Әдебиет - ұлттың жаны. Ұлттық сана, тағдыр, жан жүйесі - көркемөнердің басты тақырыбы. Таптық жік арқылы әдебиет жасалмайды...
Жүсіпбек Аймауытұлы

29 тамыз 2014 1519

MÜSİREPOV  Gabit, "Otobiyografik Hikaye"

Негізгі тіл: Otobiyografik Hikaye

Бастапқы авторы: Otobiyografik Hikaye

Аударма авторы: not specified

Дата: 29 тамыз 2014

Kulağa alakasız gelse bile doğduğum yıl, görecelik kuramına göre gökbilimsel bir kesinlikle taayyün edilmişti. Kurtlar sağ gözü kör olan atıgüz mevsiminde parçalamıştı. Ardından Boğa Yılının bitişini,Pars Yılının başlangıcını belirten ilkbahar ekinoksu gününde dünyaya geldim. Doğduğum gün, kışın çekilmediği, baharın henüz gelmediği Nevruz Bayramı[1] günüydü.

Güneş doğmadan önce mi, güneş doğduktan sonra mı doğduğuma dair kimsenin bilgi yoktu. Boğa Yılında doğmuş olarak sayılırsam efsanevi büyüklüğünde hayvan sayısına sahip olmakla beraber hayat yolculuğunu bolluk ve bereket içinde geçireceğim anlamına geliyordu.Pars Yılında doğmuş olarak kabul edilmemde hayır vardı… Bu halde bana saldırmayı cesaret edecek olur muydu?

Fakat, güneş doğmadan önce mi doğduktan sonra mı dünyaya geldiğimi kimse hatırlamıyordu. Herhalde,o gün dışarıda kar fırtınası olduğu için kimse yurttan (Orta Asya Türklerinin ev olarak kullandığı çadıra verilen adı) çıkamaz olmuştu. Bunu ben de hatırlamıyorum. Şimdiye kadar anlattıklarımda astronomi var mıydı? Evet, vardı…. Peki, görecelik var mıydı? O da vardı.

Kazakistan bozkırlarının kuzeyinde, âdeta kenarda yer alan auldaki (Orta Asya’da köye verilen ad) ilk günümü herkes gibi sıradan geçirdim. Köpekler bile kendilerine atılan kemikler için kavga çıkarmamıştı. Halbuki köpeklere kemik verilmediği yıllar olurdu.

Gerçi, o zamanlarda bunun gibi hususlar beni ilgilendirmezdi. Ömrümü geçireceğim topraklarda kralın kim olduğu, halkın davranışı, sevinci ile teessürünün temelinde olan ve kaderini belirten peygamberin sözü, peygamberin kim olduğu, güçlü volost (Rus İmparatorluğunun şehre bağlı olan kırsal idari bölümü) yöneticisinin kim olduğu, hatta babamların zengin veya fakir olduğu beni ilgilendirmezdi.

Daha sonraki yıllarda dünyaya gelmemi kimsenin beklemediğini anladım. Kalabalık bir ailenin bir erkek çocuğu daha oldu. O kadar. İsim koyma konusunda kimse aklını yormadı. Birinci ağabeyimin adı Hamit, diğerinin Sabit, bana ise uyumu sağlamak için hiç kafa yormadan Gabitismi koydular.

“Karakterinde inatçılık vardı… Hiçbir zaman ağlamazdın, aç kaldığında bile…” diye arada sırada annem hatırlara dalardı.

Aulumuzda hayat sakin akardı. Yoldan geçen at arabaları bize uğramazdı. Hayatın coşkusu, gelen cevval, canlı çan sesleri gibi kulağımıza uzaktangelirdi. Yoldan geçen at arabaları, köyümüzü arkada bırakıp bizden yarım saatte bulunan yaşlı Torsan’ınauluna geçerdi. Dört oğlundan ikisi volost başkanlığı konumu üstleniyordu. Diğer ikisi, bu yoldan emin ve hızlı adım atarak yürüyordu.

Aksakalların bize anlattıkları hikayelerden aulumuzun eskiden cıvıl bir yerin olduğunu bilirdik.Kalabalık toylarını, eğlenceli at yarışmalarını, yarışmalarda kazanılan kıymetli ödüllerini, yiğitlerin cesaretiyle atılganlığını hatırladıkça hayatı eleştiren o yaşlı adamların sönük gözleri parlar, yüzleri aydınlanırdı. Yaşlılar, göçebelik zamanının çoktan tarih olup maziye kaldığına esef duyuyordu. Tüm aulun yerinden kalktığı ve gözün alabildiğine uzanan uçsuz bozkırları haftalarca dolaştığı zamanın yaşanmamasına üzülüyorlardı.

At arabasının şen çıngırak sesleri uzaklaşıyor, fakat uyandırdığı konuşmalar bitmiyordu.

-          Bu çıngıraklar uğursuzluğu getirir - diye Rahmetsöyledi. Çekingen ve suskun olan Rahmet’in ailesi köyde bile kalabalık sayılırdı.

-          Evet, öyle bir misafire koyun kestirsen bile yetmez - diye kardeşi Kocak ağabeyinin sözüne devam etti.

-          Hay Allah! Bir önceki seferde borç olarak yazılmış vergi almaya gelmiştir. Ah bu vergiler, ah! Sırf bizim bölgemizde alınan vergiler sayılsa ailem kadar kalabalık bir aile bile bu parayla 100 yılı bolluk içinde geçirebilirdi. Kralın ailesine hep yetmiyor!

-          Ah, ağabeyim! Bizim volostımızın dışında yüce kralın sahiplediği binlerce volost mevcut – diye alaylı bir edayla Kocak gözlerini kıstı.

-          Kocak yanılıyor olmayasın! Bunca aul, bunca volost yeryüzünde var mıdır? diye Dosan konuşmaya girdi. Yüzden daha büyük rakamlara gelince aklın karışması kaçınılmazdı.

-          Haydi, değerli dostum, auldan çıksaydın, dünyayı görseydin! – diye cevap verdi Kocak. Kocak, köyümüzün nadir misafiriydi. Yıllardır yükçü olarak Kurgan’da çalışırdı. Kocak’ın dünyası, yakınımızda bulunan Presnovka köyüne yolculuğu büyük seyahat olarak gören aul sakinlerinin dünyasından daha geniş ve renkliydi.

Kocak’ın sözleri kulağa garip ve sert gelmesine rağmen dinlenirdi.

Ansızın başlatılan konuşmalar ansızın sona erirdi. Zira dile getirilen şikayetler duyulmuyor, duyulsa da önem verilmiyordu. O halde boş boşuna konuşmakta ne fayda vardı? Kocak, haksızlıktan bahsetmeye başladığında Rahmet veya Dosan, fikirlerine katıldığını dışa vurarak başlarını sallardı. Dillerin uçlarında “Öyle bir dünyada yaşıyoruz. Her şeyi Allah bilir. Bu zor işleri anlamak bize düşmez” ifadesi dolanırdı.

 

Babamın gençliğinden beri yüreğinde taşıdığı zengin olmak hayali vardı. Fakat, tüm çabalarına rağmen sahiplediği mal bir tayın sırtına yüklenmiş çuvala sığabilirdi. Hergele tay hızlıca koşar, sırtındaki çuval yerden yere sallanır veyahut havyanın attığı keskin sıçrayışından yere düşerdi.

Kimi zaman bolluk içinde yaşayışına yaklaşırdık. O zaman babam, mutlu ve gururlu görünürdü! Sesi bile değişirdi. Ne yazık ki bu anlar çabuk biterdi. Başımıza mutlaka bir bela gelirdi: Kış başlar başlamaz don çözülür veya karlar eriyince basan ayaz tarla ve otlaklarda sert kabuk oluşturur, bir borcumuzun olması ortaya çıkar veyahut vergi artardı. Zorluklar basınca babam, yaklaşan yoksulluğu görmeyecek kadar dalgın bakışlarını ufuğa döndürüyormuş gibi etrafa bakardı.

Ağabeylerim ile ben doğmadan çok öncesinde peygamberimiz tarafından yapılması emredilmiş sünnet düğünümüzün zamanı gelince ailemiz yoksulluk uçurumuna düşecek durumundaydı. Bizim, erkek çocuklarının, yırtık pırtık birer gömleğimiz vardı.

Yurdumuza mollanın geldiğinde aşağı yukarı dört yaşındaydım. Sakalı kırmızıydı. Mollanın gözlerine kadar çekilmiş kırmızı şapkası zaten ciddi olan yüz ifadesine sert havayı getiriyor. Hazırladığı bıçağı çıkarıyor. Arada sırada bileği taşına tükürerek tüm dikkatiyle ucunu yontmaya başlıyor.

Oysa bıçağın ucun zaten sipsivridir. Daha dün kendisine gönderilen kuzunun kulağını bir hareketle kestiğini ardından da hafif kol oynamasıyla kurbanın diğer kulağını kestiğini gördük.

Bıçağın cart cırt sesleri bizi adeta yerimizden kımıldamaz etti. Üçümüz suskun durarak mollanın elinde parlayan soğuk çelik parçasına telaşlı bakışları atıyorduk. Anne babalarımız sözü birbirinin ağzından kaparak sanki birine çırak vereceklermiş gibi çocuklarını anlatıyordu. Babam ile annemin dediklerine göre bizim kadar zeki, uslu, sabırlı ve cesur erkek çocuğu yoktu bu dünyada. Üstelik de baba, direnmediğimiz halde her birimize birer at vereceğine söz verdi. Belli ki o süreçte kolay ve hızlı bir şekilde zenginleşme planının üzerinde çalışıyordu. Annemiz ise “Artık büyük olacaksınız. Mektebe gönderilmeniz zamanı geldi” diye söyledi. 

Yere bir yorgan açtı ve yastıkları kabartıp üzerine koydu. Molla, tırnağıyla bıçağın ucuna değip onu yeterince keskin buldu. Kırmızı sakallı yüzünde tüm dikkatini toplamış gibi bıçağı yanına koyup dua okumaya başladı. Sünnet olduktan sonra ata binmek çok istiyordum. Okula başlamak da çok istiyordum. Hamit, ikimize göz çarpıp yurttan süzülürcesine çıktı. Arkasından dikkati çekmemeye çalışarak biz de dışarı çıktık. Ağaç dalları bizi yağmurdan korurdu. Babamın hangi atlardan bahsettiğini anlamaya çalışırken yurdumuzun yakınlarında donu kır olan yaşlı atın otladığını fark ettim. Ailemizin bir atın olmasına göre sünnet olduğumuz için üç kardeşten birine at hediye verilecekti. Kalan iki kardeşe ne? Belki de onların sünnet düğünleri ailemizin at sürüsü sahipleneceği zamana kadar ertelenecektir. Bu düşüncelerimi dile getirir getirmez Hamit sözümü kesti: “Ata binmeyi bilmiyorsunuz ki!”

-          Biliyoruz – diye karsısına Sabit çıktı. Bu sözleri ağabeyimizi güldürdü. Ana kuzusu olduğumuzu istihfafla söyleyerek ikimize tokat atmak üzere elini kaldırdı.

Birden güçlü ve şefkatli elleri biri havaya kaldırdı. Yurtta yere serpilmiş yorgana yaşımıza göre sırayla yatırıldık. Tor[2] tarafından birinci sırada Hamit, ortasında Sabit, çıkışa yakın ben olmak üzere dizildik.

Molla nereden başlayacak sorusu aklıma takıldı. Kapı tarafından başlasa atımın hangi dondan olacağını ilk önce bana soracaktı. Ağabeylerimin duyacak şekilde “Kır atı” diye cevap verecektim. O zaman, ağabeylerim ata binmek isteyince küçük olduğuma rağmen karşımda boy eğer, bir dediğimi iki etmezler. Arada sırada onlara atıma binmek izni veririm.

Sabit, şansız durumda olduğunu anladı. Molla, her ne taraftan başlasa Sabit ikinci olacaktı. Her ihtimale karşı benimle yer değiştirmeyi istedi. Onu teptim. Karşısında bana çimdik attı. Burnumu kıracağını sessizce söyledi. Lakin, boş boşuna tartışıyorduk. Molla, olması gerektiği gibi ağabeyimizden başladı.

-          Söyle bakalım, oğlum, şanlı sünnet düğününde hangi ata bineceksin? – diye molla Hamit’e sordu.

-          Kır atına bineceğim – diye Hamit neşeli sesle cevap verdi. Ardından yakıcı acıdan çığlık attı.

Molla, elbisesinin koluna bıçağı sakladı. Sırayla Sabit’e yaklaşır yaklaşmaz Sabit hıçkırmaya başladı. Onu ağlatan acıların korkusu değil, atın olmayacağının üzüntüsüydü. Molla, bana yaklaştığında Sabit hâlâ ağlamaya devam ediyordu.

Acımızı bizimle beraber paylaşan annemiz, sessizce ağlıyordu. Şanlı sünnet düğününde oğullarını hayal kırıklığına uğratan yoksulluğa içinde lanet okuyordu. Sünnet olduktan sonra taya binebilirdim. Oysa, tayımız bile yoktu.

Ortadaki durumu umurumda değildi.

-          Benim de atım yok – diye kendi kendime söyledim. Acı, canıma dokunsa bile asla ağlamayacağına karar verdim. Ağlamadım.

Sandığın yanında oturan Botpay Amca, kendini tutamayınca sitem etti:

-          Tek bir cevap alacağınızı bilirken at sorusunu üç kere tekrarlamaya ne gerek vardı, molla-eke[3]!

-          Âdetimiz budur!

Molla, memnuniyetsizliğini dışa vurma için omuzlarını silkti. Bıçağı saklayıp çadırdan dışarı çıktı. Botpay Amca “Ağlamayın, insanların canlarını sıkmayın. Size kırlarda en hızlı koşacak birer at satın alırım. Beceriksiz babanıza mı düştü? Onun at sürüsü olacak mı?” şeklinde bizi teselli etmeye çalışırdı.

Babamız hakkında sert konuşan Botpay Amcaya kızmak yerine hepimiz güldük. Babam da gülümsedi. Botpay Amcanın bize rüzgarla yarışacak kadar hızlı birer at alacağına sevinmiştir.

 

Biz sünnet olalı iki sene geçti. Kışları geçirdiğimiz kesek dallarından kulübelerin yakınındaki akağaçlığın yapraklarıyla rüzgar oynardı. Kojabay Gölüne göç etmek zamanı geldi. Gölün yüzeyini donduran buzlar erimiş gitmiş. İlkbaharının yeşillikleri içerisinde masmavi sularını insanın gözüne çarpıcı gelirdi.

Yazın, komşularımızdan beş-altı aul bizimle beraber Kojabay Gölünün kenarına göç ederdi.

Akşamüstü aksakallarımız, yamaçta toplanıp usullere göre selamlaşır, birbirinin sağlık sıhhatini sorar, refah içinde yaşamasını dilerdi. Tüm gereken adetler yerine getirildikten sonra yaşlılar, bir araya geldiklerinin asıl sebebini dile getirdi: Çocuklarına okuma yazmayı öğretmek üzere çağırdıkları mollanın hizmeti nasıl karşılanacak? Aul sakinleri arasında okuma yazmayı öğretilmesine “dil kırılması” denirdi.

