ama hiçbir defasında başında başarı yıldızı yanmadı. Üç defa sadece hızlı at onu ölüm ilmiğinden kurtarmıştı.

Batu ve diğer Cengizliler Sauk’un savaşlara ve akınlara yönelik becerisizliği görerek, içine kapanıklığını ve suskunluğu hesaba katarak onu Orda karargâhında müsteşar olarak bırakmaya karar verdiler.

Bu daha bir yenilgiydi, kudret ve ihtişam son ümitlerinin yıkılışıydı. Hışım ve yeis istila etti Sauk’u. İçinde her şey fıkır fıkır kaynardı, diğer Cengizlilerin her sözünde ve davranışında alaylı bir gülümsemeyi görürdü ama on kendine hakım olmayı bilerek yeni görevden oldukça memnunmuş gibi gösterdi. Sadece Orusutlara karşı kinini saklayamıyordu, o yüzden her fırsatta hanlara onları yok etmeyi tavsiye ederdi.

Şimdi ise itaatsız Orusut şehrine bakaraken Sauk aniden Novgorod elçilerinin Orda’ya, Sartak Han’a gelişini net olarak hatırladı. Lanet kâfirler babasını öldürdüler, onlar da kendisini de takip ediyorlardı. Tam o zaman, sarı sakallı Svyatoslav ile ikram edilmiş bir kupa zehirli şarabı az kaldı içecekti. Sauk, şarabın zehrili olduğunu bilseydi ona hiçbir zaman dokunmazdı. Ama her şeyin suçlucu Orusuttu, onun gözleriydi. Nasıl bir kin dolu bakışla bakıyordu eski savaşçı Moğollara! Hareketinde bir meydan okuma vardı, mütekabil nefret ile tutuşup Sauk, onu hiçbir zaman terk etmeyen korkuyu yenip kupayı aldı.

Bugün her şey başkadır. Korku yok. Arkasında her el işaretine, her sözüne itaat etmeye hazır beş bin yakındaki meydan savaşından ve gelecek avından parlayan gözleri ile yiğit asker var. Yaşlılıkta da olsun ama Orusut topraklarında ölmüş babasının kanlı yasını tutmak onun elinde olduğu vakti geldi. İtaatsız şehirleri çiğnecek, onları küllere dönüştürecek ve Altın Orda’ya zıt gitmek için onlar artık asla küllerden doğmazlar.

Sauk bir anda, bir zaman eline sarı sakallı Svyatoslav Orusutunun geçerse iyi olacağını düşündü. Orusutlardan neden bu kadar nefret ettiğini söylemek zorunda bırakırdı. Ona o zehirli şarap kupasını hatırlatırdı…

Hızlı koşudan soluk soluğa kalmış, kavislihançer ile tangırdayarak çadıra büyük ve şişman Kablan Noyanı yaklaştı.

Sauk şöyle dedi:

- Bizi sefere gönderirken büyük Berke Han şehri yıkmadan önce Orusutlara ne istediklerini sormamızı emretti. Yüz asker alıp onlara var. Eğer istedikleri bizimkiler ile uyumlu olmadığını sayarsan o zaman Orusutlara, bizimle harbetmek için kale kapılarının dışına çıkmalarını söyle. Kabul etmezlerse şehri yakmak, kendileri ise korkunç ölüme vermek ile tehdit et.

- Emredersiniz…

Kablan Noyan askerlerine hemen gitmeye kalktı.

Ancak öğlen döndü.

- Emrettiğinizi yerine getiridm…

- Konuş. Dinliyorum

- Yarın bu saatte Orusutlar şehirden çıkarlar.

Bir an için Sauk korktu. İçinde bir yerde bu meydan savaşını istiyordu ve ondan korkuyordu çünkü hatırında gençliğinde aldığı acı dersler aklındaydı.

- Onlar bize itaatlığını göstermek istemediler mi?

- Hayır., Kablan Noyan büyük ve ağır başını eğdi. Knezin nerede olduğunu öğrenemedim. Onlara yakın insanlar ise yakalandı ve kuyuya atıldı. Ayaktakımı isyan ediyor. Hepsini Rostislav adlı bir papaz yönetiyor, müsteşarı ise Novgorod’dan Svyatoslav. Kardeşler olduğunu söylerler. Ayaklananlar Kitak’ı zencirlere vurdular, inancımız kabul eden İzosim’i idam ettiler. Şehirliler şöyle dediler: “Kitak’ı istiyorsanız o zaman alın onu ama ne harç ne vergi size artık vermeyeceğiz.”

- Başka ne diyorlardı?

- Onlara Besermenleri asla göndermemizi talep ediyorlardı.

- Peki, sen ne dedin onlara?

- Ben, böyle bir şey olmaz diye cevap verdim. Kitak’ı azad etmelerini, isyanı bitirmelerini emrettim… Bunu yapmazlarsa eğer onları ölüme vereceğiz.

- Onlar sana ne cevabı verdiler?

- Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir., Kablan Noyanı duraksadı. Onları hiçbir şey durdurmaz diye düşünüyorum…

- Düşman çok mu?

- Hayır. Sadece şehirliler ve yakındaki köylerden geleneler. Ellerine ne geçtiyse onunla silahlılardır…

- Sen ne teklif edersin? Nasıl davranmalıyız?

- Şimdi yapabileceğimizi neden erteleyelim? Şehir hücmü başlatmak gerekir. Yoksa kim bilir başka şehirlerden yardım alıyorlar mı? Bugünkü Orustular dünkü değiller. Ben gördüm bunu. Soyunmuş olan korkmaz ve mutlaka suya girer. Orusutların korkusu yoktur bu nedenle oyalamamak lazım.

- Öyle olsun, kurumlu bir tavırla kabul etti Sauk. Fikirlerimi bildin.

Gırtlaksı çığlıklar yayılıverdi Moğolların kampının üzerinde. Koşuşmaya, yüpürmeye başladı insanlar. Telaşla ve keskin bir sesle kişnelerdi atlar.

- İleri!, diye emretti Sauk. Büyük Cengiz Han’ın aruahdenilen ruhu bize yardım etsin!

Hücum azgın ve kısaydı. Kızıl ayın siyah Orusut ormanlarının üzerinde yükseldiği zaman şehir kocaman bir odun yığını gibi alev alev yanıyordu. Ama gece de kıpkırmızı alevden aydınlanmış ta şafak sökene kadar demir demire değerek çalardı, oklar ince ince keskin çığlıklar koparırdı, atlar kişnelerdi ve savaşanların azgın sesleri uzak yıldızlara uzaklaşırdı.

Şehir sakinleri Moğollara karşı dayanamayacaklarını görerek Kitak’ı ve diğer esirleri öldürdüler. Hayatları için korkmadan sonuna kadar dövüşüyorlardı zira ölümün artık onların köle olmaktan vazgeçme tek bir imkânı olduğunu biliyorlardı.

Şafak sökerken yakalanabildiği herkesi Moğollar şehir ana meydanına sürüp topladılar. Etrafta izbelerin yerinde siyah odun yığınları tütüyordu ve yangının pis kokulu dumanı akçıl sabah gökyüzüne yükseliyordu.

Yaralar, kanlar için kalmış insanlar birbirine sımsıkışık sokulup ve müthiş insanüstü yorgunlukta başka bir şey görmedi yüzlerinde Sauk.

O at üzerinde oturuyordu ve Orusutlarda en azından bir olsun korku göstermesini görmeye çalışıyordu ama o yoktu bu da Moğolu çıldırıyordu.

Sauk’un gözleri iki uzun boylu sarı sakallı ihtiyarın yüzlerinde durdu. Açık ak başlar, durduğu kalın ve sağlam yapılı boy bosları sıradan şehirlilerin olmadığını söylüyordu.

Sauk dikkatle baktı. İhtiyarlardan biri ona tanıdık geldi ve atın dizgine dokunup ona yaklaştı. Kamçının ucu ile esirin çenesini kaldırdı.

Hayır, Sauk yanılamazdı. Bu, meydan savaşının arifesinde hatırladığı Svyatoslav’dı. Soluk ihtiyarlık dudaklarına tebessüm dokundu:

- Görüyor musun, Orusut, biz yine görüştük...

İhtiyar savaşçının tamamen bereler içinde şişmin yüzü kıpıdamadı.

- Görüyorum. Demek, kısmetmiş...

Sauk Svyatoslav’ın kin besleyen ağır bakışına dayanamadı ve gözlerini ondan aldı.

- Şimdi kendin ellerin ile yaptığına bakacaksın. Orusutları öfkelendirdin. Onlar bunun için hayatları ile öderler. Böyle her zaman ve Moğollara karşı çıkmaya cesaret eden herkes ile olacak.

Svyatoslav bir şey cevap vermedi. Sauk hızlıca atını çevirip intikamını gerçekleştirmek için önceki yere gitti.

Gürbüz askerler kalabalıktan esirleri, eline ilk geçeni sürükleyerek çıkarıyorlardı. Czayı Sauk kendisi kesiyordu.

- Kes, diye atardı.

Atlı cellat, artık genç olmayan ama kudretli yapılı bir Moğol kınından kavislihançeri sıyırıp üzenginde yarım kalkıp esiri germe ile omuzdan bele kadar yarıyordu.

Kaplan Noyanı her çevik vuruştan sonra gözlerini kısardı ve takdirini göstererek memnun memnun dilini şapırdatırdı.

Bazen değişiklik olsun diye Sauk şöyle emrederdi:

- Moğol usulu ile öldürün.

Bu sefer cellatların rölü diğer savaşçılar gerçekleştirirlerdi. Hükümlüyü kapıp yüzükoyun yere atıp topuklarını ensesine bükerlerdi. Kısa bir çığlık, kırılmış omurganın kütürtüsü ve cansız beden bir yana sürükleliyorlardı.

- Kesin...

- Moğol usulune göre öldürün...

Sauk’un kısa sakin emirleri mahkûm insanlara düşerlerdi.

Sauk büyük sevinç duyuyordu. İşte bu, babasına ve kendi başarısız hayatına layık bir intikamdır. Lanet Orusutular! Önceden Moğol hanlarının cezayı kesitirirken sadece görüyordu bugün ise o kendi onu gerçekleştiriyordu. Titresinler! Onunla Mmahsus hayatta bırakılacak olanlar başkalarına intikamını anlatsınlar ve gelecek kuşaklarına “Sauk” adını iletsinler. Orusutlar, Tanrı’nınta kendisinin onlara köle olma kaderini hazırladığını, her itaatsızlığı için hayatı ile ödeşeceklerini kabul etmeliler, sonsuza kadar hatırlamalılar. Moğolların kudreti büyüktür, kalpleri ise taştandır, ne acıma ne merhamet duygusunu bilirler.

Ceset yığını büyüyordu. Meydanın üzerinden yangının pis kokusu ve sıcak insan kanının kokusu uçuşuyordu.

Sıra kardeşlerin ihtiyarlarına geldiğinde Kablan Noyanı Sauk’a eğilip şöyle dedi:

- Bunlar isyan kışkırtıcılarıdır. Rostislav ve Svyatoslav...

- Biliyorum., deyip Sauk duraksadı. Şehrin ele geçirilmesi sırasında kaç askerimiz öldü?

- İki bin...

Sauk yüzünü buruşturdu:

- Bu ihtiyarlardan kimin yaşı daha küçük?

- Rostislav... O altmış yedi yaşında...

- Onları yan yana koyun.

Askerler Sauk’un emrini yerine getirdiler. O da kardeşlerin yüzlerine uzun uzun dikkatli bakıyordu.

- Küçük kardeşini çok mu seviyorsun?, aniden sordu o Svyatoslav’a.

- Evet...

- Peki...

Sauk düşünceye daldı. On iki yıl önce Beşbalık’ta olan olayı hatırladı.

Uygur emiri Baurçin inancına göre Hıristiyan olup, Ögeday’ın hanımlarının biri Oğul Gaymış emrine itaat ederek Uygurların meskûn olan memlektelerde Müslümanların büyük kıymını düzenlemeliydi. Muhammed peygamberin izleyicilerin reisi Seyfüddin bunu öğrendi. Ama ne yapabilirdi? Sadece bir mucize Müslümanalrı kurtulabilirdi. Allah’ın iradesine göre de o gerçekleşti.

Baurçin, Oğul Gaymış’ın ta kendisinden emrin doğrulamasını bir daha duymak için Karakurum’a gitmeye karar verdi ama o zaman büyük hanı olarak Mengü ilan edilmişti. Seyfüddin, yeni Moğol hâkiminin dinsel hoşgörüsünü bilerek emirden erken davranıp yalvararak hanı Müslümanlara arka çıkmaya razı etti.

Baurçin Karakurum’a gelir gelmez yakalanıp zindana atılmıştı. Emir, Oğul Gaymış her şeyi itiraf edene kadar uzun bir süre kurduğunu itiraf etmiyordu. Akıbeti belliydi.

Mengü Han kendisi Baurçin’e idam hükmü verdi. Onu, daha kısa bir süre önce yönettiği Beşbalık’ta, herkesin gözlerinin önünde idam edilmesini emretti.

O-o-o! Sauk hala o zaman gördüğünü unutamıyor. Sadece Moğol, cesur ve acımasız savaşçı böyle bir şey icat edebilirdi.

Yakışıklı, endamlı, esmer çehreli Baurçin’i zincirlere vurulmuş halde idam yerine getirdiler. Münadi halka Mengü Han’ın iradesini bağırdı:

- Uygur emiri Baurçin’i cinai kasıt için Beşbalık’ta kesmek, gönül ve beden ile büyük han Mengü’ya sadık olan Müslümanları idam etmek. Bunu bıçak ile keserek ona en yakın insan yapmalı. İdamı gerçekleştiren onu yerini alır.

İki asker, Baurçin’i idamın gerçekleşeceği tepeye koydular. Ve hemen o an kalabalıktan genç siyah bıyıklı, yüzü emire çok benzeyen bir asker çıktı. O, öz kardeşi Urkenjem’di. Han sözlerini bağırmış münadi ona bıçağı uzattı. Cellatlar Baurçin’i iskeleye devirip ellerini ile ayaklarını bağladılar.

Urkenjem koyunu kesmeye hazırlanırmış gibi kardeşinin yanında bir diz çöküp münadiye beklenti içinde baktı. O başıyla işaret etti. Urkenjem acele etmeden sakin sakin Baurçin’in yüzüne eğilip büyük bir bıçak ile boğazından çarptı. Sonra üstünün tümüne kan sıçratılmış halde ayağa kalkıp kin dolu ve donmuş gözleri ile gene münadiye baktı. O, kölelerin ellerinden emirin iktidarını sembolize den kırmızı çapanı alıp onı katilin omuzlarına attı, başına da sansar kürkü ile işlenmiş boriği taktı.

Moğolların zalimliğine alışık insanlar böyle bir şey ilk defa görüyorlardı. Kalabalık sarsıntı içinde susuyordu ve sadece birkça emin olmayan ürkek ses şöyle bağırmaya denedi: “Şanın büyüsün emir!”

Yeni emir cellatlara kardeşin cesedini alsınlar diye işaret etti ve koşumunun tümü gümüş ile süslenmiş siyah rahvan ata binip Nükerlerinin başında şehre gitti.

Evet, bu tür şey unutulmaz. Sauk, o anlar sanki bir zamanlar görüdüğünü yeniden yaşamış gibiydi.

- Seninle tanışıyoruz, dedi o Svyatoslav’a. Sartak daha hayatta iken bir dastarhanın başında oturduğumuzu hatırlıyor musun? Bunun hatrına sana hayatı bağışlamak isterim. Fakat suçun ağırdır ve seni cezalandırmamak mümkün değil., Sauk duraksadı, gözlerini Svyatoslav’ın yüzüne dikti. Kendi ellerinle küçük kardeşi boğmalısın. O nasılsa her halde öldürülecektir. Eğer söylediğim gibi yaparsan sözüm söz hayatta kalırsın...

Yaşlı asker başını önüne eğip uzun bir süre susuyordu. Bulanık bir gözyaşı yel yanığı, yıllar ile kesilmiş yüzün üzerinden yuvarlandı.

- Öyle olsun, yavaş bir sesle dedi o. Askerlerine ellerimi çözmelerini emret.

Sauk’un gönlü büyük bir sevinç duuyordu. Böyle bir şeyi Orusutlar henüz görmemişlerdi, bilmiyorlardı. Bu günü sonsuza dek akıllarında tutsunlar. Fani dünyada başka türlü olabilir mi ki? Kim bir başkasının, hele ki bir mahkûmun uğruna canını vermeye cesaret eder? Can korkusu öz kandan daha değerlidir. Bu kanuna, Cengizliler bile, Tanrının ta kendisinin parmağı ile işaret edilmiş insanlar uyarlardı.

Korkunç bir intikamı düşündü Sauk Svyatoslav için. İnsanlar, ona, kardeşin öldürmesini asla affetmezler ve Tanrı ile ona ayrılan tüm yıllar boyunca bu, bir zamanlar güçlü savaşçı kendi halkı içinde dışlanmış olarak dolaşır.

Ölümden daha korkunç sadece yüzkarası olabilir. O, hiçbir şey ile yıkanmaz: ne davranışlar ile ne de sözler ile. O zaman şartı yerine getirip Svyatoslav yaşasın ama bundan böyle açık bir gün onun için karanlık bir gece olur, her hışırtı da onu, tıpkı vahşi bir hayvanı gibi orman sıklıklarına, insanlardan, yollardan ve patikalardan uzağa sürer. Canlı ölü, itaatsızlığı sadece düşünmeye cesaret eden herkese dehşet salarak Orusut memleketinde dolaşmaya başlar.

Sauk’un gözleri intikam ateşi ile yanıyordu.

- Çözün onu!, emretti o Nükerlere.

Onlar acele ederek emrini yerine getirdiler.

Aynı şekilde hala başını kaldırmadan, kıllı kementten morarmış ellerini yavaş yavaş ovarak duruyordu yaşlı savaşçı Sauk’un karşısında.

- E, ne duruyorsun!, sabırsızca dedi o.

Svyatoslav başını hızlıca kaldırıverdi. Bir an için iki ihtiyarın Orusut ile Moğolun gözleri buluştu. Birdenbire Svyatoslav ileriye fırladı. Attan düşen Sauk’un kırmızı çapanı kuş kanadı gibi havada pırıldadı.

Her şey o kadar hızlı oldu ki tek bir asker ne yerinden hareket etmeye ne elinden hançeri almaya yetişemedi. Sonunda atılıp Orusutu Sauk’tan aldıkları zaman her şey bitmişti. Korkunç bir şey oldu. Moğol, hareketsiz bir biçimde nemli, at toynakları ile perişan edilmiş yerde, çiğnenmiş ezilmiş gırtlak çıkıntısı ile yatıyordu.

- Yoldan! Çekilin yoldan!, kocaman aygırının göğsü ile Svyatoslav’ın üstüne yürüyerek bağırdı Kablan Noyanı.

Korku içinde ellerini yüzüne siper ederek Nükerler bir yana çekiliverdiler. Kavisli Moğol hançeri sabah güneşinin ışınları içinde azgın çığlıklar kopardı, keskin bir şekilde parıldadı...

 

 

***

 

Altın Orda’nın büyük hanı büyük bir sevinç duyuyordu. Nogay’ın tümenleri düşmanın direncini kolayca yenerek giderek daha fazla Azerbaycan’ın içlerine doğru ilerliyordu. Birkaç hafta içinde Kablan Noyanı Orusutlar ile hesabını gördü: itaatsız şehirleri yaktı, topraklarını kan ile doldurdu. İli Nehrinin yukarı kesimlerinden karargâha sevgili Kutlun Şaga geldi.

Yiğit askerler hanın namını yeni zaferler ile şöhret kazandırdığında han değilse kim sevinsin?

Han kötü bir ruh halini bilmemelidir çünkü tüm sevinçler gökyüzünün iradesi ile tek ona aittir. Kan dökülsün, yangın yerlerinde köleler ağlasınlar! Peki, bundan ne olacak? Gerçek Moğolun kalbi kan ile gözyaşlarını görünce sevinmeli.

Kayıplar da hiç önemli değil. Onun için zaferi kazananlardan çoğu ölmüşse bile! Şehit düşenlerin dünyada bir yerde ardından ağlayanların var olduğunu düşünmek neye yarar ki? Onların yerine diğerler gelirler: genç ve güçlü, onlar da hana sadakatle hizmet ederler ve her arzusuna ve emrine itaat ederler.

“Şehit düşenler unutlur ama zaferler yüzyıllar boyu kalır”, korku ve kuşkuları bilmeyen büyük Cengiz Han böyle derdi. Başka türlü olsaydı Moğollar asla en kuvvetli bir millet olmazdı.

Berke yeni zaferlere açtı o yüzden Kutlun Şaga’nın gelişi onu hem sevindiriyordu hem üzüyordu. Yeni güç ile genç bayana tutuşuvermiş duygu, onu, babasına Alguy ile savaşında yardım etmek için, hemen onun ulusuna gönderme arzusu ile sürekli içinde mücadele ediyordu.

Ama ihtiyatlılık bu sefer Kutlun Şaga’yı terk etmiş gibiydi. İli’nin yukarı kesimlerine Berke Han’ın verdiği ordusu ile geldiği zamana kadar geç olmuştu. Kendini gönül maceralarına verili burada çok şey değişti.

Zamanında Kaydu’dan yenik düştüğü şöhret düşkünü ve öfkeci Alguy buna boyun eğemiyordu. Yeni orduyu kurup Buhara ile Semerkant’ın emiri Musabek onu düşmanına sürdü.

Gene sarı İli Nehri’nin kıyılarında muharebe yer aldı. Hafif engebeli, kızgın güneşten sarı düzlükte rekipler buluştu. Arazi, Kaydu’nun Kıpçak süvarisinin hareketine elveriyormuş gibiydi ama son muharebelerde seyrekleşip artık önceki tehditkâr gücü göstermiyordu, Kutlun Şaga Berke Han’dan gelen yardım ile dönmez oldu.

Geri çekilmek geçti. Allah'ın iradesine güvenerek Kaydu tümenlerini Alguy’un orudusuna karşı sürdü...

Muharebe uzun değildi ama sıcaktı. Kaydu bozguna uğratılmış ordunun kalanları ile selametlerini kaçmakta bulmak zorunda kaldı.

Burada da Cengiz Han’dan inenlerin münakaşasına olay karıştı. Sıcak günlerin birinde Alguy kalp sektesinden ani vefat etti.

Çağatay ulusundaki çok şiddetli iktidar mücadelesi yenilenen gayretle patlak verdi. Yeni galipler artık Kaydu’nun ötesindeydi. Orduyu toplayıp ve akrabaları ile acımasızca hesabını görüp rahmetli Ergene Hatun’un oğlu Mübarek Şah kendisini yeni han olarak ilan etti.

Bu sırada Berke’den uzun zaman sabırsızlıkla beklenen yardımı alıp Kaydu orudusunu kuvvetlendirdi ve Yedisu bölgesi’nin nihai fethine başladı.

Hayat kervanı dur durak bilmeden ileri gidiyordu. Yeni patikaları da, yeni istikametleri seçiyordu kendine insanlar için anlaşılmaz ve esrarengiz Kader isimli bir kervanbaşı.

Domuz yılı, çekişmeler ve Cengiz Han’ın torunlarının arasındaki adavet yılında Çağatay oğlu Mutigen’den doğmuş Esen Tübe öldürülmüştü. Çocukları, Barak, Momun ve Basar ise bu sırada Çin’de Kubilay Han’da yetişiyordu. Aralarında en zeki ve en cüretkârolan Barak idi.

Büyük han Kubilay, Mübarek Şah’ın izinsiz, rizası olmadan Alguy’nun tahtının üstüne oturduğundan hoşnutsuz Barak’a Çağatay’ın ulusuna gidip kendinden menkul han ile birlikte yönetmesini emretti. Kubilay’ın elçisi Mübarek Şah’ın karargâhına gelip yeni hanın burada temelli yerleşmiş olduğunu ve ortak yönetim söz konusu bile mümkün olmayacağını görünce o bilgece davrandı: ziyaretinin gerçek sebebini gizleyip ve duygularına hâkim olup Mübarek Şah’tan yönetime Seyhun kıyılarında yayılmış babasının eski aymağı mütevazı bir şekilde istedi.

Çağatay’ın ulusunun yeni hakımı arkabasının ricasını merhametlice yerine getirdi. Barak ise, aymağa gelince bilge Kaydu gibi etrafında gayretle sadık adamları, akrabaları ve yakınları toplamaya başladı.

Belli etmeden yavaş yavaş o nüfuzlu Noyanları kendi tarafına çekerek güç biriktiriyordu. Barak’ın hareketleri ile tedirginleşmiş Mübarek Şah’ın karşısına çıktığında o Hocent’in yakınlarında hana karşılaştı ve sebatlı muharebede onu mağlup etti. Mübarek Şah kendisi esire alınmıştı. Han unvanını bir yıldan daha az bir süre taşıyıp iktidarını kaybetti ve tahtı Barak’a devretmek zorunda kaldı.

Ulustaki tüm zenginlikler ve bütün iktidar artık Barak’a ait idi. Diğer Cengizliler gibi o da onu kimse ile paylaşmaya niyetli değildi. O yüzden artık korku ve gereken hürmet olmadan bakıyordu yakında olmuş hamisine o tarafına.

Barak’ın yaptıklarını dikkatle izleyen Kubilay fazla ileri gitmiş akrabasını haddini bildirmeye, beklenmedik ve hızlı kalkışı için kime borçlu olduğunu hatırlatmaya karar verdi.

Moğolistan’ın bir kısmını da ihtiva eden Kuzey Kıbrıs’ın büyük hanının aziz hayalinin gerçekleşmesi için Çağatay’ın ulusuna giren toprakları itaat altında tutması gerekiyordu. Kubilay zamanla büyük Cengiz Han’ı egale etmeyi: Moğollar ile fethedilmiş tüm toprakları güçlü ve kuvvetli tek bir elin altında toplamayi ummuyordu. Bu sebepten de Barak’a doğru seçkin Moğol savaşçılarının altı binlik müfrezesini yolladı.

Fakat yeni han tehlikeden korkmadı ve otuz binlik ordusu ile karşısına hareket etti. Kubilay ile yollanmış müfreze meydan okumayı kabul etmedi ve mülkiyetindeki topraklarına geri çekildi. Kubilay intikamı ertelemeye karar verdi. Çin’deki olaylar onu bir süreliğine batı sınırlarında olanlardan uzaklaşmak zorunda bıraktı. Başarısından mutlu Barak ise Hotan şehrini harap edip tümenlerini Maveraünnehir’e çevirdi.

Hayat ona, huzur ve sükûn içinde geçiyormuş ve sadece başarılardan ile sevinçlerden oluşuyormuş gibi geliyordu. En yakındaki komşularından en büyük ve en güçlü Altın Orda idi ancak Berke Han anlaşılan malikânelerinde sakin sakin oturuyordu ve Çağatay ulusuna tehdit etmeye niyetli değildi. Kendi işleri ile meşgul olan ne Kubilay ne Hülagû artık Barak’ın işlerine müdahele gerişiminde bulunmadılar. Fakat huzur sadece dış huzuruydu.

Ulustaki iktidar kavgası sürerken Kaydu bütün Yedisu bölgesini zaptetti ve Barak’a ait topraklarına sımsıkı yaklaşıp Talas Irmağı’nın kıyılarına kadar ulaştı. Bu artık bir tehlike idi. Kolay zaferlerden coşmuş yeni han Kaydu’nun tümenlerine karşı harekete geçti.

Jeltoksan ayının ortasında <Jeltoksan, Aralık ayıdır.> orduları Talas’ın kıyısında toplandı. Kaydu kendisi hasta idi, muharebeyi de oğullarından biri yönetiyordu. Talih ondan yüzünü çevirdi. Savaşçıların büyük bir sayısını kaybedip geri çekilmek zorunda kaldı. Fakat Barak ta bozguna uğratılmış düşmanın takibine devam edemedi. Birdenbire kudurmuşçasına esen buz gibi soğuk rüzgârlar geldi, soğuklar bastırdı, Maveraünnehir ile Harezm’in bereketli ılık kışlarına alışık tümenleri de Yedisu bçlgesini terk etmek zorunda kaldı.

Barak, yazın gene Kaydu ile buluşmak ve tehlikeli komşu ile sonsuza kadar hesabını görme tam güveni ile ulusuna dönüyordu. Ama planlarının gerçekleşmesi nasip değilmiş. Barak’ın her gün gittikçe daha güçlü ve kuvvetli olmakla tedirginşelmiş Altın Orda Kaydu’nun yardımına elli binlik ordusunu gönderdi. Sert koşullara alışık, dayanıklı bozkır atlarının üzerinde ordunun esas kuvvetlerini oluşturan Kıpçaklar ile Alanlar Çağatay ulusunun topraklarına doğru harekete geçti. Tecrübeli büyük kumandan Altın Orda hanının kardeşi Berkenjar onları sürdürüyordu.

Nogay Azerbaycan’ın fethini hemen hemen tamamladı. Kara bürünmüş Orusut şehirleri ormanlarında saklandı ve sonsuza kadar Orda’ya itaatsızlığını gösterme düşüncesinden vazgeçmiş gibilerdi. Gene de Berke zaferin mesteden sevinci tatamadı.

Tümenleri Barak ile muharebeye hazırlarken hanın orta karısı öldü, o da genç hanımı, deve yavrusundaki gibi büyük ve çok güzel gözleri olan güzel Akcamal’ı aldı. O, Kıpçak bozkırlarının açıklıklarında dolaşan hesapsız at sürülerine sahip Argın soyundan bayın kızıydı. Berke iyi haberlerin beklentisi içinde yaşıyordu.

Ama bela artık başının üzerinde uçuşuyordu, Altın Orda hanı da onun çok yakın olduğunu bilmiyordu.

 

 

***

 

Moğolların hakkında ilk defa bir şey duyduğu zaman Kolomon sadece on yaşındaydı. Babası, meşhur Rumey ustası manastırlarının birini inşa ettiği Ermeniler ülkesinde yaşıyordu.

Korkunç söyletinler şehirler ile köylerin üzerinde dolaşmaya başladı. Pazarlarda, şaşkınlıktan ağızlarını açıp ve gözlerini fal taşı gibi açıp insanlar, kısa yeleli atların üzerinde güneşin doğduğu taraftan çok hızlı giden yabani süvarilerin hakkında hikâyeleri dinlerlerdi.

Söylentiler, güya sağanaklar ile getirilmiş hızlı vehayal meyal idi. İnsanlara onlara şaşırırdı ama ürkütücü savaşçıların derin boğazları ve vadiler ile yarılmış topraklarına geleceğine kimse inanmıyordu.

Kolomon’un babası hala manastırı inşa ediyordu, oğlan da günlerce yanındaydı. Babası duvarlara resim yaptığı boyaların harikulade oynaşması onu büyülüyordu ve taş yontucuların maharetle ve ustalıkla nasıl çalıştıklarını uzun uzun izleyebilirdi. Babası oğluna çizgilerin uyumunu öğretirdi ve çocuğa ne bilmek istediği her şeyi keşfetirirdi.

Ama bir gün gizemli Moğollar Kafkasya Dağları’nın eteklerinde ortaya çıktı. Söylentiler de artık söylentiler olmaktan vazgeçip korkunç bir gerçek oldu.

Sübedey ile Cebe Noyan tarafından sürdürülen Moğol tümenleri Harezm’den Kuzay İran’a geçtiler. Sırayla, Har, Kum, Zencan, Kazvin şehirleri alev alev yanmaya başladı. Fatihlerin zalimliğinden korkmuş Hamedan sakinleri Moğollardan çok büyük bir haraç verip kurtuldular.

Süvari için yeterince yem bulunduran Rey şehrinin yakınında kışı geçirip Moğollar baharın gelmesi ile Azerbaycan’a girdiler. Burda onlar ciddi bir direniş ile karşılaşmadılar ve atlarını Gürcistan’a döndürdüler. Gürcüler ile Ermeniler yabancılara karşı birleştirilmiş yirmi binlik ordusunu çıkardılar. Gürcistan çarı Laşa ve Atabek İvane onları yönetiyordu.

Ani şehrinin yakınında kıyasıya bir muharebe gerçekleşti. Burada da Moğollar en çok sevdikleri yönteme başvurdular. Cebe beş binlik müfrezesi ile pusuda yattı ana darbeyi ise üzerine Sübedey aldı. Muharebenin sonucu belli gibi görünüyordu: Moğollar yüz geri ettiler. Yalnızca Gürcülerin ile Ermenilerin savaş düzenlerinin ihlal edildiğinde Sübedey’ın süvarileri onlara yeniden yüzlerini çevirdi, cephe gerisine ise Cebe’nin kıtası vurdu.

Ağır kayıplara uğramış Laşa ile İvane geri çekilmek zorunda kaldılar. Ama ne Gürcüler ne Ermeniler yıkılmamıştı.

Savaş Tanrısı Sülde Moğollardan henüz yüzünü çevirmedi ama artık yakınlarda bir yerde bela dolaşıyordu. O zaman bilge Sübedey onu önsezermiş gibi zengin av ile yüklü ordusunun kuzeye döndürmesini emretti.

Şamahı’yı tarip edip Moğol tümenleri Derbent şehrinin yakınında durdular. Zaptedilemez, dağda kurulmuş kale onların Kıpçak bozkırlarına yolunu kesiyordu. Ta beşinci yüzyılda Sasanilerin hükümdarlığı sırasında inşa edilmiş Derbent artık Şirvanşahlar’a ait idi. Kale iyi tahkim edilmişti ve boşuna “Demir kapıları” olarak adlandırılmıyordu. Yanından ne güneye ne kuzeye tek bir kişi bile geçemezdi.

Cephe gerisinden Gürcülerin ile Ermenilerin kıtaları ile geriletilen Moğollar tuzağa düşmüş oldular. O zaman onlar elçisini Derbent hükümdarlarına yolladılar. Dostuluğu ve barışı rica ediyorlardı Sübedey ile Cebe, demir kapılarından geçme hakkı için bol ücreti teklif ediyorlardı.

Derbentliler tereddüt etti. On en soylu insan Moğollara müzakerelere başlamak için gittiler. Sübedey’in emri ile onlar yakalanmıştı ve onların biri kalanların gözlerinin önünde kılıçla öldürülmüştü.

Sağ kalanlara dolaşık yolu göstermesi emredilmişti. Aksi takdirde onların hepsini ölüm beklerdi.

Dağ sarplarında, gözle zor görülür patikalarda, tam bir yenilgiden kaçınarak Moğol tümenleri Kuzey Kafkasya topraklarına çıktı. Sübedey ile Cebe’nin ordusunun yolu, onların vatan Moğol bozkırlarına, Onon ile Kerülen kıyılarına dönene kadar uzun ve kanlı idi...

İstila genç Kolomon’u etkilemedi. Ailesi, Moğolların zaptedilemediği Ani şehrinin kalın duvarlarının arkasın siperlendi. Ama çok az yıl geçti ve o gene korkunç olaylara tanık oldu, gene kan akıyordu ve güneş yangın yerlerinin dumandan siyah oluyordu.

Kolomon o zaman artık on sekiz yaşındaydı. Bu sefer bela onu yanından geçmedi. Babasını Harezmliler yakaladılar, köleliğe sürükleyerek götürdüler, annesi öldü.

Kolomon yalnız kaldı ama o artık ustalığın sırlarına erdi ve inşa etmeyi bilirdi. Aynı babası gibi o monastırları ve kiliseleri kurardı.

Gürcülerin ile Ermenilerin topraklarının sınırları sakin değildi. Kısa aralıkların yerine sıcak çatışmalar gelirdi ve büyük bir fırtınanın yaklaştığını giderek daha çok hissediliyordu. İnsanlar sürekli bir korku içinde yaşıyordu, yakın felaketin gölgesi siyah kanatlarını Kafkasya Dağları’nın üzerinde artık açtı.

Kısa bir süre içinde, Sübedey ile Cebe’nin Kıpçak bozkırlarından döndükten sonra yetmiş iki yaşında büyük Cengiz Han vefat etti. Günlerinin sayılı olduğunu hissederek ölümünden bir yıl öncesinde Dünya Sarsıtıcısı, halefi, üçüncü oğlu Ögeday’ın olması için iradesini dile getirdi.

At yılında (1235) yeni Moğol hanı Cengiz Han’ın tüm torunları büyük kurultay için topladı.

Dünya Sarsıtıcısının işine devam etmesine ve korkusuz Moğol tümenlerinin Orusut topraklarına ve Doğu Avrupa’ya sürmesine karar verilmişti. Ana kuvvetlerini Batu Han yönetiyordu. Moğol ordusunun öbür, Curmagun’un komutanlığının altındaki dalı yeniden Kafkasya’yı fethetmeliydi.

Kurultayın kararı ile Batu’nun laşkarkaşı yani bütün ordunun başkanı rütbesi teyit edildi. Curmagun ise laşkarkaşı-tama oldu.

Sefer bittikten sonra onun sonsuza kadar fethedilmiş topraklarda kalması gerekiyordu. O yüzden onunla birlikte giden askerler yanlarına ailelerini alırlardı. Curmagun’un ordusunun peşinden kağnılardan ile yüklenmiş develerden oluşan kocaman ağırlık hareket ediyordu.

Onun emri altında kırk bin süvari, dört tümen vardı. Curmagun ile birlikte Cengiz Han’ın küçük hanımı Altınay Begim de sefere gitti.

Büyük han Ögeday laşkarkaşı-tama’yı şöyle öğütledi: “Sen her zaman bize saf sarı altını, altın desenler işlenmiş ipeği, ay incisini, kırmızı mercanları, uzun boyunlu atları ve bozca kahverengi Narları, yoğun yünlü Haçidetskiy develeri ve yük eşeklerini, yanı sıra hafif yükü taşıyabilen luusitskiy eşekleri gönder.”

Ertesi sene, maymun yılında Curmagun büyük bir kervanın eşliğinde kadınlar ve çocuklar ile birlikte Kafkasya’ya ulaştı.

Atropatena’nın yakınında Celâleddîn’nin ordusunu bozguna uğrattı. Harezmlilerin elebaşısı öldürülmüştü.

Altı uzun yıl aldı Jurmangun’dan Kafkasya’yı nihai olarak fethetmek. Mezbuhane bir şekilde direniyorlardı yeni istilaya Gürcüler, Ermeniler, Azerbaycanlılar, Alanlar, Osetler, Çerkesler. Her şehir kale olurdu ve uzun bir süre Moğollara boyun eğmezdi.

Böyle muharebelerden birinden sonra Kolomon’un hayatı beklenmedik biçimde değişti. Yirmi üç yaşındaydı fatihin kıllı kementinin onu eyerden kaptığında.

Ta Cengiz Han ile kurulmuş kanuna göre tüm esirler torunlarının aralarında dağıtılmıştı. Kolomon Mengü Temür’e düştü, yolu da Altın Orda’ya uzandı. Kuzey Kafkasya, Dünya Sarsıtıcısının vasiyetnamesine uyarınca artık Altın Orda’ya ait idi.

Moğollar atlarını Küçük Asya’ya döndürdüler. Muharebelerin büründe Curmagun yaralanmıştı, işitmesini kaybetti ve kısa bir süre içinde öldü. Yeni laşkarkaşı-tama Karakurum’un emriyle Baycu oldu. Kararlıkta ve zalimlikte öncekinden aşağı kalmıyordu. İradesine itaatli tümenler Rum Sultanlığı Selçuklular harekete geçti.

Emir II. Gıyaseddin Keyhüsrev, Kilikya Ermeni Kralı ile ortaklaşa, Yunanlar, Araplar, Franklar, Ermeniler ve Kürtlerden oluşan dev iki yüz binlik ücretli bir orduyu topladı. Düşmanlar Karin ile Ersincan şehirlerinin arasında buluştu. Otuz bin Moğol süvarisi inanılmaz bir şey gerçekleşmiş gibiydi: emirin ordusunu bozguna uğratılmıştı ve Rum Sultanlığı var olmaktan vazgeçti. Kadim kervan yolunda duran başkenti, pürsıhhat Kseriya şehri talan ve tahrip edilmişti.

Her şeyi gözleri ile görmüş ve halkını kurtarmayı isteyen Kilikya Kralı I. Hetum gönüllü olarak Moğollara boyun eğdi, büyük bir fidye verdi ve Baycu’nun ilk talebi üzerine ona ordu ile yardım etmeyi üstendi.

Domuz yılında (1256) Kafkasya ile İran, Cengiz Krallığının üçüncü büyük ulusunun hükümdarı olarak Tüli’nin üçüncü oğlu Hülagû tayin edilmişti.

Kısa bir süre içinde acıklı habergeldi: uzak Moğol bozkırlarında Mengü Han öldü. Cengiz Han’ın bıraktığı vasiyetleri Hülagû’ya cenaze törenine katılmak için hemen Karakurum’a gitmesini emrediyordu. O da böyle yaptı. Ordunun başında ise yokluğunun sırasında Ketboğa Noyan’ı koydu.

Mısır ordusunun başına olan Memluk Kutuz bunu anı kendisi için elverişli saydı ve Ayn Cumit çukurunda Ketboğa’nın ordusunu bozguna uğrattı.

Sonuna kadar zafer sevincini tatamadı. Mısır’a döndükten sonra, kendisini sultan olarak ilan etmiş eski köle Baybars Kıpçağı tarafından kılıç ile öldürülmüştü.

Yeni sultan ile dostuluğu Altın Orda hanı Berke arıyordu. baybars Müslüman idi, kâfirler ile gaddarca hesabını görürdü, üstelik bu da en önemlisi idi, o Hülagû’nun düşmanı idi.

Hülagû’nun saltanatı zalimdi. Ardı arkası kesilmeyen savaşları sürdürürdü ve bütün ağırlığı fethedilen halkların omuzlarına düştü. Gücünün üstünde olan haraç, seferlerine katılım sürekli hoşnutsuzluğa ve Moğollara karşı sık eylemlere yol açardı. O sürekli itaatsızlara karşı kıtaları göndermek zorunda idi. Yeni ulusun sınırları sakin değildi: Baybars saldırmak için fırsat kolluyordu.

Tam bu zaman Berke, Cengiz Han’ın vasiyetnamesine uyarınca Kafkasya’nın Altın Orda’ya ait olması gerektiğini herkese ilan edip Nogay’a yirmi binlik ordu ile Azerbaycan topraklarına girmesini emretti.

Kuzey Çin hanı Kubilay kardeşinin sıkıya geleceğini anlayarak Hülagû’nun yardımına otuz binlik orduyu yolladı.

Bunların hepsini Hülagû, Kunduz ve Salimgirey nereden bilsinler ki? Atlar onları Azerbaycan tarafına götürüyordu, onlar da kin besledikleri Altın Orda’da giderek uzaklaştıklarında kesinlikle emindiler. Çok yakında Berke’nin elini onalara ulaşamayacağı topraklar başlayacakmış gibi görünüyordu. Nasıl bilebilirler ki...

 

 

***

 

Kafkasya, İran, Irak ve Suriye topraklarına hâkim olan İlhan Hülagû, birçok güzel şehri gezdiği halde onlardan tek birinde bile olsun yerleşmeye heveslenmemişti. Onun tüm hareketlerinden Moğol olduğu anlaşılıyordu.

Kışın bütün yanındakileriyle bozkırlara göç ederdi, yazın ise çiçekli dağlar arasındaki vadilere çıkardı; orada da herhangi bir ırmağın kıyısında beğendiği bir yer seçip, ana karargâhının yurtalarının kurulmasını

Her işte dedesinin tüm vasiyetlerine titizlikle uyan Cengiz Han’ın tek torunuydu.Ayrıca, İran’a hâkim olan Hülagû sülalesinin torunlarından hiçbiri Moğol geleneklerine uymamaya cesaret edemezdi.“Hatun” adını bile sadece hükümdarların büyük karılarının taşıma hakkı vardı, iktidarı da onlardan doğmuş çocuklar tevarüs ederlerdi.Cengiz Han’dan başlayarak bütün ahfatı ilk eşlerini sadece Tatar, Konurat, Nayman, Kerait ve Oyrat soylarından alırlardı.Bu evliliklerden doğan çocukların ayırt edici özelliği zekâsının cevval oluşu ve yiğitliği idi.Konurat soyundan gelen Cengiz Han’ın eşinden Cuci, Çagatay, Ögeday, Tüli doğdular.Bu soyların kanı Ordu, Batu Han, Mengü, Hülagû, Kubilay, Arık Böke, Mengü Temür’ün damarlarında da akıyordu.

Nayman Noyan Buka Temür’ün kız kardeşi Ergene Hatun Cagatay’ın en çok sevdiği geliniydi. Kocası Kara Hülagû’nun ölümünden sonra uzun bir süre ulusu yönetmişti.

 

 

***

 

Fare yılı yaz başında (1264) Hülagû Orda’nın çadırlarının Tebriz şehrinin yakınlarında pek çok temiz ve buz gibi soğuk pınarların olduğu yerde kurulmasını emretti.

İlhan için zor zaman geldi. İki yandan iki güçlü el gibi boğazına Baybars ile Berke Han uzanıyorlardı. Her ikisi de tek bir hayal ile yaşıyorlardı: en kısa zamanda Hülagû ile hesabını görmek. Tabi olan topraklar da tedirgin idi. Halkın hoşnutsuzluğu büyüyordu, isyanların kızıltısı da giderek daha sık han yurtasının duvarlarının üzerinde savururdu.

