Әдебиет - ұлттың жаны. Ұлттық сана, тағдыр, жан жүйесі - көркемөнердің басты тақырыбы. Таптық жік арқылы әдебиет жасалмайды...
Жүсіпбек Аймауытұлы

29 тамыз 2014 1777

ESENBERLİN İliyas, "Sakalar Serabı"

Негізгі тіл: Sakalar Serabı

Бастапқы авторы: Sakalar Serabı

Аударма авторы: not specified

Дата: 29 тамыз 2014

BİRİNCİ KISIM

  

BİRİNCİ BÖLÜM 

     Yine ilk bahar geldi. Buzu çözülen toraktan hep beraber yonca, ayrık otu, kuzukulağı çıktı... İnci çiçeği daha açmadı, ama bir gecede açan lalelerin sarı ve kırmızı başları bakışı sevindiriyor... Akağaç, akçaağaçlara sanki bir sihirli el, yumuşak zümrüt örtü geçirmiş gibi. Beyaz başlı Alatau’nun yamaçları ise karla kaplı ve hafif bulutlara sarılmış olmakla beraber, sırtların güneşli tarafında ise tembel tembel sis var. Koyu kahve rengi vadilerden soğuk nehirler sularını gürültüyle taşıyor. İlk bahar geldi ve göçmen kuşlar döndü. Kanatların güçlü çırpılması ve çağırışlardan sağır olunabilir...

     Kuşlar kendilerini burada, demir damlı tek eve bitişik olan büyük bahçede tüm haklara sahip olarak hissediyor.

     Bu bahçe ve ev erkeolog Kuntuar Kudaybergenov’a ait. Geniş pencere açık, masanın başında okumuş kendisi oturyor. İşte her zaman öyle, rüzgar ilk baharla eser esmez Kuntuar pencereleri ardına kadar açar. Hayat verici özsu, yeni hayat güçlerini dinçleştiren havanın akımıyla alır. İlk baharda yeni sefere yolculuk hazırlanır, yeni aramalar başlar.

     Şimdi Kuntuar kendine eski, zamanla kararmış kabı çekti, büyüteç alıp, üzerine eğildi... Evet, şüphesizce bu eski sakların işidir. Sefer başka buluntuları da getirdi. Fakat bu zamana kadar iyi durumda olan kap en ilginç bir buluntuydu.

     Kazık yari göz önüne alınırsa, Herodot’tan önce kazakların yerinde yaşayan Argipp kabilesine ait... Bu eski okumuşun bilgilerine göre Hazar denizinin kuzeyinde Argipplerinin komşuları Savromatlardı, yanlarında ise Atrau denizinin güney doğu kıyısını ve Ceyhun-Darya’nın vadisini alan Massahetler vardı. Çok sayıdaki kabile, güneyde Seyhun-Darya’nın kıyılarından doğuda Pamir ve Tanrı Dağına, kuzeyde Kokşetengiz gölüne kadar geniş alanda yaşardı. Massaget ve Argipeiler, Sak kabileleriydi. Antik Sakların kültür mirasının incelenmesi okumuş erkeolog Kuntuar Kudaybergenov’un yaşamının anlamı oldu.

     İşte bugün de kendisi için yaşamsal bir soruya cevap bulmaya çalışır. Eski çağı millet hakkında.

     Hayır, Kuntuar, hemen bilimsel buluş yapacak diye umuda düşmüyor. Bakışı ayrımadan kabın üzerinde kayıyor, ama düşünceleri uzak... sonunda kendine geldi, masanın başından kalktı. Geniş çalışma odasını adımlarıyla ölçmüş sanki beş aşağı beş yukarı gezdi. Kuntuar genç olmadığı halde, yürüyüşü dinçti. Ancak büyük kahverengi gözleri derin yorgunluğu gösteriyor. Orta boylu, hafif toplu. İçinde biraz ak saçlar bulunan gür saçları omuzlarına döküyor. Bugün Kuntuar’ın telaşlı olduğu belliydi. Yüzünde hüzün ve huzursuzluk var.

     Yaşlı arkeologa, genel olarak sakin ve dengeli bir adama etki ne bırakabildi acaba?

     Meğer bunun sebebi bir sözdü, arkadaşının söylediği sözdü. Kuntuar’ın yerinde başka adam olsaydı buna dikkat etmezdi, hayat sözlerden daha akıllı diye ve dargın olmazdı. Fakat kendisine gibi güvendiği ve saygı duyduğu bir adamın tarafından hakareti yaşamak kolay değildi.

     Onlar Ergazı’yla dostlar, çocukluğundan beri söylenebilir. Beraber büyüyor, beraber okuyordu. Özellikle üniversite yıllarında çok yakın arkadaş oldular. Savaş başladığı zaman Kuntuar cepheye gitti. Onun ardından Ergazı çağırılmıştı. Öyle oldu ki hemen hemen birinci savaşta Kuntuar bacağından yaralanmıştı. Askeri hastaneden cephe gerisine gönderilmişti. Çok geçmeden eli yaralanmış Ergazi de eve dönmüştü. Dostlar görüştüğünde ağlıyordu. Kuntuar arkadaşına çok acıyordu. Onun akıbetini kolaylaştırmak için Kuntuar:

-         Öyle görülüyor ki sen cepheye gönderilmeyeceksin... Fabrikada veya laboratuvarda çalışamayacaksın. İdaremize gel, iyileşince ne yapacağını karar vereceksin.

     Ergazı böyle teklife içtenlikle sevindi. Kendisi de arkadaşına bunun hakkında soracaktı.

-         Bundan daha iyisini istemiyorum, ancak amirlerini ikna etirebilir misin? Doktorlar beni cepheden şimdilik yarım sene için muaf tuttu. Sizin kurumunzda ise “zırh” alabilirim, değil mi?

     Bu sözler Kuntuar’ı biraz şaşırdı, ama kendini eline alıp: “Cephe kimi korkutamaz ki, Ergazı ise çok dert çekmiş olmalı...” Bununla içinde belirmiş kötü hissi dindirdi.

     İki gün sonra Ergazı’yı müdürünün çalışma odsına getirdi. Müdürü enerjik bir adam ve çok iyi organizatördü. Ermagambetov, bir komünist, cephede bulunmuş askeri işe alınmasına karşı değildi genel olarak. Fakat bundan önce onunla konuşmak istedi. Bir saat kadar konuşuyordu onunla. Sonra Ermagambetov Kuntuar’ı çağırdı ve onunla baş başa kalınca:

-         Bu adamı ne kadar uzun tanıyorsun? Kuntuar, hazırlıkla:

-         Çocukluğumdan beri! Benden yaklaiık iki yaş büyük. Aulda yaşıyordu, üniversiteye girdi... iyi okuyordu. Ağırbaşlı, sadık arkadaş, başkalarına yardıma hazır, cesur bir yiğit.

-         Cesur mu diyorsun?

     Ermagambetov genellikle kendini tutabilir, ancak yüzünden bir şeyle memnun olmadığı görülebiliyordu. Şimdi de:

-         Cesur ve dürüst diyorsun!, diye koltuğun arkasına dayandı, Beğenmediğim şey nedir biliyor musun? Sağ elinden yaralanmıştı. Kurşun avucuna girmiş. İşaret parmağı eğilmiyor... Kurşu tam avuca nasıl isabet etmiş?

     Kuntuar az kaldı boğuluyordu öfkeden. Ermagambetov şimdi daha arkadaşına karşı bir söz söylerse Kuntuar dayanamayacak: “Adam cephede az mı bela görmüş? Yumuşak koltukta otururken baikasını karalamak kolaydır!” Ermagambetov ya Kuntuar’ın halini anlamış olduğu için, ya da başka düşüncelerinden dolayı sustu.

     Birazdan her zamanki itidaliyle:

-         Kısaca bu çocuk uymaz. Diploması da şimdilik yokmuş. Doktorların onu muaf tuttuğu yarım sene diplomanın savunması için kullansın daha iyi. Sonra bakalım...

     Nasıl oldu böyle bir şey? Kuntuar, arkadaşının diplomasının olduğundan emindi. Çünkü cepheye gittiği zaman  Ergazı sonuncu sınıfta okuyordu. Tabi ki bu ittiraz etmeyecek bir bahaneydi... Hiç bir şey söylemeden müdürünün çalışma odasından çıktı. Ergazı’ya Ermagambetov’la konuşmasını iletti. Ancak yaralamayla ilgili bir şey söylemedi. Arkadaşından da şüphelenemiyordu. Cephede çok belayı görmüş adama bunu söylemek bir insafsızlıktı!

     Ergazı her şey dinledikten sonra kabul etti:

-         Ermagambetov haklı, diploma tabi ki lazım bana. Fakat şimdi ne onu savunmak için ne gücüm, ne sağlığım var. Zamanında benim için hem okumak, hem de onu savunmak zor olmazdı, bunu bilirsin. Diploma ne! ancak formalite! Üniversitenin teorik kursunu tamamen bitirdiğimi hatırlıyorsun.

-         Ben hatırlıyorum, ama diploma sana lazım Ermagambet haklı. Ergazı yalvarmaya başladı:

-         Ne halde olduğumu görmüyor musun? Şimdi mi savunacağım?! Bana gerçekten innıyorsan, gerçek arkadaşımsan bana yardım et...

-         Sakinleş, sakinleş, Ereke. Sana nasıl yardım edebilirim?

-         Şimdi savaş malullerine şimdi yarım gösteriyorlar. Üniversitede son sınıf çalışmalarımı kontrol etsinler ve bana diplomayı versinler diye uğraşır mısın? Bundan şok olmayacağın için, iyileşince yarım senede diplomayı yazacağıma söz veriyorum. Namusum hakkı için. Al elimi!

      Kuntuar, arkadaşına yardım etmek isteğiyle düşünmeden razı oldu. Olmazmıydı?.. Ergazı çok iyi okuyordu, bilgileri var şüphesiz. Bu kahrolası savaş engelledi, üstelik yaralama...

      Üniversite rektör yardımcısı Artaşev’le konuştu. Yaşlı profesör, iyi kalpli bir adam, yetenekli öğrenciyi çok iyi hatırlıyordu. Ergazı’nın ümitlerini boşa çıkarmayacağından ve gelecekte yalnız iyi usta değil büyük okumuş olacağından emindi. Artaşev, en yakın senatoda diploma verme hakkında sual açacağına söz verdi.

      Her şey belirlenmiş plana göre gitti.

      Ergazı diploma aldıktan bir gün sonra Kuntuar artık Ermagambetov’a değil enstitü müdürü oln Gudkin yoldaşa doğru gitti. Rica aynıydı. Eski cephede bulunan askerin işe alınmasını istiyordu. Kuntuar kendisi enstitüde olan saygıyı görüyordu. Ancak Ana yurt savaşı eski muharip değil, çalışkan, vazifeşinas, dürüst ve alçakgönüllü bir adam olarak. Gudkin yoldaş, neden daha çok etkilendiği belli değil; ya Kuntuar’ın içten ricasından, yada demim cepheden dönmüş olan genç usta kendisinden. Fakat çok geçmeden Ergazı’nın işe alınması hakkında emri imzalanmıştı. Sonra bundan kimse pişman olmadı. Ergazı muhtazam ve ödevcildi. Master tezi üzeründe çalışırken, bşr kısmını diploma tezi olarak  yapmış ve üniversiteye vermişti. Sözünü yerine getirdi.

      Kanlı savaş zaferle bitmişti. Bu zamana kadar Ergazı mesleğinde çalışıyordu. Akgul adında bir dulla evlendi. Karısı evine üç yaşındaki oğlu Arman’ı getirdi. Akgul doğadan çok cana yakın ve akıllı bir kadın. Büyük kara gözlerinin kanağan bakışından, açık mizaçından dolayı herkesçe seviliyordu. Keyfi her zaman değişmezdi. Akgul, aklı ve karakteriyle Ergazı’nın gönüllünü fethetti. Onun hayatı evlendikten sonra hız aldı.

      Ergazı, işine daldı. Savaş bittikten bir sene sonra başarıyla master tezi savunabildi. Hayat işlerinde girişken olan Ergazı bu zaman içinde nüfuz sahibi koruyucuları arkadaş edinmeye çalıştı. Onların yardımıyla güney endüstri bölgelerinden birine taşındı. Orada bilimsel araştırma enstitüsü başkanı oldu. Çok geçmeden doktora teziyle Alma-Ata’ya geldi. Master tezi gibi onu da başarıyla savundu. İşte o doktora derecesine sahip, profesör. Kuntuar’ın zamanında ona yardım etmesi boş değilmiş.

      Fakat başarısızlıklar da Ergazı’nın yanında geçmedi. Doktora payına ve profesör unvanına sahip olmasına rağmen işte bazı ihmallarinden dolayı müdür görevinden alınmış ve müdür yardımcısı görevine atanmıştı. Başka bir şeyde de başarısız oldu Ergazı; Akademideki seçimlerine muhabir üyeliğe adaylığını koymuştu, ama gerekli oy sayısını almamıştı. Ergazı’nın yeni müdürle hemen anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Başına gelenlerde bir suçluyu bulmuştu. Bununla da Kuntuar’ı çok şaşırmıştı. Enstitünün bilimsel şefi, büyük okumuş olan akademisyen Verginskiy’i suçluyordu. Vaktiyle onunla aynı okulda okumuş, sonra aynı işte çalışmıştı. Ergazı bilimsel araştırma çalışması yapıtığından beri Verginskiy onun en yakın amiri. İşte akademisyenın Kuntuar’a teveccühünü bilerek, Ergazı yine arkadaşına gelip nüfuzlu okumuş karşısında ona arka çıkmasını istedi. Hem de ısrarla şunu söyleyip duruyordu: “Biri Verginskiy’in gözlerine beni karalamış olmalı. Dostum, gidip, vicdanım temiz diye ona açıklasana.”

            Kuntuar, arkadaşının ricasını geri çeviremiyordu. Üstelik her zman akademisyenin insanlığına ve adaletine inanıyordu. Aleksey Maksimoviç Verginskiy gerçekten de candan ve başkalarına yardıma hazır adamlardan biriydi. Zor günlerde Kuntuar’a da yardım ediyordu, bilimsel araştırmalarında ona gerekli katkıda bulunuyordu. Bu yüzden Kuntuar’ın Verginskiy’i içinden kendisinin koruyucu melek sayması rasgele değildi. Akademisyeni yalnız dostça davranması için saymıyordu. Arkeoloji alanında büyük okumuş olarak ona saygı duyuyordu. Bir de Verginskiy’in Ergazı’nın yolunda durup onun görevi indirilmesine yardım ettiğine inamıyordu. Bununla beraber akademisyenle yakında olmuş görüşmeleri aklına geldi. Bu Ergazı müdür görevinden alındığı ve yerine yeni müdür arandığı zaman oldu. Görüşmede her zamanki gibi selamlaşıp yaşamı, işi soduktan sonra Verginskiy Kuntuar için biraz beklenmedik bir sırada:

-         Arkadaşın müdür görevinden alındı. Bugünlerde doktor ve profesör olmak yetmiyor. Bir gün olsun üretimde çalışmadı! Diye bildirdi.

            Kuntuar hemen anlayamdı bile:

-         Ne arkadaşımı?

-         Ergazı’yı tabi. Eski arkadaşlarmışsınız, bir de beraber çalışmışsınız.

-         Evet, arkadaşız, ama hayat yollarımız ayrıldı nasılsa.

            Bir dahaki görüşmelerinde akademisyen yine Ergazı hakkında konuşmaya başladı.

-         Arkadaşın yeni müdürün çalışmasını engelliyor, diye kuru kuru söyledi, Neyi elde etmeye çalışıyor?

Kuntuar, yalan söylemeden cevap verdi.

-         Ergazı’nın kendi çıkarlarını göz ettiğini sanmıyorum. Belki de her şeyden daha iyi anlar – bunca zaman enstitüyü yönetiyordu! Bazı şeyleri yeni müdürden daha iyi bilir. Belki de onuru de sözkonusu, çünkü kendisinden dereceye ve unvana göre daha aşağıda bulunanın emrinde buyruğunda olmak kolay değil! Burada söylendiği gibi bir şey yapamazsın – insan zayıflığı, birçoklarının yerginliğidir. Ergazı öyledir.

-         Bilimde baş eğmek değil, çalışmak lazım.

-         Ne yapalım böyle olur – bazıları ağlama ile hayaline var, diğerleri ise şarkıyla. Zavallı Ergazı bütün hayatı boyunca yönetmen görevinde olmayı hayal ediyordu.

-         İşte problem bunda, diye güldü akademisyen, Herkes nedense başkan koltuğunu seviyor!.. Şaşırmam eksilmiyor, diye düşünceli düşünceli devam etti, üretimde bir gün bile çalışmayan adam bu kadar sene içinde ...üretimi yüneten büyük bilimsel araştırma merkezinin başında nasıl olabildi?!

            Kunuar, arkadaiını korumak için söyleyecek şeyi bulamadı. Üstelik te Ergazı’nın doğudaki enstitünün yönetilmesiyle nasıl başedebildiğini tam olarak bilmiyordu.

            İşte şimdi, Ergazı’nın ricası üzerine Verginskiy’le yine bu konuyu açmakzorunda kaldı. Alkesey Maksimovıç’e raslayınca:

-         Arkadaşım Ergazı çok endişeleniyor, diye başladı, Onu çağırıp işlerini konuşacağınızasöz verdiniz. O zamandan beri hep bekliyor. Kendi kendini yedi.

            Verginskiy cevap olarak bir şey söylemedi.

            Kuntuar, daha birkaç defa bu konuşmaya başlamaya çalıştı, ama akademsiyen bütün görünüşüyle ergazı hakkında konuşmayacağını gösterdi.

            Yaşlı erkeolog durumundan sıkıldı. Bir yandan arkadaşına arka çıkmak istedi, diğer yandan ise  Ergazı, akademisyeni ciddi bir şeyle kırmış olmalıydı. O da canlı bir adamdı.

            Ergazı da Kuntuar’ın bu durumda üzerine oynanabilecek biri olmadığını anladı ve ona karşı tutumunu kökten değiştirdi. Arkeologun insanlardan: “Verginskiy’e Ergazı’nın her sözünü iletiyormuşsun!” duyması bif defa değildiç Önce Kuntuar bu sorulara özel dikkat etmedi. Bir de Ergazı’dan bunun gibi şeyleri duymadı hiç. Kendisi de farklı dedikodulardan nefret ederdi. Fakat dün beklenmedik bir sırada arkadaşına baş baş rasladı. İçinde biraz dargın olmakla beraber Ergazı’yı arkadaşı olarak görüyordu. Bu yüzden kendine özgü içtenlikle:

-         Ereke, benimle selamlaşmıyorsun bile. Ne oldu? Diye sordu.

Ergazı:

-         Sen orasını kendin daha iyi bilirsin! Diye cevabı dikti.

-         Nasıl yani daha iyi?!

-         İkiyüzlülük etme. Verginskiy’le görüşüp konuştum. Bana doğru söyledi: “Hakınızdaki fkrimi genel olarak Kuntuar’ın sözlerinden oluşturdum. Ona çok güveniyorum!” Ben ne salağım, hayatım boyunca senin en iyi arkadaşım olduğunu düşünüyordum, gerçekte ise göğüsümde bir yılan için barınak verdim. Meğer açık yürekliliğin dakikalarında sana söylediğim her şeyi Verginskiy’e ileten senmişsin...

            Kuntuar, önce şaşkına döndü. Söylenmişin anlamı bilincine varamıyordu. Sonunda Ergazı’nın onu neyle suçladığını anlayınca öfkelendi.

-         Ne diyorsun sen? Olur mu hiç? Diye bağırdı.

Ergazı’nın dudakları istihfafla büküldü.

-         Duyduğunu söyledim! Akademisyen kendisi bunu söyledi bana: “Beni değil, arkadaşın Kuntuar’ı suçla!” İnanmaz olur muyum?!

            Gerçekten de inanmaz olmak zordu... Belki Verginskiy gerçekten bunu söylemiş. Ancak bu saçmalık, bu imkansız!

-         Verginskiy’e hakkında ne söylediğimi açıklar mısın? Bir insanı o bilmeden suçlamak bir alçaktır! Seni kötüleyen sözleri nasıl uydurabilirdi, ben onları hiç bir zaman söylemeyince?!

-         Bilmiyorum, yüksek koruyucuna sor!

-         Soracağım, bana inan, mutlaka soracağım!

-         Doğru yapacaksın, ikinizden kimin alçak olduğunu öğreneceksin en azından! Diye muzafer tavrıyla gitti Ergazı.

            Kuntuar ise yerine mıhlanmıi gibi kaldı. Adaletsizlik, yalan onu hayretler içinde bıraktı. Şaşkına çevirilmiş o bunun ne olduğunu öyle ve olmuşun sebebinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Verginskiy bu sözleri söylemeseydi Ergazı onları nereden çıkarırdı?..

            Bu gece Kuntuar uyuyamadı. Sabah saat on olur olmaz Verginskiy’in sekreterini arayıp randevuyu almak istedi. Aleksey Maksimoviç yokmuş, Doğu Kazakistan’a bir iş için gitmiş. Beklemekten başka yapacak şeyi kalmadı.

            Şimdi de bu saçma olaydan dolayı endişelere kapıldı.

            Verginskiy artık bir hafta yok. İki-üç gün sonra dönecekmiş... Kuntuar, her şeyi unutmak ve ruhsal denge edinmek için ne yapması gerektiğini anlamıyordu. Hayatı boyunca inandığı ve örnek aldığı insanlar kılı kırk yaran ve hiçten adamlardı. Halkta doğru deyim var: hayvan tüyle ayrılaşırken insan içiyle ayrılaşır. Takınaklarından kurtulamıyordu. “Bu zamana kadar Verginskiy’in nasıl bir adam olduğunu nasıl anlayamadım? Yokse sölerimi kendine göre anladı mı? Veya başkalarının sözleriyle mi karıştıdı, ama beni en iyi hatırlıyor? Suçsuz bir adama hiç yoktan nasıl iftira atılabilir? Bu, böyle büyük okumuşa şeref yapmaz. Ergazı’yı iftira ettiğimi varsayalım, ama kendi fikrin nerede, körleştin mi ne? Bir de olumsuz düşüncesini başkasının sözlerinde oluşturmak... Bu namussuzca. Yine de bütün bunlarda anlaşılmaz bir şey var. Kendim her şeyden anlamalıyım”.

            Verginskiy’e dargınlığı yatıştı nasılsa, ama Ergazı’ya öfke yeni öfkeyle patladı. Yaşlı arkeolog yatakta inleyerek yandan yana dönüyordu: “...Verginskiy’in tam sözlerini söylediğini varsayalım, ama neden bu kadar çabuk inandın ona? Diye gözle görülmeyen Ergazı’ya sesleniyordu, Arkadaşını ne için kötülüyorsun? Demek beni alçak göstermek çok istiyorsun... Bunca sene beraber çalışıyorduk ve alçaklık edebileceğime inanıyordun... Yoksa kendi ve benim şerefinden akademisyenin otoritesini daha üstün mü tutmuş ve iftirasözlerini tekrarlayabildi mi? Bana ne oldu öyle? İftircını arkadaşlığını kaybedince neden böyle onun için meraktayım? Şimdi değilse herhangibir anda igtira edip ihanet edecek! Ne yapayım ama? Aklımdan ve kalbimden onu atayım  mı?”

            Kuntuar, sadece Ergazı’ya değil ve kendisine güleryüzle davranan Akgul’e karşı de böyle düşünceleri vardı. “Akgul her şey bilince inanabildi mi? Saçma! Ergazı kara kıskançlı olsun, ama Akgul... O beni gıpta edemez.”

            Başka bir durumdan son derece rahatsız oluyordu Kuntuar. Kendi oğlu Daniel, babasının arkeolojiye istidadı ona geçmedi ve kendini yazar olarak göstermeye hevesleniyordu. Ergazı’nın üvey oğlu Arman’a gelince üniversiteyi bitirip arkeolog oldu ve Kuntuar’ın idaresinde çalışmaya başaladı. Okumuş olduğu gücüyle genç ustaa yardım etmeye çalışıyor, onda halefini görmek istiyordu. Artık nasıl olur, antipati Ergazı’dan delikanlıya geçmesin sakın. Kuntuar, kendine sahip olmaya, aklı kaybetmemeya çalışıyordu. Hayır, oğul babası için sorumlu değil. Fakat halkat öyle birdeyim hala yaşıyor: elma ağacında kurt yeniği olursa, elmalar da kurtlu olur.

            Kuntuar yine masanın başına oturdu, kendine kabı çekip zihnini bunun üzerinde toplamaya çalıştı. Düşünceler eskisi gibi dağınıktı. Artık Daniel ve Arman hakkında düşünüyordu. Onlar yaşıtlar. Birbirini çoktan çok iyi tanıyorlar. Fakat arkadaşlık ettikleri hiç görünmüyordu. Bunun sebebi hiç anne ve babalarının anlaşmazlıkları değildi. Sebebi –Jannat. Gözlerin önünde çiçek açıp güzelleşti ve ancak dün Daniel için hayatını vermeye hazırmış. Şimdi ona ne oldu acaba? Yoksa kız kalbi bu kadar havai ve erken sabah gibi değişken mi?

            Gerçekten Arman, Daniel’den daha endamlı ve yakışıklı. Yakışıklık ne ama? Herbirine bakıp ve peşinden koşarsa kız gururuna ne olacak?

            Bir tek oğlu Daniel’e ne olacak? Annesi çok erken öldü, babası gönül işlerinde kötü yardımcı. Onu nasıl ve neyle destklenmeliydi? Şimdi oğul kaygılarıyla baş başa kaldı. Genç ve tecrübesiz. Karakteri de çok yumuşak.

            Kuntuar, kara düşüncelerine aralık vermek için yine kabı bir yana itiyor ve kalın el yazması üzerine eğiliyor. Bu şöyle bir günlüğüdür. İçinde arkeolojik seferler ve buluşlar hakkında ilginç hikayeler, hayat ve bilim hakkında derin düşünceleri var. Gençliğe hitap edilmiş sözler kitapta da çok var. Kuntuar onu çok sene yzıyordu. Yorgunluk ve hüzün dakikalarında her zaman sadık arkadaşına gibi eserine başvuruyordu. Metne dalır dalmaz içi hemen aydınlanıyordu. Huzur, yarınki güne inanma ve ilham geliyordu ona.

            Fakat bu defa el yazısı üzerinde çalışması onu rahatlatamıyordu. İki-üç sayfa okuduktan sonra içinde yankıyı hissetmedi.  Onu ne eski düşünceleri ne keyfi bırakmadı.

            Kuntuar, kalkıp pencereye yaklaştı. Alaca karanlık koyulaştı. Göksanki kara ipekle kaplanmış, üzerinde de yıldızların altın demir para parlamaya başladı. Gece havası serin ve nemli oldu. “Nedense oğlum uzun zaman içinde dönmüyor... Geç kalıyor, ama artık evde olmalı...”

Kuntuar, nunu düşünür düşünmez bir yandan çığlık geldi: “İmdat, imdat!..” Bu Jannat’ın sesiymiş gibiydi. Kalb ağrını yenerek dışarı fırladı. Ambara varıncaya kadar karşıdaki evdev delikanlılar koşarak geldi. Gerçekten Jannat bağırıyordu. Yüzü sarı olan kızı kolundan tutarak Kuntuar’ın evine götürdüler. Kız, buraya Daniel’e geldiğini anlatıyordu. Tam evin yanındayken ağaçların arkasından iki adam çıktı, ona saldırıp çantasını çaldılar... Jannat, kendisini savunarak bağırabildi. Hırsızlar onlara doğru koşan insanları görür görmez kaçtı.

            Kuntuar, Jannat’ı dinlerken yavaş yavaş kendine geliyordu. Hala korkuya ve endişeye kapılan kızı avutmaya başladı: “Şimdi Daniel gelecek...” ve birden duraladı! Jannat, şaşkınlık içinde baktı ona, gözleriyle: “Ne oldu?” diye sorarak.

-         Aman Tanrım, daha demin burada masadaydı, diye şaşkınlık içinde söyledi arkeolog, Yoksa onu çekmeceye mi koymuşum? Kahrolası bu ihtiyarlık, neyi nereye koyduğumu unutuyorum - masanın çekmecelerini, kitap raflarını yokluyordu... Jannat:

-         Ne arıyorsunuz, diye acıyarak söyledi.

-         El yazım, kızım, el yazım. Daha şimdi onun üzerinde çalışıyordum. Çığlığını duyunca dışarı fırladım, o da burada kaldı. Yoksa biri pencereden mi girmiş?.. Başkasının düşünceleri kimelazımki? Bu ne bela? Yoksa onu yemek odasına mı götürmüşüm? Kuntuar, komşu odasına girdi. Jannat odada kaldı. Biraz düşündükten sonra kız eline kalem alıp çabuk not yazdı, masanın kenarınakoydu ve... çıktı.

            Zavallı Kuntuar çalışma odasına döndü, kanepeye oturdu. Uzun uzun başı eğilmiş oturuyordu. Yaşlı arkeolog oğlunu nsıl girdiğini farketmedi bile. Oğlu uzun ve servi boylu, ince yüz çizgilerine sahip, kara gözlüydü. Daniel, babasının halini görünce şaşkına çevirildi. Genellikle onu neşeyle karşılıyordu. Oğul babasını omzundan sardı.

-         Koke, koke!

Kuntuar güçlükle ağırlaşan başını kaldırabildi:

-         Nedense kalbim ağrımaya başladı, oğlum... Şimdi el yazımı çaldılar.

-         El yasın mı?! Nerede o? Diye anlamadı Daniel.

-         Jannat, bağırdığı zaman el yazısı buradaydı. Yardıma koştum. Geri dönünce masada bir şey yoktu...

-         Jannat mı dedin? O burada mıydı?

-         Evet daha demin burada duruyordu, el yazısı ise...

            Daniel şaşkınlık içinde odayı, babasının gösterdiği m

asanın kenarını süzdü. Orada beyaz bir not vardı. Delikanlı aceleyle kaptı onu.

-         Bu ne tılsım? Diye haykırdı.

-         Ne var?

-         İşte Jannat yazıyor.., diye okumaya başladı: “Daniel affet beni. Görüşüp anlaşmak, konuşmak istedim, ama olmadı, evde deilsin. Aramızda artık her şey bitti. Arman’la gidiyorum. Sana acıyorum, ama yapacak şeyim yok, aşk ikimizden daha güçlü. Evinize sadece uğursuzluklar getiriyorum. Kuntuar amcaya da dert getirmişim. Hoşçakal. Jannat”.

            Kuntuar’ın kendi dertleri hemen bir yana çekildi. Masaya eğilen Daniel’in silkinen omuzlarından onun ağladığını anladı. Kuntuar oğlunu candan yürekten seviyordu. Bir şey için dua etse de kendisinin Daniel’den erken ölmesini istiyordu. Onun kaybederse buna dayanamazdı. Yıllar geçtikçe hayatında iki en önemli kaygısının olduğunu daha iyi anlıyordu. Birinci Daniel ve geleceği, ikinci belirlenen bilimsel amaca ulaşmaydı.

            Birden Kuntuar, oğlunu kucağa alıp çocukmuş gibi avutmaya istedi. Kuntuar mümkün olduğu kadarıyla dinç ve yumuşak konuşmaya çalışıyordu:

-          Canım benim, yaşlı babasının öğüdünü dinle: göz yaşları dertte çok kötü akıl hocası, başını eğme. Savaş yıllarında insanlar çok sevdiği ve yakın olan insanları kaybediyordu. Senin yaşıtların o zaman kendi derdi yüzünden cesaretini kaybetseydi ne olurdu? Kendini eline al, kitap üzerine çalışmaya dön.

Daniel biraz sustuktan sonra:

-          Haklısın, baba. Bağışla beni.

Oda sessizliğe daldı.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM 

Su düzeyi yüksek olan Sır Derya, dalgalarını tembel tembel yuvarlanıyor. Uzakta kara sıradağlarıyla Karatau görünüyor. Bu sıradağları kocaman vadiyi dolanır. Toprak susuzluktan çatladı ve kul rengi tozla kaplanmıştı. Yer yer sararmış pelin, sert deve dikeni ve seyrek çalılara raslanabilir.

            Bu kumlara bitişik olan çıplak, sıcağa ve rüzgarlara açık çöl solonçaklar kuşları çekmez.  Mavi sarıya çalar tüyü olan büyük toykuşları, kahverengi küçük toykuialrı, uzun ayaklı sülünler sadece kamışla kaplanan Sır Derya’nın kıyılarını gözüne kestirdi.

            Bunun yerine solonçaklar hayvanlarıyla zengin. Antilop sürüleri koşuşur burada. Karatau’ya biraz daha yakın tau-teke yani yaban keçileri, argalılar, karacalar bulunur. Çok koyu kül rengi kurt ve ateşli al tilkilerin sayısı çok.

            Çölün toprakaltısı içinde efsanevi define saklar. İnsan ise onlardan sadece bir kısmını açabildi; kurşun, çinko, fosforitler...

            Sır Derya ile Karatau arasında şehir büyüdü. Ondan Taşkent, Çimkent, Turkestan’a asfalt ana yolları gider. Onların iki tarafında su, yeraltı madenler ve... eski eserlere giden keşifçilerin arama seferlerineköy yolları ve dar patikalar uzanıyor.

            Birkaç gün önce bu şehre iki genç geldi; pedagojik üniversitenin son sınıfının öprencisi Orik  - pratik için ve gelecek tarihçi okumuş Peiljan – tezi için malzeme toplamak için.

            ... Bugün özellikle sıcak bir gün. Kuru yakan rüzgar yüze vuruyor. Öğleden önce ufuk üzerinde titreyen gümüş sis sarktı. Işıldayarak bakışı kendine çekiyor. Hem yerde hem de gökte sanki  ölmüş her şey; ne hayvan, ne kuş vardı...

            Bütün bu sessizlikte tek bir insanın yaşadığı gibi görünüyor – Peiljan.

            Kayraktı’ya iş için gelince burada Orik’le tanıştı. Peiljan, yarım sene önce üniversite bitirdikten sonra arkeolojik seferlerden birinin müdürü olarak buraya kardeşi Nuralı atandığını biliyordu. Nuralı’nın bu sevimli ve neşeli bir kızla evlenecekmiş. Şimdi bir yerde delme tesisatıyla iş gezisindeymiş. Peiljan, kardeşi arıyor diye bahaneyle Orik’le görüşmek istedi. Kızı yurtta buldu.

            Birinci görüşmelerinden sonra diğer buluşmalar başladı. Çok geçmeden Nuralı sadece Peiljan için değil Orik için de ikinci plana geçti. Anlaşılmayan bir güç onu kaldırıp sağduyuya aykırı olarak davranmayı zorluyordu.

            Bugün Peiljan erkenden ayakta. İşlerle dolmayan Pazar günü sonsuzca uzuyordu. Genç adam otel odasında önce aknepeye yatıyor, sonra kalkıp kitaba sarılıyor ve yine onu biy yana koyuyordu. Okuyası gelmiyordu.

            Şimdi çocukluğunun yaşıtı hakkında hatırlıyor muydu? Nuralı’nın annesi ve babası çoktan öldü ve öz amcasının evinde büyüyordu. Peiljan’ın babasının evinde. Erkek çocuklar artık büyüdü. O kendisi erkek kardeşinin canını böyle acıtabilir mi?

            Kendisi ona bir özür buldu. Aşktır. Evet, aşk gibi görünüyor. Aksi halde Orik’e koşturan, bakışını, sözünü yakalatan duyguya başka nasıl denilebilir?  Sonuçları düşünmek istemiyor, sadece gözleri, dudaklarını görmesi lazım...

            Peiljan’ın duygusunun gücü büyük. Ama ne duygusunun? Canını şeytana satmaya hazır, yeter ki Orik burada olsun.

            Görünüşünde bu alımlı bir adam, çenesi kuvvetli olan. Fakat güleryüzlü sözleri, gülümsemesi altında  kendi kaprisleri birinci yeri alır. Bir şey yapmak isteyince kendi isteklerini yerine getirmek için herkesi engellemeye hazır.

            Şimdi de vicdan azabı çekmiyor. Şaşılacak bir niteliğe sahip – unutkanlığa. Bir anda istenmeyen düşünceleri, tatsız şeyleri, vicdana seslenen her şeyi unutabilir...

            Sonunda gündüz yakıcı sıcağı yerine akşam serinliği geldi. Peiljan, aceleyle giyinip çıktı. Şehrin kenarında bulunan bahçelere doğruldu. Güney yumuşak gece yavaş yavaş ülkeyi kaplıyordu. Seyerk yıldızlar, Peiljan’ın hızlı adımlarının sesine uyarak cesaret vererek parlıyordu: “Çabuk ol, çabuk ol delikanlı!” Daha uzaktan Orik’i gördü. Kız bahçenin en ucundaki ağçların yanında duruyordu. Kalbi titremeye başladı, ona hemen atılmamak için kendini tuttu. Ayaklar kendiliğinden daha hızlı yürümeye başladı. Orik de ona doğru acele etti. Gözle görülmez, kalple görülür. Peiljan, Orik onu sabırsızlıkla beklediğini anladı. Daha hızlı yürümeye başladı, hemen hemen koşuyordu:

-          Gelmeyeceğini düşündüm...

-          Neden? Kızın sesi küçük çan gibi şefkatle çaldı. Peiljan içinde saklanan çağırma ve şefkati duydu.

-          Bilmiyorum, bunu haketmediğim mutluluğu olarak görüyorum. Orik cevap vermedi ve güldü:

-          Bugün yıldızlar özellikle büyük ve yakın, her zamankinden daha parlak ışıldıyor.

-          Haklısın. Onlardan en parlağı yanımda şimdi.

-          Yıldızlar gökte, yerde değil...

-          O zaman yanımda olanı neyle karşılaştırılabilir? Kız ona cilveli cilveli parmak salladı.

-          Yanımdaki kız dünyada en güzel. O sadece şafakla, yıldızla, hayır, ayla kıyaslanabilir! diye coştu Peiljan ve birden yavaş bir sesle hemen hemen fısıldayarak: - Seni öpeyim, dedi...

-          Hayır, utanıyorum...

-          Neden?

-          Günah bu.

-          Günah edersem ne olur?

-          Cehennemde yanacaksın.

-          Cehennemsiz ateşte gibiyim, bana acı!..

Onu sardı. Birbirine sokularak bahçede yürüyordu. Etrafında güzel kokulu pelin ve yumuşak tüy çimenle çevrilmiş dallı budaklı ağaç onları kaplayınca Peiljan, ayaklarına görülmeyen yük asılmış gibi durdu. Kızı yine kendine çekti.

Yukarıda egemen olan ay, yavaş yavaş ufuk boyuna süzülmeye başladı. Etrafı gündüz gibi aydınlık. Dallı budaklı ağacın yanında bir erkekle bir kız. Ağacın dallarından gölgeler tuhaf canavarları andırıyordu. Yıldızlar, yükseklikten kopup kayboluyor, sanki bir anda birinin mutluluğu yanıyormuş gibi...

Sessizlik. Bu gök, gece ve sessizliğin uyumunu sadece kız ağalaması bozuyor. Nedense cana dokunmuyor ama.

Orik ağlaıyor. Yanında Peiljan yatıyor. Kolları başının altında saklamış, bakışı göğe dikmiştir. Ancak orada sırası gelen yıldız kopup söndüğü zaman renksiz gözlerinde kötü gülümseme yanıp sönüyor. Orik’in göz yaşlarına dikkat etmiyor. O da dökülen saçlarını saklamayıp dizlerini ince kollarıyla sarıp oturuyor. Daha dün onu doldurulan sevinçle dolu heyecan nereye kayboldu? Bugün canını acı pişmanlık yakıyor. Ve... güceniklik. Kız birden olmuşun bütün alçaklığını anladı.

Peiljan onu avutmuyor. Orike ise bu anda gözlerinin önünde Nuralı’yı görüyor. Şimdi kimi suçlamalı? Kendisini mi? Evet! Fakat Peiljan, Nuralı’nın onun kardeşi olduğuna bile istihfaf etti!

Nuralı’yla geçiren uzun akşamlar aklına geldi.

...Bugün olduğu gibi da ay ışık veriyordu. Aynı şekilde açıklıklara parlak ışığı yayarak dolu ve altın ay gökte süzülüyordu. Aynı şekilde gökten yanarak yıldızlar düşüyordu. Onlar da aziz özlemlerini söyleyip gerçekleşeceğini bekliyordu. Düşmekte olan yıldıza avuçları gösteriyordu. Bu onlara aziz hayalleri uçuyor gibilerine geliyordu...

Onlar Nuralı’yla o buluşmadan önce bir sene görüşmedi ve nehrin yanında buluşup aynı şekilde sarı ve kırmızı lalelerin ortasında oturuyordu.

Nuralı o gün ona ilk defa duygusunu açıkladı.

Üniversiteyi bitirince bu sefere gitti. Orik, sevdiği adamla bir an önce görüşmesi için Tanrıya yalvarıyordu. Onsuz üç ay ona üç sene gibi geldi. Tam o sırada yoluna Peiljan çıktı. Can sıkıntısını, hasretini avutmak yerine aşklarına hakaret etti.

Acı ve pişmanlık Orik’in kalbini doldurdu. “Şimdi yüzüne nasıl bakacağım? Nasıl?!” diye tekrarlayıp duruyordu.

Peiljan tembel tembel kıpırdadı:

-          Kimin?! Kimin gözlerine bakman gerek?!

Kız daha çok ağlamaya başladı:

-          Kardeşinin, Nuralı’nın!

Peiljan:

-          Dönmesine daha çok var...

Orik, delikanlıya baktı. “Yapabilecek şeyi bu kadar!”

-          Ne ağlıyorsun? Kendin kimseye anlatamazsan bu günah değil. Boşuna vicdan azabı çekme.

Orik, kendini kötü hissetti. Fakat bununla beraber Orik boğulmakta olanın yılana sarıldığı gibi Peiljan’ın sözlerine sarıldı. Her nasılsa onu biraz rahatladı. Bu sırada Peiljan devam ediyordu:

-          Ben... sen kendin iradenle ihtiyaro olarak razı oldun...

-          Nasıl yani?.. Ne demek ihtiyaro olarak?! Nasıl yaşayacağım şimdi? Nuralı... Peiljan:

-          Nuralı’dan neyle daha kötüyüm?, diye sözünü kesti ve onu kendine çekmek için uzandı.

-          Bana dokunma!

-          Seni seviyorsam ne olur? Peiljan’ın sesi güçlendi

“Seviyor mu? Bu gerçek mi? Seviyor mu? Belki de bunun için cesaret etti... bu yüzden öyle yaptı... Sevdiği için suçlu mu?.. Bunu bağışlamam mı lazım...”

Fakat aklına Nuralı’nın hayali gelir gelmez yüreği acıdan sıkıldı ve boğazına bir şey düğümlendi.

Peiljan’ın sesi ise çok emindi.

-          Evet, senin Nuralı’dan daha çok seviyorum! Bana ondan ne? Peiljan yine kendisine Orik çekti.

İki gün sonra yine buluştu, sonra tekrar ve tekrar görüştü. Buluşmaları çok sık oldu. Nuralı seferden döndüğü zaman Peiljan’la Orik bir aile olarak yaşıyordu ve ilk evlatlarını bekliyordu.

Nuralı içinse şansızlıklar başladı. Onun başındaki sefer Karatau’nun yanında kumlarda birkaç kuyu açtı. Fakat suyu bulmadı. Tesisatlar yeni yere taşınırken son bahar soğuklar geldi. Fakat donlara ve soğuk rüzgara rağmen Nuralı, kışın ortasına kadar çalışmaları daraltmamaya karar verdi. Alma-Ata’ya sondaj işlerini kışın da sürdürebilmek için bir telgraf göndermek için Kayraktı’ya geldi. Üstelik teknik kurulunda suyu getirmeyen önceki kuyularda ne yaptıklarıyla ilgili rapor vermeliydi. Tabi ki genç mühendis Kayraktı’ya sadece işlerle değil acele ediyordu. Orik’i görmek için acele ediyordu. Kötü söylenti, her zaman binlerce ses, binlerce yol bulup tahmin etmediğin yerlere varacak. Orik’in Peiljan’la ilişkileri hakkında Nuralı daha iki hafta önce öğrendi. Kayraktı’dan yeni gelen bir genç teknisyen alenen bildirdi: “Kayraktı’da tek bir haber var – yeni çift var, güzel Orik ve genç okumuş Peiljan, yakında düğünleri olacak!” Nuralı kendi kulaklarına inanamadı.

Şehre yaklaştıkça daha çok heyecanlanmaya başlıyordu. İçindeki şüphe, bütün bunlar yalan diye düşünceleri huzurunu kaçırdı. Şimdi otelde yerleşip Orik’e yurda gidecekti. Birden odasının kapısı çalındı. Nuralı, kravatını bağlayarak:

-          Buyurun, diye davet etti.

Tröst baş mühendisi Jarkın girdi. O Nuralı’yla aynı üniversiteyi bitirdi, ama üç sene önce. Nuralı’ya karşı arkadaşlık ve himaye duygusu vardı. Yel yanığı yanık yüzü gülümseme ile parlıyordu. Kucaklaştılar.

-          Şöförünü gördüm – arabayı garaja bırakıyordu – geldiğini öğrenince hemen buraya koştum, diye hala mutlu mutlu gülümseyerek söylüyordu Jarkın.

-          Evet, daha bir saat önce geldik. Gezinmeye karar verdim, yoldayken de seni arayacaktım.

Jarkın, arkadaşına dikkatle baktı:

-          Acele ediyorsundur, değil mi?

Nuralı, mahcup mahcup gülmsedi ve:

-          Haklısın. Orik’i özledim. Ona yurda uğrayacaktım.

-          A-a...

Jarkın’ın olandan bitenden haberi vardı. Biraz sustuktan sonra:

-          Neden acele ediyorsun? Öğrenince kendisi gelecek...

Nuralı, Jarkın’ın sesinde saklı anlamını gördü:

-          Tuhaf bir cevap...

-          Hayır, hayır, öylesine söyledim. - Jarkın’ın arkadaşına bildiklerini anlatmak isteği görünüp kayboldu, kendini eline aldı. – Tamam, git. Kendiniz anlaşacaksınız.

-          Neyi anlaşacağız?

-          Nasıl yani neyi? Genç insanlar ayrıldıktan sonra konuşacak şeyleri her zaman bulurlar. Ancak serbest olunca hemen bana gel. Görüşmeden gitmeyi düşünme bile.

-          Neden gideyim ki? Neden beni bu kadar çabuk geri yola uğurlamaya çalışıyorsun? diye kızmaya başladı Nuralı, Seninle konuşacağım çok iş var. Yarın hesap vermeden sonra sana uğrayıp akıl danışmayı düşünüyordum. – Jarkın’ın yüzüne doğrudan baktı: - Bana bir şey söylemek istiyorsan söyle!

Jarkın gözlerini yana kaçırdı.

-          Yoldan yorulmuşsundur, seni üzmek istemem. Zaten yapamıyorum, yabancı insanlar söylesin, ben değil, diye kapıya doğruldu, Bugün akşam görüşelim tamam mı? – ve vedalaşmadan gitti.

Nuralı her şey açık anladı: en kötüsü oldu... Elleri titremeye başladı, boynundaki kravatını gevşetti, koltuüa oturdu.

Peiljan’la beraber geçirdiği çocukluk görünümleri gözlerin önünden geçti.

Nuralı çocukken evlerine taşındığı zaman Peiljan’ın babası Surıkbay zengin değildi, ama varlık içinde yaşıyordu ve girişimciydi. Eskiden Kazak ailelerinde oğullarının bir dediğini iki etmemek alışkanlığı vardı. Surıkbay da bu geleneğe uyuyordu. Fakat öksüz Nuralı tembellike ve yaramazlıktan daha çok masal, şarkı ve şiirleri dinlemeyi seviyordu. Zayıf ve burnu her zaman dövülmüş Peiljan ise haylaz olarak büyüyordu. Babasının evine gelen misafirlerin yanında küfür etmek kolay bir şeydi. Karakterine göre daha sakin ve ondan daha küçük Nuralı’yı çok defa ağlatıyordu. Bir dövüşmeleri Nuralı şimdiye kadar çok iyi hatırlıyor. Peiljan’ın alayları ve şaplaklarıyla ağlatılan Nuralı ona atılıp ondan bita-kuljayı [1]aldı. Peiljan bağırdı ve fırına atılıp gelberiyi kaptı ve Nuralı’yı vurdu.

Başka çocuk hemen korkardı ve pişman olurdu. Fakat Peiljan neşeyle el çırpmaya başladı ve “Aldın mı?” diye bağırmaya başladı.

Şimdi onlar büyüdükleri zaman Peiljan yine Nuralı’nın yolundan geçti. Kardeşi nasıl bir adamdı? Doğuştan acımasız ve ruhsuz.

Bu sırada kapı yine ısrarla çalındı. Nuralı so güçlerini toplayıp:

-          Buyurun, dedi. Kapı açıldı. Odaya... Peiljan girdi.

Nuralı titremeye başladı. “Yapırmay![2] Evet bizzat geldi, benimle konuşmaktan utanmıyor, Orik’le görüşmemi engellemek için her şey yapıyor! Belki de gerçekten kalbi yerinde taş var...”

-          Yolculuk nasıl, sağlığın nasıl? Diye bir şey olmamış gibi karşısındaki koltuğa oturarak soru soruyordu Peiljan.

Nuralı cevabı zoraki verdi:

-          Gördüğün gibi geldim işte.

-          Duyduğuma göre seferiniz zararla çalışıyormuş. Yese düşme kışın kuyu açmaya karar verdiysen mutlaka su bulacaksın, orada varsa tabi.

Nuralı kendine geldi:

-          Buraya bunu söylemek için mi geldin?

Peiljan, küçük erkek kardeşinin bakışı altında biraz büzüldü.

-          Hayır, diye mümkün olduğu kadarıyla emin konuşmaya çalışıyordu, ama sesi yapmacıktı, Nuralı...

Acıklı poza girince Peiljan her kelimeden sonra çok anlamlı duraklıyordu:

-          Kuş yavruları büyüyünce yuvadan ayrılır. Aynı evde büyümüş kardeşler farklı evlerde ölür. Sadece çocuklukta birbirinin yanından hiç ayrılmıyor, büyüyünce herbiri kendi yolundan gider. Her biri ona aklının ve kalbinin tavsiye ettiğine göre yaşıyor. Bir de beraber büyüdük, yollarımız ise farklı. Bana küsme, benim de kalbim ve acıma duygum var, ama aşk dik başlı bir tulpar[3], ona hakim olamayacaksın. Ona gem vurmak için gücüm yetmedi. Orik’le anlaştık.., diye Nuralı’nın gözlerine baktı, o susuyordu, Bunu duymak kolay değil, biliyorum, ama seni avutmak için söyleyecek şeyim yok.

-          Neden, daha konuş, başka bir şey söylesene!

Peiljan, kotuktan kalkarak:

-          Hayır, diye acıyan bir sesle söyledi, Bir ricam var, Orik’i boşuna rahatsız etme, onunla görüşmeye çalışma. Bir şey değiştiremeyeceksin.

Çıktı.

Nuralı, odanın ortasında ayakların ucundan topuklarına sallanarak yumruklarını sıkıca sıktı ve ağır ağır adımlarla koltuğa yaklaştı. Koltuğa oturup yüzünü elleriyle kapladı. İçinde öfke kaynıyordu. Onun en aziz duygusu bir kıza aşkı böyle umursmazlık ve hainlikle ayaklar altına alınmıştır. Güceniklik, hakaret edilmiş gururu, rezalet her şey karıştı ve kardeşin ona indirdiği darbeye karçı çıktı. Sonunda toparlanabilince demin Peiljan’ın oturduğu koltuğun arkasına dayandı ve düşünmeye başladı...

Olup biten onu sadece Orik’ten değil Peiljan’dan da yoksun bırakıldı. Çocuklukta her şey olurdu: kavga, dövüşme... Yine de tek kardeşini kaybetmek zordu. Ya bu güzel kız... kendisi onu ayarttıysa? Belki Peiljan değil, Orik suçludur... O zaman... O zaman onu böyle sertçe kınamamam lazım, kim bilir...

Bir saat sonra Nuralı güçlükle ayklarını sürükleyerek yavaş yavaş tröst yurduna yaklaşıyordu. Orik, onu uzaktan görünce... ona acele etti.

            Yüzünde mahcubiyetin gölgesi bile yoktu (ıstırap söz konus bile değil!). Çok güzel görünüyor, ama biraz zayıflamış. Ancak onun doğru bakışından kaçınmaya çalışıyordu.

-          Merhaba Nuralı!, sesi duraladı, titremeye başladı, esmer yanakları pembeleşti, Haydi gidip konuşalım.

Hiç konuşmadan yürüyorlardı, birinin bahçesinin sırasına oturdu. Ve ... birbirine bir söz bile söylemiyordu. Birinci o konuşmaya başladı:

-          Belki Peiljan sana söylemiş artık...

-          Söyledi, ama seni dinlemek te istedim. Orik sustu, ama sonra daha sert ve emin bir sesle konuşmaya başladı:

-          Talihimi buldum.

-          O zaman... bana yalan mı söyledin?

-          Söyledim, söylemedim, şimdi bunun ne anlamı var ki? Çocuklar gibi eğlendik, ama her şey geçti.

-          Eğlendik mi? – Nuralı artık kendini tutamayıp hemen hemen bağırıyordu, Sen eğlendiysen neden beni eziyet ettin? Bana inanmadın mı? Sence aşk bir gün için mi verilir? Ne söylediğini kendin anlayabiliyor musun? Sen... sen...