Adetlere göre ders verilmesi için mollaya dana ile ineğin verilmesi, toprağa gömülmesiyle alakalı törenlerin karşılanması dahil olmak üzere din kurallarına göre ianenin ödenmesi gerekirdi. Bunun yanı sıra Perşembe günleri öğrenciler, ailelerinin imkanlarına göre ve mollaya duydukları saygı derecesine göre haftalık bağış getirirdi. Bağışın tutarı beş kuruşunu geçmemek gerektiğinin yanı sıra iki kuruştan aşağıda olmamalıydı. Dersler birer hafta boyunca okula katılan her çocuğun yurdunda sırayla yapılırdı. Veliler, unvanına layik bir şekilde mollayı ağırlardı.

Yoksulluğun kendine has bir gurur duygusu mevcut: Her şey önceden ve en ufak ayrıntılara kadar görüşülecek ki ileride yanlış anlaşma veya memnuniyetsizlik ortaya çıkmasın.

Okulun ilk gününden önceki geceyi endişesiz geçirdim. Okulun ilk gününe geç kalma korkusuyla birçok çocukların huzursuz olduklarını, gece bağırdıklarını işittim. İşte, onlardan biri değildim. Gün boyunca koşup akşama doğru kendimi ayakta zor tutuyordum. Başım yastığa dayanır dayanmaz sabaha kadar ağır ağır uyudum. Sabahtan eskisi gibi serbest eğlenemeyeciğim, bunun yerine hocanın anlattıklarını dinlemek ve dediklerini yapmak zorunda kalacağım düşüncesi ağabeylerimi de büyük ihtimalle heyecanlandırmıyordu.

Aulumuza genç bir molla gönderildi. Genç yaşını belli etmemek için yüzüne sert ifadeyi getirir, bıyıklarını kabartır ve elindeki ince çubuğu yerden yere atardı. Aynı zamanda üzerinde Arap alfabesinin yirmi dokuz harfi çizilmiş kağıtları öğrencilere dağıtırdı.

Ben, kağıdı aldığımda üzerindeki adeta kıvırımlara benzeyen çizgileri değil hocanın elindeki çubuğun yılan kuyruğuna benzeyen ince ucunu merak ederdim. Daha dün molladan sevgi ve barıştan, sevdiğiniz insanları üzmemek gerektiğinden bahsettiğini duydum.

Hoca, sınıftaki çocukları yaşına göre yerleşti. Sınıfın en küçüğü ben idim. O zamanda altı yaşımı doldurdum. Dolayısıyla yurttaki yerim çıkışa yakın, genelde kuzu ve oğlakların arasında idi. Çoğu zaman ise yaşlı, tiritleşmiş köpek komşum olurdu. Yaş dolu, ağır bakışlarını bana dizilirdi.

Molla, yaşımıza göre sırayla bize ders anlatırdı. En büyük erkeği yanına çağırarak uzun ince parmağıyla alfabeyi gösterirdi. O kadar bakımlı tırnakları hayatımda görmemiştim.  

-          Alif, bi, ti ... – diye tanımadık bir ses bize söylüyordu. – Dediklerimi üç kere tekrarla. Şimdi yerine otur ve ezberle.

Bu sadece bir başlangıç idi.

Bir harfin sekiz – dokuz halini ezberlerdik. Alışık olmadığımız ve gördüklerimizden şaşkın olduğumuz için bu esrarlı seslerin manasını anlamakta zorlanırdık. Zorlandığımızda hocanın elindeki çubuğun ne için kullanıldığını öğrendik. Islık sesiyle havada kalkıp inen o çubukları gölün etrafında büyüyen söğüt ağaçlarından boş boşuna kesmiyordu.

“A” sesini, dik  çizgi şeklinde yazılan alif harfi çağrıştırırdı. Bu durumda ne aşağısında ne de yukarısında bir çizginin olması gerektiğini öğrenmeliydik.

-          Alif’in çizgisi olmaz, “bi”nin altında bir nokta, “ti”nin altında ise iki noktanın olması gerektiğini aklınızda tutun - diye hoca bilgiç edasıyla devam ediyordu.

Alif harfiyle bir sonraki sefer karşılaştığımızda “alifsin-a”, “alibasin-i”, “aliftur-o” kısaca ise “a,i,o” şeklinde okunduğunu bize açıklandı. “Tekrar edin, tembellik yapmayın, yaramaz çocuklar” diye hoca söylüyordu.

Çağdaş Kazak alfabesine bakarsak “ulı” (oğul, büyük), “ondiris” (üretim), “on” (on), “er” (eyer, erkek, cesur) kelimelerin “aogulı”, “aondiris”, “aon”, “air” şeklinde yazılması gerekirdi.

Keşke defterlerimize yazdığımız bu dik çizginin halleri yukarıda saydığım çeşitlerle sınırlı olsaydı. Oysa, halleri rüzgarda sağdan sola sallanan yaş ağacının hızıyla değişirdi. Dördüncü kez karşımıza çıkınca mollanın sözlerini tekrarlıyorduk: “Alifki-kusin-an, alifki-kusin-en, alifki-kutir-on, an-en-on”.

Hocanın elindeki söğüt çubuğu gayretlerimize güç katardı. Ne yazık ki kahrolası çizginin ne zaman sert ne zaman ise yumuşak okunduğunu daha iyi anlamamızı sağlamazdı. Hocanın kafası bile bazen karışırdı. Öyle anlarda bıyıkları titremeye başlar, eli çubuğa uzanırdı. Hocanın kızgın halini görünce sınıfta en küçük olduğum için kendimi şanslı hissederdim. Hamit’in yerinde asla olmak istemezdim. Zavallı ağabeyim, mollanın gözünün önünde oturuyordu.

Okurumuza “A” harfinin halleri takip etmek sıkıcı gelebilir. Lâkin, canı isterse bu sayfayı geçebilir. Bizim yapabileceğimiz bir şey yoktu! İşkencelerimiz keşke “A” harfinin halleriyle sınırlı olsaydı! Arap alfabesinin 29 harfi, her harfin 8-9 okunuşu vardı. Toplam olarak 230 ses ezberlemek zorunda kaldık. Böylece, Arapça gramerinin karanlık ormanında göz kapalı seziyorduk. Bazılarımız, ormandan çıkış yolunu bulamadı. Okuldan ilk atılanların arasında ağabeyim Sabit vardı.

Zaman zaman büyükler, dersin akışını takip etmek amacıyla çadıra uğrardı. Perşembe günleri süslü eski sandıklarından çıkardıkları bakırlarını neye verdiklerini öğrenmek isterlerdi.

Hocanın talebi üzerinde velilerin karşısında: “Alifki-kusin-an, alifki-kusin-en, alifki-ku-tir-on! An-en-on!” diye net ve yüksek sesle söylüyorduk.

Botpay Amca derslerimize en çok gelirdi.

Sünnet olduğumuz gün bahsettiği atları satın almadığına rağmen onu çok severdik. Botpay Amca, yırtıcı kuşlar ile atlar hakkında en ufak ve derin bilgilere sahip bir erbap olarak bilinirdi. Ününü asıl kazandıran karşındakinin canına hitap edercesine dombra ve kobız ustaca çalmak marifeti idi.

Botpay Amca, gözlerini yummup dersimizi dinlerdi. Bizim ezberlemeye çalışarak yüksek sesle söylediğimiz harfların okunuşunun eşliğinde uyuya kaldığını kıskanırdık.

Lakin, uyumuyordu:

-          Ne biçim sözler bunlar: “Alifki-kusin-an”? Allah’ın bize verdiği sözler mi? Bana, cahil birine anlatır mısın? diye adeta batıcı bir edayla mollaya sorardı.

Bu soruların karşısında molla büzülüyordu. Botpay, sert, amirane, dili sivri, beklenmediği şekilde davranabilecek kişiliğine sahip biriydi. Dolayısıyla sorularını cevaplarken iyice düşünmek gerekirdi.

-          Boteke, bunlar, Allah’ın bize verdiği hikmettir. Kitap ise peygamber efendimiz Allah’ın salat ve selamı O’nın üzerine olsun tarafından yazılmıştı. Bu sözlerin manasını Ufa’daki, Kazan’daki imamlar bilir. Allah’ın kulları olarak biz, itaat göztererek bu sözleri tekrarlamalıyız – diye molla sözlerini iyice seçerek konuştu.

Botpay Amcaya cevap veren molla bıyıklarını kabartmıyor, nazik, yavan tatlı sesle konuşurdu. Bu konuşmaları izlerken nefeslerimiz kesilirdi. Sert ve acımaz hocanın Botpay Amcanın karşısında yaramazlıkta yakalanmış bir çocuk gibi cesaretini kaybedip duraksayarak konuştuğunu görmek bize heyecen verirdi.

İtaat göstermek gerekmesi konusunda mollanın sözlerini kulak arkasına atan Botpay Amca: “Öğrenim bu mudur? Millet buna dil kırması adını boş boşuna vermemiş. “An-en-on” diye ezberseler yetmez mi? Şu alifki-kusin’lere ne gerek var, Allah aşkına! Haftaya yine gelirim. Öğrencilerin aynı saçmalıklarını tekrarlıyor olursa oğlumu okuldan alırım.” diye mollaya nasihatleri vererek söyledi.

Ardından bir hafta ve birkaç hafta daha geçti. Biz “alifki-kusin, alifki-kutir” diye okumaya devam ediyorduk ve Botpay Amcamın oğlu bizimle beraber okuyordu.

 

Bazen anne babasını görmeye Botpay Amcanın kızı Batima gelirdi. Diğer aula gelin gitti.

Batima güzel sayılmazdı, fakat aklımda hareketli, heyecan dolu, zarif, ince, alımlı biri olarak kaldı. Kişiliğinde en çok şaşırdığım şey bağımsızlık duygusu idi. Zira eski ve kökünlü bir aulda büyümüş bir kadın için nadir özellikti.

Batima’nın çocukları yoktu. Hatırladığım kadar küçükken yanından ayrılmazdık. O da hep bizimle ilgilenirdi. Yaralarımızı temizlerdi. Kavga ettiğimizde bizi barıştırırdı. Zira sözlerine kimse direnemezdi. Dayak yemiş olanlarını tesilli eder, suçlu olanları ise azarlardı.

Batima’nın ziyaretleri, sürdüğümüz yaşamının monotonluğu bozardı. Bunun sebebi çocuklarla vakit geçirmeyi sevdiğini değildi.

Dombrayı eline alır almaz hepimiz çoktan bildiğimiz türküleri ilk kez dinliyormuş gibi olurduk.

            Dombra eşleğinde türkü söylerdi. Güçlü, kadife gibi içinden gelen sesini şu anda bile işitebiliyorum. Gözlerimi yummup hatıralar dşyarına dalıyorum. Hatıralarım, Kojabay Gölünün kamış ile söğüt kaplı kıyılarına beni götürüyor. Batan güneşin koyu kırmızılara boyattığı gökyüzünün gölünün suyularıyla kavuştuğunu hatırlıyorum.

Batima dombrayı, Botpay Amca ise kobız çalardı. Baba kız dışında aramızdan kimse uyum sağlayarak bu iki çalgıyı çalmayı bilmezdi. Batima, gölün kıyısında yalnız oturuyormuş gibi dombırayı çalardı. Oysa, etrafında yazı geçirmek üzere aynı yaylaya göç etmiş diğer aullardan insanlar toplanırdı.

Havada bir şeyler daha hissediyorum: marifetinden etkilenmiş kalabalığın güzel heyecanı Batima’ya, Batima’dan parmaklarından ise dombraya geçerdi. Genç kız içinden parlıyordu. Güneş battı, gölün suları karardı ve kenarındaki kamış uğuluyordu.

Sanırım o zamanlarda bir başkasının yeteneği ile başarısı karşıdakini üzebildiğini, kırabildiğini öğrendim. Seyirciler arasında diğer müzisyenler – daha doğrusu kendisine müzisyen diyenler – bulunurdu. Onların ellerinde dombra sıkıcı zangırdanırdı. Bazıları, istihfaf dolu yüzüyle işkilli bakarak dinlerdi. Daha dürüst olanların yüzlerinde küçülme, içi boş, değerini kaybetme duyguları okunabilirdi.

Batima dombra çalmayı bitirince “İşte Botpay’ın kızı olduğunu hemen anlaşılıyor!” diye bir ses, oluşan sessizliği bıçak gibi kesti. Bu durumlarda Botpay Amca gurur duyarak etrafa bakardı. Çadırı, sihirli kutu gibi insanları çekerdi. Batima, dombra eşliğinde Akan Seri, Bircan’ın[4] şiirlerini okur, Sarı Arka’nın[5] bazen hüzünlü ile kederli, bazen heyecanlı, uzun yola koyulmasına kışkırtan şarkıları söylerdi. Botpay Amcaya bir uğraşımızı daha borçluyorduk. O devirde Kazan, Ufa ile Taşkent’te yayımlanan destanlar bize gelirdi. Gelen kitapları seven ve sevmeyenler de vardı. Kimi insanlar basit “Sal-sal” başlıklı destanlara hayran duyardı. Yavan tatlı bir edayla Peygamber efendimizin ashabı Hz. Ali’nin seferleri övülerek dile getiridi. Hz.Muhammed’in kızıyla evlenen Ali, Hz.Muhammed’in damadı olarak ailesine girmişti. Okur kitlesine özellikle hazırlanmış bu destanın yazarlarına göre Ali hakkında tatlı sözler, aklı ile yiğitliğinin övütülmesi insanın inancını beslenir, güçlendirirdi.

Oysa, Botpay Amca bu acemice hazırlanmış hikayeleri yemezdi. “Kız-Jibek”, “Kozı-Korpeş”, “Köroğlu destanları sevdiği, saygı duyduğu eserleriydi. Bunların dışındaki destanları ezberlemek son derece gereksiz vakit kaybı olarak gözüne gelirdi.

Botpay Amca sırdan, bildiğimiz edayla şiir okumazdı. Bildiği şiirleri kendi edasıyla anlatırdı. Anlatırken baş kahramanlarının hareketlerini açıklar, değerlendirir, kendi düşüncelerini paylaşırdı. “Kozı-Korpeş” destanını anlatırken aniden fırlayıp ayağa kalkar, birbirine aşık iki insanın mutlu olmasını engelleyen hain Kodar’ı yerden yere vuruyor, sövüyordu.

“Kız-Jıbek” destanına gelince anlatırken arada bir sözünü kesiyor ve öfkeyle şunları dile getiriyor:

-          İşte doğrusunu bilmeyen türlü cahiller, mollalarla hocalar her şeyi alt üst edip karıştırdılar! Önceden halkın bildiği bu hali varmış destanın. Şimdi size söyleyeceğim...

Söylerken de düzeltmeler yapar veya nutuk nasihat verirdi.

“Kız-Jıbek”... İşte dul kalmış genç kadın dul kalan kadının rahmetli kocasının kardeşlerinden biriyle evlenmek gerektiği adetini sert, alay edici tavırla reddediyor. Jıbek, kocası Tolegen’in arkasından daha gözyaşlarını dökemedi ki kardeşi Sazınbay yanına geldi. İsteklerini reddedip ona şöyle cevap verir:

Ah, zavallı çocuk!

Ağabeyinin başına çektiği yorgan altına

Seni iten ne ki?