Hülagû ödlek onluktan değildi. Bütün ömrü boyunca iktidar için savaşıyordu. Ellerinde sağlam bir sopa, güçlü ve sadık ordu olduğu sürece hiç kimse ve hiçbir şey hanlığı ciddi bir şekilde sallandırmayacağını biliyordu. Bu sopanın sadece yönetmesini bilmek gerekirdi. Son olaylar, ilhanın bu sopanın kullanmasını unutmadığını gösterdi.

İlhan rahatsızdı. Hastalık vücuduna iki senden daha fazla bir süre öncesinden yerleşti ama o ona yenilmemeye ve yatağa yatmamaya çalışıyordu, işlerden çekilmiyordu.

Erken ilkbaharda Hülagû, Kuzey Kafkasya tarafından gelen Nogay’ı karşılamaya hazırlanan orduyu ziyaret etti. Burada genellikle Kubilay’ın ona yolladığı askerler bulunuyordu. Kendi orudusunu erkek kardeşi Dokuz Hatun’un komutanlığının altına verdi. Onlar Baybars’a göğüs geriyorlardı.

Altın Orda’nın ordusunun laşkarkaşısı Nogay, Azerbaycan’ın topraklarına zamanında Sübedey ile Cebe’nin geldiği yolla gelmedi. Nogay, hızlı tümenlerini Derbent’e doğru Hazar Denizi’nin kuzey sahili boyunca sürdü.

Hülagû, Altın Orda’nın laşkarkaşısının böyle bir şeye cesaret edeceğini beklemiyordu. Zira bir zamanlar demir kapılar az kaldı Gürcü çarı tarafından geriletilen Moğol ordusunun yıkılış yeri olacaktı.

Fakat Nogay tam bu şekilde davrandı. Kış soğukları sırasında Derbent Nehri’nin buzu üzerinde askerlerini Şirvan geçidinden geçirdi ve ilhanın ilk, henüz küçük kıtalarını bozguna uğrattı.

Nogay’ın hareketleri Hülagû’yu uyanık olmaya sevketti: böylece sadece tecrübeli ve kararlı bir savaşçı davranabilirdi o yüzden ona karşı büyük orduyu harekete geçirdi.

Ama Nogay Denbent’i ele geçirip muharebeye girişmeye acele etmiyordu. Onu neyin tuttuğunu tahmin etmek zordu. İlhan, laşkarkaşının Altın Orda’dan takviyeyi beklediğine hükmetti ve yeni bir hata yaptı. Dağlarda savaşmaya alışık ve bilen askerlerin bir kısmını: Gürcüleri ile Ermenileri oğlunun yardımına yolladı. O zaman Nogay mahsus bu anı beklemiş gibi tümenlerini Hülagû’nun ordusuya karşı sürdü. Askerlerine, Derbent’te uzun oturuşun süresi içinde yaya muharebesinin ile şehir duvarlarının hücmu sürdümesi öğretilmişti o yüzden işte Nogay karşısına çıkan küçük kalelerin direncini kolayca yıktı.

İlhan için, ek ordusu olmadan Nogay’ın ileri gitmeye cesaret edemeyeceğini düşünerek hata yaptığının farkına varmak acıdır. Düşmana karşı acele ederek kendisi de harekete geçti ama artık geç olmuştu. Laşkarkaşının pek hızlı tümenleri artık Şirvan’ın dağ eteğindeki düzlüklerine ulaştılar, bu da Nogay’ın süvarisinin, ağırlıklı olarak yaya askerlerden oluşan Hülagû’nun ordusuna karşı yeniden üstünlük elde ettiğinin anlamına geliyordu.

Büyük tecrübesine rağmen Hülagû ilk muharebeyi kaybetti,ancak zamanında yardımına yetişen ordu onu tam bir yenilgiden kurtardı.

Yorgun ve kızgın döndü karargâhına ilhan. İlk defa böyle bir yenilgiye uğramıştı ve ilk defa ona, ordusunun eski gücü olmadığına dair acı düşünler gelmişti. Önceden o, Moğollar, Kıpçaklar, Türkmen Selçuklular ve Ceyhun kıyılarından diğer milletler gibi göçebe halklardan oluşurdu. Onlar güvenilirlerdi. Fethedilmiş yerli halklar ise hiçbir zaman iktidar için güvenilir bir dayanak olamazlar.

Hülagû, yarınnın endişesinin giderek onu daha çok kapladığını hissetti. Aklından tüm Noyanları geçiriyordu. Aralarında yeteneği, bir zamanlar kendisi memleketleri ve halkları fethetmeyi öğrendiği Sübedey ile Cebe’nin yeteneğine eşit olan tek biri bile bulunamadı.

Sarıca, Buralgi, Zagan var... Fakat Cengiz Han’da ya da Ögeday’da olduğu Noyanlardan uzaklardı. Noyanlar dağları yıkabilirlerdi ve taşları toza dönüştürebilirlerdi. Curmagun öldü, Baycu da artık yok.

Baycu Noyan... Onu öz dili öldürdü. Bir zamanlar tümenleri Bağdat’a sürerdi, sonra bütün İran’ı titretti. Bunu Gürcülerin ve Ermenilerin elleri ile yaptı ama bütün şanı, bütün başarıyı kendisine almak istedi.

Bu, Hülagû’nun ve tüm Cengizlilerin onuruna dokunuyordu.

İlhan, Noyan’a haddini bildirmeye çalışıyordu ama her şey boşuna idi. Sonra ise Hülagû’ya Baycu’nun şu sözleri ulaştı: eğer isterse o zaman bütün ordusu peşinden gelir ve ilhanın Orda’dan hiçbir şey kalmaz. Sabrı taştı. Hülagû Noyanın öldürülmesini emretti.

Sadece şimdi birdenbire geç kalmış bir fikir geldi: Baycu, belki de bunu sölememiş olabilir. Belki, gıpta edenler ona iftira atmış olabilir? Ama o zaman düşünmek için vakit yoktu çünkü askerler gerçekten Baycu’yu severlerdi, o laşkarkaşı-tama idi ve cömertlik ile emrindeki Noyanların kalplerini fethetmeyi bilirdi. Ceza gerçekleşti.

Şimdi, Nogay’ın herangi bir gün Şemaha duvarlarının altında ortaya çıkabilecek bu çetin zamanda nasıl da gerekliydi Baycu, bu da Kafkasya’nın büyük kısmı artık onun ellerinde olduğunun anlamına gelirdi ve onu bir zaman geri almaya mümkün olup olmadığını kimse tahmin etmeye girişmezdi.

Bir zamanlar onunla birlikte Kerulen kıyılarından gelen kırk binlik ordu Seferler ve muharebeler seyrek oldu. Moğolların çoğu eşleri olarak yerli kadınları aldı ve buradaki usullere göre yaşamaya başladılar.

Kubilay Han yardıma üç tümen verdi ama içinde asıl Moğol çok mu? Olanların da, kimi Nogay’a karşı kimi Baybars’a karşı gönderip bölünmesi gerekti.

Hastalık giderek daha sık belirleniyordu, Hülagû da artık Nogay’ı tutan ordunun başına kendisinin yerine kimin tayin edebileceğini düşünüyordu.

Uzun uykusuz geceler aklında Noyanlarını geçiriyordu, içinden her birinin meziyetlerini tartardı ve karşılaştırırdı. Elebaşı tecrübeli, kurnaz ve durumlar nasıl gelişirse gelişsin hızlı ve kararlıkla hareket etmeyi bilen olmalıdır. Şimdi Baycu çok işine yarardı...

Hülagû aniden oğlu, tümenbaşı Adak’ı hatırladı. İçine kuşkular düştü: cezalandırılmış babasının intikamı hırsı onu yakmıyor mu, ilhan ile tümüyle ödeşebilecek anı beklemiyor mu? Hemen de Hülagû kendini avuttu çünkü şunu biliyordu: hızlı yükseliş, büyük merhamet, şerefi ve şöhreti hayal eden insanın gönlündeki her yangını söndürür. Cengiz Han’ın torunları, insanlarda en yaralanabilir yerleri bulmayı bilirlerdi, dünkü düşmanları en sadık ve vefalı adamlara dönüştürmeyi bilirlerdi.

Çadıra Hülagû’nun en sevdiği hanımı, Dokuz Hatun girdi. İlhan, gayriihtiyari olarakl akıcı yürüyüşüne, esmer diri yüzüne hayran hayran bakmaya başladı. Babası Tülli Dokuz Hatun’u eş olarak aldığında o sadece on üç yaşındaydı. O zamandan beri otuz yıl geçti ama Dokuz Hatun güzelliğinden ve büyüleyiciliğinden bir şey kaybetmedi.

İlhana yaklaşıp ayaklarında diz çöktü ve telaşla yüzüne bakıverdi:

Büyük Han, kendini kötü mü hissediyorsun?

Hülagû yorgun bir şekilde eli yüzünde gezdirdi. Son zamanda hastalık gerçekten giderek daha sık ona kendini hatırlatırdı. Sabahları başı dönerdi ve kötü bir halsizlik bütün vücudunu kaplardı. Şefkatle Dokuz Hatun’a bakıp neşesiz neşesiz gülümsedi:

- Galiba, güç bana artık hiçbir zaman dönmez...

Dokuz Hatun ilhana gözlerini ayırmadan endişeli endişeli bakıyordu.

- Eğer hastalığını üzerime alabilseydim bunu düşünmeden yaaprdım...

Hülagû bu kadına inanıyordu. O ona hiç yalan söylemezdi. Tüm zorlukları ve mihnetleri onlar her zaman ikiye paylaşırlardı.

- Sen hastalanmamalısın..., yavaşça söyledi ilhan. En iyisi Orda’da hakkında yeni bir haber var mı diye anlat?

- Zaman daha bize karşı merhametlidir, diye söyledi Dokuz Hatun. Her şey eskisi gibi kalıyor. Savaşçıların kıtası dağlarda Altın Orda’dan kaçan Kıpçakları yakaladı. Aralarında Rumey, meşhur ustanın olduğunu söylüyorlar. O sarayları ve tapınakları inşa etmeyi biliyor. Hanımı ise...

- Kim dedi? Kendisi mi?

- Hayır. Onu bilen insanlar ortaya çıktı.

- Neden Berke Han’dan kaçtılar?

- Rumeyi anlamak kolay, vatanı özlüyordu, kadını da. Aşk dünyanın öbür ucuna götürebilir. Kıpçaklara ise kendin sor...

- Peki. Onlara çıkacağım.

Dokuz Hatun kurnazca gülümsedi:

- Büyük han yaşlanıyor... Kadın hakkında hiçbir şey sormadı...

- Geçti o zamanlar, somurtup dedi Hülagû.

İlhan, konuşmasında her zaman ölçülü ve kısa idi ama bugün yüzüne dikkatle bakarak Dokuz Hatun çökük gözleri, oyuk yanakları görünce Hülagû’nun gerçekten çok hasta olduğunu ve dünyevi zevklerin onu pek ilgilendirmediğini anladı. O yüreğinden hükümdarına acıdı.

Hülagû omuzlarına çapanı atıp çadırdan çıktı.

Esirler sıkışık küçük grup halinde duruyorlardı ve ilhanın ayağı girişte serilmiş parlak halıya bastığında onları koruyan Nükerler kılıç kınının vuruşları ile esirlere diz çöktürdüler. Hülagû’nun Dokuz Hatun’a kadın hakkında hiçbir şey sormadığına rağmen boz kazların sürüsünde beyaz kuğuyu gibi ilk tam onu gördü. İlhan, gözlerini diğerlerin yüzlerinde kaygısızca kaydırdı ve hemen Rumeyi ayırdı. Rumeyin ayırt edici özelliği geniş kaslı omuzlar, ince yüz idi, tüm esirler gibi Kıpçak elbiseleri giyinmiş olsa bile.

Hülagû’yu birden öfke kapladı. Bütün hayatı boyunca kendi hanlarından kaçan adamlardan nefret ederdi. Bu tür insanlar hiçbir işte ve hiçbir zaman güvenilmez idi. Onlar önceki sahibine ihanet ettiler, demek ki yenisinden de aynı kolaylıkla vazgeçerler. Kaçaklar, ilhanın fikrine göre yeryüzünde dolaşmamalı. Zor kısmet mi, vatan hasreti mi ya da başka bir şey mi, her ne olursa olsun, onları hanından gitmeye neyin tahrik ettiği muhim değildir.

Hülagû, Berke’den nefret ederdi ama sonuçta o bir handı. Hükümdarına ihanet etmekten daha alçakça ve korkunç ne olabilir? Yarın kaçağın ona sığınağı ve himayesini verene kin beslemeyeceğinden ve göğsüne hançer saplamayacağından kim emin olabilir? Esirler ölmelidir. Onların hepsi. Cengiz Han böyle vasiyet ederdi.

Hastalığın Hülagû’ya azap verdiği kadar o da etraftakilere karşı aynı derecede asık suratlı ve hoşgörüsüz davranırdı. Artık eskisinden daha sık öldürme emirleri verirdi. Başkaları öldürerek ilhan kendi günleri uzatıyormuş gibiydi. Yakın ölümünü bilerek dünyada kalan herhangi birine iyilik yapmak isteyen ve hayatta iken inandığı tanrıdan af dileyen tek bir Cengizli henüz olmamıştı. İlhana da böyle bir şey oldu. Başkaları öldürerek onların canları ile başucunda duran kendi ölümüne fidye verip kurtulmaya çalışıyormuş gibiydi.

Hülagû tekrar kadına baktı. Çiğnenmiş toprağa düşen siyah, şaşılacak kadar uzun saç örgüleri iki ipek parlak kurdeleye benzerdi. Böyle saç ögrülerini, ilhanın, güzelliği ile meşhur olan uzun boyunlu Acem kadınlarında bile gördüğü olmamıştı.

Hastalık içinde geçen uzun günleri boyunca ilk defa aklında aniden şehvetli bir düşünce uyandı: “Bu saç örgülerini elime bursaydım keşke!...”

Birdenbirelikten Hülagû gözlerini bile kapadı. Gönlünde bir şey oynadı ve esirlere ileride ne yapılacağına dair bir emir vermeden dönüp, genellikle emrinde olan Orda’nın işleri ile ilgili kararlar bağladığı çadırlara doğru yürüdü.

Girişte duran nüker ilhanın önünde fildişi ile işlenmiş oyma kapılarını açtı. Hülagû, birbirine bağlı üç çadırdan hızlıca geçip halılar ile serilmiş kürsüye oturdu.

Ama El Eltebir vezirine göz atıp şöyle buyurdu:

- Adak Noyanı çağırsınlar.

Üçüncü çadırdan ikinciye geçidinde duran nüker şöyle bağırdı:

- Adak Noyanı içeri alın!

Muhafızların sesleri birbirine ilhanın buyruğunu iletirlerdi:

- Adak Noyan girsin...

Adak, kısa boylu, neredeyse kareli omuzlu, yassı hareketsiz yüzünde seyrek, yeni çıkmaya başlayan sakal ile asıl bir Moğol’du. Hülagû ordusunda binlik başındaydı.

İlhana meydan okuma onu korkuttu.

Sonuçta, Hülagû, babası Baycu’yu infaz emrini vereli sadece üç yıl geçti. Gerçi genç noyan hiçbir suçluluk duygusu hissetmiyordu. Bir Moğola yakıştığı ve babası öğrettiği gibi o dürüstçe ve sadakatle hizmet ederdi. Ve çok kısa bir süre önce muharebelerin birinde askerlerin yıldıkları ve yüz geri etmeye hazır oldukları zamanda onlara ilham ve kazanma umudunu geri vermeyi başardı. Bu olaydan sonra her şeyi kendi gözleri ile görmüş ilhan noyana altın saplı hançeri hediye etti.

Ama yine de Hülagû’nun ne düşündüğünü tahmin etmek zordu. Ama son zamanlarda babası ile arkadaşlık ediyordu ama bu onun idam etmesi için engel olmadı. İlhanın gönlü aynı tilki ini gibidir. İçinde birçok kıvrım vardır ve kimse düşüncesinin nereye döneceğini söyleyemez.

Hülagû’nun oturduğu kürsüne büyük bir hızla yaklaşıp Adak bir dizini çöktü ve elini göğsünün üstüne bastırıp başını eğdi:

- Büyük han, emrinize uyarak geldim...

Hülagû genç noyanı inceleyerek konuşmuyordu. Kafası eskisi gibi eğiliydi ve sanki kılıcı indirmek kolay olsun diye mahsus uzatılmış gibi yanık kısa boynu açılıyordu.

Bekleme pozunda dondular Hülagû’nun her bir yanında vezir El Eltebir ve elinde açık kalın bir kitap ile kâtip.

Nihayet ilhan sessizliğini bozdu:

- Adak Noyan, bize dargın değilsin değil mi?

- Hayır, değilim, büyük han...

Hülagû düşüncelere dalıp başını salladı:

- Böyle olmalı zaten. Bu dünyada her zaman başını omuzlarında taşımayı bilmeyen çok insan var. Kime gerek onlar o zaman? Onların biri baban Baycu oldu...

Adak, ilhanın sözünü nereye götürdüğünü anlamayarak susuyordu. O ise içini çekip devam ediyordu:

- Sen galiba baban gibi değilsin. Son muharebede korkusuzluğunu ve ruh ve beden ile bize ait olduğunu gösterdin. Böyle bir sadakat...

Hülagû aniden sustu. Ayakları, onları mangaldaki korlara koymuş gibi alev alev yanmaya başladı. Böylece hastalığın sıradaki nöbeti yaklaşıyordu. O her zaman böyle gelirdi. İlhan, ateşin öğleye kadar ayaklarından yükselip bütün bedenini kaplayacağını ve bilincinin ile aklının bulanacağını biliyordu. O zorla kendine hakim oldu. İşler için daha zaman vardı o yüzden Hülagû sözüne devam etti:

- Böyle bir sadakat için seni tümenin başına tayin etmeye karar verdim. Şu andan itibáren on yiğit savaşçının sorumlusun, ilhan sırayla başını ya vezire ya kâtibe çevirdi. Bunu yazılmasını emrediyorum.

Adak Noyanın gözleri ışıldadı. Kından kılıcı sıyırıp dizden kalkmadan namluyu öptü:

- Hangi sözler ile size teşekkür edeyim, ya büyük han! Daima dürüstçe ve sadakatle size hizmet etmeye yemin ediyorum!..

Hülagû genç noyana dikkatle baktı. Hayır, o yanılmadı. Bu adam gerçekten sadakatle hizmet eder. Emrin altına bir tümen veriliyorsa asıl Moğol için babasının ölümü ne demek? Bu, öncekinden tamamen farklı bir yaşamdır. Bu, onur ve şandır, hiçbir şey ile karşılaştırılmaz insanların üzerinde tatlı iktidar duygusudur.

Adak Noyanın yanakları mutluluktan alev alev yanıyordu.

Hülagû elini kaldırdı.

- Peki, dedi. Şimdi emir Adak Noyan ikinci emrimizi dinle. Moğol ile Kıpçak askerlerden oluşan tümeni alıp Nogay’a karşı çıkacaksın. Tüm kıtalarımızı birleştirip Şamahı’nın yakınında o gelinceye kadar bekleyeceksin sonra onu savaş alanından kaçmak zorunda bırakacaksın.

Adak ilhanın gözlerine gözü yılmadan baktı:

- Emrinizi yerine getireceğim ama bir ricam var.

- Söyle.

- Kıpçakların yerine yerli halktan savaşçıları almaya izin verin.

İlhan kaşlarını çattı:

- Neden?

- Kıpçaklar Müslümanlardır. Bağdat’ın zaptı ve Baybars ile muharebeler sırasında onları görmüştüm. Onlar mertliği kaybediyorlar ve gereken gayret olmadan savaşıyorlar. Nogay’ın ordusunun hemen hemen tamamı Müslümanlardan oluşuyor...

- Ben seni anladım, dedi Hülagû. Senin dediğin olsun. Şimdi git. Savaş Tanrısı Sülde seni terk etmesin.

Adak nükerlerin eşliğinde çadırdan ayrıldı, Hülagû ise daha uzun bir süre düşüncelere dalıp, ateşin sıcak ayaklarından yavaşça ve amansızca gittikçe daha yukarıya yükseldiği hissederek oturuyordu.

Zaman geçiyordu. Ve ateşin bütün bedenini kaplayacağına ve aklının bulanmaya başlayacağına kadar o kadar çok zaman da kalmadı. İlhan El Eltebir tarafına baktı.

- Buraya kaçakları getirin.

 

 

***

 

Çadır ferahtı, tozlanmış, yırtık pırtık giysiler içinde, kıllı kement ile bağlanmış elleri ile esirler de girişe koyuldu. Her tarafından onları sıyırılmış kılıçlar ile suskun sert nükerler kuşattı.

Sadece Kunduz’un elleri çözülüydü. O, masalsı saç örgülerini elleri ile tutarak çadıra girdi. İlhan kendisi de, burada toplanmış noyanlar da kıza gözlerini ayıramıyordu.

Göçebelik sırasından Kunduz çok zayıfladı, yüzü karardı ama bu da onun inanılmaz doğal güzelliğini gizleyemezdi.

Yan, ipek perdesi ile kapanmış girişinden sessizce Dokuz Hatun çıkıp bir kenara çekildi. Dikkatli gözleri kâh Hülagû’nun yüzünü kâh genç kadının yüzünü inceliyordu. Bir an için gözlerinden kıskançlık kıvılcımı yandı ama sonra hemen söndü. Yumuşak bir tebessüm onun dolgun güzel dudaklarına dokundu.

- Büyük han, saygıyla söyledi Dokuz Hatun, siz bu kaçak kızın kaderini belirlemeden önce onunla konuşmak isterdim. Buna müsadeniz olursa şimdilik kızı yanıma götüreceğim...

Hülagû hafifçe gülümsedi. Dokuz Hatın bir kurmuş, ricasını geri çevirmek için de bir neden yoktu.

- İstediğin gibi olsun...

- Gidelim, deyip Dokuz hatun Kunduz’u elinden tuttu.

Kız, umutsuzluk içinde Kolomon’a bakarak yerinden oynamadı.

O belli belirsiz başıyla işaret etti.

- Peşimden gel, buyurcasına emretti Dokuz Hatun, sesinde de sabırsızlık duyuldu.

- Git, diye fısıldadı Salimgirey. Olması gereken olacak...

En baştan, özgür hayatlarının bittiğinde, pusuya, Moğolların ellerinde düştüğünde kaçaklar her şeyde Salimgirey’i dinlemeye anlaştılar.

Ağır saç örgülerini elleri ile tutarak Kunduz itaatli Dokuz Hatun’un peşinden gitti.

Çadırda ürketen bir sessizlik vardı, kubbeli çatının deliğinden gelen ışık ta aniden ağır ve sönük oldu.

İlhan, Salimgirey’in reisi olduğunu tahmin ederek ona göz dikerek baktı.

- Anlat. Kimsin? Nerelisin?

Salimgirey saygıyla başını eğdi.

- Altın Orda’da yüzbaşıydım, sessizce dedi. Kereit soyundanım. Soyumuzun reisi Saica’nın size hizmet ettiğini öğrenince, ya büyük han, onun askeri olmak istedim.

Hülagû, işittiğini onaylarcasına başını sallamaya başladı.

- Bu kişi de, Salimgirey başıyla Kolomon’a işaret etti, Rumey’dir. O eşsiz bir usta, inşaatçıdır. Curmagun Noyan’ın Gence şehrini ele geçirdiğinde o esarete düştü, sonradan da Mengü Temür’e verildi ve köle olarak Altı Orda topraklarına yollandı. Hangi köle azad olmayı hayal etmiyor? O yüzden de kaçtı. İnsanlar, Gence’de inşa ettiği kilisenin hala tamamlanmadığını söylüyorlar...

İlhan canlandı:

- Bu gerçektir. Bu kiliseyi görmüştüm.

Hülagû’nın gözlerinden aniden bir ışıltı geçti. Daha kısa bir süre önce düşündüğünü hatırladı, etrafında Hıristiyanları birleştirmek, onları tahtın ana dayanağını yapmak.

İlhan gözlerini kısıp Kolomon’a araştıran bir bakış attı:

- Sen inşaatını tamamlayabilir miydin?

- Evet, büyük han.

- Sana hayatını bağışlıyorum. Bunun için vaadini yerine getireceksin.

Rumey’i unutmuş gibi bir süre sustuktan sonra Hülagû kaşlarını gene çatıp şunu sordu:

- Diğerler neden kaçtı?

- Onlar dağ sakinleri ve zamanında aynı şekilde esarete düştüler, Salimgirey dedi.

İlhan esirlerin yüzlerine dikkatle baktı. Onların hepsi Kıpçak kıyafetlerini giymiş olmasına rağmen aralarında Gürcüleri ile Ermenileri kolaylıkla tanıdı.

- Ama ben buarada Kıpçakları da görüyorum...

- Bizimle Altın Orda’dan beş savaşçı var. Onlar artık Berke Han’a hizmet etmek istemediler.

Hülagû tiksintiyle yüzünü buruşturdu.

- Demek onlar için zor mu oldu? Peki, Hülagû İlhan’a kaçarak onlar burada göbeklerini büyüteceklerini ve yumuşak halılarda beyaz tenli kadınlar ile leş gibi yatacaklarını mı düşünüyorlardı?

Salimgirey ne yanıt verebilirdi ne de itiraz edebildi. Hülagû başını hızlıca kaldırıverdi.

- Herkes kararımı duysun. Sen, Salimgirey’e baktı, savaşçı olmak için Saice’ye acele ediyordun. Arzun yerine getirilsin. Hülagû, gözlerini Kolomon’a kaydırdı. Sen kilisenin inşaatını tamamlayacaksın. Gence’de Hıristiyan çoktur. Onlara hediyemiz olsun bu. Gürcüleri ile Ermenileri yanına alacaksın. Onlara kil ile taşın kullanmasını öğreteceksin.

İlhan, ateşin giderek bedeninin daha yıkarıya yükseldiğini hissederek sustu. O artık belline kadar ulaştı ve kısa bir süre sonra midesinde yanmaya başlamalıydı.

- Kıpçakları öldürün!, diye aniden bağırdı. Herkes için örnek olsun bu. Kendi Han’ına karşı nankör olanlar er ya da geç onları barındırana da ihanet ederler.

- Büyük Han!, Salimgirey bağırdı. Onlar iyi savaşçılardır. Onları benimle gönderin, onlar da muharebede ilk olurlar ve adınıza şöhret kazandırırlar.

- Onları öldürmerin!, diye ekledi Kolomon. Benimle birlikte kiliseyi inşa etmeye gönderin!

Ya da alaylı bir gülümseme ya da acı bir yüzburuşturma Hülagû’nun yüzünü çarpıttı. Hasta bedenini yakan ateş içinde taşkın öfke duygusunu uyandırıyordu. Onu, emrinde yüz binlerce insan olan ilhanı ölüm bekler, ne için bu beş Kıpçak dünyada kalacakmış? Benden erken ölsünler! Kendi ölümü başkaların canlarının pahası ile savuşturmak mümkün olsaydı Hülagû düşünmeden dünyada yaşayan herkesi yok ederdi.

Ve aniden sessizliği yumuşak imalı bir ses bozdu:

- İlhan ikidir bir şeyi tekrarlar mı hiç?

Bu, El Eltebir vezir’in ağzından düşen sözlerdi. Ve herkes için Kıpçakların akıbetinin belli olduğunu anlaşıldı.

Hülagû ise aniden şunu sordu:

- Sizinle birlikte olan o kız kim?

Kolomon bir adım ileriye attı ve hemen o an muhafızların ellerinde namlular parıldadı. Rumey elimde olmayarak geri geri çekildi.

- O Kıpçak. Benim karım.

- Peki., ilhan bir şeyi dikkatini toplayarak düşünüyordu.

- Kız karargâhta kalacak. Onu ancak kiliseyi inşa etmeyi bitirdikten sonra görürsün.

- Ama neden, büyük Han?

- Berke’den kaçmayı başarmışsın. O yanında olursa benden kaçmaya sana ne engel olur?

Kolomon başını eğdi. Hanlar ikidir tekrarlamazlar...

 

 

***

 

Dokuz Hatun’un çadırında köleler ve hizmetçiler Kunduz’u çevrildi. Han eşi ona yemek getirilmesini emretti ama kız hiçbir şeye dokunmadı.

Dokuz Hatun onu büyük dikkatle inceleniyordu.

- Vatan bozkırları terk edip yabancı topraklarına Rumey usta ile kaçmışsın... Neden?,diye sordu.

Kunduz ona bakıverdi. İçinde, aydınlık buz taneleri eriyormuş gibi gözyaşları duruyordu.

- O beni seviyor! Ben de onu seviyorum!

Dokuz Hatun anlıyormuş gibi gülümsedi:

- Nasıl sevmesin... Böyle saçları olan kızı her erkek sever. Onların hepsi olağanüstü olana düşüklerdir... Ben bunu biliyorum...

Han eşi birdenbire elini uzattı, kölesi de arzusunu tahmin edip Dokuz Hatun’un avucuna bıçak koydu.

İkidir parıldadı geniş ağız ve ağır siyah saç örgüleri bahar çayırlığı gibi parlak bir halı ile serilmiş yere düştü.

Kunduz, köleler, hizmetçiler şaşırıp susuyorlardı.

Sessizce adım atarak eski köle yaklaştı, saç örgüleri kaldırıp çadırdan götürdü. Derisi buruşmuş elleri, saçlar canlıymış gibi ipeğini okşuyordu.

- Neden?, gözyaşları içinde boğulacak gibi alçak sesle sordu Kunduz. Neden bunu yaptınız?

Dokuz Hatun’un dudaklarında kötü bir tebessüm dondu.

 

 

***

 

Cengiz Han hayatta iken bütün ordusu sağ ve sol iki kanada bölünmüştü. Sağ kanada batı topraklarında yaşayan savaşçılar, sol kanada ise doğu aymaklarından olan savaşçılar ait idi.

Bu kurala uyarak Altın Orda’nın ordusu da düzenlnemişti. İtil kıyısındaki savaşçıları ile Cengizliler sağ kanada giriyordu, bütün sol kıyı ve ta Mevarünnehir’e kadar topraklar sol kanadı oluşturuyordu. Birincisinin komutanı Nogay sayılırdı, ikincisini Berke’nin küçük erkek kardeşi Berkencar ve Tuki’nin oğlu Mengü Temür yönetiyorlardı.

Yeni toprakların fethinde genellikle onlara daha yakın bulunan kanat iştirak ederdi ve sadece çok büyük seferlere iki kanat ortaklaşa çıkarlardı. Batu Han’ın ölümünden sonra Orda batıya büyük seferlere çıkmaya hiç cesarete etmemişti ve onun için Kafkasya’yı geri alamaya karar verildiği zaman Hülagû’ya karşı Nogay’ın komutanlığının altında sağ kanat çıktı.

Bu dönem Altın Orda’da Nogay’dan daha akıllı noyan yoktu. Cengiz Han ile düzenlenmiş kanunlara göre han iktidarını tevarüs etme hakkı yoktu ama Cengizlilerin arasından itibarı büyüktü.

Batu’nun oğullarının ölümünden sonra bundan böyle Altın Orda’nın hükümdarı kimin olacağına karar verildiği zaman Nogay Berke’nin tarafını kabul etti, bu da tartışmanın sonucunu belirtti.

Noyan Berke’nin hanın gerektiği birçok niteliklere sahip olmadığını biliyordu ama diğer adayların ondan daha az meziyeti vardı. Bu da onun seçimini belirtti.

Berke’nin Karakurum’un iradesine aykırı olarak han olduktan hemen sonra aynı derecede ne Nogay ne yeni han unutamadığı bir konuşma gerçekleşti.

İkisi de Altın Orda’nın geleceğini düşünüyorlardı ama fikirleri farklıydı.

Yurtada yalnız oturuyorlardı, kımız içerek sohbet ediyorlardı.

- Orusutları ne yapmayı düşünüyorsun?, diye sordu Nogay. Eskisi gibi knezlerini birbirlerine karşı kışkırtacak ve halktan tilki ve tavşan postları mı toplayacağız? Yoksa başka fikirlerin var?

Berke, yurta tonozunun dileğine düşen altın toz tanelerinin güneş ışınlarında oynaştığına hayran hayran bakara susuyordu.

- Bak, sesinde belli belirsiz bir tehdit ile dedi noyan, Orusutlar, Kıpçaklar gibi göçebe halkı değildir. Adetleri de, yaşam tarzı da, hepsi farklıdır. Orusutlar kalabalıktır, onlar bir yerde yaşamaya alıştılar, onları itaat içinde tutmak ta zor olur. Tüm knezlikleri birleştirmeyi başaracak adamı olursa il avı Altın Orda olabilir.

- Diyeceğin var mı?

- Hansın, sözünü duymak isterdim...

- Ben bunu düşünmüyordum. İlk sen söyle...

- Peki., Nogay gözlerini kıstı, düşünceye daldı. Çin’e giren Kubilay gibi Orusutların topraklarına girip onları yönetmelisin.

- Onlara gidip Altın Orda’yı kaybetmemi mi istiyorsun?, şüpheli şüpheli sordu Berke. Kubilay’a olan bana da mı olsun istiyorsun? Bugün Çin’i vardır ama Büyük Moğol Hanlığı artık yok... Üstelik niyetlerimizi öğrenince Orusutlar bunu istemezler.

- Orda hiçbir zaman savaşçılarını muharebelere yollamaktan korkmazdı..., öfkeli öfkeli dedi Nogay. Ne de olsa başka türlü de davranılabilir. Orusut topraklarının aymaklara bölünmesi lazım, Moğol savaşçıları da onları yönetirler. Onlar ile birlikte Orusut topraklarında aileleri ile savaşçılarımız göçebelik etsinler.

- Bunu yapmak zordur... Küçük müfrezeler kolay yok edilebilir...

- Evet, kan olacak. Fakat Moğollar boyun eğdirmeyi ve hükmetmeyi bilirler. Yeni savaşçıları gönderirsin. Büyük atamız Cengiz Han’ın dokuz kuyruklu beyaz sancağı Moğollara şanı ve mutluluğu getirdi, sert bir şekilde dedi Nogay. Bu nedenle onların her biri bu sancağın altında ölürse kendini mutlu sayar.

Berke kendisini kaplamış öfkeye zor hâkim oluyordu:

- Bu senin fikrin! Ama zamanında Argusun Huurçi’nin Cengiz Han kendisinin gözlerinin içine bakarak neyi söylemekten korkmadığını unuttun.

Dünya Sarsıtıcısının bir sonraki kuşaklarından bu olayı kim bilmiyordu? Nogay da biliyordu bunu.

Doğuya seferlerden birinde Cengiz Han Korelilerin topraklarını fethedip ve kendi zevkleri için inanılmaz güzelliğe sahip olan fethedilmiş hükümdarın kızını alıp Moğol göçebelik alanlarını tamamen unuttu. O zaman vatan bozkırlarından yanına şarkıcı Argusun dörtnala geldi.

- Hanımlarım, oğullarım ve bütün halkım sağ mı?, diye sordu Cengiz Han ulağa.

Argusun Huurçi da ona şarkı olarak yanıt verdi: - Hanımların ile oğulların sağ! Ama biliyorsun sen bütün halkının nasıl yaşadığını! Hanımların ile oğulların sağ! Ama biliyorsun sen halkının ne düşündüğünü! Deriyi mi kabuğu mu yiyor aç ağzıyla! Ama biliyorsun sen halkının ne kadar diri olduğunu! İhtiyacı olursa suyu da karı da içer susamış ağzıyla! Moğollarını, adetlerini ve hayatı bilmiyorsun sen!

Nogay’ın gözlerinden Berke onun Argusun’un sözlerini hatırladığını naldı onun için ayrı bir zevk ve sinsice bir sevinçle şöyle söyledi:

- Büyük ata bize torunlarına verdiği Moğolların hepsine vermedi. Hayatı hiç bilmiyorsun ve Moğolların tekrar ölmek isteyeceğini bilemezsin.

Hanın söylediği büyük bir hakaretti ve Nogay’ın yüzü bembeyaz oldu.

- Bak han!, artık kendini tutamayarak öfkeli öfkeli dedi noyan. Bunu yapmazsan yarın geç olabilir. Onlar üzerimizde hükmetmek için buraya gelirler.

Berke Nogay’a hem inanıyordu hem inanmıyordu. Ondan da ona karşı öfke birikiyordu ve Nogay’ın böyle konuştuğunun sebebi tüm Moğolların muharebeleri hayal etmesi olduğunu düşünüyordu.

- Teklif ettiğin şeyi gerçekleştirmek mümkün değil.

- Peki, sence ne yapılmalı?

- Ben Batu’dan daha akıllı değilim, kaçamaklı bir biçimde dedi Berke, onunla açtığı yolda gideceğim. Orusutların topraklarına gitseydim bile bu Orda’yı zor kuvvetlendirirdi...

Nogay güvensizlikle ve şaşkınlıkla bakıyordu hana. Berke’yi ezgin ve kararsız görmeye alışık değildi.

- Seni anlamıyorum han...

Berke’nin gözlerinden kötü ışıltılar geçti, göz bebekleri de genişledi ve karardı.

- Etrafına bak! Moğol kılıcının artık Batu zamanlarında gibi göz kamaştırıcı bir şekilde parıldamadığını görmüyor musun? O hayattan gittikten beri çok şey değişti. Fethedilmiş halklar güçlü ordumuzdan hala korkarlar ama bizden, Moğollardan artık korkmuyorlar. Cengiz Han ve Batu zamanlarında Moğol ürkütücü ve anlaşılmazdı, şimdi ise Orusutlar ve diğer milletler de hakkımızda her şeyi, nasıl yaşadığımızı, nasıl dövüşmeyi bildiğimizi biliyolar. Düşmanın anlaşılır olduğu zaman ise o artık korkutamaz, iradeyi ezmez. Ancak daha güçlü olduğu sürece ondan korkarlar. Büyük Rostov, Suzdal ve Tver, Yaroslavl ve Ustüg Orusut şehirleri ondan isyan etmedi mi? Ögeday ile Çağatay Buhara’yı yeryüzünden sileli çok geçti ama burada da çok kısa bir süre önce ayaktakımı başını kaldırmaktan korkmadı. Bunu benim gibi yakından kendin görseydin... Gece... Sert yüzler, itaatsız gözler ve meşalelerin kanlı ışığı..., Berke anlattığını yeniden yaşıyormuş gibi duraksadı. Hülagu’ya karşı Tbhis’teki Büyük Davut ile Küçük Davut Knezlerinin komutanlığının altındaki Gürcülerin isyanı, peki?.. Peki, karargâhımızdaki son olaylar? İtaatsızlıların koyunları kesercesine acımasızca kılıçtan geçirilmesini emrediyordum!..

- Sen doğru yapıyordun, dedi Nogay. En iyi düşman ölü düşmandır.

- Ben de öyle düşünüyorum. Ama neden o zaman bir çalkantı diğerin ardından geliyor? Neden onlar giderek çoğalıyor? Eski yüzbaşım Salimgirey hakkında duymuşsun... Dehşet onu kaplamış olmalı gibi görünüyor çünkü on bin itaatsız kölenin yok edilmesini emrettiğimi kendi gözleri ile gördü. Fakat sadık insanalar beni Salimgirey’ın etrafında Orda’nın düşmanlarını topladığı hakkında bildiriyorlar...

- Yakalanmasını emret!.. Ve herkes kelesinin atının ayaklarının altına yuvarladığını görsün! Ancak korku insanları itaat altında tutabilir.

- Böyle yapacağım zaten..., düşünceli düşünceli dedi Berke. Ama korku ile zamanı nasıl durdurulabilir?

Nogay hanın neden bahsettiğini anlamak istiyordu. O büyük dikkatle yüzüne bakıyordu ama Berke’nin yüzü gizemli kalıyordu.

- Altın Orda’nın yüceliği ile ilgilenmek yerine çok fazla düşünmüyor musun?, sabırsızca dedi.

Berke başını salladı:

- Tüm düşüncelerimiz Allah’tandır... Zaman... Bazen o bana uçsuz bucaksız azgın bir denize benzermiş gibi geliyor. Deniz ise en kuvvetli bir kaleyi yıkabilir ve en yüzek sahili yıkabilir... Birçok şeyi anlayamıyorum... Daha da az şeyi anlatamıyorum... Cengiz Han’ın korkusuz tümenleri kavisli Moğol kılıcı, keskin ok, ağır bir soil ve sokan kamçı ile sayısız halkı fethettiler. Fethedilmiş olanlardan gerektiğimiz her şeyi alıyoruz eyerden inmeden onların üzerinde hüküm sürüyoruz... Ama zayıflamak ve ölmek yerine onlar yıktığımızı ısrarla yeniden kuruyorlar, sığır otlatıyorlar ve toprak sürüyolar, demir elde ediyolar ve ondan kılıçlar dövüyolar. Söyle, benim yiğit noyanım fethedilmiş olanlar Batu’nun komutanlığının altında onları atlarımızın toynakları ile ezdiğimiz zaman gençliğimizde olduğundan daha zayıf olmadı, değil mi? Böyle değil mi? Ayaktakımı giderek daha sık ayaklanıyor, peki itaatsızlık gücün göstermesi değil mi? Bazen bana hem Orusutların hem Bulgarların hem Maveraünnehir sakinlerinin onlardan almaya alıştığımızı bize vermekten vazgeçeceği zamanlar geleceğini geliyor. O zaman Altın Orda yeniden onları ezebilecek mi, bugün sahip olduğu kuvveti her zaman olacak mı?

- Seni zaten Orda’nın kuvveti ile ilgilenmek için boyaz koşmada kaldırdılar, sinirle dedi Nogay. Hanın akıl yürütmeleri pek hoşuna gitmedi. Tüm zamanlarda insanın yanında haksızlık ve şiddet bulunuyor. Bunlar ebedidir. Bilge ol, kurnaz ol, onlar da Altın Orda’nın çadırının düşmesine izin vermezler.

- Pulat kılıcı bile sürekli taşa vurulursa körleşirmiş...

Nogay öfkesine zor hâkim olabiliyordu. Han ile konuşmasında zaten kendine çok fazla şey müsade etti. Başka biri olsaydı cüretkârlığı için çoktan kelesi ile öderdi ama Berke her zaman Nogay’a diğerlere göre daha fazlasına izin verirdi, konuşması da yabancılar olmadan gerçekleşiyordu. Nogay’ın öfkesi için bazı sebepleri vardı. İlk defa aniden hanın için sanki iki tamamen farklı kişinin olduğunu fark etti. Onların biri Orda’yı Moğolların alıştığı gibi yönetiyor: o acımasızdır, kan dökücüdür, kimse ondan aman dileyemez; aniden Nogay’ın karşısından açılmış öbürü ise kararsızdır, korkutulmuştur ve bir Cengizliye layık olmayan şeyler konuşuyor.

- Büyük Orda’nın yüceliğine inmayarak yönetilebilir mi ki!, öfke ile bağırdı Nogay. Han ben olsaydım!.. Bütün dünyaya Altın Orda’nın ebediyen durması için neye ihtiyaç olduğunu gösterirdim!

Berke tatlı tatlı gülmeye başladı. Gözleri yeniden dikkatli ve soğuk oldu, yüzü ise sertleşti. Hayır, son zamanlarda Nogay’a boşuna güvenmiyordu. “Han ben olsaydım...” Noyan çok fazla hayal etmiyor mu? Bunun tartışmanın en kızışık anında söylenmesine rağmen... Bu şekilde sadece bir noyanın düşünmediğini biliyordu. İktidarını tüm Cengizliler hayal ediyor...

Berke Nogay’ın gizli planlarının olduğundan şüpheleniyordu ama ne kendisi ne de noyan yıllar geçtiğinde Dünya Sarsıtıcısının bir sonraki kuşaklarının aralarında han olma hakkı mücadelesinin birçok can götüreceğini, Deşt-i Kıpçak bozkırlarını kan ile dolduracağını ve Altın Orda’nın çadırının, kalıntıları ile zaptedilememesine ve sonsuzluğuna inanan herkesi gömmerek sonsuza dek yıkılmasının sayısız sebeplerinden biri olacağını o zaman dahabilmiyorlardı, tahmin edemiyorlardı bile.

- Sen, Nogay, “han ben olsaydım” demiştin..., yavaşça ve sertçe söyledi Berke. Benim iktidarımın zamanında duracak o. Cengiz Han dedemin yolundan beni şaşırtacak bir kuvvet yok. Moğol’un adı eskisi gibi fethdilen halklara dehşet salsın diye gerektiği kadar kan dökeceğim.

O gün Berke ile Nogay birbirinden hoşnutsuz bir şekilde ayrıldılar.

Han noyana garez oldu, Nogay da Berke’nin cüretkâr bir davranışa asla cesaret edemediği ile kanıklanan hanlardan olduğunu anladı. Noyanın fikrine göre Altın Orda’nın hanı olmaya layık adamı Cengizlilerin arasında aramak lazımdı.