-          İhanet ettiğimi mi söylemek istiyorsun? Doğru mu?, diye heyecanlandı Orik, Belki de gerçekten öyle. Ama şimdi ne yapmamı istiyorsun? Evet, vicdanımı kaybettim! Evet, seni seviyorum, ama kardeşinle evleniyorum! Evet, ben suçluyum, bir tek ben! Bunu mu duymak istedin? Git...

Sıradan kalktı. Zayıflılıkla savaşarak sallanarak burnunun doğrultusunda yürüdü. Sokağın boyuna seyrek fenerler vardı. Başında biri sanki bir isim yazmış gibi “Orik”.

Nuralı geri baktı. Asfaltta giden arabayı gördü, şöförden otele götürmesini istedi. Odasının kapısını açtı, biraz karanlıkta durdu. Sonra ışık açtı, saate baktı. Kadranın okları gece on ikisini gösteriyordu. Nuralı uykuda gibiydi. Falat başına geldiğini bir rüya olmadığını, gerçek olduğunu anlıyordu. Işığı kapatmayarak kanepeye yattı. Uyku gelmiyordu, sanki hiç yorulmmaış gibiydi.

Sabah tröste gitti. Çalışma arkadaşlarının sempatizan bakıilarını görmek istemiyordu. İşte bu haldeyken onu Jarkın buldu. Jarkın:

-          Tabi ki bu çok zor, ama neden herkesten saklanıyorsun?, diye konuşmaya başlamaya çalıştı.

Nuralı’nın gözlerinde çaresiz sıkıntı vardı. Birdenbire patladı:

-          Özür dilerim, ama özel dertte ne akıl hocası, ne yardımcı olabilir!

-          Ne dert hakkında konuşuyorsun?

-          Belki anlamıyorsundur, ama bir insan aşkı kaybediyorsa – bu mutluluk değil.

-          Öyle mi? İnsanlar birbirini sınırsızca sayıyorsa buna aşk denir! Gerçek aşk yücedir, onun gerçekten canını feda etmek lazım. Y bu aşk... değilse?

-          Bunun ne olduğunu bilir misin...

Jarkın:

-          Tamam, tamam, diye onu durdurdu, senin halinde öğütler gerçekten gereksiz. Kendin her şey anlıyorsun.

Biraz sustuktuan sonra:

-          Sana bir iş için geldim. Hemen sefere gitmen lazım...

-          Ne oldu?

-          Kaza oldu...

-          Ne kaza oldu? diye sözünü kesti Nuralı.

-          Genç bir delikanlı öldü... Kaziken.

Nuralı yerinden fırladı:

-          Ne, ne dedin?!

-          Evet, daha yeni radyo telgrafla bildirildi. Elektrik çarpmasıyla öldü...

-          Ka-zi-ken...

Nuralı yakın düğün akşamı aklına getirdi. Daha üç ay önce. Kaziken ve Kunijman. Herkes genç çifte hayran hayran bakıyordu. Kız- Jıbek ve Tılegen gibi güzel bir çiftti. O bayram akşamında Nuralı onlar dünyada en mutlu olduğunu düşünüyordu, şimdi ise Kunijman’ı yaslı olarak tasavvur etti ve silkindi. Kunijman’ın ağır derdiyle kıyasla kendi acıları ona hiçten ve bir insana değer değil gibi geldi. Yola çıkmaya acele etti:

-          Çıkıyorum! Hemen çıkıyorum!

Jarkın, arabanın kapısını tutarak vedalaşırken:

-          Omuzlarına çok zor günler düştü. Fakat senin ayakta kalacağına ve her şeyle baş edebileceğine inanıyorum...

Nuralı:

-          Teşekkür ederim, diye cevap verdi, Çalışırım, yoksa... Başka türlü olmaz.

Arkadaşının sözleri Jarkın’ı sevindirdi.

-          İyi yolculuklar!

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

İnsan hayatı çeşitli yollardan oluşuyor. Biri için o doğanın zaferi, onun tepesi, yetkinliğidir. Bu insanın hayatında kendi yolunu bulduğu zaman olur. Bu yoldan emin gidiyor. Böyle şans çabuk ve kolay gelmiyor. Een çok istenen amaca giden yolda çok cesaret lazım. İçinde cesaret bulamayan, baş istikameti belirleyemeden dolaylı yollarda dolananlara yazık.

Bir de hayal herbirine gelmiyor ki. Hayal insanı yükseklere kaldırabilen gençlik kuşudur. Bazen hayal uzun uzun yıllar içinde gece gece istenen barınağın ateşi gibi kendine çekiyor, bilinmeyen yere çağırıyor. Bu sırada hayat sürprizler yapıyor, ne yanından yaklaşsan olsun seni tepmeye çalışan haşarı ata dönüşüyor. Daniel, şanslıların arasındaydı, ama o da feleğin sillesini yedi. Kalbi aklına boyun eğmek istemedi ve yiğiti hayat sevinci duygusundan yoksun bıraktı. Hayatı artık acı pişmanlıklarla dolu sıkıcı sürünmeye dönüştü. Bir çare buluyordu ve kurtuluş çaresi olarak babasının sözleri aklına geliyordu: “Çalışmak, çalışmak lazım...”, “Emek ve hayal her zaman birbirinin yanında, her zaman birbirine eşlik etmeli. İçinde şiva var...”

Daniel, babasının bilgece nasşhatlarına kulak verdi ve yapabildiği kadarıyla Jannat için özlemiyle savaşıyordu. Bugün istemeden kesilen romanın el yazısına başladı. Yazdığının sayfalarını sözlü olarak babasına okurken:

-          Sakilerin sosyal düzeni, ekonomik ilişkiler bütünü detaylı olarak ele alınırsa daha kolay anlaşılır ve tarihe göre daha doğru olur. Su, toprak, emek aletlerini nasıl kullandıklarını anlatmak lazım. Herodot’un bilgilerine göre Sakların eski kabileleri toprak ve suyu aralarında hayvanların sayısına göre paylaşırdu. Ortak mallarını düşmandan korumak için birleşirdi. Bununla beraber tehlike durumunda onlara dost Massaget, Argippei kabileleri katılırdı. Altay ve Tarbagan’ın dağ eteklerinde yerleşmiş Saklardan farklı olarak bu yerlerden ta Hazar denizine kadar göç eden Saklar otlak ve suvatı ortak olarak görürdü. Özel maldan hayvan ve taşıt vasıtaları sayılırdı.., diye akıl yürütüyordu.

Kunuar:

-          Halkısın, diye cevap veriyordu, savaşlar sırasında Saklar sadece toprağı ve su haznelerini değil, özel malını koruyordu. Pers çarı Kir’in sözleri aklıma geldi, bana öyle geliyor ki Ksenofont onları yazmış. Hani Kir’in Saklarla beraber Babil’i istila ettiği zaman zafer töreninde at yarışları düzenlenmişti. Pers çarı o zaman şart koydu: “İlk gelen kendine her şey alsın, bana ise atını versin”. At yarışa katılanın özel malı olmasaydı,  herşeye kadir Kir  gönül indirip basit askerlere böyle ricada bulunur muydu? Tabi ki hayır.

-          Bana gelince baba, Sakların kabileleri sırf beraberliğinin sayesinde İran’ın kuzeyindeki ticaret kervan yollarını ele geçirebilen kendini saydıran kuvveti temsil ettiğini düşünüyorum. Çünkü yenilmez Kir’in m.ö. 530 senesinde ona bitişik olan Massagetlerin kabilelerini, ve biraz daha sonra 517 senesinde Sakları istila etmek girişimi başka şeylerle açıklanamazdı. Beş sene sonra İran’ın daha az ünlü olmayan Dariy çar aynı amaçla kara denizli iskitlere karşı ordusunu göndermişti. Şaşılacak bir şeydir ki, bütün bu üç savaşta Perlser bozguna uğramış ve gerilemişti. O zamanların diplomasisinin inceliklerine şaşırıyorum. Bu savaşlara rağmen ortak tehlike zamanında  Saklar ve Persler ordularını birleştirmişti. Herodot’un bilgilerine göre Saklar, Perslerle beraber pers çarı Kserks’in gemilerinde hizmet ediyordu. Sakların atlı orduları Perslerin tarafında onların yaya ordularıyla beraber Platende’de savaşarak örnek cesareti gösteriyordu. Sakların öncüsü Amorg aynı herşeye kadir Kir’e paha biçilmez yardımda bulunmuştu. Lidya çarı Krev’e karşı savaşarak Kir yaralandığı zaman on bin piyade ve binlik süvaresiyle Amorg savaş yerine gelip Kir’i rezalet ve ölümden kurtardı.

-          Böyle sadık müteffiğini Kir öldürdü mü?!

-          Evet, çar tahtına çıkanların kanunları öyledir...

Kuntuar, sağlığı Jannat’la ayırmasından sonra belli  bir şekilde bozulan oğlu için hala endişeleniyordu. Baba ıstıraplarını özenle saklamaya çalışıyordu, ama Daniel her şeyi görüyordu ve en yakın insanının canını acıttığı için üzülüyordu. Oğlu da yaşlı babasının sağlığı ve hayatı için korkuyordu. Bazen son gümlerde olup bitenle ümitsizliğe düşüren baba dayanamayacak gibisine geliyrdu... Bundan korktuğu için kendini masaya oturtup yazdırabildi. İlk günlerde iş yürümüyordu, herhangi hiçten bir düşüncesi bile yoktu. Sözler sanki yabancıya aitmiş gibiydi ve yazdıklarının üstüne kalem çekiyordu...

Buna rağmen Daniel yavaş yavaş eski hayatına dönüyordu, başı daha sık el yazısı üzerine eğiliyordu, gözlerinde ise onun acele etmeyen kalem ucundan ne çıktığına gerçek ilgi parlıyordu. Oğlunun içinde olan değişimi birinci yaşlı arkeolog gördü.

Bugün, el yazısını okuyan Daniel’i dinlerken Kuntuar özellikle hoş heyecanı yaşıyordu. Masa lambasının abajuru, yumuşak yeşil rengiyle masanın ortasını kaplıyor, oğlunun yüzünü aydınlatıyordu. Babası Daniel’in kadife ve yumuşak baritonunu dinlerken ona hafif bir hüzünle hayran hayran bakıp onunla gurur duyuyordu.

-          “Jaksart’ın[4] kurşun suları yükseldikten hemen sonra eşi görülmeyen yağmur olarak aşağı iniyordu. Bir an için dağılıp yeni güçleri almış gibi kudurmuş gibi birbirine doğru atılıyordu. Dalgalar kudurup rahat bilmeden azgınlıkla göğe yükseliyordu. İşte onlar görülmeyen uzaklarda doğup şiddetlenen böğürmeyle nehrin sağ kıyısını mahmuzluyor. Altından aşındırmış olan dik kumlu kil yamaçı kouyor. Demin kıyıyı süslenen ağaçlarla kaynayan suya kocaman kayma düşüyor. Akıntı sanki bunu bekliyormuş gibi avını yakalayıp götürdü. Suyun üzerinden dönen ağçların tepeleri görünüyor. Bir ağacın tepesinde mucize kabilinden sağ kalan ot ve tüyden yuva var. İçinde bağırışan beyaz atmacanın yavrular... Dalga zavallıları tam yutacakken bilinmeyen yerden yuvaya taş gibi küçücük yumruk kadar bir kuş düştü. İki yavrularından birini ensesinin derisinden kaptı ve kıyıya atıldı. Annesi diğerini kurtaramadı, onu eski yuva ile beraber soğuk dalga kapladı. Demin cıvıldayan kuş yavrusunun yerinde bulanık kül rengi su vardı. Su üzerinde ise atmaca yuvasının örüldüğü tüy ve otlar sallanıyordu.

Jaksart’ın kıyılarına sınırsız düzlük istepleri yaklaşıyor. Şimdi ilk baharın tam kıvamında onlar zümrüt yeşil örtü ile kaplanmıştı. Parlak laleleri solmaya acele ediyor. Düşünceli kız gözleri gibi sayısız göllerin gümüş suyuları dipsiz göğe bakıyor. Nehrin taşınmasından sonra oluştu ve sıcak ve mahvedici yazı bekliyor... Zaman zaman hava telaşa düşen hayvanların sesleriyle dolduruluyor. Onları gökten bir şimşek gibi saldıran ya atmaca ya da  doğan korkuttu. Sınırsız düzlükte mavimsi Boztalayk yükseliyor. Bu büyük tepesinin yamaçları, koşmadan halıyla – tekemetle – kaplanan zengin yurta gibi. Beyaz yünden hünerli hünerli dokunmuş ve hayvan pöstekilerinden ustaca işlenmiştir. Resim önce koyun boynuzları şeklinde kıvrım kıvrım gidiyror, sonra yurtanın kafesi gibi iç içe geçiyor. Tepenin tam zirvesinin yanında Sak çariçesinin portresi bulunan halı serildi. Ellerinde harika cennet çiçekleri var. Kırmızı, beyaz, sarı... Portre üzerinde basma altından taht parlıyor.

            Taht boştur. İstepe korkunç bir haber geldi; Sakların hükümdarı çar Amorg pers çar Kir’in sarayında öldürülmüştür. Dün Saklar bugün tahta çıkacak olan yeni hükümdarı ilan etti. Bu yüzden işte Boztaylak’ın eteğinde bütün genişliği piyade ve atlılarla dolu. Her müttefik kabile kendi ordularını gönderdi. Jaksart ve Cetısu’dan Saklar, Kokşetengiz’in kıyılarından  Argippei, Aral etrafında göç eden Massagetler, Turkestan’ın doğusundan ve Tanrı Dağı’ndan  İssedonlar.

            Boztalayk’ın kuzey yamacının boyuna atlarına Argippei bindi.

            Yanında ise aynı elmacık kemikleri çıkık ve geniş yüzlü Tanrı Dağı’nın askerleri sıraya dizildi. Onlar Türklerin akrabaları. Biraz daha doğuda Afganlılara ve Hintlilere benseyen Saklar çadırlarını kurdu. Çok sayıdaki kabileleri Amu-Derya ile Jaksarta arasındaki topraklarda ve Pamir’e kadar uzanan bütün yaylada  isken ediyor. Askerlerinin sıralarını ünü kazanan Massagetler sıkıştırıyor. Onlar diğerleri gibi atlarından inmedi ve savaş atlarıyla sıkışmış sıralar halinde duruyor. Askerler yarışlara hazırlanmış gibi atların kuyrukları ve yeleleri kesilmiştir.

            Toplananların konuşmaları zor seçilir.

            Her kabilenin önce söylendiği gibi kendi dili, kendi rengi ve dış görünüşü var, ama onların yaşam tarzı, kültür ve gelenkleri aynı.

            Askerler aynı şekilde silahlanmıştı. Sağ omzunda ham köseleden kayışlarla bağlanmış yuvarlak rendelenmiş sopalarından kalkan var. Bütün doğuda böyle ekipman “sak” ekipmanı olarak bilinir. Askerlerin atları geniş göğüslü, saygaların ayaklarına benzeyen, arbanın tekerlekleri gibi eğrilmiş kuru ayakları, yumuşak tüyü ve kuyruğu var. Onar yarışta dayanıklı ve istepte hiç yorulmaz. Koşumları; göğüslüğü, ilikleri, kolanı deriden örülmüştür. Birçokları gümüş ve altınla işlenmiş güneşte parlayan koşumu ile ayrılıyor.

            Sakların giysileri de kendine özgü. Güney halkları Parf ve Perslerinden, kuzey halkaları Moğol, Told ve Nogaylılardan farklı olarak Sakların elbisesi binicilik için uygun. Kısa kollu ince koşmadan veya deri kaftanlar, deriden veya koşmadan ince şalvar, uzun yün çoraplarla içigler (çizmeler). İnce renkli deriden nakış işlenen çorapların üstü içiglerin konçlerinin üzerinden görünüyor. Kaftanların üstünde kolsuz çapanlar atılmıştır. Eyerlerine koşmadan astarlı ham köseleden miğferler terkiye asılmıştır. Askerler savaşların içinde her zamanki sivri uçlu hayvan pöstekilerinden şapkaları onlarla değiştirirdi. Sak kadınlar bileklerine altın ve gümüş bilezik, parmakların yüzük takardı. Kendilerini pahalı küpe, kolye, gerdanlık, değerli taşı broşlarla süslerdi. Başlarında özel şeklinde yüksek beyaz baş özrtüsü bağlanmıştı.

            Sak kadınları erkeklerinden askeri yiğitliğe göre geri kalmazdı. Vatanlarının düşmanlarıyla erkeklerle eşit olarak savaşırdı. Massaget ve İssedonların atlıların büyük kısmı asker kadınlarından oluşurdu. Sak kadın askerler savaşlarda kılıç ve yay ve mızrakları değil, sadece kementleri kullanırdı. Kuvvetli ve çevik hareketle kıl ilmiği düşmanın bıynuna atıp atından çeker ve... sürüklüyordu.

            Boztalayk’a farklı yerlerden gelen piyade ve atlı ordular öyleydi. Sadece çariçenin tahta çıkması için gelmediler. Başka sebebi de vardı.

            O zamanlarda Saklar, kocaman genç daha kuvvetlenmekte olan Pers imparatorluğunun kuzey sınırında en tehlikeli gücü temsil ediyordu. Perslerin çarı Kir, komşularını zayıflamayan endişe ile izliyordu. Kurnazlık ve kuvvetle Sakları boyun eğdirmeye çalışarak allem kallem ediyordu, ama başaramadı. Ancak bir zamandan sonra kabileler Kir’le biriyle ittifaka girdi ve Pers imparatorluğunun düşmanlarıyla savaşmak için savaşçıları teslim ediyordu. Bu ittifak Sakların rahmetli çarı Amorg zamanında daha sıkıydı. Amorg Kir’e atlıları gönderiyordu. Perslerle beraber Saklar Assirleriyle ortak savaşında zafer kazanarak yenilmiş Babil’e girdi...”

            Daniel durakladı ve babasına:

-          Sonra romanda Amorg’un Kir’in hayatını nasıl kurtardığını anlatıyorum. “Kir’in Derbitslerle savaşmasında Persler dehşetli bozguna uğradı. Kir kendisi yaralanmıştı. Ordusuyla Sak çarı Amorg yardımına gelmeseydi, Kir rezil esire düşerdi.

Şerefini kurtaran ve dülmanlarını yenmesine yardım eden kurtarıcısını sarayına davet etti. Kurnaz ve hain imparator, Amorg’un Pers uyrukluğunu kabul etmeye niyeti omadığına ikna olunca Amorg’un başını kesti. Bu korkunç haber sınırsız Sak istepine ulaştı.

Jaksart’ın çok sayıdaki savaşçı Sakları, hemen Amorg’un yerine altın çar tahtına Yunanlıların Sparetra dediği karısı Spatı’yı oturtmaya karar verdi. İşte o zaman Altay dağlarından Hazar denizine kadar istep heyecanlanıp kaynamaya başladı. Çok sayıdaki kabileler kadın çarının akrabalarına hitap eden çağırmasına hep beraber seslenip kalkıp Boztalayk’a gitti. Saklara Massagetler katıldı. Pers imparatorluğunun hain hükümdarın intikamını alma planı hemen görüşülmeli.

Kir, Sakların bir hükümdarın emri altında sefere çıkmak hazır olduğunu öprenince onların değerini bilmediğini anladı. İmparator aceleyle ordusunu kuzey sınırına yığmak zorunda kaldı. Parayla adam satın almayı mubah görüyordu. Eski gerçeğe inanıyordu: “Askerlerin zaptedemediği kaleyi altınla yüklenen eşek zapt ediyor”. Casus ve elçilerinin yardımıyla altınla dolu torbaları, sözünü dinleyeceğinden emin olan Sak kabilelerinin reislerine gönderdi. Onlara şunu bildirdi; Kir’a karşı çıkmazlarsa, bunun yerine Sparatra çariçeye karşı giderlerse, iktidar ve yeni topraklar ve daha altın alacaklar. Kir, Sak reisleri arasına getiren uyuşmazlık ve çekişmelerin düşmanın güçlerini zayıflatacağına inanıyordu.

Kazakların “Altın şıngırtısı meleğin kulağını sevindirir bile” söylemesini boşuna değil. İktidar başındakilerin soğuk ve kayıtsız dünyasında büyük olmak ve büyük halkı yönetmek isteyenler çok! Sinsilik yılan gibi Sakların sıralarına girdi ve beraberliğini yemeye başladı.

Kir’in yemine birinci vuran  Kederey’di. Tanrı Dağının eteğinde yaşayan Sakların reisi. Hainlik yoluna girmesine Massagetlerin kabilesinden çıkan Arhar ve insan işlerinden daha çok şeytan işlerinde öğütçüsü olan Katergep yardım etti. Bu ikisi arkadaşlardı. Soyluların arasına düşmanlık tohumları ekip dümen çeviriyordu. Amaçları çıkarcıydı. Onları hükümdarın gözlerinde karalamak ve saraydan ve gösterilen saygılardan yoksun bırakmak ve yükselmek istiyordu. Hep beraber birbirine uyarak çalışıyordu.

Arhar’ın, dostundan uzaklaşmaması daha bir sebebi var. Katergep’in karısı Anruk hakkında hayali onu gecegündüz bırakmıyordu. Gözlerin önünde net profili, esrarlı ışıkla dolu gaöleri vardı... Arhar çok erken evlendi ve çok geçmeden kızıl saçlı karısına ilgisiz oldu. Katergep’in karısına daha sık bakmaya başladı. Anruk da ona ilgi gösterdi. Duyguları daha şiddetlendi ve artık onları saklamak çok zor oldu.

Katergep, rasgele bakışlarından, sözlerinden Arhar’la Anruk arasındaki alışılmışın dışında ilişkileri hakkında seziyordu. Fakat iktidar ve kar hırsıyla körletilen Katergep buna hemen dikkat etmedi. Ona en yakın iki kişinin ne kadar çok derinleştiğini anlayınca aklı ve yüreğini körleten öfkeden içi ürperdi. Fakat onu da gösteremezdi. Öfke yüreğini zamanla daha çok sıkan kara taş olarak canında kaldı.

Burada ise son tekne kazıntısı Atıbasar... Sanki Arhar’ın burnundan çıkmış gibiydi. Katergep’in yüreği buza dönüştü. Bazen çocuğu okşamak istercesine kucağa alıyor yavaş sesle ninniyi söylüyordu, kendisi ise çocuğunu hemen öldürmek isteğini zorla boğuyordu.

Arkadaşına benzeyen oğlu büyüyordu, Kagertep’in Arhar ve Anruk’a nefreti de büyüyordu. Onları çok defa yakalayabilirdi. Fakat kariyerizm ve iktidar hırsı yeniyordu. Katergep, Arhar’ın ona lazım olabiliceğini anlıyordu.

İçinde intikam gizlendi. Cehennemden daha korkunç ıstıraplar çekmesine kendi iki yüzlü iç yüzü yardım ediyordu. Ona ettikleri fenalık kendi işlerin tarzındaydı. Bu yüzden Katergep, bütün şartlaı bir yana itip Anruk’u karısı gibi alıyordu. Sonunda Kedery’ın ordusunda ona gelen zenginlik ve iktidar kıskançlıkla rencide edilen onurunu teselli etti. Arhar’a gelince Kagertep’in ona karşı gerçek tutumunu hissediyor ve iç yüzünün zayıf tellerini sömürüyordu. Arhar’In etrafında olup bitenlere dikkat etmemesi için var gücüyle ün ve kar hırsını alevlendiriyordu.

İnsan içinde Arhar ve Kagertep, birbirini taparcasına seviyordu. Bir yandan bakılırsa dünyada daha yakın arkadaş yok, daha derin bakılırsa ise daha kötü düşmanlar yok.

Arhar, görünüşe göre alımsız bir hayvanın adı taşıdığı halde gerçekte endamlı bir erkek, akıllı gözlerinde her zaman gülümseme dolaşıyor... Onun iyi veya kötü olduğunu anlamak zor. Katergep ise görünüşüyle kara kurbağasını andırıyor...”

Kuntuar, oğlunun sözünü kesti.

-          İnsanın dış görünüşü canı ve karakterinin aynası, dedi, Bununla beraber  görünüş aldatıcı olabilir. Buna dayanarak iyi adam kötü olarak ve tersine sanılabilir.

-          Haklısınız, Daniel düşüncelere daldı, Hainlik ve alçaklık bazen oldukça yakışık görünüş altında saklanabilir. Tarihte böyle örneklerin sayısı büyük...

-          Örneğin Eski Roma imparatoru Neron! Çağdaşların sözlerine göre görünürde güler yüzlü ve yakışıklıydı. Fakat gerçekte bambaşkaydı! Kendi annesini bile öldürmeye niyetleniyordu!

Daniel, babasının onun çalışmasına gösterdiği ilgiyi görünce canlandı ve:

-          Bir sopa gibi uzun ve zayıf Don Kihot’u ve varil gibi şişman uşağı Sanço’yu Servantes, insancılık timsali olarak betimliyor, diye ekledi.

Kuntuar, oğlunu dinlerken neşenlendi:

-          Demek kişilerin dış görünüşü, karakterlerini aydınlatmıyormuş. Edebi kişilerin psikolojisini davranışlarında açmak lazım, değil mi?

-          Evet, ama onların üçüncü müttefiği çıkıyor – Turımtay. O da Kedery’in onun sözlerine kulak asmasını istiyor... Turımtay kısa boylu, kızıl saçlı, hareketli. “Yarasa” lakabı var.

-          Kederey ne, bu üçünün aklıyla mı yaşıyor?

-          Hayır, kendisi de akılsız değil, ona yakın insanların ortasında bilgece insanlar var.

“Kederey kendisi doğaldan iyi kalpli ve kanağan bir adam, ama Sakları çoktan yönetiyor ve iktidara alışmıştı. Son zamanda hiç bir kimsenin ittirazlarına dayanmaz oldu. Vaktiyle yün eldiveni gibi yumuşak karakteri sert, katı ve sarsılmaz oldu. İyi kalplilik ve merhamet yerine şöhret düşkünlüğü ve inatçılık. Emretme alışkanlığı başkasını doğurdu – her şeyi kendisi için almak.

Orduda reise sadece ona ya sözle ya işle zıt gelmeyen insanları yaklaştırmak yazılmamış kanun haline girdi. Karşıtın zayıflığını bulunca Arhar koruyucusuna söylendiği gibi yumuşak yastıkla yolunu döşüyordu. Kendisi de mecaz anlamda hem yastığı hem koşmasıydı. Kendi yıldız zamanının beklnemesiyle taşıyordu. Belli zamana kadar sinip Kedery’in en ufak herhangi kaprsi veya isteği önseziyprdu. Hükümdar böyle itaatten hoşlanıyordu.

Sonra giderek daha kötü oluyordu. Ona yakınlardan biri kurulda cesaretle bir konuşma yapar yapmaz onu hemen “sıkıp” ve Arhar’ın katılmasıyla taht düşmanı ilan ediyordu. Büyük kabilenin reisin başına aynı şey geleli çok zaman geçmedi. Herkes onun Kederey için hiç tehlikeli omadığını görüyordu. Fakat asker işleriyle ilgili toplantıda Arhar reise çattı. Kederey, en sevdiği akıl hocasının uzak görüşlülüğüne hayran olup kabile reisi hemen iktidardan kaldırılmıştır.

Başka sefere Arhar, Kederey’in akrabalarından birinin değerlerini tarif etmek için sözlere acımadı ve o zahmetsiz yüksek görevi aldı. Hükümdar sadece bunu istiyordu. Arhar yaranışıyla kalbini zaptetti. Kurnaz saray mensubu: “Dünyada Pers imparatorluğundan daha güçlü çarlık yok. Kir hortum gibi büyük çarlıklar yerle bir ediyor. Böyle komşuyla boy ölçüşmek değil, ortak dili bulmak, ittifak kurmak lazım. Lütfunu kazanırsanız, onun desteğiyle bütün Sakların hükümdarı olursunuz!” diye kulağına fısıldamaya başladı. Sözleri yılanın iğrenç ıslığı gibiydi. Fakat onlar Kederey’in düşüncelerinde ve canında tutkuları körükledi.

Arhar’ın nasihatlarına karşılık olarak Kederey sadece başını sallıyordu...”

Kuntuar, oğlunun kahramanlarının yanında yaşadığını, o zamanın insanlarının karakter, huylarını tasvir etmeye çalıştığını düşündü. Hayır, bir insanın istidadı yoksa, böyle hululü imkansız. Sadece ilhamlı yaratıcılık, kalbin ağrısını ve özel kaygılarını hafifletebilir. Daniel sonra da ısrarla çalışmaya devam ederse, Jannatla ayrılmadan dolayı acı çekmez. Onu tamamen unutmazsa bile, eski ağrı yok olur.

      Yaşlı arkeolog, Daniel’i üzerinde çalıştığı eserin malzemesiyle daha çok ilgilendirmeye karar verdi.

-          Büyük olaylar, uzlaşmaz çelişkilerin zamanında doğar, dedi, Sonra ne oldu?

-          Sonra..., Daniel sanki bir şey kendi gözleriyle görmek istercesine kağıtlarına bakıp okumaya başladı: “So Sak ve dost kabileleri sonunda Boztalayk tepesine geldiği zaman öğle vakti vardı. Koyun boynuzları kakmalı altın tahta parlıyordu. Tepede duruyordu. Tahtın altında dağ keçisinin boynuna dişlerini geçiren kaplan resimli pahalı halı vardı. Vadide kurulan beyaz çadırdan beyaz atla Sparetra çariçe kendisi çıktı. Etrafına soylu özlük muhafızları olan çariçe Boztalayk’ın tepesine doğruldu. Yaldızlı silah güneş ışıkları altında parlıyor. Atlıar tepenin eteğinde saygıyla durdu, sadece ikisi atından inen çariçenin arkasından gitti.

Altın taçının tam merkezinde atmacanın yumurtası gibi iri elmas var. Üstünde ince sarı kumaştan elbise var. Eteğinde ve kollarında parlak ince desen var; kırmızı çiçekleri arasında sülünler. Elbisenin yanları lutrla süslenmişti. Önünde beyaz tilkilerden pelerin, eteğin kenarında altın işleme var. Çariçanın ayaklarında ise altın ipleriyle ustalıkla dikilen kırmızı ve mavi deriden içigler (çizmeler). Omuzlarında kolsuz kaftan. O da lutrden ve aynı şekilde altın ipekle ve ufak hayvanların kürkten pervazla işlenmişti. Gururlu duruşu, doğru profili ve doğru bakışı gibi nitelikleri soyluluk ve iradesini gösteriyor. O sanki doğaüstü ve bu insanlara göklerden inmiş gibi.

            Sparetra tepeye çıkıp tahta otup yanlarında sert pozda muhafızlar donup kalınca, dağın eteğinden sağ taraftan açık yüzlü kızıl saçlı kadın, sol taraftan iri yapılı yaşını başını almış bir adam çıkmaya başladı.

            Yunlalıların ona dediği gibi Tameris adında kadın Massagetlerin çarı Bozruk’Un karısı ve ünlü Tanir’in kızı. Kocası Bozruk ağır hasta ve çariçe bu önderlerin büyük toplantısına on iki binlik süvarinin başında geldi. Yanına yedi yaşındaki oğlu Spargalis. Tameris şimdi yirmi beş yaşında. Duruşuna ve soyluluğuna göre Sakların çariçesinden aşağı kalmaz. Ancak başında taç değil, hafif ipekten kap güzelliğiyle dikkatleri çekiyor. Kap altın papağan, geyik ve beyaz saygalarla işlenmişti. Tameris’in hava elbisesi sanki güneşin gümüş ve altın ışıklarından dokunmuş gibi. Bu kadın Saklar arasında güzelliğiyle meşhur. Jeyhun denizinin kuzey kıyısından geliyor. İnce yüz çizgileri ver, mavi gözleri var.

            Tameris’le aynı zamanda tahta yaklaşan erkek ise  Tanrı Dağının Sakların reis Kederey. Kıyafeti soylu askerlerin kıyafetten çok farklı değil. Aynı deriden desenli kısa kürk, kürk şalvar, koşmadan çoraplarla uzun konçlu içigleri var. Farklı olan şey üstünde yakası ve eteği kırmızı yünle işlemeli keten gömlek var. Omuzlarındaki kumaş çapan hafif, gümüş işlemeli beyaz kadife ile kaplanmıştı. Kederey’in başında lutrla kaplı sivri uçlu tımak (uzun kuyruklu kürk şapka) var. Tımak üstünde değerli taşlar parlıyor.

            Bu ikisi çariçeye tahtın farklı tarafından aynı zamanda yaklaştıktan sonra, tepeye Saklar, İssedonlar, Argippeiler, Tissagetler, Dayuceylerin ve başka dost halklarından reisleri çıkmaya başladı. Büyük koşmaya onlara özel olarak ayrılan yere oturuyordu.

            Bu ekonomilerini farklı türlü yürüten kabilelerin temsilcileridir. Bazıları buğdayı, diğerleri sebze ve meyva yetiştiriyordu, üçünceler ise avcılıkla geçiniyordu. Onların hepsi için ortak bir iş vardı ama – hayvancılıktı. Genel olarak kabileler göç ediyordu. Ortak gelenek ve adetleri, özgün bayramlar, tek yazılmamış ahlak ve davranma kuralları vardı. Ancak bir dilin farklı lehçeleri konuşuyordu. Bu insanlar birbirini akraba sayıyordu, göç ettikleri toprakları ise ortak bir vatanları olarak görüyordu. Bu yüzden de tehlike zamanında düşmana karşı fethedilmez tekparça duvar gibi çıkıyordu. Bugünkü gibi toplantılarda toplanıp herhangi düşmana direniş asker planları kuruluyordu. Zamanla gelenk kanun haline girdi. Bugünkü büyük toplantı bu geleneklere gösterilen bağlı olmaları.

            Herkes yerlerine oturunca acele etmeden altın tahttan çariçe kalktı. Aynı şekilde acele etmeden ta ufuğa kadar askerle doldurulan istepi memnuniyetle süzdü ve konuşmaya başladı.

-          Ün kazandıran komutanlar, akraba kabilelerinin reisleri!, sesi dövülmüş pulatın çınlaması gibi çınıyordu, Pers imparatorluğunun çarı Kir bütün Sakların reisi Amorg’u haince öldürdü. Kir’in eylemlerinde hem hain ihanet, hem de Sakların boyunlarını eğdirmek eski isteği saklanıyor.Hakir Kir’in hesabı yanlış çıktı. Biz Saklar kimseden korkmayacağımızı hesaba almadı.

Hüzünümüz sınırsız, ama aynı güç içimzden öfke kaldırıyor, Perslerin alçak çarının karşısında korkumuz yok. Bize meydan okuyorsa ve savaşı istiyorsa. Direnişe hazırız! Vatanımıza savaş yerinde hayatlarımızı vermek lazımsa buna da hazırız! Sizi sözlerimi duymanız için burada topladım, büyük savaşçılar! Umarım her şey görüşüp omuz omza hain düşmana karşı çıkacağız. En bilge ve ünlü büyük kumandalar ne dersiniz?

Çariçe, buyururcasına sola Kederey’in tarafına sanki “Sözü alın!”diyerek baktı. Kederey’in sesi istep altın kartalın sesi gibi çınlayan ve cesurdu.

-          Büyük çariçe! Düşüncelerimi söylemeden önce iki keyfiyeti tahkik etmek istiyorum!

-          Sor cesur komutan!

-          Anlamadığım birinci şey; hakir Kir’in sevdiğimiz ve büyük çar Amrog’u onun hüküm sürdüğü halkı kendi egemenliğine tabi kılmak için öldürüp ödürmemediğini bilmek istiyorum. Yoksa başka sebebi mi vardı? Şimdi gerçeği kim bilebilir?

Sparetra cevabında çok söylemedi:

-          Bir çarın diğer çari öldürürken ne gerçek olabilir ki? Öldürülenin iktidarını zaptetmek istediği belli! Kir kendisi de özgürlüksever Sakları egemenliği altına almak istediğini saklamıyor. Cesur Amorg, Sakların hiç bir zaman ona boyun eğmeyeceklerini bildirdi ona! Bu yüzden de öldürüldü.

Kederey:

-          Bu gerçek olduğunu kabul edelim, diye düşünerek içini çekti, Başka bir şey daha öğrenmek istiyorum; Kir kendiniz mi hepimizce sevilen Amorg’u öldürüp onun için fidye vermemeye ve Saklarla savaşmaya karar verdi? Yoksa Amorg’un ölümü ve halkımızın şerefine terzil için intikam olarak savaşı ilan eden biz miydik?

Sparetra’nın cevabı yine kısaydı:

-          Tabi ki Saklar, şerefine hakarete, özellikle de herkesçe sevilen çarlarının ölüdülmesine dayanamazdı. Fakat Kir, bizden daha birinci olarak savaşa başladı. Üç gün önce Pers çarının sınırımıza üç yüz savaşçi götürdüğünü öprendik.

-          Burada toplanan biz büyük çariçeye bunu kim bildirdiğini öğrenebilir miyiz?

Sparetra Kederey’e açık antipatiyle baktı:

-          Bir inanılabilen adam.

Bütün haberleri Kir’in haremini yöneten, Sak topraklarında Perslerle götürülen ve onun en sevdiği uşaklardan birinin getirdiğini söylemek ve Pers imparatorluğundan kaçağın ismini söylemek istemedi. O bu defa kurallardan kasıtlı olarak dönmeye karar verdi (çar kumanlarından bir şey saklamamalı). Kederey, açık güvensizliği hissedip bunu memnuniyetsizlikle kabul etti. Reis:

-          Büyük çariçe, sana teşekkür ediyorum, diye ona katılırcasına eğildi, Fikrimi söyleyeceğim, ancak düşünmem için bana zaman ver.

Sparetra:

-          Öyle olsun, dedi ve başını sağa çevirdi.

Tameris, diz çöküp askerlerin arasında çerçeve içindeki pırlanta gibi parladı. Kabilesinin sayısı çok ve cesur olarak biliniyordu. Massagetlerin bir özelliği vardı. Hükümdarları erkeklerden daha çok kadın seçilirdi. Massagetler, kadının düşüncesini başka kabilelerden daha çok saygı gösteriyordu. Şimdi de toplantıda çar Bozruk yoktu, ama eşi Tameris’in söylediklerini etrafındakiler çarın kendi kararını almaya hazırdı. Bu yüzden de güzel kadının sesine hep beraber başlarını çevirdiler. Tameris:

-          Menfur Kir korkuyorsa.., diye konuşmaya başladı ve mavi gözlerinde nefret ateşi parladı. Kesin bir hareketle kızıl saçlarını omzuna itti ve devam etti, Birinci olarak düşmana vurmaya hazırız! Namus borcumuz ve acımızı, katilinden çar Amorg’un öldürülmesi için intikamını almamızı talep ediyor. Massagetler sizinle! Otuz bin yaya asker ve elli bin kadın atlı veriyoruz.

Sparetra, Tameris’e takdirle başını salladı ve başka kabilelerin kumandanları süzdü.

Onlar sırayla hükümdarın önünde saygı ile eğildi ve:

-          İntikamını almaya hazırız! Gerektiği kadar askerler veriyoruz! Diye söylediler.

Ancak Tanrı Dağı Saklarının yanında bulunan İssedon, Argippei ve başka kabilelerin reisleri, sadakatını doğrulayarak Kederey’den gözlerini almadan duruyor. Sparetra yine başına onun tarafına çevirdi...

Kederey, önceden yaptığı  gibi önünde diz çöktü.

-          Çar Kir, Kambis’in oğlu Pers imparatorluğunu kendi elleriyle kurdu! Basit ölümlü bunun gibisini yapıp istediği kadar ülke eline geçirebilir mi? Kir’i Tanrı sevdi ve olağanüstü kuvveti verdi ona!, Kederey herkesi sözlerinin doğru olduğuna inandırmaya çalışarak süzdü ve Sparetra’ya döndü. Çar Kir Tanrı’nın dünyada temsilcisi! Onun insan üstü kuvveti karşısında eğri kılıçlarımızla basit ölümlü biz dayanabilir miyiz? Hintlilere karçı çıkmaya cesaret eden Partlar, Asurlulara ne oldu? Rüzgarla dağıtılan kül! Kir’le savaşa başlamak, isteplerimize ülümcül yangın atmak mı istiyorsunuz? Bunu yapmadan önce iyice düşünelim. Perlerin çarı yenilmez!

Sparetra patladı, Kederey’in sözleri haşarı atın tepenmesinden daha çok acıtıyordu. Çariçe soluklaşıp:

-          Ey, Kederey! Dedi, Ne zamandan beri aramızda fitil sokuyorsun? Sonuna kadar her şey anlatmıyorsun bize. Bu boşuna değil. İhanet hazırlıyormuşsun! Bu yüzden de bizi beyazın siyah ve siyahın beyaz olduğuna inandrımaya çalışıyorsun! Ne zamandan beri yaya Persler Sakların süvarisinden daha güçlü? Saklar iki yüz yıl içinde Parthia’ya, başka devletlere ve İran’a bile karşı koydu! Bütün Asya’nın yarısı Sakların egemenliği altında değil mi şimdi? Yoksa belleğin seni yanıltmış ve çariçe Zarina’nın büyük savaşı hakkında unuttun mu? Kılıçlarımızın önünde sadece İran’ın hükümdarları değil, Mısır’ın hükümdarı Psammetah bile boyunlarını eğdiğini unuttun mu? Hayır, Kederey, sence Kir Tanrının en sevdiği çarsa, bize göre Saklar Tanrının en sevdiği halk!

Kederey’in yüzü kül rengi kesildi.

-          Her şey doğru erki sınırsız hükümdarım! Beni yanlış anladıysanız belki düşüncelerimi net söyleyemedim, dışarı çıkmaya hazır öfkesini var kuvvetiyle tutuyordu, Sakların silahı pulattan daha sivri oldupundan bir saniye olsun şüphelenmiyordum. Askerlerimiz, yollarında büyük kuvvetleri dudurup kendilerine yol açıyordu. Fakat gerçeği de hesaba almalıyız, akıl kılıçtan her zaman daha güçlü. Senin dediğin Psammetah’la savaşlar ve Zarina’nın savaşı sonunda mütarekeyle bitti. Kir’e karşı savaştan uyarıyorsam bile onunla savaşın başka çarelerine karşı değilim. Yine de kararımda ısrar ediyorum. Pers imparatorluğuyla savaşmamalıyız. Kötü barış, iyi kavgadan daha iyi”.

Kuntuar, Daniel’e:

-          Oğlum, diye seslendi, psikolojik olarak karakterleri doğru betimliyorsun. Şimdi tarinih bize getirdiği gerçekler aklıma geldi. M.ö. 600 yılında Kiyaksakar çar olduğu zaman Saklar İran’ı (Pers imparatorluğu) fethetti. Mütarekeden sonra göçebe Sakların bir kısmı, bu ülkeden ayrılmadı ve Kiyaksakar’ın ricasına göre askerlerini okçuluk ve dil öğretiyordu.  Sakların büyük kısmı yoluna devam etti. Ta Mısır’a kadar vardı. Onlar, her şeyi yolundan silip süpürerek Suriye ve Filistin’e ulaşınca Mısır’ın çarı kendisi Psammetah bağışlarla onları karşılamaya çıktı ve askerlerin yoluna devam etmemesini, kalmasını istedi. Saklar kabul etti. Onlar kudretli, nüfusluydu ve o günden itibaren bütün Asya’yı kendine özgü kontrol altında tutyordu. O sırada Baktiyarların Hintlilerle savaş başladı. O zamanın meşhur çariçe Zarina kocası Kederey Birinci’nin kardeşinin ölümünden sonra Parthia prensiyle evlendi. Geleneklere göre Partlar ve onların egemenlğinde bulunan milletler artık Sakların emrinde buyruğunda olmalıydı. Bu zamana kadar Parthia’nın egemenliğinde bulunan Perslerin çarı Astibar, bunu istemedi. Saklara karşı savaşa başladı. Bu savaş uzun yıllar sonra barış mutabakatla sonlandı. Romanında belirttiğin Kederey’in sözlerinde başka gizli anlam görülmeli; Sparetra ve Kir, Zarina ve Parthia’nın prensi gibi evlenseydi, ülkelerinin halklarını kan dökülmesinden kurtaracaktı.

-          Haklısın baba. Kederey bunu açıkça söylemediği halde bunu anlayabiliyoruz. Fakat Sparetra burada sadece ittifağı görmüyor. Onu endişelendireb önemli şey Kir’in Saklarını egemenliği altına alması. İşte sonra ne hakkında yazıyorum:

“Çariçenin gözleri öfkeyle parladı:

-          Aferin sana Kederey! Sonunda seni anladım! Yabancı havalı şarkısını anladım! Arkanda büyük halkının olduğunun bilincinde olmasaydım, belki de yapmak çok istediğim tek şey seni hain kendimden kovalardım! Onları egemenliğe almak isteyenlerin gözünü artık yedi kuşak içinde yıldıran Sakların birden özgürlüğünden ve bağımsızlığından yoksun kalmalarını mı iistiyorsun? Bu olmaz! Bu sarı yanmış istepler benim için hain Kir’in altın sarayından daha güzel!

Tameris’in gözleri öfkeden parlamaya başladı. Massagetlerin çariçesi:

-          Halkın özgürlüğü hepimizin özgürlüğüdür! Diye çınlayan sesle söyledi.

Sparetra tahtından kalkınca askerlerin karşısında durarak:

-          Saklar, Pers İmparatorluğuyla savaş başlıyor! Diye ilan etti. Sesi amirane ve sertti, Söz size, benim büyük kumandanlar! Kim, ne kadar asker veriyor?

Tameris, ilk olarak konuşmaya başladı:

-          Massaget kabilesi – otuz bin yaya ve elli bin atlı savaşçı!

Kabilelerin reisleri, sırasıyla bağırmaya başladı:

-          İssedonlar – yirmi beş yaya savaşçı!

-          Argippei – yirmi bin atlı asker!

-          Tissagetler...

-          Ya sen, büyük kumandan Kederey, sen Perslere karşı ne kadar asker veriyrosun? Diye aman vadetmeyen kuru sesle sordu Sparetra.

Kederey, aceleyle kalktı ve sıradaymış gibi uzanıp eğilerek:

-          Elli bin yaya savaşçi, çariçem! – Fakat onun görünürdeki itaati, içinde kuduran öfkenin örtmesiydi. Kederey öfkeye kapıldı. Onun öfkesi Arhar’a yönelikti. “Göğüsüme bastırdığım yılan bir bekle!”, diye düşünüyordu.

Sparetra, artık sadece konuşmuyordu. Sesi güçlendi, emir ediyordu:

-          Bütün kumandanlar yarın denizin batı kıyısına, Kumtobe vadisine götürsün. Güçlerimiz üç yüz bin  yaya ve iki yüz atlı asker olacak. Çar Kir bizimle savaş meydanında yarış etsin. Büyük savaş nerede yapılacağını sonra konuşalım. Şimdi ise hepiniz serbestsiniz.

Halk, her ordu kendi kabilesinin çadırlarına akmaya başladı. Kederey’in yüreği, bugünkü rezalet için coşturucusu Arhar’dan intikam hırsıyla yanıyordu. Aceleyle ata bindi...”

Kuntuar:

-          Kumandanların ve Sak halkının cesaretini vurgulaman doğru,dedi, Tarih, bu savaşta Kir’in bozuna uğradığını biliyor. Sak orduları saldırıya gitti ve düşmanını istepte karşıladı. Şimdi bu yerde Sır Derya istasyonu var...

-          Evet, ancak Tacikistan’ın tarafına doğrulan tarafta.

Kuntuar:

-          Öyle mi?! Orada seferim çalışıyor!, diye sevinçle bağırdı, ama... hemen üzüldü: Evet, bana öyle geliyor ki orada.., diye endişeyle oğlunun yüzüne baktı: - Evet, eve-et. Sakların Kir’in ordularıyla savaşını daha iyi anlatmak için o yerlere kendisi gitmelisin.

-          Tabi.

-          Ancak... ancak... orada çalışıyor, diye “Jannat” söyleyemedi, oğlunun kalbini incitmek istemedi.

Daniel, babasını anladı, içini çekti ve biraz sustuktan sonra:

-          Ne yapayım, savaşın meydana geldiği alanı görmeden savaşı anlatmak çok zor. Ve kararlı biçimde başını kaldırıp: - Gideceğim! Mutlaka gideceğim!

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

Kızgın yolun kızartılmış kumlu kil pıhtılaştı. Tekerleklerin esnek lastikleri onu hırsla altına alıyor... Araba büyük hızla gidiyor. Arka koltukta, gözlerini uzaktan görünen tepelerden ayrılmayarak Nuralı oturuyor. Ateşli düşünceleri aynı şey etrafında dönüyor: “Gökteki yıldızlara varılamadığı gibi bir insana dünyada mutluluk zor veriliyor. Kendisi eline girmiyor. Değerli kürklü samur gibi, onu yakalama çok zor! Bir insan mutluluk için doğmadı mı? Neden bazı insanlar hiç düşünmeden başkasının hayatına karışabilir? Neden çok insan hayatın mutluluklarını yıkıcı olarak doğdu, yaratıcı değil? Onu yeniden daha temiz ve daha namuslu şekilde yaşamak için geri dönmüyor!”

Düşünceler, düşünceler... Fakat onlar Orik’ten çok uzaklaştı. “Bir insanın hayatında ilk bahar, yaz ve son baharla kış yaşadığını diyorlar. Şimdi aydın ilk baharımız değil mi, ileride ise sıcak yaz değil mi? İçinden olmuşun üzerine çıktığın zaman istemeden için ürpermeye başlıyor: “Senin ne eksiğin vardı, Orik? Seni nasıl anlamalıyım?”

Çaresiz sıkıntıya kapıldı, kalbinde ağrı hissetmemek için kıpıldamaktan korkuyordu...

Uzakta tek granit yamacı Kzıl-Tas’ın yanında kamp göründü. Oraya varıncaya kadar güneş hemen hemen ufuğa kadar eğildi.

Düz çöl ortasında yamaç kahve rengi ve kırmızı kütlesiyle göze çarpıyordu. Nuralı, bu cansız taşın genç batırın kanıyla kızıla boyandığını hissetti. Batan güneşin kayıcı ışıkları altında taşın kırmızı rengi parlamıyor, tepeden eteğe kan akıyor...

Araba hidroheolojik seferinin küçük köyünün merkezine durdu. Kayağantaşla kaplanan barakanın yanında. Barakanın bir kızmını yemekhane, diğeri kızıl köşe alıyordu. Mahale içinden ve dışından özenle sıvanıp kireçlenmişti. Kamptan biraz uzakta petrollü, gresli sarnıçları kazılımıştı. Daha da ileride kampı enerjiyle sağlayan motor, solda – depolar, sağda ZİF-150 sondalar yükzeliyor.

Sefer, burada – Sır Derya’da büyük baraj yapıldıktan sonra –  gelecek deniz için araştırma yapıyor. Bütün gelecek çalışmaların kesin hesaplamaları vermelidir. Zaten buradan beş-on kilometre uzaklıkta bulunan Kayraktı’nın arkeolojik seferi de aynı amaç gütüyor. Buna rağmen kendi amacı de var – gelecek denizin alanında tarih eserlerini bulup götürmek. Çalışmalar büyük hızla yapılmaktadır, daha da aceleyle söylenebilir. Nuralı, arabadan çıkar çıkmaz hemen etrafı sarıldı. Kaziken’le beraber çalışan yaşlı usta birinci olarak söz aldı.

-          İşte böyle olur, bir olay ve delikanlı yok... Kimsenin sucu yok. Kederi öyleymiş. Çok akıllı elektrikçi, tecrübeliydi, ama işte korunmamış elle çıplak kabloya sarıldı nedense! Alnına böyle yazılmıştı...

Nuralı:

-          Ölümün sebebini saptamak için komisyon kuruldu mu? diye sordu. Onunla ilgili omayan işi soruyormuş gibiydi, hala olanı anmayarak.

Yanında duran yardımcısı:

-          Hayır, gelmenizi bekliyorduk, diye açıkladı.

-          Bakanlığa, müfettişliğe bildirdiniz mi? Oradan insanlar gelmeyince biz yapamayacağız.., bu sözleri söylerken Nuralı biraz ürperdi, sanki gerçeğe daha yakın olmuş gibiydi.

-          Demin telsizle bildirdik. Alma-Ata’dan uçak gelecek, geceye doğru burada olacak.

-          Tabut nerede koyulmuştu, evde mi?

-          Hayır, kızıl köşede, diye yaşlı usta cevap verdi, Kaziken’in karısı orada.

Nuralı, aceleyle adım attı, arkasından komisyon üyeleri ve ondan biraz daha yaşlı emekçi gitti. Odanın kapısını birinci olarak açtı ve donup kaldı... Pencerelerde siyah perdeler, tabutun siyah krebi... Başucunda Kaziken’in karısı Kunijman. Kara saçları genellikle olduğu gibi topuz halinde değil, bunun yerine omuzlarına, sırtına dökük. Önce güneşli gülümseme ile aydınlatılan yüzü zayıfladı, kül rengi aldı. Kıpırdamadan aynı pozda donup kalan kadın rahmetliye bakıyor. Hayır, onun için çirkinleşmemiş, kömürleşmemiş. O onun Kaziken, en iyi ve dünyada en çok sevdiği adam. Nuralı, Kuinjman’a yaklaşmak ve gerekli sözleri söylemek için toparlanamıyordı. O anda derdini tamamem unuttu. Bir yana çekildi. Sonunda sağ tarafına oturarak yavaş bir sesle:

-          Kardeşim, dedi, Kazeke, kardeşimi gibi seviyordum. Şimdi ne yapalım, dayanmalısın, kendine acı.