Botpay Amca, bu sözlerin örttükleri acıları herkesin anlayabilmesi, hissedebilmesi için onları yavaş yavaş söylerdi. Dinleyiciler arasında rahmetli ağabeyi veya kardeşinin hanımlarıyla evlenmiş olanlar mevcut olduğunda sözünü keserek onlara hitap ederdi:

-          Ahlaksızlar, sizin hakkınızda güzel Jıbek konuşuyor!

Utandığından yüzleri kızarmış, dudaklarına şaşkın gülümseme gelirdi.

Bu ara Botpay Amcanın sözlerinden etkileyerek bu dünyaya gözlerini yummuş kocasının kucağında uyumayı daha unutmamış kadından ayrılan erkekleri öğrnek gösterebilseydim galiba iyi olurdu... Ama, maalesef, böyle örnekler mevcut değildi. Botpay Amca, hikayeyi sonuna kadar anlatır, herkes ayağa kalkıp evlerine dönüp günlük hayatına dalardı.

Buna rağmen Botpay Amca ile Batima insanın sanattan ne kadar etkilenebileceğini gösterdiler. Kojabay Gölünün kenarında veya Botpay Amcanın yurdun etrafında toplayan insanlar daha iyi, daha temiz kalpli oluverirdi. Dombra ile kobız seyircilerin hayata bakış açılarını değiştiremezse bile kavga edip bozuşan birbirine küs olan iki düşmanı yan yana oturtabilirdi...

Sanat hâkimiyetinin vali, hâkim veya son koyunuzu alabilecek kadar acımasız vergi toplayıcısının hakimiyeti ile hiçbir alakası yoktu.

 

Molladan ders almaya başlayalı üç sene geçti. Arapça gramerini öğrendim. Artık  destanları okuyabilirdim. Okuduklarımı da Botpay Amcanın anlattıklarıyla mukayese edebilirdim. Hikâye ve destanların bazı parçaları ezbere söyleyebiliyordum lâkin herkesin önünde bunu yapmaya cesaret etmiyordum.

Babamın işleri düzeldi. At sürüsünü alamadık ama şimdiki zamanda sünnet ettiriliyor olsaydık hepimize birer at verilirdi. Yeni gömleklerimiz oluyor, yoksul olmadığımızı göstermek amaçla mollaya her Perşembe günü ikişer değil üçer kuruş para verirdik.

Babam “İşte ben bunu demiyor muydum?” edasıyla etrafa bakar, annem ise ağır ağır soluk alırdı. Yaşanan bolluğun arkasından nelerin geleceğini iyi bilirdi. Maalesef kara kara düşüncelerini gerçek oldu.

Domuz yılına girdik. O sene otlakların donması dolayısıyla birçok hayvanımızı kaybettik. Hayvanların ölümüne anlamına gelen “cut” işlediğimiz günahların cezası olarak bize verildiğini söylenirdi.

- Günahlar için değil, tembel ile kalın kafalı olduğumuz için bu ceza başımıza geldi diye vurguluyordu Botpay Amca.

Millet, beline kadar ulaşan göl sularında durarak kamışları biçen Botpay Amcanın sözlerine gülüyordu. Bozkır kültürümüzde “son gülen iyi güler” atasözü mevcut değildi. Son gülen ise yine Botpay Amcamız çıktı.

Daha sonra o günleri hatırlarken belamızın sebebi kır tembelliği ile kaygısızlık, kumıs ile beşparmak idi. Biz, yoksullar, bizden zengin olan akrabalarımızdan örnek alarak yayladan dönmeyi geciktirdik. Oysa, akrabalarımız işçilere otları biçtirerek kuru ot yığmış. Kışlık otlaklara indiğimizde hayvanları beslemek için otların olmadığını fark ettik. Yaz güneşi ve sıcaklık otları yakmış. Hayvanlar da taze otları araken kalanları da ezmiş. Sonbahara yeni girdik ileride soğuk uzun Sibirya kışı vardı.

Derslere ara verildi. Mollaya ödenecek paramız kalmadı. Molla auldan ayrılıp gitti.

Ailemiz kalabalık bir aileydi. On altı kişiden sadece dördü çalışabilir durumundaydı. Geri kalan herkes, ya çocuk ya da yaşlı biri idi.

Kış geldi mi ailemizin üç yetişkini, ırgat çalışmaya gittiler. Koyunlarla keçiler, atlarımız açlıktan ölürdü. Bir şey yapmak elimizde değildi. Dışarıdan da bize yardım edebilecek kimse yoktu!

Açlık duygusu evimize hâkim olmuştu. Hâlâ açlık kelimesi duyduğumda babaannem ile torunlarının imajı gözümün önünde duruyor.

Dev soba kulübemizin yarısını kaplardı. Dökme demir kazanında su kaynıyor, kemikten çorba yapılıyor. Ölü hayvanların kemikleri, iyi günlerde sabun yapmak için buharlaştırdığımız kemik yağı dâhil her şeyi kazana atardık.  

Hamit, Sabit ve ben o yağları almaya alıştık: Kemikler kaynar suda kaynadıkça yağ damlaları kazanın kenarlarında toplanırdı. Büyüklerin kazana bakmadıkları veya kulübeden çıktıkları zaman bir anı değerlendirip o suyun üzerinde toplanan yağları önceden hazır tuttuğumuz kaşıklarla alırdık. Pişirilen yemeklerden yükselen buharın kulübede oluşturduğu âdeta yarı karanlık havası bize yardımcı oluyordu. Ceza korkusu bile bizi durduramıyordu. Elbette ki yakalansaydık fırça yerdik. Oysa, alabileceğimiz bir kaşık yağ en büyük cezaya değerdi.

Beyaz acı çay içerdik. Adaçayı bitkisinin yaprakları kaynatıyorduk. Yinede bu anı iple çekerdik. Zira çayın yanına kavrulmuş buğday veriliyordu. Babaannem büyüklere ikişer kaşık, çocuklara birer kaşık miktarda aramızda buğdayı paylaşırdı.

Meraklı bakışlarımız ananneminin ellerine üzerindeydi:

-          Neden sarsıyorsun kaşığı?

-          Doldur doldur kaşığı!

-          Sıra bana gelince kaşığı neredeyse yarı boş getiriyorsun...

Boğum boğum parmaklar, kime bir çimdik buğday ekleneceği, adalet adına kimin payından birkaç tohum silkileneceği çabuk karar veriyordu...

Biz, çocuklar, babaanneye daha yakın bir yere oturmaya, yaranmaya çalışırdık. Akşamleyin ise babaanne yatmadan önce sırtını kaşırdık. Karınlarımızın tok olması onun teveccühünü kazanıp kazanamayacağımıza bağlı olduğunu anladık.

Babaane birimize kızarsa bile karşısında usulca davranıp birkaç buğday tohumunu alabileceğimiz dedemiz, babamız vardı... Onlara yılışmak, dalkavukça bakmak, zamanında çay bardağını vermek, buğdayın dökülmemesine karşı uyarmak küçük numaralarımız bize birtakım tohum kazandırabilirdi.

Kış günleri devam ediyordu. Ailecek yemeğe toplandıkça ortam gerileme başladı. Büyüklerin bakışlarında kasvetli ilgisizlik, umursamazlık sezilmeye başladı. Zaman geçtikçe büyüklerimizin yanına gelip moralleri yerinde olduğu anlar azalıyordu.

Bazen, büyüklerimizden birine çay bardağını uzatırken sanki kazaen oluyormuş gibi kolunla buğdaylarına değdiğimizde “Yavaş, nereye çekiyorsun?” diye bağırışlarını duyardık. Koca eliyle, eline vurarak son tohumuna kadar tüm buğdayı alırdı.

Göğüs geçirip buğdaylarını yedi-sekiz parçaya bölüyorduk. Çayı doya doya içebilirdik. Semaver kaynar suyla doluydu.

Yemek az, insanların çok olduğu durumlarda anlaşmazlık ortaya çıkardı. Böyle durumlarda her insan diğerlerinden daha az yemek yediğini, payının eksik verildiğini düşünürdü. Açlığın acımasız, dehşetli tarafı şu ki, yakın insanları bile birbirinden uzaklaştırırdı. Birden evimizin ortamı bize dar olmaya başladı.

Babamın kardeşleri ayrı evlere çıkmaya karar verdiler. Bağlantılarımızın kopmasına bir olay ön geldi. Çay içtiğimizde bardağıma çay tanesi geldi. Kazak kültüründe çay tanesinin bardakta olması eve misafirin geleceğini demektir. Yaşadığımız o sert kış günlerinde bir de misafir eksikti.

Lakin ben, sevinçten budalaca bağırdım:

-          Bize Musa gelecek!

-          Hayır, Musa değil Boytan. Baksana kafasında eski püskü malaghai şapkası var – diye ağabeyim Sabit karşıma çıktı.

-          Hayır, Musa!

-          Hayır, Boytan!

Musa, babamın üçüncü kardeşinin hanımının babasıydı. Babamın ikinci kardeşinin hanımının babası olan Boytan’dan ona daha çok saygım vardı.

-           Bu evde kimse akrabalarıma beş kuruş saygı göstermiyor! Kimse gelmesini istemiyor! – diye tartışmamıza girerek babamızın kardeşlerinden biri söyledi.

-           Bana kalsa bu kadar açgözlü bir kayın pederden çoktan vazgeçirdim! – diye diğer kardeş söyledi.  

Tam bu sırada büyük kardeş, küçük kardeşinin kulağına yumruk attı...

Ardından kavga çıktı... Uzun duran karşılıklı suçlamalardan, serzenişlerden, tartışmalardan sonra kardeşler birbirinden farklı evlere çıkıp ayrılmaya karar verdiler. Bize bir koyun, boynuzu kırık olan kısır inek ve bir buçuk yıllık doru tay verildi. Tay haricinde ilkbahar gelmeden önce bize düşen diğer hayvanları kesip yedik.

Başka çaremiz kalmadı. Babam Hamit’i ardından da Sabit’i ırgat çalışmasına verdi.

Ardından bir sene sonra sıra bana geldi. Bin dokuz yüz on altıncı yılın yaz mevsiminde Kazakları savaş cephesinin ötesinde kalan ülke içindeki coğrafyalarda çalıştırmaya başladılar. Bize annemin kardeşi geldi.

Çalışmaya alındığını bize söyledi. Dolayısıyla hanımına ev işleriyle yardım edecek birine ihtiyaç duyduğunu söyledi. Zira iki küçük çocuklara bakan hanımı ev ve bahçe işlerinin altında tek başına kalkamazmış. Yaşadığı aula beni göndermek üzere babamları ikna etti.

Annem ile babam bir yabancı ailede çalışmaktan akrabanın evinde çalışmak daha iyi olacağını düşünerek gitmeme razı oldular. Böylece dayımla beraber Kustanay ilçesine gittik. Bu kadar uzaklara ilk defa gittim.

Orada, aullar Ubagan Nehrinin kıyılarında dururdu. Kışlaklar, her yerde olduğu gibi alçak, karanlık idi. İnsanların sürdükleri yaşam tarzı biraz farklıydı. Yazın yaylara çıkardı. Fakat uzaklara gitmezlerdi, tarımla uğraştıkları için kışlakların olduğu yerden beş kilometre geçmeyecek mesafeye giderlerdi.  Zira, tarlaların sürekli bakılmasına ihtiyacı vardı.

Nagaşi dediğimiz anne tarafından akrabalarımızın evine gönderildiğim sırada ürün kaldırma zamanı geldi. Dolayısıyla sabahtan akşama kadar tarlada çalışır, ekin demetleri yapmaya öğrenir, harman zamanında tahıl demetlerinin üzerinden döveni geçirmek için at sürerdim.

Tarla çalışmaları tamamlandığına rağmen istirahat vakti gelmedi.

Balık tutmak da bu soyun âdetleri arasına girerdi. Diğer gençler ile yetişkinler beraber kamıştan insan boyunun iki katı yüksekliğinde kalkanları yapıyordum. Nasıl yapılması gerektiğini bana gösterdiler: Sapın kalın ucuna diğer sapın ince ucu getiriliyor, arkasından da kalın sap koyuluyor ve böylece devam ediliyordu.

Nehir, iki parmak kalınlığında buzlarla kaplı idi. Nehrin bazı yerlerinde buzları kırarak kalkanları yerleştirdik. Dört veya beş yerde bırakılan geçişlerde sekiz şeklindeki tuzakları koyduk. Buna kaza (ölüm) denirdi. Balık, nehrin akışından veya tersinden gitse bile tuzağa yakalanırdı.

Şimdi nasıl bilmiyorum, ama o zamanlarda Ubagan Nehrinde çok balık vardı. Doya doya avla! Sudan çıkarılmış balıklar mezbuhare bir biçimde buzlara düşüyordu. Turna balığı, levrek, sazan, çapak balığı son nefesini verirken kuyruklarıyla buzlara vuruyordu. Özellikle de sazan balıkları acı kaderini kabul etmek istemeyince çırpınıp duruyordu. Er ya da geç onlar da son nefesini verip soğuk kış güneşinin ışığında pulları sanki buz su verilmiş Kavkasya kılıçları gibi gümüş parlıyordu.

Kışın ortasına geldiğimizdesatmak için de tedarik etmek için de yeterince balık avladık. Nihayet çalışmaya ara verebilirdik.

Yakındaki aulda iki sınıftan oluşan bir Rus okulu bulunuyordu. Aralık ayında, kurallara aykırı bir şekilde kırmızı burunlu öğretmen beni birinci sınıfa kabul etti. İsmini hatırlayamıyorum ama Aktyubinsk’in yakınlarından geldiğini hatırlıyorum. Bununla beraber okula kabul edilmem için altmış dört kilo balığın karşılığı olan 6 ruble tutarında verilen rüşveti de iyi hatırlıyorum. O balıkları, ayaz havasında nehrin buharla büründüğü, yükselen güneşin kırmızı olduğunda sabahın köründe topluyordum.

Kısa süre içerisinde kırmızı burunlu öğretmen görevinden atıldı. İşte o zaman Beket Utetleuov ile tanıştık. Şunu söyleyebilirim ki: O zamanlarda köydeki öğretmenlerin sayılacak kadar azken öğretmen olmak için yaratılmış insanlardan, bu kadar başarılı ve yetenekli öğretmenden ders almak büyük bir mutlutluk sayılırdı. Beket Hoca, öğretmenin cahil ve âdeta yabanıl aul çocuklarına okuma yazmayı öğretmekten dışında başka görevlere de sahip olduğunu düşünüyordu.

Zaman zaman dersten sonra öğretmenimiz, ufuklarımızı açan ilginç hikâyeleri anlatırdı. Ondan Krılov adlı yazarın eserlerini duyduk. Kendisinin tercüme ettiği Krılov’un masallarını bize okurdu. Kurnaz ve sinsi tilkinin kargayı kandırdığına, kagasından peyniri düşüreceği kadar onu övdüğüne hep beraber gülerdik. Beket Hoca, Abay ile Altınsarın’ın eserlerini bize tanıtırdı. Bazı şeyleri yaşımız küçük olduğu için unutulurdu. Ama birtakım şeyler aklımıza kaldı.

-           El sürerecğin her neyse ellerin temiz olmalı! Diye her defa ve değişik vesileyletekrar ve takrar söylüyordu Beket Hocamız. Biz de neredeyse her teneffüste ellerimizi yıkamaya giderdik.