Hülagû’ya karşı çıkan ordu komutanı olarak tayinini Nogay sevinç ile karşıladı. Komşulara, Altın Orda’nın eskisi gibi kuvvetli olduğunu ve kendisine ait topraklarına sahip çıkabileceğini gösterme vakti gelmişti. Ayrıca içten içe şöyle bir fikri eriyordu: etrafında Berke ile mücadeleye girmesinin gerektiğinde dayanılacak Cengizlileri toplamak. Nogay kendisi hanlık üzerinde hak iddia edemiyordu. Ama her işte sözünü dinleyecek ve sürekli sana danışacak birini han neden yapılmasın? Özellikle büyük ümitleri Batu Han’ın torununa ve torununun oğluna Tuday Mengü’ya ile Tülay Böke’ye bağlardı. Öfkeci, bazen tertipsiz Tuday Mengü Nogay’ı severdi, onun için de ona kolaylıkla kapıldı. Her şeyde noyana itaat ederdi ve tutarlı, daha akıllı Tuli Böke...

 

 

***

 

Kaçakların kaderinin belli olduğu gün ilhan Hülagû hasta oldu. Her zaman gibi krizi olunca aklı bulanık oldu ve kendisi çadırında yatıyordu. İlhanın hayatını koruyan hekimler ile nükerlerin dışında girmeyi hatta ona yaklaşmayı kimse cüret edemezdi.

Orda’daki bütün hayatı Hülagû’ya güçleri dönene kadar El Elteber’in emrindeydi. İlhanın emrini yerine getirerek o hemen Kolomon’un muhafızların eşliğinde arkadaşları ile Gence’ye gönderilmesini buyurdu. İdam hükümlü Kıpçaklar ellerinden ve ayaklarından bağlanmıştı ve siyah yurtaya atılmıştı. Hanın iyileşmesini beklemek zorundalardı. Onları idam cezasına çarptırarak onların nasıl öldürülmeleri gerektiğini söylemedi. Kişinin cezalandırma şekline Moğollar çok önem veriyorlardı, onu da ilhan söylemeliydi.

Vezirin ilgisini Salimgirey çekti. El Eltebir onun sıradan bir insanın olmadığını hissetti, onda bir şey aynı zamanda hem kuşkulandırıyordu hem çekiyordu, o nedenle ona nasıl davranacağını düşünerek Salimgirey’e şimdilik Orda’da kalmasını buyurdu.

Salimgirey, Kunduz’un han eşinin aulunda bulunduğunu biliyordu, oraya giremeyeceğini de biliyordu. Birkaç düzine yurtadan oluşan aul karargâhın yanında mavi gölün kıysında duruyordu ve mevcut düzenlere göre ilhanın özlük nükerlerin tarafından titizlikle korunuyordu. Ona yaklaşmayı çalışan herkesi muhakkak ölüm beklerdi. Aulun kendisinde de sürekli yüzü buruş buruş kindar harem ağaları acele acele koşuşuyorlardı.

Ama Salimgirey’e ilhanın karısı gerekmiyordu, ona sıradan bir köle Kıpçak kızı Kunduz gerekiyordu. O da şansa zar atmaya karar verdi, göle gizlice sızdı ve başarı ümidi ile kamışlarda saklandı. Kölelerin buraya su için oldukça sık geldiğini görüyordu.

Zaman eziyetli geçiyordu. Güneş artık yuvarlanarak gökyüzünün ikinci yarısına geçti ve sıcak değildi ama göle kimse gitmiyordu.

Bütün ümidini kaybedip Salimgirey sığanaktan çıkıp Orda’ya dönmeye karar verdi. Aranıyor olması pekâlâ mümkündü, uzun yokluğu şüpheleri uyandırır.

Fakat tam o anda patikada suya doğru elinde güğüm ile yaşlı bir kadının indiğini gördü. Korkutmamaya çalışarak Salimgirey ona yavaşça seslendi:

- Apa... Anne... Korkma benden... Sadece birkaç söz dinle...

Köle birdenbirelikten durdu. Yüzü korkuya kapılmış ve şaşkındı.

- Anne, kız kardeşim ile görüşmemi sağla, ona veda sözleri söylemek istiyorum! Bugün Dokuz Hatun kendine yeni bir köle aldı. Onu gördün mü? Uzun saçlı Kıpçak kızı!..., heyecanla ve duraklaya duraklaya konuşuyordu Salimgirey.

Kadının dudakları oynadı:

- Onu biliyorum ama sana nasıl yardımcı olabilirim bilmiyorum...

- Onu buraya getir!... Ona sadece birkaç söz söyleceğim!..

Köle başını salladı:

- Bunu yaparsam beni neyin beklediğini bilmiyor musun?

- Biliyorum anne... Ama senden çok rica ediyorum! Senin hiç ne kız kardeşin ne erkek kardeşin olmadı mı? Az mı kahır çektin başkasının kahrını anlamak için? Onu artık asla göremeyebilirim...

Kadın uzun bir süre konuşmuyordu, yüzü kederliydi. Ama yine de korku, itaatli olma alışkanlığını onu karar almasından alıkoyuyordu.

Sonunda kararsızlıkla şöyle söyledi:

- Ben deneceğim... Her şey Allah’ın elinde...

Suyu doldurup kadın yavaş yavaş aula doğru ağır ağır yürüdü.

İhtiyar köle korkuyu yenip Kunduz’u getirdi.

Kız, Salimgirey’in saklandığı kamışlara atıldı ama Salimgirey amirane bir sesle onu durdurdu:

- Suya doğru git. Güğümü çalkalıyormuşsun yap ve benim tarafıma bakma...

Kunduz itaat etti.

- Şimdi dinle. İlhan, Kolomon Gence’deki kilisenin inşaatının bitirene kadar seni ona geri vermeceğine dair koşul koydu. Kolomon hepsini hızlı yapmaya söz verdi. Ben ise idam hükümlü Kıpçakları azat etmeye çalışacağım ve dağlara gideceğiz. Anlaşılan böylesi kader ile belirlenmiş ki yeryüzünde bize insan hayatı için yerimiz yok. Her yerde kötü, Altın Orda’da da, Hülagû’nun ilhanlığında da..., acıyla konuşuyordu Salimgirey. Taş ile baykuşu mu vurmak, baykuşu taşa mı vurmak hepsi bir. Ölür baykuş. Bize de böyleyiz, boyun eğersek canlarımızı kurtaramayacağız. Tarabi gibi veya Boşman gibi tüm hür insanaları etrafımda toplayacağım ve hanlardan intikam almaya başlayacağım.

- Peki, ben?, içi yanarak sordu Kunduz. Neden beni burada yalnız bırakıyorsun?

- Kolomon’un azat olana kadar Orda’da kalmalısın. Belki ilhan sözünü tutar, siz de insan gibi yaşarsınız... Benim yolum ise belirsizdir ve tehlikele doludur. Kim bilir yolumda ne olabilir? Burada kal. Seni bırakmayacağız. Her şey düşündüğüm gibi olursa o zaman uzağa gitmeyeceğiz. Burada işim var...

Salimgirey’in gerçekten işi vardı. Han çadırında, Hülagû onları sorguladığı zaman bir kişiyi gördü. Çok tanıdık geldi Salimgirey’e o insan. Aklında birden eski ama unutulmamış bir şey su yüzüne çıktı, uzak şimşek balkları gibi hayatının bir parçasını aydınlattı.

O zaman Salimgirey on üç yaşındaydı... Cengiz Han’ın kıtalarından biri soyunu takip ediyordu. Moğollardan kurtularak soy Doğu Türkistan’ın dağlarına gitti ama burada da kara buluttan kurtuluş yoktu. Moğollar sığırı, yurtaları aldılar, birçok insanı kılıçtan geçirerek öldürdüler. Salimgirey kendisini de hazin akıbet beklerdi ama kaçmayı başarabildi.

Soluk soluğa dağın yamacındaki kurtarıcı ormana koştuğunu hatırlıyordu, peşinden ise atın ağır toynak patırtısı duyuluyordu. Dehşet içinde Salimgirey dönüp dönüp bakıyordu ve başının altında kaldırılmış kavislikılıç ile büyük siyah süvariyi görüyordu. Bu peşinden koşan Moğol müfrezesinin elebaşısı Taybulı idi.

Sadece sık orman ona kaçınılmaz ölümünden siper oldu... Ama Moğol’un yüzü zaman bile ve Salimgirey’in payına düştüğü zor şeyler siper olamazdı.

Hülagû’nun çadırında Taybulı’yı tanıdı, kan sesi de şimdi intikamı talep ediyordu.

Salimgirey nerede olursa olsun, hangi muharebelere katılırsa katılsın gözleri her zaman düşmanı arardı. İşte şimdi ise hedef yakında gibi görünüyor.

Uygunsuz durumda kaplayan hatırları kovup Salimgirey sadece şimdi Kunduz’un artık güzel saç örgülerinin olmadığını farketti.

- Saçlarını neden kestin?

- Ben değil... O..., kızın gözlerinden iri gözyaşları damlamaya başladı.

- Kim?

- Dokuz Hatun... Uzun saçlı kızlar erkeklerin hoşuna gittiğini söyledi...

Salimgirey küfrü bastı.

- Zaman gelir ve ben bu pis kadını eyer enlemesine atacağım!, öfke ile söyledi. Üzülme. Baş sağdır, saçlar ise daha uzanır.

Gözyaşları yüzüne bulaştırarak Kunduz gülmeye çalıştı:

- Sahi mi?

- Tabii. Kolomon ile sizin bayram toyunda gene harika saçların olacak.

- Ne zaman olacak bu toy?

- Olacak. Saçlar da hızlı uzanır, Kolomon da yakında kiliseyi bitirir...

- Tanrı sözlerinizi işitsin...

- Hoşça kal Kunduz...

***

 

Güneyde gün hızlı ölür. Güneş Dünya’nın kenarına dokunur dokunmaz yeryüzüne karanlık düştü ve elmalar gibi iri yıldızlar gökyüzünün dipsiz derinliğinde ışıldamaya başladı.

Salimgirey, Orda’daki hayatın durgunlaştığını dinleyerek uzun bir süre şivak (achnatherum) çalılıklarında yatıyordu. Sıra ile yurtaların yakınındaki akşam yemeği pişirildiği ateşler sönerdi, köpek havlamaları duyulmaya başladı ve ara sıra bozkırdan at sürülerini gözetleyen savaşçıların gırtlaksı çığlıkları gelirdi. Ilık rüzgâr sağanaklar ile eserdi.Şivak (achnatherum)ın dorukları kuru kuru ve esrarlı esrarlı fısıldardı.

Salimgirey sabırlıydı. Esir Kıpçakları bulunduran siya yurtah Orda’nın ta kenarında duruyordu ve yıldızların pırıldayan sıvı ışığı ile aydınlanmış karanlıkta bile kubbesini iyi görüyordu. Gün içinde at toynakları ile perişan yeryüzü uykuya dalıyordu. Etraf tamamen sessiz olduğunda Salimgirey çalıdan çalıya sürüne sürüne geçmeye başladı. Kulağı ile toprağa kapanarak yurtanın etrafında esirleri koruyan savaşçının yürüdüğünü duyuyordu.

“Kim o, bu kişi?, diye düşündü Salimgirey. Belki, annesinin tek oğlu? Ama savaşın kuralı budur. Onu öldürmesen beş arkadaşım can verir. Bu savaşçı, ilhanının emrine itaat ederek tanımayan insanları düşman sayıyor. Benim için ise düşman o ve tam, düşünmek değil itaat etmeye alışık olduğu içindir.”

Hülagû ilhanlığına giden yol uzundu. Salimgirey’in derin sel yarığının dibinde bir yerde yakılan gizli ateşlerin yanında ısınarak birçok şeyi ölçüp biçmek için zamanı vardı. Saray Berke’de köleleri kaldırıp doğru mu yaptı? Kolomon’un kurtuluşu için on bin kölelin ölümü fazla büyük bir bedel değil mi?

Salimgirey aniden meselenin hiç Kolomon’da olmadığını anladı. Rumey ile olay sadece bahanedir. Mahmud Tarabi Buhara’da insanları peşinden çağırdığında onu, yabancı fatihler ile yıkılmış insanların köle olmadıkları ve dünyada özgürlük diye bir kavramın olduğunu hatırlamaları gerektiğine inanç yönetiyordu. Bunu unutan kişi köle olur; bunu aklında tutan kişi kölelikte bile insan kalır.

Salimgirey’in gözlerinin önünde aniden Saray Berke’deki o korkunç gece belirledi. Zincirleri yeni çıkartılmış yaşlı bir köle gördü. O, ellerini havaya yüksek kaldırarak duval diye toprak duvarının kretinde duruyordu, meşalelerin titreyen ışığı ile aydınlanmış buruş buruş yüzü de çok güzeldi. Adam şöyle bağrıyordu:

- Millet! Görüyorsunuz, ben özgürüm! Yüz yıl zinciler içinde yaşamaktansa bir gece insan olmak daha iyidir!

Salimgirey o geceyi sık sık rüyasında görürdü. Öldürülenlerin cesetleri ile yağdırılmış sokakları görürdü, can çekişme çığlıklıları ve kılıçların şangırtısı duyardı. O zaman tanımayan bir kölelin mutlu yüzü ortaya çıkıyordu...

Uzaktan gelen toynak patırtısı Salimgirey’i uyanık olmaya sevketti. Siyah yurta artık yakındaydı, o da hareket etmekten korkarak yere kapandı.

Yaklaşmış süvari nöbetçiye seslendi:

- Hey, sen uyumadın mı burada?

- Hayır.

- Bak. Sakın uyuyakalayım deme. Esirlere bir şey olursa toprağın üzerinden senin kelen yuvarlanır...

- Biliyorum..., savaşçı iç geçirdi. Onlara ne olacak? Elleri ve ayakları bağlı...

- Gece karanlık..., dedi süvari. Ay doğar doğmaz yerine geçecek birini göndereceğim.

- Kim onlar, bu insanlar?, sordu savaşçı.

- Kıpçaklar. Hanına ihanet ettiler, ilhanımızın kanı da onunla bir...

Büyük Cengiz Han’ın torunları, birbirlerinden nefret ettiği halde ihaneti afetmezler.

- Evet, onların suçu korkunçtur. Afı olmaz...

- Gözünü dört açın! Orda’da birçok Kıpçak vardır ve onların arasında esirlerin akrabalarının olup olmadığını kim bilir. Her türlü şey olabilir.

Süvari atını döndürdü ve yavaş yavaş uzaklaştı. Kısa bir süre içinde toynak patırtısı kesildi.

Salimgirey yavaşça bıçağı çıkartıp bedenini yerden sessizce ayırıp yurtaya doğru fırladı.

Birkaç dakika sonra yıldız ışığında gölgelere benzeyen altı kişi karanlıkta eridi. Hala aynı sağanaklar ile rüzgâr esiyordu ve şivak (achnatherum)ın ince sapları birbirlerine sürtüşüyordu, hışırtısını kaçakların ihtiyatlı adımları boğuklaştırıyordu.

 

 

***

 

Çok az gün geçtiğinde Hülagû ilhanlığında meskûn olan halkların arasında, dağlarda Moğol müfrezelerine saldıran hür insanların ortaya çıktığına dair söylentiler dolaşmaya başladı. Halka dokunmuyorlar, incitmiyorlar, ama hanın vergi toplayanları onlardan merhameti bilmıyorlar.

Haber, Kunduz’un kulağına ulaştığında kızın sevinci sınır tanımazdı. Demek Salimgirey hayatta ve niyetlediğini gerçekleşmiş, bu da zor köle kaderinden yakın kurtuluşu vadediyordu.

Sadece Hülagû İlhan’ı hür insanların hakkında haber hiç etkilemedi. Büyük ve kudretli olan o mu sersesi bir sürüsünden mi korksun? Vezirine itaatsızların yakalanması için müfrezeyi göndermesini emretti sadece, olayı da hemen unuttu.

Orda, alışılmış yaşayışını sürdürüyordu. Bilmeyen birine, bozkırda serpilmiş sayısız yurtaların rasgele yere ve kimin nerede istediği gibi kurulmuş olmaları sanabilir. Ama büyük Cengiz Han ile kurulmuş düzenlere uyan biri, Orda’nın siyah toza kadar çiğneye çiğneye berbat edilmiş bozkır parçasını terk ederek yerini değiştirdiğinde yeni fötr şehrini belli bir düzen içinde kururdu.

Ağır iki tekerekli kağnılar katarları cayırdıyorlardı, sonsuz ağır yüklü yaygaracı ve kindan deve kervanları yürüyorlardı. Katı, sıkı hörgüçlerin arasında kadınla ile çocuklar oturuyorlardı.

Çok az zaman geçtiğinde ve bu görünüşe göre rastgele hareketten ve koşuşmadan aniden yurtaların birinci sırası ortaya çıkıyordu. Onlar en büyük ve beyazdı ve ilhana tahsis edilmişti: saray yurtası, elçiler ağırlama yurtası, vezirlerin gündüz oturduğu yurta, sonra han eşleri için tahsis edilmiş yurtaların sırası geliyordu. Daha ilerisinde nükerlerin, noyanların ve askerlerin meskenleri yerleştirilmişti. On sıraya kururdu Orda şehrini.

Ayrıca eğer han Hıristiyan olursa o zaman kilise yurtasına ve papazların yaşadığı yurtalara da yer ayrılırdı. Orda’nın hükümdarı İslam’a bağlı olursa cami yurtaları kurulurdu...

Hülagû tek bir şeyde bozkır kurallarından vazgçeti, eşlerini Orda’dan ayırdı ve onlara kendi ayrı bir aulu kurmaya izin verdi.

Bu sene de böyleydi. İlhan eşleri, kendilerine, ana karargâhının yakınında, küçük yeşil vadinin geniş kısmında, gölde yer seçtiler.

En büyük ve en güzel yurta büyük hanım Dokuz Hatun’un yurtasıydı. O, beyaz bir dağa benzerdi ve kırmızı kadifeden harikulade bir bezek ile süslenmişti. Ondan iki adımlık mesafede mavi kadifeden bezek ile süslenmiş ikinci karısının yurtası yerleştirilmişti, daha ilerisinde, yeşil desenler içinde üçüncü karısının yurtası...

Yurtaların sahipleri istediği yerde konulduğu Kıpçak aullarından farklı olarak Moğollar onları batıdan doğuya bir sıraya dizerlerdi.

Kadın aulunda erkeğe nadir rastlanılır. Sadece zaman zaman yurtadan yurtaya yürürken tiz sesi ile kölelerden birine emir vererek bir harem ağası koşarak geçer. Burada ilhan kendisinin muhafızlar eşliğinde çıkageldiği akşamları bile aulda tam düzen egemendi. Hülagû karılarından biri ile kendini zevklere verdiği sırada nükerler harem ağalarının gözetimi altında olurlardı ve onlara ayrılmış yerinden bir adım bile uzaklaşma hakkı yoktu. Sadece deli olan kadın auluna girmeye cüret edebilirdi.

Bu günler hiçbir şey huzurunu bozmazdı. Hala gün batımından önce akşam ışınlarından altın toz bulutu kaldırarak suvarma için göle büyük at sürüsü hızla geçerdi. Akşam sessizliğinde hayvanların açgözlülükle, burnundan soluyarak su içtikleri, aygırın, sürüne düzen vererek hasetle ve azgınca kişnediği duyulurdu.

Kunduz endişe ile bu seslere kulak kabarıyordu, kalbi de Kolomon’a, bu kadar ansızın kaybetmiş özgürlüğe olan hasreti sıkışıyordu. Sonbahar yaklaşıyordu. Serinliğin çoktan gelmesi gerektiğine rağmen günler hala sıcaktı, bozkırdan esen rüzgâr ise yakıcı sıcaklığı ve çiğnenmemiş otların kokularını getiriyordu.

Kunduz rahatsızdı. Köleler için olan yurtada zayıflamış, sessiz, etrafında olup biten her şeye ilgisiz bir halde yatıyordu. Bastıran uyku bilnci dumanlanıyordu. O an Dokuz Hatun yurtasında neyin olup bittiğini bilseydi kalmak ve kuş gibi oraya uçmak için gücü bulurdu.

Dokuz Hatun o sırada ilhanın diğer karıları ile çevrelenmiş oturuyordu. Lambalarda yerin siyah su parlak parlak alevleniyordu, yağdan şişmiş harem ağası gözleri yarı kapalı ve bütün bedeni ile sallayarak ince sesi ile “Sal Sal” diye eski bir efsaneyi anlatıyordu:

- Sonra fil üzerinde canavar çıktı,

Ayakları da yerde sürükleniyordu...

Aniden kapı yavaşça geniş açıldı, sıyırılmış kılıçlar ile askerler yurtaya zorla girdi.

Kadınların biri hafifçe çığlık kopardı.

- Yavaş! Herkes kendi yerinde kalsın, buyurcasına emretti kara bıyıklı savaşçı.

Dokuz Hatun göğsüne atlas yastığı bastırarak halıya yüzükoyun düştü. Savaşçı ona doğru bir adım attı.

- Saç örgülerini kestiğin Kıpçak kızı nerede?

Han eşi ya korkudan ya inatçılığından susuyordu.

- Sana son defa soruyorum!

Yurtanın fötr duvarının arkasında ok ince bir ıslık çekti ve ona delik açıp savaşçının ayaklarına düştü. Dışarıda çığlıklar, kılıç şangırtıları duyuldu.

Eğilip Dokuz Hatun’u kolundan hızlı çekti:

- Kalk. Bizimle gideceksin.

Han eşi karşısında soluk ve yarı çıplak duruyordu.

- Giyin!, diye bağırdı savaşçı dışarıdaki seslere endişe ile kulak kabartarak.

Dokuz Hatun aniden gülmeye başladı. Muhafızların yabancıların artık farkettiğini ve kurtuluşun yakın olduğunu anladı.

- Ben de sonuna kadar soyunmaya emredeceklerini sandım...

- Zaman gelir ve belki bu sözleri de duyarsın. Şimdi ise gidelim..., savaşçı onu kabaca omuzundan tutup boğazına bıcak ağzını dayandı. Haydi!

Dokuz Hatun, yeisin savaşçıyı her şeye itebileceğini, yardımın da henüz uzakta olduğunu anladı.

- Sana Kıpçak kızını vereceğim, kısık sesle dedi, keksin ağzıya yan bakarak.

- Artık çok geç. Bizimle geliyorsun...

Dokuz Hatun ansızın itaat etti. Ne pahasına olursa olsun hayatta kalma arzusu onu kapladı.

İki savaşçı han eşini kollarından tutup çıkışa doğru sürükleyerek götürdüler.

Kara bıyıklı diğer kadınlara döndü:

- Sıranız bir sonraki sefer gelir... Şimdi gideceğiz ama sizlerden biri bağırırsa artık bir daha güneşi görmez!

Keskin çığlıklar koparak korku içinde hamur parçasına benzeyen harem ağası yerde yuvarlanıyordu.

Savaşçılar kayboldu. Gürültülü toynak patırtısı bozkırda eridi ve sadece kovalamanın gırtlaksı çığlıkları ile demir şangırtısı takip edilen ve takipçinin kısa bir teke tek savaşta kapıştıklarında yankı ile gece karanlığından geliyordu.

Salimgirey’in savaşçıları kovalamadan siperlenebilecek dağlara ve karanlık dar boğazlara kaçarlardı. Cüretkâr, görülmemiş bir iş işlediler.

Salimgirey, Kunduz’un yardımına nasıl geleceğini uzun uzun düşünüyordu. Karar beklenmedik bir sırada geldi.

Suvarma için genellikle göle sürüklediği han atları, gündüz dağ eteğindeki tepelerde otlanırdı, Salimgirey’in savaşçıları da fırsatı kollayıp at çobanlarını bağladılar ve kılıklarına girerek akşam suvarması için atları kendiler sürdüler.

Atların hararetini giderdiğinde onları alışılmış yola yöneltmek yerine han hatunları oturduğu aula döndürmek fazla güçlük çıkarmadı. Tedirginleşmiş muhafızlar, yarı vahşi yılkı çökmüş karanlıkta yurtaları devirmesin ve sakinleri ezmesin diye karşısına atıldı. Bunu da fırsat bildi Salimgirey.

Kunduz’un yardımına gelemedi. Savaşçıları fark edildi ve çabuk uzaklaşmak zorunda kaldılar. İşte o zaman başka çare görmeyince Salimgirey ilhanın gözde karısı Dokuz Hatun’u rehine almaya karar verdi.

Orda’da öyle bir şey hiç olmamıştı. Kadın auluna dörtnala gelen nüker müfrezesi hiçbir şey yapamadı. Gece örttü Salimgirey’in cüretkâr savaşçılarını, rüzgâr da atlarının toynakları ile kaldırımış tozu götürdü. Suçluların ve suçlu olmayanların kelelerinin kesilmesini emrediyordu kudurmuş han.

Bir hafta sonra Orda’ya yaralar içinde bir Moğol savaşçısı dörtnala geldi. Muhafızlar onu hemen Hülagû’ya getirdi. İlhanın ayaklarında yuvarlanarak, hayatının bağışlanmasını yalvararak, savaşçı dağlarda müfrezisine eşkıyaların saldırdığını anlattı. Onlar, kararlaştırılmış yerde Dokuz hatun’u Kunduz adlı Kıpçak kızı karşılığında geri vereceklerini ilhana iletilmesini emredip sadece onu bağışladılar.

Öfke Hülagû’yu boğuyordu ama seçenek yoktu. Kendine hâkim oldu. Dokuz Hatun’un eksiliğini çok hissediyordu, üstelik emrindeki halkların, güçsüzlüğünü ve zayıflığını konuşacaklarına izin vermezdi. Zaman gelir ve onurunu kırmaya cesaret edenleri ağır cezalandıracak. Şimdi ise haydutların talebini kabul etmesi gerekiyordu.

İlhanın emriyle dört nüker Kunduz’u kararlaştırılmış yere götürdüler.

 

 

 

 

***

 

Dokuz Hatun’u bırakmadan önce Salimgirey şunu söyledi:

- Serbestsin zira karşımızda bir suçun yok ama ilhana söyle ki böyle zaman gelir ki hesap verecek. Dökülen kanın kefareti ancak kan ile ödenebilir...

Han eşi karşısında güzel, biraz şişmanlamış duruyordu. Kızıl etli dudaklarına gülümseme dokundu.

- Bunu ilhana ileteceğim... Ama beni fazla erken serbet bırakmıyor musun?

Salimgirey hor görerek yüzünü çevirdi.

- Boşuna acele ediyorsun Savaşçıların gücenebilirler. Canları sılılır...

Salimgirey etrafta duran savaşçılara baktı. Onlardan biri aniden kızardı, gözlerini yere indirdi, diğeri siyah bıyıkları ile oynatmaya başladı ve iri dişleri tebessümde gösterdi.

- Git!

- Peki... Ferman senin... Burada ilhan sensin...

Dokuz Hatun atına yaklaşıp hafifçe neredeyse üzengiye dokunmadan eyere havalandı.

İki kadının atları patikada buluştu, her biri de diğerinin gözlerine baktı.

Dokuz Hatun’un bakışı cüretkâr ve neşeliydi, Kunduz’un ise yorgun ve kederliydi.

Salimgirey Kunduz’un atının dizgibi kendi aldı ve eyerden inmesine yardım etti.

Kız yüzünü göğsüne sokuldu, omuzları da titremeye başladı.

- Ağlama, yavaşça dedi savaşçı. Ağlamaya gerek yok. Herşey iyi olacak... Yakında Kıpçak bozkırlarına döneceğiz.

Kunduz Salimgirey’den çekilip korku ve ümit içinde gözlerine baktı:

- Peki, Kolomon?

- Ağlama kız..., tekrarladı Salimgirey. Herşey iyi olacak...

 

 

***

 

Salimgirey’in bildiği şeyi Kunduz nereden bilsin. Sevgi ve insanın kendini sonuna kadar verdiği iş ona kanatlarına sahip olmaya yardım eder. Bu kanatları da insana güvenilir bir şekilde hizmet eder hangi bela başına gelirse gelsin.

Uzun kölelik yılları Kolomon’u yıkmadı. Önceden yaşamaya yardım eden işti, şimdi ise sevgi geldiğinde dünya harikulade renkler doluydu, zaman da sonsuz ve her şey baştan başlatılabilecek gibi görünüyordu.

Hülagû’nun Kunduz hakkında söylediği sözler sıcak, diri kalbe bıcak gibi çarptı: “Onu, ancak kiliseyi inşa etmeyi bitirdiğinde görürsün.”

Bunu ilhan istediyse dünkü köle ne yapabilirdi? İtaatsizlik ölüm demekti. Ama Kolomon’un artık sevgisi vardı ve onun için yaşamaya değerdi. Yapılacak şey sadece çalışmak, inanmak ve beklemekti.

Kolomon ne ile uğraşırsa uğraşsın, hangi işi yaparsa yapsın, han nükerleri onu Gence’ye getirdiğinden beri gözlerinin önünde ısrarla Kunduz duruyordu. Yüzünü, dağ boğazlarından gelen gün ağarmadan önceki sislerde görürdü, rüyalarına girerdi.

Rumey cansiperane çalışırdı, her boşuna kaybedilmiş an ona sonsuz gibi geliyordu. Ancak işin hızlı tamamlanması aziz kavuşmayı yaklaştırabilirdi.

Duyarlı kalbi Kolomon’u uyarıyordu: “İlhana inanma”, ama zayıf bir ışık ile yol gösteren bir yıldız ile pırıldıyordu umut.

Kiliseleri inşa etmeyi severdi. Duvarları ancak desen ile süslenmeye izin verildiği Müslüman camiden farklı olarak kilisede çok şeye müsadece verilirdi.

Kolomon her zaman insan yüzlerini çizmeyi severdi. Fırçasının altından çıkmış azizlerin çehreleri bile, bazen, şaşırtıcı biçimde, bir zamanlar hayat yollarında karşılaştığı ve aklında kaldığı gerçek insanların yüzlerini andırırdı.

Gene Saray Berke’de gibi Kolomon’u Kunduz’u çizmek fikri kapladı. Rumey deli değildi ama gene de aniden kapıldığı ayartma ile başa çıkamıyordu.

Hıristiyan tapınağı tonozlarının altında Müslüman bir kızı yerleştirirse kutsal bir şeyi tahkir etmiş olacağını biliyordu. Ceza ağır olacaktı. İlhan mutlaka kiliseyi görmeye gelecektirve muhakkak Kunduz’u hatırlıyordur, o zaman...

Kolomon artık sunağın işlemini yapmaya başladı. Azizleri hızlı ve alışılmış bir biçimde çiziyordu ve sadece Meryem Ana’nın tasvir edilecek yer hala boş kalıyordu.

Akıl Rumey’i uyarıyordu, korkunç ceza tablolarını çiziyordu, fırçayı sıkıştıran eli ise sadece kalbe itaat ederek hazırlanmış duvara uzanıyordu.

Gün gittikçe işlerin tamamlanması ve son kararın alınması gerektiği vakti yaklaşıyordu. Bir gün akıl kalbi susturdu. Fırça astarlanmış duvara dokundu...

Kilisenin kutsallaştırılması ilhan kendisi teşrif etti. Asık suratlı ve dalgındı, hastalık kendini giderek daha çok hissettirirdi, Hülagû da sonunun yaklaştığını hissediyordu. Rumey’in yaptıklarını şöyle bir gözden geçirip onun bir avuç altın para ile ödülendirmesini emretti.

Artık at üzerinde, dizgini çekmeye hazır halde ansızın aklına bir şey gelmiş gibi Kolomon’a doğru döndü:

- Bana hiçbir şey sormak istemiyor musun Rumey? Ben hatırlıyorum ve sözümü tutacağım..., deyip Hülagû müstehzi müstehzi güldü. Karın sağ ve salim ama sen onu şimdilik göremezsin. Yakında yiğit tümenlerim Mekke’ye girerler. Bu İslam yuvasında Hıristiyan kilisesini inşa ettikten sonra sevgilin ile yeniden birleşmeye hiçbir şey engel olmaz.

İlhan arkasını çevirip atını sürdü. Kolomon bağırarak peşinden atıldı ama Hülagû’ya eşlik eden nükerler Rumey’i yol tozuna fırladılar.

Sayesinde Kolomon’un bütün bu süre boyunca yaşadığı inanç yıkıldı onun yerine de ümitsizlik geldi. Yaşamak istemiyordu. İlhanın söylediği ümit bırakmıyordu. Sadece Altın Orda’dan birlikte kaçtığı arkadaşları o günler ona ölmeye izin vermediler.

Kolomon ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmiyordu.

Ama Hülagû gittikten sonra bir hafta bile geçmeden Nogay’ın çevik tümenleri kasırga gibi Gence duvarlarına vuruldu ve onları yıkıp şehre girdiler. Muharebe kan dökücüydü ama kısaydı. Şehirliler mezbuhane dövüşüyorlardı ama düşman çoktu. Gri bozkır tozu ile kaplanmış elbiseler içinde süvari akını öldürerek, talan ederek, tecavüz ederek şehrin dar sokaklarında yayıldı.

Köleler ve şehirliler ile birlikte Kolomon yeni inşa ettiği kiliseye sığındı.

Zayıflamış derince çökük gözleri ile Rumey azgınlıkla dövüşüyordu. Çaresizlik yönetiyordu hareketlerini. Sıradaki oku kiliseyi kuşatmış düşmanlara atarken Kolomon ömrü boyunca taptığı Tanrı'nın meskeni meskenini koruduğunu düşünmüyordu. Şuanda Rumey kendini ve payına düşmüş mutluluk günleri de aynı şekilde yanında olan Kunduz’u savunuyordu. Sadakatle, temiz ve açık bir şekilde bakıyordu Kunduz ona sunaktan.

Siyah yelekli ok Kolomon’un göğsüne saplandı. Acıyı hissetmedi ancak birdenbire üserinde tapınağın çınlak tonozu dönmeye başladı, o da yer taş levhalarında yatarak Tanrı’nın ürkütücü gözlerini gördü ve beyaz kanatlı melekler korkutulmuş kırlangıçlar gibi mavi kübbenin altında kendini oradan oraya atmaya başladı.

Duvardan birdenbire Kunduz ayrıldı, Kolomon’a yaklaştı, diz çöküp avuçları ile gözlerini kapadı.

Kilisenin, meşe ağacından olan ve kenarlarına demir şerit geçirilmiş kapısına Moğol koçbaşıları düzenli olarak güm güm vuruyordu... Tiz ve dehşetli bir sesle atlar kişniyorlardı...

Altın Orda’nın rlli binlik ordusu ile Kaydu’nun yardımına gelen Berkencar, ağır hastalandı.

Cengiz Han’ın kanunları böyle bir şey öngörüyordu. Değerli zamanı kaybetmemek için tümenlerin temsilcileri birlikte toplanıp kendilerini kaderin iradesine vermeliydi ve kura çekmeliydi. En talihli olan bütün ordunun laşkarkaşı oluyordu.

Ama bu sefer kuraya başvurmak gerek yoktu. Seyhun’un aşağı kesimlerinde göçebelik eden Mengü Temür, Berkencar’ın hastalığını duyunca ordunun hizmetine bin süvarilik müfrezesi ile geldi ve hasta kardeşi Altın Orda hanının ellerinden orduyu aldı.

Muharebe Sayram şehrinin yakınında gerçekleşti, Mengü Temür ile Kaydu’nun müşterek güçleri ile bozguna uğramış Barak ta Maveraünnehir’in içlerine doğru kaçtı.

Ama galipler onu takip etmedi. Otrar’a kadar gelip onlar durup orduyu dinlendirmeye karar verdiler.

Hocent’e yerleşip Barak hummalı bir biçimde yeni orduyu toplamaya başladı. Silah gerekiyordu ama o yoktu. O zaman Müslüman din adamlarının tavsiyesine göre kıyım ile tehdit ederek Barak, Buhara ile Semerkant zanaatçilerden onun için gereken her şeyi yapmalarını talep etti.

Mecburi ianeler ve yağmacılıklardan yorulmuş zanaatçiler başka bir çareyi görmeyip kabul ettiler.

Avlularda ve şehir sokaklarında demirci ocakları alev alev yanmaya başladı. Gündüz ve gece işler durmuyordu, çekiçler örslere vurularak çınlıyorlardı ve kırmızı demir çeliğe dönüşerek içinde su olan kapların üzerinde buram buram buharlar kaldırarak cızırdıyordu.

Ve yeniden, önceki yıllardaki gibi şehirlilerin ağızlarından birdenbire Tamdam’ın adı çıkageldi. Buhara ile Semerkant karıştı. Fısıltı bazen bağırtıdan daha korkunç olur.

 

 

***

 

Kaydu, tümenlerini Otrar’ın yakınında durdurup ısrarla zaman uzatıyordu, Maveraünnehir topraklarına girmek için acele etmiyordu. Noyanlar onu acele ettiriyordu, şimdi Barak’ın ordusunu kaybettiği zaman sonsuza dek hesabını görmek için en elverişli zaman olduğunu söylüyolardı.

Kaydu sesini çıkarmıyordu. Bunu ona Mengü Temür de tekrarlayıp durmaya başladığı zaman o şöyle söyledi:

- İleride ne yapmamız gerektiğini Altın Orda hükümdarı Berke Han söylesin. Kaydu Berke’nin düşüncelerini sezmiş gibiydi. O da istiyordu kendi topraklarına dâhil etmeye Maveraünnehir’i ama korkuyordu.

Şimdiye kadar sürdüğü savaşları hiçbir Cengizli yargılamazdı. Berke sadece Dünya sarsıtıcısının iradesini yerine getiriyordu, Cuci’nin vasiyetnamesine göre ulusuna ait olan topraklarını kendine geri alıyordu. Maveraünnehir’e tecavüz etmek Çağatay ulusuna el uzatmak anlamına geliyordu. Bu hana birçok belalar ile tehdit ediyordu.

Kuzey Kafkasya, Şirvan ve Otrar’a dek topraklar tarafından geri alınmış ve gene Altın Orda’ya aittir.

Berke, Batu Han’ın yapmayı başardığı asla yapayacağını anlıyordu. Ama Altın Orda’nın azametini düşürmemek te kolay değildir. Bu da başarıyla gerçekleşti. Altın Orda’ya ait topraklar yeniden uçsuz bucaksız oldu ve hanın kalbi neşeli neşeli atması için bir neden vardı.

Orusut şehirleri de sakindi. Orada hala Moğol zalimliğinden insanlar kendine gelemiyorlardı. Peki, eğer Orusutlar sonunda baş kaldırmaya cesaret ederlerse o zaman Orda’nın atları eskisi gibi hızlı savaşçıları da kılıcı ve katı yay kullanmayı unutmadılar.

Sessizlik hanı sevindiriyordu ama gönlünün derinliğinde bir yerde sürekli anlaşılmaz bir tedirginlik vardı. Batu Han’ın davranışının esrarengizliği ona eziyet veriyordu. Bu bilge ve deneyimli savaşçının Harmankibe topraklarında temelli kalmaya neden cesaret edemeğine bir cevap arıyordu ama bulamıyordu. Orada yüksek otlar ve temiz sular var ve her şey hem Moğol hanlarına hem yiğit savaşçılara yeterdi. Ama Batu Han bu topraklarda Cengiz Han’ın dokuz kuuruklu beyaz sancağını saplamayıp Kıpçak bozkırlarına döndü. Neden?

Moğol tümenleri kazandı ve o zaman onlara göğüs gerecek bir güç yoktu. Ya Batu Orda’sının geleceğini endişe ediyorsa, ya kimsenin göremediğini görüyorsa?

Berke, bunu düşündüğü zaman rahatsız oluyordu. İlginç bir sır Batu’nun davranışında görülüyordu ona.

Nogay, Orusut topraklarına girmesi, onun kendi yapması, Orusutların ise Moğollara dönüştürmesi gerektiğini söylüyor. Bunu söylemek kolaydır. Ama Nogay Batu’dan daha akıllı mı ki? Hayır. Berke, en azından her şeyde Batu Han ile gösterdiği yolu izlediği ve ondan şaşmadığı için kendisinin Nogay’dan daha akıllı olduğuna inanıyordu.

Batu, Orusutları dışarıdan yönetmeyi öğretiyordu, bir de amansızca yönetmeyi. Böyle yapmak lazımdır zaten.

Orda’ya tüccar kervanları ile gelen sadık adamlar, Alman şövalyelerinin, Orusutların batı ve kuzey topraklarını itaatı altına almak için gene Novgorod’a ve Pskov’a sefere çıkmaya hazırladıklarını bildiriyorlar. Bunun hakkında knezler gerçekten mi hiçbir şey bilmiyorlar? Biliyorlarsa eğer o zaman neden susuyorlar? Kendilerinde bu kadar eminler mi gerçekten ve eski düşmanlarından hiç mi korkmuyorlar?

Bu sessizlik hana şüpheli geliyordu. Ama eğer Orusutlar gene de yardım isteyeceklerse o halde ne yapılmalı?

Bu işte Berke tereddüt etmiyordu. Knezlere yardım etmek gerekiyordu zira hangi avcı başkasına kızıl tilkiyi bırakır, gönüllü olarak haraç vereninden kim vazgeçer?..

Nogay dil avcısına surat asarak yan bakıyordu. Yırtık pırtık derviş elbiseleri ile giyinmiş, yüzüne kül bulaşmış olan, zayıf ve kara, o, onun önünde duruyordu, saygıyla eğilip şöyle konuşuyordu:

- Kaçaklar dağlarda saklanıyorlar. Her biri keskin nişancı, herkes de kar parsları gibi yiğittir. Fakirlere ilişmezlerdi ve sadece harç toplayanları izliyorlardı... Sayısı bilmiyorum ama at toynaklarının bıraktığı izlere bakılırsa kaçak çok.

- Git. Senin ödüllendirmesini emredeceğim, dedi Nogay.

Dil avcısı gittiğinde şimdi ne yapacağını düşünerek uzun uzun yalnız oturuyordu.

Kurnaz ve cesur Hülagû’yu yenen Nogay haydutlardan korku duymuyordu. Ama gene de belli tedbirlerin alınması gerekiyordu. Uzun savaşçı hayatı bounca böyle bir şeyle ilk defa karşılaşmıyordu. Hiçbir şey Moğollar ile fethedilmiş topraklarda kurulmuş düzeni sarsamazdı ama itaatsızların ortaya çıktığı zaman onlar kılıcı tutan elindeki kıymığa benzerlerdi. Sürekli irkilme ve kaşıntıyı hissetmemek için onlardan kurtulmak gerekiyordu.

Geçen yıllardan Nogay, cezayı gören ruhlarda dehşet yerleşsin diye cezanın korkunç olmasının gerektiğini biliyordu. Bu nedenle itaatsızları yakalamak üzere beş yüz savaşçıyı göndermeye karar verdi.

Salimgirey’in fethedilmiş topraklarda ancak kısa bir süre kalacağını bilmiyordu Nogay. Kaçaklar Kıpçak bozkırlarının yöne gidiyorlardı.

Yiğit savaşçı niyetlediğini yerine getirdi. Hülagû’nun çadırında gördüğü kişi gerçekten Taybulı çıktı. Zamanında Salimgirey’in soyunu kılıçtan geçirip öldüren oydu. Uzun zamandır arıyordu o, kin beslediği noyanla buluşmayı ve sonunda, noyanın, avcılıkla eğlenmek için yurtalarını kurduğu nehir kıyısında onu yakaladı.

Yanında sadece en cesur ve sadık kırık savaşçıyı alıp Salimgirey gece Taybulı kampına saldırdı.

Muharebe uzun değildi. Saldırıyı beklemeyen noyanın savaşçıları yurtalardan yarı çıplak fırlıyorlardı, burada ise onları kılıçlar ile oklar bekliyordu.

Salimgirey aradığını gördü. Sönük ay ışığı içinde Taybulı yurtasının yanında duruyordu ve kılıcı sallayıp bir şey bağırıyordu.

Salimgirey noyanu dörtnala bastı ve yaradana sığınıp kafasına şokpar diye ucunda kalın olan kıse bir sopayı indirdi.

Vuruş sesini duymadı ama dönüp baktığında Taybulı’nın büyük bedeninin yumuşakça yere çöktüğünü gördü.

İntikam alındı, Salimgirey de savaşçılarına uzaklaştıklarını bağırdı. Artık burada yapılacak bir şey yoktu.

Noyanın savaşçıları atları bulup binene kadar Salimgirey’in süvarileri artık uzaktaydı.

Birkaç gün sonra müfreze sıradağları aşıp Nogay’ın tümenlerinin durduğı Altın Orda mülkiyetindeki topraklara çıktı.

Bir ırmağın dereleri topladığı gibi Salimgirey’in müfrezesi de, mevcudu dağlarda saklanan Osetler ve Çerkesler ile artarak gün gittikçe daha büyük oluyordu.

Vatanı kaybeden savaşçılar, her yerde ölüm ya da kölelik beklediği insanlar Moğol müfrezeleri ile karşılaştığında mezbuhane dövüşüyorlardı. Kaçaklar ürkütücü bir güce dönüştü ve onların ortaya çıktıkları yerde yerliler onlarla ekmeği ve eti paylaşırlardı, gizli patikalar gösterirlerdi.