Genç kadın ona yaşlarla dolu gözlerini kaldırdı. Nuralı’yı tanıyınca yavaş sesle:

-          Tek başıma kaldım, ağa, onsuz bu dünyada mutlu olmayacağım.., ve danamayıp ağlamaya başladı, Neden ölüm ona acımadı? Daha yaşayamadı...

Nuralı, yatağa vardığı zaman gece yarısıydı, ama uyuyamıyordu. İşte bütün bu so günler aynıydı, tek başına kalınca ağır düşüncelere kapılıyor, endişeli yarı uykuya dalarsa bile, gerek Orik’le, gerekse daha çok zayıf ve soluk olan Peiljan’la ilgili kabus ve hayaletler saldırıyor. Şimdi ise Kaziken ona: “Aga!” diye sesleniyor ve delikanlılık tabiiliğiyle gözlerine bakıyor. Sonra bütün bunları Kuinjman’ın acıklı görüntüsü kaplıyor. O derin matemli ve Nuralı’ya sanki onu sevgilisinin ölmesinde suçluyormuş gibi bakıyor.

Nuralı, soğuk ter içinde uyanıyor: “Belki de gerçekten ben suçluyum. Kayraktı’ya gitmediysem, bela olmazdı... Bırak şunu, diye kendini durduruyor, yaşlı ustaın söylediği gibi bu basbayağı bir raslantıdır”.

Uyku artık gelmiyordu.

Kunijman da gözlerini kapamadı. Onu kocasından alamadılar. Sandalyede otup bu onunla geçiren saatlerin son olduğunu anlayarak onun yanında bütün gece kaldı.

Sabah akşamdan gelmiş bakanlık ve müfettişlik temsilcileri, tanıklara ölümünün detayları hakkında sormaya başladı. Ancak öğleden sonra ölümün kurbanın kabahati üzerinde olduğu anlaşıldı. Akşama doğru birkaç işçi, patlayıcı madde ve küskülerle Kzıl-Tas’ın yamacında mezar kazdı. Bu sefer yöneticilerinin kararına göre yapıldı. Nuralı:

-          Burada deniz olduğu zaman, Kaziken’in mezarını alıp götürmez, dedi.

Kunijman, böyle kararla memnun muydu? Yoksa aklı ve kalbi acıdan taş mı kesildi? Kimseyle konuşmadı ve ağlamadı. Tabut çıkarılıp yamaca kaldırılırken de ağlamıyordu... Anma sofra kurulurken... Ölenin arkadaşları, onun hakkında sırayla iyi sözleri söylerken... Rüzgarda sönmüş bir kandil gibi, Kunijman gözlerini bir noktaya dikip oturuyordu.

Nuralı:

-          Sevgili ablamız, içtenlikle üzüntünü paylaşıyoruz, acısını içinde saklama, paylaş, bir şey söyle!

Kunijman derin nefes alıp sanki derin uykudan kendine gelmiş gibi etrafındakileri acıklı bakışla süzdü. Kadın, gözlerinden yaşlar dökmeye başladı. Ağlamaları tutamayınca yüksek sesle nevha etti.

Kocam, öldün sen, ben ise körlenmiş gibiyim.

Kalbim neden bir avuç kül değilim?

Meleği gömmeyecek insanlar, seni gömdüler...

Bu saati anlayabilir miyiz hiç?

Yüzüm beyaz ve pembeydi, ama keder gençliğime acımadı.

Canlının uyuştuğu yere sen değil, ben gitseydim...

Ancak ölüm seçmeyi bilmez.

Nuralı, Kunijman’ın kendi şarkılarını  yazdığını ve söylediğini önceden de biliyordu. Boş vakti olduğu zaman güzel sesini zevkle dinliyordu. O zaman sesi, sevgilisi hakkında hayali çağrıyordu, yiğide gençlik gücü veriyordu.

Şimdi ise içinde hüzün ve yaşlar var. Ses sanki birden yaşladı. İçinde o kadar hüzün ve acı vardı ki. Kunijman’ın ağlaması, dalgalarda çaresizlikle kanatlarını sallayan yaralı kuğunun şarkısına benziyordu. Sesi sanki yalvarıyormuş gibiydi: “Yardım edebilen herkes beni beladan koruyun, kurtarın!”

Nuralı, bu sözlerden donakaldı. Göğüsü büyük yükle sıkıldı. Burada kalamayınca kalkıp kapıya doğruldu.

...Gece. Göğü bulutlar kapladı. Aralarındaki deliklerden ayrı yıldızlar görünüyor. Onlar, kuduran denizde ümit ışığı gibi. Ortalık ıssız. Sessizlik. Geç akşam tek başına yolcuyu neşelendiren bıldırcınlar bile sustu.

Karanlıkta yürürken Nuralı ancak şimdi elinde kızıl köşeden aldığı sopanın olduğunu anladı. Karanlıkta ona saldıran birini tehdit ediyormuş gibi azgın azgın sallıyordu onu. Kimden koruyor, kime sallıyor? Kendisi bilmiyordu. Hayır, hayır, biliyor galiba! Mutluluk mutlu anları, acı acıklı anları çağırıyor. Kunijman’ın acısı, kendi derdini uyandırdı. Kunijman’ın Kaziken’i ne kadar çok sevdiğini herkes görüyor. Ona gelince Orik’i daha az mı seviyordu? Onun için hayat vermeye hazırdı. Ve ne oldu? Aşkın verdiği sevinci ve sönünce yaptığı kırgınlıkları unutmak imkansız. Kunijma belki ölüme kadar Kaziken’e sadık kalır. O da Orik’i aynı şekilde sevecek mi? Duygularını acımasızca ayaklar altına alındığı için kendisini işkence etmek doğru mu?..

Nuralı giderek daha yüksek sesle: “Hayır! Hayır!” bağırıp tanınmayab birinden sopayla şiddetle savunuyordu...

Kunijman’ın derdi kutsaldır. Ondan şifa yok. Sadece zaman can ıstıraplarının keskinliği ve ağrısını hafifletebilir. Böyle aşk duygusunu yıllar bile yaşlatamaz. Aklına getiril getirilmez, yeni kuvvetle patlayıp yanmaya başlar. Onun neyi var? Aşkı kalpteki kıymık gibi! Duygusunu nasıl saklayıp böyle can öldürücü ağrı ve kırgınlığı yapan Orik’i nasıl sevmeliydi?

Nuralı, duracaktı, ama ayklarını onu dinlemeyerek onu ileri götürdü. Büyülenmiş gibi içinde aynı isim etrafında dolanıyor – Orik. “Altın mı buldum, bana ne oldu böyle?! Neden! Evet... Beni de içtenlikle sevdiğini düşündüm! O zaman aşkı neden bu kadar çabuk söndü?”

Evet, Orik’i unutmalı, hak etmediği can yaralarından daha çabuk iyileşmek için unutmalı.

“Evet, doğru, diyordu, nasıl ama... bunu nasıl yapmalıyım?”

Gerçekte gibi önünde Kunijman görüntüsü göürünüp kayboldu. Gece açılmış gibi ve aynı acıklı şarkı duyuldu. İşte bu ağlama şarkıyı net duyabiliyor... Aydın hayaletini korkmaktan korkarak durdu. Gözlerin önünde o, Kunijman. Yine onunla içinden konuşuyordu: “Zavallısın, ölüm aşkını aldı, ama kalbinde kaldı o! Sonsuz olacak...”

Nuralı, uzakta kampa döndüğüne inanarak sondanın yanıp sönen lambasına gidiyordu. Birden artan gürültü duydu. Birdenbire bir şey ayağına düştü. Bu beyaz yardıma muhtaç sayga yavrusuydu. “Neden korktun, zavallı?!” Nuralı saygaya eğildi.

Ancak şimdi ne kadar yorulduğunu anladı. Vücudu ağır oldu, hareket etme çok zordu. Yanında ise ön ayaklarıyla kaplayan küçücük sayga yavrusu yatıyordu. Zavallıyı bir yırtıcı hayvan kovalıyor olmalıydı... Ona ne oldu, yaralı mı, yoksa korkudan öldü mü? Nuralı, hayvancığın sırtına elini koydu. O kıpırdamadı. Bir zaman içinde sayga yavrusu kıpırdamayarak yatıyordu. Sonra kalkmaya başladı.

Yavrunun parlayan gözleri sanki koruma için yalvarıyordu. Nuralı: “Korkma”, dedi ve tüyünü okşadı. Sayga başını adama çevirdi. Delikanlının kalbi kısıldı. Bir an için Kunijman’ın ona acı ve yaşlarla dolu gözlerle baktığını hatırladı. Nuralı:

-          Oybay!, diye şaşırdı, bakışı ne kadar insan bakışına benziyor! Kkoyun yavrusuna dönüşen Kunijman değil misin? Sayga yavrusu, küçük sevimli somağını Nuralı’nın avucuna soktu. Bu sırada – Nuralı bunu farketmedi – “GAZ-69” arabası yaklaştı. İçinde seferden delikanlılar vardı. Nuralı’nın yardımcısı:

-          Bütün gece içinde arıyorduk, diye arabadan inerek söyledi, Demin şafak sökerken bu taraftan kurt uluması duyuldu. Size bir şey olmasın diye korktuk. Hemen buraya çıktık... İyi ki sağsınız...

Sayga yavrusu insanlardan korkmadı. Aynı pozda yatıyordu. Şimdi gün ağardığı zaman yavrunun arka ayaklarının yaralı olduğu belli oldu.

-          Yürüyemiyormuş, Nuralı sayga yavrusunu kucağına aldı.

Vardıkları zaman güneş göğün tam ortasındaydı. Telaşa düşüren sakinler Nuralı’yı sağ ve salim görünce sevindi. İnsanların biraz ötesinde Kunşjman duruyordu. Nuralı kucağında sayga yavrusunu çzenle taşıyarak ona yaklaştı.

-          Ablam, sana bu küçüğü hediye olarak getirdim. Zavallıcık yaralı. Al, bak ona. Derdine kapılma, ağır ıstırapları mahkum etme kendini...

Kunijman, eğilip sayga yavrusunu okşadı.

-          Teşekkürler, diye belli bellirsiz bir sesle söyledi, ona bakıp besleyeceğim.

Kzıl-Tas’ta o kadar çok iş vardı ki Nuralı’nın sadece Orik’i düşünmek değil, uyumak ve yemek yemek için zamanı kalmadı. Köyden yaklaşık on beş kilometrede bulunan Kurt tepesinin yanında hidrologlar su buldu. Analizi, suyun seyrek safi niteliklere sahip olup başka sularda olmayan kimyasal elementlerin sırasını içerdiğini gösterdi. Aksi gibi tam Kurt tepesi iki-üç sene sonra deniz dibi olacaktı. Araştırmaları gecektirmek mümkün değildi. Radon sularının yatağının derinliği, hacmi ve alanda uzunluğu öğrenilmeliydi. Sonuçlar umut verici olursa gelecek denizin temel çukurunun yeniden palnlanması gerekilecek. En azından kıyının projedeki işaretten yirmi metre daha aşağıda bulunması gerektiği şimdi belliydi. Yoksa kıyının hattı eski işarette bırakmak ve yeraltı suları bulunan yer ada mı yapmak daha iyi mi? Daha bunu yapılabilirlerdi – su kaynakları boruların yardımıyla denizin üzerine çıkarılabilir. Kısaca, bütün bu sorulara en kısa zamanda hidrologlar cevap vermeliydi.

Bu yüzden de Kzıl-Tas’tan Kurt tepesine hemen bütün teknik gönderildi. Gönderildi söylemek kolay. Gerçekte ise ZİF-150 ve ZİF-250 gibi büyük sondaların kulelerini toplamak ve sonra yeni yere götürmek ve ondan sonra yine geri getirmek – çok emek-yoğun ve oldukça zor bir iş. Hem traktör, hem de araba hem de insanlar lazım. Çok insan. Nuralı alanda hemen hemen gecegündüz kalıyordu. Bizzat çalışmaları yönetiyordu. Ayın sonuna bütün dört tesisat yerleştirilip sondaj başladığı zaman ZİF-150lerin biri öyle toprağa vardı ki matkap ucu zorla girebiliyordu. Diğeri de ümitlerini doğrulamadı. Yaklaşık yirmi metre sondaj yaptıktan sonra kırk santimetre kalınlığında radon suyunun kaynağına ulaştı, sonra da yine kaya vardı. Diğer iki tesisat kumların altında gömülen granit kutleleri aşamadı. Herhangi sonuçlar hakkında konuşmak için daha çok erkendi. Fakat Nuralı bırakmıyordu işini. Onun büyük olmayan iş tecrübesi, mineral suların çıkışı varsa, yakın bir yerde bulunuyor demek. Kendisinin ve işçilerin çok yorulduğunu hissettiği halde sondaj durdurmamaya karar verdi. İşçiler işten sonra köye dinlenmeye giderken Nuralı dinlenmek nedir bilmedi. O burada Kurt tepesinde çadır yaptı ve gece için kalıyordu. Haftada bir köye uğruyordu. Her defa özel endişe ile – burada Kunijman’ı görebilirdi.

Genç kadın su terkibi araştırma laboratuvarda çalışıyordu. Bir insan acı içinde olsun, mutluluk içinde olsun görevini yerine getirmeli. Kunijman da bu onun için ne kadar zor olursa olsun kendini çalıştırıyordu. Sürekli acının göz izleri yüzünde olduğu halde farketmeden  kendine geliyordu. Eve döndüğü dakikalar ona küçük mutlulukları getiriyordu. Burada onu sayga yavrusu bekliyordu. Sahibi odasının eşiğinde olur olmaz ona yaklaşıp her hareketini izliyordu. Hayvan, kadının moralini anlıyor gibiydi ve hüzünü ve yalnızlığı hafifletmeye çalışıyordu. Bir gün istepten kurtların uluması geldiği zaman sayga yavrusu somağıyla sahibesinin uyuduğu odanın kapısını açıp yatağın yanındaki halıya uzandı. O zamandan itibaren kurtlar bir yerde ulur ulumaz sayga yavrusu korumayı ararak koruyucusuna geliyordu. Koyun yavrusu büyüdü ve güzel beyaz dişi saygaya dönüştü. O kendisi evdeb çıkıp Kunijman’ı laboratuvara kadar götürüp eve dönüyordu. Köyün dışında gezmeye cesaret edemiyordu. Sanki istep genişlikleri unutmuş gibiydi. Bir defa köye dönen Nuralı, saygayı gördü. Belki kurtarıcısını tanıyıp soğuk burnuyla eline dokundu. Bu kendine özgü selamlama Nuralı’ın işten döndüğü her defa tekrarlamaya başladı. Ancak şimdi mutlaka cebinden biskuvi çıkarıp saygaya veriyordu. Kütür kütür tatlı yiyip gelecek sefer yolda Nuralı’yı sabırsızlıkla bekliyordu.

Fakat günlerden birinde sayga Nuralı’nın elinden biskuvi almayıp onun arkasından gitmesini istiyormuş gibi dönüp dönüp bakarak yavaş yavaş yürümeye başladı. Nuralı syaganın arkasından gitti. Kunijman’ın evine girince sahibesinin hasta olaral yatakta yatığını gördü...

Aceleyle açıkladı.

-          Hayatımda bu kadar akıllı hayvanı görmedim. Beni kampın arkasında bekleyip buraya getirdi.

Genç kadın:

-          Gerçekten de çok iyi yaptı, diye cevap verdi, ama Nuralı’nın sözlerini kendine göre yomlamasın diye hemen korkup kızardı. Ona göre kusurunu düzeltmek için: - Çocuk gibi içten bağladı bana.., diye devam etti.

Onu Kunijman’a ne çektiğini Nuralı kendisi de bilmiyordu. Ona doğrulduğu her zaman onun için zor olan eski günleri hatırlıyor ve ihtiyatsızca söz veya hareketle canını inciteceğinden korkuyordu. Yine de bir bulanık ve insiyaki duygu onu rahatsız ediyordu, bu duygu, iş haftası bittince onu köye çekiyordu, hatta sürüyordu. Onunla birkaç dakika içinde konuşmak veya onun tek bir sözü dinlemek ihtiyacı yüreğine düştü... Görüyordu, kesinlikle biliyordu; kadının düşünceleri ve kalbi ona değil, başka yiğite aittir. Oysa ki o dünyada yoktu artık. Buna rağmen bu dakikaları bekliyordu.

Bir gün Kunijman kendisi, onu görünce ona acele etti. Selamlayıp bir hafifletme duygusuyla:

-          Yarın Alma-Ata’ya gidiyorum. Daha ilk baharda belgelerimi göndermiştim... Tıp üniversitesine girmek istiyorum. Sınavlara daveti aldım. Size büroya gidecektim, ama size burada rasladım.., diye bildirdi ve yanında duran sayganın beyaz boynunda okşadı, Burada bensiz nasıl kalacak? Onu istepte serbest bırakmak istedim, ama gitmiyor, peşimden koşuyor. İttirazınız yoksa hediyenizi size geri verebilir miyim? Kabul eder misiniz? Size de çok bağladı.

Nuralı, “yarın gidiyorum” sözlerinden başka Kunijman’ın ne dediğini hemen hemen duymuyordu. Telaşa kapıldı ve bu onun için yeni can kaybını nasıl önleyebileceğini arayıp bulamıyordu. Sonunda uyku arasındaymış gibi:

-          Tabi, dedi, onu bende bırak.

Kunijman:

-          Sınavlardan çakacaksam, diye yumuşak gülümsemeyle devam ediyordu,  geri dönüp hediyemi geri alacağım, ve yine saygayı şefkatle okşadı.

Nuralı kurulan saat gibi:

-          Tamam, tamam, diye ygun sözleri bulamadan söyleyip durdu. Doğrusu bir içten isteğinden başka yoktu şimdi. Kunijman’ın üniversiteye almamalarını istiyordu... O anda isteği ve hayat farklı şeyler olduğunu düşünmüyordu. O zaman Kunijman’ın Kzıl-Tas’a dömeyeceğini bilemedi. Üniversiteye girecek, Alma-Ata’da kalacak.

 

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

Bir insan için Vatana sevgiden daha aziz duygu yok. Bu duygu herkesi doğduğu yere gözle görülmez iplerle kıl kementinden daha sıkı bağlıyor. Kıl kementi koparılamadığı gibi bir insanın kalbine vatanına sevgiyi yok etmek kabil değil. Biri vatanından ayrılmış olursa kalbinde yurt özlemi bir dakika için kesilmezdi.

Kuntuar, Vatanını çok seviyordu, kendin bildi bileli bu duyguyu içinde özenle saklıyordu. Savaş yıllarında Vatanı için hayatını vermek korkmuyordu. Cephedeyken kurşun kalbine değil ayaklarına girmesi bir raslantıydı.

Bazı insanlar, gençlik günlerinde hayalini gerçekleşemeyince dünyada her yanlış.

Kuntuar böyle insanlardan değil. En ufak şansına sevinmeyi biliyor. Gün üzülmeden emekte yaşandıysa bunu mutluluk sayıyor, çünkü hayatı büyük bir bağış ve sevinçlik olarak görüyor!

Önce öyleydi, şimdi de öyledir.

Son yıllarda sadece Kazakistan alanında değil bütün Orta Asya’da Sak çağının tarihi eserlerinin bulunması ve incelenmesiyle başarıyla uğraşıyor. Onun tarafından milattan elli yüz, bin sene önce yaşayan Sakların ve onların akraba kabilelerinin kaleleri bulunmuştu. Bu kaleler İşima, Nura, İrtış, Sır Derya nehirlerinin ve Aral denizinde kıyılarında ve Semireçye’de bulunur. Eski Sakların mezarlarında, duvar ve kalelerin kalıntılarında yabani hayvan resimli harikulade eserleri bulmuştu. Bu buluntular okumuşlar karşısında çok sual açtı. Bunlardan biri hayvancılıkla uğraşan ve sopayla silahlanmış halkın bu kadar zengin kapasitesi nereden? Böyle şeyleri yaratmak için her şeyden önce altın, gümüş, bakır çıkarmayı ve onları eritmeyi bilmek gerek. Çoktan oluşmuş Sakların kültürünün olmadığnı ıspat eden varsayımı bir yana itsek? Tarihi eserleri var bu bir gerçektir – işte onlara göre düşünelim!

Varsayalım ki bulunmuş eserler Saklara Kara deniz iskitlerinden gelmişti... Olsun, ama Sakların çok gelişmiş kültürü nereden? Sözler yok, tarih iskitlerin kültürünün göreli parlak devri biliyor, ama bugünkü Kazakistan’ın alanında bulunmuş birçok tarihi eserler daha erken zamana aittir.

İşte böyle, olgudan olgu, sonuçtan sonuç... Kuntuar, istemeden bu yerlerde başka bilinmeyen eski halkın yaşıyordu diye sonuca vardı. İnsanlar şüphesiz yerleşik hayat sürdürürdü. Şehirlere ve gelişmiş kültüre sahipti. Ancak sonra Kazak istepleri ve Orta Asya’yı savaşçi Sakların kabileleri ziyaret etti.

Hayır, Kuntuar, bu tahminin çürütülmez olduğunu düşünmüyordu. Tam tersi sık sık kuşku azabı çekerek bazen yargısını yanlış olarak sayıyordu. Fakat bilimde her şüphe, araştırmanın teni seviyesinin başlanmasıdır. Bu da Kuntuar’ı yeni arayışlara yönlendiriyordu. Şimdiye kadar arkeolojide bulduğu hemen hemen her şey Sakların egemenlik çağına aittir.

Şimdilik düşünceleri kimseyle paylaşmadı. Fikri içinde yaşayıp bilinci ve işini yönlendiriyordu. Sadece günlüğüne sırrını açtı. Ancak günlük kayboldu. Okumuş içinde yazdığı her sözü hatırlıyor: “Sak çağının hayvan sitilinde resimli arkeolojik eserler bulunmuştu. Bununla beraber bazı araştırmacılar, Kayraktı’yı Cezkazgan’da Mangışlak’ın Mugocarlarında olduğu gibi Saklardan daha önce maden çıkarılan yer olarak kabul ediyor. Düşüncelerine katılmama sevindim. İşte bu yüzden seferim beş yıldır Kayraktı’da kazı yapıyor. Ne yazık ki okumuşların dile getirdiklerini doğrulamak için temelli kanıtlar yok. Yine de Kayraktı seferinin sonuçları burada vaktiyle Kaspiy denizinin dibinin olduğunu gösteriyor. Bununla ilgili olarak yeni varsayımım doğdu...”  Varsayımının ne olduğunu ve ünlü arkeologun bununla ilgili ne yapacağını düşündüğü büyük bir sır olarak kaldı.

Sıcak öğle zamanında Kuntuar ve Daniel Kayraktı seferine yaklaşıyordu. “GAZ-69” Kurt tepesine giden dar yoldan büyük hızla gidiyordu. Etrafında solonçaklarla kaplı çöl. Zaman zaman pencerenin arkasında bir yabani dikenli ot görünüp kaybolurdu. Solda yaklaşık bir kilometrede bu yerlerin tek hazzı Sır Derya. Sağda birbirine saldıran kül rengi sıradağlar. Bu sınırsız düzlükte onlar biraz beklenmedikti. Sır Derya’nın kurşun suları kıyılarından çıkıp gri granit olarak donup kalmış gibidir.

Yol, birbirine sıkışmış tepe ve kurganların arasında uzanıyor. Arasında çaprazlanan yeni kazılmış hendekler var. Yanında tuğla, kil yığınları bulunuyor. Kazıların arkası tepelerin yamaçlarında altı çadır var. İçinde seferin üyeleri yaşıyor.

Hızını kesmeyerek araba hendeklerden birinin yanında durdu. Gelenleri karşılamak için güneş gözlüğünde ve yana yıkılmış kumaştan kasketli esmer bir delikanlı çıktı. Belinde kemerine sokulmuş buluntuları kilden temizlemek için arkeolojik küreği vardı.

-          Hoş geldiniz! diye Daniel’e ve Kuntuar’a söyleyip kabinden çıkan şöföre dönüp, Selam çalışkan!

Bu oprak işçilerinin ekip başı Mihaylov’du.

El sıkıştıktan sonra Kuntuar:

-          Diğerleri nerede? diye sordu. Delikanlı güldü:

-          Suda kurtuluyor. Sıcak. Bir saat önce yüzmeye gitti, hala oradalar.

-          İş nasıl gidiyor?

-          Her şey yolunda. Bilimi hareket ettiriyoruz.

-          Bunu anladım da, ama ne kadar çabuk bunu yapıyorsunuz?

-          Çabuk mu?.. Bildiğiniz gibi hızzımız sadece isteğimize bağlı değil. İlerlemek için bilgiler yetmiyor, geri dönülürse plan yapılmayacak. Ortasını bulduk, diye kaygısızca söyledi ve beyazlığını yüzün yanıklığı  ile vurgulanan dişleri güneşte parladı. Kontrol çukurlarının iki tarafında kazıyoruz!

Kuntuar:

-          Çok güzel! Diye ekip başının şakasına katıldı, Yeter ki bu kurganlar gibi aynı yerde durmayınız!

-          Onlar maaş elmıyor, durabiliyor tabi! Diye yine Kuntuar’ın tonuyla cevap verdi delikanlı. Artık hepsi gülüyordu. Mihaylov:

-          Ne zaman Kayraktı’dan çıktınız? Diye sordu.

-          Yaklaşık iki saat önce.

-          Yolda profesöre raslamadınız mı?

-          Ne profesörü?

-          Armaşkamızın üvey babasıymış.

-          Armaşka da kim?

-          Onlar Arman’a Armaşka diyorlar, diye açıkladı şoför.

-          A... Demek profesör Ergazı Ayupov’dan mı bahsediyorsunuz? Burada ne yapıyor acaba?

-          Bana öyle geliyor ki kendisi tam olarak bilmiyor. İki gün burada farklı yerlerde dolanıp bir şeyler not alıyordu... Sonra gitti. Vedalaşırken de oğlunu aldı, ona Kayraktı’da bir iş bulmak istiyor. Kuntuar:

-          Arman’ı mı? O arkeolog, değil mi?! Onu neden buradan aldı? Diye şaşırdı. Delikanlı:

-          Ona arkeolog değil, erkenci alkolik ona desek daha doğru olur, diye yine gülmeye başladı. Yaklaşık bir buçuk ay önce kampa bir güzeli getirdi, kendisi ise içmeye başladı.

Daniel, kendini fena hissetti. Bembeyaz kesilmiş onun için ağır konuşmadan avunmaya çalışarak bir yana çekildi. Bu ne kadar acı olursa olsun Kuntuar, bütün bu zaman içinde Arman hakkındaki fikri yanlış olduğunu anladı. Önce onun tarij fakültesine namussuzca üvey babasının yardımıyla girdiğini tahmin edemezdi bile. Zar zor öğrenimini tamamladı. Arkeolojiye gelince onu hiç bir zaman sevmedi. Geçen sene bir buçuk ay Kuntuar’ın seferinde bulunduysa da diploma öncesi pratik yapmak için bunu yapıyordu. Kuntuar ise saf bir can Arman’ın onun idaresinde çalışmak isteğini bildirdiğine çok sevindi. Bunu kendi oğlunun onun izinde yürümüş gibi algıladı. Okumuş sevinerek:

-          Demek arkeolojiyi seviyormuşsun, değil mi?! Diye soruyordu.

-          “Seviyorum” laf mı? Gecegündüz sayıklarım, eskiden kalma anıtları sayıklarım!

Kuntuar, o zaman delikanlının sözlerinden biraz sinirine dokunduğunu hatırlıyor. Fakat her şeyi kendisi istediği gibi görmek isteği yaşlı arkeologu sakinleştirdi. Kuntuar, delikanlıya:

-          Her şey gerçekte senin dediğin gibiyse diploma alınca bize çalışmaya gel. Burada nefes kesici sorular çözüyoruz!

“Bu Arman’ın ne delikanlı olduğunu nasıl hemen çakmadım? Diye üzülüyordu Kuntuar, İşimden sonuçta ne oldu? Bu Arman, oğlumun sevdiği kızı alıp götürdü... Şimdi ise votkaya dadandı! Votka da zehirli bir yılan. Kuyruğuna bastıysan mutlaka sokacak. Eh, Arman, Arman! Çalışmaların tam kıvamında seferden kaçtı!”

      İlk baharda Kuntuar çok yüklüydü ve kadro tamamlanmasını yardımcılarına görevlendirdi. Bu sene seferde ne gibi insanların toplandığına bakılmak lazımdı. Eekip başını çalışmaya gönderince oğluyla beraber açık tesislere bakmaya gitti. Hüyükler, içindeki naaşlar – her şey burada vaktiyle çok sakinlerin yaşadığını gösteriyor. Yoksa bu büyük savaş yeri mi? Yakında yıkılmış duvarlar ve konutların zamanımıza iyi durumda kalmış temelleri açılmıştır. Köyün merkezinde granitten yapılmış tahtanın bulunduğu meydana benzeyen bir şey vardı. Etrafında demir kazıklar, büyük ihtimalle atların bağlanması için. Fakat metalların eritilmesi için fırın, ocak, kazanların izleri bulunmamıştı. Madenin çıkarılabildiği ne çukur, ne kontrol çukuru vardı. Sanılabilecek tek şey “hayvan sitilinde” eserlerin buraya ya getirlmişti yada daha eski halkın mirasıydı... O zaman, o zaman toprağın daha alçak tabakalarının kazılması her şey açıklayamaz mı?

      Daniel’le beraber dibinde Sakların konutlarının döşemeleri iyi görülebilen daha birkaç derin hendeği inceledi, yine temeller... Yeni bir şey yoktu. Hendeklerin duvarları dökülmüyordu, ufak çakıl taşından ve kul rengi nemli kilden yapıldıysa bile taş gibi katılaştı. Baba oğluna:

-          Çakıl taşından ve kilden duvarların böyle sağlamlığı neyin belirtisi biliyor musu? Diye sordu, Onu kürekle değil küsküyle kazamazsın. Çimento ile kaplanmış gibi, diye hendeğin kenarlarına dokunarak doğruladı, Fakat sadece alt tabaka katılaşmış, üstteki toprak gevşek.

-          Haklısın, ama böyle neden olduğunu anladın mı?

-          Hayır.

-          Üst tabakalar daha geç akarsuyun yığdığı tabakalardır. Alt zemin burada vaktiyle Jaksart’ın dibinin olduğunun belirtisidir.

-          Demen daha derin kazılmamalı, insanlar nehrin dibinde yaşayamazdı!

-          Tabi ki yaşayamazdı. Fakat kazmalıyız, mutlaka kazmalıyız.

-          Neden?

Kuntuar:

-          Tahminlerim doğruysa öğreneceksin, her şey daha sonra öğreneceksin, diye kaçamaklı cevap verdi.

Deniz tarafından serinlik esti. Öğle sıcağı biraz yatıştı. Nehrin o kıyısındaki serap solmuş gibiydi ve erimeye başladı. Daniel, yamacın gölgesinde dinleniyordu. Erkek ve kız gülmeleri duyuldu. Der demez kalbi acıtacak kadar tanıdık kadın sesi göğe yükseldi:

...Çoktan büyüdüm ben.

Sen ise bana hep çocuk diyorsun!

Daniel, silkindi ve büyülemiş gibi kulak kabardı. Şüphesiz şarkı söyleyen Jannat’tı. Sadece onun sesi bu kadar yüksek ve temiz çınlayabiliyordu. “Sen ise bana hep ço-cuk diyorsun!” sözlerini kendine özgü cilve ve böyle şefkatle söyleyebilen bir tek o vardı. “Neden oturuyorum burada patikada? Şimdi herkes bu patikadan nehirden dönüyor olacak!” İçinden hemen geçti: “Kendimi neden aldatmaya çalışıyorum? Jannat’a bir gözle bakmak için oturuyorum!”

            Daniel herhangi bir karar daha vermedi ve o anda yolun dönemecinden delikanlılar ve kızlar göründü. Hepsi kot pantolonu ve örülmüş kolsuz ceketlerde, başlarına aynı beyaz panamalar vardı. Daniel, hemen Jannat’ı tanıdı. Onu binlerce kızlardan tanırdı! Yanan kömür gibi mutluluk ve neşeden parlıyor. Jannat ismi ona ne kadar yakışıyor ki! Erken Temmuz sabahında çiçek açan gerçek altın çiçektir o. Her erciğinde güneşin ışıklarında çiyin zümrüt damlaları parlıyor... Daniel ve Jannat aynı okulda okudu. Ancak o birinci sınıftayken Daniel üçüncüdeydi. Komşulardı. Anne ve babaları sık sık birbirlerini ziyaret ediyordu. Kızın annesi bazen Daniel’e: “Aynayalın (canım), ortalık erken kararmaya başladı, kız okula tek başına gitmekten korkuyor. Ona eşlik eder misin lütfen” diyordu.

            Daniel, yaşıtlarının arasından terbiye oluşuyla ayrılıyordu. Bir büyüğün hatta komşunun ricasını yerine getirmeden yapamıyordu. Bazen kadın onunla alay ediyordu: “Aferin sana aynayalın. Kızımı sağ ve salim getirdin. Onu kimsenin incitmesin diye koru. Büyüyüp gelin olacak!” Daniel bu sölerden kıpkırmızı kesildi ve iki-üç gün Jannat’a yaklaşmaktan bile korkuyordu.

            Kızın büyük bir felaket oldu, annesi öldü. Jannat beşinci sınıfta okuyordu. Artık Daniel, kızı korumak kendi görevini olarak görüyordu ve her gün onu okuldan eve götürüyordu. Jannat kendisi de sık sık Daniel’e uğruyordu. Gerek zor problemi çözmesini istiyordu, gerekse başka bahane uyduruyordu. Her zaman bir bahane bulunurdu. Uzun zaman içinde görüşmediği zaman birbirini özlüyordu.

            Daniel gerçekte gibi gözlerin önünde geçmişin güzel görüntüleri görüyor; işte kar topu oynuyorlar, işte kitabı veya kalemi almaya çalışarak birbirini kovalıyorlar... Böyle çocuk oyunları, şakalarında arkadaşlık güçleniyordu. Beraber bayramlarda oldukları zaman Jannat sadece Daniel’in yanında oturmayı ve sadece onunla dans etmeyi tercih ediyordu. Arkadaşı başka kıza ihtimam gösterdiği zaman içtenlikle kızıyordu.

            Daniel’in kalbinde Jannat’a büyük duygu uyandı ve güçleniyordu. Onu mezuniyet balosuna davet ettiği zaman unutulur mu hiç? O zaman şafağa kadar Alma-Ata’nın cadde ve meydanlarında geziyordu. Yorulmuş bir evin yanındaki sıraya oturdular ve Daniel, Jannat’ı ilk defa öpmeye cesaret etti...

            Eve döndükleri zaman öğleydi. Onları o anda gören herkes gerçekten çok mutlu dakikaların tanığıydı. Her bakış, jest ve sözleri aşkla aydınlanmıştı.

            Son baharda Daniel üniversite sınavları kazandı. İki sene sonra Jannat aynı üniversiteye girdi. Onlar yine her gün görüşüyordu ve bu mutluluğun sonsuza kadar sürdüğüne inanmak istiyorlardı.

            Sonra Daniel diploma aldı. Alma-Ata’da çalışmak için kaldı. Düğün hakkında hayal ediyorlardı. Birden damdan düşer gibi inanılmaz bir şey oldu! Jannat onu bırakıp gitti! Kiminle gitti? Arman’la!

            Tabi ki babasıyla buraya Kayraktı’ya hazırlanırken delikanlı Jannat’ı görmek ve kendisinden yüreğini parçalayan soruya cevabı duymak istiyordu: “Neden? Neden böyle yaptı?..”

            O sırada suya girmeden dönen erkek ve kızlar Daniel’in durduğu yere yaklaştı. İşte onlar ona selam verip dar patikada durmadan gittiler. Yyalnız Jannat durdu. Durup yere bakıyor, susuyor. Sonra başını kaldırmadan:

-          Merhaba, Daniel! Dedi.

-          Merhaba!

-          Bana kızgın mısın? Darıldın mı bana?

Daniel:

-          Bunu nereden çıkardın? Diye çınlayan yabancı sesle sordu. Jannat:

-          Dargın değil misin? diye sevindi, Ben ise çok endişeliniyordum, vicdan azabı çekiyordum.

Daniel, kapıldığı endişeyle baş edebildi:

-          Senin yaptıklarından kendimi çok kötü hissediyorum tabi...

-          Biliyorum. Fakat şimdi kendime hükmüm geçer mi şimdi? Gerçek aşk insana istediği şey yapabilir...

-          Öyle mi? Şunu ittiraf etmeliyim ki senin bu kadar güzel konuşmak kabiliyetinden haberim yoktu!

-          Bütün eski sözlerim içimden değildi. Ne yazık ki bunu geç anladım. Daniel, beni affet lütfen...

-          Ne için af diliyorsun? Kendim her şeyi daha önce görmediğime ve hissetmediğime yazık.

-          Her zaman seni sevdiğimi düşünüyordum. Birden yanıldığımı anladım. Geçmişi unutmaya çalış...

-          Ne konuşuyorsun sen?! Bana nasıl tavsiye edebilirsin?!

-          Haklısın, tavsiye vermek için artık geç. Fakat şunu bil, her zaman senin... sen Arman’ın peşimi bırakmadığını açık görüyordun ve... beni ve belki aşkımı korumaya çalışmadın bile. Sonra... sonra bunu düşünmek artık geçti. Onun arkasından buraya, yani Kayraktı’ya gitmeye mecburdum.

Daniel, başı eğilerek duruyordu. Böyle içtenliğinin onu mahcup edim etmediğini anlamak zordu. Yoksa kendini kararsızlığının ve yalan nezaketliğinin dolayısından azarlıyor muydu?

-          Evet, diye sonunda söyledi, dünya ne kadar adaletsiz. İnsan hayatı kısa olmasına rağmen hayatta böyle ıstıraplar çekmek lazım!

Kız, o anda delikanlıya içtenlike acıyordu.

-          Neden azap çekiyorsun? Senin değerini bilmedim, seni anlamadım olsun, ama sen genç ve enerjiksin! Üstün yeteneklisin, önünde güzel gelecek var!

Daniel, başını kaldırıp:

-          Bu kadar bilgelik nereden? Yine güzel konuşuyorsun: “gençsin”, “enerjiksin”!..

-          Beni unut, Daniel!

-          Başka ne dilebilirim ki?

-          Beni bu kadar seviyorsan, daha doğrusu sevdiysen sevinmeden yapamazsın, çünkü mutluluğumu buldum.

-          Mutluluk mu? Gerçekten mi mutlusun? Diye bunu neden yaptığını bilmeden soruyordu kıza. Aynı zamanda sesinde özenle sakladığı acıklı notayı açıkça hissetti. Buna rağmen Jannat ona doğru bakıp yüksek sesle konuşuyordu:

-          Tabi ki mutluyum! Aksi halde sana bunu söyler miydim hiç?

-          Buna da şükür, diye dalgın dalgın cevap verdi. Daniel, kendisini kızın yapmacık tonuna benzettiğini çalışırken yakaladı.

Yaklaşan arbanın gürültüsü geldi. Daniel ve Jannat birden başlarını çevirdi. Nehrin tarafından “Volga” geliyordu. Daniel:

-          Peiljan geliyor olmalı, dedi, Onun arabası o. Hoşçakal, Jannat!

-          Görüşürüz! Demek arkadaş kalırız değil mi? Kabul mü?.. Çalışacak mısın?..

Daniel:

-          Tamam, çalışacağım, diye Jannat’ın ona zorla kabul ettirdiği oyunun hala devam ettiğini anlayarak vadetti.

Dahice buluşlar bazen çok basit geliyor. Bir insan: “Dünyaya nasıl bunu söylemedim, her şey bu kadar yakındı ve basitti” diye şaşırabilir. Bilgisi olmayan insanlar için gerçeği güneş gibi açık ve ışıkları gibi kolay ulaşılır yapabilmek için olguların denizinde kendi sihirli anahtar bulmak lazım. İşte bu anahrda sır saklanmıştı.

            Kuntura Kudaybergenov’un Kayraktı’nın eski medeniyetinin merkezi olduğunu tahmin emesinin aslı astarı vardı. Bu kuvvetli deliller nehrin eski sibinde Sak kabilelerin yerleştiğini gösteren kazılardı.

            Tarihe baksak Büyük İskender büyük ordusuyla Sır Derya’ya kadar ulaşmış, dolayısıyla ayağı Kayraktı’nın[5] toprağına da basmıştı. Bunun hakkında arkeologların çok sayıdaki buluntu anlatıyor. Burada seyyar kazan, mızrak, kalkan ve diğer Yunan asıllı pusatlar bulunmuştu. Fakat önemli olan bu değil! Büyük komutan bu uzak memlekete neden gitmiş ama? Büyük ihtimalle vaktiyle burada Sakların sadece yerleşim yeri değil ordusunun, başkentinin olduğu için gelmişti.

            Kuntuar, eski zamanlarda üç bin yıl önce Jaksart Kayraktı’nın şimdi de seferinin çalışmalarının yapıldığı kuzey kenarından geçtiğini tahmin etti. Sır Derya, kız kardeşi Amu-Derya gibi kaprisli nehirler. Yataklarını sık sık değiştirir. Kuzeyde daha mezozoik çağında oluşan bazaltik sıradağları uzanır. Nehir, yanında kil, solonçak ve kum gibi  tüy gibi yumuşak külte varsa tabi ki dağlarda kendine yol açmazdı.

            Böylece kazılar nehrin eski dibinde yerleşim yerinin olduğunu doğruladı. Fakat okumuşun bu kadar çok bulmak istediği, nehrin kıyısında duran ve kendine vaktiyle Büyük İskender’i çektiği yüksek kültürü olan meskun merkezi bu muydu? Yoksa aynı versiyona izlense Sır Derya, yatağını daha güneyde açıp yaşlı arkeologun mevcut olduğuna bu kadar inandığı efsanevi şehri suyun ve çamur ve kum aluvyonlarının altında saklayabilir miydi?

            Sır Derya, kuzeye doğru giderek daha dik kavis yapıyor olmalıydı. İşte bu kaviste nehrin alüvyonlarının altında Saklar merkezini kurmuştu. Baş yerleşim yerinin konum yerinin böyle seçimi rastlantı değildi. Coğrafyası son derece elverişliydi. Burada Batı ile Doğu’nun ticari kervan yolları kesişirdi.

            Varsayımın ikinci kısmının doğrulaması hemen  bulunmalıydı – nehir alüvyonları altında daha eski ve sakinlerin daha yüksek kültürü olan yerleşim yeri bulunuyormuş. Sonraki kazılar bu sırrı açacak mı?!

            Akşam Kuntuar, seferinin bütün üyelerini topladı. Çalışmaların bilançosunu yaptıktan sonra:

-          Bundan sonra, yoldaşlar, aynı derinlikte, ama iki metre kuzeyinde kazacağız.

Soyadı Mihaylov olan aynı ekip başı yerinden kalktı:

-          Daha kazmamız lazım olduğunu diyorsunuz. Fakat biz nehrin dibine kadar ulaştık. Daha kazmamızda ne yarar var? Balıkların kemiklerini mi arıyoruz, diye kollarını iki yana açıp dostça güldü.

Kuntuar, fikrini anlatacaktı, ama kendini tuttu: “Dediklerimi anlmaları şüpheli. Bu kala kala sezgimle akıl edilen tahminim bu”. Ve şöyle dedi:

-          Arkadaşlar, planlar yapılmış kazıların daha kuzeyindeki toprağın incelenmesini gerektirir.

Ona açık olarak kimse ittiraz etmedi, ama ayrılırken insanlar kendi aralarında bir şeyi ateşli ateşli tartışıyordu.

Kuntuar, onun ve Daniel için ayrılan çadırın yanındaki masaya otrudu. Masa yeni yontulmuş tahtalardan kabaca yapılmıştı. Okumuş üstünde kağıtlarını koyup gün içinde yaptığı notlara daldı. Birden arkasından kız sesi duyuldu. Ses:

-          Koke, diye çağırıp kesildi.

Kuntuar, dönüp baktı. Jannat. Onu gördü artık, hatta geçerken selamlaştılar. Kız çok mahcup olup başını eğdi.

-          Koke, diye ona eskisi gibi diyerek tekrarladı, gidiyor musunuz, kalıyor musunuz?

-          Şimdilik kalıyoruz.

Kuntuar, yine kağıtlarına eğdi. Jannat, gitmedi eski pozunda mahcup mahcup duruyordu. Okumuş, onun daha ne beklediğini anlamaya çalışarak ona gözlerini kaldırdı.

-          Daha bir şey mi söylemek istiyorsun? diye sordu.

-          Evet.

-          Seni dinliyorum.

-          El yazınız size geri verildi mi?

-          Demek bunu sormak istiyordun. Onu kim geri verir ki?

-          Bunu ya Meiljan, ya Seiljan adlı bir adam yapacaktı.

-          Bunu nereden biliyorsun? Açıklabilir misin?

Kız şaşırıp kaldı. Endişeden taşarak susması gerektiğini söylemiş olmalıydı. Sonra kararlılıkla başını sallayıp ona inanmayacağından korkuyormuş gibi lafını şaşırarak çabuk konuşmaya başladı.

-          Bizim Kayraktı’ya tam ayrılışımızdan önce bizi bir delikanlı aradı. Arman evde yoktu, telefonu ben açtım. Yabancı adam çok sert konuşuyordu: “Kocasına şunu söyle; arkeologun günlüklerini bir haftadır taşıyorum. Bu arkeolog onları ne geriye satın almayı, ne de aramayı bile düşünüyor. Onlarla daha ne kadar çok uğraşayım? Atacaksam, biri bulmuş olursa, gürültü kopup milislere ulaşılacak. Arman hakettiğini alacak. Bu kesin. El yazısını bir adama vermeye karar verdim”. Sonra bir isim söyledi, ya Seiljan, yada Meiljan. Buna ekledi: “Bu genç bir okumuş, o da arkeolog, Kudaybergenov’u tanıyor olmalı. El yazısı ihtiyara versin diye not yazacağım. Kocasına beni aramasın diye söyle”. Kimin aradığını sorayamadım bile, telefon kapatıldı. Arman gelince ona her şey anlattım, ama o hiç bir şey anlamadı, çünkü hiç bir el yazısı hakkında duymadı.

Kuntuar:

-          Enteresan, çok enteresan, diye şaşırıp kaldı, Şimdilik hiçbir kimse hiç bir şey getirmedi. Hayret bir şey!

Jannat:

-          Getirilecek, diye inandırıyordu.

-          Öyleyse artık getirilmiş olmalı, çünkü o zamandan iki aydan çok geçti. Bundan şüpheleniyorum. Bu basit bir el yazısı değil, bu günlüktür. Orada çok değerli notlar var; bilimsel varsayım, düşünce, sonuçlar var. Günlük ilgilinin eline düşerse onu kendi isteğiyle vereceğini sanmam, Arkeolog birden çabuk kalkıp yaramaz bir çocuk gibi gülümsedi: - Yok bir şey, beni değil el yazımı çaldılar! Yazılarımı ezbere yenileceğim.

Gerçekte ise her şey şöyle oldu.

Bir gün Arman sefere çıkmadan önce arkadaşlarından birine uğradı. O bir yerde çalışmak istemeyip her şeyden önce şarabı ve kağıt oynamayı seviyordu. Bir gün delikanlı oyunlarda tüm parasını kaybetti, ama bundan sonra daha da borçlandı. Üstüne varan ortaklarına borcunu vermek için para bulmak için her şeye hazırdı. Arman, yanına oturup:

-          Senin gibi adam için para problem mi? Akıl edemiyorsan sana akıl verebilirim. İşte karşıdaki evde ünlü bir adam – arkeolog yaşıyor. Pencereler her zaman apaçık, masada ise değerli kağıtlar var. Evde kimse yok, köpeği de yok. Gir, istediğini al. Önemli el yazısı alırsan, bahse girmeye hazırım ki yarın “Akşam” gazetesinde okumuşun bu el yazısını geri getirecek olana ücret vermeye hazır olduğunu okuyacaksın. Bir-iki gün sonra cebine bin ruble koyamazsan beni arkadaşını saymayabilirsin. Delikanlı cevap olarak:

-          Senin için her şey ne kolay olur? Yağlayıp balladın, diye neşesizce söyledi. Kendisi ise işin mümkün olabildiğini düşündü.

Sonra ne oldu herkesçe bilinir. Bir tek şey istenildiği gibi olmadı. El yazısının gizlice bırakılan adam onu yazarına vermeye acele etmiyordu. Kuntuar, günlükleri onun için artık kaybetmiş diye düşüncesine alıştı. Gerçi çalmadan hemen sonra rahatı kaçtı denilebilir. Kaybıyla ilgili milisi aradı. Fakat el yazısının ücretle geri verilebileceğini düşünmedi bile. Geri verilmediyse en azından Kuntuar’a iyilik dilemeyen insanın eline düştüğünden emindi. Kışın de dışarıdaki  çalışmalar bittiği zaman günlüğünün ezbere yenileceğini planlıyordu. Bu kararı, arkeologu biraz sakinleştirdi ve onun için en değerli olan çalışmanın kaybı artık şiddetle hissetmiyordu.

Kuntuar, bir zaman içinde bir şey kalem çekip bir şey ekleyerek yazıları üzerinde oturdu. Sonra şehirden “Volga” ile yeni gelen yabancı yiğitle duran oğluna yaklaştı.

Daniel babasına seslendi.

-          Babam, tanışınız. Tarih bilim master Surıkbayev. Üniversitede beraber okuduk.

Genç adam, yaşlı okumuşa elini uzattı:

-          Peiljan!

-          Kunuar.., Arkeolog, dikkatli bakışla delikanlıyı süzdü; soluk marizane yüz, zayıf, sırtı hafifçe kamburlaşmış. “Hayır bu adamı hiç bir zaman görmedim, ama ismini duymuştum...”

-          Çoktan mı savundunuz?

-          Üç sene kadar önce.

-          Nerede çalışıyorsunuz?

-          Bilimler Akademisi Tarih enstitüsünde.

-          A-a... İyi. Araba sizin mi?

-          Evet.

-          Kendiniz mi sürüyorsunuz?

-          Kendi şoförü edinmek daha erken benim için. Peiljan, tabi ve şakacı edasıyla konuşmaya çaılışıyordu.

Kuntuar, sanki kendi kenisine sesleniyormuş gibi dalgın dalgın konuşuyordu:

-          Yaşlarınızda en iyi ihtimalle kendi kostümümüz vardı. Şimdi ise... Bu ne kadar güzel; hem master, demek bilimle ciddi uğraşıyorsunuzdur, hem de şoför, demek bu işten de anlıyorsunuzdur. Ne boyutlar!

Daniel, içinden babasının bu Peiljan’dan hoşlanmadığını düşündü. O sırada arkeolog:

-          Burada ne işle geldiniz? Daniel, Peiljan’ı sanki babasının sert sorularından koruyarak gibi cevap vermeye acele etti:

-          Koke, doktora tezi üzerinde çalışmayı düşünüyor.

-          Konu?

Daniel yine kendine aracı rolünü aldı:

-          Konu hala belirlenmemişti. İşte konu konusunda sana danışmak için geldi. Bundan sonra da savunmada onun birinci muarızı omanı istiyor.

Kuntuar, artık sadece Peiljan’a değil oğluna kızdı.

-          Önce arkeolojide çalıştınız mı?

-          Hayır. Konunun onaylanmasından sonra bununla uğraşmayı düşünüyorum; uçsuz bucaksız olanı saramazsın, isabet almak lazım.

-          Kısaca birinci yerinizde doktror olmanız, değil mi?

-          Açıkçası istenirse haklısınız. Benimle vaktiyle savunanların hepsi doktorlar artık. Aralarında master gezmekten utanıyorum bile.

-          Arkeolojik konuda doktor tezine başlamayı düşünüyorsanız, arkeolojide birkaç sene çalışmanız lazım. Ancak o zaman işimizde çözülmeyen problemler hakkında ciddiden konuşabilirsiniz. Tezi savunmak için hiç bir zaman geç olmaz, daha gençsiniz ve çok zamanınız var.

-          Fakat iyi tarihçi iyi arkeolog olamaz mı? Biri öbürünü dışta bırakır mı?

-          Bana öyle geliyor ki siz amatörün buyruğuna uyuyorsunuz, değil mi? “Okumuş olmayabilirsin, ama doktor olmak zorundasın”, Kuntuar, cidden kızdı. Hayır, genç adam, bunun gibisine hayır duasını veremiyorum, kusura bakmayınız! Birçok genç okumuşlara yardım ettim ve ediyorum. Fakat bu böyle delikanlılar ki dibinde gerçek saklanan kuyuyu iğne ile kazmaya hazırlar. Tahmin ediyorum ki böylelerden değilsiniz. Ne beğeneceksiniz; ona doktor versene ya! Bu kadar! Size önceden söyleyeceğim; doktor olabilirsiniz, ama okumuş hiçbir zaman olamayacaksınız! Sizin gibiler için ne danışman, ne de muarız olacağım... Böyle öğrencilere ihtiyacım yok... Bilime bakışlarımız kesinlikle ayrılıyor!

Kuntuar, kapıldığı heyecandan boğuyordu. Sabah gelecek teknisyenleri beklemedi ve o gece ayrıldı.