Hocamızın kullandığı bu ifadenin daha derin bir anlama sahip olduğunuzamanla anladım. Beket Hoca, halk edebiyatına, destanlara karşı olan ilgimi fark edince bana kitaplar getirmeye başladı. Önce “Jıgan-tergen”[6] adlı kendi şiir kitabını bana verdi.

Şiirleri hoşuma gitti. Bazı mısraları aklımda tutarak sessizce tekrarlıyordum. Beket Hoca: “Tam olarak hangi kısmını beğendin?” diye sordu. Yüzüme renk geldi. Duraksayarak anlatmaya başladım yine de başarılı olamadım. Aklımdaki fikirlerimle düşünceleri dile getirmek için sözlerim yetmedi.

Hoca, üzerinde durmadı. “Şahmaran” destanını bana verdi. Okuyup daha sonra kendi sözlerimle anlatmamı istedi. Eser, tüm ilgimi aldı. Birkaç gün boyunca kendimi tamamıyla okumaya verip diğer çocuklarla koşuşaktan uzak kaldım. Yılan Kralının hikâyesini beni duygulandırdı. Zor duruma düşmüş birine karşı gösterdiği asillik beni hayret içinde bıraktı. Kitabın devamında yardım karşısında muhtaç olan kişinin kara nankörlüğü gösterdiğini, hainliğini görmek bana çok acılar tattı.

Düşüncelerimi Beket Hocaya anlatınca memnun kaldı. Başka hangi kitapların okuduğumu sorunca mollanın verdiği derslere katıldığım zamanlarda okuduğum destanları saydım.

Akşamlardan birinde hocamıza misafir geldi. Beni çağırıp ezberlediğim destanlardan biri okumamı istedi. İlk başta heyecandan nefesim tutuldu. Bir kelime bile hatırlayamacağım gibi geldi bana. Sonra, destanın ilk mısrasını ardından da ikincisi, üçüncüsü ve aklıma gelince anlatmaya başladım... Okuduğum parçalar “Kız-Jıbek” destanından idi.

Misafirler, genç okuyucunun marifetini övüyordu. Cahil millet, kitapta yazılan sözleri canlandırabilen her kişiye saygı değer bilgeye olarak bakardı.

İki sene mollanın derslerine katılmış benim için birinci sınıf dersleri kolay geldi. Bazı şeyleri okula yeni başladıkları arkadaşlarıma göre daha çabuk kaplardım. Oysa, üstünlüğünü görmek insanı şımartır. Üstelik yeni öğretmenin sempatisini kazandığımı fark ettim. Bana karşı iyi davranışını kötüye kullanarak okula girmeden daha bir ay geçmeyince kendisine “Muallim[7], birinci sınıfa ait kütapları bitirdim, artık ikinci sınıf kitaplarına başladım” diye söyledim.

Gösterdiğim bu mağrur öz güveni öğretmenimi şaşırttı. Lakin, hiçbir zaman bize karşı kaba olmadı.

-           Nasıl yani bitirdin? Diye sordu öğretmen.

-           Evet, inanın bana... Alfabe kitabını bitirdim. Toplama ile çıkarmayı da biliyorum! Şüpheniz varsa kontrol edebilirsiniz.

Sözlerimde bir gerçek vardı. Öğretmenimin el yazısını taklit ederek güzel ve diğer insanların anlayabilecek bir şekilde yazı yazmaya başladım. Tıpkı destan kitabı gibi alfabe kitabını baştan başa okuyup bitirdim..

Beket Hoca, kaşlarını çattı. Fakat aslında kızmayı bilmediğini hepimiz biliyorduk.

-           Gabit öğrenci ben, Beket Hoca senmişsin gibi konuşuyorsun. Öyle değil mi? Yanıma gelip başarını dile getirmenin yerinde benim senin başarılarını saymam daha doğru değil mi? Ne düşünüyorsun?

Bir şey düşünmüyordum. Utançtan yanıyordum. Beket Hoca, mahcubiyetimi aşmamı bekledi. Sonra da “İyi bir öğrencisin, iyi gidiyorsun. Lâkin, adam gibi insan olmak istiyorsan sürekli kendini geliştirmeye bakmalısın. Sirekli kendini yaptığımdan daha fazlasını yapabilirdim diye söyle.” şeklinde konuştu.

Rezil bir duruma düştüm. Susuyordum. Beket Hoca ise aramızda hiçbir şey olmamış gibi devam etti: Yarından sonra okulumuzu ve çalışmamızı denetim etmek üzere müfettişin gelmesini bekliyoruz. Müfettiş bey orta ve başarılı öğrencileri göstermemi rica etti. Hazır ol. Seni matematik dersinde soracağım.

Bana kalsaydı ezberlediğim şiirlerden bir parçayı okumayı tercih ederdim. O zamana kadar birkaç Rus şiirini de ezberledim. Ama yapacak bir şey yoktu. Matematik ise matematik. Hocanın dediği gibi “daha fazla yapabilirdim” düşünmem gerektiğini hatırladım. Yine de beni başarılı öğrenci olarak görmesini gururumu okşuyordu.

…Müfettişin vali kadar önemli bir kişinin olduğunu biliyorduk. Üst düze müdürler gibi üzerinde altın iple dikiş desenleri olan koyu mavi renginden üniformayı giyiyordu. Ayrıca, bıyıkları ve üçgen şeklinde sakalı vardı.

Müfettişin, sınıfa girince nazik bir sesle bizi selamladığına şaşırdım. Köyümüzde müdür geldim mi karşıdakilerle sesli bağırarak konuşmasına, talep sunmasına, kızıp kamçı calmasına alıştık. Bu müfettiş ise bambaşka dünyadan gelmiş gibi idi.

Sınıfımızın duvarlarına ağır, altın kaplama çerçevesinde kral ile kraliçenin resimleri asılı duruyordu. Müfettiş, kurallara gereğince resimde kim olduğunu bilip bilmediğimizi sordu. Soru sorulup sorulmaz cevap vermek üzere eller uzatıldı.

-           Çok iyi… Sen söyle – diye Musatay’a hitap etti. Musatay, cevabı herkesten daha iyi bildiğini göstermek isteğiyle neredeyse yerinde zıplıyordu.

Ne yazık ki, yabancı dilde uzun karışık üstelik de anlamı doğru düzgün bilmediğiniz cümleyi ezberlediğiniz durumda onu çabuk unutuverirsiniz. Musatay, çevik bir şekilde yerinden zıplayıp sıraların arasına girdi. Dik durarak cevap vermeye hazırlandı. Aniden duraksandı. Gösterdiği kendi cesaretinden şaşa kalmış gibi çekingen edayla “Bilmiyom” diye homurdandı.

Müfettiş bey hocamıza göz ucuyla baktı. Beket Hocanın yüzü kızardı.

-           O zaman sen söyle – diye döndü müfettiş bey sınıfta en büyük olan öğrenci, yirmi yaşındaki Jakıp’a. Jakıp sınıfın en sonunda oturuyor ve sıraya adeta zor sığıyordu.

Yerinden zar zor kalktı. Ağır nefes alarak “O adı ...” diye başladı Jakıp.

-           Onun adı – diye düzeltti müfettiş bey. Bu küçük düzeltmesi, Jakıp’ın cesareti kaybedip susmasına yeter idi.

Zavallı hocamızın gönlü çöktü. Sönmüş gözleri yardım arayıncasınna güvendiği öğrencilerinin oturduğu yerler dikildi. Düşüncelerini anlayıp sabırsızca elimi uzattım. Tıpkı az önce Musatay’ın olduğu gibi.

-           Peki, sen söyle – diye söyleyerek bana döndü müfettiş bey. Hantal Kazak delikanlıya tepeden bakıyormuş gibi duran duvardaki kadın resmini başıyla işaret etti.

Birinci sınıfta okuyordum. Oysa on dört yaşını dolduruyordum. Önceki öğrencilerin gibi benim de dilim tutulıyordu. Özellikle tüm Rusya’nın İmparatoriçesinin uzun ünvanının başından gelen “majeste” kelimesini söylemekte zorlanıyordum. Daha önce doğru söylediğim olmadığı için onu çabuk söyleyerek atlamayı istedim. Başardım ve uzun ünvanını bir nefeste söyledim.

Müfettiş’in memnun kaldığı belliydi. Beket Hocaya başı sallayıp yazı tahtasının yanına gelmemi işaret etti. Öarpım tablosunu adım gibi biliyordum. Dört öarpı sekiz, beş çarpı dokuz, sekiz çarpı yedi sorularına duraksamadan hızlı cevap verdim. Bana sorduğu iki problem de çözdüm.

Beket Hoca sanki kendine gelmeye başladı. Müfettiş beye bana Rusça’dan soru sormayı teklif etti. Krilov’un fabllarından birini okumamı istendi. “Kara-başlı iskete ile güvercin” mi “Maymun ile gözlük” fablını mı okuduğumu hatırlamıyorum.

Karabaşlı iskete tuzağa düştü,

Zavallı, çaresiz dört döndü,

Üstelik güvercin alay etti...

Bugünlerde bile bu fablı sonuna kadar rahat okuyabilmeme göre geçmişte kalmış o günlerde büyük ihtimalde onu okudum.

Sınıfımızda beş kız öğrenci vardı. Üçü, müfettişin gelmesinden korkusuyla o gün okula gelmedi. Sınıfta mevcut olan iki kızdan cesur olan kız bir şiir okudu. Ödül olarak müfettiş bey bana Lermontov’un kitabı, kıza ise Puşkin’in kitabı hediye etti. Dersten sonra sınıftan çıkarken kız, bana Puşkin’in kitabıyla vurdu. Bense ona Lermontov’un kitabıyla vurarak karşılık verdim.

Lermontov’un şiirlerinden bazılarını ezberledim. Oysa, şiirlerinin manasını zaman zaman kavramak bana zor gelirdi.

“İmparator”, “yelken”, “kaptan” sözcüklerin anlamlarını bilmiyordum. Mesela “Terek” şiirini bir türlü anlayamıyordum. Kazak dilinde “terek” titrek kavak demektir. Tereğin uluyabilmesi, kayalar arasında çılgın akmasına şaşırıyordu. Acaba “terek” rüzgar anlamına gelip gelmediğini düşünüyordum. Beket Hoca sağ olsun: Terek’inKavkasya’daki bir nehrin adı olduğunu bana açıkladı. Dağlarda sularını taşıyan azgın dere imiş.

Fabllara gelince çoğunu anlıyordum. Zira yazar kendisi fabllardan alınması gereken dersi açıklardı. Fablların kahramanları destanlarımızda karşımıza gelen ve kır kültürümüzde bilinmiş olan hayvanlar idi. Fablarda kimin iyi, kimin kötü olduğunu, kimi kınamak, kime gülmek, kime acımak gerektiğini kolay anlaşılırdı.

Müfettişin gitmesinden sonra dört gün geçince kaderimizi belirleyecek olay başımıza geldi.

- Özgürlük, Özgürlük! Çarlık bitti! Özgürlük! – diye bağırıyordu fırtına gibi sokaklardan dolaşan süvariler. Müjdeyi getirdikleri için uğradıkları evlerden suyünşi[8] istiyorlardı.

Çarlık dönemi bitmiş olabilirdi. Fakat bize ertesi sabah okula geldik. Sınıfa girer girmez imparator hazretlerinin resimlerin indirilmiş ve masaya yaslanmış olduğu gözümüze çarptı. Resimleri teneke tuvalları üzerinde yağlıboya resimleriymiş. Muhteşem gözüken altın kaplama çerçeveleri de ince tenekeden yapılmış idi.

- Bugün ders olmayacak! Madem herkese özgürlük verildiyse siz de çocuklar özgürsünüz. Bu ikisini ise (parmağın ucuyla imparatorun resimlere göstererek) aul sokaklarından istediğiniz kadar sürükleyebilirsiniz. İstediğinizi yapabilirsiniz! Tüm gücünüz ile çarlığın bittiğini, yerine özgürlüğün gelmesini bağırın! Nasılsa bağırmayı iyi biliyorsunuz. – diye parlak yüzüyle söyledi Beket Hoca. Ceketin üzerinde çiçek andıran kırmızı fiyonk vardı.

Bağırmayı biliyorduk. Bir yerden ip parçaları bulup çar ile çariçenin resimlerine bağlayıp akşama kadar köy sokaklarından sürükledik. Cümbür cemaatımız uzaktan duyuluyordu. İnsanlar bizi karşılamaya çıkardı. Kimileri, çar iktidarı yeniden eline alınca sağa sola ismini yerden yere vuranlara ne olacak düşüncesiyle hiçbir şey söylemeden olayları izliyorlardı.

Kimileri duygularını gizlemeden düşünceleri dile getiriyor, seviniyor, evlerine bizi çağırıp bir şeyler ikram ediyorlardı.

Daha önce çarın resmini görmeyen bir yaşlı Kazak teyzenin “Aman, nasıl da çirkin yüzü varmış! Şeytan, bir de şaşıdır!” diye şaşkın söylediğini hatırlıyorum.

Teyze, çarın şaşı olması Jakıp’ın resimden boyayı sildiğinden kaynakladığını aklına bile getiremezdi.

Sonunda resimleri sürüklemekten iyice yorulduk. Onları, Ubagan Nehrinin üzerindeki buzda açılmış deliğe sokup attık.

Yaz geldi.

Bu yaz benim için dönüm noktası idi. BeketUtetleulov, Presnogorkovskiy’de bulunan okula başarılarımı anlatan talep yazısını göndererek Rus okulunda eğitime devam etmem gerektiğini vurguladı.

Hikâyemin akışını durdurarak Beket Hoca hakkında birkaç söz söylemek isterdim.

Öğretmen okulunda eğitim almışnadir Kazaklardan idi. Mezun olduktan sonra şehirde kalma imkânını reddedip öğretmenlik yapmak üzere köye gitti. Özünün karışık ve eşsiz olduğunu tek kelimeyle betimleyecek olursam Beket Hocanın tek kelimeyle aydın olduğunu söylemem gerekir.  Onunla ilk karşılaştığımda öyle idi. Benden sonraki öğrenciler de onu öyle biri olarak tanırdı. Beket Utetleuov Kustanay’daki okullardan birinde edebiyat öğretmeni olarak uzun yıllar çalıştı. Şiir yazardı. Oysa, eserlerine oldukça titizlik gösterirdi. Hayat boyunca (Beket Hoca birkaç yıl önce bu dünyaya göz yumdu) tek bir kitabı yayımladı. Zamanın sınavından geçmiş bu kitabın Beket Hocanın ölümünden az önce ikinci baskısı çıktı.

Beket Hocanın nasıl bir insan olduğunu layık bir şekilde burada maalesef anlatamıyorum. Oysa, hayat boyunca öğretmen kelimesini onun ismine bağladığımı gururla söyleyebilirim. Nur içinde yatsın. Öğrencileri işini devam ettirsinler!

Peki şimdi bin dokuz yüz on sekiz yılına dönelim.

Presnogorkovskoye okuluna giriş sınavlarımda matematikten yüksek not almamın yanı sıra Rusça’dan aldığım nottan daha düşük olmazdı. Buna rağmen okula kabul edildim. Beket Hocanın sözüne güvenmişlerdir.