Kunduz Kolomon’un ölümünü öğrenince müfrezede kaldı. Artık onda önceki müşfik ve ürkek bir kızı tanımak zordu. Erkek giysilerine giyinmiş at üstünde herhangi bir savaşçıdan daha kötü durmuyordu, keskin ot atardı ve Moğollar ile tüm çatışmalara katılırdı.

Kunduz’un artık sevdiği yoktu o yüzden onun için öz evi Salimgirey’in müfrezesi oldu.

Her geçen gün yüreği katılaşırdı ve daha fazla intikam isterdi. Payına düşmüş, sevdiğini almış tüm belalarından Kunduz Berke Han’ı suçlu tutuyordu.

Sadece Salimgirey ile samimiydi, ancak o, uzun sürmeyen mutluluğunu görmüş olan Kunduz’u anlayabilirdi. Salimgirey de onu elinden geldiğince teselli ediyordu.

Bilmiyordu o, belanın artık izinden yürüdüğünü. Nogay ile gönderilmiş savaşçılar ısrarlar arıyorlardı kaçakları, onlar ile görüşmekten kaçınmak ta imkânsızdı. Yiğitlik ve maharet bakımından düşmanlar birbirilerinden aşağı kalmıyorlardı ama takipçilerin sayısı daha çoktu ve güç gücü yıkıyordu.

Birkaç sefer müfreze çemberi yarmayı başarıyordu. Ama her defasıyla giderek Salimgirey’in daha az savaşçı kalıyordu. Onların hiçkimse aman için ümit etmiyordu, onun için de kendini takipçilerin ellerine vermektense ölmeyi tarcıh ederdi.

Günlerin birinde, her şey sonunda geçmiş gibi göründüğünde müfreze pusuya düştü. Sıkıştıran düşmanların saldırısını omuz omuza püskürtüyorlardı Salimgirey ile Kunduz ama kızın atı ansızın şaha kalktı. Salimgirey’in en son görebildiği şey atın boğazına saplanmış ok ve Kunduz’u sarmış kıllı kementlerin siyah yılanlarıydı. Yardımına yetişmek için kendine yol açmayı başaramadı.

Yakaladığı savaşçı bayan çıktığında Moğolların şaşkınlığı büyüktü.

Müfrezenin reisi Tuday Mengü Kunduz’un yüzüne dikkatle bakarak güzelliğinden hayretler içinde kalıp dilini şapırdatarak şöyle tekrarlayıp duruyordu:

- Böyle güzel kız da ölebilirdi! Vay vay! Savaşçı kızı! Onu kendime beşinci karı olarak alacağım. Bana oğulları korkusuz savaşçıları doğurur...

Ama Nogay muhteşem esir kızını öğrenince onu Tuday Mengü’den aldı.

- Onu Berke Han’a göndereceğim, dedi. Pahası olan her şey hükümdarımıza aittir. Böyle bir güzellik binlerce altın sikkeye değer.

- Kızı bana ver, yalvararak razı etmeye çalışıyordu Tuday Mengü, ben kendim de her kime olursa olsun bu bini öderim!

Ama Nogay kararlıydı.

Berke Kunduz’u tanıdı. Ve yeniden onu ilk defa gün ağarırken güzel rahvan atın üzerinde gördüğü zaman gibi gönlünde arzusu uyandı.

Kıza, yağlı yağlı parıldayan gözleri ile bakarak han şöyle dedi:

- Allah büyük! Her nerede olursan ol, nereye kaçmaya çalışarsan çalış O yeniden seni bana geri verdi. Böylece ebedíyen olur...

Kunduz konuşmuyordu. Berke, kızın gönlünde ona karşı ne kadar kinin biriktiğini bilseydi hemen onun idam edilmesini emrederdi.

Han, küçük karısı, Argın soyundan bayın kızı Akcamal’ın çağırılmasını buyurup ona şöyle emretti:

- Esir kızı yanına al ve sana kız kardeşin olsun. Dolanmalarda geçirilen zaman içinde o nasırlaştı. Bir kadının bilmesi gerekenleri ona öğret...

“Zaman gelir, düşünüyordu Berke, onu karım yapacağım. O bunu istemez ise ne olur ki? Büyük Cengiz Han şöyle öğretirdi: “Düşmanın gücünden olduysa onu öldürme, daha iyisi ona hakaret et.” Altın Orda’nın itaat ettiği kişiye her kadın boyun eğer. Vakurlaşsın, başka çaresi olmadığı düşüncesine alışsın. Akcamal’a da aynı şey olmuştu. Şimdi ise o itaatkârdır...” Akcamal’ı düşündüğünde hanın kalbini tatlı bir gevşeklik kapladı.

Şirindir küçük karı. Yüzü aldır, teni ise beyaz ve ince bir sazlık gibi esnektir. O da karı olmak istemiyordu.

Argın bayı, sayısız at sürülerinin sahibinin ailesinde en küçüktü. Şımarık ve neşeliydi Akcamal... Ama zaman geldi...

Kız nasibi tay kadının nasibine benzermiş. Tay bir yaşına gelince yular takılır. Kız büyünce kimeşek diye beyaz başlığı takmak zorunda kalır. Bu zaman itibaren de tüm yaramazlıkları ve bütün ciddiyetsizliği rüzgâr uzağa götürüyormuş gibi kaybolur.

On altı yaşında Akcamal kimeşek takmak ve Berke Han’ın karısı olmak zorunda kaldı.

Direndiği ve ağladığı neye yarar? Babası, Berke’nin öfkesinden korkarak kızını kement ile bağlayıp Akcamal’ı onu arzuyalayan birine yolladı.

İyi hatırlıyordu Berke Akcamal’ı ilk defa gördüğünü. O zaman Mavi Orda’nın hükümdarı erkek kardeşi Ordu’nun misafirdi. Avcılıktan dönerken susuzluğu gidermek, kımızı kana kana içmek için Argınların zengin auluna uğradılar. Burada da göründü gözüne kız.

- Onu bana ver, rica etti Berke erkek kardeşini.

Ordu baya şöyle dedi:

- Altın Orda hanının ricasını duydun mu? Onun istediği gibi yap. Kızı vermezsen...

- Son dediği söylemeyebilirdi. İki hanın iradesine ve arzularına zıt gitmeye kim cüret edebilirdi?

Böylece Akcamal Berke’nin dördüncü karısı oldu.

Zaman geçiyordu ama hanı sevemiyordu. Teni ona aitti ama gönlü itaatsız ve özgür kalıyordu.

Berke bunu hissediyordu ve bazen öfke onu sarardı ama Akcamal’ın kederli güzelliğine hayran hayran bakmaktan vazgeçemiyordu.

Kunduz’u genç karısına emanet ederek Berke, Akcamal’ın bundan daha neşeli olacağını düşünüyordu. Başka bir şeye niyetledi han.

Zamanında, onu getirdiğinde, önceden dostlukta ve barışta yaşayan diğer karıların aniden birbirileri ile kavga etmeye başladığını ve onu Akcamal’a kızkandığını hatırlıyordu. Şimdi ise Berke kıskançlık ile rakibine tutuşmasını istiyordu. Malum Akcamal bir kadındır, kalbi de, yerine başkası gelirse kaygısız ve sakin kalamazdı. Kıskanmaya başlar, hanın sevgisini ve teveccühünü kazanmaya çalışarak ona nasıl çektiğini farketmez.

Günler geçiyoru ama Berke’nin ümidi doğru çıkmıyordu. Her sabah hana bayan yurtalarında ne olup bittiğini bildiren küçük vezir Akcamal ile Kunduz’un sadece kavga etmediklerini değil aksine ahbap olduklarını anlatıyordu.

Han, vezirin ona yalan söylemediğini biliyordu ama aynı zamanda ona inanmak istemiyordu. Güzel bir kadının öbürünü kıskanmaması gibi bir şey mümkün değildi. Galiba, Akcamal, Kunduz’un hanın sıradaki karısı olup olmadığına sadece kayıtsızmış gibi görünmeye çalışıyordu.

Bir gün her zamanki gibi nükerlerin eşliğinde han sazlık gölüne geldi. O seneki yaz yağmurlu çıktı ama güz sakin ve ılık, renkli elbisler içinde geldi. Uzak ormanlar altın ve kızıl renklerde parıldamaya başladı, bozkır bile kuru ve boz görünmüyordu aksine yumuşak renkleri parlak bir halıya benzerdi. İnce gümüş örümcek ağları altın renkli sabah ışınlarında yavaşça alevleniyordu.

Gölün ayna gibi yüzeyinde yalnız kuğu yüzüyordu. Bazen güzel ince boynunu yaz içinde rengi atmış dipsiz semaya uzatırdı, kasvetli feryadı da su üzerinde, esrarengiz bir şekilde hışırdayan kamışların tüylü süpürgeleri üzerinde uçuyordu.

Yazın, yalnız kuğunun yayında çıkagelen kuşlar sıcak diyarlara uçtu. Onlar vahşi ve özgürdü ve kuvvetli kanatlara sahipti.

Berke’yi, kendisi için kutsal olan kuşun yalnızlığı korkutmuyordu. Orda’daki işler iyi gidiyordu ve planladığı gerçekleşti. Tüm Cengizliler, tarafına hırsla ve gıptayla bakan herkes Altın Orda’nın eskisi gibi kuvvetli olduğunu ve kendisine kılıcı kaldıran her birini cezalandırabileceğini hissettiler.

Tuhaf, ama kuğunun hüzünlü çığlığı Berke’nin gönlünde hüznü değil hoşnutluk ve sessiz sevinç duygusunu uyandırıyordu.

Han kulak kesildi. Kamışlardan bir yerden kulağına yavaş insan sesleri geldi.

Berke, seyrek kamış duvarının arkasında kimlerin olduğunu seçmeye çalışarak üzengi üzerinde ayağa kalktı. Onlar Akcamal ile Kunduz’du.

Kadınlar ona doğru yürüyorlardı, ötede ise onlardan geri kalıp önemlice bir mesafede hizmetçi kızları ağır ağır yürüyorlardı. Alayın en sonunda han eşlerinin muhafızlarından nükerler yürüyorlardı.

Akcamal’ın başı düşük indiriliydi, Kunduz’un yüzünü ama han iyi görüyordu. Tatlı bir pembelik aydınlatıyordu yanaklarını, yoldaşına hararetle bir şeyler anlatıyordu. O gayriihtiyari olarak genç kadının endamına hayran hayran bakmaya başladı.

“Neye seviniyor?, aniden öfkeyle düşündü Berke. Şimdi ona karım olma vakti geldiğini söyleceğim ve yüzüne neyin yansıyacağını bakarım.”

Han atının dizginini hafifçe çekip yürüyenlerin yolunu kesti. Birdenbirelikten kadınlar ürperip durdular.

Berke yavaşça ve kötü niyetle gülmeye başladı. Kunduz’un yüzünden yapışkan ve soğuk bakışını ayırmadan şöyle söyledi:

- Yarın karın olmamı istiyorum.

Kunduz’un iri ve güzel gözlerinde ya da sevinç ya da gurur pırıltıları yanıp söndü. Başını eğdi.

- İradene itaat ediyorum, ya büyük han...

Berke, ince esnek endamını bir kez daha göz gezdirdi. Kunduz onun için arzulanandı.

- Yurtalara dönün, kurumlu bir tavırla dedi han. Ayrıca, tüm hazırlıkları yapması gereken onları yapsınlar...

Berke’nin yüreği sevinçten ve gururdan silkinirdi. İtaatsız Kıpçak kızı artık ona teni ve gönlü ile aitti.

 

***

 

Küçük kuru müftü Şarafutdin kocaman beyaz çalmada şeref yerde Berke’nin ayaklarında otururdu.

- Genç kızın rızasını sorma vakti geldi, yaltaklanarak dedi.

İki Kıpçak savaşçısı yere kadar eğilip Kunduz’un yanına koşup yaklaştılar.

Kadınlar ile çevrili yurtanın sağ tarafında oturuyordu, başına da inciler ile ilemeli beyaz ipek bir başörtü atılmıştı.

Şarkı söyler gibi hep bir ağızdan savaşçılar âdete göre söylemesi gereken sözleri söylediler:

Şahadet ediyoruz, şahadet ediyoruz. Biz buna değeriz. Geleceğin şafağında Han arzuladığını gözlüyor...

Savaşçılardan biri Kunduz’a gümüş kupasını uzattı, onu kabul ettiğinde savaşçılar tekrar tek ses olarak şunu sordular:

Ay yüzlü Kunduz, Altın Orda hükümdarı Berke Han’ın karısı olmayı kabul ediyor musun?

Kunduz kupaya dudakları ile dokunup sessizce başıyla onayladı.

Berke, ters yanan bakışını ayırmadan kadını izliyordu. İtaatlığı giderek daha çok hoşuna gidiyordu.

Savaşçılar geri çekilip durması gereken yerde durdular.

Müftü Şarafutdin acele etmeden Kuran sayfalarını hışır hışır karıştırmaya başladı; bu olaya uygun on yedinci süreyi bulup heceleri uzatarak uluma ile onu okudu. Sonra Kuran’ı kapatıp tüm toplananlarda göz gezdirdi ve avuçlarını birşetirip onları sarı buruş buruş yüzünde gezdirdi.

Törenli olaya katılan herkes müftünün hareketini tekrarladı.

Bayram toyunun vakti geldi. Gece geç saatlere kadar şenlik ateşleri yanıyordu, kazanlarda güzel kokulu koyun etinin yığınları pişiriliyordu, solan sonbahar otları kokulu beyaz kımız ise kupalarda köpürüyordu.

Toyda sadece Akcamal yoktu. Berke de, misafirlerin üzerinde göz gezdirerek, kinci bir zevkle, Akcamal’ın yüreğinin rakibine karşı kıskançlıktan azap çekeceğini ve parçalanacağını sayarak haklı olduğunu düşündü.

Gece yarısından sonra karılar ve nükerler hanı, bundan böyle Kunduz için Berke’nin diğer karılarının yurtaları ile bir sırada kurulmuş olan yurtaya geçirdiler. Karbeyaz yurta Çin rengârenk ipekler ve ilkbahar çayırlığı gibi parlak İran halıları ile süslenmişti.

Han yeni karısının meskenine girdi. Kunduz Berke’ye yerden selam vererek ona doğru kalktı.

Yurta kapısının arkasında, Altın Orda büyük hanının ve yeni eşi güzel Kıpçak kızının hayatlarını ta şafağa kadar korumak için sıyrılmış kılıçlar ile iki nükerin durduğunu duyuldu.

Kunduz Berke’nin omuzlarından sırma kumaştan çapanını, siyah samur kürkü ile işlenmiş boriğini saygıyla çıkarıp girişte astı. Konuşmadan, tek bir kelime söylemeden, görünüşünün tamamıyla itaatlığı göstererek hanın ayaklarından çizmeleri çekip çıkarttı.

O da sevinerek ve aynı zamanda işkilli işkilli kadını izliyordu.

Sessizce basarak Kunduz şeref yerde karbeyaz kuştüyü yatak yaptı, Berke’nin ellerinden kuşak aldı, kandillerde ateş söndürdü.

- Her şey yaptım, ya büyük han. Yatın.

Kunduz’un sesi titriyordu ve kırılıyordu.

Anlatılmaz bir endişe, korku birdenbire hanı kapladı. Kapının kanatlarının açıldığını duydu ve bağırmak, muhafızları çağırmak istiyordu ama birinin elleri onu arkasından tuttu ve pürtüklü ağır avuç ağzını tıkadı.

Yurta kubbesinden giren sönük ışıkta boğazına dayanmış hançerin parıldadığını gördü. Korkudan çılgına dönüp bütün bedeni ile atıldı ama yere yıkılıp halıya devredilmişti.

Dövüş sessizlikte sürüyordu. Sadece insanların kesik kesikli nefes alıp vermeleri duyuluyordu. Ve yakında Berke, üstüne yığılmış tenlerin ağırlığın altında artık hareket edemiyordu. Ağzına tıkaç sokulmuştu ve mendil ile sağlamca bağladılar.

- Başlayın, yavaşça söyledi kadın sesi. Yakında gün ağarır...

Berke dehşet içinde Akcamal’ın sesini tanıdı.

Han, birinin pantalonundaki bağları çevik bir hareketle çözdüğünü, alaylı bir ses ise şöyle fısıldadığını duydu:

- Böyle bir işte acale edilmez. Yoksa yanlışlıkla başka bir şeyini keserim...

Berke ıstırap verici bir acıyı hissetti. Var gücüyle atıldı ama karanlıkta görünmez insanlar onu sıkı tutuyorlardı. Hanın çılgın gözleri, sadece üzerinde eğilmiş insanın ay ışığından sönük yüzünü görüyordu.

Sonunda insan kısık bir sesle fısıldayarak şunu rica etti:

- Yanık koşmayı verin. Kan dursun diye serpmek lazım.

Ayağa kalktı.

- Tamamdır. Elim hafiftir. Hızlı iyileşir. Şeref yerde bir tane ile de oturulabilir... İkincisini ise köpeklere atın.

- Peki, köpekler yemek isterse..., karanlıkta görünmeyen biri insana beyaz bir kumaş parçasını uzatarak gülmeye başladı.

- Şimdi bağlayın onu, emretti Akcamal.

Berke birdenbire kendisinin üzerinde eğilmiş kadın yüzünü gördü ve onda zorla Kunduz’u tanıyabildi.

- Şimdi tıkaç ağzından çıkartılacak. Ama eğer bağırmaya cüret edersen seni keseceğiz. Adil ceza yerini buldu. Vaktinde Akcamal’ı seven genci hadım etmek isteyen sen değil miydin, Kolomon Rumey’e de yapmak istediğin bu değil miydi? Acı ne demek olduğunu daha iyi anla diye seni öldürmemeye karar verdik. Beni iyi dinle... Sana ne yaptığımızı kimseye söylemeceğiz, Kunduz’un sesinde alay duyuldu. Millet Altın Orda tahtında aygırın değil de bir iğdiş atın oturduğunu öğrenirse senden yüzünü çevirebilir...

Biri mendili çözdü ve ağzından tıkacı çıkardı. Yumuşak halı havı adımların sesini bastırıyordu, bütün vücudu acıdan kıvranıp duran Berke yurtada yalnız kaldığını hemen anlamadı.

Bunu nihayet anladığında tiz ve müthiş bir sesle bağırdı.

Yanıtı sessizlikti.

 

 

***

 

Salimgirey’in savaşçıları, korkunç intikamını alıp atlarını acele acele kamçılayarak karargâhtan uzağa gidiyorlardı. Onlarla birlikte Kunduz ile Akcamal vardı. Çoktan kaçabilirdi Orda’dan Kunduz ama öfkeci yüreği öcü talep ediyordu, o da hemen İtil kıyısındaki ormanlarda saklanan Salimgirey’in müfrezesine gitme arzusunu yendi.

Çoğu Orda savaşçıları için Berke, Tanrı tarafından verilmiş iktidar sahibi olan hükümdar idi, hayatına kastetmek te korkunç bir suç sayılırdı. Ama intikam ondan alınabilirdi.

Kunduz Akcamal ile hızlı ahbap oldu ve hizmetçi kölelerinden derdini öğrendi. Ve bir gün o, Berke’nin Orda’ya peşinden gelen delikanlıya ne yaptığını anlattı, intikam planı doğdu.

Dünyada, altın parıltısından kör olmayacak insan yoktur. Boşuna denmiyor, aziz bile hak yolundan şaşar onu görünce.

Akcamal, gerdek gecesinde Kunduz’un yurtasını koruyacak savaşçılara rüşvet vermeyi başardı. Kalan Salimgirey’in adamlarının işi idi.

Şimdi de onlar müfrezeye dönüyorlardı. Onlarla birlikte Berke Han’dan yüzünü çeviren savaşçılar da gidiyorlardı. Akcamal’dan aldıkları altını saklayıp, önceden hazırlanmış atlara binip o gece Altın Orda karargâhından giderek daha uzağa Horasan, Harmankibe, İrbit tarafına, orada özgür ve sakin hayatı bulmaya ümidiyle gidenler de oldu.

Zordu Moğol savaşçılarının hayatı uluslarda ve belki o yüzden Cengiz Han ile fethedilmiş topraklarda her zaman hıyanet, fesat ve ihanet çok vardı. İyi işlere cimriler idi hanlar, noyanlar ve bekler.

Sonsuz seferlerde ve akınlarda ölüm savaşçıların başlarının üzerinde durmaksızın uçuşurdu. İleride dülman okları ve mızrakları beklerdi, arkasında ise, geri çekilirsen eğer, noyanın özlük muhafızlarının ellerinden ceza. Seferde elde edilen ganimetin hepsi er ya da geç onların ellerine geçerdi. Muharebede yiğitliği ve korkusuzluğu gösterdiysen bile öldürdüğün düşmanın silahı ve atı her zaman sana ait olmaz. Buna ancak noyan ya da han karar vermeli.

Savaşçıların, vatan uluslarında kalan ailelerinin nasibi de zordu. Hayvanlar ve servet güçlülerin ellerinde idi. Han lehine toplanan mecburi ianelerden yorgun argın düşmüş bir aileyi bir deve, kısrak ve on koyun geçindirebilir miydi?

Seferden döndükten sonra bir Moğol savaşçısının ailesini bulmadığı kaç sefer olmuştu. Haraçların ödenmemesi için han adamları onu köleliğe satarlardı, çocukları da alırlardı. Moğol savaşçısı diğer halklara kölelik getirirdi, kendisi de köle idi.

Bu nedenle bazen hayatın verdiği sıkıntılara katlanamayıp çoğu hanlarına ihanet ederdi, altın uğruna ele verirlerdi veya adeta kaçarlardı, çeteler halinde toplanıp hem halı hem suçlu olanları talan ederdi.

Bu serseri çetelerinin aksine Salimgirey’in müfrezesine intikamcılar, belaların nereden geldiğini iyi anlayanalr gelirlerdi. Burada, hanlardan nefret edenler ve özgür hayatı hayal edenler vardı.

Müfrezenin mevcudu neredeyse bin kişiydi ama Altın Orda’ya ne yapabilirdi, büyük gökyüzünde küçük bir bulut? Bulutların gökyüzü ve kan ile gözyaşları gövdeyi götüren yeryüzünü kapatacak, yıldırımların ateşli oklarının ciz diye sokacak vakti henüz uzaktı. Ama Salimgirey mücadele etmeye devam ediyordu...

 

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

V

 

Bozkır milletikendini bildi bileli şöyle adet oldu: soyların ve kabilelerin arasındaki tüm kavgalar ve çekişmeler otlaklar yüzünden olurdu. Sürülerin rahat olduğu yerde göçebe sahibi de kendini mutlu hissederdi.

Moğolistan bozkırlarından tümenleri sürdüğü Cengiz Han da bütün dünyayı kocaman bir meraya dönüştürmeyi hayal ederdi. Bunu için şehirleri harap ederdi ve toprak sürmeyi, onu bahçelerle süslemeyi ve ekmek yetiştirmeyi bilen halkları yok ederdi.

Yeni arazileri fethedip onları aymaklara ve uluslara bölürdü ve çocuklarına, torunlarına ve sadık noyanlarına dağıtırdı.

Bundan dolayı her seferinde anlaşmazlık ve hırgür çıkıyordu. Cengiz Han zamanında fakat hiçkimse memnuniyetsizliğini sesli ifade etmeyi veya sesini yükseltmeyi cüret edemezdi. Ürkütücü hâkimin hayattan gittiğinden beri her şey başka türlü oldu. Vasiyetlerine göre ulusları ve aymakları ancak han dağıtabilirdi ve bundan böyle Cengizlilerinden kimin payına neyin düşeceği ancak Moğol tahtına kimin oturacağına bağlıydı. İşte bu yüzden azgın ve çok şiddetli oldu Cengizlilerin sayısız gruplarının arasında “kendi hanı” için mücadele.

Büyük bir iktidarına sahip olurdu her biri aymakla ve ulusla. Her canlı ona itaat etmek, şehirler ve köyler ise haraç ödemek mecburdu.

Aymağı, muharebelerde kahramanlığı gösterdiği ve han tarafından farkedildiği her noyan yönetime alabilirdi ama ulus ancak Cengiz Han soyundan olan birine ait olabilirdiü hangi soy dalına ait olduğu da mühim değildi.

Aynı şeyi Cengiz Han’ın ölümünden sonra Karakurum’da, yeni hanın seçilmesi gerektiğinde de uygulamaya başladılar. Tahta, hem rahmetlinin çocukları hem soyundan her biri aynı hakka sahiplermiş gibiydi. Ama güçlü olan, emirlerin ve noyanların arasında en çok yanlısı olan, arkasından en çok savaşçı olan kazanırdı.

Sürekli rekabet Cengizlerin tek dalına güçlendirme imkânını vermiyordu, aynı zamanda da yeni hanı çevresindekilerin fikrine kulak vermek zorunda bırakıyordu, onu emirlere ve noyanlara, ulusları yönetenlere bağlı kılardı. Dünya Sarsıtıcısı tarafından kurulmuş devlette tüm Cengizliler aynı hakka sahipmiş gibi ve refah ile ortaklaşa ilgileniyorlarmış gibi görünüyordu. Ama böylesi ancak görünüyordu.

Aynı şey uluslarda da yer almaya başladı. Karakurum’a olan bağımlılığını her sene giderek daha az hissederlerdi ve işlerini hallederek büyük Moğol hanına giderek daha az dönüp bakarlardı. Altın Orda istisna değildi.

Ölmüş hanın tahtına oğullarından biri oturmaya hazırlanıyordu ise mücadeleye kardeşleri ve hatta kardeşlerinin çocukları girerlerdi.

Batu Han’ın ve oğulları Sartak ile Ulkaçı’nın ölümünden sonra Ulakçı’nın annesi Barakşı Hatun hanı, Batu’nun oğlu Tukan’dan doğmuş torunu Tuday Mengü’yü yapmaya karar verdi.

Fakat Altın Orda’ya giren aymakların sahipleri noyanlar ve o zamana kadar devlette büyük itibara sahip olan Müslüman tüccarları başka türlü düşünüyorlardı. Batu Han’ın kardeşi Berke’yi desteklediler.

Mücadele kısa ama azgındı. Barakşı Hatun Hülagû’dan yardım istedi ama o uzaktaydı ve büyük Moğol hanı Mengü’nün sözü bile Altın Orda’da onu duymak istemeyen biri duymadı.

Cuci’nin torunları kurultayda toplanıp Berke’yi beyaz koşmada kaldırdılar.

Yeni han tüm Cengizlilerin yaptığı gibi yaptı. Barakşı Hatun ve ona yardım edenlerin çoğu dâhil olmak üzere düşmanların keleleri yuvarlandı.

İyi hatırlıyordu Berke o günleri. Sabırlı ve arzulanan avın beklentisi içinde saklanan bozkır kurdu gibi kindar olan o, amacına uzun zaman yürüyordu.

Kardeşini de nasıl kıskanırsa kıskansın, zamanında Batu’nun davrandığı gibi davrandı. Asıl bir göçebe gibi karagahı olarak Altın Orda topraklarında bulunan önceki şehirlerden hiçbirini yapmak istemedi çünkü orada emirlerin ve Müslüman olmayan gelenekleri destekleyen darguşıların nüfuzu çoktu. Her şey başarılı kardeşini hatırlatan Saray Batu’da da yaşamak istemedi. Berke Han ana karargâhını ona ait olan aymağa, İtil’in ağaşı kesimlerine taşıdı.

Burada, Orusut topraklarına, Kafkasya’ya ve İran’a, Batu Avrupa’ya ve Karakurum’a giden kervan patikalarının kavşağında Saray Berke şehrini kurmaya karar verdi.

Cömert topraklar vardı etrafta. Yüksek otlar burada her bahar yüselirdi, kamış gerdanlıkları içinde suyu berrak göller de semanın maviliğini yansıtırdı. Burada hem insanlar hem hanın hesapsız sığır sürüleri de rahattı.

Berke Han’ın yönetimi başarılı gelişiyordu. Sartak ile Ulakçı ona yol vererek hızlı bir şekilde öldüler. Altın Orda’nın gücünü ve kudretini pekiştirerek birçok toprak ona geri döndürdü. Yeni ve eski şehirlerde, zanaatçilerin güzel kumaşları, pahalı halıları, kapları imal ettiği ve silah dövdüğü karhane denilen atölyeler inşa edilirdi. Giderek daha çok tüccar gelirdi Altın Orda’ya. Şimdi de böyle bir şey oldu...

O korkunç gece hakkında tek bir düşünceden han öfkeden dişerini gıcırdatırdı.

Berke kudretli İtil’in kıyılarını severdi. Aymağının daha Kuzey Kafkasya bozkırlarında olduğu zamanlarında bile yaz için buraya göç ederdi. Şimdi ise Berke bahara zor etti.

Garip bir tedirginlik hanın kalbinde yerleşmişti. Aynı yerde uzun zaman kalamıyordu, parlak renkli bozkır da, üzerinde alçak bulutlar asılıymış gibi ve sonsuz ağır yağmurlar yağıyormuş gibi ona donuk ve gri gözüküyordu.

İki yüz Türkmen Nar devesinden ve gıcırtılı ağır kağnılar furyasından oluşan kervanı sürekli yerini değiştirerek bozkırda amaçsızca dolanırdı.

Orusut topraklarından endişeli haberler gelirdi, Novgorod’da ve Pskov’da durumlar sakin değildi. Livon nişanı, Altın Orda’nın haraç verenlerine istilaya hazırlanarak yeniden bir kıpırdanma başladı.

Berke olup bitenin bütün önemini anlıyordu ama ona hâkim olan kayıtsızlık hareket etmesini engelliyordu.

Ancak bir kere, gücenilir adamdan Salimgirey’in müfrezesinin olduğunu öğrenince donuk gözlerinde hayat ışığı parıldadı.

Dil avcısı, yüzü iri çiçek hastalığının yara izleri içinde kalmış yaşlı bir Kıpçak, hanın gözlerine bakmamaya çalışarak yavaş sesle şöyle konuşuyordu:

- Müfrezenin mevcudu bin kişidir. Onların başında, ya büyük han, eski yüzbalın Salimgirey. Onu tanıdım. Kaçakalrın arasında, ya büyük han, karıların Akcamal ile Kunduz...

- Git..., diye emretti Berke. Yüreği göğsünde deli gibi atıyordu, o da onu bir türlü sakinleştiremiyordu.

Han artık kendisine şiddetin kimin uyguladığını biliyordu, bu da artık işin yarısıydı. Orda için bin savaşçılık müfreze ne demekti? İstemek yeterdi ve itaatsızların küllerini rüzgâr bozkır üzerinde yayılır.

Berke, müfrezenin aranması için tümenin harekete geçme emrini vermeye artık hazırdı ama kaçakların ölmeden önce halka şimdiye kadar kimsenin bilmediğini açıklayacaklarına dair korkusu onu tuttu.

Akcamal da, Kunduz da ve o geceki olaylar ile ilgisi olan herkes sözünü sıkı tutuyorlardı, hanın hadım edildiğindenhala hiçbir canlının haberi yoktu. Eğer bu böyle olmasaydı söylentiler gene de Berke’nin kulaklarına ulaşırdı, dedikodu ise bu haberi rüzgâr gibi Cengizlilere ait tüm uluslara yayardı.

Demek, acele etmeye gerek yoktu. Hadımı bilen herkes ağzını açamadan hızlı ölmeli. Gerçek Moğol sabırlı olmayı ve tetikte beklemeyi bilir.

Salimgirey’in müfrezesinin yakınlığı kölelerin arasından çalkantılara yol açabilirdi, onun için de hanın yapması emrettiği ilk şey korumayı güçlendirmekti.

Az değildi başına buyruk olmayan insan Altın Orda’da. Moğollar, yeni toprakları ele geçirerek sadece esirleri yâd ellere satmıyorlardı ama çoğunu Orda’nın içinde bırakıyorlardı. Köleler, inşa etmek, sığır otlatmak, bir çiftliğin çeşitli günlük işleri yapmak için gerekliydi.

Batu Han döneminde ve Berke’nin yönetiminin ilk yıllarında köleler genellikle hizaralar diye özel kerpiç kalelerinde birlikte tutulurdu. Özel muhafızlar sabah onları işe götürürdü, gecenin gelmesiyle ise konutlarına kitlerdi.

Ama isyandan sonra, Orda’da önceki asayişi yeniden kurmak için Berke’nin on bin köleyi katletmek zorunda kaldığında mevcut düzenleri değiştirdi.

Han, birlikte toplanmış kölelerden korkmaya başladı. Bu sebepten fesattan sonra sağ kalan herkesin noyanlar ve ona yakın insanların arasında bölünmesini, hizaraların da tahrip edilmesini emretti. Artık kölelerin her biri kendi sahibinin yanında yaşardı. Burada uyuyorlardı, deriyi işliyorlardı, ayakkabı dövüyorlardı, yurtalar için koşmaları yuvarlıyorlardı.

Salimgirey’in müfrezesinin Orda karargâhının yakınında ortaya çıktığına dair haber kölelere de ulaştı. Çoğu geçen isyanı hatırlıyorlardı ve müfrezeye katılmaya, özgürlüğe çıkmayı çalışmaya hazırdı.

Bunun hepsini Berke kendi adamlarından biliyordu. Sezgisi ona er ya da geç müfrezesinin kadrosunu yeni insanlarla tamamlamak Salimgirey’in köleleri azat etmeyi çalışacağını söylüyordu. Bunu nasıl yapmak istediğini öğrenmek kalıyordu. Köleler iyi bir yemdi. Ve eğer her şey hanın planladığı gibi olsaydı, itaatsızların işini bir darbe ile bitirebilirdi. Onlarla birlikte mezarına Berke için korkunç sırrı sonsuza dek giderdi. Müfrezeden hiçbir kişi hayatta kalmamalı. Hiçbiri...

Yaşanmış rezlik düşünceleri hanı ne gündüz ne gece bırakmıyordu.

Sık sık gün ağarmadan tamamen yapışkan ter içinde kendi çığlığından uyanırdı, sonradan da genişçe açılmış deli gözleri ile karanlığa dikkatle bakarak uzun bir süre uyuyamıyordu.

Salimgirey’in savaşçılarının ona taciz edip yurtadan kaybolduğu gece kimse çığlıklarını duymamıştı ve imdadına gelmemişti. Ancak sabaha yakın Berke ellerini ve ayaklarını bağlayan kıllı kementlerden kurtulabildi.

İnsanların geldiğinde de Berke kimse bir şey anlatmadan hekimi çağırmalarını emretti. Maiyet erkânından hiçbiri hana Kunduz’un ile Akcamal’ın ve yurtayı koruyan savaşçıların nereye kaybolduğunu sormaya cesaret edemedi.

Arap hekimi Berke’yi muayene edip hanla göz göze gelmemeye çalışarak şunları söyledi:

- Yapılmış olan mahir biriyle yapılmıştır... Ancak bir hekimin ya da mollanın gücünün altındadır böyle bir şey... Düşünmekten bile korkuyorum...

Berke hekime işaret vererek yanına çağırdı, yaklaştığında da onu boğazından tutup öfke dolu tıslayan bir fısıltıyla şöyle söyledi:

- Düşünme o zaman! Düşünmemeye çalış! Hiçbir canlı olayı bilmemeli. Dilin snaa ihanet ederse de senin için gökyüzünün bile sarsılacak bir ölümü bulurum! Anladın mı beni?

Hekimin beyazlaşmış dudakalrı bir şeyler fısıldıyordu.

- Eğer yeniden sağlıklı olmama yardım edersen cömertliğim sınır tanımaz..., cezbedici bir şekilde ekledi Berke.

Birkaç gün hekim hanın yanından ayrılmıyordu, kaynamış ot ve kök şifalı sularını içeriyordu, pansumanlarını değiştiriyordu.

Bir gün, Berke’nin kendisini daha iyi hissettiği ve oturabildiği zaman yanına Arap’ı çağırdı.

- Sorunumdan kimseye bahsetmedin mi?, Diye sordu.

- Hayır, büyük han. Kuran üzerinde yemin edebilirim...

- Gerek yok..., dedi Berke. Sana inanıyorum... Orada ne konuşuluyor?, han kapının tarafınabaşıyla işaret etti.

- Kimse tahmin etmiyor bile. Sıradan bir hastalığınız var zannediyorlar...

- Bu iyidir, düşünceli düşünceli söyledi Berke. Peki, seni cömertçe ödüllendirmek için söz vermiştim... Sözümü tutacağım...

Han, elini, canlı renklerde desenler ile işlemeli halı motifli çantaya uzatıp içinden bir avuç altın para çıkardı.

- Al... Hanın eli cömerttir...

Berke sikkeleri bir yığın halinde ayaklarında döktü.

Hekimin gözleri genişledi, o da, hana doğru arık ve bükük sırtını uzatıp acele acele altın üzerinde eğildi.

Berke’nin elinde bıçak parıldadı, iğnesi de Arap’ın korumasız sırtına, kırılmış kanada benzeyen çıkık kürek kemiğinin altına kolayca girdi...

 

***

 

Birkaç gün sonra Berke yeniden Orda’nın işleri ile ilgileniyordu. Her şey eskisi gibi kalmış gibi gözüküyordu, kimse de ondan herhangi bir değişikliği farketmedi.

Ancak Berke kendisi içinde her şeyin alt üst olduğunu biliyordu. Birdenbire şunu anladı: dünyevi sevinçler artık onun için erişilmezdir. Güzel bir kadını görünce artık kalbi heyecanlanmaz ve harı geçmiş kanı damarlarında akmaz. Karıların herhangi birinin onun için sonunda bir halefi doğacağına dair son bir umut sonsuza dek öldü. Yaşamın anlamı bundan böyle birdi: olabildiğince uzun bir süre han kalmak, insanların üzerinde hükmetmek ve iktidar ile mest olmak. Bu düşünce Berke Han’ın ruhunu kuvvetlendiriyordu ve görünüşe göre aynı kalmasını sağlıyordu.

Ancak ara sıra iradesi dışında canlı önceki hayat onunla kendisi için uydurmuş dünyaya istila ederdi ve huzur hanı terk ederdi, gönlü de kendini oradan oraya atmaya ve ateş ile yanmaya başlardı.

Eskisi gibi, kimse onun hadım olduğundan şüphelenmesin diye Berke bazen karılarını ziyaret ederdi.

Bir kez onlardan birinde gece geçirdi. Kadın henüz gençti, vücudu sağlamdı, okşamaları bir zamanlar hanın hoşuna giderdi ve içinde arzusunu uyandırırdı.

Ama şimdi bunun anısı bile öfkeye ve tiksintiye neden oluyordu.

- Ben yoruldum, dedi Berke. Onun için de seni istemiyorum.

Kadın sesini çıkarmadı. Hükümdarın sözü, kanundur. Sadece bunu daha önce söylediğini ve muhtemelen bir sonraki sefer de aynı şeyi tekrarlacağını düşündü.

Şafaktan az evvel han uyandı. Yanındaki yatak boştu, eli de tenin sıcak göbeğinin yerine soğumuş kumaşa değdi.

O sessizce kalkıp yavaşça basarak yurtadan çıktı. Dolu ay bozkırı büyülü parıldayan ışığa boğuyordu, uzakta da mahalle görünüyordu. İtil’den yumuşak ve ılık rüzgâr kesik kesik esiyordu.

Berke aniden telaşlı bulanık bir fısıltı, sonra yavaş kısık inlemeleri duydu. Büyük bir hızla ve gürültü etmeden yurtanın arkasına fırladı ve şaşırıp kaldı.

İki devenin arasında tam yerde karısı yatıyordu. Han kadının yüzünü görmüyordu, ancak beyaz, ay ışığı içinde kalçaları hareket ediyordu ve gözlerinin önünde hafifçe sallanıyordu. Üzerinde, genç Bura devesi gibi çıkıp kurulmuş, hanın huzurunu koruması gereken nüker eğildi.

Berke deli ve genişlemiş gözleri ile olup bitenleri izliyordu, sonra gözleri yurtaya dayanmış savaşçının mizrağında durdu. Yavaşça onu alıp başının üzerinden havaya yüksek kaldırıp şiddetle tam istediği yere fırlattı.

Hayattan saklanmak mümkün değildi. Her gün o hana kendini hatırlatırdı, o zaman da o ayrı bir gayretle Orda’nın işleri ile uğraşmaya başlardı.

Berke tahtın üzerinde görünüşe göre sakin oturuyordu ama içinde deliliğe yakın öfke kasıp kavuruyor, hanın aldığı kararları da hızlı ve sert idi. Bu tür günlerde ölüm hükümlüsü çok olurdu.

İktidar... Şan... Bunlar Berke’ye hayata bağlanmaya yardım ediyordu ama tekrar ve tekrar aklına o kokunç gece geliyordu, yorulmuş yüreği de öce açtı. Fani dünyada ta ölüm saatine dek düşmadan intikamını düşünmeyen tek bir Cengili olmamıştı. Han da her gece rüyasında intikamı görmeye başladı...

Alışılmış, yüzyıllar boyunca oluşmuş düzeni bozarak ve yıkarak Moğollar, Kıpçak bozkırına büyük değişiklikler getirdiler. Onlar gelmeden önce ne göç yolları ne yazlık otlakları ne kışlak yerleri bir aileye ya da aula ait olamazdı. Her soy istediği yerde göç ederdi. Kimse kervanın yolunu kesmeye cüret edemezdi. Bozkır büyük ve engindi. Moğolların ortaya çıkışıyla bozkır birdenbire dar oldu. Fatihler onu aymaklara böldü. Bundan böyle bir zamanlar özgür soylar yeni hâkimlerine boyun eğmek zorundalardı zira hem gönülleri hem bedenleri, ailelerinin bütünü ve hayvanları ile birlikte artık onlara aitlerdi. Aymak yöneticisi göç yollarını, kışlaklar ve yaz otlamaları için doğal sınırları belirlerdi. Emirnamesine göre her soy han ordusu için belli bir savaşçı sayısını ayırmak mecburdu.

En iyi arazileri hükümdarlar aldılar ve maiyetine hediye ettiler. Ulusların sınırları, Moğol kanunlarına uygun olarak kesinlikle uyuluyordu ve eğer herhangi bir soyun her şey eskisi gibi bırakmaya kalkıştığı, itaatsızlığı gösterdiği takdirde onu ağır bir caze beklerdi.

Yıllar geçiyordu fakat Moğol hâkimlerinin fikrine göre Deşt-i Kıpçak’ta temellenmesi gerek sessizliğin ve itaatliğin yerine bozkır, Moğol atının toynağının bu toprağa ilk bastığında gibi çalkanmaya devam ediyordu.

Mecburi ianelerden fakir haline gelen insanlar kavisli kılıcın ve kıllı kemendin ilmiğinin ulaşamayacağı toprakları bulma ümidiyle hükümdarlarından kaçarlardı. Ama Moğollar her taraftaydı, o zaman da kaçaklar Salimgirey’in mğfrezesine benzer müfrezeler halinde toplanmaya başladılar. Birlikte en azından kendi hayatı korunabilirdi. Yağmalayanlardan, tecavüz edenlerden, öldürenlerden nefret insanları birleştirirdi.

 

 

***

 

Salimgirey’in müfrezesi ile hesabını görmeye karar verip Berke, yazlıktan ana karargâhı Saray’a her zamankinden daha erken döndü.

Burada da onu hem sevindirdiği hem üzdüğü haber yakaladı.

Hülagû İlhan öldü. Altın Orda’nın bir düşmanı eksik oldu. Bu akıllı ve her zaman tehlikeli bir düşmandı. Görünüşe göre sevinmek gerekiyordu ama Berke’yi birdenbire boğuk, sızlayan bir hüzün kapladı. Her şeyin er ya da geç sonu geleceğini anladı. Ve onun ölümü de birini sevindirecek vakti gelir. Hülagû ile ortak şeyi çoktu. Her biri, cesetlerin, kanın üzerinde yürüyerek sadece uluslarını kudretli etmek, olabildiğince çok halk fethetmek için yaşıyordu. Akıbeti ise dünyada yaşayan herkesin gibi acıklıdır. Her şeyin tacı, bedeninin ve beyninin küllere döneceği ve seninle birlikte sonsuza dek ikbalperest niyetlerinin gideceği bir avuç bozkırdır.

Hülagû, hiç olmazsa dünyada devamını bıraktı. Peki, Berke tahtını kime verecek? Ondan sonra kim gelecek ve kudretli Altın Orda atını hangi tarafa yöneltecek?

Yenilmez bir güç hanı artık giderek daha sık kamış gölünün kıyısına çekiyordu.

Yaz artık ikinci yarısına geçti, tohuma kaçmış otlar da bozkır rüzgârına eğilerek selam veriyordu, ılık ve mesteden o da yeşil dalgaları leylaki bir pusa bürünmüş dünyanın kenarına sürüyordu.

Berke, daha önce hiç olmadığı gibi yaşamak istiyordu. Genellikle bunu düşünmüyordu. Sadece yaşıyordu ve kaderle onun için tahsis edilen yılların yakında kesilmeyeceğinden emindi.

Bu sene genç kuğular yaşlı ve yalnız kuşa gelmediler. Han aniden kendisinin de aslında bu dünyada yanlız olduğunu hissetti. Başkalar soyunu devam ettirmek için doğdular, o ise, demek oluyor ki, bir süre Orda’nın altın tahtında oturmak ve iz bile bırakmadan hiçliğe gitmek için doğmuş.