Peiljan ise tam tersi, kaldı ve bir hafta kadar sefer işlerinden anlamaya çalışıyordu. Yaklaşık bir ay sonra merkez gazetesinde kaleminden çıkan makale çıktı. Adı “İstidat sahibinin yanılgı ve hataları”ydı. İçinde Kayraktı arkeolojik seferinin işleri hakkındaki oldukça derin ve ciddi düşünceleri ve sonuçları vardı. Yazar olguları analize ederek okurlara seferin pesperktifleri olmadığını ve çok paranın boşa gittiğini gösteriyordu. “Çalışmaların yöneticisi arkeolog Kuydaybergenov, çalışmaları böyle boyutlarda açınca devletçe mi yaklaştı buna? Yoksa sadece kendi ününü düşünüyor mu? Altında hiç bilimsel astar bulunmayan eski uygarlıkların aranması hakkında kopan gürültü ne için lazımdı?” Böyle Kuntuar’a karşı çıkışla bitiyordu makale. Yaşlı arkeolog onu okurken bütün sübyektif önyargıları bir yana itmeye çalışarak yazıyı mümkün olduğu kadarıyla objektif olarak değerlendirmeye çalışıyordu. Genel olarak yazarın teorik hesaplamalarıyla memnundu. İçindeki çok şey kimseyle paylaşmadığı özel olarak gördüğü kendi düşünceleriyle kesişiyordu. İçinde bir şüphe bile oynadı; Peiljan’ın ricasını geri çevirdiği için doğru mu yaptı? O sırada Jannat’ın sözlerini aklına geldi. “Bana öyle geliyor ki bu yiğitin adı, kızın söylediği isme benziyormuş. Bu o ise, neden bana el yazımı vermedi?.. Şüpheleyeceğim olmasın. Şüphesiz bu yazının yazarı başkalarının düşüncelerine ihtiyaç duymaz. Jannat’ın söylediği delikanlı olmadığı belli”.

Bir ay sonra Kuntuar, Peiljan’ın doktor tezinin şefi Ergazı atandığını duydu. Arkeolog: “Düşmese, diye yanıyordu, bu ikisinin eline günlüğüm sakın düşmese!”

 

 

ALTINCI BÖLÜM

 

Kunijman’ın Alma-Ata’ya gittiği senenin kışı son derece şiddetliydi. Nuralı’ya emanet birakılan dişi sayga genel olara evin yanındaki ambarında geceliyordu. Martın ortasından ise kayboldu. Belki doğa içgüdü insana bağlamadan daha güçlü olmalıydı. İnsanlar: “Sürüyü aramak için istepe kaçmış” diyordu. Konuşup onu unutmaya başladı.

Fakat yeni soğuklar gelince dişi sayga köye döndü. Bir sabah işçiler görülmez bir görüntü görmüş oldu; Nuralı’nın kapısının yanında iki kar gibi beyaz sayga yavrusu ile duruyordu. İşçiler:

-          Yanır-ma-ay! Diye şaşırdı, Kuşun ilk uçtuğu yeri, hayvanın da büyüdüğü yeri aradığını söylendiği boşuna değil. Dişi sayga burada ne kazda iyi olduğunu unutmamış olmalı.

-          Bakın, kendisi kampı bulmuş!

-          Bir de yavrularını beraber getirdi.

-          Büyük ihtimalle yavruları onu insanlara döndürmüş olmalı; geçen kışı hatırlıyor, koyunların öleceğinden korkuyor.

-          Annelik ne kadar büyük bir güç!

En çok çocuklar seviniyordu. Hayvanlara ılık su, ekmek, biskuvi getiriyordu. Sayganın dönmesine Nuralı da seviniyordu. “Bize sahibesi se geleceğinin belirtisi mi bu belki?” diye Kunijman’ı düşünüyordu. Onunla görüşmeyi bekleme ile bütün bu zaman içinde yaşıyordu.

Bir gün beklenmedik bir sırada hayali gerçekleşti. Yazdı. Açık sıcak bir gün kampa yakın bir yere uçak indi. Bu uçakla Kzıl-Tas’a Kunijman geldi. Bütün geçen sene hidroheolog ekibi iki vardiya olarak çalışıyordu. Gecegündüz toprağa giren sondalar gürültüyle çalışıyordu. Sonunda insanlara emek ve sebatı için bir ödüll – şans gülümsedi! Kurt tepesinin yanında radon suların denizi bulundu! Yatağın kapasitesi hesaplandıktan sonra birkaç içmeler şehri için yeteceği belirlenmişti. İnsan eliyle yapan tatlı sulu deniz, böyle zenginliği suların altında saklayacağına izin verilebir miydi? Bu problem sadece arama ekibini üyelerini değil çalışmaları planlayanları da tasalndırıyordu. Projeyi hazırlayan ve yöneticisi olan akademisyen Verginskiy bütün son bahar Kzıl-Tas’ta yaşıyordu. Ölçüp biçtikten sonra projede çölün gelecek su basmanın sınırlarınıı değiştirdi. Eski peojeye göre deniz Kzıl-Tas’a yaklaşıp Kurt tepesini suların altına alacaktı. Şimdi ise Kurt tepesi gelecekte üzerinde plaj ve dinlenme ve kür yerlerin olacağı ada olarak kalacak. Deniz, adayı dolanıp Kzıl-Tas’ın arkasında taşacak. Granit yamaç suyun altında kalacak. En iyisi ama, gemicilik için engel olmayacağı için patlatılmalıdır. Hidroheologların ekibi bu planları hayata geçirmek için soğuklar basıncaya kadar gecegündüz çalışıyordu.

Kayraktı denizinin yeni projesi hakkında okuyanlardan arasında Alma-Ata tıp üniversitesinin ikinci sınıfının öğrencisi olan Kunijman’dı. Rahatı kaybetti; kocasının mezarını nasıl patlatamalarına ve naaşlarının rüzgarla dağıtmalarına nasıl izin verebilirdi? Genç kadın kocasının naşı bulunan tabutu ne yapıp yapıp Alma-ata’ya götürüp orada gömmeye karar verdi. Mezarının üzerinde ise anıt dikecekti. Bu ricayla önce Kaziken’le beraber çalıştığı Bakanlığa bu rica ile başvurdu. Orada dulun derdini anladılar ve yardım gösterdiler. Sorun çözüldüğü zaman tabutun taşınması için sıhhiye uçak gönderildi. Bu uçakla da Kunijman bugün Kzıl-Tas’a geldi.

Sefer, gelişi hakkında haber aldı artık. Nuralı iki işçiyle beraber kampa yakın bir yerde temizlenmiş alana önceden geldi. Uçak indip merdiven indirildiği zaman Nuralı’nın kalbi atmaya başladı. Merdivenden göğüsüne bebeğini bastırarak özenerek Kunijman iniyordu. “Aman Tanrım! Nedir bu ya? Kocasını gömdükten sonra bu kadar az zaman geçti... İşte kadın içi. Hepsi aynıymış! Ben ise, ne salak, Orik’i geri kalan azizlerden soysuzlaşmış olanı sayarak lanetliyordum. Bu sevimli yaratıkların yapabilecek en büyük şeyi sevmek değil, kapılmaktır! Aşk ise bütün hayat için vefa istiyor!” İşte Nuralı, kendini bebekle kadına zorla yaklaştırmaya çalışarak böyle akıl yürütüyordu... Birden kalbi ferahlandı: “Oybay, bu Kaziken’in çocuğu olmalı!..”

Nuralı’yla beraber gelen delikanlılardan biri bavulunu aldu, diğeri kollarını öne doğru hemen hemen dümdüz uzatarak bebeği taşıdı.

Uçağa ise insanlar acele ediyordu. Herkes daha dünden beri Kaziken’in dulunun geleceğini biliyordu. Dün Kzıl-Tas’ı bakan yardımcısı aradı ve Kunijman’a yardım etmelerini istedi. Nuralı, onunla telefondan konuşurken kurnazca gülümsüyordu: “Ah, aslanım benim! Bir bilsen! Haberin olsa! Bu beylik sözleri söylemezdin: “Gerekli dikkat gösteriniz!” Bana izin bir verse, dünyada adım bile attıramazdım, ellerimle taşırdım onu... Onunla baş başa görüşebilecek miyim? Ona en çok söylemek istediğimi, en saklı isteğimi söyleyebilecek miyim?!”

Kampa yaklaştıkları zaman arkasından kış içinde büyümüş iki yavrusunu getirerek dişi sayga onları karşılamaya çıktı. Yavaş yavaş yürüyen dişi sayganın ardından zıplayıp hoplayan yavruları koşuyordu. İnsanlar:

-          Kunijman’ı tanıdı mı yoksa? Diye şaşırıyordu.

-          Geyik, karaca, kulanlar, arkadaş ve düşmanları kokularına göre ayırıyormuş...

Kunijman, saygayı ve yavrularını şefkatle boynundan okşadı.

Misafir yurtta onun için özel olarak hazırlanmış odada yerleştirildi. Nuralı:

-          Yoruldun... Yoldan dinlen, dedi.

-          Haklısın galiba. Uçak çok sallanıyordu, yarın ise sabahtan beri geri çıkmamız lazım...

-          Hiç bir şeyi düşünme. Dinlenip mezara gidersin. Geri kalana ise biz bakacağız. Kunijman:

-          Teşekkür ederim, dedi. İnsanları derdi ile rahatsız etmek, mezarın açılmasında bulunmak istemedi. Her şeyi yeniden görecekse kalbinin dayanamayacağından korkuyordu.

Nuralı,  kaderin bu kadının omzuna ne kadar büyük yükü yüklediğini kelimesiz anlıyordu. Onu avutuyormuş gibi onunla acı yükünü paylaşmaya hazır olduğunu gösterek:

-          Dinlen yoldan! Diye tekrarladı ve Kunijman ve çocuğunun yanında bulunanların hepsinin ardından gitmelerini çağırıp çıktı.

Akşam Nuralı birkaç işçi ve iki pilotla beraber Kzıl-Tas yamacına doğruldu. Mezarı özenle açıp tabutu başka çinko tabuta koyduktan sonra rahmetlinin naşı özenle uçağa götürdü.

 Nuralı, işlerini bitirdikten sonra yine Kunijman’a uğradığı zaman kamp üzerinde elektrikli ışıklar parladı. Çocuğuyla evin yanında duruyordu. Nuralı, bebeğini alıp ısısını ve hafif soluğunu hissederek değerli bir yük gibi kucağında tutuyordu. Onlar köyün kenarına yavaş yavaş yürümeye başladı. Ay bulutları açıp sanki yollarını gösteriyormuş gibiydi. Yakın nehirden flüt sesleri gibi melodik kuğuların çağırışları geliyordu. Kuşlar gece için kıyıdaki kamışlıklarda yerleşti. Çalı altından fırlayan cırboğalar yolundan geçiyordu. Yere serilerek uçuyormuş gibi, uzun kuyruklarının tüylü uçları görünüp kayboluyordu. Kunijman:

-          Beyaz saygam, buluşmamıza bu kadar sevindi, diye üzüntüyle güldü, Beni hatırladığıma şaşırdım. Onun bu küçücük yavruları çok komik. Onunla ikimiz Kzıl-Tas’a yavrularımızla döndük.

-          Ben ise şunu itiraf etmeliyim ki oğlunun yüzünü görmeyince seni fena düşündüm.

-          Bunu nasıl anlamalıyım “kötü”?

-          Nasıl deyim... Gençsin, gençlik ise bilnidiği gibi hayatın sevinçeleri peşindedir.

Kunijman’ın cevabında acı ve sitem duyuldu:

-          Beni tamamen tanımadığı biri böyle düşünebilir. Şüphesi kalbimi ne kadar acıyla etkileyebilecek onun için önemli değil. Fakat neden sen hakkımda böyle düşündün? Her şey bilen sen?! Dünkü gün bugünkü günden daha mutlu ve sevinçli olduysa bile unutacak mısın? Belki hiç bir zaman ciddi olarak sevmemiş olmalısın. Bu yüzden de beni yargılamak kolay senin için. Bazen gençlerin duygusu gerçekleşmeyen isteklerden kendilerinden daha önce yaşlandığı olur. Hayaller ise susuz ağaç gibi ölüyor.

Kunijman’ın acısı ve şiirselliği ile büyülenen Nuralı:

-          Sen nasıl yaşamalısın ama? dedi, Genç ve çok güzelsin. Genç ağaç ise şiddetli soğuklardan ölüyorsa bile ilk baharda yine filiz sürüyor! İnanmıyorum, hiç bir zaman inanmayacağım, istediğini söyle. Hayatın üzerimizde o kadar büyük kontrol ve gücü var ki çağırırsa ölülerden hiçbiri dayanamaz.

-          Ferman senin. Zaten bana inanıp inanmadığın beni ilgilendirmez. Kendimi çok kaybettim, yaşamak bile istemiyordum. Beni kurtaran oydu. Benim tek tayım. Annelikte rahatlığı buldum. Artık Kaziken’in oğlunu yetiştiriyorum. Onda benim her şeyim, hem şimdiki, hem de geleceğim var. Sadece onun için dünyada yürüyüp nefes alıyorum.

Dinlenmek ve sonra kampa dönmek için patikanın yanına oturdu. Anılar Kunijman’da uzak aşk günleri hatırlattı ve yine konuşmaya başladı:

-          Geçmiş sonsuza dek benimle kaldı, çünkü o günlerin ne sevinci ne acısı geri döndürmek mümkün. Hayatımda iyi bir adama raslarsam bile... Fakat sevdiğim adam artık Kzıl-Tas yamacının üzerinde tek bir çınar ağacı değil mi? Kaziken yok. O zaman kimseyi sevmeyeceğime ve evlenmeyeceğime yemin ettim. Dertli olduğum için değildi. Artık olamadığım duygunun kırıldığını anladım.

Nuralı buna bir şey söylemedi, ancak bu kış Alma-Ata’ya geldiği zaman onu bulmayacağına söz verdi.

Sabah uçak kalktı. Kunijman’ı herkes uğurlamaya geldi. Nuralı’nın içi öksüz öksüzdü; Kunijman’la bir daha görüşmemek üzere vedalaşıyor gibisine geliyordu.

Kocasını ikinci defa gömdükten sonra zavallı dul yine az kaldı hasta oluyordu. Doğru diyororlar ama; zaman en iyi doktordor. Gittikçe kalp ağrısı hafifletiyor, hayat yeniyordu. Kunijman, çocuğunu gece gündüz devam eden kreşeye kayıttırdı. Üniversite derslerinin başlanmasına bir ay fazla vardı. Bu zaman içinde işe girdi. Şimdi genç kadın kocasının mezarına anıt yapıldığı taş atölyesinden çıktı. Her gün atölyele gelip işlerin nasıl gittiğine bakmak bir ihtiyacı haline geldi. Çıktı, dalgın dalgın etrafına bakındı ve... zınk diye durdu. Az kaldı bağıracaktı, sanki baştan aşağı haşlanmış gibiydi. Karşısından bir delikanlı geliyordu – Kaziken’in modeli gibiydi. Gür kıvırcık saçı, yüzün esmer ince derisi, ve ince bıyık... Aynı boyu, aynı endamı, aynı yürüyüşü vardı... Kunijman, birden her şey unuttu. Görüyordu, görmek istiyordu... kendi Kaziken’i! İşte ona doğru bir adım attı!..

Tanımadığı delikanlı yanından geçti. Onu seslemeye, durdurmaya hazırdı: “Kaziken! Nereye gidiyorsun, bekle!”

Gücü yetmedi ama. Keçeleşmiş, sanki bir sihirden sonra serap gibi uzaklaşan, tanımadığı ve aynı zamanda dehşetle tanıdığı adamın arkasından bakarak yerde donup kaldı. Bilinci onu yine gerçeğe döndürdü ve kalbine iğnemiş gibi hatırlattı; Kaziken dünyada yoktu.

Kunijman, delikanlının peşinden koşmaktan utandı. Bunun yerine yiğitin önüne geçmeyi ve ona bir daha raslamayı umarak üç ayı başka tarafından dolanmaya acele etti. Köşeden çıktıktan sonra onu görmeyince bir eve girdiğini karar verdi. Fakat birkaç dakika sonra onu yine farkedip... ona doğru birden ağırlaşmış ayakları zorla yürüterek yavaş yavaş gitti...

Genç adam da yabancı kıza dikkat etmiş olmalı ve hizasına gelip dikkatle yüzüne baktı.

“Kim o? Bu bakışta anlaşılmaz güç var!” Genç kadının kılığındaki içten acının izi, onu özel olarak yüce yapıyordu. Gözlerinde ise gerçekleşmeyen güzel hayalin beklenmesi kalmış gibi.

Yiğit halkın sevgini kazanmış şarkıcı çıktı. Şimdi ise içinde heyecanlı ve ağır bir melodi çınlıyordu. Böyle melodiyi hiç bir zaman kendisi söylememiş ve hiçbirinden duymamıştı. Fakat kız yanında geçince bu melodi sönmeye başladı.

Bunu niçin yaptığını tam olarak anlamayarak yiğit kızın peşinden gitti.

Kunijman, geri bakmadı, ama bir iç hissiyle Kaziken’e bu kadar çok benzeyen delikanlının arkasından yürüdüğünü anladı. Geri bakmaktan, adımlarının seslerini duymaktan bile korkuyordu. Sonunda hemen hemen koşuyordu. Kalbinin deli atışını durduramayıp tam yurdun yanındaki uzun kavakların yanıda durdu. Bir an ve yiğit yanında durdu. Heyecanını saklamayarak konuşmaya başladı:

-          Özür dilerim... Size bir şey olduğunu anladım. Büyük derdiniz var, değil mi? Size bir şey yardım edebilir miyim?

Sözlerinde içtenlikli yakın ilgi duyuldu. Kunijman cevap olarak hüzünlü hüzünlü gülümsedi – sesi bile Kaziken’in sesine benziyormuş...

-          Derdime yardım etmek hiç kimsenin elinde değil.

-          İnsanlar sadece ölüm karşısında güçsüz.

Kunijman, genç adamın acısını hafifletmek içtenlikli isteğini anladı ve aynı şekilde içten cevap vermeye çalıştı.

-          Ölüm de derdimi getirdi. Kocam öldü, onunla beraber de etrafımdaki her şey öldü.

-          Fakat sizin için hayat sevinci diriltmek için bir güç yok mu? Kunijman düşünceli düşünceli:

-          Bilmiyorum, bilmiyorum.., diye cevap veriyordu, Kara taş canlandırılamayacağı gibi kalbimdeki hayat sevinci canlandırılamayacak.

-          Taşı bile canlandıran gücü biliyorum!

-          Bu ne güç?

-          Hayat kendisi.

Kunijman, yine tanımadığı yiğitin sözlerine karşılık olarak hüzünle gülümsedi. “Benim için hayat kendisi söndüyse, ne yapayım?” diye soracak oldu, ama yine: Kaziken’e ne kadar benzediğini düşünüp kendini tuttu. O da aynı şekilde birine katılmayıp veya adaletsizlik veya dertle karşılanınca yardıma hayatı çağırıyordu: “Hayatta ne olur, ne olmaz ki!” veya “Hayat kimin haklı olduğunu gösterecek”, “Hayat adamdan daha bilge”.

            Bir takınak olmasın?

            Bu iyi kalpli adamı bir cümle, bir sözle incitmekten korkarak Kunijman, mümkün olduğu kadarıyla yumuşak sesle:

-          İyi sözünüz için teşekkür ederim!

İşte böyle rastlantı sonucu tanışmaları oldu. Yarın o yine onunla görüştü. Kunijman, şimdi de hayallerinde Kaziken’i hatırlayarak ona sadıklığı saklıyordu. Delikanlının yüreğinde ise ilk görüşmelerinden beri büyük ve gerçek duygu parladı.

Bir gün gezintiden dönmekteydiler. Bir evin yanında yiğit Kunijman’ı dirseğinden tuttu ve:

-          Burada yaşıyorum. Tek başına... Girmeni isteyebilir miyim...

Kunijman, delikanlının yürekten isteğine:

-          Beni, acıklı olanı, eve davet emtende ne sevinç var?

-          Derdini dağtımayı umuyorum!

Birdenbire herkesçe bilinen “Makpal” şarkısını söylemeye başladı:

Kadife siyah at sürüsü.

Yeleler – rüzgardır.

Gözleri – akşam ışığıdır.

Atıma acımadan geldim

Uzak isteplerden.

Ey, Makpal, yüzünü çevirme,

Bana bak.

Sözleri ve melodisi Kunijman’ın acı ile yaralanmış kalbini yumuşattı. Yiğitin melodik sesine onun çınlayan ve yüksek sesi hoş bir şekilde katıldı. Şarkı etrafına yayılıyordu. Kunijman’ı hayata ve aşka çağırıyordu.

Tek başıma kaldım, Sensiz neyim ben?

Sensiz tek başıma kaldım, Makpal,

Bu yüzden acı acı ağlıyorum.

Seni sevgilim düşünüyorum,

Senin için gözlerimi döküyorum, Makpal!

Yaşıtım benden daha şanslı çıktı.

Kalbim ateşte gibi yanıyor,

Acımı hafifletemem...

Çağırışlarına çok geç seslendim!

Şarkı, gençlerin kalplerini ısıdı ve birleştirip birbirine yaklaştırdı. Delikanlı kanağan kanağan büyü sözleri gibi:

-          Seninle beraber herhangi bela yenebileceğiz! Diye tekrarlayıp durdu.

Kunijman, cevap vermeden dinliyordu, sonra biraz aceleyle vedalaşıp gitti.

İçinden bugün yaşadıklarına ne kadar çok döndüyse dönsün gönül kırıcı bir şey bulamadı. Meğer, kalbinde uyanan bu yiğite yenilmez hevesten, ona sempatisinden korkmuş. Onunla göreşemediği zaman gizli korku ve sitemle kendini onu özlerken yakalıyordu. Konserlerine gidiyordu. Kunijman bazen kendi kendisine: “Bana ne oluyor acaba?” diye soruyordu. Düşünceler karışıyordu. Yavaş yavaş yakışıklı şarkıcının ona sadece alabildiğine değerli Kaziken’i hatırlatıp geri verdiğine ve kocasıyla ayrılmadan hasret çektiğini anladı...

Anıt hazır ve mezarda yerleştirildiği gün Kunijman, yeni tanıdığına verdiği sözüne uymayıp önceden kararlaştırılmış yere gelmedi. Bu görüşmelere son vermeye karar verdi. Çünkü ne kendisi ne onu aldatabiliyordu. Günleri eskisi gibi  iş, düşünce ve oğlu hakkında kaygılarla doluydu...

Kunijman’ı uğurladıktan sonra Nuralı, hemen hemen gecegündüz işlerle uğraşıyordu. Kışa kadar bütün araştırmalar bitirilmeli ve sefer yeni yere taşınmalıydı.

Yine de yük arabalarına dört büyük “ZİF” yüklemek o kadar kolay değildi. Onlar Kzıl-Tas’tan oldukça uzak başka arsaya taşındı. Son hesaplamalar bitti, gelecek denizin çizimleri son çizgiye kadar tamamlanmıştı. Nuralı bu yerlerden ayrılmaya acele ediyordu. Sözler yoktu, çalışmaların sonuçları tahminlerin üstündeydi. Fakat bütün bu zaman içinde Nuralı kendisi ne kadar çok dert ve acı çekmiş oldu! İlk aşkı Orik kaybedilmişti, iyi bir insan Kaziken ölmüştü, Kunijman’a uzak yerlere gitmişti... Onunla bir daha görüşebilecek mi? Geç olmayacak mı? Belki zamanında Kunijman’a söylemek istediği sözleri söylemediği için pişman olur. Onları da bir gün söylemeye cesaret edecek mi? Cevabı nasıl olacak? Kunijman, yeminini bozmayacağından emin. Fakat kalbi hiç bir zaman silkinemez mi? Her şey zamanla geçer, acı da geçer. “İşte o zaman, diye düşünüyordu, sözlerimi dinleyecek”.

Beyaz dişi sayga ise üver annesini bir daha görmeyi ummuyormuş belki, çünkü yavrularını bir daha dönmemek üzere istepe götürdü.

Sonunda artık bir şey Nuralı’yı Kzıl-Tas’ta tutmuyordu. Yeni araştırma yerine çıkmaya hazırdı. Fakat beklenmedik bir sırada Kzıl-Tas’a akademisyen Verginskiy ve Akademi yöneticilerinden biri Amirbek Kambarov Kzıl-Tas!a geleceğini bildiren tekgraf geldi. Yapacak şeyi yoktu, beklemeliydi. Amirler, Kayraktı’dan daha iki kişi aldı – tröst genel mihendisi Jarkın’ı ve Peiljan’ı. Misafirler, kampa iki arabayla geldi. Kambarov, dinlenip avlamayı düşünüyormuş herhalde, çünkü Peiljan arabadan çıktıktan sonra ona yaranmaya çalışarak kılıklı tüfeği verdi.

Verginskiy, altmış yaşındaki, gür ak saçlı, mavi gözlü, zayıf bir adam. Amirbek kılız saçlı bir adam. Yaklaşık kırk yaşında. Hafif toplu ve uzun boyludur. Verginskiy sıradan bir işçinin ailesinde büyüdü. Kendi ısrarlı emeği ve üstün istidadı büyük okumuş olmasına yardım etti. Amirbek adalet ve söz sahibi bir kişi sayılıyordu. Bu kuru ve sıcak çölde elle yapılan denizin ve barajın yapılmasıyla ilgili kararların anahtarı bu kişilerin elindeydi. Onlar son defa toprakları su basılacak kolhoz ve sovhozları dolaşacaktı. Bunu yaparken halkın ve işletmelerin tahliyesi için hazırlıklar nasıl gittiğini ve kimin ne yardıma ihtiyacı olduğunu kontrol edeceklerdi.

Nuralı, arabadan Peiljan’ın çıktığını görünce ona yabancıymış gibi davrandı. Ne dargınlık, ne de kızgınlık duygusu vardı. Bütün bu zaman içinde kardeşini untup sadece Orik hakkında düşünüyordu. Çalışmaların son günlerinde ise Orik hakkında düşünmek için de zamanı yoktu. Fakat daha demin ne kadar ıstırap çekiyordu! Evet, çocukken beraber eğlendikleri kardeşi yoktu artık. Karşısından gelen adam kardeşi değildi. Birini kendi onuru hakaret edilince bu duygu, kurbanın gözlerinde sitemkarı tamamen öldürür. Nuralı, Peiljan’a gerektiği gibi selamlaşmak ve hal hatırı sormaya yaklaşmadı. Peiljan’la Nuralı arasında geçen olayların tanığı olan Jarkın, bunu farketti. “İşte böyle olur bazen, beraber büyümüş kardeşleri kader farklı taraflra ayrılıyor”.

Gün uğraşmalarla geçti. Verginskiy ve Kambarov, sefer konusunda raporları okudu, gelecek denizin sınırlarını gezdi.

Sabah Peiljan’la Amirbek göle gidecekti. Ördek avlamak için. Peiljan’ın yanında dünden beri bir sös çıkarmayan Nuralı, Amirbek’e:

-          Bu göl bit tek ad. By nehrin eski parçası, çoktan kamışlıkla kaplandı. Orada av kuşları yok. sadece bir çift kuğu gece için kalıyor, onları ateş etmeyin rastlantı sonucu, diye seslendi. Peiljan:

-          Kuğunun özel bir kuşun olduğunu ve onu ateş etmemesi gerektiğini bilmeiyor muyuz?! Diye konuşmaya karıştı.

Nuralı sustu. “Senin için ne yapmak gerektiğini ve ne gerekmediğini çok iyi biliyorum” diye düşündü. Amirbek, kardeşler arasında ne olduğunu bilmedi, ama akrabaların alıp veremediğini anladı.

-          Tabi ki kuğuları ateş etmeyeceğiz.

Nuralı:

-          Herkes bunu anlamıyor. Bazıları bir dakikalık keyif için her şeye hazır, dedi.

Peiljan, bu sözlerin kimin hakkında olduğunu anladı. Soluk yüzü, kızgınlıktan kül rengi oldu.

Avcılık sevenler ayrıldı. Verginskiy büro olarak ayrılmış çadıra gitti. Jarkın ve Nuralı baş başa kaldı. Jarkın, arkadaşına:

-          Seni sağlıklı görmek beni mutlu ediyor, dedi.

Nuralı, acı acı gülümsedi:

-          Onlardan hiç biri, ne Orik, ne de Peiljan yüzünden acı çekilmeye değer olmadığını kanaat getirdim. Bu bir ölçüde denge edinmeme yardım etti. Anlmadığım tek şey kaldı...

-          Ne?

-          Bu ilişki, alçaklık pahasıyla satın alınan bu aşk sevinci nasıl getirebildiğini anlamıyorum.

-          Orik’in geçici vurgunluğuna bela dediğini söyleyen sen değil miydin?!

-          Demek diyor. Fakat birbirinden memnun!

-          Boş bir şey. Sözümü hatırlaycaksın, Orik gibi bir kız kendi refahı için bu Peiljan’ı çok defa aldatacak. Nuralı neşesizce güldü:

-          Her şey önceden biliyorsun, değerli arkadaşım.

-          Alçaklık yoluna bir defa basan bu yoldan hemen dönemez, inan bana. Birinci defa ihanet etmek zor, bundan sonra durulamaz. Durmak için içinde asil bir duygu olmalı.

-          Orik’in içinde asil bir şey yok mu hiç? Safiyet ve sadakata inanışı tamamen mı kaybetti?!

-          Sakinleş, kızma lütfen!

-          Ona ne kadar çok inanmak isterdim! Şeref ve utanma duygusu kaybeden bütün hayat boyunca mutsuz kalacak.

Jarkın, Nuralı’nın ona yapılan hakareti unuttuğuna yine şaşırdı.

İkisi Verginskiy’e doğruldu. Büroya girdikleri zaman, akademisyen çizimlerin yığınından ona o anda gerekli olan projeyi çıkarıyordu. Son projeyle ilgileniyordu. Bu projeye göre havuzun eskisine göre bir metre daha derin yapılmalıydı. Akademisyen, giren mühendislere:

-          Ek olarak ne kadar toprak almalıyız? Buna ne kadar araç ve zaman harcanır?

Nuralı:

-          Havuzu daha derin yapmamıza gerek yok diye düşünüyorum, diye çizimlere bakarak cevap verdi, Eski projeye göre Kurt tepesi su basmamış kalır.

-          Beni kaygılandıran şey sadece Kurt tepesi değil, diye düşüncelere dalarak devam ediyordu Verginskiy. Eline diğer projeyi aldı, İşte burada denizin doğu kıyısında çok sene arkeolog Kuntuar Kudaybergenov araştırmalar yapıyordur...

Nuralı:

-          Biliyorum, bu Kayraktı’ya yakın bir yerde, dedi.

-          ...işte Kudaybergenov Kayraktı kazılarına çok ümit bağlıyor. Dünyaya şimdiye kadar bilinmeyen Sak çağı öncesi çağı bulmayı ummuyor. Planlarına göre, çalışmalar burada daha iki-üç sene sürecekmiş. Görüş açısına göre barajı yaklaşık gelecek yılın Mayıs’ına kadar bitirecekmişiz. Havuzu daha metre-metre buçuk daha derin yaparsak arkeologların kazılarını bitirmelerine yardım edeceğiz. Kudaybergenov, tahminlerinin doğru olup olmayacağını görecek.

Jarkın:

-          Buna Bakanlıkta izin verilmeyebilir, diye konuşmalarına katıldı, İnsanlar burada suyu dört gözle bekliyor. Burada altın zamanımızı boşa harcamıyor muyuz?! Kurt tepesindeki ek sondaj yüzünden çok zaman harcadık.

Verginskiy, biraz öğretircesine çürüttü:

-          Sizi anlıyorum. Fakat, çölün suya kavuşturulması ve radon suyuların saklanması, bütün bunlar halkın aleyhine. Gelecekte her şey fazlasıyla karşılanacak. Arkeolojideki sorunlar hakkında kolaylıkla sadece bilgisiz bir adam yargılayabilir. Değerli arkadaşım, her şey bu kadar kolay değil. Bilimde aramalar her zaman riske bağlıdır. İşte bu risk devlet için ne kadar pahalı olacağını sayalım sizinle şimdi.

Yine hesaplamaya oturdular. Bitirdikten sonra denizin derinlenmesi çalışmaları için ne kadar zaman ve paranın  harcanacağı ve arekolojik kazıların ne kadar uzanabileceği belli oldu. Nuralı, bilançosunu yaparak:

-          Havuzu bir metre derinleştirirsek, arkeologlar daha bir sene ve yedi ay çalışabilir, diye sonuçladı.

Verginskiy:

-          Çok güzel! Diye sevindi, Artık bir ara yapabiliriz. Geri kalanı sonra kararlaştıracağız.

Güneş batarken avcılar döndükler zaman onlar akşam emeği yiyip dinlenip biraz gezebildi bile. Görünüşlerinden avın başarılı olduğu anlaşılabiliyordu. Peiljan, coşkuyla ne kadar isabetli ateş ettiğini anlatmaya başladı. Fakat Amirbek’in ondan daha isabetli ateş ettiğini söylemeyi unutmadı.

-          Gölde çok av kuşu var. Amirbek bir kurşunu bile boşuna harcamadı. Üstelik te o ikisini bir atışla kesti, Peiljan, şoförün arabadan çektiği iki gri kaza başını salladı, Sonra, göldeki heyecan biraz yatışınca uçarken o iki kaz vurdum. Onları sudan zar zor çektim, çok büyük ve ağırdı. İstediğimiz kadar kuş vurabilirdik, ama Amirbek Mınbayeviç, ne bir adam! Ne kadar iyi kalpli bir adam! Daha ateş etmedi. “Yeter, diyor, Yoksa kuşu korkutacağız ve gölden ayrılacak”. Ne kadar iyi dinlendik orada! Hem avladık, hem suya girdik, hem de güneşlendik. Gidecektik, ama yakına keçe sürünün göle yaklaştığını gördük. Çok şanslıydık! Rüzgar tarafımıza, kamışlar bizi gölgesiyle saklıyor. Hayatta bunun gibi başka fırsat düşer mi? Biz arabaya hemen bindik, sürüyü dolanarak diğer taraftan durduk.

-          Hayvanlar, motor gürültüsünden korkmadı mı?

-          Diyorum işte, araba rüzgar altı tarafından geliyordu. Sürü bizi duyuncaya kadar yanındaydık. Keçiler sudan çıkıp açık istepe fırladı! Bir anda uzakta kayboldu. Sadece bir tek sayga, ya çok şişman, yada ayaklarına bir şey olmuş geride kaldı. Kurşudan kaçmadı! Arabayla yürürken ona vurduk! Bakın dana gibi kocaman.  Birinci atışta havada takla attı ve hareketsiz kaldı! – Peiljan, ...beyaz sayganın gövdesini gösteriygtordu.

Nuralı, herkesten önce hayvana doğru atıldı ve üzülerek:

-          Bu bizim beyaz sayga!., bağırdı. Saygaya yaklaşan yaşlı işçi:

-          Evet, işte kulağında bir nişan var, onu kendim yaptım, diye doğruladı. O Peiljan’a hor baktı. Biri:

-          Nekadar baktık ona.., diye içini çekti. İnsanlar davetsiz misafirlere düşmanlıkla bakıyordu. İşçi:

-          Zavallıcık, insanlara kanağanlığı dolayısından onlardan da zarar gördü, diye herkesçe sevilen saygaya acımaya devam ediyordu.

-          Yolunda ne adam olduğunu nereden bilebilir ki...

Verginskiy:

-          Sakinleşin, arkadaşlar! Diye karışmaya gerektiğine karar verdi, Onlar, sayrganın adamcıl olduğunu bilmeden onu öldürdü. Bu herkere olabilir.

Herkes sustu. Sadece aynı yaşlı işçi ileri bir adım atarak:

-          Bundan sonra yerlerimizde böyle avlamaktan vazgeçsinler, yoksa onlarla baş edebileceğiz!

 

 

YEDİNCİ BÖLÜM

 

Kuntuar, oğluna:

-          Sak çağı daha çok inclenmelidir, diyordu, Kabilelerin konuştuğu dil ele alalım, örneğin. Zamanlarımıza kadar Saklar hakkındaki efsaneler kaldı. Bu efsanelerin kahramanlarının adları Targıtay, Lipeksay, Argımpas, Fagimasad. Kıyılarında Sakların oturduğu Sır Derya’nın eski adının Jaksart olduğunu artık biliyorsunudur. O zamanların çok söleri biliniyor; akınak, sauran v.s. Bu sözler o zamanlarda ne anlamda kullanılırdı? Çok enteresan bir soru. Bunu öğrenirsek, tarihin çok “beyaz lekesi”ni açıklardık. Gördüğün gibi halkımızın tarihi güzel, tutkuyla dolu dramatik bir şiir. Senin için bir yazar olarak çok iyi malzeme bu. Ne yazık ki eski yazı eserleri nadirattandır. Tek bir yazının bulunması, hayatımın boyunca bulduğum Sak çağının bütün tarihi eserlerinin değerinde bence. Şimdilik bütün buluntuların Sak çağına ait olduğunu iddia edemiyoruz. Bununla ilgili ümitlerimin çoğu Kayraktı’ya bağlaıyorum! Fakat şimdiye kadar burada da çok esaslı bir şey bulunmadı...

Birden Kuntuar, bir şey hatırladı ve:

-          Özür dilerim, kendimi düşüncelerime kaptırdım, dedi, Kitabında Sparetra’nın savaşçılarının Pers çarının ordusuyla savaşının görünümü çok parlak canlandırılmış olmalı. Savaş, zafer, büyük sevinç, acı... Hayır, seni ikinci sene buraya aldığıma pişmanlık duymuyorum kesinlikle. Bir yiğit ve bir kızın hayatı, aşkı hakkında anlatklarını hiç bir efsanede okumadım. Bildiğim tek şey, kız savaş yerinde en az bir düşmanı öldürünceye kadar evlenme hakkı yoktu. Bu eski kanun, kabilelerin var olma savaşımının ağır koşullarıyla koşullandırılırdı. Çok enteresan şekilde yazdın bunun hakkında. Bu kısmı bana bir daha okur musun?

Babasının dikkatinden memnun Daniel, okumaya başladı:

-          “Dariya: - ata kanunu halkımın düşmanını öldürünceye kadar evlenmeme izin vermiyo, dedi, İşte ancak bu yüzden, Sartar, hayatlarımızı birleştirmek teklifini reddediyorum.

Delikanlı da:

-          Aşk herhangi kanunlardan daha üstün! Diye cevap veriyordu, Uygunsan bir çare var...

-          Ne çaresi?

-          Kaçmamız lazım.

-          Hayır, Sartar, ata kanununa göre bunu yapamam. Kalbimi alabilirsin, beni değil.

-          Kalbini nasıl alayım? Seni öldüremem, çünkü dünyadaki herşeyden daha değerlisin benim için.

-          Beni seviyorsan, bir tek ricamı yerine getirir misin?

-          Tamam, diye kabul etti Sartar.

-          Bana beş sene sonra gel. Bu zaman içinde tabi ki düşmanımı öldüreceğim. Bir de sadakatına bakayım. Sana aşkımı edebiyete kadar saklayacağım. İnan bana!

Delikanlı:

-          İnanıyorum, dedi ve Parthia, İran ve Lakidoniya’ya uzak seyahate çıktı. Fakat onun gidişinden bir gün sonra kızın köyüne düşmanlar saldırdı. Dariya kabilesinin karşısında borcunu yaptı – onlardan birini öldürdü. Bir, iki, üç sene geçti... Kız, denildiği gibi dolunay dönemine girdi ve sevgilisini beklemedi, arkadaşıyla evlendi.

Tam beş sene sonra yurduna Sartar döndü. Dariya ona: - Sana verdiğim sözümü tutmadım, evlendim, diye bildirdi, Sana gelince verdiğin söze sadık kaldın mı?

-          Evet, sözüm sarsılmaz. Sana aşkım ve karşılığına inanmam beni coşturuyordu.

-          Şimdi ne yapacaksın? Hani bensiz yaşamayacağını diyordun?

-          Evet, sensiz yaşamayacağım. Beni yine seveceğini umarak seni beş değil, on sene bekleyeceğim.

On sene sonra Dariya ve Sartar yine görüştü.

-          Uzun yıllar geçti. Onlar bize iz bıraktı – yaşlanmaya başladık. Boşuna harcadığın zamana pişmanlık duymuyor musun?

Sartar:

-          Duymuyorum, diye sakin sakin cevap verdi, Ben en mutlu on beş sene yaşadım, çünkü onların her anı sana duyduğum aşkla aydınlatılmıştı.

-          Öyleyse, sen gerçekten ölülerden en mutlu bir adamsın. Ben ise gençliğimi mahvettim ve artık gecegündüz buna pişmanlık duyuyorum. Aşkın ne olduğunu bilmediğim için mutsuzum”.

Kuntuar:

-          Artık tek eşli olarak herkes doğmaz, dedi, Sevgi için kalp yüce ve ulvi olmalıdır...

Oğlu:

-          Sizin kalbiniz gibi, babam, die ekledi ve bunda çok haklıydı.

...Kuntuar erken evlendi. Karısını içtenlikli seviyordu ve mutluydu. Bela beklenmedik sırada geldi. Daniel on iki yaşındayken Fatma kalp krizinden öldü. Kuntuar, hayatı boyunca gerek gençliğinde, gerekse olgunluğunda çok iyi kadın gördü. Onları övüp tavsiye ediyorlardı, özel hayatı düzenlenmediği için üzülüyorlardı. Kendisi de ikinci defa evlenmekte bir anlam olmadığından emindi: “Yalnız değilim, benimle Fatma’yla oğlumuz var. En iyi kadın onun annesine yerine geçemez. Fatma’yı unutabilir miyim hiç? O zaman neden aynı zamanda üç kişinin hayatını bozayım? Benim, oğlumun ve suçsuz kadının hayatını... ” Kuntuar’ın düşünceleri oğlu için sır değildi. Bu yüzden babasıyla bu kadar kolayca konuşuyordu bunun hakkında. Kuntuar:

-          Bizi ölüm ayırdı, diye devam ediyordu, senin kalbini ise Jannat, kendi isteğiyle kırdı. Senin değerini bilmeyen kız için üzülmene gerek yok diye düşünüyorum.

Daniel, babasının ona sadece ne dediğini değil, demediğini bile anlıyordu. Doğru cevap verdi:

-          Jannat’a duygum beni mutlu ediyordu. Şimdi de onu seviyorum baba, sadece onu seviyorum.

-          Hayattaki her şansızlık seni bu kadar şiddetle inciteceğine izin vermemelisin. Yazar, onu kaygılandıran her şeyden daha üstün olmalı.

Kuntuar sustu ve düşüncelere kapıldı. Oğlunun onuruna aşırı derece dokunmuyor mu diye düşündü. Fakat hemen Daniel’le ondan daha doğru ve içten kimse konuşamayacağına karar verdi. Kuntuar:

-          Tabi ki, diye aklanmaya çalışıyormuş gibi konuşmaya başladı, tavsiye etmek, hey şeyi yaşamaktan daha kolay. Bir insan ne kadar çok istidatlı o kadar kolay incitilebilir. Ambarda farelerin cıvıltısından fil bile düşer. İşte bu yüzden kendi hayat felsefesi geliştirmek lazım. Herhangi başarısızlıklara rağmen ilerlemek lazım, ve oğluna en önemlisi söylemeye çalışıyormuş gibi: - Ömrümde çok farklı insanı gördüm. Namuslu, dürüst, içten insanlarla karşılaştım. Kendi saadetini halkına hizmet etmekte görüyordu. Bunun için savaşıyordu, bunun için yaşıyordu. Diğerlerinin kanı ise donmuş sanki. Kötü kalpli ve kıskançlıdır. Fakat bu fena kalpli insanlarla yarışmak bu kadar zor değildi, çünkü her zehire panzehir var. Fakat bazen böyle insanlarla karşılaşıyoruz, ki karakterini hemen anlayamıyoruz – işte bunlar daha tehlikeli, çünkü böyleleri, gözlerinin önünde kötülük yapılsın, iyilik yapılsın kayıtsız kayıtsız seyrediyor.

-          Şimdi benim için en önemli olan şey – kitabımdır, sorumluluk duygusu her şeyden daha üstün.

-          Sana inanıyorum. Fakat şunu bilmelisin ki ancak cesur insan hayallerini gerçekleştirebiliyor. Bu ata binmek kadar kolay değil. Yazma emeği için istidatlı ve çalışabilir olmak azdır. Kendisi için en istenen konuyu açıp içinden bütün ayrıntılarıyla anlamalısın ve onu kendi konusu yapmalısın. Arkeolojide durum da aynı. Tarihin bir tek sırrı için çözüm bulmak için ne kadar çok toprak kazıp araştırma yapmak gerek! Bir tek gerekli olanı buluncaya kadar sayısız kurgan ve höyük kazmak zorunda kalıyoruz. Arkeolog, kir ve kumdan çok sayıda kırık, eşya temizler, zamanla solukşlaşmış resimlere boya sürer... Her bulunduğu şey bilim için değerli olmayabilir. Çok istidatlı arkeologlarla karşılaştım. Fakat bütün hayatı boyunca arkeolojiye yarar bir şey bulmadılar! Yazarlar için durum da aynı. Çok şey yazıp kitaplar çıkarsın. Fakat kendi konusunu bulamadıysa istidadı gelişemez. Senin temin büyük ve enteresan. Belki bilime edibiyattan daha yakın bile...

-          Yapacak çok işim var. Kitabımın enteresan ve yararlı olacağını istiyorum. Sana şunu ittiraf edeyim ki Dariya ile Sartar hakkında bu  hikayeyi yazarken bütün bunları kendim yaşadığım gibime geldi. Sartar, ömrü boyunca Dariya’yı seviyordu. Ben de onun acısını duyup aşkıyla seviyordum, ıstıraplarını çekiyordum...

Telefon çaldı. Kuntuar, oğluyla konuşmalarının kesildiğine pişman oldu. “Biri Pazar günü bile rahat değil” diye homurdanarak telefonu açtı:

-          Evet, sizi dinliyorum. Evet, ben Kuntuar Kudaybergenov...

Telefonun diğer ucunda sinirlenerek ve aceleyle konuşuyordu biri. Sonra bir ara. Arkeologun yüzünün rengi kaçtı, gerginleşti. Oğlu, babasına tatsız bir haber söylendiğini anladı. Kuntuar:

-          Senatoda mıymış?.. Demek gündemde bir tek soru varmış; “Kayraktı seferinin kapanması konusunda” mı? Tamam, tamam. Rapor kim veriyor? Evet, evet, tanıyorum onu? Senatoyu kim yürütecek? Ergazı kendisi mi? Ne şeref, ne şeref! Demek günahlı bize gönül indirdi, hakkımızdaki kaygılarını gösterdi. Ona bunun için içten minnetarlığımı söyleyin. Evet, aynen öyle söyleyin, bu kadar zor sorunun çözülmesine dikkati için teşekkür ederim ona. Tamam. Yarın tam saat on beşte senatodayım.

Kuntuar, ahizeyi özenle telefon cihazına koydu.

Enstitü şübesi burada endüstri şehir Kayraktı’da daha yeni açıldı. Baş enstitünün müdürüyle aralıksız anlaşmazlıkları olan Ergazı hemen durumu değernedirdi: “Gümüş sağ olsun, altın gidekosun” ve şübe müdürü olarak işe girebildi ve ailesiyle yerinden Kayraktı’ya taşınmaya karar verdi. Kuntuar’ın yönettiği arkeolojik sefer artık şübenin yöntemi altında olduğu için Ergazı’nın de emri altındaydı.

Kuntuar, hemen hemen bütün zamanını seferde geçiriyordu. Şimdi de oğluyla beraber oraya doğruluyordu. Kayraktı’nın otelinde bir zaman için kaldı. Yarın sabah kazı yerlerine gideceklerdi.

-          Senatoda sorum görüşecekmiş. Raporu yeni çıkan makalenin yazarı Peiljan yapacakmış. Büyük ihtimalle sefer çalışmalarını kısıtlamak istiyorlar...

Daniel, babasına:

-          Ciddi niyetleri mi var? diye yakın ilgi göstererek sordu, Senatoda bulunmama izin verir misin? Ben Kayraktı hakkında yazıyorum!, babasının biraz şaşırmış bakışını yakalayınca düzeldi, Bu yerde iki buçuk bin sene ölce ne olduğu hakkında yazıyorum... İzin vereceklerini elde edeceğim...

Babası, düşünceli düşünceli gülümsedi ve:

-          Birinin üzerinde kendisinin çalıştığı bilimsel sorunlarla uğrşmasına izin vermemek eserin kendi değerlendirmesini kabul ettirmek gibidir. Nasıl yapacağını kendin karar ver.

Bilimler Akademi Arkeolojik enstitüsünün Kayraktı şübesi büyük ve aydın yeni binadaydı. Toplantı konferans salonunda yapılıyordu. Sahnede yeşil kumaşla kaplanmış uzun masanın başında (tek başında) Ergazı kendisi oturuyordu. Salondaki insan çok değildi. Herkes davet edilmiş olmalıydı. Kurul üyeleri, iki-üç master ve Moskova’dan birkaç ünlü arkeolog’dan başka. Araştırmaları Kuntuar’ın sorusuna yakın. Öğrenci, doktora öğrencileri geldi. Salonda seferinin birkaç çalışanını görmek Kuntuar’ı şaşırttı. Aralarında Mihaylova vardı.

Herkes yerlerine oturur oturmaz, Ergazı aceleyle gündemi bildirdi ve sözü konuşmacıya verdi. Fakat bundan önce onu toplananlara kısaca tanıttı.

-          Genç bir okumuş. Raporunun içerdiği düşüncelerini duyduktan sonra karşılarında olgun ve biçim almış bir araştırmacının olduğunu kabul edeceklerini düşünüyorum.

Peiljan, ona avans verilen nitelemeye doğruladı. Raporu çok ciddiydi. Adalet için makalesinde belirdiği kanıtlardan başka, oldukça dikkate değer fikirlerini söyledi. Onun ana özeti; devletin araştırmalar için ayırdığı para, okumuşun eski yararlığıa göre değil, onun bilimdeki şimdiki yararına bağlı olarak dağıtılmalıdır. Sonra dinleyicilere ünlü arkeolog Okladnikov tarafından nasıl Amur’da Sakaçı-Alana pertografları, aynı derece ünlü olan Rudenko Altay’da Pazırık kurganlarında eski çağı Sakların anıtları açıldığını, eski Horezma’nın Karakumlarında Parthia serveti bulunuduğunu coşkuyla hatırlatmaya başladı...

Birden Kuntuar’ın aklına bir fikir geliverdi: “Bu sayım dinleyicilere günlüklerimi okumasın!” Fakat hemen: “E-e-e delikanlı aptal değilmiş. Orta Asya ve Kazakistan’ın eski kültürünü güzel biliyormuş. “Bilmek” doğru söz değil, çok şeyden anlıyor ve bilim için doğru sonuç çıkarıyor. Doktor olmaya karar verdiği için neden adamı benden kovdum ki?! Kendim ise... Hala toparlayamadım, tezimi savunmak için malzemelerin işlemini yapmadım. Hayat geçiyor. Yeter, oturup çalışmam lazım. Oğluma nasihat verirken akıllı olmak kolaydır. Kendim ise çoktan zamanımı kaçırdım”.

O sırada Peiljan:

-          Sıraladığım bütün olayların, diye anlatıyordu, tabi ki derin teorik esası vardı. Fakat sayın meslektaşlarım, günlerimizde otorite sahibi araştırmacı Kuntuar Kudaybergenov, Kayraktı seferinin çalışmalarının planlanmasında ne teoriye dayandığını sorabilir miyim? Bu soruyu incelerken bunu bulamadık. Bizim otoriteli arekolog kendisinin onu bilmesi şüphelidir! Dört senedir büyük para boşa harcanıyor. Bu, paranın Kuntuar Kudaybergenov’un kendi cebinden olmadığı için, devlet parası olduğu için oluyor! Bu barbar çalınmaya son vermek gerektiğini sanıyorum. Sefer kapatılmalı. Bu derhal yapılmalıdır!

O acele etmeden, hemen hemen tören havası içinde heyecandan yaşlı gözleriyle mevcut olanları süzdü. Konuşmacının görünüşü, şimdi çok ağır bir iş bitirmiş gibiydi. Ödevini iyi yapmış duygusuyla kürsüden çıkıp üçüncü sıradaki yerine oturdu.

Sonra Peiljan’ın can ciğer dost genç okumuş söz aldı. Saçı başı dağınıktı, boynuz çerçeveli büyük gözlüklü. Konuşmanın anlamı da aynı şeye inhisar etti. Dört senelik çalışmalarda bir şey açılmadı. Burnundan kayan ağır gözlüğünü hep düzelterek konuşma yapan konuşmasını şöyle bitirdi:

-          Seferin ana amacı ise eski Sakların kültür kalıntıları bulmak ise, aramaların sonuçalrı olmamasına şaşırmak lazım değil. Sakların anıtları açıldığı ve dolayısıyla incelendiği dünyaca bilinen bir olgu. Sansasyon hesabıyla bir şey bulmak olasılığı şüphelidir. Tabi ki seferin kazıları mümkün olduğu kadarıyla durdurulmalı.

Sonra söz arkeolog Tasınbayev’a geçti.