Aynı yılın sonbaharında komşu köyünde toy yapıldı.

Koncundan kalın keçe çorapların yükselen yepyeni deri çizmeleri giydim. Bu tür çizmeler saptama adını taşır. Gri astragan şapkayı burnuma kadar çektim. Paltomun hali beni en çok üzerdi. Tanıdığım bir Kazak kadın neredeyse bedava asker kaputundan bana palto dikti. İyi kalpli bir kadındı. Lâkin, o günkü halimi hatırladığımda iyi kalpliliğin terzilikle alakalı olmadığını anlıyorum. Palto giydiğimde kabarıp sırtımda kamburu oluşturuyor, ellerim olduğundan daha uzun gözüküyordu.

Toydehemşehrimin beni görüp tanıdığına şaşırdım. Sabit Mukanov adeta çekinerek benimle konuşmaya başladı. Benim görünüşüm mü yoksa içine kapalı bir insan olduğumu mu sokulgan kişiliğine sahip Sabit’i bu hale getirdi? Bilemiyorum. Geçmişi hatırldaık, güldük, gelecekle ilgili planlarımızdan biraz bahsettik.

Sabit, öğretmen kursuna katılmak için Omsk’a yol aldı. İlkbaharda yer alan fuarda hemşehirlerime at satmak için belge yazdığımla alakalı söylentilerin kulağına ulaştığına şaşırdım. Yaş olarak benden daha büyük ama okuma yazmayı bilmeyenler saygılarını göstererek bana kâtip diyorlardı. Benden yardım istediler bunun karşılığında üç ruble verdiler. O zaman için büyük para idi.

Sonbaharda yapılacak olan büyük fuarda çalışma imkânı olacağı için Sabit birkaç belge örneği vermemi rica etti. Ona koyu gri dondan atın satılmasının bir örnek belgesini verdim. Atın donunun mutlaka yazılması gerektiğinden uyardım. Ardından da Kazak ve Rus dillerinde at renklerinin listesini verdim: Burıl’ın kır, jıren’in al, kula’nın ahreç, sarı’nın kuyruk ile yelenin siyah doru don, kara don, şubar’ın alaca don, torı’nın doru anlamına geldiğini açıkladım. Üstelik, damga, dağ gibi atın olası özelliklerini yazdım.

İlkbahar fuarında Sabit’in verdiğim örneği değiştirmeden tıpatıp kullandığını duydum. Dolayısıyla hazırladığı betimleme belgelerinde tüm atlar kır donundan, “sağ kulağı yırtık, eyer takılan yerde kılı sıyırmış, yele ikiye ayrılmış” kalıbıyla tasvir edilmişti. Büyük baş hayvan ile koyunlara aynı belgeyi yazmıştı.

Böyle belgeleri verilen satılan hayvanların sahipleri daha sonra hangi zorlukları çektiğini düşünemiyorum bile. Pazarın kurnaz bekçileri bu durumdan yararlanabileceğini anladılar: Köylüleri hayvanın çalınmış olmasıyla suçlayarak iyi para aldıktan sonra rahat bırakırlardı.

Bu numarayı birçok kişiye çevirdiler. Belgelerin yazarı Sabit de oldukça zorluk çekmiş.

Babam Presnogorkovka’daki okulda eğitime devam etmeme razı oldu. Zira o zaman maddi durumu iyiydi. Oysa, Ruslardan bir odayı kiralamaya paramız yetmiyordu.

Köyünün kenarında oturan Sagandık’ın evine yerleştim. Yerli Kazakların büyük baş hayvanlarının çobanlığını yapıyordu. Uzun zaman ailesiyle beraber Presnogorkovka’da oturuyordu. Ailesinin kadınları satmak amaçlı gocuk dikiyor, kendisi de ayakkabıcılık yapıyor, odun ve kuru ot getiriyor, kışın donmuş nehirde delik açıyordu.

Rusça iyi bilirlerdi. Rusça’da telaffuzum zayif olduğundan dolayı onların yanında Rusça konuşmayı çekiniyordum. Sagındık’ın kardeşi Sızdık ile arkadaş olduk. Küçükken Rus okuluna gidiyordu. O zamanlarda “Kız-Jıbek” destanını Rusça harfleriyle kâğıda dökmüştü.

Sızdık’ın yanında kendimi rahat hissederken Salima ile Şayzat’ın yanında çekingen oluyordum. On dört ve on üç yaşına geldiler. O zamanki anlayışa göre artık çocuk değil genç kız sayılırdı. Bu ikisinin, küçücük göç köyünden büyük ilçeye gelen delikanlıyı zor duruma düşürmek hoşlarına gidiyordu.

Beketaganın bile kendimden iltifatlarda bulunabileceği kadar büyümüş ve okumuş bir delikanlının olabildiğimi düşünerek çekingen olmamı da bir şekilde halletmem gerektiğini düşündüm. Herhalde bu kızlar beni yemeyecek! Sivri dilli iki kız kardeşine Presnogorkovka’da doğmuş büyümüş çocuklardan daha kötü olmadığımı ispat etmek ilk işim oldu.

Yakında bunu gerçekleşmem için uygun zaman geldi. Okuldan eve dönüyordum. Gittiğim yol pazardan geçiyordu. Yaşı ilerlemiş Rus kadın “Elma, elma! İsteyenlere elma!” diye Rusça bağırıyordu. Arada sıra taradığım Rusça-Kazakça sözlüğünden ağaçlarda yetişen tatlı ve lezzetli meyveninelma adı taşıdığını biliyordum. Kelimenin anlamını bildiğim halde elmayı hiçbir zaman görmedim. Zira bizim memleketimizde elma yetiştirilmiyordu. Kadının karşısında durdum.

-           Tanesi iki kuruş. Bal gibi tatlı! – diye söyledi kadın.

On tane satın aldım. Meyveler, bir dokunuştan patlarcasına kadar olgun gözüküyordu. Elmaları koyacak bir sepetim olmadığı için meyveleri ceketle pantalonun ceplerine koydum.

Tüm dikkatimi toplayıp ağır yürüdüm. Ata ilk kez binip uzun yolculuk yaptıktan sonra garip yürüyen birini andırıyordum. Daha yoldayken ceplerimin yaş olmaya başladığını hissettim.

Şansıma da Sagindık’ın çadırına geldiğimde misafirler vardı.

Evin kızları Salima ile Şayzat semaverin iki tarafında oturup azametli bir tavırla misafirlere çay dolduruyordu. Sagindık itirazlarıma kulak asmadan beni sofraya oturttu. Bağdaş kurup yere oturan misafirler sıkışıp koşmada bana yer açtılar.

Çay kâsesini almak için elimi uzatır uzatmaz ceplerimde bir şeyin patlayıp onları ıslattığını hissettim. Pantalonumda koyu lekeler oluşuverdi. Ceketim ceplerine koyduğum elmaları sıkışık oturduğumuz için yanımda oturan komşular ezdiler.

Uzun uzun çay içiyorduk. İlk önce birbirine bütün haberlerin anlatılması gerekiyordu. İkincisi olarak ise Kazaklar, ekşi hamurdan yapılan ekmeği çok severler.

Sonunda misafirler merakını ve karnını doyurduğunda kızlar semaveri kaldırdı ve odun toplamaya gittiler. Ben de arkasından çadırdan çıktım. Zira Sagindık ile ev işlerinde yardım edeceğim konusunda anlaştık.

Çadırdan iyice uzaklaştığımızda tüm cesaretimi toplayıp kızlara aldığım hediyeleri cepten çıkarıp verdim:

-           Size elma aldım. Alınız. – diye homurdandım.

Salima, adeta ezilmiş “elma”yı eline aldı. Islak pantalonuma bakıp kendini tutamayınca gülmeye başladı. Şımarık, evin en küçük çocuğu olan Şayzatelimden kırmızı “meyve”leri alıp çadıra doğru koştu. Koşarken de şunu bağırıyordu:

- Anne! Anne! Şuna bak! Gabit bize nasıl bir hediye almış! Pazardan bize elma aldığını söyledi. Oysa domatesmiş! Domates!

İkisi de kahkahalar atarak gülüyordu.

İşte kızlara ilgi göstermek ilk (ama son değil) defa çalıştığımda rezil oldum. Presnogorkovsk ve yakınlarında yerlilerin domatese “elma” dediğini nereden bilebilirdim!

... Presnogorkovsk okulunda dört senem geçti. Orada okuduğum yıllarda bir adetimiz vardı: Sabahleyin dersler başlamadan önce dini fark edilmeksizin tüm öğrenciler büyük salonda toplanıp dua ederlerdi. Önümüzde zarif ipek kumaştan dikilmiş cüppe giymiş din hocamız papaz Malinovskiy dururdu. Yanında okulun müdürü Bay Mihaylov, diyakoz ve okulun öğretmenleri diziliyordu. “Göklerdeki Babamız, Adın kutsal kılınsın. Egemenliğin gelsin…” duasını okuyorduk. İkinci katta bulunan koca salonunun güm güm öten yankısı sözlerimizi tekrarlıyordu.

Papaz Malinovskiy’nin güçlü sesinden pencerelerin camları titriyordu. Kilise ve öğrencilerden oluşan “medeni” korosunun ruhu diyakoz papazın sözlerini ardından tekrarlıyordu. Diyakoz, yakışıklı bir genç idi. Kızlarımız seve seve müzik derslerine katılıyordu. O da, bir sanatçı olarak sadakatlığını önemseyerek derslerde tüm dikkatini kız öğrencilere veriyordu. Sanki sınıfta erkekler yokmuş.

Presnogorkovsk okulunda Rusça ve Rus edebiyatı derslerine büyük önem verildiği hoşuma gidiyordu. Öğretmenlerimiz, büyük hayata dalacağımız zaman edebiyat bilgilerinin bize yön göstereceğini düşünüyor olmalıydı. Aslında bu konuda oldukça haklı idiler.

Rusça’mın eksikleri gidermek için, kullandığım kelimelerin manasını anlayabilmem için ne kadar çalıştı, ne kadar gayret gösterdiler.

 “Saken değil soken, bukun değil bükün söylenir” diye iki sene boyunca devamlı bir şekilde konuşmamı düzeltmek için ne kadar sabır göstermeleri gerekiyordu.

Okuldaki öğretmenler, ileride hayatta geçimlerimizi sağlamak için bir meslek sahibi olmak imkânı bize sundular. İsteyenler, marangozluğu, ayakkanıcılığı, duvarcı işini, terziliği öğrenebilirdi.

Bin dokuz yüz yirmi birinci yılına kadar amiral Kalçak ile beraber son beyaz güçleri ülkenin topraklarına gömüldü. Buna rağmen maziyi canlandırılmasına inananlar mevcuttu. İlkbahar gelince Sovyet hükümetine karşı isyan çıktı. Bu durumda biz, silahı taşıyabilen dokuz öğrenci “Akmolinsk Vilayeti Güney Partizan Grubu” müfrezesine katıldık. Annovka adlı fakir bir Rus köyünden gelen DmitriyKovalyov müfrezenin başında duruyordu.

Beyaz hainlerin isyanı çabuk bastırıldı. Dolayısıyla üç ay sonra okula döndük. Herhalde gösterdiğimiz kahramanlık için sınavlardan muaf tutulduk. Sınav olmak yerine serbest konulu kompozisyon yazmamız gerek idi.

Okulumuzda Rus Dili ve Edebiyatı dersleri Silviya Mihaylovna verirdi. Kendisi Letonyalı veya Polonyalı idi. Güzel, genç bir kadındı. Birçok öğrencilerimizden ona aşık idi. Canlı gözleri soyumun tüm yazları geçirdiği Kocabay Gölünün suları kadar maviydi. At arabalarının çıngır çıngır çınlayan çıngırakları andıran sesi de çok güzeldi. Kompozisyon konuları bize sayarken bile sesini dinlemek kulağa hoş geliyordu. Oysa onlar, kaderimi belirleyecek kadar önemliydi. Silviya Mihaylovna “Kendiniz bir konuyu seçin... Mesela, bu ilkbahar günlerinde köylülerin buğday ektiklerini yazabilirsiniz. Ekmek yapılması için önemli buğday! Povoljye bölgesinde insanların açlıktan çile çektiklerini unutmayın. Birçok şehirlerde kişi başı ekmeğin sekizde birini hala veriyorlar. Bizim ilçemizde ise bazı insanların ambarları buğdayla doludur. Ekmek, kompozisyonlarınızın konularından biridir... İlkbahar fuarımız başladı. Bu da bir konu olabilir. Bazılarınız düşman ekibinin kaldırılması operasyonuna katıldı. Eminim ki seferden sonra anlatacakları var” şeklinde konuştu.

Sözü Kovalyon’un partizan ekibine gelince gururdan yüzüm parladığıma rağmen kompozisyonun konusu olarak “1921 Presnogorkovsk Fuarı” başlıklı konuyu seçtim. SilviyaMihaylovna’nın yazı tahtasına yazdığı bu başlığı olduğu gibi defterime yazdım.

Daha dün fuara gittim. Komik ile acı olayların yan yana gittiğini orada gördüm.

Fuar pazarlıksız olmaz. Satıcılar malını pahalıya satmaya, müşteriler ise ürünleri ucuza almaya çalışırlar. Farklı dil konuşanlar için ortak işaret sistemi vardı: Bir parmak işareti bir ruble anlamına, oynak işareti kuruş anlamına, yarı parmak işareti ise elli kuruş anlamına gelirdi.

-           Yirmi! – diye Rusça söylüyordu Rus köylüsü satıcının yüzüne iki defa on parmağını göstererek.

-           Yirmi! – diye Kazakça bağırıyordu Kazak satıcısı kızgınca başını sallayarak.

-           Daha ne istiyorsun ki! – diye şaşırıyordu Rus müşterisi. Kibrit, gaz yağı, gömlek ve elbisenin diktirilmesine lazim olan basma kumaşı ve özellikle çay satın almak ihtiyacı olmasaydı öküzünü satışa çıkarmaz olduğunu söylüyormuş gibi Kazak satıcı kızgın edayla başını sallayarak öküzünü okşuyordu.

-           Neyse, daha beş ruble üstüne vereyim – diye karar veriyordu Rus müşteri parmaklarla beş göstererek.

-           Beş mi? Yok, yok. Bir pud un üstüne ekle – diye inatla başını sallıyordu satıcı.

Kazak istediklerini anlatamıyor, Rus söylediklerini anlayamıyor. Şansızlığa yakınında bir tolmaç bile yoktu. Kazak el kol hareteiyle ekmek göstermeye çalıştı.

- Ya bir somun ekmek mi istiyorsun? – diye adeta kızgın bir sesle Rus müşteri.

Satıcı isterse bile unu göstererek anlatamaz. Anlaşamıdıkları için Rus müşteri Kazakça söverek, Kazak ise Rusça söverek ayrılıyorlar.

Yakınında Kazak köyünden gelen birkaç kişi hayranını gizlemeye çalışarak gri ata bakıyorlar. Ata binan kırmızı gömlekli Çingene atın dizginlerini çekti. Ata hayran bakan yedi kişi onar kelime söylediklerine karşı Çingene yedi yüz kelime döküyordu.