Tahta hâkim olmak mutluluktur, peki o zaman neden gönül, en sıradan bir savaşçıya ulaşılabilir olan şeyi yani giderken sözünü ve umutlarını bırakılabilecek bir oğlu özleyerek kendini oradan oraya atıyor?

Berke gözlerini ayırmadan göle bakıyordu. Sakin dalgalar kıyıyı kaplayıveriyordu, kamışları karıştırıyordu, uzun ve esnek saplarını sallandırıyordu.

Beyaz çıkık göğsü ile dalga sırtlarını yararak tam hana doğru yanlız bir kuş yüzüyordu.

Berke’nin hatırladığı kadarıyla kuğular hana asla yaklaşmazdı. O, ileri ne olacağını merakla bekliyordu.

Kuş ise geröekten ondan korkmayı düşünmüyordu. Kıyıya yüzerek yaklaştı ve karbeyaz boynunu uzatıp başını nemli kuma koydu.

Han kuşa doğru bir adım attı, elini uzattı ve şaşırıp dondu. Kuğunun gözleri tam insan gözleri gibiydi, Berke içinde hüznü ve acıyı gördü.

Kuş ansızın kanatları ile şiddetle suya vurdu ve acı boğuk çığlığı gümüş boğazından çıktı.

Han irkildi. Kuğunun hareketsiz bedeni ayaklarında duruyordu.

Yüzünü avuçları ile kapatıp acele acele lafını şaşırarak dua okumaya başladı...

O gün Berke gölde her zamankinden daha fazla zaman geçirdi. Cengiz Han’ın ona hediye ettiği kutsal kuşlardan son kuşun ölümü onu sarstı.

“Bu son mudur sahiden?, diye çaresizlik içinde düşünüyordu. Hayatının ipliğinin yakında kopacağına dair Tanrı’nınişareti, uyarısı mıdır acaba?”

Sonra çaresizliğin yerine aniden hınç geldi. Han kadere boyun eğmek istemiyordu. Günleri sayılı olsa da hala Altın Orda’nın hanıydı, onun için başka bir sevinç yoksa da o zaman bu sonuna kadar en büyük sevinci olsun.

Daha iktidar ve on binlerce insan üzerinde hükmetme hakkı var, üstelik bir yerlerde, güneşe ve mavi semaya sevinerek intikam alınmamış düşmanlar dolanıyorlar.

Her şey Allah’ın elindedir ama o yaşadığı sürece Orda onun sözünle yaşayacak ve hanın istediği olacak.

Hınç ve korku güya solucan Berke’yi içinde kemiriyordu, bedenini kurutuyordu. Çıkık elmacık kemiklerindeki sarı cildi eskiden daha çok gerginleşti, hanın gözlerinde ise titrek hummalı bir parıltısı belirledi.

Ruhu bedenini terk ettiğinde kimse onu hatırlamasa da şimdi Salimgirey, Akcamal ve Kunduz ile hesabını görmeliydi. Onların canlı canlı yüzülmesini emredek korkunç bir ölüme verecek.

Bir gün Berke çadırına Tuday Mengü’nün çağırılmasını emretti.

Kısa boylu, geniş göğüslü noyan hanın karşısında saygıyla duruyordu. Ona bakarak Berke aniden ne dedesi Batu’ya ne babası Tukan’a benzemediğini düşündü. Cesur svaşçı Tuday Mengü aynı zamanda asabi, dilini tutamayan, bazen de adeta geveze oluyor.

Geleneksel selamlaşmadan sonra han şöyle söyledi:

- İtil’in yukarı kesimlerindeki ormanlarda çok fazla kaçak köle toplandı. Başlarında eski yüzbaşımız Salimgirey. Onlarla birlikte Kafkas Dağları’nda esir aldığın kız Kunduz...

Tuday Mengü’nün yüzünde tebessüm yayıldı:

- İkisini de iyi tanıyorum. Ama Kunduz’un kız olduğunu kim yemin edebilir...

Berke hırçın hırçın kaşlarını çattı:

- Seninle konuşmak istediğim bu değil...

Noyan hanın öfkesini farketmeyerek çekik gözlerini kısıp gülmeye başladı.

- Tabii ki o kız değil ama gerçek bir peri... Gözlerin nuru... Ah, neden Nogay noyanı dinledim...

- Beni dinle..., sertçe sözünü kesti Berke. Köleler Altın Orda için fazla tehlikeli olmaya başlıyorlar. Orduyu alıp onlara karşı çıkacaksın. Dil avcıları sana inine yol gösterecekler. Kölelerin hiçbiri diri gitmeyeceğini sağlayacaksın...

- Kunduz’u ne yapacağım?

- Öldür, acımasızca dedi han. İtaatsızların arasında küçük karım Akcamal da var. Onu da öldür.

Tuday Mengü üzüntülü üzüntülü dilini şapırdattı:

- İki güzeli en için öldürmek gerekiyor? Onları istemiyorsan, ya büyük han, bana ver...

- Öldür, diye tekrarladı Berke. Kadınları istiyorsan tüm karılarımı alabilirsin...

Tuday Mengü olmaz anlamına başını salladı.

- Yaşlı kadınlar neme lazım? Kendim ninelerim az mı?

Başka kimseye Berke huzurunda böyle konuşmaları sürdürmeye izin vermezdi. Ama o noyanı iyi tanırdı ve bunların hepsi boş lafların olduğunu biliyordu. Hanın istediğini Tuday Mengü’den daha iyi kimse yerine getirmez. Köleler ile başa çıkmak kolay olmayacak. Onların biri, noyanın ellerine sağ düştüğü takdirde kendilerine ne olacağını biliyorlar.

- Güzellere kapılma, diye tekrarladı Berke.

Tuday Mengü ansızın ciddi oldu:

- Deli değilim aklım başımdan gitsin. Her birini atın kuyruğuna bağlayacağım...

Deli değil... Cengizlilerin arasında tam böyle bilinirdi Tuday Mengü. Kimse mağluplar ile böyle ince ve zalimane hesabını görmeyi onun gibi bilmezdi, bu kişinin döktüğü kadar kimse kan dökmezdi.

Tuday Mengü ordusu Salimgirey’in ordusuna ertesi gün batarken sefer açmalıydı bugünkü akşama sadık adamlar hazırlanan saldırıdan uyardılar.

Salimgirey, noyan ile görüşmesinden kaçınmamaya karar verdi. Büyük Cengiz Han zamanlarından beri Moğolların nasıl davrandığını iyi bilirdi. Gitmeye, saklanmaya çalışırlarsa bile Tuday Mengü geri dönmez izlerin peşinde ta dünyanın kenarına kadar olsa yürür.

Çökmüş gece Berke planladığı her şeyi bozdu. Novgorod’dan beklenmedik bir sırada Danil boyarı başında elçilik teşrif etti. Elciler ivedi iş ile geldiler o yüzden han onları hemen kabul etti.

Novgorod’un ve Pskov’un üzerinde yeniden bulutlar toplanıyordu, Alman şövalyeleri yeniden şanslarını denemeye hazırlanıyorlardı.

“Altın Orda Sartak Han ile verilmiş vaatlerini hatırlıyorsa, diye dedi Danil, o zaman bize ordu konusunda yardım etsin.”

Berke Orusutların gelişine hazırdı. Uzun zaman ve çok düşünüyordu o ne yapacağını Almanların Novgorod ve Pskov’a harekete geçtikleri takdirde. Onlara boyun eğmek, zengin haracı ödeyen Orusut topraklarını kaybetmek demekti. Orda, birine kendisinden yağlı lokmayı almaya izin verecek kadar güçsüz değildir.

Han Tuday Mengü’yü çağırdı.

- Kararımı değiştirdim, dedi. Köleler ile başka biri hesabını görecek. Senin yolun ise Orusut topraklarına düşer...

Noyan sevindi:

- Emret, ya büyük han. Köleler ile başka biri uğraşsın. Yoksa Allah korusun güzeller gözlerimi sisle kapatırlar, kalbim de yumuşar...

Tuday Mengü’nün gevezeliğini dinlemeyerek Berke şöyle devam ediyordu:

- Novgorod ve Pskov topraklarına gidip Orusutlara Almanların demir süvarisini yıkmaya yardım edeceksin...

Hanın şaka edecek havada olmadığını görünce noyan şunu sordu:

- Ne zaman harekete geçmemi emredersin?

- Şafak vaktinde.

- Baş üstüne.

 

 

***

 

Şolpan’ın sabah yıldızı daha gri gökte henüz sönmemişti, ama Tuday Mengü’nün te ordusu Rus toprakları tarafına yönelmişti bile. 

Salimgrey Noyanın (köy muhtarı) yapacaklarını düşündükçe endişeleniyordu. O, savaşa hazırlıklıydı, saldırı bekliyordu, Moğollar ise İtil’in sahillerinden uzaklaşıyordu.

Salimgirey bir tuzak kurulmasından şüphelendiği için Kunduz’un başta bulunmasıyla Tuday Mengü’nün arkasından küçük bir ordu gönderdi. Noyanın niyetini öğrenmek lazımdı.

Öğlen saatlerinde Salimgrey’in karargâhına bir atlı savaşçı geldi.  Kunduz Tuday Mengü’nün ordusunun çam ormanıyla çevrili gölün kenarında dinlenmek için durduklarını haber verdi. Düşmanlar atlarına su verip karşı sahile otlamak için sürmüşler. Bu da noyanın yarın sabaha kadar gölde kalacağı demekti.

Salimgrey kendisi savaşı başlatmak istemiyordu, çünkü güçler eşit değildi, ama gece saatlerinde düşmanın dinlendiği zaman baskın yapabileceği cazip fikir onu rahat bırakmıyordu. Kendi ordusuna küçük küçük gruplarla Moğolların karargâhlarına yaklaşmalarını emretti. 

Salimgirey’in ordusu Moğolların onların çok yakında bulunduğu farketmemeleri için  sık ormanda saklandılar. Savaşçılar son kes bir daha savaştan önce silahlarını kontrol ettiler, atlarının eyer kolanlarını çekip sabitlediler.

Salimgirey gizlice orman kenarına gelip Moğolların karargâhına yaklaştı. 

Eski zabit savaşın kolay olmayacağını hemen anlamıştı – Tuday Mengü’nün emri altında on binden fazla savaşçı vardı.  Tecrübeli ve savaşa hazır atlı savaşçılar onun daha dün köle olan, ellerinde kılıç bile tutamayan bin savaşçısına karşı duruyordu.

Ama noyanın karargâhına beklemedikleri bir anda saldırmanın faydası var mı? Nasıl olsa kötü silahlanmışların öfkesi ve nefreti böyle bir gücü yenemez. Moğollar birlikteyken onları yenmek mümkün değil.

Acaba Tuday Mengü’nün aklındaki neydi? Ne yapmayı düşünüyordu? Niye tuhaf davranıyor, müfrezeyi aramak yerine niye uzaktaki Rus topraklarına geçmeye hazırlanıyor?

Cevapsız bu sorular Salimgirey’i rahat bırakmıyordu. O, tumenin (12-14 yüzyıllarda Moğol ve Tatarlarda on bin savaşçıdan oluşan ordulara verilen isim) at arabalarının sefer için hazır olduklarını, kervansız, sökülüp takılabilinen yüklenmiş yurtaları (bir çeşit göçebe çadırı) görüyordu, her savaşçı başına iki tane yedek at vardı. Moğol ordusunun böyle bir hazırlık yapması ordunun hızlı hareket etmesi gerekltiği demekti, hızlı ve...uzak sefere...

Aniden Salimgirey arkasında yavaş hışırtı duyduğunda sarsılıp döndü. Aşağı eğilmiş, sık çalıda saklanarak ona taraf Kunduz geliyordu.

- Ne oldu? – diye o telaşla sordu. 

- Saray  Berke’den bizim adam geldi. Hanın fikrinin değiştiğini söylüyor. Rusların ricası üzerine Tuday Mengü  onların topraklarına saldıracak düşmanı yenmelerine yardım etmek için Novgorod’a (Rusya’da bir şehir ismi) gidiyor.

Salimgirey geniş ve rahat bir nefes aldı.

- Bak, - Moğol karargâhına işaret ederek o dedi. – Biz onlarla baş edemeyiz, beklemedikleri bir anda bassak bile. Onların sayısı çok fazla...

Kunduz gözlerini kısıp yüzlerle ateşin tüttüğü, insanların koşuştuğu gölün alçak kumsal sahiline bakıyordu.

- Yazık,- o dedi.- İki gruba ayrılsaydılar keşke. Ben Tuday Mengü’yü kendi atının kuyruğuna bağlardım... – Kunduz’un gözlerli kinle doldu. – İnsanlara ne kadar acı verdi o adam... Şimdi başka bir fırsat beklemek lazım...

Uzun süre ikisi de sustu. Güneş ormanın arkasında batıyordu, uzun gölgeler tunç çam ağaçlarının arasından toprağa bakıyordu. Orman sakinleşti, hava kapanıktı. Moğolların ateşlerinden lacivert duman havalanıyordu, rüzgar bu dumanı uzun dolaşmış saç gibi gölün üzerinden Rus topraklarına götürüyordu.

- Ben ne yapılacağını biliyorum, - aniden Kunduz dedi. – Belki şimdi şansımız olmadı, ama biz yaşamaya devam ediyoruz ve hareket etmeliyiz. O elini Salimgirey’in omzuna koydu. Gidelim buradan, düşündüklerimi anlatayım...

 

 

***

 

Gün ağarırken Tuday Mengü’nün ordusu telaşsız seferlerine devam etmek için hazırlnanıyordular. Kuş uçuşu gibi pek hızlı hareket ediyordular. Gece gündüz, durmadan sadece kısa sürelik uyku için, hayvanlarını yedirmek için Moğollar Kuzey tarafa Rus topraklarına taraf ilerliyordular.

Salimgirey’in kafası başka işlerle meşguldü. O gece ordusu eski durağına döndü, Kunduz aklındaki fikrini anlattı. Fikri çok basit ve güvenilirdi, Salimgirey fikri beğenip onaylamış, hemen gerçekleştirmeye başlatmıştı.

Birkaç gün sonra Berke’ye kendi savaşçısını gönderdi, hana bunları söylemek için ‘Bizim ordumuz büyüktür. Sendeki kölelerin hepsini serbest bırakmazsan, sana baskın edip şehrini yıkacağız’.

Bu kadar sert bir talep için çok iyi bir fırsattı, zaman doğru seçilmişti.

Nogay’ın Altın Orda’sında vazife gördüğü zaman orduda yaklaşık otuz bin savaşçı vardı. Berke noyanın ne kadar kurnaz ve kararlı huylu olduğunu bildiğinden dolayı hep onun tahtını alabileceklerinden korkuyordu. Bu yüzden Nogay’ın Hülâgü seferinden dönüşünden sonra o zamanki vazifesinden uzaklaştırıp Orda’nın topraklarında büyük alan verip oraya gönderdi.

Berke artık barış olduğunu düşündüğünden yeni komutan tayin etmedi, ve yanında sürekli ordunun bulunmamasını emretti. Bundan böyle şehri savaşçı orduları koruyordu, savaşçılar aşiret tarafından üç aylık süre için seçilip gönderiliyordular. Bir tümeni (12-14 yüzyıllarda sayısı on bini geçmeyen Moğol ordusuna verilen isim) geçmiyordu.

Şimdi, Ruslar yardım istediklerinde Tuday Mengü işte bu tumeni götürdü.

Berke, Tok  Böke Noyana karagahı korumak için hemen yeni ordu göndermesini haber vermek için kendi ulağını gönderdi, ama o orada yoktu, Saray  Berke’de gönüllü asayiş ekibi üyelerinden başka hiç kimse yoktu, savaşçılar yoktu. Salimgirey Kunduz’un tavsiyesiyle bu fırsattan yararlanmak istedi.

Köleler Salimgirey’in talebini öğrendiklerinde heyecanlandılar. Berke han öfkeliydi, ama mecbur kalıp köleleri bırakmaya karar verdi.

Orduya yeni savaşçılar eklendi. Salimgirey kendi insanlarını İtil’dan yukarı götürdü, çok geçmeden izleri geniş bozkırda kayboldu. 

Sonra gri, soğuk, keskin, dikenli, rüzgarlı sonbahar geldi. Bir gün kar yağdı ve bir daha erimedi.  Selimgirey’in ordusu başka bir oduyla karşılaştı, diğer ordunun başına bahadır Jagan geçmişti. İtil’de kışlamaya karar verdiler, burada atlar için otlaklar vardı, ve böylece ilkbaharı beklemek mümkündü, avcılıkla karınlarını doyuruyordular. 

Kışın başında Salimgirey ve Akcamal  karı koca oldular...

 

 

***

 

Beyaz kefenle örtülmüş, içinden rüzgarlar esen derin uyku içinde Kıpçak (Kazak) bozkırı yatıyordu.

Aynı zamanda sıcacık yerde, uzun kış görmeyen Maveraünnehir’e kuvvetleniyordu, Barak han güçleniyordu.

Zanaatçılar Hocent’e, Buhara’ya, Semerkand’a onun ordusu için silah hazırlıyordu. Altın Orda’nın güçlenmesinden, vahşi göçebelerin yeni baskılarından korkan insanlar, Barak’ın yeni tumenlerinin iyice silahlandırması için ellerinden geleni yapıyordular, kendi hükümdarları başka hükümdarlardan daha merhametli   görünüyordu.

Barak ordusunun güçlü olduğuna inanarak savaşçılarını Otrar  tarafa gönderiyordu, ama Kaydu’nun tumenleri ile büyük bir savaşa girişmeye karar veremiyordu. 

Bunun için sebebi vardı. Seyhun’a yakın bir yerde sanki büyük bir ejderha gibi Altın Orda’nın Mengü Temür komutanlığı altında elli bin süvari saklanıyordu.

Altın Orda’nın ne düşündüğünü bilmediği için Barak, Kaydu’dan çok bu ordudan korkuyordu.

Her şey her an değişebilir, bu yüzden hep dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerekti.

Beklenmeden Kaydu’dan başta noyan Kıpçak (annesi Kudan, babası Ugedey) ile elçiler geldi. Onlar şöyle dedi:

- Biz hepimiz Cengiz Han’ın torunlarıyız, kendi aramızda kavga etmek bize yakışmaz. Kıpçak bozkırları ve Maveraünnehir’e enginlikleri her kese yeter. Bu toprakları parçalamayalım.

Barak sevincini saklayarak konuşana hak verdi. Birbirilerine baskı etmemeye karar verdiler, gelecek sene ise tüm kuşakları toplayıp kurultay (Moğollarda toplantı) yaparak aralarındaki anlaşmazlıkları çözecekler.

 

Berke bu anlaşmayı kışın ortalarında öğrendi. Çagatay’ın ve Ugedey’in aralarında yaptıkları bu anlaşma Altın Orda için pek de iyi değildi.

Sarayında noyanları toplayan kızgın Han konuştu:

- Mengü  Temür neyle meşgul? Ben ona beş tumeni niçin verdim? O Ugedey’in ve Çagatay’ın kurt yavrularını birbirlerine karşı kışkırtmalıydı, onları zayıf düşürüp Maveraünnehir topraklarını almalıydı. Ama o, hakir, alçak, korkak ise sıcakta uyukluyor!

Berke, Mengü Temür’ün kamargahına hemen ordu göndermeye karar verdi, bu ordu noyana Seyhun’un sahilindeki görevini hatırlatalı, Altın Orda’nın hanının öfkeli sözlerini söylemeliydi.

Bu sene kış her zamankinden farklıydı. Şiddetli kar fırtınaları hiç durmuyordu, Moğol atları rüzgara karşı yürüyemiyordular, rüzgarın basıncına dayanamayıp diz çöküyordular.

Sıcacık ilkbahar geldi. Güneş birkaç gün içinde Deşt-i Kıpçak’ın dağlarına rüzgarın eserek getirdiği karları eritti. İlkbahar suları denize dönüştü. Yayık, Irgiz, Turgay Çöl ırmakları taştılar.

Bu erimeler bittikten sonra toprak eski haline dönmeye başlamıştı ki, aniden, bitmek bilmeyen bardaktan boşanırcasına yağmurlar yağıp her tarafı bataklık etti, atlar bataklıklarda batıyordu.

Berke’nin elçileri zorla Mengü Temür’ün karargahına ulaştılar. Çagatay’ın ve Ugedey’in torunları arasındaki arkadaşlığın güçlendiğini ve bu arkadaşlığı onların kısa süre içinde bozabilmeyeceklerini anladıklarında hayal kırıklığına uğramıştılar. Mengü Temür’ün bunca zamandır karargahında raahatça oturmasının, hiç bir şey yapmamasın sebebini onlar bilmiyordu. Noyanın özel sebepleri vardı, hedeflerini de kendisi seçerdi.

 

 

***

 

Mengü Temür’ün hareketsizliği sinirine dokunarak canını sıkmış olduğu Berke Han tüm kışı endişe içinde geçirdi.

O, toprağın kurumasını, İtil’nın sahillerinin yeşillenmesini zor bekledi. Taze su ile sulanmış ilkbahar bozkırları günden güne daha çok çiçek açıyordu. Bozkırın üzerindeki gök yüksekte ve uçsuz bucaksızdı. Göllerin ve ırmakların kenarları sayısız kuş katarlarından karanlığa çevrilmişti. İtil’in çalılığında ise genç yapraklar arasında aşktan deliye dönmüş bülbüller ötüyordular. 

Günlerden bir gün Berke Rus topraklarından yeni dönen Tuday Mengü’yu ve Tuday Mengü’nün oğlunu Tıktay’ı çadırına çağırdı. Noyanlar içeri girdiğinde han kendini tutamayıp onlara hayran hayran bakıyordu. İkisi de genç, endamlı, hızlı hareketli erkekti. Üzerlerindeki giyisi Cengiz Han’ın zamanında Moğol savaşçılarının giyimi gibiydi. Üzerlerinde çekmen (Kafkasya halkında hırka ismi), hırkanın üzerinden kemer bağlanmış, kemerden kılıç asılı duruyordu, ayaklarında yumuşak Moğol çizmeleri, kafalarında borik (Moğol şapka türü), şapkanın kenarı sarı tilki kürkü ile bağlanmıştı.

Berke bu iki noyanların bu dünyada en çok silahları ve atları sevdiklerini biliyordu. Onların kılıçlarının ve hançerlerinin kınları ve sapları altın ve gümüş ile süslenmişti, değerli taşlarla ışıl ışıl yanıyordu. Siyah ve sıcak atlarının eyerleri, dizginleri, üzengileri ve kolanları beyaz temiz gümüş ile işlenmişti. 

Genç noyanlar gürültü yapmayı, tartışmayı çok severdiler, bu yüzden Cengizliler onların kavgacı olduklarını söylüyordular.

Birbirilerini selamladıktan sonra Han Tuday Mengü’nün ve Toktay’ın oturmalarını rica etti.    

Noyanlar tahtın alt kısmına serilmiş yumuşak tüylü Pers halısına oturdular, Doğu kültürüne uygun ayaklarını altlarına alıp, dinlemeye hazır olduklarını bildirdiler.

- Sizin şu an kaç savaşçınız var?

- Emire göre her birimiz kendisi ile beş bin savaşçı getirdi, - tetikte olan Toktay Han’ın gözlerine bakarak cevap verdi. 

- Tamam.  Söyleyin onlara her an, günün her saatinde sefer için hazır olsunlar. Ben kendim onları götüreceğim...

Tuday Mengü öne çıktı:

- Seferimiz uzağa mı?

Sözünün kesilmesini sevmeyen Berke kaşlarını çattı.

- Hayır. Düşmanın yüzünü görmek için sadece iki gün gerekecek. Öğrendiğimize göre, kaçak köleler grubu şu an İtil’nın sağ sahilinde bulunuyorlar, Siyah ormandalar. Biz onların çevresini sarıp ormanı yakacağız...

Tuday Mengü neşeli neşeli güldü:

- Demek ki, aralarındaki o iki güzeli de diri diri kavuracağız!..

Toktay Noyan’ın sözlerine hiç bir cevap vermedi. Yüzünde ciddiyet ifadesi vardı:

- Boşuna ormanı niye yakalım ki? Kölelerin sayısı iki binden fazla değildir, bizim cesur savaşçılarımız sorunsuz onların üstesinden gelirler.

Berke olmaz anlamına başını salladı:

- Bizim savaşçılarımız at üstünde savaşmaya alışkınlar, orman yiğitliklerini ıspatlamak için iyi bir yer sayılmaz. Kölelerin arasında fazla Rus ve Bulgar var. Onlar ormana alışkınlar, yaya olarak savaşmayı biliyorlar, lazım olduğunda herhangi bir örtme kolun yanından gizlice geçmenin yollarını iyi biliyorlar. Söylediğim gibi yapacağız. Ateş savaşçıların yapamayacaklarını yapacak.

- Tamam, öyle olsun,- diye noyanlar teklifi onayladılar.

- Gidin, sefer için hazırlıklığınızı yapın. Bu gün Siyah orman tarafa Çin hava-yakıt karışımı ile doldurulmuş otuz tane tulumla kağnılar gönderilsin.

Tuday Mengü’ye ve Toktay Han’a baş eğdiler.

 

 

***

 

Siyah orman İtil sahilleri boyunca uzanıp gidiyordu. Kocaman meşe ağaçları, uzun güzel çam ağaçları, karbeyaz renkli akağaçları dallarını birbirine sararak geçilmez sık orman kurmuşlar.

Salimgirey’in ordusu bu siyah ormanın karanlıklarına saklanıp Rus ve Bulgar topraklarından haraç toplayan Moğol ordularına ve kervanlara baskın ediyordular.

Savaşçılar sık ormanın arasından iki atlının geçebilceği dar yol açtılar, bu yolun sonu bozkır enginliğine çıkıyordu, aynı yolla da geri karargâhlarına dönüyordular. 

Salimgirey burada uzun süre kalmayı planlamıyordu. Kaldıkları yer rahattı, ama gidiş geliş yolu geniş değildi. O bozkırın tümden kuruması, ırmakların eski haline dönmesini bekliyordu.

Kışın tanıştıkları genç bahadır, özgür kipçak ordusunun elebaşı Cagan, Salimgirey’i bozkırın içine çağırıyordu, Yayık’nın sahiline, Han karagahından uzak bir yerlere. Orada ona yakın olan kipçak kuşakları göç ediyordu, onlara güvenmek mümkündü, kaçakları teslim etmezdiler. 

Salimgirey bundan sonra ne onun ne de onun insanlarının rahat hayat sürmelerinin mümkün olmayacağını biliyordu. Er geç birileri hana onların nerede saklandıklarını haber verecek, ve Orda’nın acımasız uzun eli onlara uzanacak. 

Duraksız, uzun süren yolculuktan, sürekli çarpışmalardan ve kovalamalardan sonra insanların hiç olmazsa kısa sürelik dinlenmesi gerekti. Gizli bir hayal daha vardı: belki orduya yeni savaşçılar katıldı ve ordu daha büyük güce sahip oldu.

Berke’nin noyanları uygun zaman seçmesini iyi biliyordular.

Casusların verdikleri habere göre on bin Moğol savaşçısı gece yarısı Siyah ormana gelmişler. Kaçakları her taraftan ortaya aldılar. 

Hava-yakıt karışımının nasıl kullanacağını iyi bilen, Berke hana çalışan Çinliler rüzgarın hangi yöne esdiğini hemen belirleyip tulumların içindekini gerekli yerlere döktüler.

Ateş binlerce yılan gibi tüm ormanda kayıyordu, sık ormanı ışıklandırdı. Kırmızı hava hortumları kıvırcık dallı çam ağaçlarının tepesine kadar yükseldi.

İlkbahar suyuyla sulanmış genç ağaçlar ateşe teslim olmak istemiyordu, ama ateş çok güçlü idi.  Rüzgar dönüp dolaştı, uğuldadı, göklere kadar kargaya benzer lapa lapa kül parçaları yükseldi. Sanki meşale gibi yanar dal gibi uçuşuyordu.  Onların arkasından ise ateş silindir gibi yuvarlanıyordu, yuvalarını kaybeden, ağaçların tepesindeki kuşlar endişeli endişeli bağırışıyordu.

Ateş karargâha yaklaşıyordu. Bir tek İtil’in yakınları şimdilik sakindi. Savaşçıların bir kısmı Salimgirey’in emriyle kadınları ve çocukları alıp ırmağa taraf yönlendiler. Geride kalan savaşçılar ise korkmuş atları bulup eyerlemeye çalıştılar, yakıcı duman neredeyse tüm karargâhı kaplamıştı. Bir tek yol açıktı – İtil’e giden yol. O taraftaki sessizlik korkutuyor ve kuşkulandırıyordu, ama başka çıkış yolu yoktu, Salimgirey ırmağa taraf hareket etmeyi emretti.  Yakan rüzgar insanların yüzünü kurutuyor, gözleri yakıyordu, ateş gökleri komple sarmıştı. Yıldızlar söndü.

- Suya! – diye Salimgirey bağırdı. Her kes suya! Sağ kalanlarla karşıdaki sahilde buluşaçağız!

Sahiller dikti, ateş yüzünden gözleri yanan atlar kişneyerek suya atlıyordular. Onların arkasından savaşçılar silahlarını suya atıp, üzerlerindeki elbiseyi çıkarıp kendileri de suya atlıyordu. Sahilde savaşçıların suyu geçmelerini beklemek için yalnızca Salimgirey ve otuz savaçşı kaldı.

Irmağın güçlü akışında kaybolmamak için insanların bazıları atların yelelerinden, bazıları kuyruklarından tutmuştu. İtil’de gündüzmüş gibi her taraf aydındı, yalnızca uzaktaki kurtarıcı sahil karanlığa gömülmüştü. 

Berke, intikam almasını iyi biliyordu. Onun emriyle daha karanlık basmadan binlerce savaçşı Tuday Mengü’nün emri altında İtil’in karşı tarafına geçip, Siyah ormanın yüksek çalılıklarında saklanmıştı.

"Hiç bir köre bozkıra gitmemeli",- Han noyana dedi. Böyle olması için Tuday Mengü’nün elinde gelen her şeyi yapacağına emindi.

Kaçaklar kurtulacaklarına inanmayarak sahile ulaşır ulaşmaz onlara saldırıverdiler, birileri kafalarına kalın sopalarla vuruyordu. Yere düşen cesetleri ise mızrakla delip, öldürdüklerinden emin olup, Moğol savaşçıları ölüleri suya atıyordular.

***

 

Etrafında savaşçılarla birlikte Berke İtil’in yüksek sahilinde duruyordu. Savaşçıları tarafından yakılmış orman alev alev yanmaya başladığında Berke’nin gözleri sevinçle dolmuştu.

O, sahilde kendini oradan oraya atanları, koşuşturanları, keskin sesle kişneyen atları, İtil’in suyunun kandan ve ateşten kırmızı olmasını görüyordu.

Han’ın yüzü hareketsiz ve yakındaki ateşten pembe olmuştu. Kalbi sevinçle doluydu. Nihayet geceleri onu rahatsız eden, uzun zamandır hayal ettiği şey gerçekleşmişti.  

Duşmanlarını yıkmayı başarmıştı. Bundan fazla sevinç olabilir miydi, intikam almak istediklerini ayaklar altına almayı başarmaktan büyük sevinç olabilir mi?

Berke’nin rezaletine şahit ve sebep olanlar gözü önünde ölüyordu. 

Han, kemerinden asılı olan sayga boynuzundan sıkıca tutarak, gözünü o manzaradan almadan, hiç bir şeyi kaçırmamaya çalışarak o anı ebediyen hatırlamak için ateşi seyrediyordu. 

Aniden eskide olan, unutulmuş bir şeyi hatırladı. O zamanlar Berke yirmi yaşlarından biraz fazlaydı, bir gün ırmağın sahilinde durup duman ve ateş içinde insanların koşuşmalarını seyrediyordu. Ama o zaman orman değil, muhteşem Rus şehri Harmankibe yanıyordu.

O zamandan beri ateş manzarası Berke için bir sevinç ve yücelik kaynağı olmuştu.

Han aniden belki de bu ateşin onun hayatındaki son zafer ateşi olduğunu düşündü, ve bir daha zafer sevincinden kalbi duracakmış gibi duyguları yaşayamayacaktı.

Hareketsiz yüzü titredi. Sol kulağındaki sekiz gramlı pırlanta sallandı, dişsiz ağzını kıstı, sanki gülümsüyor gibi, sırma kumaştan dikilmiş hırkasını giydiği omuzları kamburlaşmıştı, Berke’nin arkasında artık ölüm duruyordu. Ama han kendini kenardan görmüyordu ve bunların farkında değildi.

Berke, gün ağarana kadar, daha dün Siyah orman olan yerden son ateş kaybolana kadar, yüksekteki sahilde bekledi. 

Büyük İtil sahildeki kanı, ölenlerin cesetlerini alıp götürdü, ama Berke’nin kalbine bir ağırlık çöktü. Keşke her zaman yangın, ateş olsaydı, her taraf, tüm dünya alev alev yansaydı, insanlar bağırışsaydı! Ama bunu muhteşem Altın Orda’nın hakimi, büyük han  bile yapamazdı.

Salimgirey’in yanında kalan savaşçılar yakıcı ateşte boğulmamak için yüzlerini ıslak mendillerle bağlamış, yavaş yavaş atlarla dar sahilden geçmeye çalışıyor, ormandan açık bozkıra çıkmak istiyordular. Uçurumun siyah gölgesi ve dumanla kaplanmış bulutlar sayesinde kaçakları fark etmek olmuyordu. Tehlikeyi atlattıklarını anladıklarında uçurumun tepesine tırmanmaya başladılar. Aniden Salimgirey sarsıldı, karşısında, ormanın kenarında küçük atlı grubu gördü.  Sabahın alacakaranlığında Salimgirey atlıların arasında Berke hanı hemen tanıdı. Hanın yanında ondan fazla savaşçı yoktu.

Akılına hemen çözüm geldi. Kaderin kendisi onu kanlı hanla karşılaştırdı, böyle bir fırsatı kaçırmak olmazdı. Salimgirey hanın yanındaki onu koruyan savaçşıların tecrübeli ve güçlü savaşçı olduklarını iyi biliyordu, ama onun savaşçılarının sayıda üstün olmaları büyük fırsattı. 

- Atlara binin! – diye o bağırdı. Arkadaşlarımızın ölmelerine sebep olanlardan intikamımızı alalım!

Atların toynaklarının uğultusundan yer titredi, saldıranların hırıkltılı çığlıkları öfke dolu uluma gibi duyuluyordu.

Salimgirey direniş göstereceklerini bekliyordu, ama Berke Han onu koruyan savaşçılarına bir şeyler söyledi, kamçısı ile atını kamçılayıp, atın yelesine sıkıca sarılıp, hızlı bozkıra taraf götürüldü. Han’ın kendini tehlikeye atmamasına karar verdiği, onları anlaştıkları, savaştan sonra Siyah ormanda Moğol savaşçılarının toplandıkları yere kandırıp götürmek istediği anlaşılmıştı.

Salimgirey’in savaşçılarının atları bir gün önce uzun ve zor gece geçiren Altın Orda’nın savaşçılarının atları kadar çok yorulmadıkları için hanın savaşçılarının atlarına kolayca  yetişiyor, coplarla ağır şiddetli darbeler indirip atlıları eyerlerden düşürüyordular. Yalnızca tüm kipçak bozkırında ünlü olan Berke’nin atı Aktanger büyük bir hızla sahibini tehlikeden uzaklaştırıyordu. Han’ı ısrarla Salimgirey ve Başkir bahadırı Galimzyan takip ediyordu. Bahadırın atı mükemmeldi, halk arasında ona ‘uşkur’ diyorlar. Kısa mesafeli at yarışlarında bu at kuşlara bile yetişebiliyordu, ama uzun mesafeli yola gücü yetmiyordu. Bu yüzden Galimzyan atının tüm gücünü kullanarak Berke’ye yaklaşmayı başardı. Atın dizginini atıp okunu aldı.  

- Ok atma! – diye Salimgirey bağırdı. Onu sağ olarak ele geçirmeyi deneyelim.

Başkirin ne yapacağını düşünmesi zaman kaybettirdi, atı gittikçe yavaşlamaya başladı. Çok geçmeden Salimgirey bahadırı geride bıraktı. Artık yalnızca kendisi hanı takip etmeye devam ediyordu. Hanı ne pahasına olursa olsun tutmak isteği ona güç veriyordu, sanki onun Türkmen atı argamak da sahibinin sabırsızlığını, coşkunluğunu ve istediği hissediyordu. Neredeyse ayaklarını toprağa basmadan at bozkırda uçuyordu.

Yavaş yavaş kaçak ve takipçinin arasındaki mesafe azalıyordu. Takip hızından oluşan rüzgar gözlerden yaş akııttırıyordu. Salimgirey hanın boynuna kemendin ilmiğini atmak için üzengi üstüne kalktı, ama o an Berke başını çevirdi ve genç savaşçı gibi ok attı. Demiri bile delen kızıl ok Salimgirey’in göğsüne saplandı ve Salimgirey’i arkaya attı. O başını arkaya atıp, ağrıdan çarpılmış ağzı ile soğuk rüzgarı hissediyordu, gözlerinin en son gördüğü manzara güneşin doğacağı yerden sabah şafağının al renkli çizgisiydi.  

 

 

***

 

Zaferle ilgili düzenlenen törendre oturan Berke hayatın fani olduğunu düşünmeye devam ediyordu.

Onun her şeyi vardı: şanı şöhreti de, altını da, insanlar üzerinde iktidarı da, ama han özellikle bu sabah bunların hepsinin aldatıcı ve geçici olduğunu hissediyordu. Onu gururlandıran, varlığının anlamını gördüğü şeylerin hepsi geçiciydi, sönüyordu, bunca sene yaşadıklarından yorulan kalbi artık eskisi gibi sevinip kederlenemiyordu. Alıştığı gibi yaşamak, alıştığı gibi davranmak, alıştığı gibi hareket etmekten başka bir şey kalmamıştı. 

Acaba bunca şeyi gerçekten yaşamış mıydı, hayat boş ve acımasız mı?

Ona baş eğen köleleri cezalandırdığı gece içindeki telaşı Berke artık hissetmiyordu. Tavşan yılıydı (1255)...

İran’daki ulaklar endişeli haberler getiriyordular. Hülâgü ölmüş, ama onun mirasçıları Kafkasya’daki kayıpları ile uzlaşmak istemiyordu. İşte o zaman Berke yanına Nogay’ı çağırıp, düşmana Altın Orda’nın gücünü ve büyüklüğünü hatırlatmak için yine tumenlerle birlikte Muganskaya bozkıra sefer etmeleri gerektiğini  emretti.  Fakat ilhan Abak korkmayıp karşılarına büyük ordu gönderdi.

Savaş Kura’nın sahilinde başladı, ama bu kez gökler Nogay’a karşı merhametli değildi. O savaşta yıkıcı yenilgiye uğradı, kafasından yararlandı ve bir gözü kör oldu.

Altın Orda’nın kalan kısmı aceleyle Şirvan’a çekildiler.

Nogay’ın tumenlerinin ölüm haberi Berke’yi sarsıttı. Üç yüz bin savaşçı alıp kendisi de başlarında olmakla beraber noyanına yardıma gittiler. Ama hatta bu, ilhan Abak’ı düşüncesinden vazgeçtirmedi, barışmayı düşünmüyordu. Sanki içinde bir öngörü vardı. Savaş olmadı. Altın Orda’nın büyük hanı yoldayken kalp krizinden öldü.

Sacaşçılar Berke’nin cesetini karargaha getirdiler. İlk kez hanı Kerulen ve Onon bozkırlarının yani Han’ın uzak Vatanın törelerine göre gömmediler. Berke müslümanların lideriydi, kendisi de Hazreti Muhammed Peyğamberi’nin dinini kabul etmişti, Saray şehrinin batısında, bir düzlükte gömüldü. Mezarının üzerine sayısız at kemikleri değil, islam dininin şartlarına göre siyah taştan mezar diktiler ve bu mezarın üzerinde altınla adını ve cenazelerde Kuran-i  Kerim’den okunulan bir sure yazdılar.  

Altın Orda’nın geçici hükümdarı Berke’nin güçsüz ve hasta küçük erkek kardeşi Berkencar oldu.

Ordunun sahip olduğu tüm topraklarda yas günü ilan edildi.

Ertesi yılın ilkbaharında Saray  Berke’ye kurultay için Cuci’nin torunları geldi. Uzun süren tartışmalardan sonra Altın Orda’nın yeni hanı Mengü  Temür seçildi.

Ama bu kez de fırsat noyan Nogay’ın yanından geçti. Muhteşem Cengiz Hanın torunları ve torun oğulları, onun enerjisinden, iktidarından ve sert huyundan korkup kendi rahatlıkları ve huzurları için biraz daha sakin, daha yumuşak huylu ve uyuşkan olan Mengü Temür’ü  tercih ettiler. 

Altın Orda için yeni dönem başlamıştı, ama bu dönem pek parlak değildi, Orda’nın geleceğini karanlıklar bürümüştü.

Berke Han, Batu’nun yaptığı gibi yapmadı yani Orda’ya yeni topraklar eklemedi, ama han olduğu süre boyunca ona kalan miras toprakları cesurca korudu.

Gerçek Moğol , her şeyde Muhteşem Cengiz Han’ın kurallarına, vasiyetine uyuyordu, Cuci’nin torunlarından hiç biri onun yaşadığı sürece altın tahta oturmak istemedi.

Dedesi gibi, Berke noyanlar ve emirler arasında ortaya çıkan davaları kendisi çözüyordu. Hiç kimse kendi sorununu veya hedefini gerçekleştirmek için hana yakın olan insanların yardımı ile çözmeye çalışmıyordu. Çünkü bu yolu seçenleri ölüm bekliyordu.

Cengiz Han vasiyet etmiştir: "Binlerce veya yüzlerce tumenin lideri yalnız ve yalnız her şeyde hana baş eğen, itaat eden biri olabilir. Yılın başında ve sonunda o yıl içinde yaptığı her şey hakkında rapor vermelidir. Keyfince davrananlar, hiç bir şey yapmayıp dinlenenler, veya yaptıklarını, sık kamışlara atılan, sudaki taş veya ok gibi  saklayanlar yok olmalılar. Orda’nın başında böyle liderler olamaz".

Berke Han, bu vasiyetin dışına çıkmıyordu. Her kesin de onun emrine itaat ettiği için Altın Orda’nın savaşçıları Batu’nun hanlığı zamanındaki gibi çelik disipline uyuyordu. Hatta hiç kimsenin emrine baş eğmeyen dikbaşlı ve kızgın huylu Nogay da Berke’ye karşı çıkmıyordu.  

Savaşçı yiğitliği yeteneği sayesinde Berke, değil Altın Orda’yı güçlendirdi, hatta zenginliğini artırdı. O, ticaret, zanaat işleri ile kendisi ilgileniyordu, onun hükümdarlığı altında olan topraklarda yaşayan hiç kimsenin vergi ödemekten kaçmasına izin vermiyordu.

Hain, kurnaz, uzak görüşlü Berke bu hayatı terketti. Hiç bir falcı ve kahin Altın Orda’nın ve onun gelecek hanı hakkında, gelecektek haber vermeye cesaret etmiyordu...

 

 

***

 

Kaydu ve Barak düzenlenen kurultayda anlaştılar , bu anlaşma domuz yılında oldu (1269).

Talas’ın sahiline bu törenli olaya katılmak için yalnızca Çagatay’ın ve Ugedey’in torunları değil, toplanan Cengizlilere Altın Orda’nın hanı Mengü Temür’ün sözlerini söylemek için Cuci’nin oğlu Berkencar da gelmişti.

Bayram töreni yedi gün sürdü. Sekizinci gün Kaydu’nun yurtasına  (bir çeşit göçebe çadırı) toplanan Cengiz Han’ın torunları buraya toplanmalarının sebebini konuşmaya başladılar.

Bu kez de diğer seneler gibi barış ilan edildi, Cengizliler eski kavgaları unudup birbirilerine yardım ederek fethettikleri topraklarda beraber hüküm sürmek ve yönetmekle ilgili konuları konuştular.

"Altı kişi birbirine dargınsa, hepsi kaybeder, hepsi elindekileri birer birer kaybeder. Ama beraberlerse onları yıkacak hiç bir güç olamaz",- diye Kaydu fikrini bildirdi.

Toplananların hepsi söylenenlere katıldılar.

Bu kurultayda Han’ı özel beyaz döşeğe oturtmadılar, ama bu onun verdiği kararları etkilemedi. Bugünden sonra Orta Asya’da Kaydu’nun lider olmasına hiç kimse karşı çıkmadı. Çagatay’ın emri altına Maveraünnehir’in üçte ikisini verdiler. Üçüncü kısmını ise oy birliği ile Mengü Temür’ün ve Kaydu’nun emrine, beraber yönetmelerine verdiler.

Altın Orda bir zamanlar onun sahip olduğu Almalık, Tokmak, Merke, Kulan, Akırtobe, Taraz, Saudkent, Kumkent, Şolap, Kurgan gibi şehirlerini geri aldı.