-          Her insan hayalinin tatlı meyvalarını tadamaz. Ömrü boyunca üzerinde çalışsa bile. Ne yazık ki bilimde bunun gibi başarısızlıl çok seyrek raslanan bir olgu değil. Bir de sadece bazı arkeologlar böyle başarısızlığa uğruyor, çünkü burada toplananların çok iyi bildiği gibi başarı için büyük istek yetmez – Duraklayıp Kuntuar’a anlamlı anlamlı baktı – Daha çok sene önce bunun gibi sonucu öngördüm ve seni dostça uyarıyordum, Kuntuar. Fakat söylendiği gibi, sağır kulağına bir şey girmez. Yerinde olsaydım cesaretimi toplayıp en iyisi hatamı teslim ederdim. Değerli Kuntuar, arkeolojik anıtların sandığının serveti olmadığını çoktan anlamalısın. Serap, serap kalır, çünkü ona yetişebilen at daha doğmadı.

Tanısbayev, daha uzun uzun konuşuyordu, ama Daniel, onu dinlemiyordu. Çocukluğundan beri babasının dürüst olduğuna inanmaya alıştı. Babasının da istidatlı olduğuna da şüphesizce inanıyordu. İşte bü yüzden şimdi bu tanısbayevleri ve peiljanları ve asalaklarını çok iyi anlıyordu. Her gerçek istidadın hasetçileri var. İşte bir zaman önce babası ona onları ve onlara benzeyenleri isabetle niteledi. Artık Daniel, buluşundan memnun memnun içinden: “Tamam, tamam, hamamböcekleri nerede? Şimdi kimseye sezdirmeden onlar da deliklerinden çıkar, şimdi cesur olur!” diyordu.

Peiljan’ın o saçı başı dağının arkadaşı ve çok konuşkan Tanısbayev gibi daha birkaç kişi konuşma yaptı. “Aferin Ergazı, aferin peiljanlar, diye acı acı gülümsüyordu delikanlı içinden, Notlara göre gibi oynuyorlar. Tamam süvari nerede? Çıkıp saldırın zamanınız geldi!” Sefer muhasebeci söz istediği zaman, Daniel: “İşte başladı...” dedi.

Muhasebeci, dört sene içinde ne kadar para, petrol, gıda malzemelerinin harcadığını bir kağıttan okudu. Sonuç olarak oturanlara hitap etti:

-          Yoldaşlar, okumuş değilim, belki de bu yüzden  devletin büyük paranın harcanması kime lazım olduğunu anlamıyorum.

Bundan sonra, ayyaşlık nöbetinden kırmızı burunlu depo şefi konuşmaya başladı:

-          Seferde çalıştığım dört sene içinde her zaman maaş zamanında veriliyordu. Devlet durmadan bizi finanse ediyordu. Meğer biz devletimize hiç bir yarar vermemişiz. Devletten aldığım para için utanıyorum artık. Bu yerde utancımdan yerin dibine geçmeye hazırım!

Onları anlamak kolay. Kendini namuslu ve dürüst göstermek istiyor. İnsanlara: “İyiyim” diye telkin etmek istiyordu, “Seferi kapatacksanız, beni işten çıkarmayın, eşdeğerli işe alın”.

Müdürlerin keyfini anlayınca inşaat bölümünün bir şantiye şefi az kaldı bağırıyordu:

-          Bunca para boşa harcamak yerine onları inşaat için verseydin! İki senedir plan hedeflerini aşıyoruz!

-          Para, perspektif seferlere vermek lazım! Sen ise kazıp durdun ve yararsız. Devlet parasını suyu kuma döktüğümüz gibi harcıyoruz!

-          Bu kadar çok para boşa harcamak – gerçek sabotajdır!

Ortak bir teklifi vardı – sefer kapatılmalıdır.

Bazen mevsimlik seferlere bazen başka işten çıkarılan birbiriyle bir şeyde dayanışma içinde olan – “büyük para kazanmak” isteyen insanlar geliyor. Daniel bunu biliyordu. Bu gürültünün “uzun ruble” sevenlerin yardımıyla yapıldığını da görüyordu. Fakat yapmacık olmayan korku ve üzüntüye kapıldı. Seferin kapatılacağını anladı. “Babama ne olur?!”. O sırada Ergazı:

-          Senato toplantısının kapatılmış olarak ilan ediyorum. Yoksa... siz bir şey söylemek mi istiyorsunuz? Diye kürsüye karalılıkla giden Kuntuar’a sordu.

-          Elbette, diye cevap verdi Kuntuar.

Daniel babasının acele etmeden kürsüye çıktıp gözlüğünü çıkardıktan sonra onları bembeyaz mendille silip yine taktığını gördü.

-          Kara deniz kıyılarının eski sakinleri Yunanlılar çok gelişmiş kültüre sahipti. Komşuları olan iskit göçmenlerinin sanatını başka milletlerden daha çok etkiledi. Bugün İsktit kültürünün anıtlarının çoğunun Yunanlıların kültürünü taklit ettiğini kararlılıkla diyebiliriz. Göçmen milletlerinin özgün kültürünü merak ediyorsak, bakışlarımızı doğuya çevirmeliyiz.

Kuntuar, her zaman olduğu gibi acele etmeden ve sakin sakin konuşuyordu.

-          İskitler ise isteplerimizde göç eden çok sayıdaki kabilelerin batı dalıdır. Bugünkü Kazakistan’ın ve Orta Asya’nın alanında İskitlerin daha doğusunda Sak ve Massagetler göç ediyordu. Sibirya’nın güney kısmında Saklarınkine benzeyen kültüre sahip ve onların akrabaları olan kabileler yaşıyordu.

Ergazı, kaşlarını çatarak:

-          E-e, bunu herkes bilir, diye homurdandı.

Birden arka sıradan kuvvetli bir ses duyuldu.

-          Bu çok enteresan, dinlememizi engellemeyin!

-          Sak soylularının çok sayıdaki mezarlarında çok sayıdaki usatlıkla altın ve gümüş yapılma kolye, yüzük, bilezik ve başka süsler bulunmuştu. Bundan başka bıçak, hançer, kılıçların saplarında ve kazan ve başka ev eşyalarının üzerinde at, kaplan, geyik gibi hayvanların resimleri saklanmıştı. Onlar çok usatlıkla ve gerçekçi yapılmıştır. Göz, kulak, toynak, yele, kuyrukları çok net çizilmiştir. Hayvanların az kaldı canlanıp gün ışıklarında vatan isteplerine gidiyordu! Pazırık höyükleri ve Altay’daki Başadır XX çağının en büyük buluşlarından arasındadır. Orada, bilindiği gibi, devamlı don tabakalarında 5-4 çağımızın mezarları bulunmaktadır. İçinde altın ve gümüş mücevherlerden başka çok sayıda ev eşyalar bulunmuştu. Onlar çok iyi saklanmış deri, koşma,tahta gibi malzemelerden yapılmıştır. Özgünlük, yüksek sanat usatlık, yapma tekniği güney İskit önderlerinin mezarındaki buluşlardan aşağı kalmaz. Resimlerde iki kaplanın aynı savaşması, vahşi hayvan veya kulanların avı, yabani hayvanların aynı evcillerştirme görüntülemiştir. Çok şey de Yakın Doğu, İran’ın sanatını andırıyor. Fakat... anlaşılmayan bir şey var. Eski zamanlarda toprağımızda göç eden bu halklar, savaşıp yarıştığı İran ve Yakın Doğu’nun ideolojisini yansıtan sanatı nasıl yaratabildi?

Kayraktı’nın alanındaki kazalar sırasında  ne altın, ne gümüş hazine bulunmuştur. Mezarlar o eski zamanlarda yağmalanmış olmalı. Bunun yerine kap, ocak, demir ve kalaydan aletlerin kırıntılar gibi çok ev eşya bulunmuştur. Arkeologların ana amacı altın ve gümüş eşyaları bulmak değil, onlar incelenerken ortaya çıkan sorulara cevap vermektir. İşte Kayraktı’da bulduğumuz bütün ucuz nesneler herhangi servetten daha değerli çıktı.

Gerçi buluntuların inceleme sonuçları şimdilik yayınlamadık. Niteleme, analizi, kendi düşünce ve sonuçlarımı çok sene içinde ayrı defterlere yazıyordum. Ne yazık ki, onlar birbirine bağlamış olan... hep beraber... kayboldı.

-          Söylentilere göre sizden çalınmış, değil mi?

Kuntuar:

-          Bunu kesinlikle iddia edemem, diye cevap verdi, Çünkü başkasının emeğinin çalınması, bu başkasının hayatını, anlığının çalınmasıdır. Fakat başkasının aklı kendi aklı yapılabilir mi hiç? Bunu biri yaptıysa bile kesinlikle güçlerimi bozmak niyetiyle bunu yaptı. Başka ne diyebilirim? Yazılarım kayboldu, ama önemli olan kaldı – eşyalar. El yazım bulunmazsa, önemli bir şey yok, her şey yeniden yazacağım. Tanrıya şükkür buna güçlerim yeter.

Ergazı:

-          Tamam, diye Kuntuar’ın sözünü kesti, sanki razı ettirilmiş gibi, Yoldaşlar, hogörülü olup, diye toplananlara seslendi, seferin ilk senelik çalışmalarının başarılı olduğunu yazalım. Bugünkü sözlerinizden ve önceki raporlarınızdan anladığıma göre, Ergazı yine başını Kuntuar’ın tarafına çevirdi, Kayraktı alanındaki yürüttüğünüz araştırmalar bitirilmiştir, değil mi? O zaman muayene çukuru ve kuyuları derinleştirmek emriniz nasıl açıklanabilir, sorabilir miyim? Çalışmaları sürdürmek, bu yerlerin su basılmasının durdurulması demektir, bunu anlıyor musunuz?

Kuntuar:

-          Sorunuza cevap vereceğim, dedi, Sakladan önce Yenisey’in kıyılarında, Sayan-Altay sıradağının yamaçlarında Karasuk, Kırım alanında Kuzılkabin gibi gelişmiş kültürin mevcut olması onaylandığını hatırlıyor olmalısınız, değil mi?.. Burada, Kazakların toprağında kültürün gelişmesi sadece Sakların zamanından başladığını iddia etmek doğru mu? Tahminlerime göre bu Sak öncesi kültürünün ocağı, Jaksart’ın kıyısında bulunmuştu. Orada da şimdi Kayraktı seferi çalışmakatadır. Gördüğünüz gibi Kayraktı’nın kuzey kenarında toprak çalışmalarının neden devam ettirilip derinleştirilmesi gerektiği bellidir.

Konuşmanın onun aleyhine eğilmediğini anlayınca yüzü değişti. Utanmadan yine Kuntuar sözünü kesti:

-          Bu teorik esası astarı olmayan kala kala bir tahmindir ve izinsiz olarak arama çalışmaları yürütmek hakkınız yoktu. Bilindiği gibi planlar her şeyden önce enstitü kuruluna sunulmalı, ancak onaylandıktan sonra araştırma işlerine başlananilir. Bildiğim kadarıyla siz bunu yapmamışsınız. Planlara aykırı sonuçları tasavvur edelim. Gerçek, tahminleriniz olumlu sonuç vermediğini ve isteğinize göre büyük devlet parası boşuna harcandığını gösterirse? Bundan sorumlu kim olacak? Bundan başka son zaman içinde emrinize uygun olarak onaylanmış vardiyaya ek olarak çalışmalar yapılmaktadır. Bu zaman içinde ne kadar devlet para harcandı? Yoksa bunlar sizin kendi cebinizden değil mi?! Neden sizi hiç bir şey ilgilendirmez?

-          Ne yazık ki benim cebimden.

Ergazı:

-          İş son derece önemlidir, şakalarınız yersiz! Diye akıl hocalıkla söyledi.

Kuntuar:

-          Şaka etmek niyetim yoktu, diye sakin sakin cevap verdi, Keşifname onaylanmalı. Onaylanacaktır. Belgelerin işlemiyle gecikmesi yüzünden aramaları durdurmak, mevsimlik işçileri dağıtmak makul olmazdı. Evet, masrafları geçici olarak kendi cebimden ödüyorum. Yasaya aykırı olarak tabi. Fakat bu uğurda. Bu o kadar büyük günah mı? Bir de söz konusu üç-dört bin...

Ergazı bembeyaz kesildi:

-          Madem ki o kadar zenginsiniz, belki de sonra da seferi kendi parasıyla geçindirir misiniz?

-          Hayır, en çok daha bir ay ayakta duracağım. Bugünden yarın çalışmalar sürdürme izni alacağımı umuyorum. Bütün çalışmalarımı oraya birkaç hafta önce gönderdim.

-          İzin vereceklerini varsayalım. Bir şey bulamazsanız ne yapacaksınız?

-          Bulacağımdan eminim!

-          Bu asılsız iddia! Yine de...

-          Kolektifin emeği boşuna çıkarsa çok üzüleceğim.

-          Kendi paranıza acımaz mısınız?

-          Yok bir şey, dayanacağım nasılsa.

Daniel, sevinip gülerek:

-          İşte bu kadar, ışık kapatılmıştır! Şimdi hamam böcekleri kaçışacak!, diye haykırdı. Onu kimse anlamadı. Bir tek Kuntuar gülümsedi.

Vasiliy Mihaylov, savaş zamanında doğdu. Babası İvan, ince marangoz, Leningrad savunma günlerinde öldü. Erkek çocuğunu kocasının ölmesinden önce on sekiz doldurulan annesi yetiştiriyordu...

Çok çalışkan Pelageya, geceyi gündüze katarak çalışıyordu. En zor yıllarda bile çocuk ihtiyaç nedir bilmedi. Evde boş zamanlarında bir dakika bile oturmuyordu kadın. Yün kalıntılarından gerek tek parmaklı eldiven, gerek şapka, gerekse boyun atkıları örüyordu. Eşyaları satıyordu, bu yüzden biraz parası vardı.

Annesinden de evine belaya geldi. Genç yaşlarında ne sevinç, ne eğlenme bilmeyen otuz yaşındaki Pelageya, hafif eğlencelere düşkün oldu. Yakında bir Anton’la tanıştı. Oğlu üçüncü sınıfta okuduğu zaman annesi Anton’la evlendi. Kocaman kaba bir adam verem hastalığı olan karısını iki çocukla bırakıp evlerine taşındı.

Vasya, üvey babasından hemen hoşlanmadı. Erkek çocuğun canı karşılaştığı her şeye karşı çıktı. Vasya, üvey babasını kabul etmedi, annesinden de yüz çevirdi. Okuldan sonra artık sık sık eve değil, arkadaşlarının evlerine gidiyordu. Evinde kendisini  hakaret edilmiş, aldatılmış olarak hissediyordu. Bir köşede barınıp kitap okumaya çalışıyordu. Annesi ve üvey babasına kararlı sözleri bağırmak çok defa istiyordu. Kızgınlık ve acıdan içinde kaynıyordu.

O sırada masadaki kağıdı rastlantı sonucu okudu. Bu babasının cephe arkadaşından bir mektubuydu. Bu mektup sonraki hayatının talihinde çok şeye sebep oldu. Mektupta er İvan Mihayloviç’in vatanına için nasıl savaştığı ve hayatını verdiği anlatılıyordu. Vasya, meraklanıp mektubu okuduğu zaman, Pelageya ve Anton işteydi. Sonra defter kapağına sarıp eski sırt çantasında sakladı. O gün bütün kaygı ve dertlerini unutup dünyada en mutlu insandı.

Fakat sonraki gün sevinci birebir geldi. Çocuk, okuldan dönünce üvey babasının duvardan annesiyle babasının düğün gününden fotoğrafını çıkarıp bu küçük fotoğrafı yerine Pelageya’nın yanında kendisi olan büyük portreyi çivilemeye başladığını gördü. Vasya, köşede yere sırt çantasını koyamadı bile. İçinde her şey protesto etti ve çığlıkla dışarı çıktı:

-          Fotoğrafı sakın çıkarmayasın!

Üvey babası bunun gibi bir şey beklemedi ve önce şaşırdı:

-          Neden?

-          Bu babamın fotoğrafı!

-          Sence ben sana kimim?

-          Sen mi? Sarhoş domuzsun...

Bundan önce üvey babası onu dövmedi. Şimdi ise onu keskin bir hareketiyle kendine çekti ve yüzüne vurdu...

Vasiliy, başarısızca geri atıldı, sonra... Anton’un tüylü koluna dişlerini geçirdi. Izbandut şoför:

-          Herifçioğlu ne yapıyor! diye bağırmaya başladı.

Pelageya, bitişik odada yatakta uyukluyordu. Uykudan ne olduğunu anlamayarak bağırış ve kıpırtıları duyunca: “Sakinleşin, sakinşleşin lütfen” dedi.

Vasya, masadan kitapları kapıp sırt çantasına koyud ve evden fırladı.

Gece yarısına kadar, sokaklarda dolaşıyordu, sonra çocuk parakına varıp çocuk evinde gece için yerleşti. Kızgınlık ve heyecandan uyuyamıyordu. Ayaz da acımayıp ince elbisesinden kemiklerine dokunuyordu.

Gün ağarınca barınaktan çıktı. Arıktan yüzünü yıkadı, aç okula yürüdü. Orada ise... Kısaca, bela hiç bir zaman tek başına gelmez.

İlk tenefüste hiç beklenmedil sırada sebepsiz üçüncü sınftan bir çocuk saldırıp ayaktan düşürdü. Uyuyamayn bütün dünyaya kızgın Vasiliy yerden kalkıp sitemkarına yetişip ona dayak verdi.

Artık satşkan erkek çocuk kırılmış burnuyla yere düştü. Yaramaz çocuk, yüzünde kan ve yaşları sürerek erkek kardeşinin yedinci sınıfta okuduğu ikinci kata koştu.

Sonraki tenefüste kardeşler Vasiliy’e saldırdı. Yedinci sınıfta okuyan düşünmeden yurmuklarla üzerine atıldı.

-          Bir daha dokunma ona!

Bundan sonra Vasiliy, ne okula, ne eve gitti. Çok geçmeden bir sokak takımına girdi, çalmayı, sigara içmeyi öğrendi. Bir gün yakalndı... Islahevi delikanlıya doğru yolu gösterdi. Fakat serbest bırakıldıktan sonra eski dostlarından ayrılamadan yine eski mesleğine başlayıp sanık iskemlesine oturdu.

Bu ilk baharda Vasiliy, hapisten çıktı. On dokuz yaşındaydı. Endişeyle dolu düşünceler onu rahat bırakmıyordu: “Bütün ömrüm hep öyle mi olacak? Bir insan kendi kaderini belirlemez mi?” Hala kitaplara hasreti vardı. Uzak çocukluğun merakı hala içinde yaşıyordu. Bazen kitapları hayal ediyordu. Alay arkadaşının mektubu, kahramanca ölen babası hakkında anlatması daha sık aklına geliyordu. Güçlerine inanma ve babasının anına layık olmak isteği kuvvetleniyordu. Namusluca çalışmaya karar verdi. Başka bir iş bulamadı. Sadece bunu buldu – Vasiliy, arkeolojik seferinde götürü işe girdi.

Tam o zamanda kaderi onu yine eski arkadaşlarına raslattı. Vasiliy, ne kadar çok çalışsa çalışsın, ama eski alışkanlıklarından tamamen kurtulamıyordu. Çalışmalara hareket etme zamanını beklerken her gece ta sabahlara kadar içiyor ve iskambiş oynuyordu. İşte bunun gibi toplantıda Arman, ona yarı şaka ederek yarı ciddi Kuntuar’ın el yazılarını çalmayı teklif etti. Vasiliy de buna kandırıldı. Arman’ın sözlerine göre yaşlı adamın bu yazıların pahası biçilmezdi. Hiç parası olmayan Vasiliy: “Kolay para” neden almayayım?” diye karar verdi. Yaşlı adam ömrü boyunca altınla dolu hazineleri kazıp çıkarıyormuş. Para içinde yüzüyormuş tabi. El yazıları kaybolduğu için biraz endişelenecek, ama yazılarını geri getirdiğim zaman bana ödül parası verecek...”

O günden beri Kuntuar’ın dairesini gözetlemeye başladı. Çalma için fırsat bir türlü düşmüyordu. Bir gün çalılarda pusuda oturuyordu. Birden iki edepsiz külhanbey, arkeologun evine doğrulayan kıza saldırdı. Sonra her şey Jannat’ın yaşlı arkeologa anlattığı gibi oldu.

Vasiliy, seferde çalışarak kitap okumak için zaman ayırıyordu. Kitaplar ona çok büyük bir etki bıraktı, ilk defa kariısında arkeologların harikulade hayatını açtı. Artık delikanlı küreğe sarılıp kazmaya başlar başlamaz Tutankhamun kendisinin altın türbesini bulmak üzere olduğunu düşünüyordu!

Bugün Vasiliy Mihaylov, çalışmalarının yöneticisi Kuntuar Kudaybergenov’un eski Sakların hayatını çözmek için kendi tasarruflarını harcadığını duydu! “Bu ne büyük okumuş işte!” diye düşündü. Arkadaşları da yaşlı adamın Büyük Anayurt Savaşı zamanında Leningrad’ı savunduğunu anlattılar! Vasiliy, Kuntuar’a öz babasına gibi içtenlikli saygı duyuyordu.

Delikanlı: “Kim bilir, belki babamşa cephe yollarında karşılaşmıştı. İkisi Leningrad’ı savunuyormuş, ikisi de Kazakistan’dan...” diye düşünüyordu. Fakat günlüklerle bu işe girdiğine pişmanlık duyuyordu. “Böyle adamı nasıl bu kadar darıtabildim ki?” diye kendi kendine kızıyordu.

Ne yapıp yapıp el yazısını bulup Kuntuar’a geri vermeye karar verdi. Bu amaçla Alma-Ata’ya gitti. İhtiyatla güneş gözlükleri takıp Peiljan’ın evine geldi. Onu koridora çağırdı. Vasiliy:

-          Değerli yoldaşım, tam bu peronda, bu kapının yanında bir gün el yazısı almışsın. Onu bana geri vermeni rica ederim, dedi. Peiljan:

-          Ne el yazısı? Diye içten şaşırdı, Kimin el yazısı?

-          Kuntuar Kudaybergenov’un.

Her zaman soluk olan Peiljan şimdi bembeyaz kesildi.

-          Şaka mı ediyorsunuz? Benimle ne alakası var? Anlamıyorum.

-          Gözlerinden yalan söylediğini görüyorum, değerli arkadaşım. El yazısı sende. Uyarıyorum seni, iyilikle ver, yoksa...

-          Bırak beni uydurmanla. Hiç bir el yazısı görmedim bile. Vasiliy:

-          Tamam, diye anlamlı anlamlı söyledi, Gönül rızasıyla vermek istemiyorsan, sonra kötülüğü da hatırlama! Ve evden çıktı.

Eski suçlu üç gündür ona karanlıkta baş başa raslamayı umut ederek Peiljan’ı izliyordu. Fakat ona tehdit eden tehlikeyi anladı ve yaya gelmiyordu – evin ta peronuna kadar “Volga” ile geliyordu, yanında ise her zaman biri vardı.

Bugün Vasiliy, yine eve giden dar patikada Peiljan’ı bekliyor. Ev sapa bir yerde bulunuyor, oratalık ıssız. Etrafı sessiz. Baş üzerinde son bahar ağaçlarının yaprakları hışırdıyor ve komşu sokaktan geçen arabaların lastiklerinin sesi duyuluyor. Güneş ufuk arkasına kaydı, akşam karanlığı aceleyle koyulaşıyor. İşte ortalık tamamen karardı, ama Peiljan hala yoktu. Fakat Vasiliy saf adamlardan değildi, çalılardaki sığınaktan ayrılmadı... “Yok bir şey arkadaşım, eve giden başka yol görülmüyor...”

Sonunda ağaçlıklı yolun açıklığında Peiljan’ın göründü. Hayır, o değildi doğrusu. Dönemeçten sadece kocaman çanta göründü ve ancak bundan sonra kendisi Vasiliy’in ona içinden dediği gibi “Kikirik” kendisi göründü. Kalın meşenin arkasında saklanan Vasiliy, kulak kesildi. Vasiliy, Kikirik pususundan geçer geçmez uzun boyunda başını uzatarak ona yetişti. Peiljan korkakça:

-          Oyboy! Diye bağırdı. Vasiliy Kikirik’i beyaz gömleğinin yakasından yakaldı:

-          Alçak seni, el yazısı versene!

-          Bekle, bekle şimdi, bırak beni!

Vasiliy, Kikirik’in yüzüne:

-          Yapmazsan, merhameti bekleme, diye fısıldıyordu, Beş dakika bekliyorum. Hadi, çabuk ol!

Peiljan:

-          Tamam, dedi ve eve koştu.

Vasiliy, saklanmadan yerinde duruyordu. Çift dakika sonra Kikirik Vasiliy’in bildiği dosyayı getirip, peronda kapının yanına koyup rüzgar gibi geri koştu. Vasiliy, acele etmeden dosyayı aldı ve aynen acele etmeden ayrıldı oradan.

İçinden: “Başkasının eşyasını aldın, bu yüzden milisi, biliyorum, aramayacaksın” diue gülüyordu.

Sonraki gün sabahı Mşhaylov, Alma-Ata’ya seferi hakkında kesin kararını öğrenmek için gelen Kuntuar’a geldi. Delikanlı, ona el yazısı verip açık yüreklilikle her şeyin nasıl olduğunu itiraf etti. Bu sayın adam karşısında ne tuhaf adam, ne edepsiz külhanbey görünmek istemedi. Kuntuar, olup biteni daha iyi anlaması için kendi öz yaşamını kısaca anlattı. Yaşlı okumuş yaşlı gözlerle bunu dinliyodu.

-          Evet, savaş çok hayatı kırdı, dedi.

-          Sizin Leningrad’ın savunmasına katıldığınızı duymuştum. Babam da Leningrad’ın yöresinde savaştı, öldürüldü orada... O da Alma-Ata’dan çağırıldı.

Kuntuar az kaldı bağırıyordu:

-          Bekle, bekle! Babanın adı ve soyadı neydi?

-          İvan Egoroviç Mihaylov!

-          Aman Tanrım, aynı alay arkadaşız! Son zamanlarda alayımda hizmet ediyordu! Onu hemşerimi gibi gömmüştüm! Bunun hakkında karısına yazdım. Demek sen onun oğlusun!

Vasiliy:

-          Demek, öyledir, diye cevap verdi. Ateşte gibi yanıyordu. Yanaklarından hiç utanmadığı yaşlar iniyordu. Baba evinden ayrıldıktan sonra ilk temizleme yaşlarıydı bu...

Tabi ki Kuntuar, Peiljan’dan uzun yıllar içinde kafasında olgunlaştırdığı düşünce ve sonuçları duyunca onun günlükleri  okuduğunu daha sık düşünmeye başladı. “Genç adam bunun gibi alçaklık yapabilir miydi?!” sorusu daha sık onu rahatsız etmeye başladı. Yaşlı arkeolog, kaybettiği çalışmalarından çok Peiljan’a acıyordu. Şimdi el yazısı bulunduğu zaman ve her şey kavgasız geçince çocuk gibi seviniyordu.

SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

Hayatta birbirine seyrine doyum olmayan iki aşık birdenbire birbirine sebepsiz soğuyor sık olur. Bunun sebebi nedir? Onlardan kimi suçlu? Yoksa ikisi mi suçlu – aşka ve evliliğe saygısı bilmeden mi yetiştirildi? Yoksa boşanma, aşksız evliliğin sonucu, rastlantı sonucu...

Orik çok erken olgunlaştı ve hemen onu hemen aşk buldu... On altı yaşında kız, ona göre en iyi yiğitle karşılaştı. O onuncu sınıfta okuyordu, kız ise dokuzuncu. Zil çaldıktan sonra sınıftan çıkınca kapıda Srım’ı görmemesi olmadı. Her gün birkaç defa onu böyle bekliyordu... O zamanda kalpleri aşkla dokuydu. Etrafındaki herkesin onlar gibi mutlu olmalarını istiyorladı, ama... savaş yapılıyordu. Bir gün soğuk Şubat günü Srım orduya çağırılıp cepheye gönderildi. Cepheden mektupları yurtseverlik ve zafere inanışla doluydu. Sevgilisinin sözlerini okurken geniş hayal gücü Orik’i savai yerine götürüyordu. Ondan bir haber beklmekle yaşıyordu. Ayrılık uzadıkça duygusu kuvvetleniyordu.

Savaşın son günleriydi, kız aşkıyla yakın karşılaşmasına kesinlikle inanıyordu. Birden ölümü hakkında bildirme geldi. O anda dünya sönmüş gibi, güneşin sonsuz tutulması olmuş gibi onun için.

Fakat gençlikte kalp dertle daha çabuk başedebilir, kalp yaraları daha çabuk kapanır. Savaştan sonra üç sene geçti. Orik, Nuralı’yla tanıştığı zaman Pedagojik enstitünün üçüncü sınıfta okuyordu. Yüreği sanki onu bekliyormuş gibiydi. Artık bütün düşünceleri onun hakkında, bütün hayatı onun içindi... Fakat Kayraktı’da karşılaştığı Peiljan çıktı.

O günden sonra daha üç sene geçti. Üç sene beraber yaşadılar. Bu zaman içinde ailede iki çocuk oldu – kız ve erkek. Peiljan evcimen bir erkek çıktı. Hem hesaplı, hem de özenliydi. İşinde de girişimliydi. Denildiği gibi bir kibritle iki ateşi tutuşturabilirdi. Özel istidadı ve yetenekleri olmadığı halde sabreden derviş muradına ermiş diyorlar hani. Peiljan, uyuyamadan, dinlenmeden tez yazıyordu. Sadece onun içinde hayatının amacı, bütün isteklerinin karşılanmasının olduğunu düşünüyordu. Gayretleri doğru çıktı. Peiljan okumuş oldu. Açıkgöz karakterinin ailesine büyük para gelmesinde, kendi “Volga”, yazlık olmasında son rolü değildi. Fakat Orik ve onun için bu az geliyordu.

Refah ve sakin yıllarında Orik daha çok güzelleşti. İnsanın gözünü formlarının yumuşaklığı ve yavarlakılığıyla okşamuyordu, sesinde süzgünlük ve sır vardı. Yeni tanıdık, yeni eğlence istiyordu. Çok geçmeden Peiljan’a soğudu. İç isyanı için Orik’in kendi sebebi vardı, dikkatini kocasının en iyi arkadaşı Amirbek çekti. Onun sanki raslantı sonucu söylediği söz, cümleleri, kömür gibi yanan kurnaz kara gözleri bazı uzun etraflı açıklamalardan daha çok anlatıyordu.

Birbirini mahsus aradıkları diye suçlanamazlar. Bütün dertleri eve sahibi kendisi getirdi. Kendisi Orik Amirbek’le tanıştırdı. Orik, ilk bakışta nezaktli, Peiljan’dan beş yaş daha büyük Amirbek’i beğendi. Enerjik ve yeni eğlenceleri arayan Orik’ten de hoşlandı... Fakat... çok geçmeden Amirbek meslek içi eğitim için Moskova’ya gönderildi.

Oradan dönüp terfi eden çok iyi keyfinde olan Amirbek, Peiljan’ı aradı. Telefonu Orik açtı. Kocasının en iyi arkadaşının aradığını öğrenince sevindi. Amirbek’e:

-          Nasılsınız? Ne zaman döndünüz? Diye sormaya başladı, Terfi için tebrik ederim!

Uzun uzun konuşuyordu, birbirini her şeyi soruyordu, sağlık, çocuk, havadan sudan. Sadece bu birbirini ne kadar özlediklerini anlatıyordu. Sonunda Amirbek, telefona Peiljan’ı çağırdı. Orik:

-          Peeke iş seyahatinde, diye neşeli neşeli bildirdi, Bir hafta sonra dönecek. Fakat onsuz da sizi jengeyle[6] beraber misafirliğe davet ediyorum. Pazar günü gelin. Amirbek:

-          Maalesef, diye hemen hemen sevinerek cevap veriyordu, sizin Jenge dinlenme evine gitti. Onsuz gelmeme izin verir misiniz? diye şaka edercesine söyledi. Orik, onu coşturarak:

-           Korkuyor musunuz yoksa?! Diye kahkaha attı, Bence şimdilik ne ben, ne siz eşlerimizin güvenini kaybettik!

Amirbek, memnuniyetle role girdi ve imalı konuşmaya başladı:

-          Peeke’nin şüphesini size çekeceğimden korkuyorum, o evde olmadan gelirsem.

Orik, te oynak oynak cevap veriyordu, oysa ki şakasında gerçek vardı:

-          Peeke, kime darılabileceğini, kime de darılmayacağını bilir. Bahse girelim ki size darılmaz!

Amirbek: “Bu ne kadın ya! diye hayran oldu, Tabi ki Peiljan, himayem için karısının herhangi marifetine göz kapatır”. Orik’e gelmeye razı oldu.

Peiljan, gerçekten de en yakın insanların karısı ve arkadaşının davranmasına onların önceden düşündüğü gibi tepdi verdi. Orik, Amirbek’in misafirliğe geldiğini bildirince Peiljan kayıtsızca sordu:

-          Jengeyle beraber mi?

-          Hayır, tek başına. Jenge dinlenme evinde.

-          O senin davetin olmadan mı geldi?

-          Hayır, ben onu davet ettim.

-          Başka kimi?

-          Tabi ki hiç bir kimseyi. O şimdi o kadar büyük memur ki bizde biriyle karşılaşmayı istemesi şüpheli...

Peiljan karısına döndü. Kansız yüzünde hiç bir kas titremedi.

-          İyi yaptın. Bize çok gerekli insan o.

O günden itibaren Amirbek Peiljan’ın evinde en sayın misafir oldu. Sahip iş seyahatinde olduğu zaman evde çocuklarından birinin doğum günü kutlanıyorsa, dönünce karısından:

-          Amirbek’i çağırmayı unutmadın mı? diye soruyordu ve memnun memnun devam ediyordu: - İyi yapmışsın. Karısı hastaysa o zavallı misafirliğe gelmemeli mi?

Orik, içinden şaşırıyordu. “Hani aşk dili sözsüz olduğunu derler. Amirbek’le ben aralarımızda birbirini sözsüz anlayarak gözlerle, canla konuştuğumuzu görmüyor mu? Tabi ki her şey görüyor ve anlıyor, ama gözlerin önünde olana karşı tepkisi nasıl açıklanabilirdi?!” Bir defa bunun hakkında doğru sordu:

-          Amirbek sana lazım mı? Ne için?

-          Lazım, çok lazım!

Bundan sonra şunu anlattı; Moskova’ya uzun iş seyahatı olacak. Kim gönderileceği şimdilik belli değil. Amirbek, yarın işe gitmeden önce onunla konuşmam lazım...

-          Ne hakkında?

-          Beni teklif etsin.

Orik rezalet ve utançtan silkindi. Fakat bunu belli etmedi.

-          Arkadaşsınız. Sen onunla kendin konuşsan daha iyi olmaz mı? diye başını eğilip fısıldadı.

Peiljan, mahcubiyet olmadan aynı değişmeyen sesle:

-          Bunu düşünmedim. Fakat... sena daha çok kulak asar, kendisi için sormak daha zor.

Orik, Peiljan’a onun Amirbek’le ilişkileri niçin lazım olduğunu net anladı. Fakat eskisi gibi bunu belli etmeden kendini tuttu. Başını kaldırmadan:

-          Tamam, diye kabul etti.

Üniversiteyi bitirdikten hemen sonra Peiljan, yürüyeceği yolu ve bu yolda hangi kapılar açılmak gerekeceğini belirledi. Çok ısrarlıydı ve bu kapıların karşısında mümkün olduğu kadarıyla nezaket şeklinde açılmaları için elinden geleni yapıyordu. Tarih öğretmeni diplomasıyla aula veya daha en iyi ihtimalle ilçe merkezine gidip orada okul öğretmeni olarak çalışabilirdi. Peiljan’a bu çok sıkıcı ve aziz isteklerine varmasında yararsız geliyordu.

Onun için mümkün olan başka yolu bilimdi.

Şimdiye kadar bilinmeyen doğa kanununu açıklayan veya bilime yeni bir şey getirene okumuş dednildiğini biliyordu. Fakat kendisi için şunu farketti, bilim sunağına bir şey veremeyen adamın bazen okumuşa çıktığını farketti. Peiljan, bu ikinci kaygan yola eminle ayak bastı. Yüksek öğrenimi diploması olarak bilimsel ve araştırma enstitülerinden birinin kapısını oldukça olay açtı.

Sonraki merdivene çıkmak daha kolaydı artık. Peiljan master olmak istedi ve çok geçmeden master almıştı. Bunun ona çok kolay geldiği denilemez. Oysa ki bilimde sözünü söylemedi. Savunma ona ıkına tıkına geldi ve çok büyük psikolojik ve fiziksel gerilimi gerektirdi. Ne kadar çok defa arşiv altüst etti, ne kadar çok zamanı kütüphanelerde geçirdi, ne kadar çok defa vicdanına “geçmişin kalıntısı” olarak boş verip ünlü okumuşların yardımını ve tavsiyelerini istiyordu. Ona göre gerekli insanları arkadaş edinip misafirliğe davet ediyordu. Farklı toplantılarda böyle isanları desteklemek için konuşma yapıyordu! Herhangi gerekli nüfuz sahibine ayarlanmayı öprenmişti...

Artık bütün hayalleri profesör ve akademisyen olma hakkındaydı. Kendi astlarlarına sahip olmak ast olmaktan daha iyi olduğunu biliyordu. Fakat bu zamana kadar davranışlarıyla renksiz dış görünüşünün altında aynı derece renksiz içinin olduğunu gösterdi. Peiljan’ı terfi ettirmeye acele etmiyorlardı ve o dört dönüp kurnaz yolları bulmaya çalışıyordu, ama her iey sonuçsuzdu.  İşte o zaman Amirbek’le tanıştı.

Peiljan, Orik’in ricayı “aile arkadaşına” ne zaman ve nasıl ilettiğini anlamadı. Ancak bir hafta sonra o Peiljan’ı randevuya davet etti. Peiljan, çalışma odasına girip sıcak selamlaştılar, hatta kucaklaştılar. Amirbek, çok vicdan azabı çekmediği halde Peiljan’a doğru bakmaktan kaçınıyordu.

Ses çıkarmadan kapitone koltuğa oturdu. Bir kuralı vardı – kimseyi darıltmamak. Görünürde olsun, ama herkes onun ruh genişliğini görsün. Şimdi Peiljan’ın karşısında bir mahcubiyetle oturarak sanki onun tek atını istemeye hazırlanıyor gibi hal ve hatırını nezaketle soruyordu. Arkadaşının barışsever niyetlerinin olduğuna kanaat getirince başkalaştı ve hazırlıkla başladı:

-          Moskova’ya gitmek istiyormuşsun. Seni bunu konuşmak için mahsus davet ettim.

-          Evet, böyle isteğim var...

-          Fakat bu soru konusunda ben kendim karar vermiyorum, benim de amirlerim var.

-          Beni ısrarla tavsiye ederseniz, ittiraz eden olmayacak.

-          Belki böyleleri olur.

-          Kimin karşı çıkacağını önceden biliyorsanız, buna neden izin verelim ki? Eminim, siz sorarsanız, itiraz eden olmayacak.

-          Evet, her şey doğru, ama...

-          “Ama” ne demek? Diye cesareti geldi, Adayımın uygun değil diye kendinizin düşüncesi ise bu başkadır.

-          Hayır, hayır, ne diyorsun, elimden geleni yapacağım. Sakinleş lütfen.

Peiljan’ın ricası Amirbek’e çok kolay gelmedi. “Bugün arkadaşım seyahat istiyor, yarın ne isteyecek?” diye düşüncelere daldı.

            Peiljan’la Orik’in hayatı tıkırındaydı. Aşk çoktan söz konusu değildi, ama karı koca, başarılı aile görünüşünü saklıyordu. Orik, kendi kendini rahatlatıyordu: “Evlilikte aşık olan olur mu hiç diye sormalıyım diğerleri. Bizde her şey sakin olduğu da iyi bir şeydir”. Güzel elbiselere, kaygısızlığa alıştı. Peiljan, onu bütün hayat dertlerinden kurtardı. Orik, raslantı sonucu değil karşılaştığı Amirbekle (artık bunu anlıyordu) hemen hemen açık randevular yapıyordu. Bazen kendisi içten şaşırıyordu; şimdiye kadar ailesinde oluşan duruma nasıl dayanabiliyordu? Fakat bu düşünceleri hemen kovuyordu. Yeni aşk bütün yasakları alt üst etti, tufan gibi geldi. Kocasına karşı davranışı daha hayırhah oldu. Peiljan’ın morali bozuk olduğu ve kaşlarını çattığı zaman Orik: “Hasta mısın?” diye hemen soruyordu. Karısının gözlerinde bu içtenlikli kaygının kıvılcımlarını farkedince Peiljan önce şaşırıp kaldı: “Bu ne dönüşme ya? Ne kadar çiçkelnip güzelleşti! Yüzündeki kırışıklıklar bile gitti, yürüyüşü de ne kadar güzel! Amirbek’e gerçekten mi aşık oldu?” Bundan sonra kendi kendisini sitem esiyordu: “Yapırmay, kıskanmak doğru mu? İlk önce bu bana, işime lazım”. Fakat bugün her şey farklıydı. Orik dairede yerini bulamayıp kendini oradan oraya atıyordu. “Yoksa Amirbek’le geçinemiyor mu? Başka sebep mi var?” Peiljan, sıkıntılı durumu yumuşatmak isteyerek:

-          Yarın Janna’nın doğum günüymüş, değil mi? diye özenerek sordu.

-          Evet, yarın üç yaina giriyor.

Peiljan:

-          Ben ne düşünüyorum biliyor musun, diye karısının hemen hemen yabancı yüzüne bakarak, Kutlamak lazım... Gerçi bugünlerde çok işim var. Orik:

-          Tabi, kimi davet edeceğiz? Diye seve seve cevap verdi.

-          Kimi istersen. Ancak karısıyla Amirbek’i çağırmayı unutma.

Orik silkindi.

-          O iş seyahatından artık döndü mü? Uzun zaman için gittiğini duydum.

“A-a, Amirbek’in birkaç gün önce döndüğünü bilmiyormuş. Ne tuhaf bir şey, neden ağır davranıyor, neden hala onu aramadı?” Sorusuna cevap bulamadan Peiljan, düşüncelerinden kendine gelince değişmeyen sesle:

-          Kendim onu görmedim, ama üç gün önce geldiğini duydum.

Aslında Orik bu kadar endişelenmemeli. Peiljan da Amirbek’in onun ağlarından çıktığından boşuna korktu. O iş seyahatında soğuk almış ve evde hasta yatıyormuş. Onun önce yaramazlık gibi değrlendirdiği Orik’e vurgunluğuna gelince artık şefkatli içten duyguya geçti. Amirbek, her geçen günle bu kadında yeni ve yeni meziyet açıyordu.

...Misafir çok gelmedi. Bu evde hayır az verebildiği insanları çağırmak alışkanlığı yoktu. Amirbek, hemen hemen her zamanki gibi kendisi geldi. Girer girmez Orik bir anda değişti. Sevinerek neşeli neşeli gülmekle çınlamaya başladı. “Hayır, aralarında her şey iyi. İlişkileri Romeo ve Juliet’in ilişkileri gibi! Diye düşündü Peiljan, O zaman Orik’in içini ne karartıyor?” Amirbek, ziyafetin Jannat’ın doğum gününün onuruna yapıldığını öğrenince:

-          Arkadaşlarım, bu nasıl oldu? Ne olacağını söylemediğiniz için hediyesiz geldim! Aynayalın Jannatçığım, seni içten tebrik ediyorum! Hediyeye gelince borçlu olacağım.

Memnuniyetle annesinin burnundan çıkmış gibi küçük kızı kucağına alıp iki yanağından öptü. Peiljan:

-          Jannat için, bütün ailemiz için gelmeniz en iyi hediye, diye yaranmaya çalışarak söyledi.

Amirbek, bu açıkça pohpolayıcı sözlerden mahcup oldu ve biri duymuş olmasın diye dönüp baktı bile. Başka misafirlerin konuşmaya daldığını görünce rahatladı ve sahibin cümlesine hemen hemen fısıldayarak:

-          Onur için teşekkür ederim, ama Jannat için hediyeyi mutlaka getireceğim, diye cevap verdi.

Peiljan, geri kalanlar gelinceye kadar misafirleri oyalamak için masanın çekmecesinden kağıtları çıkardı onları ustaca karıştırmaya başladı.

-          Diğer misafirler gelinceye kadar biraz eğlenelim, diye odanın köşesine oturarak toplananlara teklif etti. Amirbek:

-          Memnuniyetle, diye birinci olarak cevap verdi. Onlara daha iki kişi katıldı. Geri kalanlar, oyuncuların etrafını alıp ilgiyle izlemeye başladı.

Peiljan, tecrübeli bir kumarbazdı. Fakat evine Amirbek sık sık gelmeye başladığından beri ev sahibi daha sık kaybetmeye başladı. Amirbek ise kağıt oynamayı sevdiği halde özel oynamak becerisi ile ayrılmıyordu. Madem ki şimdi artık hep yendiyse genellikle: “Sadece Peiljan’ı yenebiliyorum” diye övünüyordu. O da: “Yen, yen şimdilik. Yakında benim kazancım zamanı gelecek, bundan daha büyük” diye içinden onunla alay ediyordu. Bugün ise Peiljan’a bir üzüntü çöktü ve kaybetmek istemedi. “Bununla bitirmem lazım!” Amirbek, ev sahibinin özel ısrarlığını farkedince çok endişelendi. Peiljan dayanamadı, yaranmak isteği yendi. “Tamam daha zavallı olmayacağım, yensin” diye karar verdi ve bu sanki raslantı sonucu yanlış hamle yaptı.

Bu sırada Orik, herkesi sofraya çağırdı ve misafirler onu bekletmedi.

Bir tostun yerine başka geliyordu; Jannat için, annesi ve babası için, misafirler için... İçip dans ediyor, oyun oynuyorlardı.

Memnun memnun gece yarısından sonra dağılıyordu...

 

 

İKİNCİ KISIM

BİRİNCİ BÖLÜM

 

Kuntuar’ın en çok istenen işi günlükleri üzerinde çalışmaktı. Onun sayfalarında en yakın arkadışına gibi düşünce, tahmin ve şüphelerini anlatıyordu. Bu aydın saatler, ona büyük iç memnunluğu getiriyordu ve o zaman dünyada daha mutlu insan yoktu. Bütün iş, kaygı ve endişeleri ikinci plana çekilip unutuluyordu.

El yazısı bulunduğundan beri üç sene geçti. Çok düşünceye göre halk ekonomi planına değerli değişimler yapılmış ve Sırderya denizinin yapma çalışmalarına devam edilmişti. Bu Kayraktı’da arkeolojik kazıların sürdürülmesine izin verdi. Fakat bunlar, ne yazık ki şimdiye kadar olumlu sonuç vermedi. Bunun yerine Kuntuar, başka şeyi başarı ile gelişti; Sakların ekonomisi ve kültürü hakkında kitabı bitirmek üzereydi. Arkeolog, bu çalışmanın çıkarıldıktan sonra onun esasında tez savunmayı planlıyordu. Saklar hakkında insanlara anlatacak çok şeyi vardı. Gerçi Kazakistan’a gelince, Sak çağının anıtları burada çok seyrek raslanan şey çıktı. Doğrusu Kazakistan’da bu kadar eski çağının doğrudan incelenmesi yapılmadı.

Kayraktı seferi bu aramada birinciydi, başlangıçların başlangıcıydı. O okumuş Kuntuar, büyük işin canı ve önayak alanı kazılara çok ümit bağlıyordu. İşte bu yüzden sabırsızlıkla çalışmaların sonuçlarını bekliyordu. Araştırmalarını bitirmeden yapacağı çalışmanın son varyantına başlayamıyordu.

Fakat zaman Sırderya’nın azgın suları gibi hızlı gidiyor... Başladıklarını bitirebilecek mi? İnsan nasıl yapılmıştı?! Her şeyi, en önemlisinin nerede ve ne olduğunu anlamış gibisin, hayatın ise bitmek üzere...

İyi ki büyük ve asil işte yanında sana hem iş, hem de tavsiye ile yardım eden sadık bir arkadaşın var. Kuntuar’ın şimdi böyle arkadaşı yoktu. Hayatının büyük kısmı boyunca Ergazı’nın en yakın insanı sanıyordu, ama o hiç öyle değildi!

Alnaşmazlıklarından yarım sene sonra akademisyen Verginskiy ile konuşma oldu. O tam açıklığı getirdi ve Kuntuar’ı rahatlattı:

-          Ne mi? Olur mu?! Ergazı hakkında senin ne düşündüklerin gerekmiyordu! Sensiz onun nasıl bir adam olduğunu çok iyi biliyordum. Fakat ikimize iftira etmeye cesaret ettiyse, bu ona şeref eklemez.

Aynı akşam Kuntuar Ergazı’yı aramaya karar verdi. “Şimdi buna ne diyecek acaba?” Fakat ev sahibi yoktu. Telefonu Akgul açtı. Kuntuar, hal hatırını sorduktan sonra kaygıları ve endişeleriyle onu rahatsız etmedi. İçinden ise: Ergazı için ne onur, ne arkadaşlığın değeri yoksa, ne yapayım.., diye düşündü. Kendine yine eski arkadaşını unutturdu. Belki her şey öyle geçerdi, ama Ergazı yine yoluna çıktı. Kendisi değil, hayır. Kuntuar’a karşı genç ve enerjik öğrenci Peiljan’ı çıkardı. Kuntuar, da yine istemeden kendine bu Ergazı’nın nasıl bir adam olduğunu sormak zorunda kaldı. Tabi ki bu soruyu şimdi değil, otuz sene önce sormalıydı. Fakat ne yapalım, o namus bir insandı, arkadaşının da öyle olduğunu düşünmek istiyordu.

            Başkasını aklı ve kalbiyle anlayabilen, her şeyi görüp anlayabilen gerçekten mutludur. Can ve akıl cömertliği, insanı daha zengin, daha yüce ve güzel yapar. Tabi ki içinde yumruk kadar küçük dünyacığı kuran ve sadece onu koruyan insan sefildir. Kendi ünü, çıkarı ve karyeri – işte bu zavallının dua ettiği tanrılar. Anne doğanın her insana istidat hediye etmediğine, bu nitelikleri büyük para ile bile satın alamayacağına boyun eğemiyordu. İnsanın istidadına kara kıskançla kendi kendini yemek, ufak takipleri organize etmek ve canını dedikodularla incitmek böyle günahlıların nasibi.

            Ergazı tam öyle bir adam çıktı. Kara kıskançlık kurdu genç yaşlarından beri onu kemirmeye başladı. Arkadışını her şeye kıskanıyordu. Hayatın bütün başarıları, onun için, herkesçe sevilen  Kuntuar içinmiş. İşinin başlangıcı göze alalım. Daha o zaman ikisi cepheden dönüp farklı görevlere girdiği zaman Kuntuar’ın parlak ve cesur düşüncesi meslektaşlarının gözlerinde onu yüceltiyordu. Ergazı’nın nasibi ise kimsenin tarafından farkedilmemiş olarak gölgede kalmaktı. Kendi karısı Aygul bile... Her zaman Kuntuar’ı konuşuyordu. Hem aklı, hem iyi kalbi vardı... Ergazı, yaptığı ayıplanacak şeyin olmadığını biliyordu. Fakat birinden nefret, adamın kötü davrandığı için ortaya çıkmaz ki! Daha çok bu kendi haysiyetinin ürünüdür. Ergazı, onu ne zaman fark edeceklerini beklemedi.  Artık bir şey diyorsa dediğinin itiraz kabul etmezliğini alenen vurgulamaya çalışıyordu. Mağazadan başkasıyla aynı kostümü aldığı zaman onun kostümünün daha iyi olduğunu ilan ediyordu. Onun servis arabasının rengi griyse, Ergazı bu rengi en moda göstermeye çalışıyordu.

            Bugün Kuntuar, onları kendisinden ne kadar kovarsa kovsun hüzünlü düşüncelere kapılıyordu. Geçmişin görüntüleri birbirinin yerine geçip gölerinin önünde. Her şey sanki yeniden yaşıyormuş gibi. Her şey çok iyi hatırlıyor. Ergazı için amirleri karşısında onun cepheden yaralı döndüğü zaman şefaatte bulunduğunu ve birinci gün işe gelince önce Kuntuar’ın çalıştığı pen pencerenin yanındaki masayı one vermesini talep ettiğini hatırlıyor. Kuntuar, o zaman bunu çocukluk sanarak çok şaşırdı. Ergazı, rapor ederek nasıl kırmızı kesildiğini çok iyi hatırlıyordu. Kuntuar, onun işlerde çaresizliğini ve marazi gururunu görüyordu. Tabi ki Ergazı’nın karakterindeki küçüklük ve kariyerizm de belliydi. Fakat Kuntuar, bütün bunları ciddiden almıyordu. Arkadaşına masasını: “Tamam, şeref yerine oturun” sözleriyle bıraktı.

            Ergazı, savaştan hemen sonra başka işe geçti, çünkü artık savaştan muaf tutulmasına artık gerek yoktu. Geçtiği iş de neydi? Büyük bilimsel ve araştırma enstitünün başkanı oldu. Kuntuar, o zaman: “Yetenekli bir adamsın! Neden bilimde kalmıyor, dolaysız üretime gitmiyorsun? Bu senin hayal ettiğin tezin savunmasına doğru yol!” dedi. Ergazı, yalan söylemeden: “İdari çalışmalarda sadece master değil doktor tezi savunacaksın!”