Kamçısı havada ısıklanıyordu. Çingene attan bir iner, bir biner. Her isteyene atına binmeyi teklif eder, bir kere atına binip inmek istemediğini derdi. Müşteri ile anlaşamadığından dolayı üzüntünü ve müşterinin ne kadar güzel bir atı kaçırdığını göstermek için hızlı bir şekilde tekrar ata binerdi.

- Bedava veriyorum! Neredeyse bedava veriyorum! Nasıl da yürüdüğüne bak istersen, canım! Hadi bin! Paraya ihtiyacım olmasaydı bu güzel atı hayatta satmazdım! – diye söylüyordu.

Yüzlerinde kuşkuların dolaştığı üç yiğit sırayla ata bindi. Yana çekilip uzun konuştuktan sonra biri parayı çıkardı. Beş, üç, bir ruble değerinde kağıtları sayıp Çingeneye uzattı. Çingene elinden sahibin eline at dizginlerini verdikten sonra kalabalıkta kayboldu.

Sagindık’tan bu hikayenin sonunu öğrendim. Zira atı alan arkadaşıymış: Akşama doğru atın ön ayağı zayıflamış. Sabaha karşı at yere çökmüş. Veterineri çağırmışlar. Veteriner de omuzları silkip fuara getirmeden önce ata vodka içirdiğini söylemiş. Etkisi geçince hayvan zayıflamış. Yeni sahibi bu ata gerçekyen binmeyi düşündüğü halde her seferinde ona vodka içirmek gerektiğini söylemiş.

Kandırılmış şaşkın müşteri fuarda dolaşıp siyah sakallı, kırmızı gömlekli, elinde kamçı olan adamı durmadan soruyordu.

Böylece, bu hatıra ve izlenimlerden ibaret olan kompozisyonum defterimde on sayfayı kapladı.

Bir iki gün sonra sınnıfça öğretmenler odasının önünde toplandık. Birer kişi içeri alınıyorduk. Diğer öğrencilerden yaş olarak daha büyük dokuz kişiydik. Sekiz kişi mezuniyetini tasdik eden belgelerle öğretmen odasından çıktı.

Öğretmenler odasındaki heyecanlı tartışmaya kulak verdim. Genelde sesli konuşan SilviyaMihaylovnabuı sefer adeta kızgın ve üzgün bir edayla alçak sesle konuşuyordu. Belliydi ki üzerinde durduğu bir şeyi diğer öğretmenler kabul etmediler. Bir cümlesini net duyabildim: “İşte ben bunu demiyor muyum!”

Arkadaşlarım mezuniyet belgelerini buruşturmamak veya kaybetmemek korkusuyla üzerine tüm dikkatini vererek ellerinde tutuyordu. Üzgün bakışlarını bana yönlendirdi. Oysa işimin uzun süreceğini anlayınca sırtlarını dönüp yanımdan ayrıldılar.

Öğretmenler odasının kapısında yaklaşık bir buçuk saat geçirdim. Sonunda kapı açıldı. Yüzü kırmızı, heyecan dolu SilviyaMihaylovnaiçiriye girmemi söyledi. Halim ölü ile canlı arasındaydı. Okul müdürü, kompozisyonumun sayfalarını karıştırıyordu. Sanki “Görüyor musun?” diye söylemek istercesine bana sitemli bakıyordu.

Evet, görüyordum... Mavi kalemle yazdığım mısralar SilviyaMihaylovna’nın kırmızı kalemiyle çiziliydi. Belli ki yazarken çok hata yapmışım. Defterim adeta savaş cephesini andırıyordu. Tüm kurallara aykırı olarak kullandığım ortaç ile ulaçları, fiillerin kip ve çekim ekleri fuarın ortasında bırakılmış at arabaları kadar birbirine alakasız idi.

- Yüz elli! On sayfada yüz elli hata yapmışsın! – diye bağırdı okul müdürü.

Moralim bozuldu. Ne yapmalıydım? Okulda bir sene daha mı kalmalı yoksa her şeyi bırakıp okuldan ayrılmalı mıydım? Kara düşüncelere daldığımda okul müdürü defterin son sayfasını açtı.

İnanılması zor ama, defterimin son sayfasında kırmızı kalemle altı çizili yüksek not yazılıydı. Gözlerimi yummup açtım.

Okul müdürü gülümsedi.

-           Evet, doğru gördün... SilviyaMihaylovna’ya teşekkür borçluyorsun. İleride büyük yazar olacağını bize inandırdı.

SilviyaMihaylovna, masasında oturarak müdüre muzaffer bir edayla, bana dönüp dost bir edayla gülümsedi. Böylece geleceğimden ilk bahsedildi. Oysa, o zamanlarda yazar olmayı düşünmüyordum. En büyük isteğim kendi köyüme dönmek, gördüğüm yenilikleri orada uygulamak idi. Duyduğum kadarıyla beyler yeni şartlara çabuk alışmışlar.

Bin dokuz yüz yirmi birinci yılın yaz mevsiminde memlekete döndüm. Birkaç yıln önce buradan ayrılan çocukla hiç bir alakam yoktu. Büyüdüm mü? Evet, büyüdüm... Çok mu gördüm? Evet, çok gördüm... Gölün kenarına oturdum. Suların ayna gibi yüzeyinde hahalime bakarak böylece kendi kendime konuşuyordum.

Gerçekten değişmişim. “Sovyet öğretmeni” YesımDosbolov’un benimle eşit biriyle olarak konuşmasından bunu anladım.

Karşıdan bakılırsa kavga ediyormuşuz gibi gelebilirdi: Yerden fırlıyor, bağırıyor, ellerimizi kollarımızı sallıyorduk.

Aslında fikirlerimiz aynıydı. Mevcut durumun devam edemeyeceğinden bahsediyorduk. İlçedeki meclis, köydeki muhtarlık hala beylerin elindeydi.Doğrudan orada görev almadıklarına rağmen istediklerini dile getiren ve iradelerine tamamen bağlı olan kişilerin yardımıyla dolaylı bir şekilde hareket ediyorlardı. Gazeteciler, bu insanları“yalancı aktivist” olarak adlandırıyordu. İşin doğrusu, beylerin yardakçı, uşaklarından başka bir şey değillerdi.

Günlerden bir gün Yesım, ben ve fikirlerimizi paylaşan daha üç genç İlçe Devrim Komitesinin bulunduğu köye gittik.

Komitenin başkanı beylerden birinin oğluydu. Komitenin üyelerinin hepsi soylu güçlü soyların temsilcileriydi. İlçe durumunu masaya yatırmak için meclisin toplanmasını talep ettik. İlçe Devrim Komitesi Başkanı başını sallayıp kalktı. Yakında döneceğini söyleyip odasından çıktı.

-           Ya çekilmek istemeyeceklerse? – diye kendi kendine konuştu Yesım.

-           Ne demek istemeyecekler! Halka her şeyi açıklarız, halk onlara sözünü dinletecek! Benim Bars Yılı içerisinde doğmuş olduğumu unutma! –diye emin bakışlarımı  tüfeğime yönlendirdim. Sözlerimize karşı direnecek olanların olup olmadığını aracasına etrafa baktım. Bu sırada komite başkanı döndü. 

-           İnsanları toplamak uzun süreyi alır. Kimileri yaylara çıktı, kimileri hala kışlık yerlerinde duruyor... Uğraşacak kendi işleri çoktur. En iyisi, biz kendimiz mevcut durumun çözüm yoluna bakalım. Bizi işten çekmek istiyorsanız, hadi buyrunuz. Biz kendi isteğimizle gidiyoruz. Buyrun yerimizi alın. – diye söyledi.

Herhalde halkın karşısında bu hususları görüşmek, tartışmak, haklı suçlamaları reddetmek istemediler. Gürültünün çıkmasını istemedilerdir.

Böylece, yarım saat içerisinde ilçemizin İlçe Devrim Komitesi Başkanı, sekreteri, askerlik şübesi başkanı, milli eğitim müdürü görevinden alındı. Onların üstledikleri görevleri aramızda paylaşmaya başladık. Okulda partizanlarla sefere çıktığımdan sonra silaha karşı özel ilgim ortaya çıktı. Belimde kılıç, sırtımda tüfek, en iyisi toplu tabancadır!

Mücadele konusunda en tecrübeli olduğum için askerlik şübesi başkanı görevi bana verildi.

İl merkezi, yaptığımız kanunsuzluk ve keyfilik için bizi cezalandırmadı. Aksine görevlere atınmamız onaylanmıştı. İlk kararımız, ilçemizin merkezi öbür köye taşıntmak oldu. Bu kararımız da onaylandı. Yesım aldığımız kararı çok güzel bir şekilde açıkladı: Önceki yerde eski yetkililerin yardımcı ile yardakçılarının sayısı çoktu. Yeni yerde halkla iletişim kurmamız daha kolay olacaktı.

Eski adetlere alışmış köyümüz yenilikleri zor kabul ediyordu. Komşu köyünden Omar adlı yaşlı bir amcayla konuşmamı hatırlıyorum:

-           Kimsin, oğlum? Hangi soydan geliyorsun? – diye her seferinde bana soruyordu. Cevaplarımı dikkatlice dinledikten sonra sorgulamaya devam ediyordu:

-           Ah, evet, hatırladım seni. Hala eski görevi mi üstleniyorsun?

-           Evet, Omeke.

-           Peki, şimsi polis kimdir? – diye ilçenin başkanı kastediyordu.

-           Bildiğiniz genç yiğit.

-           Allah’a şükür... Pekiпотребкооперации başkanı kimdir? – diye ilçenin ikinci büyük insanı sordu.

-           Tanırsınız onu, Omeke. Uzun oylu bir genç adamdır...

-           Demek ki bir değişiklik yok. Peki, Allah’a şükür.

Bu şekilde geçen konuşmalarımız her seferde tekrarlanıyordu. Omar amca, bana farklı soru sormadı. Polis iktidar, hükümet demek, kooperatif ise dükkan demek olduğunu biliyordu. Dolayısıyla hükümetten uzak, dükkana yakın olmak gerekiyordu... Sorduğu görevleri tanıdığı, alışık olduğu insanların üstlenmesi iyiydi.

Dokuz ay sonra ilçelerde askerlik şübesi başkanlığı ortadan kaldırılınca ve dolaysıyla görevimden atılınca üzüldüm. Bu olay olmasaydı kim birlir belki de orgeneral olurdum.

O günlerde tüfeği bırakmak düşüncesi kafama sığmadığı için polis müdür yardımcısı görevini üstlemeye gittim. Köylerde bana orınbasar[9]Gabit derlerdi.

Zaman ilerleyince Beket Hocanın sözlerini, nutukla nasihatleri sık sık aklıma gelirdi. SilviyaMihaylovna’nın yazar olmamla alakalı sözlerini hatırladım. Oysa, öykülerin yerinde protokolleri yazıyordum: Aldan Köyünden çalınan Muhamedcan’ın atı, Presnovka’da bulundu. Atın yeni sahibi Tuleu atı satın aldığını iddia etti.  Yazıyı bitirdikten sonra araştırmaya başlardım. Lakin, bu işin geçeci olduğunu, ileride karşımda yeni ufukların açılacağını bilirdim.

Bin dokuz yüz yirmi üç yılının yaz ortasında Sabit Mukanov memlekete ziyarete gelince buluştuk. Onun Oriyenburg’a yerleştiğini öğrendim. Orada meslek fakültesinde okuyormuş. Eskiden yüksek eğitim alma şansı olmayanları meslek fakültesine alırlardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse Sabit’i gıpta ediyordum. Zira 1918 yılından beri büyük şehirlerde yaşar, dolayısıyla görüş ufuğu benimkinden daha genişti. Ülkede mevcut durumdan, Kazakistan’ın geleceğinden, uluslararası ilişkilerden rahat bahsedebiliyordu. Zira olayların meydana geldiği yerde cumhuriyetin hükümetinin bulunduğu Orenburg’da oturuyordu. Milli Komiserleri Konseyi başkanı, devrimci şair SakenSeyfullin’in evinde oturuyordu. SakenSeyfullin, genç sanatçılara destek eli uzatırdı. Milli Komiserleri Konseyi başkanı SakenSeyfullin, çağdaş Kazak edebiyatının yapı taşı atan yüce sanatçıdır. Şiirleri imzaladığı kararnamelerinden daha hızlı halkımızın ellerine ulaşırdı.

- Hadi, Orenburg’a beraber gidelim! Burada ne işin var! – diye söylüyordu Sabit. Bunu söylerken tanıştığı insanları, katıldığı görüşmeleri, şiirlerini anlatırdı.

Sözlerini verimli toprağa düşüyordu. Büyük şehrin öğrenci kalabalığı arasında gördüklerimi anlatırken kendimi hayal ediyordum.

- Hadi gidelim! – diye günlerden bir gün Sabit’e dedim.

Canım köyümün kulübeleri arkamda kaldı. Gözümden kaybolacağa kadar gittikçe küçülüyordu. Atım uzun yola çıktığımızı anlayınca sanki daha keyifli yürümeye başladı. Petropavlovsk’a ulaştığımızda en az üç kere beni ölümden kurtaran atımı bırakmak zorunda kaldım. Kervansarayın avlusundan ayrıldığı zaman sanki bir daha görüşemeyeceğimizi anlıyormuş gibi hüzünlü bakıyordu. Atım kırmızı renginden, alnında yıldızı andıran şeklinde beyaz leke vardı.

Orenburg’a geldiğimiz zaman Sabit, beni diren Bay Seyfullin’in evine götürdü. Etrafında o kadar çok genç sanatçı vardı ki daha iki şairin gelmesi ustayı şaşırtmadı.

Saken beyi neredeyse görmedik. Uzun seyahatlerinden Orenburg’a döndüğü zaman Milli Komiserler Konseyinde gece gündüz çalışırdı. Ayrıca, Kazak dilinde yayımlanan “Enbekşi Kazak” gazetesinde yayın yönetmeni görevini üstleniyordu. Bugünlerde bu gazete “Sosyalistik Kazakistan” başlığı altında çıkıyor.

Kendisi yanımızda olmayınca şiirleri bize yetiyordu. Eserlerinde rüzgarla yarışan at, hüzünlü dombradan kırlardan ok gibi hızlı geçen trene kadar zamanla devrimin simgesi olan imajlar mevcuttu.

Şiir okumak için günlerce oturduğumuz Seyfullin’in dairesinin darıcık yarı karanlık odasının tek penceresi verandaya bakıyordu. Odanın karanlık olması işimizi kolaylaştırıyordu: Temizlik konusunda fazla çaba göstermemiz gerekmiyordu. Temizlik konusunda ikimiz rahat davranıyorduk.

Odamızın dört köşesi izmaritlerle doluydu. Özellikle onları atmıyorduk. Gece elimizdeki tütün biterse köşelerdeki sigara izmaritleri içebilirdik. Böylece, biraz dağınık olmamız faydalı olabileceğini gördük. Tek kişilik demir yatağında uyuyorduk. Yatağın tel ağı yırtık pırtık için birkaç yaprak kaplamaüzerine koyduk.

Zaman zaman gecenin ortasında sessizce söylenen sövgü eşliğinde çatırtılar duyulurdu. Yatağın üzerine atılan kaplama yaprakları kırılınca yere çökülüyorduk. İster istemez ayağa kalkıp acelelikle yatağımızı merametlemeliydik. Sonra tekrar uykuya dalardık. Sabit, devam eden çatırtı patırtıları fark etmeden hemen uyuya kalırdı.