Böylece bir zamanlar Cengiz Han tarafından oğulları arasında bölüştürdüğü topraklara onların torunları yeniden sahip oldular. 

Kurultayda Buhar’da ve Semerkand’da yaşayanları yeniden kölelere ve zanaatçilere bölmeye karar verdiler, her grubun başında duracak, vergi toplayacak sorumlu birinin seçilmesi gerekti.

Kurultay her zamankinden farklı olarak barış yoluyla bitti. Buraya gelenlerin hepsi birbirilerine sadık kalacaklarına yemin ettiler, ve anda olmaya karar verdiler (anda kan kardeşi olmak demektir). Cengiz Han’ın torunları aynı tastan şarap içtiler, aynı tabaktan yemek yediler. 

Şimdi Mengü Temür’ün iki sene önce elli bin kipçak süvarisini ile Maveraünnehir’e götürme sebebinin, ne kadar bilgeli olduğunu her kes anlamıştı. Bugün o, kan dökmeden, Göklerin merhametini kaybetmeden istediği her şeyi elde etti. 

Kaydu’ya ve Barak’a pek güvenmeyen Altın Orda’nın hanı ne olur ne olmaz diye Buhara’daki ve Semerkand’daki yerlerini korumak için, tumenlerinden birinin bu şehirlere yakın, Çagatay’ın sınırlarına yakın bir yere yerleşmesini emretti.

Bu kurultayda Barak, ihtiyatlı bir şekilde kendi auluna Horasan ve Afganistan topraklarını eklemek istediğini söyledi; Cengizlilerin çoğu bu ricaya karşı çıkmadılar – yeni savaşlar onların sahip oldukları topraklardan uzak bir yerlerde başlamalıydı, demek ki endişe için sebep de kalmazdı.  

Barak’ı Kaydu hararetle destekliyordu. O, bu toprakların sahibi olan Hülâgü’nün torunları ile savaştığında Barak’ın ordusunun zayıf düşmesini ümit ediyordu. Güçlü komşu, kardeş bile olsa, tehlikeliydi. 

Ertesi sene insanlar tarafından desteklenen Barak\  tümenlerini Horasan’a taraf hareket ettirdi. Ama Kaydu tarafından yardım için gönderilen kipçak savaşçıları savaş arifesinde karargâhı terkettiler.

İlhan Abak Barak’ı yenilgiye uğrattı, Barak yanında beş bin savaşçı ile zorla Buhara’ya koşup saklandı.

Barak’ın geri çekilmesi o kadar çabuk ve plansız oldu ki, takipten kaçtığı zaman attan düşüp omurgasını zedeledi, ayakları tutuldu.

Barak’ın işlerinin kötü olduğunu, yeni ordu toplayamadığını gören, şimdiye kadar bir kelime etmeyen Çagatay torunları kıpırdamaya başladılar. Baraka’nın durumu zordu. Umutsuz kalan Barak yine kardeş komşudan, Kaydu’dan yardım istedi.  .

O, yine yardım etmeye hazır olduğunu söyledi, ve yirmi binlik ordusuyla Seyhun’un orta kesimine taraf yönlendi. Ama pek hızlı gitmiyordu, sanki savaşçıları atları değil, yavaş yürüyen öküzleri eyerlemişti. Kaydu bekliyordu. Onun için kimin kazanıp kimin yeneceği önemli değildi. Ordusundaki savaşçılar yeniydi.

İnanılmaz bir şey oldu. Yürümeyi bilmeyen Barak yeni topladığı ve tecrübesiz ordusu ile bu savaşı kazandılar.

Artık Kaydu ile bir işi kalmamıştı, ona tumenlerini geri çekmesini söyledi.

Fakat Kaydu bunun için buraya kadar gelmemişti, geri dönmeyi düşünmüyordu. Harekete geçme zamanı yaklaştı. Emeksiz kazanç çok yakındı, hiç bir Cengizli böyle bir fırsattan vazgeçmezdi, hatta bu fırsattan yararlanmak için kardeş dediği insandan bile vazgeçmeye hazırdı.

Kızıp kavga etmek çin bahane bulmak çok kolaydı.

Kaydu, Barak’ın onun (yani Kaydu’nun) insanlarının kurultayda karar verildiği gibi vergi toplamalarına engel olmasıyla suçladı.

Kaydu’nun tumenleri o gece Barak’ın savaştan sonra yorulmuş savaşçılarını ortaya aldılar. Barak sabah şafağını göremedi, hayatını kaybetti.

İnsanlar farklı farklı şeyler konuşuyordu. Kimi emirin kalbi ihanete dayanamayıp durmuş, kimisi ise Kaydu’nun adamının emiri zehirlediğini söylüyordu.

Gerçek sebebi kim söyleyebilirdi ki? İnsanlar bir şeyi iyi anlamıştılar artık – Cengizliler ansızın ve çabuk ölüyorlar. Buna artık her kes alışmıştı...

 

***

 

İnsanların söylediklerine rağmen Kaydu Barak’ı görkemli gömmeği emretmişti, çünkü Cengiz Han soyuna ait olan herkes doğru dürüst gömülmeyi hakediyordu. Moğol törelerine göre gerekli olan her şeyi yapıp sonra Kaydu kendi bildiği gibi yaptı. 

Ölen tarafından baskı görmüş her Çagatay torunu Barak’a ait  malından aldılar. Mubarek şahın eşi Kaydu’nun gözleri önünde Barak’ın eşinin kulağından altın küpeleri çekip aldı, ama Kaydu daha  onun kardeş dediği ile bir yatağı paylaşan kadının hakarete uğramasına karşı çıkmadı. Nerdeyse bir sene geçmişti ki, Kaydu’nun göğsü Barak’ın göğsüne değdi, altın topraklarda kanları birleşip artık ebedi kardeş oldular...

Kaydu kendi ordusunu Barak’ın savaşçıları ile birleştirip güçlü oldu. Daha han seçilmeden Kaydu ürkütücü ve güçlü olmayı başardı. Bundan böyle ona ait olan topraklar doğuda Çin hanlığı Kubılay’dan kuzeydeki ve batıdaki Altın Orda’nın sınırına kadar ve güneyde Hülâgü’nun ilhanlığına kadar uzanıyordu.

Kaydu artık zor durumunda ona defalarca yardım eden Altın Orda’ya öfke dolu bir nefretle bakıyordu.

Berke’nin defininden sonra Mengü  Temür adaletliğini ıspatlamayı başardı, kipçakların arasında durumu sağlamdı. Ama Han bunun ebedi olmadığını iyi biliyordu. Kipçaklar büyük bir güçtü, ama onların Moğollar tarafından fethedilmiş bir halk olduğunu unutmamak lazım, ve her zaman tetikte olmak lazım. Mengü  Temür Nogay’ın tavsiyesini iyi hatırlıyordu, aynı tavsiyeyi Berke Han’a da vermişti: Rus topraklarına girip, Rusları Moğol yapmak. Acaba bu kadar akıllı Nogay fethettiği milletlerin büyük bir göl, Moğolların ise bu gölde bir avuç tuz olduğunu anlamıyor mu? Yumruk bir kez açıldımı tuzdan eser alemet kalmaz, erir.

 Han alaylı gülümseyerek, Nogay’ın tavsiyesini dinleseydi, Rus topraklarını ordusuyla bassaydı, belki de bir sene sonra vaftiz edilmiş olmazdı, o ve savaşçıları Rus giyimi giymezdi?

Kaydu’dan çok Mengü Temür’ü Altın Orda’nın batısındaki topraklarda geçen olaylar telaşlandırıyordu. Eğer bozkırdaki kipçaklar baş kaldırıp kendilerinin bir halk olduklarını düşünmeye başladılarsa, o zaman Rus topraklarındakiler daha fazlasını yapabilir, çünkü onlar hayvan otlatmaktan başka daha çok şey biliyorlar. 

Moğol süvarisinin Rus topraklarını  çiğneyip, şehirlerini yaktıktan beri yaklaşık kırk sene geçti. Eskisi gibi Rus Knezlikleri birleşemiyor, eskisi gibi knezler arasında tartışmalar ve kavgalar yaşanıyor, bu olaylar Moğollar için büyük fırsattı. Son zamanlar Tverskoy ve Moskova knezlerileri hakkında konuşulmaya başladı. Ama bu knezlikler de birleşmeyi düşünmüyor, eski konuları, davaları açıp kavga ediyordular.

Mokova’da knez Aleksandr Nevskiy’in oğlu Daniil oturuyor. Acaba kafasında neler kuruyor? Babasının ismini kullanarak etrafında Rusları toplamayacak mı acaba? Diğer knezlikler sanki kendi topraklarıyla Moskova’yı Altın Orda’dan saklamışlar, ve Moskova günden güne güçleniyor; bu şehirden pek çok ticaret yollarının geçtiği için, şehirin zenginliği  artıyor.

Eğer Moskova Tver knezliği ile birleşirse diğerleri de birleşmek istemez mi? O zaman Altın Orda Kaydu’yu unutmaya mecbur mu kalacak? Ruslara tumenlerini yeniden mi gönderecek? Tüm bunlar Mengü Temür’ü rahatsız ediyordu. Zaman değişti, onlarla savaşmak artık zor, Batu  Han’ın zamanındaki kadar kolay değildi.

Ama zenginlik ve şöhrete aç olanlar yalnızca Cengizlilerin arasında değildi. Rus knezleri eskisi gibi kendi aralarında anlaşamıyordular, gözlerinde sık sık açgözlük ve haset ateşleri tutuşuveriyordu. Rus topraklarında bu gibi duygular varken Altın Orda rahat olabilirdi. Yalnızca dikkatli olmak lazım, gerekli zamanda fırsattan yararlanmak, karışmak lazımdı.

Cuci, Batu, Berke... Her Han kendisinin ondan önceki handan daha akıllı ve daha uzak görüşlü olduğunu zannediyordu. Hepsi kendi yolunu arıyordu, ama Cengiz Han’ın ordusunu kurduğu tekerekli izlerden hiç biri dönemedi. Çok yakında Mengü Temürbu yolun tek doğru yol olduğunu anladı. Yenilmiş halka hakim olmak, onları dizgin altında tutmak, yalnızca büyük atanın öğrettiği gibi mümkündü. Bunun için altın ve güçlü ordu lazımdı.

Tüm dünyayı fethetmeyi planlayan Cengiz Han yendiği halkardan tumeni için lazım olacak her şeyi alıyordu. Si ve Sya devletlerinden demir aldı, bu demirlerden savaşçıları için kılıçlar yaptırdı, Çinlilerin elinden barut, duvar ve metal makinelerini aldı. Böylece onun ordusu en güçlü ordu olmuştu. 

Altın Orda da güçlü bir ordudur. Ama savaşçıların hana baş eğmeleri için daha zengin, cömert olması, savaşta cesaret gösteren her kese hediye vermesi lazımdı.

Cengiz Han tüm savaşları kazanıyordu, uzun zaman yıkıcı baskın görmeyen şehirleri bile. Ugedey Han’ın bilgece danışmanı Yelyuy Çuçay söylüyordu: "At üstündeyken fethettiğin toprakları eyerde kalarak yönetmek mümkün değil".  Altın Orda soyulmuş yerleri yine yine soydukça kendisi zarar görmeden kalmıyordu.

Mengü  Temür Orda’nın iş işleri ile ilgilenmenin zamanı geldiğini düşünüyordu.

O, yendiği halkın, zanaatçilerin, tüccarların ödeyecek vergi fiyatını artırdı. Bundan böyle hayvan sayısına, ektiği tarlaya, av ettiği hayvan sayısına, tuttuğu balık sayısına, kestiği ağaç sayısına ve döverek yaptığı nal sayısına göre vergi toplanacaktı.

Ama para olmadan vergi ödemek çok zordu. Para lazımdı. Moğol atlarının ayakları bastığı yerlerden toplanan paraların hepsi Altın Orda’ya gidiyordu.

Mengü Temür kendi parası olan ülkenin eksiksiz bir ülke olduğunu biliyordu.  Bu yüzden Berke hanın başladığı işi devam etmeye karar verdi.

Ordu, ilk altın kuruşlarını Bulgaristan’da yaptırdı. Berke müslümandı, bu yüzden madeni paralarda onun hükümdarlığından otuz sene önce ölen An Nasrattin Allah’ın profil resmi olmasını emretti. Tüccarlara An Nasrattin’in resmi olan parayla ödediğinde islam dinini yücelttiğini düşünüyordu.

At yılında (1258) Hülâgü Bağdat’ın duvarlarına yaklaştığında her şey değişti. 

Hülâgü’nün savaşçıları duvarlardaki gediklerden karınca gibi şehrin sokaklarına döküldüler. Kıyım ve soygunlar başladı.

Bağdat halkı teslim olmuyordu. İşte o zaman daha dün Moğollara şehrin dervazesini açmak istemeyen Mustasim halife ilk merhamet isteyenlerden oldu.

- Eğer halkını direnmemesi için ikna etmeyi başarırsan sana karşı merhametli olacağım,- diye ilhan dedi.

Mustasim itaat etti. O, dini bütün müslümanlara şunları söyledi:

- Bu Allah’ın isteğidir. Direnmeyi bıraksanız Moğollar size dokunmayacaklar...

Bağdat’ın sakinleri halifelerinin sözlerine inandılar. Silahlarını teslim ettikten sonra Moğollar diğer fethettiği halklara davrandıkları gibi bunlara da aynı davrandılar. Şehir  dışında, açık bozkırda hiç kimseye acımadan kıyım yaptılar.

Toprak öldürülenlerin kanın daha kurutamamıştı ki, Hülâgü Mustasim’e dedi:

- Biz senin soyunun misafirleriyiz. Zenginliklerini göster bakalım.

Korkudan titreyen halife, Moğolları kenarlarına demir şerit geçirilmiş bir siyah kapıya getirdi. Hülâgü’nun savaşçıları kapıyı kırıp, içindeki depolardan altınla dikilmiş tüm elbiseyi, dinarlarla, incilerle, değerli taşlarla dolu sandıkları dışarı taşıdılar.  

Çıkardıkları her şeyi ilhanın ayağı altına taşıdılar, ama o göz ucuyla bile bakmadı. Hülâgü kaşlarını çatmıştı. O, Mustasim’e dedi:

- Şimdi bize halifenin altının göster.

- Yemin ederim ki...

- Yemin etme! – diye Hülâgü öfkeyle bağırdı. Ben sana Bağdat halifelerinin yüzyıllar boyunca topladıkları ve sakladıkları altınların nerede olduklarını soruyorum?

Noyanlardan biri Mustasim’in boğazına kılıcının keskin ucunu dayadı.

- Hadi!.. Söyle! Yoksa benim savaşçılarım kendileri arayıp bulacaklar. Onlar köpek gibi altının kokusunu hemen alırlar. Eğer sensiz bu işi yaparlarsa o zaman sen hayatına karşılık hiç bir şeyle ödeme yapamazsın. 

Halifenin yüzü çalmasının renginden beyaz oldu.

- Orada...- titreyen parmaklarıyla sarayın yanındaki gök renginde küçük bir su haznesine işaret ederek dedi.

Moğol savaşçıları hemen deri tulumlarını alıp havuza yaklaşıp suyu boşaltmaya başladılar. Beyaz kumlu dibi gördüklerinde en sabırsızları kazmaya koyuldular. Kısa süre içinde Hülâgü’nun ayakları altında altından dağ oluşmuştu, savaşçılar yeni altın çıkarmaya devam ediyordular.

İlhan’ın yüzü taş gibi sakindi, yalnızca küçük gözlerinde kızıl altının aksisi farkediliyordu.

Bağdat halifeliliğinin çöktüğünü öğrenen büyük Moğol hanı Mengu, Berke’ye An Nasrattin’in resmi olan kalan tüm paraları eritmesini emretti. Bundan böyle Altın Orda parayı bir tek onun izni ile basabilirdi.

Dıştan itaat ettiğini gösteren Berke ona sadık olan müslümanlara An Nasrattin’in resmi ile para basmaya devam etmelerini söyledi. Bu büyük bir sırrdı ve sadece Almalık’ta, Hocent’te ve Otrar’da bastırılıyordu, ama artık gümüşten ve bakırdan yapılıyordu. 

Altın Orda çoktandır Karakorum’dan ayrılmıştı, kendi parasını bastırmaya başlamakla Mengü  Temür özgür bir devlet lideri olduğunu ıspatlamak istiyordu.

Artık Büyük Moğol Hanlığı yoktu. Hanlığın son hükümdarı Arik  Böke ölmüştü. Koyun yılında (1271)  Kıbılay kendini Çin imparatoru ilan etti, başkent için Hanbalık’ı seçti, yeni devlete Yuan ismini verdi.

Hülâgü kendi ilhanlığını kurdu. Orta Asya’da Kaydu hükumet ediyordu. Altın Orda’nın başında ise Mengü  Temür bulunuyordu.

Altın Orda’nın hanı uzun süre parasının nasıl olacağına karar veremiyordu, yeni dinarlarda kimin resminin olması gerektiğini bilmiyordu. Belki Ordunun kurucusu olan Batu Han’ın, yoksa Orda’yı güçlendiren Berke’nin mi?

Hayır. Orda’nın altını hükümdarın ismini göstermelidir, her kes dinarlarda  büyük hanın Mengü Temür’ün yüzünü görmeliydi.

 

 

***

 

Mengü Temür’ün yüz ifadesi  sıkıntılıydı. Biraz önce onun yurtasından birinci vezir Katay çıktı, vezirin söyledikleri Mengü Temür’ün aydın iç dünyasını bulandırdı. 

Vezir hoş olmayan haber verdi. Söylentiler dolaşıyordu, Mengü  Temür kendisi de duymuştu, ama duyduklarına önem vermiyordu, inanmak istemiyordu. Katay, Uljatay’ın (Han’ın küçük eşi) Han’a Abaş ile (onun ikinci eşi Kutub Hanım’dan olan oğullarından biri) ihanet ettiklerini söyledi. 

Moğol hanları için oğullarından biri hanın eski eşlerinden biri ile evlenmesi gayritabii değildi. Bazen olurdu, oğlu öldükten sonra  hanlar da kendi gelinleri ile evleniyordu, ama ihanet etmek her zaman her kez tarafından mahkum ediliyordu.

Mengü Temür artık genç değildi, ama buna rağmen vezirin ona söyledikleri onu öfkelendirdi.

Kendine hakim olmasını iyi bilen han dıştan sakin görünüyordu, ama kaşlarını çattı, gözlerinde kötü parıltı belli oluyordu.

O bir anlık Uljatay’ı ve kendi oğlunu Abaş’ı göz önüne getirdi. Siyah öfke aklını kararttı. Hayır, o, böyle bir şeye izin veremezdi!

Mengü  Temür gözüne gelen görüntülerden kurtulmak istiyordu, ama yere uzanmış güzel kadının beyaz vücudu ve kısa kollu ve göğüslü oğlu Abaş hep gözünün önündeydi...

Han elini çırptı. Kapıda nükerlerden biri göründü.

- Söyle muzalim bana gelsin.

Nüker gitti, hemen esmer yüzlü bir savaşçı içeri girdi, bu savaşçı karargahta muzalimin görevlerini yapıyordu. Muzalim hanın özel görevlerini yapan kişiye söyleniyor.

Mengü Temür’ün elleri titriyordu.

- Yaklaş bana,- savaşçıya emretti.

O sessizce yumuşak halının üstünde ileri adımlayarak hana yaklaşıp baş eğip selamladı ve emri bekledi.

- Abaş yarınki şafağı görmemeli,- diye Mengü Temüryavaş, ama buyururcasına, gözünü muzalimin yüzünden çekmeyerek dedi.- Anladın mı beni?

- Anlıyorum ve itaat ediyorum, büyük han...

Savaşçının yüzü duygusuzdu.

- Çık.

Adam Mengü Temür’den uzaklaştı.

Hanların hiç biri emrini yerine getirecek özel kişilere yaptırdıkları emirlerin sebebini açıklamıyordu. Hiç kimsenin hükümdarın gizli düşüncelerini bilmesi gerekli değildi. Han sırrı muzalimin başı üstünde duran her an vurabilecek bir kılıçtır. Muzalim bir yerlerde gereksiz bir şeyler konuştuğunda bu kılıç onu nerede olursa olsun bulup görevini yapıyordu.

Mengü Temür’ü  verdiği emrin nasıl gerçekleşeceği ilgilendirmiyordu. Muzalim düşünüp kendisi nasıl uygun görecekse öyle yapacak. Han’ın emrini ne pahasına olursa olsun yerine getirecek.

Nüker yurtanın kapısını açtı, içeri Uljatay girdi. Mengü  Temür şaşırdı. Küçük eşi sanki onun sözlerini dinlemiş gibi, olup bitenleri biliyormuş gibiydi. Yurtanın içi aydındı, han kadını iyi görüyordu.

Mevzun endamlı, yüz çizgileri ince, yüksek göğüslü kadın Mengü Temür’ün önünde durup gülümsüyordu.

Oyrot emirinin Buga – Temür’ün kızı, Cengiz Han’ın küçük  kızı Çiçigan’ın doğurduğu kız her zaman istediği gibi davranıyordu, hanın diğer eşlerinin yapamadıklarını bu kız yapıyordu.

Mengü Temür’e iki erkek çocuk ve iki kız çocuğu doğurdu, han Uljatay’ı çok seviyordu.

İşte şimdi de, ona bakarak Mengü  Temür kalp atışlarının hızlandığı hissediyordu. Aklına kötü fikir gelmişti: "Abaş ölsün. Ondan başka dokuz oğlum daha var, tahtı her zaman birine bırakmak fırsatım olacak".

Uljatay’ın yüzü aniden öfke ve kapris ifadesini aldı:

- Büyük Han, sen acaba gerçekten mi yaşlandığını ve benim altını bakıra değiştiğimi düşünüyorsun?

- Ne diyorsun sen? – hırıltılı bir sesle Mengü  Temür sordu.

- Ben senin Katay vezirini söylüyorum. Bu adam artık çoktan insan değil, solucan gibi kıvrıla kıvrıla sürünüyor...

- Ne yaptı sana?

- Aramızı açmak istiyor, bizi birbirimize düşman kılmak istiyor...Kalbi kötülüklerle dolu...

Han inanmayarak hafifçe gülümsedi. Uljatay’ın ne öğrendiğini nereden bilecekti ki?

Vezir hanın onuruna saygı gösterdiği için sadece eşinin ona ihanet ettiğini söyledi, ama bu sabah Uljatay’ı ve Abaş’ı beraber sevişirken yakaladığından bahsetmedi.

Mengü Temür eşinin bu günü telaşlar içinde geçirdiğini bilmiyordu. O vezirin hana gördüklerini anlatmadan önce Abaş’ın onu öldürmesini ümit ediyordu, ama Katay’ın Mengü Temür’ün yurtasından çıktığını, arkasından muzalim savaşçının oraya girdiğini gördüğünde mutlu son olmayacağını anlamıştı. Harekete geçmek lazımdı. Bu yüzden o hanın yanına gelmişti.

Uljatay’ın gözlerinde sert ve buyururcasına duygular vardı. 

- İkimizin mutluluğumuzu ve huzurumuzu bozmamak için sana söylemek istemiyordum...Söylesene, bir kez bile olsa ben seni aldattım mı?

Mengü  Temür devamını bekliyormuş gibi susuyordu.

Aniden Uljatay neşesiz gülümsedi:

- Galiba kipçaklar doğru söylüyor...güzel kadına çapkın çapkın bakmayan ve kımız içmeyen  erkek yok...

Han kuşkulanmaya başladı. Acaba Katay da güzel kadınların yanından sessiz geçemeyenlerden mi? Ama o artık ihtiyar. Hala bunu mu düşünüyor? Peki kötülüğünden Uljatay ve Abaş hakkında böyle konuştuysa ne olacak?

- Senin eşin olduğumdan beri seni utandıracak hiç bir şey yapmadım, adını kirletmemek için elimden geleni yaptım... Bir kez daha sormak istiyor, büyük han, sana yalan söylediğimi hiç gördün mü?

Mengü  Temür kadının haklı olduğunu düşündü. Onun yüzüne vuracak hiç bir hatası yoktu. Ama yine de Uljatay’ın sorusuna cevap vermiyordu, kısmış gözleriyle kadının yüzüne bakmaya devam ediyordu.

- O zaman bil. Dün senin o solucan vezirin onu ısıtmamı, onunla yatmamı istedi. Teklifi reddetseydim veya sana ısrarlı isteklerini söyleseydim, o zaman...Aniden Uljatay gülümsedi, dolgun dudakları hafiften aralandı, inci gibi beyaz dişleri gözüktü.- Ama ben korkmadım. Çünkü senin bana olan güveninden emindim. Vezirin tehditlerine de inanmadım. Hanın eşi hakkında kötü konuşmaya hiç kimsenin hakkı yok, hatta eğer onun bir suçu varsa. Han’ın ve onun hanımının sırrları kutsaldır. Altın Orda’nın adına gölge düşüren birisi acıma duygusunu veya merhameti hakediyor mu?

Uljatay bir anlık sustu, sonra aniden kafasını kaldırıverdi, yüzünü genç mutlu bir gülümseme aydınlattı.

- Ey büyük Han, bunların hepsini sana senden gizli sırrım, sakladığım hiç bir şey olmadığı için ve senin bunları bilmen için anlatıyorum. Bu konuşmayı unutalım...- O Mengü Temür’e yaklaştı, han kadının sıcacık nefesini hissetti, kadın fısıltıyla: -Özledim seni!.. Çok oldu bana gelmeyeli!..Unutma beni, hükümdarım benim!..

Cevabı beklemeden Uljatay yurtaya girdiği hızla da yurtadan çıktı.

Gece olduğunda Mengü  Temür küçük eşinin yurtasına gitti.

Kadın çok sıcaktı, elleri ince, vücudu esnek ve ipek gibiydi, sanki İtil dalgasıydı.

Han kendisinin de küçük eşinin özlediğini his etti.

Hanım’ın sırrı Han’ın sırrıdır. Hanın sırrı ise Altın Orda’nın sırrıdır...

Gün ağardığında, sevgiden ve okşamadan yorulan Mengü  Temür uyumuştu, kendi yurtasında ise Abaş değil, Katay vezir öldürülmüştü. 

O günden beri hanın emrinde olanların hiç biri Uljatay hakkında kötü düşünmüyor, kulakları hana haber verecek kötü şeyler duymuyordu. Altın Orda’nın karargahına eski huzur ve barış döndü.

Artık Uljatay Mengü Temür’ü görmek için hiç bir fırsatı kayvetmiyordu, han da belli etmeden gözleriyle eşine bakıp, onun ne kadar güzel olduğunu, onunla yalnız kalıp vücuduna dokunup ona sahip olduğunu düşünüyordu, bu düşünceler Han’ın kafasını dumanlandırıyordu.

Anlaşılan, ihtiyar Katay bu dünyada herhangi bir bilgelikten kadınların büyüsünün daha güçlü olduğunu bilmiyormuş.

Bir gün Uljatay han yalnızken yanına geldi. Mengü  Temür eşinin ona birşeyler söylemek istediğini anladı.

Uljatay’ın beyaz ince elleri hana bir bardak kımız uzattı. 

- Bana bir şey mi söylemek istiyorsun? – diye Mengü  Temür sordu.

- Evet,- gülümseyerek kadın cevap verdi.- Babamın aulundan dünürler geldiler. Bizim kızımız Kurt – Fuci’yi kardeşim Tautay’ın küçük karısı olarak istiyorlar.

Mengü  Temür gözlerini kıstı. Tautay Uljaytay’ın en büyük abisi, babası Buga  Temür’ün ölümünden sonra Oyrat soyunun yeni emiri olarak seçildi.  

Ak sakalını okşayarak han dedi:

- Dünürlerin gelmesi çok iyidir. Marya koyunsuz, inek boğasız, kısrak aygırsız, dişi deve erkek devesiz olursa, kuzu, dana, tay, deve yavrusunu nereden alacağız? Moğol kızı evlenmese yeni savaşçıları nereden bulacağız? Tautay emir çok iyi düşünmüş. Ama ondan ne erkek deve, ne boğa, ne de aygır olur. Onun Moğol yapma seneleri geçti artık, fazla yaşlı. Bu yüzden Kurt   Fuci’nin onunla evlenmesine izin vermiyorum. O sultan Korman Soyurgotmış’ın eşi olacak.

- Duyduğuna göre, sultan hasta,- Uljatay ihtiyatla itiraz etti.

- Olsun. Ben Kurt   Fuci için başka bir eş bulurum. Aniden Mengü  Temür gülmeye başladı. Sence onu Rus knezlerinden birine versem, oğullarımdan birine de Rus gelini alsam nasıl olur?

Uljatay şaşkınlıkla Mengü Temür’e bakıyordu. Han’ın söylediklerinin şaka mı, yoksa gizli bir düşünce mi olduğunu anlamak zordu.

O zamanlar Mengü  Temür kader onun kızının hayatını istediği gibi planlayacağını bilmiyordu. O Rus knezinin eşi olmayacak, sultan Korman Soyurgotmış’a verilecek. Bir sene sonra sultan ölecek, Kurt  Fuci ile Uljatay’ın kardeşlerinden biri Sabılmış evlenecek. Üç sene sonra ölüm onu da yakalayacak. İşte o zaman kısmette yazılan gibi, - Altın Orda’nın hanının kızı, Mengü Temür’ün bir zamanlar kızıyla evlenme tekliflerin geri çevirdiği, altmış yaşlı Tautay’ın eşi olacak.

Kurt  Fuci’nin ihtiyardan üç oğlu olacak, üç Moğol. Gerçi bazıları Tautay’ın baba olmasında aulun genç savaşçılarının yardım ettiklerini söylüyordu.

 

 

ALTINCI BÖLÜM

VI

 

Zaman ve ölüm ne basit savaşçılara acıyordu, ne de Cengiz Han’ın torunlarına acıyordu, dünyayı titreten Muhteşem hanı da diğer savaşçılar gibi aldı zaman. Cengiz Han soyunun hayat apacı, dallı budaklı ve güçlüydü, yüzlerce torun oğlu, fethedilen topraklara ve halkların hükümdarı oldu. 

Mengü  Temür Altın Orda’nın hanı olduğunda Cuci’nin tek torun oğlu Nogay idi.

Fare yılındaki (1240) Batı Avrupa’ya Batu Nogay’ın komutanlığı altında yapılan büyük seferden itibaren Nogay tüm savaşlara katılmıştı, ve onun tumenleri bir kez bile yenilmediler. 

O, dedesi gibi her zaman ve her şeyde Cengiz Han’ın tavsiyelerine ve vasiyetine uyuyordu, farklı halklardan oluşan ordunun ona itaat etmesini sağlayarak güçlü bir güce sahip olmaktı isteği ve hedefi.

Nogay, her şeyi dünyayı titreten hanın bıraktığı gibi tutmaya çalışıyordu. Amele çavuşundan yüzlük lideri, yüzlükten binlik, binlik liderinden ise tumen başkanı sorumluydu. 

Cengiz Han şunu öğretmişti: "Savaş zamanı onluktan bir savaşçı bile kaçarsa, bu onluktan olan diğer dokuz savaşçı idam edilecektir. Eğer onluğa sorumlu olan yüzlük yiğitlik gösterirse, ama onluktan birisi korkaklık gösterirse, o zaman o yüzlük de idam edilecektir.

Onluktan biri düşmanın eline geçerse, diğer dokuz arkadaşları onun yardımına koşmuyorsa, onu kurtarmıyorsa, o zaman onların hepsi ölümü haketmiştir. Aynı şey onlukla olsa, onlardan sorumlu olan doksan savaşçı yardıma gelmeseler, onların hepsi öldürülecektir".

Bunların hepsi Cengiz Han’ın vaziyetiydi.

Sorumlu olanlara karşı Cengiz Han daha amansızdı, kurallar daha sertti. Sıradan savaşçılar korkaklık  gösterdiğinde veya arkadaşına yardıma gelmediklerinde kendi hayatıyla ödüyorduysa, onluktan, yüzlükten, binlikten sorumlu olanlar yönetmeyi başaramadıklarında, diğerlerine örnek olamadıklarında değil kendi canı ile, kendi aileleri ile birlikte idam edilmeli idiler.

Her zaman ve her yerde tek ceza ölüm cezasıydı. Cengiz Han’ın savaşçıları diğerlerini öldürmek için doğmuştu. Ama öldüremedikleri durumda ve ya görevlerini yetercesine  iyi yamadıkları durumda kendileri öldürülüyordu.

Rus topraklarındaki ve Batı Avrupa’daki seferden sonra Moğolların çoğu Kuzey Kafkasya’nın ırmaklarının, İtil’in ve Tana’nın aşağı kesiminde yerleştiler.

Aul liderleri, ordusundaki savaşçıları her zaman onların sahip oldukları topraklarda yaşayan halkın arasından seçiyordular. Nogay, bu konuda şanslıydı, çünkü onun alunda çok Moğol yaşıyordu. Onlar Cengiz Han’ın döneminde yaşadılar, o dönemdeki kurallara  saygı duyarak büyüdüler, şimdi de kendi çocuklarına, torunlarına aynı kurallarla yaşamayı öğretiyorlar. Onlara göre bu kurallar gerekli ve önemliydi.

Krım seferi sırasında Nogay’ın eşlerinden birinin öz kardeşi ölmüştü – hadarkin soyunun emiri Makur Kuran’ın oğlu. Nogay, onları kendi ordusuna birleştirdi. Hadarkinler gerçek Moğollardı, onların ayırıcı niteliği cesur olmaları, ve itaat etmeleri idi.

Güçlü ordusu sayesinde Nogay kendini özgür hissediyordu, bu duygusunu da diğer Cengizlilerin anlamasını sağlıyabiliyordu. Onun üç oğlu da beraberce arka arkaya verip çelik disiplinle tumenleri yönetiyordu. Her an babalarının herhangi bir emirini yerine getirmeye hazırdılar. 

Nogay kendini hiç bir zaman han olarak tanıtmıyordu, ama onun sorumlu olduğu auldaki tüm sorunları çözmek için ne meclis kuruyor, ne de Altın Orda’nın yardımını istiyordu, hepsini tek başına çözüyordu.

Özellikle özgürce Mengü Temür’ün zamanında davranıyordu. Yeni han buna karşı hoşnutsuzluk yaratmıyordu, hatta görmezden geliyordu, çünkü Nogay’ın aulunun eskisi gibi Altın Orda’nın toprakları olduğunu düşünüyordu. 

O zamanlar Mengü  Temür başka işlerle meşguldü. Onun emri üzerine Yayık’a ırmağının yukarı akışına doğru yeni şehir Sarayçik kuruluyordu. Orda’nın içinde, sınırdan uzak sık sık anlaşmzalıklar, kavgalar çıkıyordu. Han o sırada para basma konusunu çözmeyi düşünüyordu.

Mengü Temür’ün Nogay ile kavga etmek istemediğinin başka bir sebebi daha vardı. Maveraünnehir’de ve Horasan’da Kaydu güçleniyordu, Altın Orda’nın sahip olduğu kölelerin ve zanaatçilerın ödedikleri vergi parasının bir kısmın alıyordu.

Böyle bir şey Batu’nun zamanında, veya Berke hanın zamanında yaşansaydı, Altın Orda bu durumu kabul etmez katlanmazdı, hemen tumenlerini baskı için gönderirdi, ama Mengü  Temür Kaydu’dan korkuyordu. Yenilmekten korkuyordu, Ordudan elinde kalanları da kaybetmek korkusu onu durduruyordu.

Haincesine Barak’ı öldürüp, eski düşmanı, İran’nın ilhanı Abak ile arkadaşlığını güçlendirip, onun emri altında olan topraklarda güçlü hanlık kurdu. Güneyden gelebilecek tehlikelerden kendini korumak için, ünlü kızını Kutlun  Şagi’yi Abak’ın torunu Gazan’a vereceğine söz verdi.

Mengü  Temür tumenlerini Kaydu’nun üstüne sürse Abak’ın yardıma geleceğini biliyordu. İlhan hemen bu fırsatı kullanıp Azerbaycan ve Kafkas tarafından Altın Orda’nın sırtını bıcaklayacaktı.

Kaydu’dan korka korka Mengü  Temür dikkatli dikkatli ve endişeyle Nogay’ı gözetliyordu.

Nogay her sene kışın savaşçılarıyla birlikte avcılığa çıkıyordu. Avcılık üç – dört ay sürüyordu, büyük alanları kaplıyordu.

Cengiz Han’ın zamanından bu gibi avcılıklar sefere, savaşa hazırlık anlamına geliyordu. Avda savaşçıların dayanıklığı, sabırla zorluklara dayanmaklar: yağmur ve kar zamanı yerde yatabilmek, uzun süre yemeksiz kalabilmek, gözü keskin ve dikkatli olmak, her zaman komutanların emrini yerine getirmek gibi alışkanlıklar öğretiliyordu. 

Bazen Mengü  Temür Nogay’ın Altın Orda’dan ayrılıp kendini özgür hanlık ilan etmek istediğini düşünüyordu. Ama Nogay her zaman Cengiz Han’ın vasiyetinin taraftarıydı, herhalde beraberliği bozmak istemezdi.

O zaman Nogay ne yapmayı düşünüyor? Acaba hedefi büyük mü? Altın Orda’nın hanı mı olmak istiyor?

Böyle düşünceler Mengü Temür’ün moralini bozuyor, içini karartıyordu, hanın canı canına sığmıyordu.

Evet, zaten şimdiye kadar Cengizlilerden fırsat bulan hiç kimse tahta oturma şansını kayetmek istememişti, hepsi Altın Orda’nın hanı olmak istiyordu. Ama Mengü Temür, Nogay’ın bu amacı güttüğünü düşünmekle hata yapıyordu.

Nogay yalnızca ordunun bilgece ve başarılı komutanı değil, ayrıca geleceğe bakmayı biliyordu. Arkasında çok fazla insan duruyordu, çok insan ona yardım ediyordu. Kurultayların seçtiği hana el kaldırmak  Cengiz Han’ın kutsal vasiyetini bozmak demekti. Böyle bir şey yapmayı düşünen karşılığını bulur.

Hayır, Nogay’ın hedefi han olmak değildi. O her zaman güçlü kalmak istiyordu, bir kısmın değil, tüm Altın Orda’nın onun sözünü dinlemesini istiyordu. Tahta kim oturuyorsa otursun, ama bir karar vermek istediğinde ilk onu hatırlamalı, onun tavsiyesini sormalıydı. Nogay’a göre o, bunu hak ediyordu. Ondan fazla Altın Orda’nın güçlenmesi ve büyümesi için kim ne yapmıştı ki? Ayrıca, o Cuci’nin torunlarından en büyüğüydü, onun her sözü – altın değerindeydi.

Onun rızası olmadan Altın Orda’nın tahtına kim oturabilir ki? Nogay’ın düşüncelerine göre böyle bir şey olamazdı. 

Ama Nogay yalnızca istemekle olmadığını biliyordu. Yalnızca güçlü orduyla ve Cuci torunlarının çoğunun desteği ile han olmadan Altın Orda’da sayılmazdı.

Bunun için ona faydalı olabilcek her kesi kendi tarafına çekiyordu. Harcamalarda cömertlik yapıyordu. Kimisini aldatıyor, kimisini tatlı diliyle ikna ediyor, kimisini korkutuyor, diğerlerini ise cömertliği ile satın alıyordu.

Cuci’nin torunları sık sık onun auluna misafirliğe geliyordu.

İnek yılında (1277) Nogay kendi auluna Tuday Mengü’yu misafirliğe davet etti. Nogay, bir zamanlar onunla birlikte ilhan Hülâgü’ya karşı savaşmak için Azerbaycan topraklarına gitmiştiler.

Aula seyahat uzaktı. Nogay’ın karargahı bulunan Moldovyalıların topraklarından geçen Kehreb ırmağının bereketli vadisine varmak için büyük Tan ve Uzi ırmaklarını geçmek lazımdı. Ama eyerde doğan Moğol savaşçısı için yolun uzun ve ya kısa olmasının önemi var mıydı?

Bu sene yaz yakıcıydı, hemen hemen yağmur yağmıyordu, bu yüzden Tuday Mengü’nün kervanının geçtiği topraklar zamanından önce sararmıştı.

Kehreva vadisi misafirlerini serin hava ve yeşil çayırlarla karşıladı. Etrafında yüksek olmayan, ormanlarla kaplanmış, dağlar vardı, ilkbahar yağmurları ve Uzi ırmağının suyu toprağı öyle suluyordu ki, toprakları hiç bir sıcak güneş korkutamazdı. 

Bu bereketli, kış görmeyen topraklar Nogay’a aitti. Yalnızca Aralık ayında buraya biraz kar yağıyor, hemen eriyor. Burada hem insanlar, hem hayvanlar rahat yaşıyor.  

Nogay, gerçek göçebe gibi aul sorumlusu olduğunda şehirler kurmaya kalkışmadı. Kışın da, yazın da, Moğollar atalarının adetlerine göre kurulan yurtalarda yaşıyordu.

Tuday Mengü’nün karagaha gelmeden iki gün önce Nogay değerli misafiri Batu Han’ın torununu karşılamak için başta küçük karısı kipçaklı Gibadat Begüm olmakla ordu gönderdi. Ordu hızlı koşan ve süslenmiş  atlarda kızlardan ve erkeklerden oluşmuştu.

Tuday Mengü Nogay’ı şaşırttı. Sıcak kanlı, neşeli, hemen cavap veren, şaka kaldıran bu savaşçıyı şimdi böyle görmeye alışmamıştı. 

Şimdi onun önünde tam bambaşka bir insan duruyordu. Belki de, dıştan eskisi gibi aynıydı, Nogay’ın hatırladığı gibiydi, ama huzursuz gözleri, keyifsiz hali, hasta gibi gözükmesi ona özgü değildi, yüzünün rengi kaçmış, yanakları çökmüştü.

Nogay, Tuday Mengü ile bir şeyler olduğunu tahmin  etti, ama soruşturmaya kalkışmadı, misafirleri dinlenmeleri için onlar için ayrılmış yurtalara götürmelerini emretti.

Tuday  Mengü, aklını kaybetmiş gibi gözüküyordu. Tuday Mengü’ye eşlik eden Kebek – tayşi korkunç sırrı Nogay’a açtı.

Tuday Mengü’nün ortanca eşi Tatar emiri Ture Kutluk’nun kızı, Batu hanın birinci eşi Barakşi Hatun’un akrabasıydı. 

Bir zamanlar akıllı ve kurnaz Barakşi Hatun Cengiz Han’ın torunlarıyla akrabalık bağlarını güçlendirmek için, onu on beş yaşlı Tuday Mengü ile evlendirdi.

Arka arkaya çok sene Ture Kutluk’nun kızı ölü çocuklar doğurdu. Öfkeli Tuday Mengü eşini annebabasına göndermekle tehdit ediyordu, neredeyse tehditini yapacaktı ki, eşi, Tuday Mengü’ye yarım elmanın yarısı gibi benzer erkek çocuk doğurdu.

Tuday Mengü, mutluluk oğlunun yanından geçmesin diye dedesi Batu’nun ismini oğluna koydu.

Çocuk sağlıklı ve neşeli büyüyordu. Cesur ve kararlı bir çocuktu. Ok atmada, kılıç oyunlarında yaşıtlarını kolayca yeniyor, hep birinci oluyordu.

Tuday Mengü’nün sevinci sınırsızdı. O oğlunun büyük dedesi gibi başarılı olmasını, kahramanca davranışlarını tekrarlayabileceğini hayal ediyordu. Bu yüzden daha yedi yaşından kendiyle birlikte oğlunu gittiği tüm seferlere götürüyordu. Bu kez de Nogay’ın auluna gelirken oğlu Batu’yu yanına aldı.

Tuday Mengü’nün keravanı suyu bol Uzi ırmağından sallarla geçmek istediklerinde felaket yaşandı. Yaşadıkları felaketten önce Uzi Irmağının sahilinde bir gün dinlenmeye karar vermiştiler.

- Baba,- Batu dedi,- buralarda yaban domuzları yaşıyormuş. Ben onları hiç görmedim, ama çok görmek istiyorum.

- Benim oğlumun bunu şimdi yapmasına gerek var mı? – diye Tuday Mengü itiraz etti. Sen böyle bir hayvan avlamak için daha küçüksün, onunla karşılaşmak ise çok tehlikelidir. Yaban domuz çok güçlüdür ve kolayca öfkeleniyor. 

- Ben istiyorum, ben hiç bir şeyden korkmuyorum...- kaşlarını çatarak öfkeli öfkeli Batu dedi.

Çocuğa onun atabeki (öğretmeni ) Aycu arkaya çıktı. Aycu, tangut emiri Lu- Şidurgu’nun oğluydu, uzun boylu, esmer savaşçıydı:

- Bırak baksın. Biz yanında olacağız. Gelecek savaşçı korkunun ne olduğunu bilmemeli.  

Tuday Mengü bir süre düşündü. Tehlikeyi önceden sezmişti sanki, karar veremiyordu. Oğluna yaban domuzun tehlikeli olduğunu söylediği için kendi kendine kızıyordu. Başka bir sebep düşünmesi lazımdı. Şimdisi ise Moğolun hiç bir şeyden korkmaması gerektiğini ilk çocukluğundan duyan Batu yaban domuzu görmekte ısrar ediyordu.  