            O nasıl dediği öyle oldu. Ergazı doktor ve profesör oldu. Bir şeyi göz önüne almadı ama, gerçek okumuş olmak için sadece unvan yetmez. Kendi kariyerizmi Ergazı için Damokles'in kılıcına dönüştü... Orada güneyde enstitünün müdür görevinden alındığı zaman Alma-Ata’ya geldi. Burada laboratuvarlardan birinin yönetilmesi teklif edildi. Fakat böyle iş Ergazı’nın hoşuna gitmedi. Olur mu hiç?! Müdür olduğu zaman herkes ona gidip işe almayı, başka işe geçmeyi istiyordu... Birden önce ondan tamamen bağlı olanların hizasına geldi!

            Önemli olan yeni iş taş yonutucunun çabalarını gerektiriyordu. Ergazı yine amirlere gitti. Nüfuzlu kişilerin desteğini sağlamaya çalışıyor, şefaat ediyordu. Verginski ise ona Ergazı’yı “ona uygun göreve” alınması için başvurdukları zaman isyan ediyordu: “Bir gün bile üretimde çalışmadı!”

            Fakat Ergazı öyledir. Her şeye rağmen istediğini elde etti. Bildiğimiz gibi şimdi o baş enstitünün şubesinin müdürüdür. Tabi ki merkezden uzak, boyutları da farklı... Yine de o birinci yönetmen. Ergazı, kendinden memnundu. Müdür, bu labıratuvar yönetmeni değildi! Yine nüfuslu insanlara daha yakın, yine astların bağımlılığıdır... Bunun için de şükkür. Balık daha derin yeri, insan daha iyi yeri arıyır...”

            Fakat durumu çok şeyde Verginskiy’e bağlı. O, Ergazı ise şefin kendisinin usta ve insan olarak hakkındaki düşüncesi iyi olmadığını kesinlikle biliyordu... Yeni müdür: “Neden?” diye düşünüyordu ve ne yapıp yapıp akademisyenin hakkındaki düşüncesini değiştirmeye karar verdi.

            Verginskiy’den randevuyu elde etmeye çalışmaya başladı. Kendisi ve aracıların yardımıyla. Yine aracılar. Vaktiyle böyle ricacılardan biri Kuntuar’dı. Verginskiy’in kendisine sadık olduğuna kanaat getirince, Ergazı aracılardan şüphelendi. Onların suçu yok muydu?! Bir de bu Kuntuar... Onu akademisyen karşısında iftira etti mi yoksa? Ergazı, arkadaşından şüphelenince kendisini onun suçlu olmasına inandırdı. Yine işte Kuntuar’ı ondan daha çok övdüklerini ve onu farketmediklerini hatırladı. İkisi senatoya veya toplantıya gelir, dinleyicilerin karşısında aynı konuda konuşma yapardı. Fakat toplananlar sadece Kuntuar’a kulak asar, Ergazı’nın sözlerini ise kafalarına girmemezdi. Kuntuar her zaman bütün dikkati ve saygıyı kendine alıyordu. Son sözü her zaman onundu. “hayır bütün bunlara son vermek zamanı geldi!”

            Bu yüzden Peiljan’la tanışması Ergazı için gerçek bir fırsattı. Kuntuar’ın tezi konusunda danışmaktan vazgeçmesi ile can damarına basılan Peiljan, ergazı’yı en iyi şekilde anladı. Şube müdürü ise alışık gözüyle Peiljan’ı yanında bulunudurmak gerektiğini gördü.

            Bir de Akgul vardı. Yumuşak tabiatlı, akıllı kadın ruhsuz ve ınurlu adam için hem arkadaşı, hem de hayat dertlerinde desteği olabildi, moralini ve düşüncelerini etkilemeyi biliyordu. Ergazı’nın Peiljan’la Kuntuar’a karşı entrika çevirmede hemfikir olduklarını farkedince kuşkulandı. Ergazı’nın ise uzun ortak yaşamı içinde ona danışmadan bir şey yapmamak alışkanlığı vardı. Genellikle fikrini susarak dinliyordu, ne evet, ne hayır diyordu. Fakat karısının iradesine aykırı olarak davranmaya cesaret edemiyordu.

            Gerçi eşleri arasında mutluluk tamlığı yoktu. Akgul, ömrünün zevalinde onu teselli edebilen mutluluğu vermedi. Çocukları yoktu. Fakat karısının rahatı için onun birinci evliliğinden çocuğu Arman’ı öz çocuğunu gibi seviyor ve şımartıyor gibi yapıyordu. Aslında da bu yaramaz çocuğa ısınamadı.

            Peiljan, şefinin moralini barometre gibi izleyerek duygularının çırpıntısını çok iyi anlayarak bundan faydalanıyordu. Ergazı’nın her şeyden ve herkesten memnun olmadığı anda Peiljan çalışma odasına girdi. Ergazı, Peiljan’ı:

-          Neredeydiniz, sizi çoktan görmedim! Diye sevinçle selamladı.

-          Bütün hafta çok ağır çalıştım. Mesele şu ki Kuntuar’ın oğlu Daniel, tarih romanını yazdı. Yayınevi, benim bu konuyu incelediğimi bilerek el yazısını eleştiri yazısı yazmam için gönderdi. İşte bütün hafta onu okuyordum.

-          Nasıl? Ne hakkında?

-          Yine Saklar...

-          Tuh! Ne gençler şimdi! Modernlik yetmiyor, eski çağlara giriyor! Bu merakını yaşlılara bıraksa... Romanında ne var?

-          Babasının etkisi belli... Kitap kötü değil.

-          Kötü değil mi diyorsun? Bence bu sizinle çıkarımıza değil! Kitap iyise bile, kötü olmalıdır! Diye birden patladı Ergazı, O köpek enciği Saklar, bu tarihin eski çağı hakkında ne bilebilir ki?! Bunad sadece biz, büyük araştırmacılar anlayabiliriz! Duydunuz mu? Biz, biz! Bu bizim çağımız, onun sırrının sahibi biziz! Duyuyor musunuz?

Sonra biraz sakinleşince:

-          Yayınevi kuralları nasıl? Eleştiri yazınız bir şeyi etkiler mi? diye sordu.

-          Çok şeyi etkiler. Olmusuz olursa kitap çıkarılmayacak. Bu alanda ismim ve otorotem onun yolunda engel omak için yeter.

-          Öyleyse...

Ergazı düşüncelere daldı. Okumuş olarak üzerinde çalıştığı sorunun çözülmesinde önceliği genç yazara verilemez ki! Daniel, Kuntuar’ın oğlu. Bu iki kişi ruhen çok yakın. Jannat, Daniel’i bıraktığı zaman Kuntuar ihaneti çok ağır yaşadı. Öyleyse, oğluna gönderilen her kurşun babasını da yaralayacak.

Ergazı, Peiljan’a... olumsuz eleştiriyi yazmayı tavsiye etti. Hele ki Sak çağı, Kazakistan’ın tarihinin incelenmesinde hala beyaz lekesidir. Yalnız “hayvan sitili” eserleri nispeten öğrenilmiştir. Sakların sosyal düzeni, yaşam tarzında ise çok tartışma götürür ve bilinmeyen şey var. Her cahil bu işe karışmasın. “Olumsuz yaz! diye  hemen hemen emir etti, Haklı olmadığını kim ıspatlayabilir ki?”

Adaletsizlik ve hainlik öyle peiljan ve ergazıların yüzünden doğmuş olmalı!

Yayınevinde olumsuz eliştiri hakkında bu konuda usta ve yazarın yakın kişi olarak Kuntuar’a bilgi vermeye karar verildi. Tabi ki bununla beraber yazarın adı söylenmedi, ama Kuntuar, fazla sözler olmadan bunun kimin ellerine ait olduğunu kendisi anladı. Yine de karşısında “Ergazı, neyi elde etmeye çalışıyorsun?” sorusu ortaya çıktı.

Kuntuar, işinde altın kurala uyarak hareket ediyordu. Eski anıtlarının desenlerinin dış altın kaplaması ne kadar çekici olursa olsun, her zaman bunun altında daha önemli bir şey görmeye hevesleniyordu. Araştırmacı, arkeoloji böyle bilimdi ki tek bir çizgi, tarih olaylarının karmaşık yumağından ip verilebildiğini anlıyordu. Israrlı, ardıcıl ve titiz olmak lazım. Kendisi bilimde sözünü söylemeye ve oğluna da izin vermeye acele etmiyordu. Fakat gençlik her zaman sabırsız. Daniel, romanının mümkün olduğu kadarıyla çabuk dünyaya çıkarılmasını istiyordu. Sanki içeriği yaşlanabilirdi.

Kuntuar, eleştiriyi okuyup eve döndükten sonra oğlunun çalışmasını birinci sayfadan sonuncu sayfaya kadar dikkatle okudu. İki-üç gün bir şey düşündü ve sonunda Daniel’i çağırdı.

-          Kitabın çok iyi oldu. İçinde yalnız toprağımızın geçmişi değil, çok şey bugüne iyi şekilde bağlanmıştı. Tam bu modern okur için romanı enteresan yapar. Hher şeyden önce yarattığının değerini kendin bil ve öyle denilen saklı eleştiri yüzünden endişelenmeye acele etme. Eleştiri “kapalı”, ama yazarı açık. Birinci olarak, bu adamın Sak çağını çok iyi bildiği belli. İkinci olarak sadece sana değil bana da düşmanca ayarlıdır. Üçüncü olarak bu konuda ustaların sayısı az. Rakiplerimin kim olduğu sır değil. Tahmin et, bakalım. Fakat bu konuşmamız bunun hakkında olmayacaktı. Daniel:

-          Ne hakkında olacaktı? Seni dinliyorum, baba! Diye cesaret verdş babasına.

-          Dinliyorsan, büyük insanlardan hiç biri kısa sürelerde eser yaratıp buluntu yapmadığını bilmelisin. Buna uzun on yıllar, bazen de bütün yaşamını adıyordu. İsaac Newton’u hatırlayalım. Ünlü “Natüralist felsefenin matematik esasları”nı bilgece aklında yirmi sene olgunlaştırıyordu. Charles Darwin tek çalışmasını hayatı boyunca yazıyordu. Tabi ki biliyorsun ki okumuş doğaya görüşlerde devrim yaptı! Çalışması ama, yapıcının ölmesinden sonra dünyayı gördü. İşte bu kitapta – Kuntuar kocaman odanın bütün duvarının boytlarında kitaplığının rafından bir kitap aldı – Darwin’in hayvan dünyasının evrim gelişmesinin sınıflandırmasını yapınca bunun hakkında küçücük bir denemede anmaktan korktuğunu yazıyor. Bunu yapmaması için onu kontrol eden bir tek düşüncesi vardı: “Hata yapmasam!” Zamanla deneme en sert, ama her değerli ve gerçek şey için tek doğrudur. Senin romanın üzerinde ağır emeğine tanığım. Ne kadar çok uykusuz gece ve zor şüpheler yaşadığını bilirim, uzak sefere gidip birçok okumuşların çalışmalarını öğrendiğini hatırlarım. Fakat her şeye rağmen benden başkası değil, kitabının üzerinde daha çalışmanı istiyorum. Açtığın problemşer özenli yaklışım, ciddi ve derin düşünce, zamanda anlamayı gerektirir. Oysa ki kitabının bugün de pahası biçilmez artık!

Daniel, heyecanlanarak:

-          Koke, diye hitap etti, şüphesiz haklısın, söylediklerinde binlerce defa haklısın. Fakat büyük sanatçıların her eseri ilhamla yaratıldığını unutmamalıyız! Balzac, Jack London, Turgenev çabuk ve esinle yazıyordu. Bilindiği gibi eserleri bundan zararlı çıkmadı. Hayır, bir kitap yaratmak, bu diyelim bir ev inşaat etmek değil. İşte temel, işte pencereler, işte başın üzerindeki çatı...

-          Oğlum, şüphesiz bu doğru. Roman, hikaye, şiirler gibi ustaın eserleri onun yaratıcı atılımıyla yaratıldı. Fakat bu ateş yazarın yüreğnde patlamadan önce o uzun yıllar boyunca eserini içinde olgunlaştırır. Zaman kendi okuru, yazarın çağdaşını yaratır. Belki de senin çağdaş okurun senden düşüncelerine ve işlerine uygun olan kitabı çoktan bekliyor. Şunu hatırlamalısın ki okur ve yazar eserde anlatılan olayı aynı zamanda yaşayan iki en yakın kişidir. Okur “kendi” yazarına hiç bir “falsolu notayı” bağışlamaz. Bu yüzden kitabını kamuoyunun hükmüne arz etmeye karar verdiysen her şeyi iyice düşünmelisin. Yazarsın!

-          Tamam, tamam, seni anladım.

-          Öğrenmek istediğim başka bir şey vardı. Arhar, Katergep ve Anruk’un katılmasıyla olayları nereden çıkardın? Hani romandaki Kederey’in Arhar’ı suçladığı yeri... O, kendi ihanet niyetlerinin sebebi Arhar’ın kışkırtmalarında görüyor. O satırları çok iyi hatrılıyorum. Hükümdar Arhar’ı kovuyor ve susuzluktan çölde ölüyor. Bütün bunların o zamanlarda olduğunu var sayalım. Arhar cezasını buluyor. Hain ve kıskançların nasibi her zaman aynı. Fakat başla olguların da doğru olduğunu düşünüyorum. Seninle önce romandaki bu hattın enteresan olduğunu tartıştık...

-          Sanat eseri üzerinde çalışıyorum. Roman tarihe ayrılmışsa bile bu da yazarın belli hayal ürünü doğruluyor. Bugünlerde yazarlar için hayat en önemli malzeme. Kendin de bana devamlı söylüyorsun. İşte bu hikayeyi romana geçirdim. Tek maksadım vardı – okurun kendi çağdaşında yazdığım herhangi olumsuz niteliği bulup acımasızca kınamasıdır.

-          Eve-e-et. Bundan sonra Peiljan gibi adamın el yazına olumsuz eliştiriyi yazmamasını mı istiyorsun?!

-          Romanımı eleştiri için tam ona vereceklerini nereden bilebilirdim?

-          Düşünelim ki bildiysen. Bunun için hayat gerçeğinden ödün verir miydin?

-          Bilmiyorum.

-          Şimdi başkasını düşün. Kitapta karşı çıktığı filistin seni tanıyıp sana zarar vereciğinden korktun ve böyle yerleri yok ettiğini varsayalım. O zaman o filistinle sen arasında ne farkı olacak? Fakat korkmayıp cesurca hareket edersen birçok insan sana teşekkür eder. Onlardan birincisiyim.

Babanın heyecanı oğluna geçti. Daniel, sevgi ve şükran duygusuyla Kuntuar’a baktı:

-          Neden bütün insanlar senin gibi derin ve doğru düşünmüyor?! O peiljan ve armanlar? Ne kadar çok dert ve yaşlar önlenebilirdi!

Kuntuar, oğlunu anladı. Sadece söylediğini değil, söylmediğini de anladı.

-          Geçen defa tiyatroda Arman’la Jannat’ı gördüm. Beni bağışla, ama mutlu insanlar öyle görünmez...

Daniel hemen cevap vermedi. Sonunda:

-          Evet, diye düşünceli düşünceli dedi, Mutluluk özel bir şey. Onu almak, satmak, satın olmak mümkün değil.

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

Akgul’ün bütün kaygıları tek oğlu Arman’ın mutluluğuyla ilgiliydi. Çocuk, babasını çok erken kaybetti. Çocuğuna sevgiyle kör olan anne ona herhangi yaramazlıklarına hoş görüyordu. Yıllar geçtikçe oğlu yeniyetmeden delikanlıya dönüştü. Annesinin ona karşı yenilmez zaafı olduğunu anladı artık ve bundan faydalanıyordu. Kör sevgisinin misillemesi olarak oğlu alkolik ve kumarbaz olarak büyüdü. Bencil ve hafif her zaman bütün dünyanın, bütün insanların onun isteklerini yerine getirmek için doğmuş gibi davranıyordu.

Annesi, oğluna ne olduğunu sonuncu olarak anladı. Kadın: “Kader: “O Allah! Bana çocuğu ver ve ona akıl ver ve çalışkan yap!” ataların duasını unuttuğum için beni cezalandırdı!” diye yanıyordu. Akgul, her şeyden reddetmeye hazırdı, yeter ki Tanrı oğluna sağlık ve refahı göndersin.

Fakat kaderin Akgul’e karşı acımasız olduğu söylenemez. Sabrı ve anne sevgisi için teselli olarak kader ona çok iyi gelini verdi. Evine Jannat girdiğinden beri anne, gelinin oğlunun hayatını iyisine döndüreceğini düşlüyordu. Kendisini teselli ediyordu: “İyi karının kocası da iyi”. Bu inanış ailede iki torun oldupu zaman kesinlikle güçlendi. Akgul’ün omuzlarında kara taş düşmüş gibi.

...Ev sahibi Ergazı’nın doğum günü yaklaşıyordu. Akgul, kocasının jübilesine çoktan hazırlanıyordu. Çok uğraşma vardı, her gün değerli. Fakat bugün çok yapamayacağı belliydi. Akgul, kendini kötü hissediyor.

Gün gri ve soğuktu. Kasım’ın sonu, toprak ise çıplak ve rahat olmayan. Kasım bayramlarına kar yağdı, ama iki gün sonra eridi. Şehri ağır bulutlar kapladı. Yağmurlar yağmaya başladı.

Son zamanda Akgul iki defa hasteneye düştü; kalbi belli şekilde düşüyor. Bugün de solumak zor. Gelecek kutlama, oğlu, gelinini düşünüyor...

Jannat, demin çocuklarını yıkadı ve odasında onları giyiyor. Birden sofada zil çalındı. Akgul, gelini rahatsız etmeden kendisi kapıya yaklaştı. Kapıda tanımadığı sade giyinmiş zayıf bir kadın duruyordu.

-          Özür dilerim, profesör Ergazı Ayupov burada mı yaşıyor? Diye sordu.

Akgul, kollarını göğüsüne bastırmış duruyordu.

-          Evet, burada, buyurun.

Kadın, sanki özür diliyormuş gibi konuşuyordu:

-          Onun karısı değil misiniz? Mümkünse sizinle konuşmam lazım. Akgul, birden heyecanlandı:

-          Ne hakkında? Giriniz, kapıda durmak kötü bir alamet.

Kadın Akgul’ün arkasından sofaya girip kanepeye oturdu. Yabancı kadın:

-          Kalbiniz... mi ağrıyor? Diye sordu. Akgul, başıyla tasdik etti ve içini çekti.

-          Böyle havada herkesin bir yanı ağrıyor olmalı... Sizi evimize ne getirdi?

Kadın, sözler bulmaya çalışarak mahcup oldu. Sonra cesaretini toplayıp:

-          Anneyim, size anne olarak geldim. Beni dinlemenizi rica ediyorum. Önceden bağışlayın beni...

-          Neyi konuşuyorsunuz? Doğru dürüst konuşun lütfen!

-          Bir saniye... Her şey sırasıyla... Beni doğru anlayın. Dulum, yirmi yaşımdayken kocam cephede öldürüldü. Bir daha evlenmedim. Hayatımı ve bütün güölerimi tek oğlumuz Jagıpar’a verdim – kadın yüzünden dökülen yaşlara dikkat etmeden konuşuyordu – Babası üldürüldüğü zaman çocuk bir yaşındaydı... Çok zordu. Okumadım, savaştan önce bir meslek edinemedim. Güçlerim olduğu zaman fabrikada çalıştım, sonra okula hizmetçi olarak işe girdim. Oğlum orta okulu bitirdi, diploma aldıktan sonra Alma-Ata’ya okumaya gitti. Beş sene geçti. Jagıpar, auluna öğretmen olarak döndü. Güzel karısını getirdi. Adı Bibi.  Fakat güzelliği sadece dış güzelliğiydi. Anne ve babası fazla bolluktan tek çocuğunun bir dediğini iki etmemiş olmalıydı. Hemen anladım, Bibi oğlumu kocası olarak saymayacağımı anladım. Doğru düşündüm! Buraya kayraktı’ya taşındık. Gelinim Kültür sarayına işe girdi. O zamandan beri benim Jagıpar gözlerimin önünde ince hastalığa yakalanmış gibi zayıflamaya başladı. Biliyorsunuz, anne gözlerle görmüyorsa bile, kalbiyle hissediyor... Oğlumun bir derdinin olduğunu anladım. Bir de gelinle ilişkileri de değişti. Ne olduğunu soruyorum, “Boş ver anne!” diye beni kovmaya çalışıyor. Kendisi içini çekiyor, susuyor. Sonra da gelinimiz... sizin oğlunuz Arman’la... ortaya çıktı...

Akgul, güçlerini toplayıp:

-          Olamaz! Yanılmışsınız! Diye bağırdı.

-          Böyle olmamaı için Tanrıya yalvarıyordum. Yine de bu gerçek... Bugün gelinim kendisi söyledi: “Oğlunla raslantı sonucu evlendim. Tanrıya şükür vaktinde anladım bunu. Yarın Arman’a gitmek üzere ayrılıyorum”...

-          Aman Tanrım... Ne diyorsunuz... Arman’ın ailesi var – karısı, iki oğlu.

Kadın ağlamaya başladı:

-          Gençler artık eskisi gibi değil... Çoğu ne sevgi, ne saygı bilmek ister. Size gelmek istemedim, ama kendimi tutamadım işte. Benim Jagıpar, bu kadını seviyor. Ne kadar azap çektiğine bakmak zor. Korkuyla yaşıyorum, o giderse kendine bir şey yapmasa. Sonra düşündüm, siz de annesiniz. Siz de oğlunuza dert istemiyorsunuzdur!

Akgul:

-          Yapırmay, Jannat duymasa.., diye hemen hemen fısıldadı ve kuvvetten düşerek kanepeye oturdu.

Bunu görerek tanımadığı kadın korkuyla üzerine eğildi:

-          Canım, canım yapma! Bunu hiç istemedim...

Odaya Saken’i ve Daulet’i ellerinden tutan Jannat girdi. Yıkandıktan sonra temiz ve pembe yanaklı çocuklar şaşkınlık içinde etrafına bakındı. Jannat, çaresizlikle kanepe yastığına yüzünü saklayan kaynanasına okı gibi atıldı.

-          Ne oldu? Neyiniz var? diye endişe içinde soruyordu.

Yanında ise tanımadığı bembeyaz kadın oturup susuyordu.

Jannat, kaynanasının hasta kalbi hakkında biliyordu. Bunun bir nöbet olduğunu anlayınca ambülansı aramaya başladı. Sonra kalp damlaları verdi. Balka ne yapabileceğini bilmeden tekefona koşup birine bunun hakkında bildirdi.

Erkek çocuklardan büyüğünün çağırdığı komşular girdi. Onlar da şaşırıp: “Ne yapalım, ne yapalım, yapırmay?” diye tekrarlayıp durdu.

Ambülans geldiği zaman Akgul’ün nabzı çok zayıftı. Gençecik doktor gerekli iğne yaptı. Yabancı kadına da imdat edilmeliydi. Daha da çok Akgul gibi evde bırakılmamalıydı. Doktor iki sedyenin getirilmesini emretti.

Akgul hastanede kendine geldi. Çok geçmeden tanımadığı kadının durumunun giderek kötüleştiğini öğrendi. Doktor ve hemşirelerin çabaları, ilaçlar ona yardım edemiyordu...

Üç gün sonra Akgul kendini biraz daha iyi hissetti. Ergazı’yla Jannat geldi. Doktor, hastayı fazla konuşmalarla yormamasını ve heyecandırmamasını istedi. Fakat Ergazı, kendini tutamayıp şaka yapıyormuş gibi:

-          Tam jübileminden önce nasıl hastalandın böyle? Dedi.

-          Yok bir şey. Kalkacağım!

-          Bak, çabuk ol yoksa sensiz baş edebileceğiz. Sonra şapa oturursan kabahati kendine bul.

Jannat, şaşırdı bile. Önce Ergazı’dan karısına karşı bunun gibi sertliği farketmedi. Bugün ise... Buna ne oldu? Masus gibi incitmeye çalışıyor. Nasıl da sözleri buldu...

Akgul, yine durumu yumuşatmaya çalıştı, hüzünlü gülümseme ile:

-          İstediğin olsun! Sana hediye yapayım – doğum gününe iyileşeceğim! Dedi.

Jannat, bu sözlerine sevinmedi. Üzgün üzgün hastanın yanında oturuyordu ve birden:

-          Belki toy erteyelim mi? İyileşeceksiniz o zaman...

Fakat Ergazı, Akgul’e hitap ederek sözünü kesti:

-          Restoranda ziyafet için tamemn ödenmiştir. Misafirler davet edilmiştir, diye sertçe söyledi.

Akgul çabuk ocasına göre ayarlandı.

-          Tabi ki ertelemeye gerek yok. Ben de Tanrıya şükür hemen hemen sağım. Törenlere mutlaka taburcu olacağım.

Jannat ona seslendi:

-          Neden böyle riske giriyorsunuz? Hastaneden çıkmak sizin daha erken, bu belli. Geçen defa da sona kadar iyileşemeden eve acele ettiniz. İşt ebu yeni krize neden oldu. Kalbin şakası yok...-  Jannat biraz sustuktan sonra konuşmayı değiştirmek isteğiyle – Bu nasıl oldu öyle? Siz üzüldünüz mü yoksa? O yabancı kadın kimdi? Diye sordu.

Akgul, Jannat’a acıdı ve yanıt olarak:

-          Bu kadınla beraber büyüdük. Çok sene görüşmemiştik. İşte oturup çocukluğumuzu hatırlıyorduk. Üzülmeme çok sebep vardı.., dedi.

Jannat, saçını düzelterek:

-          Ben de heyecanlanmak yasak sizin için diyorum. Siz de eve acele ediyorsunuz, dedi.

Kaynanasına acil şifalar dileyip yarın ona Arman’la geleceğini söyledikten sonra Ergazı’yla beraber koğuştan çıktı. Akgul tamemen üzüldü. “İnsan değil, altın! Kader böyle gelinimi alır mı yoksa?” Yavaş yavaş ağlıyordu ve bu ona teselli getirdi. “Olamaz, olamaz, Arman bunu yapamaz... Yarın bana gelince ondan her şeyi kendim sorarak öğreneceğim. Onunla ciddi konuşmak zamanı geldi...” Biraz rahatladıktan sonra oğlunun gelmesini beklemeye başladı.

Akgul, gelinine dert dostu hakkında yalan söylediğine emindi. Fakat bu sözler yerineydi. Yeni tanıdığı iyileşmeye başladı. Buna oğlu çok yardım etti. Jagıpar, annesinin hastaneye götürüldüğünü öğrenir öğrenmez çok düşünüp ço yaşadı ve sonra hastanın yatağından gece gündüz ayrılmıyordu. Annesi kendine geldiğinde ilk sorusu: “Oğlum işlerin nasıl?”dı.

Doğrusu Jagıpar Bibi’yle hiç geçinemiyordu, ama gülümseyip:

-          Her şey iyi anne. Tabi ki Bibi’yi düşünüyorsun, değil mi? Ev işleriyle uğraşıyor hep, sana gelmeyi düşünüyor, dedi.

Anne, oğluna dikkatle baktı:

-          O zaman neden bu kadar üzgünsün?

-          Sen hastaysan, ben eğleneyim mi? Bibi’yle ise her şeyi anlaştık. Bana darıldı ve saçmalık söyledi. İyileşince senden özür dilemeye gelir...

Annesinin sönük gözlerinde ümit kıvılcımı parladı.

-          İnşallah! İkiniz mutlu olun...

Anne, oğluna inanıyordu. Çocukluğundan beri ona yalan söylemediğini biliyordu.

Akgul’ün durumu hala kötüydü. Jannat, söylediği gibi sonraki gün anneye Arman’la beraber geldi. O randevunun sonunda: “Jannat, sen git, çocuklar bekliyor, ben biraz daha kalayım” diye söyledi. Arman onlar yalnız kalınca:

-          Anne, dedi, sana bir şey söylememe izin ver.

-          Söyle, seni değilse kimi dinleyeyim?

-          Duyacakların yüzünden bana kızma. Jannat’la kalamıyorum artık... ondan ayrılmaya karar verdim.

-          Ayrılmak mı? Ne demek “ayrılmak”? O bir eşya mı senin için?

-          Kızma, anne. Mutluluğumu buldum.

-          Yine “buldun”, bir de “mutluluk”! Bütün bu zaman içinde mutsuz muydun?

-          Evet, mutsuzdum, ama kendim bunu bilmedim. Şimdi ise mutluyum. Bir kadına rasladım... onun adı Bibi. Birbirimizi seviyoruz.

-          Ne diyorsun sen, bir tanem? Kendine gel! Baldan daha tatlı, gözümüzün gözbebeğinden daha değerli o ikisini ne yapacaksın?! Böyle kötülüğü yapıp Saken ve Daulet’i bırakabilir misin?!

-          Onlar size bu kadar değerliyse onları size bırakayım...

Akgul, öfkeden boğuldu. Daha bir söz bile söyleyemedi ve yavaş yavaş inledi.

Nöbetçi hemşire gelip Arman’ı savdı.

Ertesi gün Jannat geldi. Onu tehdit ettiği derdi bilmeden gelin uzun uzun toya hazırlıklar hakkında anlatıyordu. Kaynanası onu dinlerken acı haberi bildiremedi. Vedalaşırken: “Bayramın iyi olacağını görüyorum. Bütün ümitlerim sana bağlı canım” dedi. Kendisi ise: “Zavallı çocuk ve torunlarıma ne olur? Arman fikrini değiştirse! Belki de bu Bibi içinde insanlık merhamet kıvılcımı bulup çocuklardan babasını almasa...” diye endişelenmeye başladı.

Janna gitti, Akgul ise kıpırdamadan yatıyordu.

Arman bir daha gelmedi. Bunun yerine annesinin yatağına çocuklarla Jannat geliyordu. Aynı şeyi konuşuyorlardı – Ergazı’nın jübilesini nasıl en iyi şekilde kutlanacağını. Fakat Akgul artık bu bayram için değil, aileyi tehdit eden beladan kurtarmak için hastaneden çıkmaya acele ediyordu. “Tehlikeyi savuşturmak, tehlikeyi savuşturmak!” bu düşünce onu bir dakika için bırakmıyordu.

Övgünün insanı coşturduğu bir gerçektir. Herkesin çalışmasında çok iyi bir destek o. Destek her istidada da lazım. Bazen bir insanın ilhamı için dürtücü etken olarak şan şeref düşkünlüğü olur. Ergazı, şimdi ikbalperestlik, ün ve şeref isteği, birinciler arasında olmak isteğine kapıldı. Uzak giden plamlarla ne yapıp yapıp jübilesini şıkla kutlamaya karar verdi. Onu bu işten uzun yıllar boyunca onunla dert ve mutluluğu paylaşan sadık karısının hastalığı bile çekemedi. Beklenen tostları düşünerek insanların toydan sonra: “Bakın, Ergazı altmış yaşında, ama ne kadar iyi görünüyor!” dediğini tahayyul ediyordu. Sonunda bayram günü geldi. Tören kültür sarayında yer alıyordu. Jübilesi kutlananın omuzlarına birbirinden sonra pahalı gömleklerini koyuyordu. Teyp, transistör, radyo hediye ediliyordu. Tebrik konuşmalarında Ergazı’ya övücü hitaplar duyuluyordu. “Bilgi ansiklopedisi” veya “bilim tulparı”, “Bu kadar insanı bilime getirdi”, “Onun idaresinde bu kadar kişi tez savundu”. Bütün övme sıfatları kullanılmıştır. Jübelesi kutlananın toplu iğnenin başı kadar bütün erdemleri aşırı şişiriyordu. Ergazı’nın vaktiyle işten çıkardığı iki eski arkadaşı duygulanıp onu sarıp öpüyordu.

Jübilesi kutlanan bütün sözlerin boş olduğunun bilincindeydi. Fakat onlar yaşav yavaş fikrini değiştirdi. Bir anda Ergazı: “Neden boş?” diye düşündü. Kendi gözlerinde ne kadar büyüdüğünü hissetti birden. Doğrulup toplananları sanki “İşte böyleyim!” diyormuş gibi süzdü.

Ona sırası gelen tebrikten sonra Ergazı kalkıp birine saygıyla eğiliyordu. Meğer bununla “Konuşmak sıranız geldi” diyormuş. Ertesiş gün bayram ziyafeti restorandaydı. Doğum günü kutlanana önce söylenen övgü burada duyulanla kıyasla söndü.

Bembeyaz örtülerle kaplanan uzun sofralar yemeklerden dolup taşıyordu. Burada her şey vardı! Kazı, karta, çujak, füme karaciğer gib Kazak yemekleri. Kızartmış limonlu alma-ata aport, limon-portakal, muz-ananaslar vardı! İçeceklere gelinci farklı tatlara göreydi!

Jannat, kız arkadaşlarıyla misafirleri karşılaşıyordu. Arman’ın iki-üç arkadaşo Ergazı için hediye alıyordu. Doğum günü kutlanan kendisi rahat bir koltukta oturuyordu. Üstünde bembeyaz gömlek, yeni takım elbise vardı...

Burada, kendi doğum gününde onu tebrik etmeye gelenleri değerlendiren eleştirel bakışla inceliyordu: “Yapırmay, nu sivri burunlu Sarsen ne kadar baykuşu andırıyor! Bu da uzun ve ince olan kim? Eski arkadaşı Sikımbay’ı tanımadıysam yaşlanıyor olmalıyım. Git tanı onu, ne kadar moda düşkünü oldu. Pöf, önce burnunun tilki burnunu andırdığını nasıl farketmedim ki? Kel başın iki yanına çift tilki kulağı yerleştirilse istep tilkisine benzeteceksin onu galiba! Bir ayakta leylak gibi böyle kim uzandı?!..”

O sırada salona Kuntuar girdi. Onun vaktiyle simsiyah saçları artık ağarmış, ama o eskisi gibiydi; doğru ve endamlı. Onu zaman etkilemiyormuş gibi. Altın çerçeveli gözlük camları parlıyor. Jannat, Kuntuar’ın doğru bakışına dayanamayıp mahcup mahcup gözlerini aldı ondan. Arkeologu karşılamak için Jannat’ın arkadaşları çıkıp onun iki koluna girdi ileri götürdü. Ergazı taktiğini değiştirip diğerleri gibi onu beklemek yerine misafiri karşılamaya acele etti. Kuntuar:

-          Resmi bölümüne geciktiğim için özür dilerim, diye Ergazı’yı dostça sarıp selamlaştıktan sonra söylüyordu. Bu önemli gün bütün şüphe ve kırgınlıkları bir yana itti, Uçak Alma-Ata’da altı saat gecikti, uçuşa elverişsiz hava yüzünden. Ergazı:

-          Önemli değil, önemli olan şey gelmen! Diye cevap verdi, Hiç gelmeyeceğinden korkuyordum...

-          Olur mu hiç! Böyle dastarhan (sofrayı) kaçırabilir miydim hiç? diye şaka ediyordu Kuntuar. Etrafını çeviren gençleri yumuşak gülümseme ile selamladı, Jübilelerde resmi kısmı değil, ikinci kısmı ziyaret etmeyiş tercih ediyorum

Yaşlı arkeologun şakasına herkes çıngıraklı bir kahkahayla güldü. Bu iyi kalpli, neşeli, keskin zekalı adamın gelmesiyle etrafı aydınlanmış, salonda ek ışıklar yakmış gibi geldi. Ergazı birden başı eğdi, üzülmeye başladı. “Ne şanslı bu Kuntuar! Gelir gelmez bütün dikkati aldı. Gençler paralanıp birinin ağzına bakıyor. Onları neyle büyüledi?”

Kuntuar’ın gelmesiyle herkes bir emirle gibi sofraya oturmaya başladı. Jannat, Daniel’iin babasının bakışıyla bile karşılaşmamak için salonun en uzak sonuna gidip oraya oturdu. Kuntuar’ın karşısında Arman oturuyordu.

Jübile kurulu başkanı, en şerefli misafirlerden biri, dünkü tören toplantısının başkanlığı eden Sızdık, ağır almadan bugün de söz aldı. Bir eliyle kravatını düzelterek:

-          Değerli arkadaşlarım! Diye başladı, Bugün sevgili arkadaşımız Kazak toprağının en ünlü okumuşlarrından biri olan saygı duyduğumuz Ergazı şerefine ziyafeti sürdürmek için toplandık. Onun Vatana hizmette gösterilen yararlıkları büyük.., ve Sızdık dün söylediklerini tekrarladı. Müdürü onuruna birinin şerefine kadeh kaldırmakla bitirdi: “Bol şans değerli Ergazı, bin yaşa!” Konuşmacı bir kadeh konyak kıvraklıkla içti.

Bunun gibi tonla daha birkaç kadeh kaldırıldı. Sonuncu olarak söz Kuntuar’a verildi. Sakin ve oldukça yüksek sesle:

-          Her yaşta insanın kendi sevinçleri var, dedi, Gençliğin baskısı ve cesareti altında hayat sırlarını cömertçe açar. Dünyaya kimsenin söylemediğini smylemek hayali genç adamı çağırıyor. Olgun yaşlarda insan halkının aydın yarını için namuslu emeğe ve savaşıma adanmış hayatın geride kaldığının bilincinden gururludur. Fakat başka bir ölçü var – insanın temiz, ne hainlik ne yalanla kirlenmiş şerefi ve namusudur. Onun için bu gurur değil mi?! – Kuntuar, halk bilgeliğine sadıktı: arkadaşına yardım etmek istiyorsan, bu durumda kendin nasıl davranacağını söyle. – Değerli eski arkadaşım Ergazı! Karşımızda senin yaşıtlarında tam bununla gurur duyuyabilirsin. İşte bu yüzden ne meşgul olmama, ne mesafeye bakmadan buraya geldim. Sana candan mutlululuk içinde bin yaşamanı dilerim! Ergazı’nın sağlığına kadeh kaldırmayı teklif ediyorum!..

Doğum günü kutlanan gözlerini yere indirerek: “Aman Tanrım! Kuntuar, benim ona gerçek tavrımı bilmiyor mu? Yoksa kendisinde yüce gönüllük tasalıyor mu? Yoksa... Evet, bu doğru! Tam şimdi, burada beni ayıplayıp aşağılamaya karar verdi”.

Kuntuar ise şüphe etmeden garezi olmadan konuşmaya devam ediyordu:

-          Fakat yaşlıların gençler karşısındaki zayıflığını kabul etmeliyiz. İnsan genç olduğu zaman, çocukları da küçük. Büyür büyümez annesi ve babası için tam yaşamak zamanı, ama yaşlılık kapıda! Çocuklarımız sık sık yolumuzdan vazgeçip kendi yollarını bulmaya çalışır. Çocuklarının sevinci senin sevincin, çocuklarının acısı senin acın olur. Yaşlılıkta çocuğuna sağlam kanatlar, aydın zeka ve sıcak kalbi veren adamdan daha mutlu yok!  Allaha şükür, değerli arkadaşım Ergazı, burada da kendinle gurur duyuyabilirsin. Bu yüzden kadehi ailen, sadık eşin için kaldırıyorum! Ne yazık ki onun ağır hasta olup ortak sevincimizi paylaşamayacağını öğrendim... Bir de yaşlılığını koruyan oğlun için kadeh kaldırmayı teklif ediyorum! Ve gelininin sağlığı için.., Kuntuar birden duruladı. Gözleriyle Jannat’ı arıyordu. Sonunda buldu. Jannat’la Daniel’in aşk hikayesini bilenler kulak kesildi: “Bir şey olmalı!..” Fakat Kuntuar, Jannat’a sıcaklık ve hayıhanlıkla bakıyordu. Sağlığına, Jannat, diye yavaş sesle söyledi ve içti.

Tam o sırada kapıdan bir gürültü geldi. Salona kapıda nöbet tutanların içine sokmak istemediği bir rengarenk takım yardı.

Takımın bayram sofralarına doğrulduğu belliydi. İleride ateşli al peruklu bir kız cesurca yürüyordu. Oldukça mevzun endamına kırmızı yelek yapışıyordu. Uzun boynu, omuz ve kolların dişiliğini kazak artırıyordu. Kulaklarında altın küpekler vardı. Jannat, önce gördüğü Bibi’yi kolayca tanıdı.

Bibi’nin arkasından bu kadar kararlı biçimde olmadan sofraya arkadaşı yaklaştı. Bu daha sade giyinmiştir. Onlarla beraber daha birkaç kadın girdi. Arman, fırlayıp yaklaştı, takımı sofraya davet ederek yaltakça dalkavukluk etmeye başladı. Jannat’ın kalbi kısıldı. Korunmazlığını... ve kaçınılmaz belayı hisseti. Tarlakuşu, açık gökte küçük rüzgar esiminde fırtınanın yaklaştığını anlıyormuş gibi her şey anladı. “Hayır, hayır, diye kendini rahatlatmaya çalıştı Jannat, Olamaz!”

Daha bundan önce Jannat, Arman’ın  hep giriş kapılarına arada bir baktığını farketti. “One ne oldu, kimi bekliyor?” diye kendi kendine soruyordu. Artık her şey belliydi. Fakat Jannat, bütün dış görünüşüyle bir şey olmadığını göstermeye çalışıyordu. Toplananların uyanıklığını uyutuyordu. Kendisi ise kendini ağlamaktan zor tutuyordu.

Ziyafet yemek, tost, iltifatların bolluğu içinde geçti. Dağılan misafirlerin çoğu “Toy çok iyi geçti” diyordu. Sadece zavallı Jannat eve acıklı acıklı döndü. Arman, Bibi’yi uğurlamaya gitti.

Açık gözlerle yatıyordu. Uyku gelmiyordu. Bir anda dayanamayıp ağlamaya başladı. Yastığa gömüp çocuklarını uyandırmaktan korkarak yavaş sesle hıçkırıyordu... Gün ağarırken Arman’ın adımlarını duydu. Kapıyı kendi anahtarla açtı ve ses çıkarmadan salondaki kanapeye yattı. Bu artık alışkanlıktı. Kocası aynen bugün gibi ortalık ağarırken döndüğü zaman Jannat: “Arkadaşlarıyla kağıt oynuyormuş...” diye sanıyordu. Başka düşünceler aklının ucundan bile geçmedi. Düşünmek zamanı da yoktu. Büyük çocuğunu biraz büyür büyümez ikinci doğdu. Her gün çacuklarla uğraşmalar ile geçiyordu. Bazen Jannat, kendi kendine Arman’a sevgim çocuklarıma mı geçti?” diye korkak korkak soruyordu. Son zamanlarda ev işleri, hasta Akgul, kaynpederinin ziyafetiyle uğraşırken kocasının olduğunu tammen unuttu. Onun eve geç geldiği için bir defa bile sitem etmedi. O zaman bugün neden içinde her şey isyan etti? Kıskançlık. Evet. Jannat, kocasını görüştükleri bir günde olduğu gibi sevdiğini anladı...

Sabah kaynana aradı. Jübilenin saıl geçtiğini soruyordu. Jannat, mümkün olduğu kadarıyla değişmeyen dinç sesle cevap veriyordu. İçinden ise yalvarıyordu: “Bir şey öğrenmese! Yoksa zavallıcık hastalıktan kurtulamaz”.  Fakat anne kalbi çocuklarının derdine çok hassas. Jannat’ın bütün çabalarına rağmen Akgul, gelininin bir şeye üzüldüğünü anladı. Bunun da zavallı kadının: “Hastanede yatamıyorum artık. Eve dönmem lazım! Mutlaka!” düşünmesine neden oldu. Doktorları kandırabildi ve onlar onu torunlarıyla görüşebilmesi için eve gönderdi.

Tam o sırada evde oğlu karsına seslenerek:

-          Sana bir şey bildirmem gerek... Her şeyi öğrenince üzülme sakın. Mesele şu ki... senden ayrılıyorum. Bir daha dönememek üzere.., diyordu.

Kocasının sözleri Jannat’ın kalbini incitti. Fakat kendine sahip olabildi ve sakin sakin cevap verdi:

-          Görüyorum.

-          Oda ve mobilyayı sana bırakıyorum.

Jannat, hüzünlü hüzünlü gülümsedi:

-          Oğullarımızı da mı kerimce bana bırakıyorsun, yoksa beraber mi alıyorsun? Dedi ve Arman’ın gözyaşlarını görememesi için yüzünü çevirdi.

Telefon çaldı. Zil çok ısrarlıydı. Jannat yavaş yavaş telefonu açtı.

Akgul heyecanlı sesle torunlarını özlediğini ve Jannat’ın onu almaya gelmesini söyledi. Sonra bir şey hatırlamış gibi:

-          Arman nerede? diye sordu.

-          Burada elinde bavulla duruyor. Gitmek istiyor.

-          Nereye?

Jannat, yaşları içinden:

-          Bunu kendisinden öğrenin.

Akgul, tamiri imkansız olduğunu anladı.

-          Arman’ı telefona çağır.

Oğlu telefonu alınca, annesi hemen hemen amirane sesle:

-          Ben gelmede gitme! Dedi.

Arman:

-          Tamam, diye cevap verdi, Beklerim. Annesine lütfediyormuş gibi konuşuyordu. Yirmi dakika geçmeden kapıda Akgul duruyordu.

-          Oğlum, diye soluk soluğa konuşmaya başladı, beni annen sanıyorsan, irademi yap – çocukları ve karısını ağlatma.

-          Hayır, anne. İradene itaat edemiyorum. Yüzümden Bibi kocasından boşandı. Artık sıram geldi...

-          Merhametli ol, kendine gel! Bunu bana, kendi annesine öyle diyorsan seni böyle doğurup yetiştirdiğim için kendimi hiç bir zaman affetmem. Hayatımda tek oğlum olduğun halde seni lenetliyorum! – Akgul, yavaş yavaş oturmaya başladı, sonra bayılarak sırtüstü düştü.

Bundan sonra kendine bir daha gelmedi. Doktorlar ne kadar çalışsa çalışsın, ona yardım edemedi. Kalbi şiddetli sinirsel sarsıntıya dayanmadı.

Şimdi ise ağla Arman, ağlayıp sızla Jannat, kederlen Ergazı! Hiç bir şey ne düzeltebilir, ne geri döndürebilir. Ölüm cansız ve her zaman vakitsiz geliyor. Yüz sene bile yaşasan. Ölümün canı olsa, insanlığın ona gönderdiği lantelerden utanırdı. Fakat bir insan ne kadar çok yaşarsan yaşa, ondan sonra yine de gerçekleşmemiş hayalleri kalır... Bu yüzden halkın belleğinde herkesin hayatı yaşadaığı yıllarla değil, yaptığı işlerle değerlendirilir.

Ancak şimdi Arman, annesinin bütün hayatını ona adadığını anladı. Önce her şeyin böyle olabileceğini aklının ucundan bile geçmedi... Bunu önceden düşünseydi, bilseydi!

Fakat bir insan için kendi suçun bilincinde olmasından daha büyük cezası yok. Kendi vicdandan daha korkunç yargılama yok. Ondan kaçıp sakalanamazsın.

Jannat, da sevdiği kaynanasının öldüğünü çok zor yaşıyordu. Sadece Ergazı görünürde kendini tutabiliyordu, ama ona bakmak zordu. Gözlerinde ortaya çıkan yaşları orada donup kaldı. Taş kesildi. Bu ağlayan torunlar, onları donakalmış elleriyle saran Arman, matemli insanlar... Her şey yabancıydı. Bu başka dünya, onun değil. O da başkasının acılarını izleyen bir yabancı burada...

Veda konuşmasını uzak ilçe merkezinden acilen cenaze törenine gelmiş Akgul’ün ilk kocasının kayınbiraderi yapıyordı. O Akgul’ün elinde büyüdü ve onu oğlu gibi seviyordu. Ağlamalar onu boğup yaşları gözlerini kaplıyordu...

-          Jenge, sen benim için öz anne gibiydin. Sen beni yetiştirdi... Hasta olan senin yanında oturamadım, sözlerini duyamadım... Bunun yüzünden ta ölüme kadar teesür duyacağım.

Söz Kuntuar’a verildi.

-          Değerli akarabalar, diye yavaş yavaş başladı, kuşlar arasında kuğular, hayvanlar arasında geyikler olur. Akgul ise en iyi kadınların dünyasının bir süsüydü. Fakat ölüm acıma bilmez! Akgul’ü geri alamayız. Ortak derdimizde metin olomalıyız. Değerli Ergazı! Ne kadar dayanmasan acının ne kadar büyük olduğunu anlayıp onu paylaşıyoruz. Çocuklarına güvenli destek ol. Akgul’ün yapabildiği gibi onları zamanında destekleyip sakinleştirebil. Akgul hakkındaki hatıra sadece granitte kalmasın, kalplerine sonuna kadar yerleşsin...

O sırada Ergazı’nın evinde anma sofrası kuruldu. Jannat’ın acısı ne kadar büyük olursa olsun mezarlıktan dönünce gözyaşlarını tutarak insanları kabul etmek zorundaydı. Birdenbire o anda... eve girmekte olan jübileye davetsiz misafir olarak gelmiş aynı kadınları gördü. Başsağlığı dilemek istercesine Arman’a yaklaşıyordu. Herkes matemliydi. İleride yine Bibi vardı.

Jannat biraz bekledi, sonra kararlılıkla gelenlere doğru adım attı. Öfkeyle:

-          Defolun buradan! diye bağırdı, Defolun!

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

Kuntuar bilimsel ve araştırma enstitüye işe ilk defa geldiği zaman bilimsel temelin zayıf donatılmasına şaşırdı. Zaten o zaman Yurt savaşından önce birçok enstitünün laboratuvarları bile yoktu. Bu enstitü de birkaç taneydi...

Kuntuar, o zaman gerçek istidatlı ve yurtseverin geldiğini hatırlıyor. Bu insanlar, ne hayat dertlerinden, ne zor işten orkuyordu. Şimdi araştırma enstitülerde çok şey değişti. Maddi temeli güçlendi. Büyük takımlar ekonominin gelişmesi için önemli konular üzerinde çalışıyor. Araştırmaların organizasyonunun böyle metodu özel araştırmaları engelemiyor tabi. Bazen okumuşu buluntuya sezgi götürüyor. Bazen de bugünkü buluntunun sadece başka buluşlarının başlangıcıdır.

Fakat... bilimde araştırmacının problemin çüzülmesine bütün hayatını harcayıp amacına varmadığı olur bazen. Bilime başlamak isteyenler böyle fedaya hazır olmalıdır.

Herkesçe malum ki bilimin amacı kamuoyunu ve doğanın gelişmesinin genel kanunlarını bulmak. Böyle kanunlar gelecek keşifleri için temeldir. Bu, tabi ki devletin ekonomisine şimdi gereken sorunları üzerinde çalışmaması gerektiğini ifade etmiyor. Fakat bugün her yeni şey yaşamıyor. Sık sık acil keşifler yarın eski olur. Sana kolay gelen üm eskimiş keşifle beraber söner.

Büyük keşifler her gün mümkündür. En progresif, önder çağı binlerce akademisyen ve profesör verebildiği, ama hiç bir Galua, Lobaçevskiy veya Çokan’ı vermediği gayet doğaldır. Bilim ilk önce istidadı ister. Gerçek. Sadece bilgi değil. Onlar edinilebilir, istidatlı ancak doğuştan olabilir insan.

Kuntuar Kudaybergenov, gerçek okumuşlardan, iş ve bilim için sağlığı, hayatını feda etmeye hazır olan okumuşlardan biriydi... Şimdi altmış yaşında. Çok tuhaf bir adam! Başka adam yerinde olsaydı endişelenmeye başlardı çoktan, hani siz akrba, yaşıt, meslektaşlar? Bana hakketiğimi vermelisiniz! Başkası Ergazı gibi önceden büyük bayram, onunla beraber kendi şahsiyetinin övünmesini organize ederdi.

Kuntuar başka türlü yaptı. Eski arkadaşlarını kendi evine çaya davet etti. Onlar akşamdan ta geceye kadar uzun uzun oturacak. Gençliği hatırlayacak, önce söylediği şarkıları söyleyecekler.

Altmış!.. Kuntuar, hüzünlendi. Bu yıllar içinde yaşamadığı şey yoktu! Gerek dert, gerekse mutluluk vardı. En üzücü olan şey, arkeolojiyi seçince Kuntuar, çok şeye varmayı umuyordu... Arkeoloji ona canlı ve anlaşılır geldi. Ah acemi gençlik!

Yine de araştırmalarının bilançosunu yaptı, birçok kitap çıkardı. Dün de bütün bunları doktor tezi olarak işleyip senatoya götürdü.

Tek pişmanlık duyduğu şey var. Een iyi yaşlarının harcadığı Kayraktı seferinin şimdilik olumlu sonuç vermedi. Yine aynı şeyi acı acı düşünüyordu... “İmkansız... Kazakistan’ın alanında bronz çağında kimsenin yaşamadığı mümkün değil. Bunun öyle olduğunu varsayalım. Bugünkü Kazakların topraklarında ortaya çıkmaları zamanlarından beri ilk kültürün Sak ve Kemiriler olduğunu var sayalım. Fakat onlar nereden geldi, onların yüksek kültürü nereden çıktı? Bu göçmenlerdi. Devamlı göçlerle uğraşan onlar “hayvan sitilinde” bronz ve demirden eserleri yaratabilir miydi? Bu soruya cevabı yoktu.

Gerçi bazı buluntular Kazak toprağının geçmişini aydınlatır. İşima’nın kıyısında Hazar mamutunun kemiği bulunmuştu. Geçen sene burada, Kayratı seferinde filin iki dişi bulunmuştu. Bu buluntulara göre eski zamanlarda hem İşima’nın hem de Jaksart’ın kıyılarının ormanlarla kaplı olduğunu tahmin ediyordu. Bundan daha çok söyleyemiyordu şimdilik.