Elbette ki, yatağı doru düzgün bir şekilde tamir etseydik iyi olurdu. Ama bu konuda sorumluluğu birbirimizin üzerine atarak tamir görevininbaşkasına düşmüş olmasını düşünüyorduk. Böylece, yatağı kırık küçük odada altı ay kaldık.

Sabit, kendini şiir yazmaya verdi. Tüm gücünü sanata verince başka hiçbir uğraşa vakti kalmıyordu. Aklına gelen her başarılı kafiyeye sevinirdi. Ders kitaplarından bakışlarımı ayrılarak ona dilizdim. SilviyaMihaylovna’nıngelecekte yazar olacağımı söylediğinde bir hayrı varmıdır sorusu aklıma geldi. Acaba beni de ilham çileleri bekliyor mu? Bir tek kelime için bunca zaman çile çekmeye dayanabilir miydim? Sanki seni ayaktan düşüreceği kadar koskoca yükü sırtında taşıyormuşum.

Sabit’in şiir denemeleri Orenburg’da geçirdiğim ilk kış mevsimde bana iyi geldi. Şiirlerini gazete ile dergilerde yayımlayan Sabit bunun için para alıyordu. Benim de şiir yazmam gerektiğini tutturuyordu. Oysa ben cesaret edemiyordum. O zaman Sabit, tercüme edilmesi için Rusça yazılan kararname, direktif, raporları getirmeye başladı.

Resmi belegelerin tercümesi oldukça zayıf idi. O zamanlarda bu belgelerin yaklaşık anlamını aktarılıyordu. Dolayısıyla halk çoğu zaman hiçbir şeyi anlayamıyordu.

Bu işin gelişmesine katkı sağladığımı itiraf etmeliyim. Öyle ya da böyle Sabit’in şiir için aldığı para ile tercümeler için kazandığım parayla gayet güzeş geçinebilirdik. Lakin, ikimiz de para biriktirmeyi bilmediğimiz için sık sık aç kalırdık.

Sabit, meslek fakültesine benden bir sene önce girmişti. Ben hazırlığı okurken o, ikinci sınıf öğrencisiydi. Oysa, ikinci semesterde beraber birinci sınıfta okuduk. Başarıyı gösterdiğim için vaktinden önce birinci sınıfa alındım. Sabit ise birtakım takıldığı ders olduğu için tekrar birinci sınıfa atıldı.

Fazla üzülmedi. “Bolşevikler, üzülmez ve zorlukların karşısında asla pes etmezler” ifadesiyle şiir yazmaya koyuldu. İlkbahara sınav zamanı gelince Sabit aniden eşyalarını toplayın gitti.

Tek başıma kaldığımda önceki gayretle ders çalışmıyordum. Ders çalışırken aklım başka yerdeydi: bambaşka dünyaya geçiyormuşum, sadece benim bildiğim olaylara dalıyormuşum. Bunun gibi anlarda insan, her şeyi unutabilir: Takıldığı dersleri, dünkü akşamdan beri bir lokmayı yemediğini, bir kız ile buluşacağını unutabilir.  

Puşkin’in şiir kitabını tararken duygularımı kanıt eden mısraları gördüm:

Şair, huzura kavuştuğu

Anları yaşadığı zaman olur,

Kutsal alevin ısıttığı ilham

Günlük koşuşmasının ağırlığı atar.

Sözcükler şiire dönüp

Nehir gibi akar,

Derin derin düşünceler

Canına, gönlüne hâkim olur.

Kuşku, çekingenlik, güçlerine inanç eksikliği gibi duyguları ilhamın bana gelmesini engelliyordu.

Oysa, meslek fakültesinin başarılı öğrencisi oldum. Edebiyat öğretmenimiz, Alman olan Karl Bezin tüm Almanların disiplinli olduğu bilindiğine rağmen dersin ortasında aniden Byron, Beranger, Puşkin, Lermontov, Blok, Goethe, Schiller, Heine’nin şiirlerini okumaya başlayabilirdi. Tüm öğrencilerin bundan hoşlanıp hoşlanmadığını bilmiyorum. Benim ise çok hoşuma gidiyordu. 

Karl Karloviç şiirle beraber mensur eserlere sevgimi büyüttü. Gogol, Gorkiy, JackLondon’un kitapları vazgeçilmez arkadaşlarım oldu. Kurnaz ve nazik Çiçikov, kavgacı Nozdreyev, Çelkaş, “Dehşet” öyküsünün kahramanı hareket etmeyen çocuk, Alaska Kid ile arkadaşı Kurz gibi kahramanlar, benim için aynı soruları soran hemşehrim Omar, Beket Utetleuov, Sivilya Mihaylovna, Botpay Amcamın kızı Batima kadar canlı ve gerçekçi oldu.

Çocukluğumdan beri içinde yaşadığım yaşam tarzı, beraber yaşadığım oynadığım insanlar, hayatımın ayrıntıları edebiyat eserlerine konu olabileceğinin farkına vardım. Keşke bozkır kültürü, yaşamını bizim kadar iyi bilen bir yazar olsaydı. Gençliğin öz güveni, edebiyat alanında adım atmakta, yaşamımız kaleme almakta beni kışkırtıyordu.

Elime kalem aldığımda boş kağıdın karşısında becereksiz olduğumu görmek korkusuyla onu hemen bırakıyordum.

Oysa, artık bir şeyler yapmalıydım. Kendi gölgesinden korkmama son vermek zamanı geldi. “Benden yazar mı olur?” diye kendi kendime söylüyordum. Meslek fakültesinden mezun olmama bir sene kaldığında “Yenbekşi Kazak” gazetesine uğradım. Bu sefer niyetim sadece tercüme için belge almakla sınırlı değildi.

O gün vidala çizmelerimi özellikle temizleyip boyadım. Her adım attığımda çizmelerim gıcırdıyordu. Askerlik şübesi başkanlığı zamanından alışkanlık olarak kalmış dize kadar geniş olan pantolon giyerdim. Kırmalı, kemer takılmasını gerektiren gömleği iyice ütüledim. O günlerde modayı takip eden herkes böyle gömleklerden giyerdi.

Galiba dış görünüşüm herkesi etkilemişti. Aktivist olduğumu sanıp bana gramer kurallarını sordular. İşte o zaman mollanın derslerinde ezberlediğim “alifsin-a, albasin-i, aliftur-o”lar işime yarardı. Zira başvurduğum gazete Arapça yayımlıyordu.  

Teknik sekreteri, kadroya dâhil edilmeme dair kararın kopyasını verirken tavsiyede bulundu:

-           Düzelticiolarak çalışmak iyi de, arkadaşların arasında edebiyat dergisi çalışanı olarak kendini tanıtsanız daha iyi olur. Hem de kulağa daha hoş gelir.

Verilen tavsiyeye uyarak hiçbir kelime kaleme almadan kendime edebiyat dergisi çalışanı diyordum.

Çevreme söylediğim konum er ya da geç beni yazmaya başlamayacağıma zorunlu kıldı. Gazetede öalışmaya başladığımda yazmak, mesleki zorunluk olduğunu anladım. Edebiyat alanında benden daha tecrübeli, daha başarılı, ününü kazanmış insanlarla yan yana çalışıyordum. BeimbetMaylina onlardan biriydi.

Kazak edebiyatının ilk gerçekçi eserleri onun kalemine ait idi. Şiir geleneğimizin kökenli olmasının yanı sıra nesir geleneğimzii sıfırdan geliştirmek gerekirdi. Devrimden iki sene önce Maylina’nın “Şuga’nın Anıtı” başlıklı hikayesi yayımlandı. Başarılı bir hikaye idi. Üzerinde çok kunuşulan, tartışılan bir hikayedir.

Maylin yazı kurulumuzda sorumlu sekreter görevini yapıyordu. O yıllarda Seyfullin yerinde çalışmaya başlayan yeni editör ya sürekli oturum ve toplantılara iştirak ediyor, ya uzun görevlendirmelerde bulunuyordu. Fiilen Beimbet gazeteyi yapıyordu.

Başkalarına yardım etmeye hazır, iyi kalpli, insanlara sıcak bakan Beimbet, özellikle acemilere kayıtsız kalmıyordu. Ancak hiç dayanamadığı özensizlik, tembellik ve sorumsuzluk ona öfke buhranını yaşatabilirdi.

Bir gece geç bir saatte (bunu iyi hatırlıyorum, ama aradan 40 seneden fazla zamanın geçtiğine inanamıyorum) gazete sayısının imzalandıktan sonra Maylin yazı kurulumuzun personelini kendi odasına çağırdı.      

Sorumlu sekreter, ay içinde hazırladığımız sayıları eleştiriyordu. O çalışmalarımızdan memnun kalmadı; kanaatince kötü yazıyorduk ve birçok hayatî soruyu anlayamıyorduk. O hem şube başkanları, hem yazarları fırçaladı.

O, makaleler, eleştiri yazılar dâhil olmak üzere eleştiri bölümünde yer alan malzemeler ve biblografyaları ayrıntılı olarak değerlendirdi. Tüm bu yazılarda başlangıç noktası olarak “Eleştiriyi yeni düzeye çıkarmadan önce, edebiyattaki gelişmelerle ilgilenmeye lüzum yok” diye tartışılmaz, ama aynı bir iddia alındı. Toplantıdan sonra yazarı kınamayı amaçlayan yarışmaya benzer bir süreç başladı. Eğer yazar, diyelim, çok okumuş ve geniş bilgili biri idiyse, o beyefendi ve feodal kökenli olmakla suçlanıyordu. Suçlayanlar da kendilerini hiçbir ispat bulmak zahmetine sokmuyorlardı. Yazarın eğitime ilişkin tecrübesizliği hissedildiğinde ise, fazla söz söylemeden ona câhil diyorlardı.

Ben oldukça rahat oturuyordum. Benim işim gramerdi; geçen ay bu alanda da hata neredeyse gözükmüyordu.

-- Bir şey daha… Her halde siz bunu dinlemekten yoruldunuz, ama ben konuşmaktan daha çok yoruldum! Çevirilerin kalitesi… Şimdi size okuyayım… -- dedi Maylin.

Düşüncelerime dalıp, okunan metine hemen kulak veremedim. Dikkatli dinlemeye başladığımda da küçük ve göze çarpmayan olmak arzusuna kapıldım. Beimbet başkası değil de benim çevirdiğim iki kararnameden birisini okuyordu.

-- Bir şey anladınız mı? – gazeteyi masaya geri koyarak sordu o.

Cevap gelmedi, çünkü metni anlamak onu tercüme eden biri için bile zordu.

-- Aullarda bunu nasıl anlayacaklar? Yoksa biz sigaranın sarılmasında kullanılmak üzere mi gazeteyi çıkarıyoruz?

Toplantımız gece saat 3 gibi bitti. Maylin yazarlara birçok taslak yazı dağıttı.

-- Çalışın, size 2 gün veriyorum. Süre bittiğinde bunun baskıya uygun bir şekilde verilmesi gerek. 

Herkes dağılmaya başladı, ben ise oda kapısında durakaldım. Az okumuş, özensiz olduğumdan ve yazı kurulunda başkasının yerini tuttuğumdan, Maylin bana hiçbir zaman görev vermeyecek diye karar verdim. Herhalde beni işten atacak. Şanslı olursam sevkiyatta çalışmaya başlayıp basımevine orijinal metinleri götürüp, basımevinden kolon provaları ve hazır sayfaları alacağım. Ne kadar iyi bir hediye yaptım kendime doğum günüm için…

-          Beklesene, - o beni durdurdu.

Uzun ahlak dersine hazırladım ama yine yanıldım. Maylin sadece anlamlı bir şekilde baktı bana, soluk aldı ve Kazakça yazılan makaleyi uzattı.

-          Düzelt. Sonra bana getirsin. Herkese verdiğim süre içinde. Haydi, git…

Olay 8 Mart bayramının arifesinde meydana geldi, makalede de kadın sorunu ele alınıyordu. İki gündür derslere katılmayarak yurtta oturuyordum, basım için uygun bir hale getirmek üzere makalem üzerinde çalışıyordum. Yazıyordum, çiziyordum, yeniden yazıyordum, ekleme yapıyordum.

Belirlenen zamanda Maylin odasına girdim.

Beimbet masasındaki hazır sayfadan ayrılarak dikkatini bana çevirdi. Önüne yazıyı koydum, büyük gri gözleri de bunu izliyordu.

-          Getirdin mi?

-          Getirdim.

-          Otur  bakalım.

 

 O dikkatli okuyordu, bazen önceki paragraflara dönüyordu. Bir yerde de kırımızı kalem ile not düştü.

-          Bunu nereden aldın?

-          “Pravda”dan.

Soru, yaptığım eklemelerden birisine ilişkin idi. Gelişmiş ve eski medeniyete sahip İngiltere’de yaşayan kadınlar ancak 1918 yılında oy hakkını kazandılar, Kazak kadınlarımız ise bir sene önce, 1917 yılında bunu başarabildiler. İşte bu husus ele alındı eklemede. Okumuş öğrenci olarak, eskiden ezilen ancak hâlihazırda kapitalizm aşamasını geçerek sosyalistik gelişme yoluna giren uluslara ilişkin Lenin’in ünlü ilkesi ile bunu anlatmaya çalıştım.

Maylin, başkasının başarısına sevinmeyi biliyordu; böyle bir başarı, sadece sıradan bir makaledeki akıl yürütmelerinden kaynaklanan mantıklı bir kıyaslama olsa bile.

-          Aferin! Ya tamamen kendine ait bir şey yazmayı denedin mi hiç?

-          Hayır.

Presnegorkovskaya okulda kalan kompozisyonumu kastederek “evet” diyemezdim.

-          Belki de deneyeceksin?

Birkaç gün sonra “Ne zaman Edege iyi, ne zaman ise kötüdür” adını taşıyan küçük bir yazıyı ona gösterdim. Rençper Edege ve onun sahibi arasındaki bildiğim ilişkileri kısaca anlatmaya çalıştım. Sürüyü otlağa sürdüğünde veya yakıt almaya gittiğinde Ediğe iyidir. Ancak Ediğe dinlenmeye kalkarsa veya yeni çizme alımından bahsetmeye başlarsa hemen kötü olur.

 21 satırlık eserim yeni gazete sayısında yayımlandı. İlk kez benim imzam da mevcuttu.

-          Gördün mü? – görüştüğümüzde sordu Maylin. – Sadece 4 kelime düzelttim. Yazmaya devam et.

“Yazmaya devam et”…

Bu sözler aklımdan çıkmıyordu, bana huzur vermiyordu. Şüphelerime son verildi. “Azgın dalgalar içinde” adlı hikâye yazarak dört gecedir uyumuyordum. Adından da çok hoşlanıyordum.

Hikâyeyi birkaç kez özenle yeniden yazarak, üç kez yazı kurulumuza getirip, üç kez geri götürüyordum. Onu Maylin’e gösteremedim, Malyin’i azgın dalgalarıma daldırmak için cesaret bulamadım.

Bazı insanlar beni eleştiriyor, bazı övüyordu, diğerler de susuyorlardı. Birkaç gün sonra duvar gazetesi hâlakomsomol komitesi yanında asılı iken hikâyemi unutmaya başladılar. 