- Tamam,- istemeyerek Tuday Mengü dedi. – Git. – sonra Ayca’ya dönerek, ekledi: - Batu’ya dikkat edin. Kovaladığınız hayvanların diğer taraftan kaçmalarını sağlayın.

Atabek baş eğdi.

Genç Batu ve ona eşlik eden savaşçılar ırmağa taraf yönlendiler, uzaklarda uzun sık kamışlar gözüküyordu.

Biraz geçmeden ani anlaşılmaz bir korku hissi Tuday Mengü’yu sardı. O, hemen atına atlayıp oğlu gittiği tarafa hızla atını sürdü. 

Uzun, sınırsız kamışların yanı çok sakindi. Yeşil ince kızböcekleri süpürgeden süpürgeye hopluyor, kuşlar ötüyordu. Ne Batu’nun, ne de onunla birlikte giden savaçşıların sesi duyuluyordu.

Tuday – Mangu üzengi üzerine kalktı, kamışların hareketlerinden gidenlerin nereye yöneldiklerini tahmin etmeye çalıştı, ama başarısız, aniden keskin ve canhıraş bir çığlık onu kulağından vurdu. O, tüm gücüyle kamçısı ile atını kamçıladı...

At kocaman göğüsü ile kamışları açıp Tuday  Mengü’yü küçük bir orman alanına getirdi. Tuday Mengü’yü orada gördüğü manzara sarsıttı, kanı dondu. Yerde karnı deşilmiş halde Batu yatıyordu, yaban domuzu toynaklarıyla delikanlının karnını eşik deşik etmiş, sarı köpek dişlerini göstererek, tehdit edici pozda çocuğun başının üstünde duruyordu.

Kamışların sesini duyduğunda yaban domuzu atlıya taraf atıldı.

Tuday Mengü daha çevikti. Eyerde bir az eğilip, ağır of çekip, kılıcı ile vahşi hayvanı öldürdü. Hayvanın başı bir tarafa yuvarlandı, güçlü kocaman gövdesi ise kısa ayakları ile tıpış tıpış birkaç adım daha yürüyüp, çalılıkta yıkıldı.

Öfkeden ve acıdan deliye dönen, dudaklarını ısıran Tuday Mengü kılıcı ile yıktığı hayvanı parçalamaya devam ediyordu.

O, Batu’yu korumaları lazım olan savaşçıların nasıl geldiklerini, onların özürlerini, mazaretlerini, çocuğun onlardan kendi cesaretini kontrol etmesi için kaçtığını anlatmaya çalıştıklarını duymuyordu.

Tuday Mengü’nün kalbi dayanamıyordu, boğulmaya başladı, bembeyaz, acıdan ve çaresizlikten çarpılmış yüzünü savaşçılara çevirdi.

Atabek Aycu hükümdarın yüzünü gördüğünde kılıcını kenara atıp elleriyle yüzünü kapattı.

Tuday Mengü savaşçıları sorup soruşturmadı. Onları, oğlunun cesedinin yanında kılıcı ile öldürdü, savaşçılardan hiç biri korunmak denemesi bile yapmadı, hiç biri bağırmadı, hiç biri merhamet istemedi.

Keravandakilerden hiç kimse Tuday Mengü tarafından öldürülen savaşçıların ölümünü haksız görmedi. Çocuğun onlardan kaçması mazeret mi, niye çocuğu aramaya gitmediler? Niye onlardan uzaklaşmasına izin verdiler?

Belki de Batu’nun ölümü kaderle ilgili, ama o yalnız olmasaydı, uyuyan hayvanı uyandırıp korkutmasaydı, hayvan kendisi durduğu yerde onu öldürmezdi. Muhteşem Cengiz Han’ın torunu koruyan, onu korumak için gerekiyorsa kılıcını erki sınırsız Gök’e karşı bile kaldırmalı.

O günden beri Tuday Mengü’nün aklı derin ve karalık kuyuya daldı. O, hiç kimseyle konuşmuyor, yurtada yalnız başına oturuyor, gözlerinde bulanık perde vardı, bazen ise o perdeler açılıyor, soğuk ve parlak oluyordu.

Üçüncü gün genç Batu’yu yüksek ırmak sahiline gömdüler, kervan yola çıktı, Nogay’ın auluna.

Sabahleyin, Tuday Mengü’nün geldiğinden iki gün sonra, Nogay onun başına gelen felaketi öğrendikten sonra derdini paylaşmak için teselli edecek sözler söyledi.

Noyan başını salaldı, ama kalbi hala dilsizdi, duyduklarından soğumuş kalbi ısınamadı. Bir hafta sonra ancak kendine geldi. Ama artık o, başka biriydi. Neşesini, yaşama sevincini kaybetmişti, eski Tuday Mengü ölmüştü, yenisi doğmuştu – dertli, asık suratlı, hayata ve hayattaki sevinçlere ilgisiz olan biri.

Kendisi az konuşuyordu, çoğunlukla Nogay’ın anlattıklarını dinliyor, onun söylediği her şeye hak veriyordu. Çok geçmeden geri dönmeye hazırlandı.

Nogay, Tuday – Mnegu’ya cömertçe hediyeler verdi, en azından biraz teselli etmek için bir teklifte bulundu: "Aulumdaki kızlardan beğendiğini al götür".

Ama Tuday Mengü hayır anlamına başını salladı: "Bir dahaki seferde alırım".

Nogay kederlendi. Tuday Mengü’nün durumu kötüydü. Teklifi reddederek hiç bir Moğolun yapmayacağını yapmış oldu.

 

 

***

 

Tuday Mengü gittikten sonra, Nogay’a Altın Orda’nın hanının emir sözleri geldi, sözleri hanın oğlu Toktay ulaştırdı.

Büyük Han Nogay’ın Kaydu’ya karşı sefere çıkmaya hazır olmasını söylemişti.

O, ulağı saygıyla dinledikten sonra dedi:

- Büyük hana onun emrini yerine getirmeye hazır olduğumu söyle. Ama Batu’nun zamanından beri Maveraünnehir’e ve Horasan’a  sefer için o topraklara en yakın bulunanlar gidiyor. Benim ise başka düşüncem var. Eğer büyük han Mengü Temür, kendi tumeni ile Kaydu’ya karşı gitmeye karar verirse, işe hemen ilhan Abak karışacak. Çünkü Kaydu onun torunu Gazan’a kızı Kutlun  Şaga’yı vereceğine söz vermiş. İşte o zaman ben Altın Orda için lazım olacağım. Kış geldiğinde, ırmaklar donur donmaz, ben tumenim ile birlikte alıştığım yolla, yani Derbent’ten ve Şirvan’dan Abak’ı karşı çıkıp, arkasından darbe vuracağım. Gök, bana ve savaşçılarıma karşı merhametli olacaksa biz kazanacağız, böyle yapsak Kaydu için ders olmaz mı, Orda ile barışmak istemez mi?

Noyan’un söyledikleri Toktay’ı ikna etti, o, bilgece Nogay’a hak verdi. Ertesi gün, Toktay duyduklarını babasına ulaştırmak için Deşt-i Kıpçak tarafa yola çıktı.

- Ben Gazan’ın eşi olmayacağım,- diye Kutlun Şaga dedi. Hafiften gülümsedi, babasına korkmadan ve neşeyle bakıyordu.

- Niye böyle bir karar verdin, Angiar’ım benim? – diye şaşkın şaşkın Kaydu sordu. O, kızını kendi ismiyle nadiren çağırırdı, çünkü ona Angiar isminin daha çok yakıştığını düşünüyordu: Angiar Gök’ün hediyesi demekti.

- Gazan benden küçük. Hem ben yabancı yerde yaşamak istemiyorum. Biliyorsun, ben özgür olmaya alıştım...

Kaydu yerici ifade ile başını salladı.

- Senin bana harika bir aul hediye ettiğin halde niye İran’a gideyim ki, ne gereği var? Çu ırmağı onun topraklarını suluyor. Hayvanlar var, emrim altında bulunan kipçaklar bahçeler yetiştiriyor, ekim yapıyor.

- Ben sana zengin aul verdim... – Kaydu kabul etti. – Ama yarını düşünmek lazım. Tümeni Tarbagataysk dağlarında bulunan, Zaysan’ın sahilinde bulunan kardeşin Urur, sık sık savaşçılar Çin’den, bizim soylarımızın hayvanlarıalmak için geliyorlar. Bunu boşuna yapmıyorlar. Kubılay savaşa hazırlanıyor, onun savaşçılarına karşı çıkmak hiç kolay olmayacak. Ben sana yalnızca misafirlik için gelmedim, savaşçılarından bir kısmını alıp Urus’a götürmek istiyorum...

- Sen niye korkuyorsun,baba?! – Kutlun – Şaga’nin gözleri parladı.- Az mı düşman yendşk? Eğer birileri kalkıp sana baskı yaparsa, biz onları da yeneriz! 

Kaydu kızına cevap vermedi, uzun süre sustu, sonra dedi:

- İran çok uzakta değil...Sen biliyorsun, benim doğduğum yer buralardan çok uzakta. Hatta hızlı doğanın bile mavi Kerulen’a yetişmesi için birkaç gün gerekecek...Ama ben başka yerlere gidip o toprakları almaktan korkmadım. Ayrıca, Gazan ilhanı Abak’ın torunudur, o öldüğünde yerine Gazan’ın babası Argun geçecek. Bunun ne zaman olacağı kısmete bağlı...

- Peki benim babam kim?! – meydan okur gibi Kutlun   Şaga güldü. – O, Maveraünnehir’in, Semireçya’nın, Horasan’ın, ve Doğu Türkistan’ın hükümdarı değil mi?!

Kaydu ısrarla tekrar etti:

- İşte bu yüzden senin Gazan’ın eşi olman lazım.

- İşte asıl bu yüzden ben onun eşi olmayacağım,- Kutlun  Şaga itiraz etti. – Sana bir şey daha söyleyecektim...

Kaydu başını kaldırıverip, kızının gözlerine baktı. Kızı gözlerini yere indirmeden dedi

- Ben hamileyim...

Bu haber Kaydu için ağır bir darbeydi.

-          Kimin çocuğu?

-          Emir Abdekul’ün...

Han dişlerini gıırdattı. Abdekul Kuzey Çin’den daha yeni gelen uygurdu. O, uygur idikut’un oğluydu, yazması okuması vardı, yabancılarla konuşmayı biliyordu, bu yeteneklerinden dolayı Kaydu onu kendine yaklaştırmıştı.

Ama o, hanın yaptıklarına böyle mi  karşılık verdi?! Altı ay önce hanın kendisi onu Kutlun Şaga’ya aulun nüfusunu sayım etmek için yardıma ve vergi toplamasını düzenlemesi için göndermişti. 

Kaydu yakışıklı ve endamlı savaşçının kızına yardıma gitmesinin sonunun böyle olacağını bilemezdı.

- Seneler geçiyor, baba...- üzgün bir sesle Kutlun  Şaga dedi. – Ne zamana kadar yatağımda yalnız başıma yatıp, annelik duygusunun ne olduğunu hissetmeyeceğim? Olan oldu artık...Gazan’ın müslüman olduğu söyleniliyor, onun dininin kurallarına göre evlenmeden hamile kalan kadın büyük günah yapmış oluyor.

Kaydu başını eğdi, uzun süre düşündükten sonra dedi:

- Senin yaptığın bu hareket Orda’ya şıklık mı verecek düşünüyorsun?!

- Beni Abedkul’e ver. – kararlı karalı Kutlun Şaga dedi. – Verirsen hiç kimse hakkımızda kötü konuşamaz.

Kaydu kızının istediğini yapsaydı bile insanların dedikodularından, arkalarından konuştuklarından kurtulamayacklarını iyi biliyordu. Her kes güçlü ve ünlü Kaydu’nun kendi kızını basit bir idikutun oğluna vermedinden şüphelenir. Hayır. Kutlun  Şaga yalnızca Gazan yakışır. Gazan’ın soyu şimdi İran’ın, Azerbaycan’ın, Irak’ın, Rumınya’nın hükümdarıdır. Belki de çok yakında Gazan kendisi ilhan oldu. 

Kutlun Şaga Abdekul’in emir olduğunu söyledi. Kaydu parmağıyla işaret etse, Abdekul hemen kaybolur.

Kaydu ağır ağır düşünüyordu. Abak’a verdiği sözü tutmalıydı. Ona kızının Çinliden hamile kaldığını nasıl söyleyebilir ki? Cengiz Han’ın torunları bu gibi durumlarda fazla düşünmezler. Kutlun Şaga’nın ölmesi lazımdı. Ölenleri ise evlendirmiyorlar, Abak’a da hiç bir şey açıklamaya ihtiyaç kalmazdı. Soyu bu rezaleti öğrenmez. Cengiz Hanın torunları zor sorunları hep ölümle çözüyorlar. Şimde de çare ölümdü.

Kaydu kızının öldüğünü düşündüğünde sarsılıyordu. 

Hayır! Böyle bir şeye o izin veremezdi. Boşuna Çagatay ve Udey’in torunlarının arasında onun en akılıı ve an kurnaz olduğunu düşünmüyorlar. Zaman ona yardım edecek, neyi ve nasıl yapacağını söylecektir, şimdilik ise...

- Tamam,- Kaydu kızına dedi. – İstediğin gibi yapacağım ...

Kutlun Şaga babasını kucakladı:

- Bu sözleri bana söyleyeceğini biliyordum.

- Başka tür yapabilir miydim, benim Angiar’ım, Göklerin bana hediyesisin sen? – derin nefes alarak dedi.

- Üzülme, babam benim Kutlun  Şaga’nın yüzü sevinçten ışık saçıyordu. – Senin için harika bir hediye hazırladım.

Kaydu kızına baktı.

- Berke Han’ın ona itaat etmeyen on bin savaşçıyı öldürme emrini verdiğini hatırlıyor musun?

- Evet.

- O karışıklığın sebebinin Rum’dan gelen usta inşaatçı olduğunu biliyor musun?

Kaydu başını salladı.

- O zamanlar Saray  Berke’den diğer kölelerle birlikte bir kipçak kızı Kunduz da kaçmıştı.

Kaydu alnını kırıştırdı.

- Bunu da duydum. Güzel kız olduğunu söylüyorlar, öğle mi?

- Evet. Yüzü de, vücudu da güzeldi. Ama en güzeli saçlarıydı. Öğle saç hayatımda görmedim...Sen kendin göreceksin şimdi.

Kutlun  Şaga el çırptı. Yurtaya hizmetçi girdi.

- Uzun saçlı kadını ve onun oğlunu buraya getir.

Hizmetçi sessizce baş eğdi, geri geri yürüyerek yurtadan çıktı.

Kutlun Şaga babasına dönüp:

- Kadınların ve çiçeklerin güzelliğini zaman alıyor. Kuduz’un gençliği geçti, ama saçları eskisi gibi. Belki de özellikle o saçları yüzünden erkekler onu her zaman sevdi. Kipçak kızını Hülâgü’ya kıskanan Toguz Hatun onun örüklerini kestirdi, ama saçları yine de büyüdü. Berke han da onu gördüğünde aynı duyguları yaşadı galiba. Qama o, kadının çekiciliğiini ve güzelliğine sahip olamıyordu. İlk gecede kipçak kızını kaçak köleler kaçırdılar. Hatırlıyor musun Berke kaçakların saklandığı İtil’nın yanındaki Siyah ormanı yakmak için emir vermişti? Kunduz da oradaydı, ama kendini ve oğlunu kurtarmayı başardı.

- Peki sana nasıl gelmiş?

- Savaşçılarım onu Altın Orda’dan Almalık’a giden kervanda bulmuşlar. Geride kalan sorularını kendisibe sor. Onu senin için sakladım...

Kultun Şaga yedi yaşlı Akbergen’in Kunduz’un oğlu olmadığını bilmiyordu, bu erkek çocuk İtil’nın sahilinde Tuday Mengü’nün adamları tarafından o korkunç gece öldürülmüş Salimgirey’in ve Akcamal ’ın çocuğuydu.

Kunduz Almalık’a değil, Buhari’ye gitmeyi planlıyprdu. Kolomon bu dünyayı terkettikten sonra, dünya sanki renkliğini kaybetmişti. Onunla kaçmayı başaran diğer kadınlar Deşt-i Kıpçak’a kaderlerini bulmaya gittiler. Kunduz ise Yayık’ın sahilinde fakir küçük bir aulda kaldı. Akberen’e oğlum diyor, yırtılmış giyisi giyer, insanlara hayvanlara bakmalarıında, kısrakları sağmaklarında yardım ediyordu. İnsanlar onun deli olduğunu düşünüyordu, yemek veriyordular.   

Ama böyle uzun zaman süremezdi. Özgürlüğün tadını tadan o hayatı bu hayata artık değişmez. Uzun kış geceleri boyunca, fakir yurtada barınak bulan, Kunduz eski hayatını hatırlıyor, geleceğini düşünüyordu. Akbergen’in büyümesi, güçlenmesi, eyerde oturmayı öğrenmesi lazımdı. Gerçi zaten o sene gidecek yeri de yoktu.

Bozkır sakindi. Zaman zaman yakınlarda bir yerlerde barımçat haydutların ortaya çıktıkları söyleniyordu. Onlar önlerine gelen her kesi soyuyor, hem zenginlerin, hem fakirlerin hayvanlarını kaçırıyordular. Kunduz böylelerinde nefret ediyordu.

Aulda dinlenmek için duran dervişlerin getirdikleri haberleri dört gözle bekliyordu.

Yanlarından uzak topraklardan geen kervanlar geçiyordu, ama her yerde sakindi. Yalnızca kendi aralarında hanlar zaman zaman kavga eder, birbirilerinin topraklarını almaya çalışıyordular. Akbergen büyüdü, artık Kunduz’a yardım ediyordu – ilkbaharda kuzuları otlatıyordu.

Ama bir gün senelerdir beklediği haberi duydu. Kervancılar Buhara’da durumların yine sakin olmadığını fısıldıyordular. Tamdam grubunun geldiklerini, Moğolları kovmaya çalışıyordular. 

Bu ismi Kunduz iyi tanıyordu. Geceleri Salimgirey’in korkusuz Mahmud Tarabi hakkında, arkadaşı Tamdam hakkında, Buhari’nin zanaatçilerini Moğol hükümdarlarına karşı kışkırtanlardan anlatıyordu. Kunduz Salimgirey’in Tamdam’ı kurturduğunu da biliyordu. Artık aulda kalmaya gücü kalmamıştı. Kunduz kervanbaşiye (kervan sorumlusu) onu da Buhari’ye götürmesi için yalvardı.

Yol yakın değildi. Deşt-i Kıpçak’tan başlıyor, Moğol dağlarından geçiyor, Aral’ı dolanıyor, sonraki yol ise Buhari’ye götürüyordu. Şu vadisini kervanın geçmemesi mümkün değildi.

Daha biraz önce bu topraklar Altın Orda’nın idi, ama artık Kaydu buraların hükümdarı olmuştu. O, Mengü Temür’ün kaybettiklerini unutmayıp, er geç savaşçıları ile toprakları geri almaya gelecek. Casuslardan korkarak Kaydu geçen tüm kervanları kontrol etmeyi emretmişti. 

Kervanbaşi Buhara’da durumların sakin olmadığını bildiği için kurnazlık yapıp Almalık’a yönlendiğini söyledi.

Kutlun Şaga Kunduz’u hiç bir zaman görmemişti, ama nasıl biri olduğunu tahmin ediyordu. Yine saç örgüleri suçluydu. Kunduz saçlarını hep kesiyordu, ama yine de çabukcauzuyor, eskisi kadar güzel  ve sık oluyordu. Saçlarının yolda engel olmaması için, Kunduz saçını beline bağladı.  

Kutlun  Şaga yalnızca savaşçı değildi, aynı zamanda kadındı, bu yüzden Kunduz’u hemen farketti.

Eğer insan ya zenginse, ya yiğitse, ya çok akıllı veya saçları güzelse, bozkır göçebelerin arasında bu haberi her kes biliyor demek.

Rahvan atta oturarak, onun hakkında hangi kararı verceklerini bekleyen Kutlun Şaga dikkatle Kunduz’u gözden geçiriyordu. Kadının yüzünde eski güzelliğini izleri vardı, ama önemlisi saç örgüleri ...Bu örgülerden Kutlun Şaga gördüğü kadının kim olduğunu hemen anlamıştı...

- Örgülerini çöz...- o, emretti.

Kunduz susyordu.

O zaman Kutlun  Şaga nükerlerden birine emretti:

- Sen yap.

Kısa boylu, çarpık bacaklı nüker eyerden inip kadına yaklaştı.

Ellerini kadına uzatır uzatmaz Akbergen Moğola atladı. O, çocuğu kolayca bir kenara itti. Çocuk yere düştü, ama hemen ayağa kalktı. Nüker kamçısının sapı ile çocuğa birkaç kez kafasına ve yüzüne vurdu. Akbergen’in yüzü kan oldu.

Kunduz çocuğa taraf koştu, dizlerine çöküp kendi vücudu ile çocuğun vücudunu kapadı. Sonra at üzerinde oturan Kutlun  Şaga’ya dönüp, dedi:

- Durdur köpeğini! İstediğini ben kendim yapacağım!

Hızlı bir şekilde Kunduz sık örgülerini çözdü, ömrüleri iki sihay yılan gibi tozlu yere kadar uzadılar.

- Demek ki, o Kunduz sensiz?

- Evet. Ama benim ve oğlumun suçu ne? Niye benimle köleymişim gibi davranıyorsun? Yoksa saçlarım uzun olduğu için mi?

Kutlun  Şaga hafifce gülümsedi. O, bozkırda söylenilen her şeyi biliyordu.

- Keşke suçun bir tek bu olsaydı...- Sonra nükere dönüp emretti: - Kadınla çocuğu Orda’ya götürün, güvenilir insanların eline verin... Kutlun Şaga kötü bakışla kervanbaşiye baktı. – Siz kimsiniz? Yolunuz nereye?

- Ben tüccarım, - o, sakince cevap verdi. – Ticaret işleri yapmaya iznim var benim. Sizin babanız Kaydu bunu biliyor...

- Söylediklerini nasıl ıspatlaya bilirsin?

Karavanbaşi aceleyle göğsünden ipek mendil çıkardı. Heyecandan elleri titriyordu, zor sıkı düğümü açıp gümüş bir plaka çıkardı – payszu.

- Bu payszuyu bir zamanlar bana büyük han Ugedey verdi...Kutlun  Şaga’nın gözlerinin içine bakarak dedi.

Payszu daha Cengiz Han’ın hanlığı döneminde ortaya çıkmıştı. Altından, gümüşten, bakırdan, deöirden ve tahtadan yapılıyor. Üzerlerindeki resimler de farklı oluyor: dişlerini gösteren aslan kafası, veya sakin oturan aslan, uçan doğan ve s... her paysza sahibine berlirli bir hakk veriyordu: ya Moğolların sahip olduğu tüm topraklarda serbest sefer, ya satılan mallardan vergi parası ödememek, ya at almak ve s...

Payszların görevleri faklıydı, her Moğolun payszın taşıdığı anlamı bilmesi gerekti.

- Biliyorum,- kervanbaşi yine dedi, - payszam altından değil, sadece gümüşten, bu yüzden sizin aulunuzdan geçirdiğim malların vergi parasını ödemeye hazırım.

Kutlun  Şaga’nın yüz ifadesi yumuşadı. Tamam, o dedi. – Benim nükerlerim mallarınızı kontrol edip, gerekeni alacaklar...Ondan sonra yoluna devam edeceksin.

Kutlun  Şaga rahvan atını çevirip karargaha sürdü. Toz kalktı, onu koruyan nükerler de ardından gittiler.

Bir süre sonra iki savaşçı Kunduz’u ve Akbergen’i bozkırdan götürdüler. Güneş batıyordu, ama onlar acele etmiyordular, hükümdarlarının karagahı yakındaydı zaten , yüksek olmayan tepelerin arkasında.

Kunduz bozkırın adetlerini ve kanunlarını biliyordu, bu yüzden kendi kaderini önceden biliyordu. Kutlun  Şaga ile karşılaşma iyi bir şans sayılmazdı. Çare mucizeye kalmıştı, ama Kunduz çoktandır mucizelere inanmıyor. Hayatında  gereğinden fazla dertler yaşandı, göz yaşları döküldü, sevincinin ömrü ise çok az sürüyordu:  Kutlun Şaga çok şey biliyor, akıllı, onu kandırmak mümkün değildi.

Kunduz aniden artık yaşamaktan bıktığını hisetti. Kaydu’nun kızı onunla ne yapacağını umursamıyordu artık. Yalnızca çare aramaya yanında Akbergen idi, çünkü onu tüm kalbiyle sevmişti, kendi oğlu gibi kabul etmişti.

Kendini küçük düşürmek, merhamet yalvarmak yararsız. Kunduz, Cengiz Han torunlarının alçalma sahnesi gördüklerinde kalplerinin taş olduğunu biliyordu, gözleri ise daha fazlasını görmek istiyordu. Bu yüzden kendine ve Akbergen’e çare bulacağına umudunu kaybedip layık bir şekilde ölmelerine karar verdi.

Sabahleyin keyifsiz, sessiz nükerler Kunduz’u ve Akbergen’i beyaz on iki kanatlı çadıra götürdüler. Kunduz’un kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, telaştan gözleri karardı, onu serin yarı karanlık çadıra ittiklerinde uzun süre hiç bir şey göremedi.

Nihayet gözleri yine görmeye başladı.

Kutlun Şaga tör yerinde yarı yatar durumda uzanmıştı, uzandığı yere beyaz keçe sermişler, Kutlun  Şaga büyük kuştüyünden yapılmış yatsığa dayanmıştı.

- Otur.

Birisi arkadan Kunduz’un elinden çekip girişteki kamıştan örülmüş halıya oturttu.

O, ilgisiz bakışı ile çadırı gözden geçirdi, duvarın yanında bezekler ile süslenen renkli sandıklar vardı, üstünde ise renk renk yastıklar vardı. Çadırda çok genç kız ve kadın vardı. 

Kunduz’dan gözünü çekmeyen Kutlun  Şaga emretti:

- Bunlara kımız verin. Herhalde dünkü yağlı kuırdaktan (yemek ismi) sonra susamışlar, - Kaydu’nun kızın sesinden alay ettiği belli oluyordu.

Yaşlı, yorgun yüzlü bir kadın kasede biraz kımız çalkalayıp, tahta kepçe ile iki büyük bardağa döktü. Sonra Kunduz’a ve Akbergen’e uzattı.

- Sağ ol, teyze, - Kunduz yavaş sesle dedi. Bardakta bir yudum kımız içip bardağı önüne koydu.

- Bakıyorum, pek susamamışsız. – Kutlun  Şaga aiden kalkıp erkekler gibi oturdu ayaklarını altına aldı. – Şimdi bana Berke handan kaçmanın sebebini anlat bakayım, karısı olmak istemiyor muydun yoksa? Bir kız için bu şeref değil mi?

Kunduz kafasını kaldırdı:

- Benim kalbim başkasını seviyordu. Berke han beni sevdiğim adamdan ayırdı. Bundan sonra ben onun karısı olamazdım?

- Ama o, Altın Orda’nın Hanıdır.

- Gönül ferman dinlemez,- Kunduz dik kafayla söyledi.

- Böyle bir kalbi koparıp atmak lazım.

Kunduz hafifce gülümsedi. Susmak lazımdı, ama kalbi nefretle doldu, kalbini susturamayıp dedi:

- Evet, ben hanı sevmiyordum. Ama onu seven kadınlar vardı. Ama onların o kalplerini köpekler bile yemezdi.

Kutlun Şaga’nın güzel yüzünün benzi attı, burun delikleri vahşice oynadı.

- O kadınların kim olduklarını söyle bakayım bana.

- Büyük Kaydu’nun kızının bunu benden iyi bilmesi lazım...

- Bu sözlerin için senin gözlerini kör etmek lazım!

Kunduz sessizce güldü:

- En iyisi Toguz  Hatun’un yaptığı gibi siz de örgülerimi kesmeyi emredin...

Kutlun  Şaga gözlerini kıstı, gözlerinde intikam ateşi gözüktü. 

- Hayır. Ben senin o güzel saçlarını bozmayacağım. Yarın babam gelecek, ve ben seni ona hediye vereceğim. Ama eğer saçlarını kestirirsem...

- O beni yine de alacak, - Kunduz onun sözünü kesti. – ihtiyar kadını bile reddecek Moğol yoktur...

- Kıs o dilini! – aniden Kutlun  Şaga bağırdı. – Yoksa kanını döktüreceğim! Keşke seninle bozkırda karşılaşsaydık!..

- Ben hazırım,- cüretle Kunduz dedi. – Bana at ve silah versinler.

Nükerler, kadınlar, kızlar, öadırda olan her kes soluğunu tuttu. Kipçak kadını görülmemiş cüret gösteriyordu. O, hanın kızına teke tek savaş ilan etti. Korkusuz Kaydu’nun kızı ne cevap verecek? O, kendisi zaten savaşçı, korkusuz savaşçıydı.

Kutlun  Şaga gözlerini kapattı, aniden sakince sordu:

- Senin mi çocuğun?

Kunduz’un kalbi oğlunun başına gelebilecek beladan sıkıştı.

- Evet.

- Ama senin kocan yok. Kimin çocuğu?

- Söylemiştim... Sevdiğim biri vardı...

Kutlun  Şaga aniden gözlerini açtı, yanağında kırmızı lekeler gözüktü.

- Demek ki, oğlun göz bebeğin kadar değerli senin için...Sen şimdi ya ayaklarıma kapanıp özür dileyeceksin, etmezsen nükerlerime oğlunu kendi gözlerinin önünde boğazını kestireceğim!

Birisi offladı, çadıra sessizlik çöktü. Kutlun Şaga cevap bekliyordu.

Kunduz Kaydu’nun kızı söyledikleri tehdidi gerçekleştireceğini biliyordu, ama Akbergen’in yaşaması lazımdı. Onun hayatı ta ilk günlerinden zor geçiyor, ama Kunduz’un kalbi bir kadın kalbiydi, bu yüzden bir gün bu çocuğun mutlu olabileceğine inanıyordu. 

- Düşünmen çok sürdü! – fısıltı ile Kutlun Şaga dedi. Saldırmayı düşünen bir yılan gibi tüm vücuduyla öne çıktı.

Kunduz ağladı. Çocuğu kucakladı, onu yalnızca alçalarak koruyabileceğini anladı, başka çaresi yoktu.

- Allah seni de bir gün benim şimdi ağladığım gibi ağlatsın...hıçkıra hıçkıra ağlayarak Kunduz dedi.

Kutlun Şaga yerinden fırladı.

- Ayaklarıma! Ayaklarıma! – öfkeden boğulan Kutlun Şaga bağırarak Kunduz’a taraf koştu.

- Büyük Kutlun Şaga’nın çizmelerini öp...- neredeyse duyulmayan sesle kımız döken yaşlı kadın dedi. – Öp! ... Öpsen o seni affeder, oğlun da yaşayacak!..

- Gerek yok, anne, yapma! – aniden Akbergen bağırdı. – Bırak ben öleyim en iyisi!..

Çadırdakiler kendi aralarında fısıldamaya başladı.

Kutlun Şaga sanki kendine geldi, gözlerindeki öfke kayboldu, o, merakla ve şaşkın şaşkın çocuğa baktı:

-          Bak sen...demek ki sen böyleymişsin...kurt yavrusu!

***

 

Kaydu ve Kutlun Şaga nükerlerin Kunduz’u ve Akbergen’i getireceklerini bekliyordular.

- Ben onu sana veriyorum, baba,- Kutlun Şaga dedi. –  Ama çocuk bende kalacak...

- Sen bilgesin, - gülümseyerek Kaydu kızına dedi. – Bu kurt yavrusundan cesur savaşçı yapabilirsin...

Çadırın girişindeki perde çekildi, içeri giren nüker dizi üstüne çöktü, babayla kızın oturduğu yere yaklaştı.

- Bela!.. Tutsaklar kayıp, kaçmışlar! Onları koruyan nüker, yurtada boğazı kesik halde yerde!

Kutlun  Şaga’nın gözleri büyüdü.

- Takib edin! Kaçakları bulun! Ya ölü, ya diri, ayaklarımda olmalılar.

Bozkıra gönderilen ordular iki gün sonra elleri boş geri döndüler.

Kunduz ve Akbergen sanki küçük taş gibi derin, siyah kuyuda kayboldular.

 

 

***

 

Koyun yılında (1271), Barak’ın öldüğü sene, Maveraünnehir’e şehirleri zor günler yaşıyordu. Hanların sürekli kendi aralarında savaş yapmalarından, hep ölüm ve ailelerini kaybetme korkusu ile yaşamaktan, yersiz yurtsuz kalmaktan büyük ve küçük şehirlerin nüfusu yorulmuştu.  

BuharA’nin ve Semerkand’ın zanaatçileri Barak’ın öldüğünü, onun bütün topraklarının bundan böyle Kaydu’nun olduğunu öğrendiklerinde yeni kıyım olacağını düşünüp şehirlerini güçlendirmeye başladılar.

Ama Kaydu merhametliğini gösterdi. O yeni halkının kanını dökmedi, bu hareketi insanlara umut verdi. Çaresizliğin yerine küçük de olsa umut geldi.

Tam bu zamanda Buhara’ya Tamdam geldi. O, ve onun adamları insanlara umutlanmamalarını söylüyordu, çünkü hiç bir hükümdar merhametli olmuyor. Her şeyin eskisi gibi devam edeceğini söylüyordular: soygunlar, saldırılar, kan dökmeler

Zaman geçiyordu, her şey Tamdam’ın söylediği gibi olmaya başlamıştı. Buhara’da, Semerkand’da ve Hocent’de ve diğer şehirlerde onun taraflıları çoğalıyordu.

Kunduz ve Akbergen zor Buhara’ya ulaştılar. Geldikleri bu yol uzun ve çok tehlikeliydi. Yalnızca burada Tamdam’ın arkadaşlarının arasında nihayet Kunduz kendini mutlu hisetti. 

 

 

***

 

Altın Orda’ya ait olan Çu Irmağın vadisini eline geçiren Kaydu, Mengü Temür’ün hangi tepkiyi göstereceğini bekliyordu. Ama Han susuyordu, kayettiği toprakları geri almak için hiç bir şey aypmıyordu.

Bundan cesaretlenmiş Abak ilhan Kuzey Kafkas’ı Altın Orda’nın elinden almayı denemek istedi. Bu topraklarda hiç bir tarafa başarı getirmeyen birkaç küçük çatışmalar yaşandı.

Mengü  Temür dıştan sakin gözüküyordu. Zamanla Nogay daha da güçlenmişti, işte Altın Orda’nın Hanını endişelendiren buydu. Nogay kimseye bir şey sormuyor, kendisi sınırdaş olduğu ülkelerle ve halkalrla görüşmeler ve anlaşmalar yapıyordu.

Mengü  Temür Kaydu’dan ve Abak’tan çok Nogay’ın diğer aullara olan etkisinden korkuyordu.

Rus toprakları da endişelendiriyordu. Sık sık oraya itaat etmeyenleri sakinleştirmek için savaçşı orduları gönderiliyordu.

Knezler eskisi gibi kavga etmeke, tartışmaya devam ediyordu, ve birbirilerini aşağılatmak için, eski ve yeni kırgınlıklar için hesaplaimak için Altın Orda’dan savaçşı ordusu istiyordular.

Mengü  Temür ricaları reddetmiyordu. Novgorod knezi Vasiliy Yaroslaviç Litvanya’ya gitmeye karar verdiğinde Mengü  Temür ona hükümdarı Turaytemir ve Altınov noyanları olan iki tümen verdi.

Moğolların serfer ettiği toprakların hepsi zor günler geirdi, Litvaya, Rus toprakları ve s.

Yılan yılında (1281) Mengü Temür’ün boğazı şişti. Önce o, buna önem vermemişti. Ama çok yakında her kes Altın Orda’nın hanını ölüm götürmeye gelmişti. Kısmette ne yazılıydısa o da oldu. Sonbaharda, Deşt- i Kipçak’ta bitmek bilmeyen yağmurlar baladığı zaman, han bu dünyayı terketti.

Nogay’ın çabasıyla Altın Orda’nın yeni hanı Tuday Mengü ilan edildi. Yaşlı noyana, Cucilerin torunlarından son kalan noyana kimse karşı çıkmadı,

Batu Han’ın hanlığından başlayan, Mengü Temür’ün ölümüne kadar süren kırk sene içinde Altın Orda sarsılmaz ve yenilmezdi.

Bilgece Nogay Tuday Mengü’yü Han olarak seçtikten sonra Altın Orda’yı başka kader beklediğini tahmin etmiyordu. Altın Orda’nın son günlerine kadar Cengiz Han’ın torunları arasındaki savaşlar, kavgalar, altın taht için mücadeler bitmedi. Onların ana silahları amansız kıyım, gizli cinayetler ve zehirdi...

 

 

***

 

Tuday Mengü Altın Orda’nın tahtına at yılında (1282) oturdu. Bayram töreni yedi gün sürdü. Kımız ırmak yerine akıyordu, törene katılan her kes yiyebildiği kadar et yedi.

Yedinci gün Cengizliler, emirler ve noyanlar yeni hanı dinlemek için çadırda toplandılar.

Konuşması anlaşılmazdı ve çok az sürdü, toplananlar her kes kendi kafasına göre yorumladılar.

Kaşlarını çatarak, Tuday Mengü toplananlara yan bakarak dedi:

- Ben han seçmekle iyi yaptınız. Yaban domuzları çok olmaya başladı, ama artık onlar merhamet görmeyecekler.

Büyük han başka hiç bir şey görmedi, gelenler kendi aullarına gitti. Han’ın "yaban domuzu" dediğinde ordakiler Altın Orda’nın düşmanlarından, Altın Orda’ya ihanet edenlerin merhamet görmeyeceklerinden, sert hükümdar olacağından bahsettiğine karar verdiler.

Altı ay sonra han müslüman oldu, ulaklarını Orda’nın tüm topraklarına gönderip, karargaha tüm emirlerin, noyanların, ve Cengiz Han’ın torunlarının toplanmasını emretti.

Bir tek Nogay gelmedi.

- Onu bekleyecek miyiz?diye noyanlardan biri sordu.

Tuday Mengü üzgündü, yüzü asıktı, gözleri pırıldıyordu.

- O hala yaşıyor mu? -  han büyük sarı dişlerini göstererek giliyor gibi yaptı.

Yaşlı Nogay Tuday Mengü’nün davetiti kabul etmiş olsaydı, buraya gelseydi, hanın bu söylediklerini affetmezdi.

- Beni dinleyin,- o emretti. – Sizi buraya uzun süredir beklediğimiz zamanın yaklaştığını haber vermek için topladım. Önümüzdeki senenin ilkbaharında, kaöışlarda yaşayan domuzlar  yavru doğurduklarında, sizin hepiniz beşer bin savaşçı ile benim karargahıma gelmelisin.

- Ey, büyük han, fikrini söylesene? Kılıçlarımızı kime karşı kaldıracağız.

Tuday Mengü şüpheli şüpheli soruyu sorana baktı.

- Bu sorunun cevabını bir tek ben biliyorum,- sert bir biçimde cevap verdi, artık soruyu hiç kimse tekrar sormaya curet edemedi.

İlkbaharda hanın emrini yerine getirecek olanlar kendi aralarında tartışıyor, tahmin etmeye çalışıyordular. Tuday Mengü ne düşüniyordu? Yoksa yine Rus topraklarına mı sefere gönderecek?

Bunu her kes ta hmin ediyordu, çünkü Rus topraklarında şaşılacak şeyler olup bitiyordu.

Mengü  Temür ölmeden birkaç gün önce pereyaslavsk knezi Dmitriy Aleksandroviç Altın Orda’dan ordu rica edip, kendi savaşçılarıyla gorodesk knezi Andrey Aleksandroviçi yıktı.

Knez Andrey yeni hana Tuday Mengü’ya gelip onu incitene şikayet etti, Tuday Mengü’nün ona verdiği bir iki bin savaşçı ile Dmitriy’in şehirlerini ve köy mezarlıklarını yaktı. 

Han’ın Nogay’a hakaret ettiği onun kulağına ulaşmıştı. Bu hakaretş yaşli Cengizli affedemezdi, hemen Altın Orda’nın karargahına yola çıktı.

Nogay kurnazdı, kabindeki öfkenin kimsenin anlamasını istemiyordu. Bu yüzden, kaygısız bir yüz ifadesi ile Tuday Mengü’ya sordu:

- İlkbahara ordunun toplanmasını niye tayin ettin?

- Yaban domuzlarını avlayacağım,- anlamsız anlamsız önüne bakarak güldü. – Onlar pis yaratıklar. Muhammed Peyğamberi onların etlerini yememizi yasaklamış. Onları öldürmek için ben müslüman oldu.

Duyduklarından şaşıran Nogay Tuday Mengü’yu dinlemeye devam ediyordu, Tuday Mengü ise anlatıyordu:

- Ben İtil’in, Tana’nın, Uzi’nin kamışlarında yaşayan pis ve üğrenç yaratıklardan bahsediyorum... – O, kendi yüzünü Nogay’ın yüzüne yaklaştırıp, sordu: - Sence Altın Orda’nın savaşçıları o pisliklerin hepsini öldürebilecek mi?

Korkusuz sık sık ölümle göz göze gelen Nogay, yavaş yavaş geri geri yürüyerek Tuday Mengüİ’nun yurtasından çıktı.

- Batt –u - u! Batu – u - u! – aniden han inlemeye başladı, yüzü içindeki acıdan çarpılmış gibi oldu. – Lanetli domuzlar!.. Onlar benim oğlumu öldürdüler! O, Batu!...

 

 

***

 

Altın Orda’nın büyük Hanı Tuday Mengü aklını kaçırdı. Artık her kes bunun farkındaydı. Bu olaydan sonra Cengiz Hanın torunları arasında barış bitti.

Nogay Mengü Temür’ün ortanca oğlu Toktay’ı han yapmak istedi, ama diğer Cengizliler buna karşı çıktılar, Tuday Mengü’u tarafı Tuli Böke’yi seçmek istediler.

Açık savaşta istediğini elde etmenin zor olacağını bilen Nogay çoğunluğun seçimi ile memnun kalmış gibi  gösteriyordu. Kimin han olacağı onu ilgilendirmiyordu, ama yeni han kimin sayesinde han olduğunu hatırlamalı, onu dinlemelidir. Bu görev için de Toktay Nogay’a göre en iyi seçimdi.

Hayır, Nogay yenildiğini kabullenemedi. İyi bir fırsat beklemeye karar verdi, istediğini yapmak için kullanacağı yöntemler önemli değildi. Gerekirse kan bile dökülecek.

Han olduğunda Tuli Böke Nogay’ın onun için düşman olduğunu unutmadı. Onların arasında sessiz, diğerlerinin görmediği savaş başladı. Saklı olanın aığa çıkması için fırsat lazımdı. Ve bu fırsat bulundu.

Daha o zamanlar, Tuday Mengü’nün aklı başındayken, Nogay’ın ricası üzerine Rus şehri Kursk’a Moğol Ahmet’i kendi baskakı (temsilci ve vergi toplama sorumlusu) tayin etmişti.

Bu insan canavardan korkunçtu. Onun kalbine ne merhamet, ne acıma duyguları özgüydü. Çevresine farklı knezliklerden kaçan hırsızları ve soyguncuları, Altın Orda’dan kaçak kipçakları ve barımçatları  toplamıştı. Onlara vergi toplama görevini vermişti. Onlar Ahmet’e sadıktılar. Bu ordu hiç kimseye acımıyordu, ne arazi sahiplerine, ne ekincilere, ne tarlacılara acıyordular. 

Kursk knezi Oleg ve Lipesk Knezi Svyatoslav Altın Orda’nın Hanı Tuli – Böke’nin insanlarıydı, onları Ahmet’in şiddetinden koruması için yardım istiyordular. 

Başka bir zaman han knezleri dinlemezdi bile, ama Ahmet Nogay’ın adamıydı, Cuci’nin torun oğluna Orda’nın gerçek sahibinin kim olduğunu göstermek için iyi bir fırsattı.

Tuli Böke’nin knezlere ordu ayırdı, Ahmet’in etrafındaki hırsızları öldürmeye izin verdi.

Knezler iki kez baskakı kırıp yıktılar. Baskak Nogay’ın auluna kaçmaya mecbur kaldı. 

Açık savaş için artık sebep vardı. Kendi oğulları Kete ve Cokte başlarında olmakla Nogay beş bin savaşçılarını itaatsiz kneze karşı gönderdi.

Savaşa başlamadan Oleg Orduya Tuli  Böke’ye kaçtı, Svyatoslav ise Voronej ormanlarında saklandı.

Yirmi gün Nogay’ın ordusu Kursk topraklarını soydular, çok insanı öldürdüler, bazılarını köleliğe aldılar. Ölüm dirim savaşı başladı. Gök Nogay’a taraf merhametliydi. İki sene içinde o, tüm düşmanlarını öldürdü. Toktay’ın kardeşleri Alguy, Mulakay, Togarşi, Kadan, Kudıkan hayatlarını kaybetti. Alguy ve Tuli Böke savaş sırasında öldü. Diğerleri ise farklı farklı öldü: kimisi attan düşüp, kimisi kımız içip, kimisi karın ağrısından, kimisi ise kendi yatağında boğazı kesilip ölmüştü.