Kuntuar, Akgul’ün cenaz törenine gelişinde seferi ziyaret etti. Yine teselli verici bir şey bulamadı. Sadece iki metre derinlikte yabani boğanın kemiklere raslandı. Kuntuar, onları Bilimler Akademisi Zooloji Enstitüsünün müzesine gönderilmesini emretti.

Bu sene bir şey bulamayacaksa Kayraktı seferi gerçekten kapatmak gerekecek.

Okumuş bunu düşünerek büyük çalışma odasında oturuyordu. Kapı çalındı. Kuntuar:

-          Buyurun, diye davet etti. Mihaylov girdi. Son zamanlarda seferin toprak kazma çalışmalarının müdürüydü. Vasiliy’in ellerinde iki büyük çok görmüş geçirmiş surt çantası vardı. Onları çocukları gibi özenerek odaya taşıdı. Mihaylov:

-          Merhabalar, Kuntuar Kudaybergenoviç, diye yükünü odanın ortasında özenle indirerek söyledi, işte buyurun.

-          Bu nedir?

Cevap yerine Vasiliy önemli bir tavırla çantaları çözmeye başladı.

-          Gidişinizden sonra ikinci gün, diye konuşmaya başladı, taşlarla çevrilen mezara rsladık... Kazmaya başladık. Duvarları bulduk.  Bir baktık, bir köşü diğerlerinden daha yüksek. Sihirli çarlıkla tören karşılaşma gibiydi! Şunu bulduk. Acele etmeden bilinmeyen demirden dökme fincanları çıkarıp özenle sıraladı. Kuntuar, sandalyesinden fırlayıp buluntulara yaklaştı:

-          Ne yaptınız? Nasıl... kendiniz? Bana neden haber vermediniz?!

-          Önce bildirmeye karar verdik, ama sonra fikrimizi değiştirdik. İnsanı zaman gelmeden neden rahatsız edelim.

Vasiliy, kazılarda bulunmuş diğer nesneleri çıkarmaya başladı. Bu resimlerle kaplı dörtgen levhalardı.

-          Bu ya yazılar, diye devam ediyordu, ya da bizim domino gibi oyun. Bilmiyorum, ama sayısı çoktu.

Kuntuar, elinde tuttuğu fincanı koyup levhalara atıldı. Dizlerine çöküp biri, diğeri eline alıyordu... Önce onları bir sıraya koyuyor, sonra yerlerini değiştiriyor, fantezi desenleri sıralıyor, Vasiliy’in bilmediği düzeni kuruyordu. Elleri biraz titriyordu. Çok heyecanlıydı. Kuntuar:

-          Yapırmay.., diye birini korkuturcesine yavaş yavaş söylüyordu. Serilen levhaları inceleyerek özenle dizlerinden kalktı. Yüzünde sevinç, gözleri gülümseme ile parlıyor. – Bunun için ne vereyim sana?

-          Sevinciniz hediyem olsun!

-          Bana nasıl haber getirdiğini anlıyor musun?! Sebatlılığın olmasaydı bütün bunlar elimde olmazdı!

Kuntuar, Kayraktı’ya son gidişinden sonra tamamen yese düştü. Hiç yeni sonuçların olmadığını öğrenince toprak kazma çalışmaları bitirmek istedi. O zaman Mihaylov sebatını gösterdi; en azından son bahara kadar kazmak için izin istedi. “İşçileri süre dolmadan dağıtmak doğru değil” diye açıkladı. Kuntuar, kabul etti. Vasiliy:

-          Böyle taşların yığınları var orada, dedi. Bununla kendi yararlığının çok büyük olmadığını söylemek istedi.

-          Bu taşların bronz çağının veya daha erken çağın anıtlarıysa ve düşüncelerim doğrulanırsa büyük buluntunun tanıklarıyız! Demek ki burada Saklar öncesi yüksek kültürü varmış! Neden duruyoruz? Gidelim! Arabayla mı geldi? Gidelim!

Onları telefon çalması durdurdu. Kuntuar telefonu açtı.

-          Sizi dinliyorum, diye sevincini saklamayıp neşeyle cevap verdi, Merhaba! Anlamadım, onun sesinde şaşkınlık vardı, Tekrarlayabilir misiniz?

Telefonun diğer ucundaki okşayıcı kadın sesi:

-          Kişisel emekli kimlik belgeniz alındı, dedi, Ergazı Medcunoviç yarın olağanüstü senatoyu kesti. Size bizzar verecek onu.

Kuntuar tanıdı. Ergazı’nın demin işe aldığı sekreteri konuşuyordu. Şakacı yiğitlerden biri müdürüne Ergazı’nın babasının adından Medcnunoviç değil “salak” anlamına gelen Medcunoviç söylemesini öğretti. Şimdi de kadın öyle söyledi.

-          Ergazı Mecunoviç yarın saat on birde gelmenizi rica etti.

Kuntuar, kapıldığı öfkeden titremeye başladı. Zoraki:

-          Ne emeklilik? Ondan aylığı mı istemişim? Kayraktı anıtlarıyla kim upraşacak?..

Hiç bir şey anlamayıp kadın daha okşayıcı sesle konuşmaya başladı:

-          Belki kendisi. Bunu bilemem. Bana sizi yarın saat on birde senatoya çağırmamı istedi.

Kuntuar, kızgınlıkla telefonu kapattı. Daha demin neşeliydi, gözleri parlıyordu. Birdne başını önüne eğdi. Susup iradesizce koltuğa oturdu. Gözlerini elleriyle kaplayarak oturdu biraz ve pozunu değiştirmeden:

-          Ergazı, beni emekli yaptı. Yarın kendisine çağırıyor, emekli kimliği sunmak istiyor.., dedi.

Ergazı niyeteriyle saklanan kediye benziyordu. Onun gibi sine sine el altından kara işlerini yapıyordu.

Şübe müdürü, eski arkadaşıyla açık savaşmak doğru olmadığını anlıyordu. Bu yüzden  arkeologu hakkettiği dinlenmeye göndermek imkanı kullandı. Kuntuar kendisinin sitem sölerini bulamayacağından emindi, çünkü her şey kanunlara göreydi.

Aslında Kuntuar’ın kaderinin kararı kolay gelmedi. Arkologun emekliliği için belgeleri toplamadan önce uzun uzun düşünüyordu. Belgelerin akademisyen Verginskiy’in eline düşeceğinden en çok korkuyordu. Verginskiy’in Kuntuar’In yararlıkaları üstün tuttuğu ve onu insan kıymatini bildiği kimse için bir sır değildi. Tabi ki akademisyen ünlü araştırmacının onun isteği olmadan işten uzaklatırılmasına izin vermeyeceği doğaldı. Bu yüzden Ergazı, onu kimsenin tarafgirlikle suçlamaması için Kuntuar’a basit değil özel aylığın işlemi yapmaya karar verdi. Bu işte mutlaka yenmek için fırsatı beklemeye başladı.

Fırsat düştü. Verginski çok geçmeden uzun altı aylık iş seyahatına çıktı. Sonraki gün Ergazı bütün belgeleri toplayıp Verginskiy yardımcısına geldi. İsteğini öyle açıkladı:

-          Kuntuar Kudaybergenov için özel aylık için uğraşıyorum. İş kolay değil tabi. Onun istidatlı ve bilimde tanınan bir araştırmacı olduğu halde ömrü boyunca olağan işçiydi. Kısaca ne yapacağımı bilmem. Kendi kendimi yedim. Onun benim en iyi arkadaşım olduğu herkesçe bilinir. Ne yazık ki altmış yaşına girdi...  Uzun uzun enstitümüzde çalıştı, bazen seferleri yönetti, birkaç kitap yazdı. Tabi ki kuralları biliyorum ve resmi olarak özel aylık istememiz doğru olmadığını biliyorum... Belki akadamisyen kendisinin belgelerini imzalaması daha iyi olurdu, ama gidişinden önce belgeleri hazırlayamadım. Bu yüzden size geldi. Geri çevirmeyin lütfen...

Yardımcı düşünceye daldı:

-          Belki Verginskiy imzalırsa daha iyi olur? dedi, Acele etmeyelim, dönüşünü bekleyelim.

Ergazı, durumu düzeltmeye çalıştı:

-          Otoriteniz az değil. Kuntuar’ı da herkes bilir. Eminim ki ona özel aylığın verilmesine izin verecekler.

Yardımcı düşünceli düşünceli:

-          Bak, altmış yaşındaymış, ama ne kadar canlı! Emekli olmak isteği erken değil mi onun için?

-          Olur mu? Tabi ki erken değil. Arkeoloji insanları çok çabuk yıpratan bilimdir. Yazın insan güneşte yakıyor, kışın ise ayazda donuyor... Kazmak da masanın başında bir yazmak değil. Kuntuar genç görünüyor. Gerçekte ise zavallının sağ yeri kalmadı...

-          Öyle mi?! O zaman şimdilik aylık isteyeceğiz, çalışıp çalışmayacağına kendisi  karar versin, diye bitirdi yardımcı.

Bu çoktan oldu. Şimdi ise Ergazı’nın durmadan uğraşmalarının sayesinde özel emekli kimliği geldi sonunda. O gün yardımcıdan “çalışıp çalışmayacağına kendisi  karar versin” duyunca Ergazı, işinin suya düşebileceğinden korktu. Daha büyül güven için Kuntuar’la hiç konuşmadı. “En iyisi  herkesi çağırıp onların karşısında ona kimliği vermektir!” Kuntuar’ın: “Almayacağım... emekli olmayacağım” demesi olanaksız. Toplananlardan utanacak. Ergazı öyle düşünüp öyle olmasını istiyordu. “Bir de her şeyi insanların gözlerinin önünde yapmak ilgimden daha az şüphe olacak. “Özel emekli” için altın şapkayı ısmarladı, hediyeleri hazırladı... Fakat... Ergazı, içinden korkuyor, şüphe azabı çekiyordu: “Yoksa acele ettim mi? Kendi işimi bitirmedim hala...”

Böyle düşüncelerinin sebebi vardı. Yarım ay önce akadamide seçimler ilan edilmiştir. Arkolojide muhabir üyelik açık. Bir defa Ergazı adaylığını koydu, ama geçemedi. Şimdi ise rakipleri yoktu. Gerçi... Bir sene önce doktor olan Peiljan vardı. En sevdiği öprencisi seçimlere adaylığını koyarsa iki açığa iki kişi olacak. Oylar ayrılır ve Ergazı yine geçmeyebilir. Peiljan, onunla kendi veilinimtle rekabet etmekten utanmalıydı. Ergazı, onun için doktor tezinin savunmasında çok şey yaptı!

Bununla beraber yeni doktorun karakteri ve huyunu çok iyi bildi. “Onu doktora neden bu kadar çabuk geçirdim? Seçimlere kadar bekletmeliydim...” diye üzülüyordu şimdi. Ergazı, akademisyen olmak sırası geldiğini düşünerek Peiljan’la konuşmaya karar verdi. Kollarını göğsünde çaprazlamış Peiljan, adaylığını koymak niyetinin olmadığını temin etti. “Ben delirmiş miyim?! Büyük kardeşim tora yolunda, ben ise ona engel mi olacağım?! Hayır... Şimdi sıra sizde. Sizden sonra tabi ki benim”.

Bu yüzden Kayraktı enstitü şübesinden Ergazı’nın adayı gösterildiği zaman, kendi öğretmeninin “en sevdiği öğrencisi”, hemfikri ve izleyici Peiljan onu destekledi ve aynı zamanda... aynı açığa kendi adaylığını koydu, ama başka bilim idaresinden. Nasıl istersen, ama Peiljan’la yine konuşması gerekiyordu bir de daha sert şekilde. Adayını geri çağırmazsa...

İşte bu yüzden Ergazı, öğrencisini bildiği için ölçüp biçti, yapmak istediğinin olumlu sonucundan şüphelenmeye devam ediyordu.

Kuntuar’ın hakkedilmiş dinlenmeye törenli gitmesine adanmış bugünkü toplantı, ana olayların akışını biraz bozuyordu. Fakat Ergazı kendisi bu toplantıyı yönlendirip yönetmelidir. Uzayabilir, okumuş emekliye ayrılmadan önce herkes ona sıcak sözler söylemek isteyebilir... Biri eski arkadaşı, diğeri istidadının hayranı çıkar...  Fakat şimdi yapacak şeyi yoktu, toplantının zmanı belirlenmiş, insanlara bildirilmişti. Belki her şey bir an önce bitirilebilir. Burada da bu seçimler! Tabi ki bunlar yüzünden Kuntuar’ın emekliye ayrılmasını gecikti ve şimdiye kadar Akgul için anıdı yapmak için zaman bulamadı...

Ergazı, kararlılıkla zil düğümesine bastı. Çalışma odasına parlayan mavi gözlü sekreter girdi. Saçları ağa boyalanmıştır. Hayır, yürüyerek girmedi, kayarak girdi. Müdürünü süzüp cilveli cilveli sordu:

-          Çağırdınız mı beni?

Ergazı’nın bakışı istemeden sekreterinde, onun haşmetli duruşunda kaldı.

-          Dün Kudaybergenov’u aradınız mı? diye memnun gülümsemesini saklamaya çalışarak sordu.

-          Tabi.

-          Ne cevap verdi?

-          Her şey not aldım... İstedikleri kadar görüşebilsinler, diye not defterine baktı, Einstein’i hatırladı. Daha “Altmış otuz değil, her dakika değerli” dedi. Ona dedim ki bazı erkekler altmış yaşında genç olanlardan daha iyi. Kadın yine anlamlı anlamlı müdürüne baktı.

-          Ya sonra? Sonra ne?!

-          “Toplantıya gelemem, diye okuyordu sekreter, Acilen Kayraktı’ya çıktım. Orada çok güzel buluntu bulunmuştur...”

-          Daha ne?

-          “Alma-Ata’ya araştırmaları bitirmeden dönmem”. Bir de onu emekliye ayırmakta acele etmemeyi tavsiye etti. Acele ediyorlarsa fazla kırtasiyeciliksiz yapsınlar bunu”.

Ergazı:

-          Uf! Diye nefeslendi, omuzlarından bir yük düşmüş gibi. Kader kendisi ona Kuntuar’ı daha emekliye göndermemelisin diye uyarıyormuş gibi. Durum gerginleştirmemelidir... Sekreteri de:

-          Çok çalışıyorsunuz görüyorum, yorulmus olmalısınız, dedi.

-          Hayır, olur mu! Kuntuar’ın toplantıya gelemediğine ve onu erteleyebileceğimize sevindim ve.., Ergazı gülümsedi: - Seni gördüğüm için sevindim.

-          Hep şaka yapıyorsunuz!

-          Hayır, şakası yok... Bugün işten sonra biraz daha kalın! Kadın safça gülümsedi:

-          Niçin?

-          Açıklamama gerek mı var...

-          Biri görmüş olursa... Çok dedikodu olur.

Ergazı, koruyucu rolüne girerek:

-          Her şey akıllıca, özenerek yapılmalı, diye öğretircesine söyledi.

Sekreter kadın girdiği gibi çalışma kayıyormuş gibi odasından çıktı. Ergazı, peşinden bakarak: “Hayat ne güzel! Fakat biz ona her zaman değer vermiyoruz. Gerek iş, gerekse başka uğraşmalar derken bir baktın ölüm kapıda... Böyle kadının bir bakışı, bir gülümsemesi ne kadar değerli!”

O sırada yine sekreter girdi. Eskisi gibi cilveli cilveli gülümseyerek:

-          Misafiriniz var, dedi.

-          Kim?

-          Arkadaşınız. Bu... doktor, adı neydi, unuttun, uzun boylu bir adam...

-          A-a, Peiljan mı?

-          Evet.

-          Buyursun, girsin.

Gerçek aşkı ne zaman, ne hayat dertleri bozabilir. Karşılıksız aşk bile insana yaşam için büyük güçler verir, derdi yenmesine, yaşamasına yardım eder.

Tam Jannat’a aşkı Daniel’i kitabı yaratarken sanat yolunda getirdi.

Peiljan’ın eleştirisini okuduğundan beri çok zaman geçti. Babasının öğütlerine kulak asıp onu bir daha yeniden yazdı. Sonunda romanı yayınevine götürdü. Orada gelecek kitapla tanıştı ve onu çıkarmaya karar verdiler. Başta gelen eleştirmenlerden biri yazara:

-          Kitabınızı büyük heyecanla ve memnuniyetle okuyordu, Ancak hikayeniz günlerimize daha sıkı bağlansın diye isterdim. Bu romanınızı güçlendirirdi.

-          Çağdaşlığın gösterilmesi... Bu ana konuma girmedi, diye cevap verdi Daniel, Kitapta sadece yazdığına bakılmamalı, metin altısı da okunmalıdır. Aşk hatlarını göze alalım örneğin. Burada ilişkilerin eski biçiminden bahsedilbilir mi? Dünyada uzun zaman içinde çok şey değişti. Yalnız bu duygu değişmez. Aşık olan delikanlının kalbi bin sene önce olduğu gibi titriyor ve konuşuyor.

-          Sevginin, bin sene önce olduğu gibi şimdi de insanı yükseltiği konusunda sana katılırım. Fakat başkasını unutmamak gerek – insan kendisi değişti. Onun idealleri başka... Diyelim Kozı-Korpeş’in Bayan’la aşkının ne kadar özverili olduğunu düşünüyorum.

-          Evet, tabi, bugün ilişkilerin temeli başkadır. Bugünkü aşk bu iki serbest kişinin birliğidir. Aralarında sınıf çelişkileri gibi engel yok.

-          Aşkın şimdi bu kadar özverili olmadığını düşünmüyor musunuz?

-          Oldukça beklenmedik bir değişiklik. Yine de aşkın gücü temizliğinde, ebediliğinde olduğunu düşünüyorum.

-          Ben de aynısını diyorum. Sparetra kocasını çok seviyordu. Şimdi ise böyle örneklere çok mu raslarız? Vefa... Aşktaki vefasızlık... Bunun sebebi nedir?

Daniel, düşüncelere daldı. Yine Jannat hakkında düşünüyordu. “Beni bıraktı... Bunun gerçek sebebi ne? Onu aşk mı çağırdı yoka... Arman’ın çekici şeylerine dayanamadı mı? Belki de ben... Yanında değildim, onu beladan aşkımla koruyamadım. Ben... varsyalım” Yine de onu rahatsız eden soru: “Demek beni... beni sevmedi mi? Demek er geç beni aldatır mıydı?”

            Dabiel’in canında ve bilincinde buna karşı her şey isyan etti. “Hayır, aramızdaki her şeyin çocluğumuzdan beri doğmasında olmalı. Jannat, küçük yaşından beri bana alıştı, sonra da biraz büyüyünce buna şaka ile aşk söyledi Kendisi de bu duyguya inandı. Fakat işte gerçek aşk geldi, yoluna ... Arman çıktı... Hayır, Jannat, ikiyüzlülük etmedi! Ona: “Arman’ı değil, beni sev” diyebilir miyim?” Yalnız başkasının kalbine değil, kendi kalbine emredemezsin... Jannat’ın beni sevmediğini biliyorum, biliyorum, ama unutamıyorum onu!”

            Bütün bunlar el yazısını karıştıran eleştirmenin karşısında durarark Daniel’in aklından bir fırtına gibi geçti. Sonra:

-          Aşk bugün de aynı şekilde güçlü. Fakat biz yazarız, onun hakkında gerekli güç ve tutku ile söyleyemeyiz şimdilik. Fakat gerçek, her şeyi yenen aşk hakkında yazmalıyız, daha çok yazmalıyız...

-          İşte bunu söylemek istiyordum. Artık beni anladın mı? Biz konumuzdan ayrıldık. Sak kabileleri hakkında okumak çok eneteresan şüphesiz. Fakat konuşmamızı unutma...

Adam ne şaşılacak biçimde yapılmıştır! Daniel, saban Jannat hakkında hatırlar hatırlamaz kalbi heyecanla ta geç geceye kadar atıyordu... Eski destanlarının zamanındaki aşkın kanunlarına göre yaşamıyor muydu? Bu beladan çıkış neydi, ölüm mü? Fakat hayat da var! Hayat insana onun zaferi ve  şiirleri için verilmiştir.

Oysa arkadşlarının hepsi Daniel’e: “Daniel, azap çekmeyi bırak. Hayatta kızlar istepte çiçekler kadar çok. Orada sadece bir parlak çiçek değil çok inci çiçeği, menekşe, unutmabeni ve istep laleleri var! Seç...” Bir defa genç bir kız şarkıcıyla tanıştırdılar. Kız çok güzeldi, sesi temiz ve okşayıcıydı. Arkadşaları sonra:

-          Nasıl? Diye sordu.

Daniel, yeni tanıdığının konserini ziyaret ettikten sonra içtenlikli:

-          Laf yok! Çok güzel! Diyordu.

-          Tabi ki artık düğünü mü düşüneceksin?

-          Kiminle evleneyim, onunla mı, şarkılarıyla mı? Onu hiç tanımıyorum, bir de tanımak pek istemiyorum.

Başka sefer genç bale yıldızı onu kendisi buldu. Birkaç buluşmadan sonra doğrudan sordu:

-          Benden hoşlanıyor musun?

-          Tabi ki! Senden hoşlanmayacağı biri yok galiba! Fakat senden daha çok başkasından hoşlanıyorum, diye cevap verdi genç yazar.

-          Bir bak ona, Hemingway! Diye güldü “yıldız”.

Günler geçiyordu, Jannat, hayat ve aşk hakkında yeni roman üzerinde çalışıyordu... Daniel’i onun işinden sadece babasında gelen mektuplar alıkoyabiliyordu. Mektuplar yeni düşüncelere yol açıp düşündürüyor, bir aydın ve yüce mutluluğu getiriyordu.

Bugün de mektup vardı. Babası: “Çok sayıdaki arkeolojik anıtları arasında yaşıyorum. Canlandırmayı hayal ettiğim tarihin tanıkları bunlar mı acaba? Şimdilik bilmiyorum. Bundan eminim ki bu buluntular başka Sak olmayan kültüre aittir. Kaderle bana verilen zaman onları çözmem için yeter mi? Herkes bunu istemiyor, bazıları beni işimden ayrılıp emekliye göndermeye acele ediyor. O zaman da beni ilgilendiren soruya cevabı aramaya devam edeceğim. Bu anıtlar benim için konuşamazsa bile bırakmam, bırakmatnsa arasında ölürüm...”

Bir yandan Daniel, babasının iyimser ruh haline seviniyordu. Diğer yanda bu “bazılarının” eylemleri içini karartıp üzüyordu.

Bir gün beklenmedik sırada Peiljan’a raslanınca keyfi tam söylediğimiz gibiydi. Selamlaştılar. Peiljan, aralarında bir şey olmamış gibi:

-          Romanın çıkarıldığını duydum. Tebrik ediyorum! Son varyantını okudum, bütü eleştirilerimi göz önüne aldığını gördüm. Zaten almadıysan da roman çıkarılabilirdi, dedi.

-          Bunların önemsiz eleştiriyse neden ısrar ettin?

-          Heh, arkadaşım! Bu belli işte, sana yardım etmek istedim! Bir de onların üzerinde sadece kendim düşünmedim, bir akıllı adama danıştım.

-          Başkalarının yerine düşünebilen bu adam kim? Kendin aklın başın neredeydi?

Peiljan:

-          Benim bende, diye güldü, Ancak o nüfuzlu adam  başımı biraz tarafına ağdi.

-          Boynun galiba öyle ki başın istendiği kadar döndürülebilir. Ne yapalım...

Daniel, Peiljan’ın yapmacık uyuşkanlığına şaşırıyordu. “Neden öyle? Neyi düşünüyor, benden ne istiyor acaba? Başkaları karşısında açılacak hali yok, bildiğim kadarıyla”. Peiljan:

-          Aslında bunda bir sır yok, diye yine konuşmaya başladı, Bu adamı kendin tanıyorsun. O babasının bir numaralı düşmanıdır.

-          Babamın ne bir, ne iki numaralı düşmanı var. Hayatında kimzeye zarar vermedi.

-          Bir insanın birine kötülük yaptığı zaman düşmanı mı olur? Kötülük daha sık ufak ruhu olan adamdan kaynaklanıyor. Hala anlamadın mı? Sana doğru söyleyeceğim, babanın düşmanı Ergazı. Onu emekliye gönderen, işten alıkoyan odur.

-          Emekliye mi? Fakat bu, Ergazı’nın kötü işi yaptığının anlamına mı geliyor? Yine de alçaklık edebilir mi?

-          Alçaklık sana göre nedir?

-          Birinin kışkırtmasıyla diğerine isnat edilirken...

Peiljan, güldü:

-          Ne yiğit bu! Hala eleştiriye mi kızıyorsun? Yok bir şey, kitabın çıkarılacak, kalbin yumuşacak, gerçek arkadaşlarına hatalarını bağışlayacaksın.

-          Tabi ki! Kötülüğe kötülükle cevap verilirse, yaşamaya gerek yok.

-          Bunda haklısın. Ben baban için iyi bir iş yaptım.

-          Ne iş?

-          Horozlanma, dinle iyisi! Bu günlerde akademide seçimlar var. Ergazı muhabir üyeye adaylığını koydu. İşte ateşliliğini soğumak için aynı yere adaylığımı de koydum. Seçileceğime umut az. Fakat Ergazı da geçemez. Oylar ayrılacak ya.

-          Şaka mı ediyorsun? Ergazı akademisyen olursa babamın şanrağı[7]nın devrileceğini mi düşünüyorsun?

-          A-a istediğini söyle! Fakat babanın başka türlü düşündüğünden eminim.

-          Her şeyin senin dediğin gibi olduğunu varsayalım. Anlamadığım tek şey var, babam seni neden ilgilendiriyor?

-          Bu ne soru ya! Babanın düşmanı değilim!

-          Sözlerin, arkadaş sözleri değil.

-          İstediğin gibi düşün. Ancak kendin bak, babanın düşmanına karşı çıkıyorum, o zaman baban için kimim?

-          Senin yaptığın gerçek alçaklık.

-          Bu sözleri de aldırmıyorum, sonra bakacağız. Şimsi ise şunu bildireceğim... Bu günlerde Ereke’ya rasladım, adayımı geri almamı rica etti. Bunu yapmayacağımı söyledim. Kısaca sertçe konuştuk. Artık dargın.

Daniel, Peiljan’ın ondan ne istediğini hala anlayamıyordu. “Aman Tanrım, mollada günahlarını çıkartıyormuş gibi her şey açıklıyor. Hayır, böyle dalkavukluk iyiye alamet değil. Peiljan saf bir adam değil ki”. Kendi düşüncelere dalan Daniel, uyku içinden gibi yılışık sesini duyuyordu:

-          Ergazı’nın hiçten adamın olduğuna kesinlikle kanaat getirdim. Biliyorum ki kendim vaktiyle babana çok tatsızlık getirdim. Lütfen konuş onunla, beni bağışlasın, diye pişman oluyordu Peiljan, Rahatlamasın ama. Ergazı akademisyen olabilir. Farklı nüfuzlu insanlarlar arasında çok tanıdığı var.

Daniel, muhatabının saklı niyetlerini çözmeye çalışarak:

-          Babamın rahatlamamasını söyledin. Bunu nasıl anlamalıyız? Diye sordu.

-          Yan gelip oturmamak lazım, bir yere yazmalıdır... Baban kendin ne yapak gereltiğini biliyor. Eminik ki her yerde sözüne itibar edilir!

Sonuçta... Sonuçta Peiljan’ın hain planını anladı. Bu alçaklıktan nasıl dehşete nasıl düşülmemeli? Heyecandan alnı terledi bile? Pis işlerine kendisi bağlamış gibi geldi. Daniel, öfkeyle:

-          Bir insan ne yapabilir ki?! diye fısıldadı.

 

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

Şimdiye kadar Arman hayatını düşünmedi. Yaşadıkça yaşıyordu... Her şey hizmetineydi. Okumaktan bıktığı zaman kitapları bir yana koyuyrdu. Sınıfta kalacağı tehlike tehdit edildiği zaman annesi ve babası hemen yardımına koşuyordu. Annesi, öğretmenleri yalvarıp oğlunun hatalarını düzelteceğini, her şey öğreneceğini vaadediyordu. Arman da bir sınıftan diğer sınıfa geçiyordu.

Akgul ve Ergazı üniversite giriş sınavlarını kazanması için çok çaba harcadı. Otoriteleri, tanıdıkları, hizmetleri gibi bütün imkanları kullanıyordu... Öğrencilik yıllarında sınavlardan çaktıysa annesi ve babası onun yerine “sınav veriyordu”. Yüksek eğitim diploması aldıktan sonra onların yardımıyla Alma-Ata’da çalışmaya kaldı.

Sonra Kuntuar’ın seferinde çalışmaya başladı. Bu zaman kadar kağıt oynamaya ve içkiye düşkün olduğunu farketmedi. Annesi ve babası bunu anlayıp telaşa düşürdü. Arman’ın  bir an önce evlenmesini istiyordu. İşte o zaman Jannat’la tanıştı. Fakat onun gibi hacıağa vakurlaşacak mı evlenince? Hayır, aklıfikri restoranda oturup kağıt oynarken gece geçirmekti... Fakat Arman akşam evden çıkmaya hazırlanıp Jannat memnuniyetsizliği göstererek buna kaşlarını çatarken zavallı anne hemen oğlunu savunmaya başlıyordu: “Çok genç o, büyüyüp anlayacak. Onu bağışlayın”.

Son zamanlarda Arman, her adımını, her hareketini yeniden gözden geçirdi. Aklına kendini bildi bileli ve annesinin cenaze törenine kadar olan hayatını düşünüyordu. Hayatı ne kadar değerlendirilmeden geçtiğine dehşetle bakıyordu: “Annemi, kendimi ve ailemi neye düşürdüm?!”

...Arman kanapede rahatça yatamıyordu, yandan yana dönüyordu. “Artık böyle yaşayamam, şmyle bakılırsa bir şeyden suçlu olmayan öz annemi öldürdüm”. Bir adam olması için artık bir tek Jannat dövüşebiliyordu. Karısını aklına getir getirmez yanında başka hayal duruyordu – Bibi’nin hayali. “Hayır, hayır! Biraz şaka ettik, yeter. Ailem var, Jannat, iki oğlum”.

Bu zaman kadar “aile” sözü onun için boş bir şeydi. Her şey annesi ve babasının omuzlarında vardı. Ergazı ailesinin geçimini sağlıyordu. Jannat, hiç bir zaman kocasına: “Bu yok, alır mıydın...” ricalarıyla başvurmuyordu. Ancak şimdi Arman, bütün bu yıllarda başkasının ateşte kanatlarını ısıtan bir kelebek olduğunu anladı.

Şimdi ise dert onu aileyi hatırlatınca şaşırıp kaldı. Ne yapacaktı? Kitaplarda okduklarını veya filmlerden öğrendiklerini aklına getiriyordu... Çalışmak lazım. Nerede ama? Ne yapmayı biliyor? Ne yapmak istiyor? Hiç göreve alışmayan adam için her yerde çalışmak zordu. Herhangi görgü, beceri, ilk zorlukları aşmakta en küçük sebatı yoktu. Birinci, ikinci, üçüncü yerde işe giriyordu... Fakat uzun zaman için bir yerde kalmıyoru. “Kendi isteğiyle” ayrılıyordu. Annesi tam ölmeden önce geçici olarak bir fabrikada çalıştı. Yine oraya doğruldu.

Atölye ustaı Ahmetkalı Arman’la görüştü. Dikkatle dinledi. Derdini öğrenince:

-          Evet, kardeşim, ölümle yapabilecek şeyin yok. Beklemediğim zaman gelir, istediğini alır. Bazen de öyle olur, insan ne kadar iyi, daha erken ölür. Ağla, üzül hiç bir şey yardım etmez. Büyük delikanlısın, üzülme. Bulacağiz işi, dye acısını paylaşarak söyledi, Nasıl işi ama? Farklı işe alışmamışsın. Bugün seni işe alacağız, yarın ise sarhoş geleceksin...

-          Bunu bitirdim...

-          Tamam, oğlum, kendini eline al. Git işe başla.

Arman, çok çalışıyordu. Kendine kapalı ve suskundu. Birinci gün öğleye kadar mermeri kesme tezgaha taşıyordu. Öğle tatilini gölgede sundurma altında geçirdi. Ekipten arkadaşları ona: “Yemekhaneye gidelim” diye bağırdı. Gitmedi. Öğle tatilinden sonra taş kesmeye başladı, ama iş başarıyla gitmiyordu. Azgınlıkla çalışıyordu, hemen hemen bilinçsizce, önünde duran annesinin hayalinden kurtulmak istiyordu.

Başarısızlıkla.

Öyle on gün.

Ahmetkalı, Arman’la hemen hemen konuşmuyordu. Yaklaşıp onun gri mermer parçası üzerinde kudururcasına çalıştığına bakar ve yine uzaklaşır. Bu insan boyu kocaman taştan Arman ne yontmayı düşündü? Önce usta anlamadı ve: “Ne yapıyorsun, işine bak daha iyisi” diyecekti. Sonra Arman’ın nasıl bir adam olduğunu, onun halini hatırlayınca sustu. Planlama işe neden bakmıyorsun diye sormadı.

Önce Ahmetkalı, yeni işçisinin günlerini boşuna harcadığını düşündü. Susarak taşa oyma kaleminin ağızının kızgın çeliğini bastırıyor, durmadan baltayla vuruyor. Gri mermerin yüzeyinde bir insan yüzü belirmeye başladığından beri, usta farketti ki Arman delirmiş gibi çalışmaya başladı. Günde on, on iki saat. Yedi değil. Fabrikada gece için kalıyordu. Gün yetmiyordu ona! Artık atölyedeki odasını açık bırakmıyordu, kapısına kilit taktı.

Önce Arman’a Ahmetkalı gelirken artık o yoktu. Hastalandı. Ekip arkadaşları, onun bir insanın heykeli üzerinde çalıştığını bilip onu rahatsız etmiyordu.

On gün kadar sonra Ahmetkalı iyileşti. İşe gelince ilk önce Arman’a uğradı. Onun bir kadının heykeli üzerinde çalıştığını görünce şaşırıp kaldı. Ahmetkalı, mermeri özenle yoklayarak:

-          Aman Tanrım, diyordu, Rahmetki Akgul’e hem benzemiyor, hem de benziyor. Acısı benziyor.

Arman, ustanın sözlerine:

-          Ne kadar çok acı kerek ölüyordu ve ne kadar savunmasızdı diye göstermek istedim.., diye cevap verdi.

-          Kardeşim, özür dilerim, ama onun ani ölümüne nedenin ne olduğunu anlayamadım?

-          Anne, gözlerinin önünde  tek oğlunun ölümüne dayanamadı...

-          Ne dedin sen... Hiç anlamdım. Onun tek oğlu sendin. Sen... sağsın. Ne demek istedin?

Arman, içini çekerek hemen hemen bağırdı:

-          Yaşamaktansa keşke ölseydim!

Usta daha bir şey sormadı. Üzülerek başını sallayarak çıktı.

Fabrika müdürü Kasımov, izninden dönünce Kırgızistan’dan bizzat getirdiği gri mermerden bir rahmetli ünlü okumuşun heykelinin yapılmasını söyledi. Sipariş acildi ve bir an önce yapılmalıydı. Ahmetkalı, ödevi alınca düşüncelere daldı. Sonra müdüre gidip açık söyledi:

-          Gri mermerimiz yok. Kasımov şaşırdı:

-          Nereye kayboldu?!

Müdürle şaka edilemez, sert ve barut gibiydi. Ahmetkalı, tabi ki Arman’ın izinsiz olarak yontmaya başladığını unutmadı tabi. Fakat o anda sorumluluğu kendine almaya karar verdi. Usta:

-          Onu iyi bir iş için kullandık, diye mümkün olduğu kadarıyla sanki bu duyguyu müdüre telkşn etmeye çalışıyormuş gibi söyledi. Kasımov, karşılık olarak:

-          Ne iyi bir iş? Diye parladı.

Ahmetkalı, sakin olmaya çalışıyordu.

-          Hatırlıyorsunuz, diye uzaktan başladı, son baharda Arman diye bir delikanlıyı taş yontucu olarak işe almıştık...

-          Babası profesör olan o aylak hakkında mı konuşuyorsun?

-          Evet, onun hakkında. İşte böyle... Annesi ve babasının tek çocuğuymuş...

Müdür, sözünü bitirmesine izin vermedi:

-          Biliyorum... Hiç bir şey yapmaz ayyaş, kumarbaz. Boşuna almıştık. Ondan ne işçi?

-          Evet, ama... bu delikanlıdan bir adam yapabiliriz bence. Hiç iflah olmaz değil.

-          Sanmıyorum. Neden bana bütün bunları anlatıyorsun? Bunun işimizle ne alakası var?

-          Görüyor musunuz... Profesör onun üvey babası. Delikanlının öz annesi ise gidişinden hemen sonra öldü.

-          Ne diyeyim? Anısı ebedi olsun...

-          Taşı Arman’a verdik, rica etti... Ondan delikanlı annesinin heykeli yonttu.

Kasımov:

-          Ne demek yonttu? Diye bağırmaya başladı, O heykelci mi ne? O zaman neden basit bir işçi olara işe girdi?

-          Gerçi heykeli yapabileceğini kendisi bilmedi...

-          A-a, sizi kim anlar ya! Mermer için para verdi mi?

-          Hayır.

-          O zaman neyi konuşuyoruz? Ona bu mermer hediye mi edildi, değil mi? Yaşlı başın fabrikaya ne kadar büyü zarar getirildiğini anlıyor mu?

-          Zarar büyük olmalıymış... Fakat ne heykel!

-          Ne diyorsun sen? Kimiz biz? Mezar taşlarını yapan kooperatif miyiz? Santimantalarınız bana lazım değil! Onları plana geçiremem! Devlet işletmesiyiz...

Ahmetkalı, müdürün ruh haline teslim etmeden:

-          Siz bir bakınız, bu Arman’ın ne yaptığına bir bakınız! Diyordu, Heykel bitirilmemiş hala, ama şimdi bile sanat eseridir. Onu nasıl gelir hanesine geçireceğimizi ve araçları nerden alacağımızı hepimiz düşünelim.

Kasımov, koltuktan kalktı. İşindeki her adımına fabrikanın planının yapılmasının bakışından bakan bir adamdı. Planı yerine getirmesinde biri ona engel olursa bu “biri” baş düşmanı olur. Öz oğlu olsun...

Kasımov, heykelde ne simgeciliği, ne sanat ustalığı gördü. Taş onun için taş kaldı. Yine de objektif olmaya çalışarak birkaç defa etrafını dolaştı. Her şeyi titizlikle inceledikten sonra yanda donup kalan Arman’a:

-          Doğadan mı yapmışsın birini?

-          Hayır. Ezbere yaptım... Annemin heykelini.., cevap verdi.

-          Annesinin mi? A evet... Başsağlığı diliyorum. Kaç yaşındaydı?

-          Elli yaşını doldurdu.

-          Senden başka çocuklar kaldı mı?

-          Hayır.

Kasımov, Arman’a daha ne diyeceğini bilmiyor olmalıydı. Bu anıda ne yapacağını da bilmiyordu. Onu daha iki kez dolandı, elleriyle yokladı... Müdür:

-          Bu taşı ta oradan hemen hemen üzerimde taşıyordum.., yine heyecanlanmaya başladı.

Ahmetkalı, şimdi Arman’a acımaz, ona saldırır diye düşündü. Bu yüzden bir şey olmamış gibi konuşmaya başladı:

-          Çok sağ olun! Ne kadar güzel anıt olmuş!

-          Anıt nasıl olmuş?

-          Fevkalade! Mükemmel! Gerçek!

-          Ne feckaladesi, ne mükemmelesini görmüyorum. Yaşlı usta üzülerek omuzlarını çekti; nasıl istersiniz diye.

-          Siz iyice incelemediniz! İyice bakın! Diye ısrar ediyordu.

-          Sence nasıl bakıyorum? Bu kadar güzel kaya boşuna harcadınız! Kendiniz yapamıyorsanız, neden  atölyede ısmarlamadınız? Diye Arman’a seslendi, İşte şimdi ne mermer, ne heykel var...

Ahmetkalı:

-          Anıt var. Fakat kör olan onu göremez! Diye duyulur duyulmaz sesle somurtarak saöyledi.

Müdür, ona dikkat etmeden:

-          Şimdi ise siz bu kadar akıllıysanız, bana şunu söyleyin. Fabrikaya cayma tazminatı kim verir? Sayın bakalım; maden ocağına ödeme, nakliyat parası... A-a, işte.  Burada konuşacak şey yok ki! İkinizi mehkemeye vermek lazım, hemen mahkemeye vermek! Diye devam ediyordu.

Bundan önce susan Arman:

-          Para ödeyeceğiz, dedi.

Fakat müdür onu dinlemedi. Dönüp kararlılıkla çalışma odasına doğruldu. Orada ekibin işe geliş gidiş kontrol levhası çıkarıp daha da çok şaşırdı; Arman’ın adı içinde geçmiyordu. Kasımov, hemen muhasabeceyi çağırdı.

-          Arman’a maaş verdiniz mi?

Muhasebece:

-          Verdik, diye cevap verdi.

-          Ne için ödediniz? Delikanlı bir gün olsun taş kesmede çalışmadı ki!

-          Listelerde taş kesme çalışmaları geçiyordu.

-          Nöbetleri kim kontrol ediyordu.

-          Gerektiği gibi, Ahmetkalı usta.

Canı sıkmış müdür:

-          Vurdukça tozar! Anlamadığım tek şey var, diyordu, Profesör ailesinden bu haylazın ekip işçilerini neden bu kadar kendisine acındırıyor? O ihtiyaç içinde mi yaşıyor?

Kapıda görünen Ahmekalı:

-          Para söz konusu değil, diye açıkladı, Arman, annesinin ölmesinden sonra zar zor ayakta duruyor. Kendisi de az kaldı mezara iniyordu. Fabrikada kaybolmuş gibi dolaşıyordu. İşte hep beraber karar verdik; isterse çizsin, taş yontsun, yeter ki kendine gelsin! Yoksa içkiye düşkün olabilirdi, veya bundan daha kötü bir şey yapabilirdi. Arman’ın aylık normunu ekip üyeleri kendisine aldı. Bildiğiniz gibi plan aşıldı.

-          Maaşımı da ödemeye bir kalksanız? Size bundan daha iyi heykel yapacağım!

Ahmetkalı, içten güldü:

-          Kabulüm! Yapın! Yiğitlerimiz dayanır, boyunları sağlam!

Müdür,:

-          Zamanım az, yoksa gösterirdim... diye birden kendine geldi, burada ne laubalilik yaptı diye. Yine her kelimeyi vurgulamaya çalışarak Ahmetkalı’ya baktı:

-          Seni yaşlı baş! Bilmiyor musun, taş kesmede plan yanıyor! Senin tezgahın duruyord ise. Buna nasıl bakmamı istiyorsun?

-          O heykeli bitirmek üzere, sonra bakalım. Kasımov:

-          Atacağım! İkinizi atacağım! Diye Ahmetkalı’nın üzerine atıldı, mermer için devlete hemen para yatırsın! Yoksa.., Kasımov öfkeden boğuyordu, Ben ise yarın işten çıkarma emri imzalacağım. Bu boş gezenin yerine gerçek işçi bulunur!

Ahmetkalı:

-          Bu doğru mu olur, diye aldırmadan söyledi, Belki acele etmenize gerek yok mu? Onu incitmek istemezdik...

Müdür, Ahmetkalı’yı çok iyi tanıyordu. Görünürde sakin, ama son derede inatçıydı! Bir şeye niyetlenirse, buna bir şey yapamazsın, istediğini elde eder! Kasımov, elini sallayıp:

-          Tamam, dedi ve koltuğa oturdu.

Birkaç gün sonra Arman, heykel üzerinde işini bitirdi. Gerçek sanat eseri yaptığını söylenemezdi tabi. Fakat bakmadan geçilemezdi. Ahmetkalı, Akgul’ün mermerde tasvir edilmiş suretine bakarak Arman’ın göğüsünde uyanan sanat kıvılcımı onu mahvetmemesi, kurtarması için dua ediyordu. Bunun için Ahmetkalı, kendisi her şey yapmaya hazırdı.

Sonraki gün Arman, yine tezgahının başına durdu. İl kıyılarında getirilen gri kumtaşı kesiyordu. Delikanlı günden güne norm yapıyor, ama esksisi gibi heyecan duymuyordu. Çalıştırılan robot gibi taşın tekdüze yüzeyine bakıyordu. Ve kesiyor, kesiyor, kesiyordu... Hiç bir düşüncesi, coşkusu olmadan. Çok geçmeden işi monotonluğuyla onu ezmeye başladı. Ahmetkalı, Arman’ı uzaktan izlerekn durumunu anladı. Şimdi delikanlıya yardım gösterilemezse, o kolayca yolundan şaşıracağını görüyordu. Bir akşam onunla raslantı sonucu gibi otubüs istasyonunda ona raslanıp:

-          İşlerin nasıl gidiyor? Yorulmuyor musun? diye sordu.

Arman, kayıtsızca:

-          Böyle işte yorulur musun? Taşı ben değil tezgah kesiyor. Benim işim sabah gelmek, akşam ayrılmaktır.

-          Kusura bakma, ama sana bakarken şunu düşündüm bu taşı kesmeyi sevmiyor musun?

Arman, adımlarını yavaşlattı.

-          Bu sizi neden ilgilendirir?

-          Kör değilim ki, görüyorum. Heykeli yaparken işte yanıyor gibiydin. Şimdi ise öyle kayıtsızlık...

-          O zaman nasıldım?

-          Nasıl diyeyim... Bir insan emeğinden memnunluk duyuyorsa bambaşka oluyor. Herkesten önce gelip herkesten sonra ayrılırdın. Çalışmaktansa büyücülük yapıyordun. Şimdi ise her şey bambaşka. Arman:

-          O zaman başka işim vardı! diye cevap verdi.

-          Hayır, sadece oğlu duygusu değil, kendini bulmuş adamın duygusu seni tahrik ediyordu. Öyle değil mi?

Arman, içtenlikle:

-          Bu tabi ki doğru, diye cevap verdi, Şimdi yaptıklarım beni hiç ilgilendirmez. Hiç çalışmayayım mı? Utanç vericidir. Evde de durumumuz zor. Üvey babamım yeni eşi olmayınca bize yardım ediryor. Fakat şimdi bugün yarın eve yeni hanım getireceği belli. O zaman ailemin evi bile olmayacak.

Ahmetkalı, üzüldü, ama delikanlının makullüğü hoşuna gitti. İçinden: “İyi, iyi ki önemli olanı anlamışsın. Kendini aldatmazsan adam olursun” diye düşündü. Yüksek sesle ise:

-          Hiç beğenmediğin işi yapmak zor. Bu bir gerçek. Önce aynısını yaşadım. Sevilmeyen iş ıstırap ve acı çekmedir. Sana gelince bir istidada sahipsin, dedi. Usta Arman’ın yüzüne dostça baktı, Heykelci işi yapmak istemez misin?

-          Benimle alay mı ediyorsunuz? Beni işe kim alır ki?

-          Ne demek kim? Bu anıdı görecek her biri seni de görmek ister. Bundan eminim.

-          Yine de heykel atöylesine özel eğitim olmadan alamazlar. Sanat okulu bitirmem lazım.

-          Oğlum, hayatta her şey çabuk olamaz. Okuman için geç değil. Belki de orada öğrenci alırlar... Size ne diyeceğimi bilmem. Yine okumaya gidersem, şimdi benim için bu zor. Ailem...

Ahmetkalı, ısrar ediyordu:

-          Karın çalışmıyor mu? Mesleği alana kadar daha sade yaşayabilirsiniz.

Arman susuyordu. Annesi hayattan ayrıldığından beri Jannat’la doğru dürüst konuşmadı bile. Kendisine Bibi’yi bir daha görmeyeceğine verdiyse bile yüzü, gülümsemesi gözlerin önündeydi. Anıt üzerindeki çalışması bir zaman için anıları geriye itti. Fakat daha çok serbest zamanı olur olmaz hayal gücü hemen Bibi’yi aklında canlandırdı. Şimdi ise yaşlı usatnın tavsiyesi Arman’a tek çaresi olarak geldi. O sevinerek:

-          Haklısınız, bu bir çare! Yeter ki olsun.., diye kabul etti.

Ahmetkalı, Arman’ı kendine öğrenci olarak alabileceği heykelciyi bulmaya çalışacağına söz verdi. Usta, hayal ederek:

-          Sonra da okula girebilirsin, diyordu.

Fakat istediği olmayacaktı. Aynı gün Arman sokakta eski arkadaşı Jaksıbay’a rasladı.

Hayır, Jaksıbay, ne kumarbaz, ne alkolikti. Fakat zamanını restoranda geçirmeyi severdi. Vaktiyle onu istidatlı sayıyorlardı. Radyodan onun yazdığı şarkılar duyulabilirdi. Jaksıbay kendisi de onları çok iyi söylerdi. Sesi içtendi. Karakteri açık ve iyiydi. Ancak bu insanda başka iki nitelik sığıyordu. İşte onlar yaptığı her şeyi engelliyordu.

İlk önce Jaksıbay, kendisi smylediği gibi güzel hayatı severdi. Anladığı manada bu şık giyinmek ve durmadan restoranlarda eğlenmekti. İkinci olarak aşksız yaşayamıyordu. Kadınlar onun ikinci belasıydı. Bir aşk, başka aşkın yerine geçerdi... Artık kırk yaşındaydı, ama aşle kurmak için zaman ayıramadı. Zaten... üç defa severek evlendi. Ve üç defa her şeyin sonuçta geride kaldığına sevinen yüreüiyle boşanıyordu. Kimsenin kötülüğünü istemezdi. Fakat şiirlere gelince, kendisi farketmeden ona ilgisini kaybetti. Son zamanlarda Jaksıbay’ın ne yaptığını kimse bilmedi. Radyoda birkaç defa şarkı söyledi, sözlerine birkaç şarkı yapıldı ve bu kadar. Edebiyat çevrelerinde adı daha seyrek söylenir haline geldi. Gerçi bazen kolhoz veya sovhozlara  çıkıp köy kulüplerinde çoktan yazdığı şiirleri okuyordu. Fakat Jaksıbay’ın bu gezileri hakkında söylentiler dolaşıyordu. Orada da kendini düşüncesizce davranıyormuş. Kolayca yeni muhit edinip randevu veriyormuş ve aynı şekilde kolayca düşünmeden yeni tanıdığı kızları bırakıyormuş.

İşte sırası gelen böyle ayrılmadan sonra Jaksıba Arman’a rasladı. Gök mavisi pantolon, beyaz ceket, krem rengi ayakkabı vardı! Saçı parlayıp güzel kokuyor. Hayır, sevgilisnden ayrıldığı için üzüntünün izi bile kalmadı. Sanki yeni zor sorumluluktan kurtulmuş gibiydi ve neşeli neşeli karşıdan gelenlere gülümsüyordu. Arman’ı uzaktan görünce Jaksıbay:

-          Merhaba, arkadaşım! Yaşıyormuşsun! Diye bağırdı, Senin görüşeli çok oldu! İşte ailesi olan adamın ana kusuru budur işte. Arkadaşları hakkında unutur, bu yüzden evlenmiyorum.

Arman:

-          Ne demek, daha geçen sene düğünündeydim! Diye şaşırdı, Yoksa karısından boşandın mı artık?

-          Hayır, bu defa karım beni bıraktı, diye kendinden memnun memnun şaka ediyordu Jaksıbay, Bütün serüvenlerini bilerek seni çekemiyorum dedi!

-          Ne serüvenlerin için seni sitem edebilir?

-          Bilmiyor musun? Kuş göğü sever, şair özgürlüğü! Bir kadın bunu hiç bir zaman anlamaz.

Arman, ailesindeki durumunu hatırlayıp:

-          Bu doğru. Hepsi aynı.

Jaksıbay:

-          Sen neden bu kadar üzgünsün? Diye bir şay hatırlayınca, Kusura bakma, iş seyahatından daha yeni döndüm. Orada da annenin ölümünden gazetelerden öğrendim. Başsağlığı dilerim. Bunda şanslı değiliz seninle. Annem de çok iyi bir insandı. İkinci evliliğimden önce öldü...

Arman az kaldı: “ O da mı senin marifetlerin mi yüzünden öldü” soracaktı.

Jaksıbay:

-          Bu dünyada hepimiz potansiyel ölüyüz, diye devam etti.

Arman buna:

-          Haklısın, ölmsüz adam hala doğmadı, diye acı şakasını tuttu, Ne yazık ki çok erken öldü. Aydın hatırısı altında kalacağım.

Arman’ın acıya kapılmış olduğunu anlayınca, Jaksıbay hemen değişti. O da acısını duymuş gibi yaptı.

-          Evet, anne her insanın hayatında özel bir insan. Bizi doğrup yetiştirdi, bizimle beraber sevinir ve üzülürdü. Onu kendi aptallığıyla öldüren biz ise artı tesellisizce üzülüyoruz. İşte dünya kurulalı öyle olur.

“Onu öldüren biz”. Bu sözler Arman’ın kalbi deldi. Jaksıbay’ın öz annesi karşısında kabahatini biliyormuş gibiydi. Yoksa bu raslantı sonucu söyledi mi? Biri ayağına basmak isterse mutlaka nasırına raslar. Jaksıbay da devam ediyordu:

-          Neden kendini eziyorsun? Ölenlerden hiç biri dirilmedi. Canlı, canlı hakkında düşünmelidir, diye Araman’ı özenle kolundan tuttu, Bu yere girelim mi? Ortak özlemimizi dağıtalım.