Bir gün dersler arasında bir odada kaldım, odaya aniden sınıf arkadaşım hızla girdi:

-          Niye oturuyorsun ki? Aşağıya koş! Maylin hikâyeni okuyor!

Kendime yol açarak, parmaklıklardan kayarak indim. Ancak vestibüldeMaylin yoktu. Arkadaşlarla konuşmalarından anlaşıldı, ki o gün Maylin komşu enstitünü de ziyaret etti. Şimdi anladığım kadarıyla, eski nesil yazarlar kuşak değişimine önem veriyor, öğretim kurumlarında, gençlik arasında arayış yapıyordular.

Akşam dördümüz yurttaki odamızda iken yarınki seminere hazırlık görüyorduk. Kapıyı çaldılar. “Girin”- dedi aramızdan birisi.

Kapı açıldı ve Maylin girdi.

Ayağa fırladık, misafire aynı zamanda dört tabure teklif edildi.

-          Bir tabure yeter bana. O kadar şişman mıyım yoksa? – güldü o. – Kalitesiz tütünle odayı dumana boğdunuz.

O bize o zamanlarda son derece nadir ve lüks sayılan zıvanalı sigaraları ikram etti. Seminerimizin konusunu öğrenip, başarısızlığa uğramaktan korkmadığımızı sordu. “Tabi ki korkuyoruz” diye cevap verdik, “Ama her şeyi sonuna kadar okumayı da ummuyoruz”.

Maylin bana döndü:

-          Nasılsın, yiğit?

“İyiyim” dedim, ayrıca düşünmesin diye şunu ekledim, “Sayı nöbeti bende değil de ondan dolayı evde kaldım”.

- Düşünmüyorum. Bunu kontrol etmek için gelmedim. Gündüz hikâyeni okudum. Ayrıntılı, ve çok özel bir konuşma bekliyor bizi. Şimdilik şunu diyeceğim, bayağı iyi yazmışsındır. Niye bana göstermedin?

Kalbim düzensiz atıyordu. Maylin bayağı iyi diyor…

Genç erkek herkesin yazdığı şiir değil de hikâye yazıyor, öncellikle şu husus Maylin’i acemi hikâyeme çekti. Bunu anlamam için da yıllar geçti. Ama ben takdir sözleri ile coşturdum. Demek, bu bir başlangıçtır, öyle değil mi?

İlk hikâyeme yeni ayrıntıların ve olayların dâhil edildiğinde, hikâyeme kendi evine giriyormuş gibi yeni insanların girdiğinde, bunun bir başlangıç olduğuna inanmaya başladım. Zamanla hikâyem uzun öyküye dönüştürüldü. Yeni uygun adını bulamadım, böylece “Tulağantolıkında”, “Azgın dalgalar içinde” adı değiştirilmedi.

Akşamları saatlerce donuk gaz lambası ile aydınlanan masada oturuyordum. Beyaz kâğıt ise Arapça el yazması kurallarına göre sağdan sola kelime deseni ile süsleniyordu. Yalnızdım. Ancak halim yalnızlık değildi. Küçük odam acaba herkesi nasıl sığabiliyordu: DmitriyKovalyov kolundaki arkadaş partizanları, değişik zamanlarda aullarda rastladığım beyleri, yoksulları, Kızıl Ordu askerleri, yeni düzenlere karşı duyulan kinden dolayı kör olan Alaş Orduluları. 

Uzun öykümde aşk da vardı. Balıkçı Bircan, onun sevdiği Şayze’yi yaşlı ama zengin Ospan Bey’e karı olarak satılacağına boyun eğemiyordu. Şayzetokal, yani küçük eş olarak OspanBey’in evine girecekti. Onların hayatı ne kadar zordu! Geceleri kocası rahat bırakmıyor, gündüzleri ise kıskançlıktan onu parçalamaya hazır büyük eşler rahatsız ediyorlar. Eskiden böyle bir kader kaçınılmazdı, ancak Bircan ve Şayze Kızıl Ordu askerlerinin bulunduğu şehire koşup orada mutluluğunu bulabildiler.

Gördüğümü anlattığımda, katıldığım olayları anlattığımda çalışmalarım oldukça kolay ve kanaatimce oldukça iyi ilerliyordu. Ancak mevcut düğümleri çözmek gerektiğinde, ne kadar çok çırpınıp dursam çabalarım nafile idi. Daha iyi çözüm yolunu bulamayarak kararlı eskiçağ kahraman gibi düğümleri yardım.

Ancak belli bir modern konu ele alındığında, mitolojideki renkli ve inandırıcı olaylar üzücü başarısızlığa dönüşebilir. Dağıstan’da kahraman, kahraman olması nedeniyle unvanına yakışan bir şekilde hep kahramanca davranıyordu.

            Uzun öykümün sonucu aceleyle yazılan ve kuşku götürülür oldu. Onu birkaç kez daha yazmaya üşenmezdim, ancak bunu nasıl yapacağımı bilmiyor, öyküde değiştirilecek hususları görmüyordum. Şimdi de “Hacı Murat” üzerinde defalarca çalışan Lev Tolstoy’u kıskanıyorum. Çalışkanlık, özen, sabır, titizlik söz konusu değil. Yazarın kartal gözlerine ve şaşırtıcı, anlaşılmaz basiretine hayran kaldım. O her cümlede, her olayda, her fikir hareketinde onu hoşnutsuz kılan hususları görüyor, yeni renkleri katmak ve mükemmel gözüken metni daha da mükemmelleştirmek için yolları biliyordu.          

Nasıl olsa, “Azgın dalgalar içinde” adlı öyküm ilk yazdığım ve okuyuculara sunduğum bir eser idi.

Ancak düzensiz değil de sürekli edebi çalışmalara başlamam nedeni farklı idi. Bu husus ancak hayatımda daha sonra meydana gelen olaylar sayesinde belli oldu.

İyi mi oldu benim için, kütü mü oldu yıllar sonra söylemek bile zor. Yazı masasında sistemli oturarak ustalığımı geliştirmeye çalışmadım (ustalık ise yazı masasında sonsuz taslaklar ve yeniden yazılan satırlar arasında doğar). Ama ben yaşıyor, izlenimlerimin birikimini zenginleştiriyor, gördüğümü düşünüyordum. Tüm bunlar olmadan edebiyat da olamaz.

Şimdi hayatımın hikâyesini yazmıyorum, sadece bu hikâyenin bazı sayfalarını karıştırıyorum.

Bozkırımın oğluydum, bozkırım beni yetiştirdi, bundandır tarım alanında bilimsel bilgilerle donatılan insanlara ne kadar büyük ihtiyaç hissedildiğini anlıyordum. Belki de domuz yılında yer alan korkunç kırcın aklımda olduğundan dolayı Omsk tarım üniversitesini seçtim. O zamanlarda üniversite Sibak (Sibirya Akademisi) adını taşıyordu. Ancak birinci sınıftan sonra aullarda çalışmak üzere bir sene için gönderildim. Daha sonra bu süre iki seneye buldu, ben de üniversitedeki devamlı öğrenimini geride bıraktım.     

Tarım alanındaki çalışmalar, askeri ve polis faaliyetleri hayatımın içeriğini oluşturamadı. El değmemiş beyaz kâğıt beni hâlâ çekiyordu, katıldığım olayları yeniden yaşatıyordu, gördüğümü hatırlatıyordu, anlatmam gerektiğim hakkında düşündürüyordu. Sonuçta, benim yerimde bunu hiçbir kimse yapamazdı.

Aslında, kırk yıl boyunca az eser, yani iki roman, ona yakın uzun öykü ve oyun, kırk hikâye, yazdığım ortaya çıkıyor. “Az olsun ama iyi olsun” kuralına uymaya çalıştım, ancak bunu herkese dayatma niyetinde değilim. Uzun hayatımın sonucunda anlıyorum ki benim için hayır olan herkes için hayır anlamına gelmez. Maalesef, az yazmak iyi yazmaktan daha kolaydır.

“Azgın dalgalar içinde” öyküsü 1928 yılına aittir. Farklı zamanlarda yazılan, bozkırdaki büyük sosyal değişimleri ele alan, bozkır halkının kaderindeki değişimlerini nasıl hazırladığını gösteren bazı hikâyeler de ona bağlıdır. Devrim arifesinde halk isyanı önderi hakkında yazılan  “Amangeldi” dramı da bununla alakalıdır kanaatimce.

Savaştan kısa bir süre önce önde gelen şairimiz ve bestecimizin kaderi beni ilgilendirdi. Adı Ahan-seri idi. O molla iken, toplumda önemli yeri tutarken her şeyden vazgeçerek kendini sanata adadı. Sanat ise 19. yüzyılın sonunda edebe biraz aykırı, güvenilmez, istikrarsız bir mesele olarak, özellikle molla için bir günah olarak kabul ediliyordu. Eskiden molla olduğundan, onun Allaha karşı kendi hesapları vardı, böylece Ahan, Kazak şiir sanatında dinin sarsılmaz temellerine bazen alaylı, bazen ise öfkeli karşı çıkan ilk isyancı oldu. Fırtınalı hayatının bazı olayları oyuna çok yakışıyordu, oyunun yazarı de ben olmalıydım diye düşünüyordum. “Ahan-seri” – “Aktoktı” adını taşıyan bu oyun birçok drama tiyatrosunda sahnelendi;

Nesillerin kaderlerinde olayların zinciri bana her zaman kopmaz geliyordu. Ancak geçici modaya uyarak bazı basiretsiz ya da aşırı basiretli eleştiriciler, geçmişe hitabeleri gerçeklikten kurtarma çabası olarak ilan etmeye çalıştılar. Hâlbuki geçmişten gelecek yok. Yazar da kendi zamanından asla saklanamaz!

 İlk göçebeleri anlatmak gerekli olduğunu düşünüyordum. Çar zamanlarında bu göçebeler kendi bozkırında yeni yolları keşfederek bölgeye “Karağanda” adını veren karağan bitkisi ile kaplı olan topraklarda kurulan bakır ve kömür fabrikalarında çalışmaya başladılar. Göçebelerin zor kaderleri, bu dünyadaki kendi yerine ilişkin yeni anlayışları “Uyandırılmış memleket” romanının temelini oluşturdu.

Şunu da itiraf etmeliyim, ki hâlihazırda yaygın dar uzmanlaştırmaya aykırı olarak, zihnimi hiçbir zaman tek bir konu üzerine yoğunlaştıramadım. Bundandır kendi kitaplarıma ya Janbırşıaulundaki asil Kazak torunlarına, ya iç savaş ateşiyle alevlenen bozkıra dönüyordum, ya da Kazak halkında ilk devrim şairini anımsıyordum. Trende meydana gelen eğlenceli hikâyeden Nayman ailesince korunan eski efsaneye geçiyordum, müteakiben Hiroşima ve Nagazaki ziyaretimden sonra Japon’a ilişkin izlenimlerimi dile döküyordum.

Hayat malzemelerini seçtiğimde dağılmış gibi görünebilirim. Gerçekten ben hem mensur eserleri, hem gazetedeki başyazılar ve denemeler, hem tiyatro oyunları, belgesel ve oyun filmleri için senaryoları yazardım. Bunun yanı sıra tercümanlık yapar, edebi ve tiyatro eleştiricisi olarak faaliyet gösterirdim. Ancak bunun nedeni düşüncesizlik değil, aşırı kendine güven duygusu da değildir.  Benimle aynı nesile ait ulusal yazarlar (Kazak yanı sıra, Kırgız, Özbek, Türkmen ve Tacik yazarları dâhil) aynı zamanda birkaç rol oynamalıydı.

            “Yazar oldun, ama bize deneme ve yeni kitap için bir eleştiri yazısı gerekiyor” diye gazeteden arıyorlardı. “Yazarsın ya, bize senin yazdığın bir oyun gerekiyor” diye tiyatro yönetmeni sitem ediyordu. “Opera için bir libretto üzerinde çalışırsanız ne olur?” diye bestekârlar geliyordu.

Opera için bir libretto, öyle mi? Ben her an Kojabay gölünün kaplı sahilleri tahayyül edebilirdim, Botpay amca ve kızı olan Batima’nın seslerini duyabilirdim. Beni sanatla tanıştıran ilk insanlar onlar idi, ben de “Kız-Jıbek”, “Kozı-Körpeş ve Bayan-Sulu” halk destanlarından unutulmaz izlenimleri hayat boyunca hafızamda tutardım. Bunların temelinde sahne için eserleri yaratmaya çalıştım.

Yevgeniy Brusilovskiy “Kız-Jıbek” için müzik yazdı. Opera hâlâ sahnelenmektedir. Yakın bir zamanda Kazak opera tiyatrosunda ilk oyuncuların katıldığı bininci konsere iştirak ettim. Ancak Jıbek opera dışında diğer diyarları da dolaştı. “Kazakfilm” stüdyosunda bu destanın temelinde bir film çekildi.

Halkın tarihi yolunu farklı yönlerden göstermek arzumdan dolayı sadece hikâyelerimde değil, diğer eserlerimde de güncel konulara yöneliyordum. “Kazakistan’dan asker” romanında benim yaşıtım, onun savaş öncesindeki hayatı, cephedeki çalışmaları ele alınmaktadır. Bu roman benim için böyle büyük ve zor bir konunun güzel bir timsali oldu.

-          Niçin yazar oldunuz? – beni soruyorlar bazen.

Cevabım da ta eskiden hazır:

-          Çünkü Silvia Mihaylovna, Presnogorkovsk’taki öğretmenim böyle buyurdu. Sözünden çıkamıyordum.

Ciddi söylemek gerekirse, insanların hayatındaki farklı hikâyelere ansızın oluşan merakı açıklamak gerekten zordur.  Sana hayat veren, fikirlerinin ve duygularının ifade edilmesi için sana bir dil veren halkının kaderindeki gelişmeleri anlatma arzusuna ne zaman kapıldığını açıklamak zordur.

 “Niye İnek yılının Pars yılına yol verdiğinde Nevruz gecesinde doğdun?” sorusuna cevap veremediğim gibi “Niye yazmaya başladım?” sorusuna da cevap veremiyorum. 



[1]Nevruz veya Nevruz Bayramı, birçok doğu halklarının tarafından kutlanan yeni yıl bayramıdır. Nevruz Bayramı,  22 Mart tarihine denk gelen ilkbahar ekinoksu gününde kutlanır.

Boğa yılı, pars yılı, on iki yıllık bir döngüye sahip olan ve her ayrı yılın bir hayvanın ismi taşıyan takvimdir.

[2] Tor, yurtta onurlu misafirlere verilen yer için kullanılan isim.

[3] Eke, yaş olarak daha büyük kişilere hitap edilirken saygı manasına gelen sözcük.

[4] Akan Seri, XIX. Yy’ın sonu ile XX.yy’ın başlangıcı arasında yaşayan Kazak bestekar ve şairidir. Bircan, XIX.yy’ın sonunda yaşayan Kazak sanatçısıdır.

 

[5] Sarı Arka, Kazakistan’ın Merkez Bölgesi

[6]Jıgan-tergen – buradaki anlamda gözlemlerin hatıraları

[7]Muallim, öğretmen anlamına gelir

[8]Müjdeyi getirene verilen ödül

[9]Orınbasar – başkan yardımcısı anlamına gelir.

Көп оқылғандар

Көп талқыланғандар