Sevinç bağırışlarıyla Altın Orda’nın yeni han Toktay ilan edildi.

 

 

***

 

Kaydu bir zamanlar Maveraünnehir’in zengin olan ve çiçeklenen şehirlerini hatırlıyordu. Ama zamanla atölyeler boşalıyor, zanaatçiler karınlarını doyurmak için yer arayarak tüm dünyayı dolaşıyor, tarlalar yabani otlarla kaplanıyor, ırmaklar kuruyordu. Toprak boşalıyordu. 

Kaydu’yu insanların hayatı ve kaderi ilgilendirmiyordu, onu ilgilendiren hazinesine gelen karın azalmasıydı. Cengiz Han’ın hanlık zamanı geçmişte kaldı artık, fethedilen halklara hükümdarlık yapmak lazımdı. Fakir devlet – fakir han demektir. O zaman kim ondan korkacak, kim ona baş eğecek?

Uzun süre düşündükten sonra durumu iyileştirmek için Kaydu Maveraünnehir’in yeni emiri olarak öldürülen Barak’ın oğlu Tubu’yu tayin etti. 

Han yanılmadı. Tudu başarılı kumandanmış. Ayrıca bilgece hükümdardı. O vergileri düzene koydu, zanaatçileri ve tüccarları  teşvik etti, köylüleri soymayı yasakladı.

 

On sene geçmeden Maveraünnehir’de  işler iyiye gitmeye başladı, hanın geliri yükseldi.

Tubu yalnızca reforma ile ilgilenmiyo ve Mavi Ordu ile savaşıyordu.

Mavi Ordu özgür ordu sayılıyordu, ama aslında Altın Orda’ya bağımlıydı. Sorumlusu Bayan’dı, babası Tokay  Temür – Cuci’nin ortanca oğlu. Onun hükümldarlığı kuzeni Kuyrçuk han olmak isteyene kadar sakin geçiyordu. Kaydu’nun ve Tubu’nun yardımı ile Bayan’ın ordusuna hücum etti. Bayan kipçak bozkırına kaçtı.

Devirilmiş han yarım için Altın Orduya müracaat etti. Toktay’ın zaten çok işi vardı, ama yine de ona ordu verdi.

Şimdi ise Kuyrçuk’un kaçma zamanı geldi. O Kaydu’nun ordusunda saklandı. Toktay kaçağı ona vermesini talep etti, ama Kaydu bu ricayı reddetti.

Bayan han kendine güvenilir müttefik aramaya başladı. At yılında, Kubilay’ın ölümünden sonra, Çin’in yeni imparatoru Temir’e elçileri ile arkadaşlık teklifi gönderdi. Ama Temir ancak altı yıl sonra ona ordu gönderebildi. İnek yılında (1301) büyük savaş başladı, savaşta Kaydu öldü, Tubu ağır yaralandı.

Hülâgü’nün ilhanlığında da büyük değişiklikler oldu. Abak öldü, tahta yerine Gazan geçti.

Cengiz han’ın imparatorluğu için endişeli on dördüncü yüzyıl başladı. Hayattan imparatorluğun en yiğit torunları Batu, Mengü, Kubılay, Hülâgü, Ordu, Kaydu gibi kahramanları gitti. Büyük hanın kurduğu devlet dört büyük parçalara ayrıldı: Altın Orda, Çin imparatorluğu, Hülâgü ilhanlığı ve Orta Asya’ya. Torunların en son yaşayan, Cengiz Han’ı hatırlayan yetmiş sekiz yaşındaki Nogay idi.

Toktay Nogay’a ihanet etti. Altın Orda’da yerini sağlamlaştırıp onun tahta oturmasını sağlayan büyük Cengizliye itaat etmemeye başladı.

İşte o zaman uzun sürdüğü hayatında Nogay ilk kez han olmak istedi. Çengiz Han’ın doğrudan  torunlarından yalnız kaldığı için onun buna hakkı vardı.

Yaşlı Cengizli acele ediyordu. Alıştığı gibi – bekleyip yavaş yavaş düşmanlarını kaldırarak bu problemi çözmek için zamanı çok azdı.

Sanki senelerdir içine biriktirdiği şiddet, öfke delindi. Nogay tumenlerini açık savaşa hazırlamaya başladı. İlk yaptığı şey, - Toktay’ın erkek kardeşi Tok  Böke’nin yönettiği Kırım’ı talan etti. 

Ama Toktay da bu çatışmanın en önemli olacağını ve yenilenin merhamete şansı olmayacağını anlıyordu.

İlk savaş fare yılında (1300) Tana’nın sahilinde geçti. Nogay düşmanını parçaladı ve bu olay ona umut verdi. Ama bunun daha kesin zafer olmadığını biliyordu, ama Altın Orda’nın tahtına ilk adım yapılmıştır.

Bir sene sonra, yazın sonlarında, bozkırlarda otların sararmaya başladığında, kuşların yaz olan ülkelere uçup gittikleri zaman onlar yine Tana’nın sahilinde karşılaştılar.

Atalarının altında ebedi uykuda yattıkları topraklarda son savaşta Nogay’ın ve Toktay’ın tümenleri karşılaştılar. Hatta Cengiz Han bile hayatında böyle bir savaş, bu kadar sayıda savaşçı görmemişti. Bozkır bir tarafından diğer tarafına kadar atlılarla dolmuştu. Çılgına dönmüş atlar kişniyor, kılıçlar şangırdıyordu, belayı haber veren kargalar tozdan göke kadar yükselen tozdan kör olup toprağa kan birikintisine düşüyordular. Yaralıların initliteli ve bağırışları duyulmuyordu. Bu savaş yedi gün sürdü.  

 Müslüman vakayinamesini iddiasına göre bu savaşta Toktay’ın tarafından altı yüz bin savaşçı vardı. Nogay’ın ise iç yüz elli bin savaşçısı katılmıştı.

Toktay Orda’ya döndüğünden sonra sanki bu savaşı unutmak için büyük bayram töreni düzenletti.

Her şey olması gerektiği gibi oldu: ilk en hızlı at geldi, en güçlü savaşçı tüm rakiplerini yendi, en isabetlisi ise oku ile direğin tepesindeki plakayı tutan ipi kopardı.

Tüm yarışmalar bitti gibi görünüyordu, tepelerde binlerce heyecandan gözleri yanan insan en önemli bir şey için toplanmişlar.  

Kalubeladan beri, kipçakların Moğolları tanımadıkları zamandan beri, Allah dua etmedikleri, Namaz için yüzlerini kutsal Kabeye çevirmedikleri, kendi tanrılarına taptıkları dönemlerde Deşt-i Kıpçak’ın en güzel kızları arasında yarışmalar düzenleniyordu.

Her güzen bu yarışmalara katılamazdı. Her soyun ihtiyar heyeti en beceriklilerini ve en cesurlarını seçiyordular. Bayram töreni günü tayin edildiğinde bozkırın her köşesinden insanlar bu temaşayı seyretmek için geliyordu.  

Çırçıplak kalana kadar soyunmuş kızlar birer birer sahneye çıkıyordu. Yapacakları üç ödevleri vardı. Ödevlerini başarıyla yapabilenler halktan ve handan üç isteklerinin gerçekleşmesini istiyordular. Bozkır kurallarına göre bu dilekler ne kadar zor olursa olursun hanın gerçekleştirmesi lazımdı.

Tüm hazırlamalar bittikten sonra, Deşt – i  Kipçak tepesinde heyecandan nefesini tutup hareketsiz kalan insanlar temaşayı bekliyordu, Han Toktay yurtasından çıktı, azametle fil kemiği, altın ve diğer değerli taşlar ile süslenmiş  tahtına oturdu. Tahtın olduğu yerden biraz aşağıda üç önemli hakim oturdu: doksan yaşlı baş hakimTube Bey, yetmiş yaşlı ikinci hakim Sube Bey ve kırk yaşlı üçüncü hakim Bala Bey.

Han elini sallayıp yarışmanın başlamasına izin verdi.

Özel kurulmuş yurtadan birer birer ortaya çıplak kızlar çıkmaya başladı. Uzunbacaklı, mevzun endamlı, beyaz tenli, uzun siyah örgülü, hepsi birbirinden güzeldi. Onların gözelliklerin hayran kalan toplanan insanların nutkuları tutulmuştu. O kadar sakindi ki, kuşları ötmeleri duyuluyordu.

Kızların hepsi gerçekten çok güzeldi, ama güllerin bile arasında eşidi olmayan özeli oluyor. Bu yarışmada da öyle oldu. İnsanların bakışları b2ir kızın üzerindeydi. Onun o uzun, neredeyse yere toprağa kadar uzanan siyah saçları olmasaydı, onun beyaz martı olduğu düşünülürdü. O, dairenin içinde dolaştıkça çıplak vücudu sanki her tarafa doğaüstü ışık saçıyordu. Ama kızın büyük dipsiz gözlerinde hafif ışıkla keder ışıldıyordu bu kederi saklamak için kız uzun siyah kipriklerini indiriyordu. 

Bu kez hakimler zor yarışmalar düşünmüştüler. Kızlar atın kementi ile yere çakılan kazığı dişleri ile çözmeli, içinde taş bulunan havaya atılan takkeyi okları ile vurmalı, sonra ise elleri ile tutunmadan eyerlenmemiş, uzun kementli, dairede hızla koşan atın üstünde oturmaları lazımdı.

Tüm yarışmayı başarı ile bitiren galip oluyor.

Daha ilk dakikadan toplanan her kes martıya benzeyen kızın tarafındaydı. Onun her başarısına bozkır seviniyordu. Han Toktay’ın kendisi bile gözlerini bu güzelden alamıyordu. Tüm vücudu ile öne çıkmış ateşli gözleri ile kızı izliyordu.

O an hiçkimse o kızın kim olduğunu, hangi soydan olduğunu, isminin ne olduğunu ne biliyor, ne de merak ediyordu. Çıplak vücudun güzelliği insanların aklını çalmıştı. Bozkırın her tarafında insanların sesleri duyuluyordu.

Martıya benzeyen kızın ismi ise İnkar  Ayım idi, o, Nogay’ın küçük kızı idi. Toktay’ın zaferinden sonra o bir kipçak ailesinde köle olarak yaşıyordu.

Bir tek o, yarışmanın üstesinden geldi. Bayramın sorumlusu kızı hana yaklaştırdı, han sabırsızlca sordu:

- Söyle, bakalım, güzel kız, benim yapacağım üç isteğini.

Kız başını kaldırıverdi, korkusuz Toktay’ın gözlerine baktı. Etrafta yığışan insanlar heyecanla kızın ne söyleyeceğini bekliyordu.

- Birinci isteğim...- İnkar  Ayım kurnaz kurnaz gülümsedir,- Han Toktay benimle evlensin! – dedi.

Her kes çok şaşırdı.

Han heyecandan kurumuş dudaklarını yaladı, içini saran büyük sevincini saklayarak, dedi;

- Tamam, öyle olsun. Ben atalarımızın kutsal geleneğini bozamam. İkinci isteğin nedir?

- Söyle bana, ey han, bir insan babasını öldürdüğü kız ile aynı yatağa yatabilir mi?

- Hayır,- diye han sert cevap verdi.

- O zaman han, benim eşim bana babamın hayatını bağışlasın...Nogay’ın hayatını, tabii düşman oku hala onu öldürmediyse.

İnsanlar susyordu, Han’ın ne cevap vereceğini bekliyordu. Toktay ordakilere baktı.

- Tamam, öyle olsun,- o yüksek sesle dedi. – Şimdi üçüncü isteğini söyle.

- Başka isteğim yok! – İnkar  Ayım dedi.

O gün han, güzelin ilk isteğini gerçekleştirdi – kız onun eşi oldu. Ama ikinci isteğinin gerçekleşmesi kısmet değildi. Nogay’ın hayatı kendi yoluyla devam ediyordu.

Seneler sonra, Toktay’ın ölümünden sonra, bozkır kurallarına göre İnkar  Ayım Toktay’ın küçük kardeşi ile evlendi. Ondan çocuğu oldu, İnkar  Ayım Altın Orda’nın meşhur hanı Uzbek’i emzirdi büyüttü.

 

 

***

 

Yaşadığı onca sene sonra ilk kez Gök Nogay’a merhametli olmamıştı, savaş tanrısı Suldye de ona yardım etmemişti. Yanında on yedi savaşçı ile o Başkurt topraklarına kaçtı.

Şans insandan bir kez yüzünü çeviriyorsa, demek ki artık sık sık çevirecek. İkinci gün, Nogay savaşçıları ile İtil Irmağı’ndan geçtiğinde Rus ordusu ile karşılaştılar. Rus ordusu Altın Orda’nın tarafındaydı, savaştan dönüyordu.

Çatışma uzun sürmedi. Ak saçlı kahramanın, son gerçek Moğolun, bu topraklara Cengiz Han’ın emri ile gelen Nogoy’un başı atların ayakları altına yuvarlandı.

Artık Toktay için Altın Orda’nın hükümdarı olmasına engel olan yoktu. Büyük ve bilgece hana yakışan gibi Toktay kendi kafasına göre tüm toprakları aullara böldü, bu aulları ise kazanmak için yardım edenlere verdi.

On bir sene sonra, domuz yılında (1312) Toktay Han hayatı terk etti, Altın Orda’nın üzerinde güç ve şan şöhret vadeden altın güneş vardı. Ama Toktay’ın ölümünden sonra bozkırın üstünde siyah bulutlar gözüküyordu, şimşek sessiz oklarını bulutlara saplıyor, buran ve fırtına koparıyordu.

 

 

İlyas Esenberlin

 

Altı Başlı Aydakar

Altın Orda

 

 

İkinci kitap

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

Kanatları semanın yarımını kapsayan kocaman ejderhaya benzeyen bir bulut yükseliyordu ufukta. Güneş korku içinde durakaldı, kuşlar sustu, çiçekler ve yeşillikler  soldu ve sert bir rüzgâr, uğursuz bir hışkırtıyla bozkırı kenardan kenara dolaştı.

Kararmış gümüş külçe misali gölün üzerinde küçücük dalgalar koşuşturuyordu. Ejderha- bulut göğüsüyle,  güneşin diskine çarpıp, dumanlı, mavimsi sise dönüp kıvrıldı. Bozkırların derinlerinde kurtlar hıçkıra hıçkıra, uzun uzun,  ulumaya başladı.

Gölün yüzeyinden, göğe doğru, uğultuyla, sallana sallana yükseldi kasırga, kararmış sular çekildi ve Özbek Han, nihayet, kendini gördü  ve kendi sesini duydu.

Ellerini yüzünün önünde tutarak, o kısık sesle duasını okuyordu. Yanında, sağ tarafında, yüksek mevkte-tahtta Altın Orda’nın yeni Hanı, bir müddet önce  vefat etmiş Toktay’ın oğlu Yolbasmış, ondan sonra emir Aksak Timur, ondan biraz aşağıda da,  Han’ın baş veziri Kadak oturuyordu.

Büyük bir felaket getirdi Özbek’i ve akrabası Aksak Timur’u Orda’ya, ta Urgenç’ten.  Domuz yılında (1311) Toktay Han vefat etmişti.  Ve eski geleneklere göre, onlar, gerekirse ta dünyanın öbür ucuna gitmeliydiler vefat edenin akrabasına başsağlığı sözlerini söylemek için.

Özbek,  duanın son sözlerini söyledikten sonra herkes ‘’amin’’ demeliydi. Aksak Timur, aniden, hızlı bir hareket yaptı. Kısa, tiz bir ıslık sesi duyuldu, sanki çadırın serin alacakaranlığının içinde bir kırlangıç uçtu ve  vezir Kadaka’nın başı kırmızı İran halıya düşmüştü.

Özbek onu çok yakından gördü. Yaşlı gözleri ve hala hareket eden dudakları sanki bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Özbek’in eli hemen sol uyluğa, kılıca fırladı. Yolbasmış geriye çekildi, fakat çok geçti. İnce, çelik bıçak parladı ve Han'ın başı halı üzerinde yuvarlandı.

Özbek ayağa fırladı, kendine hâkim olamadan, dişlerini sıkıp, kafasız, kıvıran vücuta birkaç darbe daha vurdu. Perişan bir bakışla çadırı gözden geçirdi. Duvarların beyaz keçesi kan içindeydi. Özbek Aksak Timur’a baktı. Emir sakince kılıcını mavi ipek mendille sildi ve kına koydu.

Sanki güçlü, yapışkan elleriyle bir adam Özbek’in boğazını tuttu, öyle gelmişti ona. O, tüm vücuduyla kendine çekti onu, kurtulmaya çalışıyordu. Ağzı bağırmada açıldı, ancak,  boğazında sadece korkunç, boğuk bir çıngırak çıktı.

Bu çıngırak da Han’ı uykudan uyandırdı. Gözleri çılgın çılgın bakıp, düşmanı arıyorlardı etrafta. Bedeni titriyor, eli ise halının başlığında saklı olan kılıcı arıyordu. Çadırın çatısındaki deliklerden içeri süzülen, oklar kadar ince olan güneş nurlarının içinde, altın renkli toz zerreleri uçuşuyor, ince duvarların arkasında ise, Altın Orda’nın Büyük Han’ın uykusunu koruyan telengitlerin ayak sesleri duyuluyordu.

Özbek, alnından terini sildi, sessizce duasını okudu ve ellerini birleştirip yüzünden geçirdi.

Lanet olası rüya. On seneden daha çok geçmişti aradan. Daha ne kadar zaman gerek ki, o korkunç olayların unutulması için? Fırtınalar çölü kapsıyor, şiddetli güneş otları yakıyordu, ama hafıza, herşeyi eskisi gibi hatırlıyordu. Sanki herşey dün olmuş gibi, sanki zamanın, hafızanın  üzerinde  hiçbir gücü yok.

Neden o zaman başsız bir vücudu parçalıyordu o peki? Yolbasmış zaten ölüydü ya. Hem, onlar hiç düşman değildiler ki. O Han tahtı olmasaydı keşke! Keşke! Ne var ki paylaşılmayacak, birbirini çocukluktan beri bilen  ve se ven iki kuzen arasında? Ama vakit geldi ve aralarına Altın Orda’nın tahtı girdi. İkisi de Cengizlilerdendi ve kaderlerinde, hayatlarını birbirine düşmanlık besleyerek, savaşlarla geçirmek vardı.

Yolbasmış’ı sinsice öldürdükten sonra, o, bir an bile pişmanlık duymamıştı olup bitenlerden dolayı. Bunu istiyordu Han ve ne yaptığını çok iyi biliyordu. Onu bambaşka bir şey endişe ediyordu. O an, o korku nerden çıktı ve neden ölü bir Hana elini kaldırdığını anlayamıyordu.

Özbek anıları kovmaya çalışırken, onun, uykudan daha yeni kalkan beyni,  iradesine itaat etmiyordu. Rüzgârda çim dalgalar misali, zaman akıp gidiyordu geriye ve göz önüne sonsuza dek hafızadan kayıp olmayacak geçmişi getiriyordu. Çocukluktu bu. Gökyüzünün, dünyanın ve insanların kocaman göründüğü zaman...

Günlerden bir ilkbahar gününde, Mengü Temür’ün ortanca oğlunun, Toktay’ın ve küçük oğlunun,  Toğırılşı’nın köyleri, yazlık için mekân seçerken, koca İtil’in yalısında buluşmuşlardı. O zamanları Toktay daha Han değildi ve kimsenin onun geleceğinden haberi yoktu. Bundan dolayı da, iki kardeşin ve onlara ait olan köyler arasında huzur vardı, güneş ikisi için de aynı şefkat ile parlıyordu. Özbek  ve Yolbasmış akrabaydı. Onlar ikiside altı yaşrındaydılar. Bütün günlerini birlikte geçiriyorlardı: yengeçler üzerinde yarışlar düzenliyor, kuşları yakalamak için tuzaklar kuruyorlardı. Onlar savaşçı olmayı hayal ederlerdi. Aynı ataları Cengiz Han gibi, cesur ve acımasız olmayı istiyordu. Bundan ötürü, tuzaklarına düşen her ne olsa olsun, sonunda onu öldürüyorlardı. Bir gün, avları sıradan bir serçe olmuştu. Özbek hemen yanına koştu ve zaferliği ifade eden bir cığlıkla kafasını kopardı kuşun, sonra da kanlı tüy yığını havaya fırlattı.

Bir mucize gerçekleşti ve başı koparılmış serçe, kanatlarını hızlı-hızlı çarparak, bozkırın üzerinde uçup gitti. Şaşırarak bakıyorlardı uçan serçenin ardından, ta o buğdaygillerin çalılıklarında kaybolmayıncaya kadar. Özbek ve Yolbasmış kuşu çok aramışlar, ama bulamamışlardı.

Olan bitenler ikisini de çok şaşırttı. Gizemli bir şeyler vardı sanki. Kuş nereye kayboldu?  Neden, hayatında ölmek varken o hala yaşamaya devam ediyordu, bir de başsız haliyle?

Özbeki saran korku, içinde, henüz sonuna kadar anlaşılmayan bir fikir taşıyordu: düşmanı öldürmek, öldüğüne inanmadan parçalara doğramak gerek. Belki de, bu, beyinde kalıplaşmış, uzak ve unutulmuş gibi gözüken anı, cansız yatan Yolbasmış’ı parçalamaya devam ettiriyordu Özbeke.

Özbek Han kadere inandığı için, vicdan azabını çekmiyordu. Eğer ki, Sema istemeseydi, elinden, kuzenine kaldırdığı kılıcı düşerdi, Yolbasmış da hayırlısıyla Orda’ya yönetmeye devam ederdi. Herşey Allah’ın elindeydi. Sadece O, kaderlerimize hâkim olandır. Herşey önceden yazılmışsa, ne gerek var ki vicdan azabına?

 Ve Özbek Han teselli oldu. Kader! Kim karşı çıkabilir ki? O mukadder degil miydi Karabay savaşçısıyla olup bitenlere?

Bunlar çoktan olanlardı. Özbek artık delikanlılık çağındaydı ve her Cengizli gibi savaşlara katılıyordu.  Nogay’ın korkusuz tümenleri Kafkasya kalelerinden birini kuşatmışlardı. Onu, Gazan’ın ilHan savaşçıları savunuyordu. Kale,  dik bir yamaca üzerinde duruyordu ve Altın Orda’nın askerleri bayağa uğraşmışlardı. Yüksek duvarların arkasından saldıranlara, Çinli mancılık makineler yardımıyla atılan kocaman taşlar uçmaktaydı.

Askerler, yamaçta bir mağarayı bulmuşlar ve Özbek, ona eşlik eden telengitlerle beraber, mola vermek için sığındılar. Mağara çok geniş ve yüzksekti, çatıdaki delik ise onu çadıra benzetiyordu. Telengitler, eti kavurmak için ateş yaktılar. Özbek duvarın yanındaki halı üzerinde yatmak için yayıldı. Buraya, yeraltına, savaş sesleri çok kısık geliyordu. Birkaç bin askerin, saldırı esnasında,  kaynaşmış üfürüm sesi duyuluyordu sadece. Bazen de, topraklar titriyordu, mağaranın yakınlarında büyük taşlar düşerken.

Birdenbire, mağaranın çatının deliğine kara ve yuvarlak bir sey düştü, yere çarptı ve dışarı yuvarlandı. Özbek ayağa kalktı,  onun insan kafası olduğunu farketti. Telengitlerden birisi, onu yakından görmek işin mağaradan çıktı. Az sonra geri döndü.

-O, siyah sakallı Karabay’ın kafası, dedi telengit. Belli ki, Çinli makineden atılan taş kafasını boğazından ayırdı ve buraya uçurttu...

-Karabay’ı tanıyordum, dedi Özbek. Cesur bir askerdi. Ruhu şadolsun.

Telengitler e vet der gibi başlarını salladılar. Onlardan çoğu da tanıyordu ölü askeri.

Mağaranın çatısı titredi,  orada bulunanların üzerine küçük taşlar düşmeye başladı. Özbek, kalenin duvarlarının etrafında neler olduğunu çıkıp öğrenmek için ayağa kalkttı. O tek bir adım attı,  kocaman bir taş, zavallı Karabay’ın kafası bulunduğu yere düştü,  mağanın girişini kapattı.

Telengitlerin yüzlerinde şok ve korku yansıyordu. Böylesini daha görmemişlerdi. Ölüm, bir insana iki kere gelmişti. ‘’Sadece kader böylesine bertaraf olabilir’’, diye, batıl bir korkuyla düşünmüştü Özbek kendi kendine. Acaba, kendisi kaderin bir aleti olarak kullanılmış olmamış mıydı, Yolbasmış’ı öldürmeye düşünürken? Madem ki, her şey istediği gibi olmuş, Göklerin kendileri ona el tutmuş olmasın?  Evet, sadece kader, Altın Orda tahtında kimin oturup oturmayacağına karar  verebilir. Her ama her şey önceden belirlenmiş!

Özbek Han’ın düşünceleri, onu yine, kuzenini öldürmeye kalkıştığı zamana götürdüler.

Yolbasmış’ı Han yapan vezir Kadak’tı. Geriye sadece, Toktay’ı anma merasimini düzenleyip, sonra ise kurultayı toplayıp, herşeyin Büyük Cengiz Han’ın yasasına göre olduğunu kanıtlamak kalıyordu. Kurultay, zaten tahtta bulunan bir insan için ne anlam taşıyabilirdi ki? Kim karşı çıkabilirdi? Dostlar da, düşmanlar da hava atarak sevinçten: ‘’Yaşasın yeni Han’ımız’’, diye bağırırlar. Kim ki, başka bir tepki göstermeye cesaretlenirse, sabaha çıkmaz. Han’ın elleri uzundu,  vasiyetini yerine getirmekten onur duyan birileri,  yanında her zaman vardı muhakkak. Inat eden veya sadece memnun olmayanları boğarlar, ya da avcılık esnasında, aniden, attan düşübilir, omurgası kırılmış halde onu çöllerde bulabilirlerdi bir gün. Cengizliler kendi tartışmalarını böyle hallettiriyorlardı.

Özbek de, o zamanlar memnun olmadığını belli etmedi. Kuzenine beslediği kıskançlığını derinlere saklayıp, sadık dostu Kutluk Termür  ve askerleriyle Orda’ya, yeni Hana başsağlığı dilemek için yola çıkmıştı. Bozkırların böyle bir geleneği vardı. Ama bir şeyi farklı yapmıştı Özbek: o, askerlerini Orda’ya götürmemiş, onlara oranın yakınlarında sığınmalarını emretmişti. Özbek’in  ve Aksak Timur’ün gelmelerinin asıl amacı yerine ulaşınca, Yolbasmış’ın  ve Kadak’ın kafaları ayaklarına düşünce de,  sadık askerleri çıktı,  Orda’yı kuşattılar. İki hafta sonra, bütün emirler, bekler ve noyanlar yeni Hanlarına itaat edip, onu, geleneklere göre, beyaz halıya oturtup, taşıdılar.

Zaman, İtil’in suyu misali, de hızlı ve şiddetli, de sakin ve görkemli, akıp gidiyordu.

Özbek’in Altın Orda tahtına oturduğundan yedi sene sonra, At Yılında (1318), o, İran’a ilk saldırısını yaptı. Hiç acele etmeden, tittiz hazırlanıyordu ona Han. Bundan dolayı, tümenlerin hareketleri, önünde ne varsa yıkıp geçen fırtınaya benziyordu. Her binicinin ikişer atı vardı. Uzun süren avlarla yetişmiş ve sertleşmiş askerler yorulmayı bilmiyorlardı. Bir attan diğerine binerek, gün içerisinde uzun mesafelerin üstesinden gelebiliyorlardı. Çoğu örme zincirli zırh ve miğferliydi. Beklerin, emirlerin ve noyanların atları ise gümüşle süslenmişlerdi.

Ordunun en önünde de, Altın Orda’nın beyaz bayrağının altında o geliyordu- Özbek Han. Çok rahat ve mutlu hissediyordu kendini kırmızı, kalın yeleli atın üstünde oturarak. Genç bedeninin içinde kanı kaynıyordu, kurumuş gaga burunlu yüzü sıkı ve güzeldi.

Özbek’in tümenlerinin hareketleri çok hızlıydı. Çok geçmeden, sarı bucaksız Deşt-i Kıpçak geride kaldı, ardından geniş ve sessiz Tan’ı geçerek, onlar Derbent’e çıktılar.

Demir kapılar büyük bir misafirper verlikle Han’ın önünde açıldılar. Yerel soylu Müslümanlar, din kardeşlerine hiçbir direniş göstermediler. Özbek Han bekleniyordu, bundan ötürü, Altın Orda’nın gelmesi, ilHan tarafından, devletin sınırlarını korumak için görevlendirilmiş olan Emir Taramtaz için sürpriz olmamıştı.

Çılgın bir akışla girdi Özbek’in ordusu demir kapılardan Şirvan ovasına, önünde bulunan az sayılı müfrezelerinin üzerinden geçerek. Gökler, Han’ın ilk saldırısında ona yardım ediyordu, şans da onu hiç terketmiyordu. Birkaç gün sonra, Altın Orda’nın beyaz bayrağı Kura’nın yalısında dalgalanıyor, çok kolay zafer ve büyük bir ganimet elde ettikleri için sevinen askerler, kendi çadırlarını yeşil ve serin bir vadide kuruyorlardı.

Berke gibi, Özbek Han da gayretli bir Müslümandı. Karargahın çok yakınlarında, Müslümanların sufiler tarikatın yurdu - Hanaka bulunduğunu öğrenip, onlara, başlarında Aksak Timur’ün kardeşi Saray Kutluk’la birlikte kendine yakın adamlarını gönderdi. Dervişler, Han’ın elçilerini büyük bir onurla karşıladılar. Hanakanın şeyhi Allah’a niyaz ederek, ondan İslam’ın destekçisi olan Özbek Han’a uzun ömürler, ordusuna da,  kafirler  üzerinde zaferler elde etmelerini diledi.

Ancak, güzel bir ziyafet ve ikramlardan sonra, misafirler gitmek için hazırlandıkları vakit, şeyh, çaktırmadan, Saray Kutluk’a, ordunun tarikata çok hakaretlerde bulunduğunu şikayet etti. Sözleri terbiyeli, yüzü şefkatli görünüyordu, ama gözlerin derinlerinde, gür kaşlarının altında gizli, sert, kaba ışıklar alevlendi. Kısık bir sesle, eğilerek şeyh diyordu ki:

-Özbek Han’ın yiğit askerleri birçok adamlarımızı yakaladılar, otuz bin tane koyunlarımızı kaçırdılar. Hatta, aralarında, Muhammed Peygamberimizin vasiyetlerini unutup, camiyin ve Allah’ın kullarının mülkiyetine tecâvüz ettiler. Büyük Han adaletini göstersin de, bizden alanları geri versinler askerleri. Allah onu ödüllendirir ve saltanatın mutlu günlerini uzatır.

-Dediklerini Hana iletirim, ey bilge şeyh, dedi Saray Kutluk.

 ve Hana iletti. Altın Orda’nın Hanı çok öfkelendi. Onun, Azerbaycan toprakları için, ordunun ne kadar savaşlar ettiğini bildiğinden dolayı, bu topraklarda gü venilir bir desteğe ihtiyacı vardı ve bu, örümcek ağı gibi, bütün şehri ve köyleri saran tarikattan daha iyi desteği verecek kim bulunabilirdi ki? Bu topluluk gerçekten de çok güçlüydü. Hanakadan gelen sessiz, imalı sözlere, hürmet ve korkuyla sıradan bir çiftçi de, zengin bir tüccar da kulak asıyordu.

Özbek, topluluğa koyunları geri verme emrini verdi ve kefaret simgesi olarak, at başı boyutlarında gümüş külçe göndermişti. Askerler arasında, Allah’ın kullarının evlerine ve camilere kötü niyetle girenler de bulunuyordu. Onlardan birinin kafasını uçurtup, kulaklarında ip geçirerek başkasının boynuna asmışlar.

Han’ın özel korumasından olan telengitler, onları çadırlar arasından geçirdiler ve çok sayılı ordudan her asker, bu ikisinin yaptıklarından birşey yapmaya kalkışınca onu neler beklediğini görebiliyordu.

Bu da yetmedi, Özbek Han, ordunun sag ve sol kanat liderlerine elçileriyle emir gönderdi. Emirde şunlar yazılmaktaydı: ‘’ Her kimse, dervişlerden güçle veya çalarak, mallarını, mülkünü elde etmeye kalkışırsa, yakalanıp ceza için müridlere teslim edilecektir. Hiç kimse Hanakanın sakinlerine veya oraya sığınanlara taciz edemez. Eğer ki, her kimse, askerlerden birinin işlediği suçu hakkında malümat olup da onu paylaşmazsa, suçluyu barındırırsa, kendisi de suç ortağı olup cezalandırılacaktır’’

İran için At Yılı zor bir sene olmuştu. Korkunç fırtınalar esiyordu onun üzerinde, gökten sular akışıyordu, nehirler bankalardan taşıyıp, evleri yıkıyordu. Haçlılar da sefere çıkmışlardı. Suludzu soyundan gelen emir Çöpanbek, adamlarından çoğunu kayp ettiğinden dolayı, onların ordularına zorla karşı çıkıp direndi. Bölgenin diğer sınırlarının da huzuru kaçmıştı.

Özbek Han için bu gayet olumlu bir ortam idi. İlk zaferlerle kanatlanıp, havalara uçtuğu için, dikkatsiz davranıyor, karşısında, en zor anda bile tüm gücü toplayıp, karşı çıkabilen, çok güçlü ve tecrübeli düşman bulunduğunu unutuyordu. Han, cesur Nogay’ın neden bu topraklara defalarca dönüp, onları Altın Orda’nın mülkiyeti olarak elde tutmak çalıştığını hiç düşünmüyordu.

Dikkatsizce ve eğlenerek geçiriyordu Kura yalısında zamanı Han’ın askerleri, ta ki, onlara doğru on tane tümeniyle Gazana’nın torunu Ebuseit yaklaştığını duymayıncaya kadar. Özbek Han’ın fethettiği topraklarda, ondan habersiz, nerden çıktıkları belli olmayan, çok güçlü düşman ordusu ortaya çıktığının haberi onları daha da çok sarstı.

Kuşatmadan korkan Han, gücü toplayıp,  karşı çıkmaya denemeden, askerlerine geri çekilme emrini verdi.

Kaçıran malları ve mülkü bırakıp, Özbek Han’ın askerleri çabucak Derbent’e yol aldılar. Bu gidişleri, daha çok panik kaçışa benziyordu, kaçağa da, cesareti olan herkes darbe vuruyor, tecrübeye göre.

Özbek Han’a, bu ani yenilme ağır geliyordu. Öfkeden ve çöllerin tozlarından simsiyah olan Han, memleketine, Deşt-i Kırçak’a tekrarlıyordu: ‘’Benim günüm de gelecek! Bu rezilliğin hesabını soracağım! Benim de günüm gelecek!’’

 

 

***

 

Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet etsin!’’, diye geçmekte Muhammed Peygamberin hadislerinden birinde. Fitne, Toktay Han Altın Orda’nın tahtında bulunduğu sürece uykudaydı, ondan sonra gelen Özbek Han da, sonuna kadar ona uyanma fırsatını  vermedi. Çok dikkatlice takip ediyordu bir sürü Cengizlileri ve her tür itaatsizliği de kökünden söküp atıyordu. Ne Özbek Han’ın öncesinden, ne de sonrasından Altın Orda böylesine birliği, refahı  ve gücü hissetmemişti. Muazzamdı onun toprakları. Orda’ya, Dinyeper’den doğuya kadar, Kırım’la  ve Bulgarla birlikte Güneydoğu Avrupa, Aşağı  ve Orta Volga, Güney Urallar, Derbent’e kadar Kuzey Kafkasya, Kuzey Harezmşah toprakları, Seyhun’un alt akışının toprakları  ve onun kuzeyinde yalan Aral Denizi’nden Sarısu  ve İşim nehirlere uzayan bozkırlar aitti.

Daha önce olduğu gibi, Altın Orda’nın başından bu yana, onun sınırlarında  ve eteklerinde, toprak  ve su için savaşlar hiç dinmedi, fakat ordunun içi barış  ve huzur doluydu. Özbek Han’ın topraklarında geçen tüccarlar şöyle diyorlardı: ‘’Bu topraklar o kadar sessiz  ve huzurlu ki, toygarlar koyunlarının sırtında yuvalarını örebiliyordu bile’’.

Altın oOrda çok güçlü bir orduydu, bundan dolayı, ona bağlı olan halk, Han’ın emirlerine  karşı çıkmayı düşünmeye bile cesaret edemiyor vergilerini düzenli ödüyorlardı.

Altın Orda’nın uçsuz bucaksız yolları sessizdi, daha demin rahatlıkla, cezasız, tüccar kervanlarını  ve yolcularını soyabilen çete, sığır hırsızları kayboldu. Özbek Han döneminde Ürgenç’ten çıkan kervan, Kırım’a üç ay içinde ulaşabilirdi. Tüccarlar, korunmasız, uzun yolculuklara gitmeye cesaret edebiliyordu,  her nerde olursa olsun, eğer ki, ücret ödenmişse, çukurlarda bile onlara konaklama  ve yiyecek sunuluyordu.

Orda, huzurunu sadece askeri gücüne borçlu değildi. Şehirlerde zanaat gelişmekteydi, çiftçiler korkusuz topraklarına çıkabilirlerdi  ve kimse onların su aktığı kanallarını bozmuyordu. Bunun sebebi, Özbek Han döneminde çiftçilerden alınan  vergilerin azaldığı için değildi. Tıpkı eskisi gibi vergiler büyüktü ve atölyelerde kazanılan, tarlalarda yetişenlerin büyük bir kısmının Han’ın kasasına gidiyordu, fakat, başların ucunda kılıçla, mallarına açgözlülükle baktığı için merhamet bilmeyen düşman olmadığını bildikleri için, hayat onların için tamamen başka hayattı. Hayatları için korku  ve endişe kayboldu, insanlar da kendilerini az olsun da, bereketli olsun, diye mutlu hissediyordu.

Asıl zenginliği Orda’ya ticaret getiriyordu. Dünya’ya barış geldi  ve tüccarlar doğudan batıya kadar, her şehre yol aldılar. Büyük İpek Yolu Deşt-i Kıpçak’tan geçiyordu. O, dünyanın her tarafından gelen tüccarların  ilgisini çekiyordu.

Daha Toktay Han’ın döneminde, o Kırım’ı akrabasına Yanci’ye  verdiğinde, Kefe  ve Sudak şehirleri büyük ticaret merkezlerine dönmüştü. Usta Cenevizli tüccarlar Altın Orda hükümdarları ile barış içinde yaşamayı başarabiliyordu. Kefe’ye  ve Sudak’a Çin’den ipek, Hindistan'dan değerli taşlar, inci  ve mercan dolu kervanlar geliyordu. Orusut tüccarları buraya samur, kunduz, sansar derilerini, bal  ve balmumu getiriyor, göçebeler ise Karadeniz marinalarına derileri  ve yünü getiriyorlardı. Bütün bunlar Akdeniz ülkelerinde talep ediliyordu. Buna karşılık olarak da onlar, kumaş, çini, bronzlaşmış deri, cam, altın  ve gümüş mücevherleri gönderiyorlardı.

İpek Yol’unun Altın Orda  ve ona bağlı olan ülkeler için önemini abartmak mümkün değildi. Bu yolla  sadece mallar degil,  bu yolla Batı’ya Arap cebiri  ve dokuzuncu yüzyılda, Otar şehrinde yaşamış olan,  "Aristotel’in mantığı üzerinde yorumlar"  yazmış olan büyük bir bilim adamı Abdimansur Farabi’in çalışmaları, Buhara’lı İbn Sina’nın tıp kanunları, Doğu’nun büyük bilim adamların  ve düşünürlerin Al Biruni, Ar Râzî, Ali ibn Abbas tarafından elde edilen bilgiler gelmekteydiler. Doğu ise Demokritos’un, Platon’un, Aristotel’in, Ptolemi’nin, Öklid’in  ve Arşimet’in felsefi  ve bilimsel risaleleri tanıdı.

İpek Yol’unu sadece tüccarlar kullanmıyordu. Onlarla birlikte, uzun  ve tehlikeli yola, dünyanın sınırsızlığını  ve büyüklüğünü görmek isteyen insanlar da çıkıyordu. Onlar, diğer ülkeler  ve halklar hakkında doğru bilgileri taşıyor, dünya çapında dağınık bilgilerin kırıntıları topluyorlardı.

On yedi sene Kubilay Han’a venedik Marco Polo hizmet etmiş ve sayesinde, Koyun Yılında (1247) M. Sanudo tarafından çizilen haritada Gürcistan, Çin  ve Derbent meydana çıktı. Gene onun  verilerine göre, Kaplan Yılında (1254), P. Medici tarafından hazırlanan harita üzerinde Sumatra  ve Bengal tevdi edilmişti. Büyük  venedikin, İpek Yolu boyunca yaptığı yolculuğu hakkında yazdığı kitap, iki yüz yıl sonra Kristof Kolomb’a, Amerika'nın keşfine yol açmış olan yolculuğunda yardımcı olmuştu.

Büyük İpek Yolu bereketli Çin ovalardan başlıyordu. Dallarından biri Güney Çin Denizin kıyısında,  Quanzhou’ya gidip, sonra da deniz boyunca Saba’ya kadar uzamaktaydı. Burdan da, Andoman Denizi  ve Bengal Körfezi’nden, Malaymur  ve Quilon’a, sonra da Arap Denizi’den İran şehri Ormuz’a uzamaktaydı.

Bir başka dalı, Hanbalık’tan başlamak üzere, Büyük Moğol Han ulusunun dağlarından, çöllerinden  ve Deşt-i Kıpçak’tan geçip, İran kıyı şehirlerine doğru uzamaktaydı. Sınırsız ovalara çıkıp, akımlara ayrılan büyük bir nehir misali bu yolun da, Hanbalık şehri gibi başı  ve dört akımı vardı. Birincisi, Büyük Moğol Han ulusundan, Kaşgar  ve Kerman’dan geçip Hürmüz’a çıkmakta, ikincisi, Kabul’e, Sultaniye’ye  ve Tebriz’e gitmekteydi. Fakat Altın Orda için en büyük önem son iki kervan yolları taşımaktaydı. Aynı ötekiler gibi, başını Hanbalıktan alıp, bunlardan biri Almalık’tan, Ürgençten, Saray-Berke’den geçip Azak-Tana’da sonunu bulmakta, diğeri de,  Harezmşah’tan, susuz Usyurt yaylasından geçip, Hazar Denizin kıyısında bulunan İran şehirlere çıkmaktaydı.

Özbek Han’dan önce birkaç tüccardan başka kimse bu yolları kullanmaya cesaret edememişti. Bu toprakların susuzluğu  ve huzursuzluğu kervabaşıyı başka yolları seçmek mecburüyetinde bırakıyordu. Altın Orda’nın içi ne kadar huzurdolu,   sakin olsa, bu yollar da o kadar canlı oluyordu.  Bu refahın sonu asla gelmeyeçekmiş gibi görünüyordu, de veler kendi yavaş  ve acelesiz yürüyüşle, Asya kapsamında sonsuza kadar yürüyecek, kervancıların gırtlak çığlıkları bozkırın ince tozuna karışıp, titreşen ısı pusuda kaybolmaya sonsuza dek devam edecek gibi geliyordu.

Ama her şeyin bir sonu vardır. At Yılında (1354) Osmanlı İmparatorluğu Çanakkale'yi işgal edip, Akdeniz’e giden tek kapıyı kapattılar.

Aradan birkaç on yıl daha geçti  ve Aksak Timur, Altın Orda’nın Hanı Toktamış’ın tümenlerini yenerek, İpek Yolu’nun ikinci dalını kesti. Dikilmiş büyük ağaç kurudu. Daha demin buralardan kervanlar geçiyor, insan sesleri duyuluyordu, şimdi ise terk edilmiş tarlalar, tahrip köyler kalmıştı. Altın Orda'nın güçlü  ve zengin başkenti Saray Berke şehri,  kül içinde yavaşça ölüyordu. Aksak Timur ona hiç acımadı.

 Dönemin güçlü deniz ülkeleri İspanya  ve Portekiz,  Hindistan  ve Çin zenginliklerine ulaşmak için başka yollar aramaya başladılar. Onlar yolları bulmuşlardı,  günler geçtikçe Büyük İpek Yolu’nun şöhreti unutulmuştu. Bir tek elyazıları  ve efsaneler, bize o dönemin şaşırtıcı  ve çelişkili, derin hakikat  ve renkli kurgu dolu hikâyeler getirebildi.

Özbek Han döneminden, İpek Yolu’nun sonuna kadar iki yüz yıl vardı  ve hiçbir kâhin bu üzücü kaderi önceden tahmin bile edemezdi. Ama şimdilik, bu yollardan, peşpeşe, sayısız kervanlar geçiyor, inanılmaz zengin tüccarlar da, A