Arman, ancak şimdi restoranın önünde durduklarını gördü. Sevindi:

-          Girelim! Diye ilk olarak geniş merdivenen çıkmaya başladı.

Restoran daha yarım saat önce açıldı, bu yüzden çok kalabalık değildi. Yanına hemen yaklaşan kadın garsona:

-          Önce bize “ekstra” şişesini getirin lütfen, diye oturmadan önce ısmarladı. Kadın karşılarına hemen iki şişe koydu. Biri “Ekstra”, diğeri gazlı suydu.

Arman hala Jaksıbay’ın sözlerinin etkisi altındaydı. Acısını votkayla uyutmayı umarak karşılarıdaki iki büyük bardağı doldurmaya acele etti.

-          Görüşmemize! Diye sonuna kadar içti. Jaksıbay, sadece bir yudum aldı.

Arman, Ahmetkalı’da çalışmaya başladığından beri ilk defa içiyordu. Şimdi hemen kuvvetli sarhoşluğu hissetti.

-          Arman, daha ne ısmarlayalım?

-          Fark etmez, diye kayıtsızca cevap verdi ve bir bardak gazlı suyu kaldırdı. Bir şey ısmarlayan Jaksıbay’ya ve küçük deftere her şey not alan garsona uzaktan gibi bakıyordu.

Önce Arman, bunun gibi bir dikişte içmiyordu. Genellikle arkadaşlarıyla sıcak ve uzun uzun sohbet ederek keyfini uzatıyordu. Ona ittiraz ettiklerini sevmiyordu. Aksi halde hemen yumruklarını kullanıyordu. Jaksıbay, bir defa onların gücünü öğrendi.

Şimdi de arkadaşının iyi olmayan bakışını farkedince cidden korktu.   Arkadaşının şimdi de bunun gibi bir şey yapacağından korkarak bardağını bir yana itip önüne küçük kadehi koydu. Arman:

-          Bir daha içmem, diye onu temin etti.

Jaksıbay, kendisi de bunu isterdi, ama yüksek sesle:

-          Öyle olmaz. Tek başına içmem. Beni desteklemek zorundasın, dedi.

Arman, birdenbire Kuntuar’ın annesinin mezarında söylediği sözleri hatırladı birden ve... onları yüksek sesle tekrarlamaya başladı. Jaksıbay, adamın ne vırıldadığını anlamaya çalışıyordu. Fakat hiç bit şey anlamayınca korktu: “Tamemn sarhoş oldu!”

Kadın garson soğuk meze getirdi. Arman, daha bir kadeh içti, sonra daha bir tane. Birdenbire Jaksıbay’ı ceketinden çekip yüzünü kendi yüzüne çekti ve ona gözlerini dikerek:

-          Annesini öldüren oğlu hakkında ne diyordun? Diye sordu ve kalkacaktı.

-          Seni kıracak bir şey söylememişim sanki...

-          Hayır, darılmadım. Fakat sen “Annesini öldüren oğul...” demişsin.

Jaksıbay, görüşmelerinin başlangıcındaki konuşmalarını hatırladı:

-          A! Evet, bu benim sözlerim. Onları birinde okudum - Suçu başkasının üstüne atmak alışkanlığıyla şimdi de aynı şekilde yaptı – Unutmadıysan böyle bir deyim var: “Çocuklar doğduğu zaman, anne seviniyor. Anne öldüğü zaman çocuklar üzülüyor”.

Arman:

-          Doğru.., diye mırıldanıyordu, Evet, evet, haklı. Tabi ki çocuk doğuyor – bu mutluluk! Anne ölüyor – dert, şifasız dert! Diye Arman’ın gözleri yine kötü ateşle parladı. İlk defa olduğu gibi Jaksıbay’a saldırmaya hazırdı, Tam tersi mümkün mü sence: çocuk doğuyor, anne üzülüyor, anne ölüyor, çocuklar seviniyor?

-          Olmaz mı? Hayatta her şey olur. Çocuklarından vazgeçen anne az mı? Anneleri öldüğü zaman sevinen çocuklar da var. “Sonunda varlığı bana kaldı!” Yabancı filimleri aklına getirelim...

-          Bu ya-ba-ncı filimler! Bizim varsa bile... olmamalıdır!

-          Bizde de böylesi olur.

-          Olmamalı!

-          Ama olur!

İkisi farketmeden heyecanlandı. Arman birden masaya elliyle vurdu.

-          Bu imkansız! Diye arkadaşına gözlerini fal taşı gibi açılıp bağırdı, Bböyle çocuklar olursa bile, onlar insan değil!

Jaksıbay, kendine gelip yapmacık güldü.

-          Tabi, tabi, diye barışseverce konuşmaya başladı, bu laf mı! ve birden parladı, Bak, bak ne güzel kız! Bizden gözlerini ayırmıyor!

Hala kızgın olan Arman, Jaksıbay’ın gösterdiği tarafa başını çevirdi. Birdenbirelikten titredi bile. Salonun merkezinde masanın başına birkaç kolalı gömlekli delikanlı ve tanıdığı kadın takımı oturuyordu. Aralarında Bibi. Bibi, Arman’ın onu tanıdığını görünce kalktı ve sanki istemeden etrafındakilerin dikkatini kendine çekerek yavaş yavaş yaklaştı.

-          Merhaba, Armaş! Diye özensizce selamladı ve kendine sandalyayı çekip daveti beklemeden oturdu, acını paylaşıyorum. Size gelip zor dakikada desteklemek istedim. Fakat... hanımın azgın. Bana saldırıp kovdu.

-          Biliyorum... İnsan dertliyken ne yapmaz ki.

-          O dertli, ben ise seviniyor muyum sence? İnsan her halde kendini tutmayı bilmeli.

Müzik çalmaya başladı. Bibi:

-          Dans edelim mi? diye teklif etti.

Kendisinin sarhoş olduğunu hissetti. Dans etmemeliydi... bir de bu Bibi... Fakat kadın onu elinden kapıp salonun merkezine götürdü. Direnmiyordu.

-          Bu kadar şanssızım, diye yavaş sesle konuşuyordu.

-          Neden?

-          Ne demek neden? Jagıpar’ın annesi annenin öldüğünü öğrenince kalp krizinden az kaldı ölecekti. Oğlu her şeyle beni suçladı ve boşanmak istedi. Sonra yaşlı annesini alıp bir yere gittiler. Bir düşünsene birinin hasta kalbi var, ben ise suçluyum...

Orkestra içli bir müzik çalıyordu. Bibi yavaş ritmde sallanarak fısıldamaya devam ediyordu:

-          Bu kadar zavallıyım... Bütün dünyada yalnız kaldım!

Arman, kollarını sıkarak susuyordu. Bibi’ye ne diyeceğini onu neyle avutacağını bilmedi. İçinde erimemiş kendi acısı yüreğini sıkıyordu... Bu sırada Bibi:

-          Tabi ki, diye kuğuruyordu, öyle düşünülürse bu kadar zavallı değilim, gözlerine bakıp bakışını yakalıyordu, Benim Arman var. Değil mi? Ben ise... Jagıpar’dan senin için boşandım...

Restorandan beraber gitti. Ne yarın, ne yarından sonra ne eve, ne işe Arman gelmedi.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

Kazaklar: “Kuş yavrusu yuvasında ne görür, ondan ayrıldıktan sonra onu yapar” diyorlar. Halk bilgeliği boşuna doğmadı. Ailedeki büyüklerin örneği bulaşıcıdır. İyi örnek, çocuklar hem bedeni, hem de ruhu sağ olarak büyüyor, örnek kötüyse hayatta canında çıkıkla gideceklerini bil. Çocuklar, büyüklerin karakteri, alışkanlığı, hayata bakışlarını özümsüyor. Büyük olup annesi ve babasının davranışlarını değerlendirir.

Akgul öldükten sonra, Kuntuar iki defa Ergazı’nın evine geldi. Eski ilişkilerine rağmen: “Ziyaret edip, derdini dağıtmalıyım...” Fakat... hiç bir defa Ergazı’yı evde bulmadı. Burada ise eski bir arkadaşına rasladı. Havadan sudan konuştu. Zavallı Akgul’ü hatırladı, vakitsiz dul kalan kocasına acıdı. Biraz mahcup edip heyecanlanarak eski arkadaş Kuntuar’a:

-          Rahmetli için özel kahırlanmıyormuş... Meğer hemen hemen cenaze töreninden sonra yeni sekreterinde zamanı geçirmeye başlamış!

-          A-a, insanlar çok şey konuşabilir, diye cevap verdi Kuntuar, Sevdiği karısını her şeyle hatırlatılan evde kalmak çok iyi değil.

Arkadaşı ise sözlerinin doğrululuğunda ısrar ederek:

-          O zaman neden Ergazı, evinden diyelim sana veya bana gelmek üzere çıkmıyor? Bu kadın ise ona ne akraba, ne yakın biri! Onda ne unuttu?

Kuntuar:

-          Bırak şunu, bu dedikodu! Diye cevabı dikti. Fakat aynı gün diğer ortak arkadaşlarının  Ergazı’nın edepsiz davranışına öfkelendiğini duydu. Akgul hesabına kalbi acıtacak kadar üzüldü.

“Bu Ergazı ne kadar acımasız bir adam! Bir şeyi diyor, farklı şeyi yapıyor. Yüzünde bir maske gibi var. Onun maskasi altında ne olduğunu nasıl göremiyorum kırk yıldır? Söyleyecek şeyim yok, oğlu için güzel bir örnek. O zavallı, bir tek “yüksek eğitimli adam” sözü kaldı ondan. Gerçekte ise bir şeye yaramaz olarak büyüdü, alkolik. Delikanlıyla konuşmam lazım, en azından annesinin aziz hatırı için. Bir de Jannat gözlerimin önünde büyüdü, kızım gibi. Onları unutmamalıyım”.

            Fakat bu kararından ikinci gün Kuntuar aceleyle sefere gitti. Sebebi çok önemliydi. Mihaylov, yeni arkeolojik buluntularının olduğunu bildirdi.

Kayraktı’da üç ay geçirdi. Genç aile için en zor zamanda Kuntuar gibi güvenli büyük arkadaşı olmadı.

Arkeolog, boşuna endişelenmedi. Akgul ölümden çok geçmeden Ergazı, kendine Arman’ı ve Jannat’ı çağırdı.

-          Çocuklarım, diye oldukça yumuşak bir sesle başladı, Sizinle beraber yaşadığımız bütün bu zaman içinde sizin için hiç bir şeye acımadım. Çok mu az kazanıyordum, her şey sizin içindi. Bu evde bizi toplayıp birleştiren Akgul’dü. Artık o yok... diye ağır heyecanlardan kendini tutamıyormuş gibi sustu, Kader evimize uyuşmazlık getirdi. Koca ile karı arasında bir geçimsizlik olduğu zaman onlar boşanır. Senin için, Arman, gerçek baba olamadım, sen de gerçek oğlum olamadı... -  Ergazı yine sustu, kaderine düşen zorluğu aşamıyormuş gibi yine sustu – Neyse, diye daha kararlı konuşmaya başladı, kendi çocuklarımın, kendi  ocağımın olmasını umuyorum. Evlenmeye karar verdim. Farklı kazanlarımız olursa, yararlarımız da farlkı olur. Kendi başınıza yaşamalısınız, yeter, yardm ettim...Artık gidiniz. Daireyi bulacağınızı düşünüyorum. Evden ise...

Arman, başını eğip oturuyordu. Üvey babasının sözlerine bir tepki vermedi. İleride ne zorluklarının onları beklediğini tahmin edemiyordu bile. Ne diyebilirdi ki?

Arman’ın, çocuklarıyla ve Jannat’la evden ayrıldığı aynı gün Ergazı sekiz yaşındaki kızıyla sekreteri getirdi. Genç eşine:

-          Kızını yatılı okula ver, dedi, Yaşamak zamanımız geldi... Kendimiz için...

Kuntuar geldiği zaman Kayraktı’da kuru ve sıcak günler vardı. Güney boğucu rüzgar esiyordu, ama arkeolog bundan hiç bir şeyini farketmedi. Arbadan inip yorgunluğunu unutup Mihaylov’un peşinden dinçle yürüyordu. Yeni anıtların bulunduğu yer, kampın biraz güneyindeydi. Bu ovadaki yüksek olmayan kurgan Kuntuar’ın dikkatini önceden de çekmişti. Yanından geçtiği her defa kendine: “Burada da her şeyi iyice araştırmalıyız” diyordu. Kurgan büyük olmadığı için bronz çağına ait olmalıymış. Okumuş ise daha erken çağ ile ilgileniyordu.

Mihaylov ne kadar iyi çalıştı! Tepenin etrafında hendek kazdı ve insanın beline kadar kocaman taşı buldu. Onun iki tarafından iki taş duvarı. Şüphesiz bu Saklar öncesi dünyanın tanıklarıydı. Taş ile steller arasında rüzgarlı günlerde bu ovadaki tepe yığdı. Bunun gibi kurgan taşı ve duvarları Kuntuar önceden de görmüştü. Sarıarka’da ve özellikle İşim ve Tobol’un kıyılarında çok sık raslanırdı. Tarihçilerin tahminlerine göre onlardan çoğu Kipçak ve Usuney çağına aittir. Bazı okumuşlar, bu anıtların Çud kabilesine ait olduğunu sayıyor. Bu milletin bir zaman Kazakların toprağında yaşadığını iddia etmek tabi zor. Fakat anıtların gerçekten Çud kabilesine aitse, kültürü onların bütün komşu kabilelerinden daha yüksek olacak.

Efsanelerden, Sibirya’nın komşu Arka toprakları Çud’un tarafından iskan edildiği bilinir. O zaman onların tanıtlarına bu kadar benzeyen buluntular burada, Sırderya’nın kıyılarında bulundu? Çudların Esil’in (İşim) ve Tobol’un kıyılarından ta Sırderya’ya kadar yaşadığı varsayılırsa, bu çok kalabalık millet olacak. Yine de sır var. Millet çok kalabalıksa, ve yaşama direnciyse, sadece bu simgesel taşları bırakamazdı. Başka anıtları da olmalıdır!

Yoksa bu yerlerde Çud’un akrabası olan ve kültürü onlarınkine benzeyen başka bir halk mı yaşıyordu?

Büyük ihtimalle bu göç kabileleriydi. O zaman mezar ve mezarlıkları nerede? Yoksa onlar eski Moğollar gibi yaşlılarını dağların tepelerinde veya çölde ölmeye mi bırakırlardı? Yokda ateşe tapıp cenazları yakarlar mıydı?

Kuntuar, ilgiyle taş anıtlarını uzun uzun inceliyordu. Fakat onlar şimdilik yüzlerce yıllık sırrını açıklamayıp susuyordu... Okumuş her yeni düşüncesini mantıksal geliştiriyordu. Bununla beraber çok şeyden şüphe ediyordu, bir şeyi reddedip içinden görünüp kaybolan tahminine sarılıyordu. “Çud zamanına göre ilerici bir halk sayılır. Bize ezeli anıtlarını miras bırakan bu uzak atalarımız, geleceği, torunlarını düşündü mü? Yoksa bu anıtlar kala kala bir sonucu raslantı mı?”

Kuntuar’ın düşüncelerini Mihaylov kesti.

-          Dörtgen taşla kaplanan enteresan bir yer var, diye bildirdi, Onu raslantı sonucu buldum. Kazmaya başladıktan sonra küreğimin taşa vurduğumu duydum. Gelişinizden önce birinin onu bulmaması için onu kaplayıp gizledi. Altında bir kuyu veya define saklamış olmalı.

-          Nerede?!

-          İşte burada.

Vasiliy, kürekle kırma taşı ve kumu çabuk dağıttı. Aşağıda kırmızımsı taş göründü. Homojen değildi, dört şekli doğru parçadan oluşurdu.

-          Levhayı kaldırmaya çalışmadın mı?

-          Çalıştım, kıpırdatamadım bile. Taşın etrafındaki kile yalnız küreği değil, küsküyü bile batıramazsın! Büyük ihtimalle burada nehir akıyordu. Kil çimento ile başlanmıştır.

-          O zaman bu arsayı kazmaya başlayın. Burada da kürekle veya küskü ile kazamazsanız, taşı kırmamaya özenerek yarım metre toprağı patlat...

-          Tamam.

-          Kurgandan biraz uzaklaşıp oturdular. Güneşte esmerlemil Mihaylov’in yüzü güneşte parlıyordu. Vasiliy memnun memnun gülümsüyordu. Kuntuar, yanına ceketini atıp gömleğin yakasını açtı.

-          Demek ki iki sene sonra bu yerde baraj yapılacak ve çevresi su altında kalacak, değil mi?

-          Evet, burada çok büyük şantiye planmlanmıştır, diye cevap verdi okumuş, o zaman insanlar bu sınırsız istep ve çölü yaşanır hale getirip geliştirebilir, Sırderya’ya bitişik bölgelerin ekonomisini geliştirebilir. Bu yüzden bu arazinin arkeolojik araştırmalar bir an önce bitirilmelidir. Yoksa insan eliyle yapılan denizin dibinde ne gömdüğümüzü kendimiz öğrenemeyeceğiz.

Mihaylov, Kuntuar’a hayran hayran bakıyordu. Her geçen günle daha çok arkeolog mesleğiyle ilgilenip onun halk için değerine şaşırmaya devam ediyordu. Şimdi insanların kendi geçmişini mutlaka bilmek gerektiğinden emindi. Bu yüzden Kuntuar’la bu kadar arkeolojiden bahsetmeyi severdi. Gençliğinde eğitim görmemiş Vasiliy, okumuşun galip ve yeniliş, yıkma ve eski uygarlıklar hakkında hikayeleri dinliyordu. Bu konuşmaların etkisinde hayata bakışları, fikirleri hissedilir ölçüde değişiyordu. Karakteri bile bambaşka oldu.

Kuntuar, delikanlıda olan bütün değişimleri hissediyordu. Minnetar dinleyicisine daha büyük memnuniyetle kolay anlaşılır konferans veriyordu. Şimdi aralarında bir konuşma başladı. Vasiliy:

-          Tabi ki bulmak ve torunalrımıza tarih anıtları bırakmak çok iyi bir şey, diyordu, Fakat keşke insanların sadece beş bin sene önce ne olduğunu değil, en azından yüz veya bin sene sonra ne olacağını öğrenmelerine yardım eden bilim olsa... Ne kadar iyi olurdu?

Kuntuar, nehrin karşı kıyısına bakara kendi düşüncelerine gülümsüyordu. Biraz sustuktan sonra:

-          Şunu bilmelisiniz ki dünyada böyle bir bilim var. Adı metalojeni. Okumuşlar, toprağın belli arazisinde bulunan metalleri öğrenerek onları gelecekte nerede çıkarılabileceğini öngörüyor. Aynen öyle belli halkın geçmişi ve şimdikisini bilerek hemen hemen hatasızca geleceğini tahmin edebiliriz. İnsan aklı, enerjisi, mutluluğunun bütün zenginlikleri önceden planlanabilir... Bilimle insanlık geleceğinin komünizm olduğunu ıspatlanmıştır. Bu gelecek için savaşçıların ilk sıralarında komünistlerdir. Savaşımımızda zamanların bağlanmasından hiç bir zaman untumamalıyız. Halkın geçmişi ve bugünü arasında bağlanmış çağlardır.

Arkeoloji’nin sözü çok önemli bunda. Örneğin, Asya’yı ele alalım. Ezelden beri insan toplumu ve kültürü önce burada, kıtanın güney doğusunda, doğsunda ve merkezinde ortaya çıktığı sayılır. Tarihsel ve coğrafi koşullara göre buralı insanlar Asya’nın Kuzey kısmına veya diyelim Uzak Doğuya ve Sibirya’ya giremiyordu. Fakat 1951 yılında Uzak Doğuda insanın burada daha yüz yüz elli bin önce mevcut olduğunu gösteren arkeolojik anıtları bulunmuştur! Burada ateş yakıp yaşıypr ve avlıyordu!

-          Olamaz! Nasıl öğrendiler?

-          Hatırlıyor musun bir defa nehirlerin kıyılarının arkeologların ilk yardımcıları diye söyledim? Araştırmacı burada toprakların çökeltileri, mineral ve çıkıntılarından kitapta gibi geçmiş hakkında okuyabilir. Örneğin bu yerlerde bin sene önce ne iklimin olduğunu öğrenilebilir. Burada su baskını veya yangın, soğuk veya sıcak olup olmadığını öğrenmek mümkün. İşte arkeologlar Uzak Doğu’da Filimoşkino köyünün yanında nehrin taze çöküntülerinden bu yerde eski insanın yerleşme yerinin bulunduğunu belirledi. Kazmaya başladıktan sonra taş çağının nesneleri buldular! Aynı keşifler Amur’un kıyılarında, Altay dağlarında yapılmıştır. Kısaca okumuşlar, insanın Sibirya’da ve Uzak Doğuda daha paleolit çağında yaşadığını kanıtladı! Arkeologun eski çağına binlerce yolu var.

Bugün Amerika yerlilerinin atalaranın Neolit çağında Baykal’ımızın gelmeleri olduğu herkesçe bilinir. O uzak zamanlarda  Amerika kıtası Bering Boğazının yerinde Asya ile birleşmiştir. İki kıta rasındaki bu doğal köprüden Amerika’ya geçilirdi. Bu modern etnografik ve antropolojik araştırmalarla kanıtlanmıştır. Arkeolojik kazılarında bulunmuş kafatasılar Amerika yerlilerinin mongol olduğunu doğrulur. Bugün Amur, Lena, Angara, Zei’nin kültürünün Japonya, Çin, Moğolistan gibi gelişmiş ülkelerden geri kalmadığı malum. Bu eski milletlerin heykel anıtları, maske, kap üzerindeki resimler, bulunmuş Nanai kızının görüntülemesi, kültürün buraya Çin’den gelmediğini ve daha eski olduğunu gösterir. Çinler, kültürü Sibirya’nın o zamana kadar çok gelişmiş halklarından benimsemiştir.

Kuntuar sustu ve düşüncelere dalarak uzun uzun oturuyordu. Mihaylov, düşüncelerine karışmamaya çalıştı. Sonunda okumuşun yine konuşmaya başladığı dakika geldi.

-          Örneğin farklı çağların anıtları ortaya çıkma zamanlarına göre sıralansa Sibirya’da ve Uzak Doğu’da halkların gelişmelerinde zaman bağlantısının hiç bir zaman kesilmediğini görmek kolaydır. Bunun yanı sıra buralı milletlerin eski sanatının doğması taş çağına uzanır. Okumuşlar, ilkel insanın Asya’nın kuzeyinde yüz yüz bin sene önce yaşadığını kanıtlamaya yatkın. Bu Batı Sibirya’da veya daha güneyde Kazak toprağında ne vardı aynı zamanda? Şimdilik burada beş bin sene önce yaşayan halkalar hakkıdndaki bilgilerimiz yüzeysel. Onlara mal edilen kültür hakkında tahminler yürütüyoruz. Bu yerlerde önce ne vardı? Buz çağından hemen sonra ne vardı?  Burada taş çağının yerine bronz çağın geldiğini diyebiliriz. Fakat belki de hiç bilmediğimiz kültür de vardı. Bugünün ve geleceğin insanlarına bu sorulardan en azından birine cevap vermek hayalimdir. Fakat yetişir miyim?.. Mihaylov:

-          Neden böyle söylüyorsunuz? Diye sordu, Alanı sa basacak mı?..

Kuntuar:

-          Hayır, diye cevap verdi, Mesel şu ki zaman geçiyor. Tek oğlum izinimden yürümedi. Yapmak istediğimi gerçekşetirmek için bir hayat yetmez. Tabi başka okumuşlar yoluma çıkıp aramaları bitirecekler. Fakat araştırmacının kendi hayalleri var. Ömrüm boyunca hayalimi gerçekleştirmenin peşindeyim. Kazakistan isteplerinde onun peşinde göç ederim. Zorluk, üzüntü, başarısızlıklar... Gerçeğe giden yolda onların sayısı her zaman çok, ama dayanmak lazım...

-          Dayanırdım! Mutlaka dayanırdım! Diye kendini tutamadı Mihaylov.

Kuntuar, sevinerek delikanlıya baktı.

Mihaylov ve daha dört delikanlı on gün kadar iki eskilik muhafızı olan dikili taş  arasında çimento kadar katı toprağı çekiçledi. Sonunda dört kırmızı taştan oluşan levhayı açtılar. Spnra iş daha çabuk gitti. Levha altında dörtgen kuyu bulundu. İki metre sonra kuyunun güney duvarındaki taş kargirine rasladık. Bu taş kargiri yıkılacağında kadar iki gün harcadılar. Taşların arkasında bir adamın isleleti vardı. Kol ve ayak kemikleri ayrı, biraz ilerideydi. Baş ucunda taş balta ve aynı taştan iki kap.

Kuntuar, mezara inip her şey titizlikle inceledi. Çok şaşırdı, bunun gibi mezarlara hiç bir zaman raslamadı.

Arkeolojide adam mezarının üç çeşidi bilinir; cenazlar durur halinde derin kuyularına indirildiği dik mezarlar, cesedin yanına öbür dünyada kullanacak olan silahın ve ölüm meleklerini barıştırmak için mücevherin koyulduğu katakomp nişler. Sonunda gömülmenin üçüncü çeşidi; mezarlar odunlarla güçlendirilip gerçek ev yapılıyordu denilebilir, cesed başıyla kuzeye doğru yüzkoyun yatırılırdı.

Saklar, cesedi sırtüstü başıyla batıya doğru yerleştirirdi.

Kuntuar, eski Sakların çok mezarlarını gördü. Fakat Dinyepr ve Dinyester kıyılarında raslanan mezarlarda olduğu gibi cesetler hiç bir zaman yükoyun bulunmadı. Onları da sağ yanına da koymazdı. Kuntuar, nefritten yapılmış bu taş baltayı en çok beğendi. Balta çok sivri ve çok güzel işlemeliydi. Tabi ki bu nesne taş çağına aitti. Arekologlar nefritten baltaları Uzak Doğuda Kondon anıtları arasında bulurdu. Ancak deseni ve şekli orada farklaydı. Bir dekondon baltasının Baykal’ın kıyılarından nefritten yapıldığını kesinlikle ıspatladı. Bu nerede yapılmıştı? Kuntuar, Sırderya’nın kıyılarında hiç nefrit olmadığını çok iyi biliyordu.

Yeni anıtlar, dünyanın tanımadığı şimdi açılan yeni kültürün kanıdı mı? Hayır, bir şeyden şüphesi yoktu, balta ve kaplar taş çağına ait. Fakat gömülme tipi bronz çağının başlangıcında yaşayan Kimmerlerin mezarlarını andırır. Cesedin pozuna ise bronz çağının ortasına özgü ahşap mezarlarda raslanır. Bu ne demek? Burada taş çağından başlayarak (beş-altı bin sene önce) İskit zamanlarına kadar farklı çağların anıtları mı toplanmıştır? Biri mahsus arkeologla alay etmiş gibiydi. Zamanların bağlantısı hakkındaki düşüncesine bir daha kanaat getirmesine yardım edilmiş gibi.

Kuntuar, mezarının alanını ölçüp her şeyi, yani iskelet, balta ve nefrit kaplarının yerindeki fotoğrafını çekmelerini söyledi. Eski insanın naaşı merkez antropolojik müzesine gönderildi. Buluntular, onu düşündürdü. Belki de Saklar, onların akraba Agrippei kabilesi gibi Kipçaklara, sonra da Kazaklara mı dönüşmüş? Fakat bütün bunların ne kanıtları vardı? Kanıtlar hala azdı. Fakat bazı kanıtlar çok ciddi. Örneğin, Kazaklar, şimdiye kadar ölülerini Batı Saklar gibi gömür – mezarın duvarındaki çukurlarında. Bilimlerde ise mezarlar bir milletin özgü formlarından biri sayılır. Bu halkların sanatı sitile yakın. Sakların “hayvan sitili”, Kazakların “koyun boynuz sitili” var. Bir sanat çeşidi diğerini doğurmadığını kim ispatlayabilir ki? İnsan, hayvan resimleri, gümüş heykellerine Kazak isteplerinde yedinci yüzyılından itibaren raslanmaz. Fakat bu hiç bir şeyi ifade etmez. İnsanı ve hayvanı görüntülemeyi yasaklayan müslüman dininin etkisini görüyor olmalıyız. O zaman altın külçesinde tekenin[8] resmi nereden çıktı? Çoktan beri masallarda adı geçerdi. Daha çok kanıt lazım. Herodot’tan başlayarak farklı yazarlara başvurulmalı, yeni arkeolojik anıtları aranmalı. Kazakların “sak” köklü sözlerin sayısı çok. Sözlükleri iyi karıştırmalıyım. Bütün bunlar ek ışık tutamaz mı?

Kuntuar, yeni buluntuları incelerken Mihaylov, işçi takımıyla mezarı topraktan temizliyordu.

Belki Vasiliy kendisi de buraya şafak sökerken birinci olarak neden geldiğini doğru dürüst açıklamazdı. Kazılar onun için çok çekicidir. Ta geç saate kadar açık kuyunun her milimetresini elleriyle yoklayıp temizliyor. Şöyle bakılırsa çok değerli şeyi kaybetmiş ve şimdi onu arıyormuş gibi görünüyordu. Vasiliy ise duvarların önemli sırrını sakladığından emindi. “Mezardaki bu dört levha ne için? Her biri bir adam kaldıramaz... Üstü ise çimento ile kaplanmış. Mezar neden bu kadar güvenle taşla kaplanıp üstü çimento ile kaplanmıştır? Belki de burada kabile reisi mi gömülmüş? Bilmeleri için... Fakat bu taş duvarları bunu bize ifade eder”. Mihaylov artık mezarın bütün duvarlarını kontrol etti, nişe inip küsküyle dibine vurmaya başladı. Birinci, ikinci, üçüncü darbe... ve küskü metal nesneye rasladı. Vasiliy, küsküyü bir yana attı ve elleriyle toprak dağıtmaya başaldı. Toprak yumuşaktı. Yaklaşık yarım saat sonra yeni daha derin nişi buldu... İçinde bir altın eşyalar parlıyordu! Heyecanlanarak delikanlı yine çukuru doldurup Kuntuar’a koştu.

Birazdan sonra mezardan hançer, kase ve başka gümüş ve altın nesneler çıkarıldı. Onlardan hiç biri “hayvan sitilinde” yapılmamış ve Sak çağına ait değildi. Yumurta büyüklüğndeki perdahlanmamış altın külçe Kuntuar’ın düşünce fırtınasına nedne oldu. Mezarda Sak reisi gömülmüşse külçe mutlaka aynı “hayvan sitilinde” yapılmış olmalıydı. Fakat eski insanlar külçeyi değiştirmeyerek mezara koydu. Neden? Kuntuar, onu ele alıp gülümsemeyle konuşmaya başaldı:

-          Artık ne Ergazı, ne arkadaşları devlete yarar getirmediğimizi söyleyemez, diye minnetarlıkla Mihaylova baktı, Vasiliy İvanoviç gerçek arkeolog olacaksın. İçten tebrik ederim! Bugün altın meleği gibi doğru yoldan ayıracağını düşünen filistenin düşüncesini çürüttün. Bu külçede altından daha değerli bir şey görüyorsun bugün – bilime hizme etme. Değerli arkadaşım, sana çok teşekkür ederim!

İlk heyecanı biraz yatıştıktan sonra Kuntuar, düşünceli düşünceli:

-          Arkeolojide altın değil, onun dünyaya anlattıkları değerlidir. Her şey bronz çağında başka üstün bir kültür mevcut olduğunu gösteriyor. Tabi ki sonraki araştırmalar her şey açık haline getirir. Şimdilik ise şüphelenmediğim tek şey var; bu mezar bronz çağının ilk yüzyıllarına aittir.

-          O zaman nereden taş balta ve kaplar? Bunlar taş çağının tanıkları değil mi?

Kuntuar:

-          Öyledir, diye cevap verdi, Sır çok. Onları çözeceğimize inanıyorum.

 

 

ALTINCI BÖLÜM

 

            Arman, Bibi’ye geldiği geceden orada kaldı. Annesi ve babası kızına para yeni gönderdi. Genç insanlar ise yarından korkmayarak çok neşeli yaşıyordu. Bibi:

-          Dağılmanı istiyorum, diye Arman’ı sararak söylüyordu. Alnına düşen saçını uzun parmaklarıyla tarıyordu, Son zamanda başımıza korkunç şeyler geldi... Her şey unutmalıyız. Bütün bunları içimizde taşırsak delireceğiz!

Kadın, komodinden bir şişe konyak aldı ve küçük kadehlere Arman’a ve kendine döktü. Sonra çikolatayı ısırıp göz kırptı:

-          Yarısı sana!

Arman, onu şefkatle sarıp kendine bastırdı:

-          Sevgilim benim!

Bibi:

-          Hayır, bütün ıstıraplarım için bana verildin sen! Ödülünsün! Diye kuğuruyordu.

İşte böyle kayıtsız ve neşeli hafta geçti. Sekizinci gün Bibi:

-          Buradan gidelim mi? Yoksa burada her şey eskisini hatırlatacak. Anne ve babam seni memnuniyetle kabul eder! Dedi.

            Arman’ın hafif karakteri galip geldi. İçki, eğlence, çok hayal ettiği kadının kucağı onu derdinden uzaklaştırıp acı günleri unutturdu. Arman, demin karşılaştığı düzensizlikleri hatırlmaktan bile korkuyordu. Aile hakkında kaygı, fabrikada işi ona cehennem geliyordu. Ne kadar sarhoş olursa olsun, bunu hatırlayınca hemen ayılıyordu.

            Bibi’nin teklifi, onu eskisinden kurtaran tek yolunun olduğunu düşündü. Arman, Kayraktı’dan ayrılmaya çabuk razı oldu.

            Arman, eve gelmediği ilk gün onun nerede olabildiğini hemen çaktı. Ne yapacaktı? Ona koşmalı mı? Aramalı mı? Geri dönmesini istemeli mi? Hayır, bunu kendisi yapmadı ve kimseden bunu yapmasını istemedi. Jannat: “Tamam, istediğini yapsın, yapsın!” diye düşünüyordu.

            Bir defa ona tanıdığı bir kadın uğradı:

-          Senin Arman o... ile buradan ayrılacakmış. Havalimanında bavullarıyla oturuyor.

Jannat:

-          Çok iyi. Gitsinler, onları görmeyeyim, diye cevap verdi ve görünürde bir zaman için rahatladı bile.

Ancak birkaç gün sonra kendine geldi, hava limanına gitmediğim boşuna mıydı? Onu alıp eve getirmeliydim, o iradesiz ya...

Böyle olur bazen. En zor dakikada seven yürek affedemiyor. Çok kırgın ve insanın makul düşünmesini engeler.

Bibi söylediği gibi, annesi ve babası yeni damadına kollarını açtı. Annesi: “Tanrıya şükkür her şey yoluna girdi. Sonunda kızımıza mutluluk geldi”. Arman’ın profesör Ergazı’nın oğlu olduğunu öğrenince daha çok canlandı. Önce sıradan “aul öğretmeniyle” evlenen ve ona benzeyen tek kızını hatırlayınca içini çekiyordu... Artık ise kızının hayatında güvenli desteğini edindiğini düşünüyordu.

Gerçi, genel olarak sakin ve suskun kocası, bazen kızının bir yıl içinde ikinci defa evlendiğine isyan ederdi. Kadın ise öfkeyle soruyordu:

-          Onun kimin karakteri var, sevgilim? Senin değil mi?

Kocası kahırlı kahırlı yüzünü çevirip:

-          Ben bir defa evlenmiştim, diye yavaş sesle mırdılanıyordu.

-          Sence ilk kocasından hoşlanmadığından Bibijan mı suçlu? Diye odanın ortasında yumruklarını beline dayayarak meydan okurcasına soruyordu. Öyle görünüyordu ki şimdi “tek kızını” en gaddar düşmanından korumaya atılacaktı.

-          Hoşlanmyorsa, neden onunla evlendi?

-          Bir şeyi unuttun. Bibijan hala saf bir çocuk. Yaşında kim yanılmaz ki? Kötü adamla evlendiğini nereden bilebilirdi? O da ne? Ben ise zavallı yirmi yaşımdayken seninle evlenirsem bütün ömrüm boyunca pişman olacağımı bildim mi?

-          Fakat, beni bırakmadın!

Karısı biraz yatıştı.

-          B kadar şanslı olduğun için Tanriya teşekkür et!

Bunda da kavgası bitti.

İki ay kadar Bibi ve Arman, işe girmeyip dinleniyordu. Sanki onlar gibi yüzlerce genç insanların büyük şantiyede çalıştığı Kayraktı’dan değil, mecburi sürgünden gelmiş gibiydiler. Orada onları su kabarcığı çıkana kadar sivrisinekler ısırıyor, kum fırtınaları gözlerini açtıramıyor, rüzgarlar yıkıyor, sıcaktan ölüyordu... Bibi’nin annesi tabaklarda farklı yemekleri getirip durdu. Daha çok çalışacaksınız! İş deve değil, istepe kaçmaz! Hayatında daha ıstırabını çekeceksiniz” diyordu.

Evde her gün misafirler vardı. Gerek birinin doğum günü, gerek sınıf arkadaşlarıyla buluşma, gerekse bayramlar vardı.

Bir defa babanın bir saatlik homurdanmasından sonra anne:

-          Kızım, nüfus ve nikah dairesinde nikâhları kıyıldınız mı? diye sordu.

Kızı:

-          Annem, ne alakası var? diye hayattan çok iyi anlayan insanın üstünlüğüyle şaşkınlık içinde sordu, Birbirimizi seviyoruz. Önemli olan budur işte.

Sözleri inandırıcıydı, ama anne kalbine şüphe ve endişe ekti. İttiraz etmeye çalıştı bile:

-          Bu doğru tabi. Fakat evliliğe yasak güç verilmeli!

-          Sakinleş, nüfus ve nikah dairesi, iş gibi bir yere kaçmaz. Önce birbirimizi daha iyi tanımalıyız. Aşkımıza kesinlikle kanaat getirince nikâhlarımızı kıyılacağız. Mutluluk kağıtta değil. Sizin öğütlerinize uygun olarak Jagıpar’la nüfus ve nikah dairesine gittim. Ne çıktı bundan? Zar zor boşanabildim...

Annesi isyan edip ittiraz etmeliydi: “Gençler evlenmeden önce mi birbirini tanımıyorlar mı?” Fakat bunun için karşımızda başka anne olmalıydı. Bu başka anne sadece isyan etmek değil dehşete düşerdi: “Ne diyorsun sen, kızım?!”

Bibi’nin annesi ise sadece kızının dış güzelliğiyle herkesin dikkatini çektiğini düşünüyordu. Biri değilse - diğeri, diğeri değilse – üçüncü... Hayır, kızı hayatında kaybolamaz, kendini incittiremez! Rahat rahat cevap verdi:

-          Evet, bu doğru olmalı. Babanla hiç nüfus ve nikah dairesine gitmemiştik. Tanrıya şükür yirmi yıldan fazla yaşadık beraber. Ancak yakında iyi insanlar beni akıl öğretti: “Kocasının başına bir şey gelip ölürse, kendiniz hiç bir zaman çalışmadıysanız aylıksız kalacaksınız”. İşte o zaman nüfus ve nikah dairesine gittik.

Bu ne kadar tuhaf görünebilir, ama sonunda Arman boş gezme ve her günkü içkilerden bıktı. “Dinlenme”den iki ay sonra işe girmeye çalıştı. Fakat çalışmaktan da çok geçmeden bıktı. Sıklaşan özürsüz işe gelmemesi çok vardı. Arman, restoranlara işten daha çok uğramaya başladı. İçki sevenin her zaman kendi takımı var. Arman da çok çabuk içki arkadaşları buldu. Sonunda: “Bu iş bana uymaz” diye karar verdi ve fabrikaya geçti. İşletme yönetmenleri “genç kadroların” eğitime ihtiyacı olduğuna karar verdi. Yüksek öğretim diploması olan yeni işçiye bütün etki cephaneliğini kullandılar; onu uyarıyor, ona kınama cezası veriyor, onun konusunda görüşüyordu... Her şeyden bıkınca veya çok çabasını boşuna harcadıklarından utanınca Arman’ı fabrikadan attılar.

Yarım ay kadar yine işsiz geziyordu, sonra Bibi’nin babasının yardımıyla müzeye işe girdi. Fakat burada da uzun zaman için kalmadı. Sabahtan beri akşama kadar bir işe bağlanmak ona doğasız geldi. Yeni işte uzmanlaşmak yerine oaraya düpedüz gitmemeye başladı. Battığını biliyordu, kendisiyle savaşması için gücü yoktu.

Arman çok içmeye başladı. Hayır, Bibi’nin onunla uğraşacak vakti yoktu. Onun kendi kaygı, ilgi ve eğlenceleri vardı.

Böyle birkaç ay geçti. Annesi ve babasının genç çifte karşı tutumu değişti. Bibi’nin annesi damadına karşı özellikle hırslandı. Arman ne yapacaktı? Kaynpederinden onu yine işe yerleştirmesini mi istemeliydi? Utanç vericiydi. Bir de bütün bunlar boşunaydı. Arman, bunu biliyordu. İki yol ağzındaydı, kendine yardım etmek için gücü yoktu. İşte o anda Bibi ona çoktan kararlaştırılmış bir şey gibi:

-          Ayrılmamız lazım. Hayatımı yoluna koymamı engeliyorsun. Sonunda gerçek adama rasladım, diye bildirdi. Yüzündeki hiç kas titremedi. Sakin sakin yüzüne kremi sürmeye devam ediyordu...

Hayret bir şey! Bibi bunu meydan okurcasına, hırsla söyleseydi belki de ateşlenirdi. Fakat şimdi aynen onun gibi tepki verdi. Ne kızgınlığı, ne heyecanı vardı. Sanki daha önceden bunu bildi, ondan bu sözleri duymuş gibiydi. Daha birkaç ay önce yüreklerindeki aşk nereye kayboldu?! Bu duygu için Jannat’ı, çocuklarını bırakıp buraya Bibi’yle geldi! Bu duygu yalan mıydı? Şimdi Bibi’yle karşılaştığı ilk günü hatırladı, onda sadece kadını değil, arkadaşını ve hemfikrini bulduğuna karar verdi. Hayata bakışları aynıydı... Ne yazık ki bu bakışların ne kadar doğru olduğunu hiç defa düşünmedi.

Yine de Arman, Bibi’yle bunun gibi ayrılacağını tahmin edemiyordu bile. Eski sevgilisinin tonunun alelâdeliğiyle şaşkına çevirilmiş susuyordu. O sırada Bibi:

-          Sıkışacağını biliyorum, diye kayıtsızca konuşuyordu.

-          Neden bu? diye bir şey ittiraz etmeye çalıştı.

-          Nasıl olsa birbirimizi seviyorduk... Bir de paran yok, kuğuran dişi güvercinin sesi yoktu artık, Babam yolculuğuna para verir, yeter ki bir an önce gidesin.

Arman’ın bakışı aynaya düştü, içinde kendini tanıyamadı. Çok gün içtikten sonra yüzü ödemliydi. Gömleği temiz değil, buruşuktu. Koyu mavi takım elbisesi ise – resmen utanç... Bir tek adı kaldı ondan. Parlıyordu, kollarında ve yakasında ya şarap, ya da yemek lekeleri vardı... Bu kostüm alındığı zaman annesinin ne kadar sevindiğini hatırladı! Jannat’ın ne kadar özenle onu ütülediğini hatırladı. Yakmasam, bozmasam diye...

Yanında duran artık yabancı kadını süzdü. Görünüşünden dün sevdiği adamdan ayrıldığı için üzüldüğü söylenemezdi. Kendisine ve Bibi’ye kızgınlık Arman’ın kalbini doldurdu. Yerinden kalktı:

-          Babasının yardımına ihityacım yok! Kayraktı’ya sizsiz ulaşacağım, diye öfkeye kapılarak tükürdü ve usandığı evden çıktı.

Bibi:

-          Pöf! Armaşka.., diye tembellikle söyledi, Ne kadar terbiyesiz...

Arman üvey babasının tandığından para borç alıp uçakla Kayraktı’ya geldi. Gün bu yerlerde erken son baharda her zaman olduğu gibi sıcak ve boğucuydu. Arman, otobüs durağına gelip sıraya oturdu. Birkaç otobüs şehre gitti, onları kaçırdı. Oturup: “Nereye gideyim? Eve mi?” diye düşünüyordu. Kapının eşiğini nasıl aşacaktı? Bir de dış görünüşü öyleydi ki...

Utancıyı atıp her şeye göz yumup eve geleceğini varsayalım. Fakat Jannat’ın onu düpedüz kovarsa ne yapacaktı?! Bütün bu uzun ay içinde düğün yapıp evlenebilirdi!

“Hayır, Jannat yapamaz öyle!” Anlamsızca yere, göğe, başının üzerindeki ağaçlara bakıyordu. Cevabı bulamıyordu. “Gerçekten de nereye gideyim? Bu yere yat ve öl!”

Ölüm hakkındaki düşüncesinden korktu. “Hayır, hayır, diye yüksek sesle söyledi, ölmem için daha çok erken! Hiç yaşamadım bile! Tuh, aklıma ne kadar saçma girmeye çalışıyor!”

Bütün seçenekleri aklında sıralayıp mümkün sonuçlarını tahmin ettikten sonra biri seçti. Jaksıbay’a gitti. Kör satıcının kör alıcısı olur. Derdini bilen arkadaşının onun şimdiki durumunu herkesten daha iyi anlayacağını düşündü.

Jaksıbay evdeydi. Bir karısından boşanıp yeni kız arkdaşını bulamadığı süreyi yaşıyordu. Yıpranmış ve ahlakça düşmüş Arman’ın evine gelmesine çok sevinmedi. Bundan başka ev sahibi, bu ayyaşın cebinde para olmadığını hemen çaktı. Bu yüzden Jaksıbay’ın ilk isteği Arman’dan ne yapıp yapıp kurtulmaktı. Fakat ona hemen “Git!” diyemezsin ki. Nasıl olsa ortak bir şeyi vardı. Jaksıbay, çayı kaynatıp Arman’ın kadehine dünkü içki aleminden sonra kalan biraz votkayı döktü.

Arman, bütün bunları minnetarlıkla kabul etti. Vücuduna hoş sıcaklık yayıldı, keyfi iyileşti. Arkadaşına başına neler olduğunu anlatmak isteği vardı. Sonunda utanarak:

-          Biraz bakınıp iş bulana kadar sende kalmam için izin verir misin?

Jaksıbay:

-          Kal, diye istemeden cevap verdi, Ancak... anlaşalım. Yaklaşık gün aşırı akşam saatlerinde gelme. İstediği yerde gez, ama eve girmeyin. Kabul müsün? Arman:

-          Tamam, diye usalca neden onu böyle tarife göre kovduğunu anlayarak başını salladı.

-          Bugün de kaybolacaksın.

-          Tamam.

Gündüz Jaksıbay evde olmuyor. Koşuşup uğraşıyor. Durmadan kültür sarayları ve kulüpler için bir senaryoları yazıyor, dans takımları için libretto v.s. yapıyor. Biraz para kazndıysa da bir tanıdığı kızı bulup restorana götürüyor.

Arman, üç gün kadar Jaksıbay’ın evinden çıkmadı. İlk görüşmelerinde anlaşılan o saatler dışında. İçmemeye çalışıyordu, bir de Jaksıbay bu konuda onunla çok cömert değildi. Sonunda nereye iş için gitmeyi düşünmeye başladı.

Bir gün o anlaşılan akşam saatlerinde sokaklarda gezerken Arman, yüz yüze ... Ahmetkalı’ya rasladı.Yanından geçecekti, ama yaşlı işçi onu tanıdı. Usta sevinerek:

-          Değerli arkadaşım! Sen misin bu, Armanjan?, diyordu.

“Armanjan!” delikanlının yüreğinde yankılandı ve yüreği sızlamaya başladı. Annesi her zaman ona öyle diyordu. Armanjan... Şimdi ise Ahmetkalı’nın söylediği bu sıcak okşayıcı sesleniş geçmişi diriltti. Gözleri doldu. Yaşlı işçiye bakmaktan bile utandı ve tesellisiz ıstırapla dolu sesle:

-          Evet, Ahmetkalı ağa, bu ben.

-          Sağymış demek! Neredesin, ne yapıyorsun? Çocukların, eşin nasıl? Hepsi sağ mı? Usta ona sual yağdırdı.

Arman, gözlerini yere indirerek susuyordu. Ahmetkalı:

-          Neden susuyorsun böyle? Diye endişelenmeye başladı.

Ay, bulutların yarıklarından çıkıp etrafı aydınlattı. Ahmetkalı ellerini çırptı:

-          Zayıflığına bir bak. Sana ne oldu?

Arman, kendini zorlayarak:

-          Kader beni cezalandırdı, diye ustaya bakamaya cesaret etmedencevap veriyordu.

-          Kardeşim, başına bir şeyin geldiğini görüyorum. Seni tanımak bile zor. Söyle, ne oldu?

Sakin sokakta yavaş yavaş yürüyorlardı. Arman da yaşlı ustaya her şey anlattı.

-          İşte neye uzattım, diye itirafını bitirdi.

Ahmetkalı:

-          Aşk olsun, diye şaşkınlık içinde söyledi. Sonra kaşlarını çatıp uzun uzun susuyordu, Burada tavsiye edecek şeyi hemen bulamayacaksın. Seni azarlayamıyorum, acıyorum sana, senden bir gölgesi kalmış. Azarlamadan da yapamıyorum, yüreğim alçaklığına dayanmıyor... Burada istersen azarla, istersen lanetle, kendin aklını başına toplamazsan – Ahmetkalı yine sustu – Sana hayatında ne kadar çok verildiğini anlamadın demek. Onun değerini bilmedin. Yeteneklerin var... Hayatta yerini alabilirdin. Her insan yerini almalıdır. Okumuş veya işçisin bu fark etmez. İşini bilirsen, bununla gurur duyabilirsin. Geçen defa ne kadar fevkalade heykeli yapmıştın! İfade gücü ne kadar büyük! Kendi işini bulduğuna karar verdim. Delikanlıdan gerçek uzman olacağını düşünüyordum. Ya sen... – Ahmetkalı, üzülerek elini salladı ve yüzünü çevirdi – Sonra, diye devam ediyordu, bu korkunç bir şey! Kendi delice hevesi için karısını bıraktın. Bir de kimin için? Bir boyanmış kukla, papağan için mi? Aşk mı diyorsun? O zaman Jannat’la nasıl evlendin, aşksız mı? Gerçektense aşksın neden evlendin o zaman? Hayır, arkadaşım, aile, horozun kuyruğu değil, istediği yana döndüremezsin. Demek ki ne o, ne bu defa gerçek aşkın vardı. Sonra, diye Arman’a sert bir bakışla baktı, çocuklarını nasıl bırakabildin? Kazaklar, çocuklar yüreğinin parçasıdır diyorlar. Onları iç rahatlığıyla nasıl bıraktın?

Arman susuyordu, ama Ahmetkalı’nın her sözü isabet alıyordu ve delikanlı utançtan yanıyordu. “”Bu iyi kalpli adam her şey doğru söylüyor. Çocuklarımı düşündüm mü? Onlara hiç bir oyuncak almadım, kucağıma hiö bir defa almadım... Öz babaları değilim, üvey babalarıyım. Zavallı annem söylediği gibi hayatımdayken kendi çocuklarımı öksüz bıraktım”.

-          Her şeye yeniden başla. Çalışmaya git, ailene dön.

-          Beni orada kim bekler ki... Jannat’ın bunu kabul edilmesi şüpheli. Ona mutluluk getirmedim.

-          Bu bir gerçek. Fakat Jannat seni seviyorsa, her şey affedecek.

Ahmetkalı biraz neşelendi bile.

-          Onun gibi güzel ve genç kadın evlenmediği için sevin. Seni haylazı seviyor olmalı.

Arman az kaldı bağırıyordu, çünkü usta azap çektiren sorusuna cevap verdi.

-          Evlenmedi mi?

Ahmetkalı, Arman’n ne kadar mutlu olduğunu anladı. Güldü:

-          Herkesin senin gibi olduğunu mu düşünüyorsun? Yanına yaklaşan her biri alıp git.

Üç gün sonra Ahmetkalı, Kırım’a sayfiye yerine gitti. Fakat bundan önce Arman’ı bir işe yerleştirsi. Adamın hayattan çok sert ders alınca artık işe daha dürüstçe davranacağından emindi. Bir de aileye döneceğinden.

Yaşlı usta, bu defa da yanıldığını bilmedi...

Önce Arman, eski işe alındığına çok sevindi. Biraz kendine gelmeye, sonra da Jannat’la barışma yollarını bulmaya karar verdi. Delikanlı, yaptığı plana ısrarla uyuyup içmemeye çalışıyordu. Fakat yarım ay sonra ilk maaşından sonra Jaksıbay kiracısına:

-          Bugün akşam kurslara Kültür sarayının bir kadın elemanı geliyor. Yurtta yaşamak istemiyor. Bunun için kendine başka daireyi bul.

Yapacak şeyi yoktu. Arman giyinip sokağa çıktı. Karşısında yine aynı soru durdu. Nereye gidecekti? Belki de Jannat’a mı gitmeliydi? Hayır, ona ne diyecek? Dímdızlak geldi. Her şey rahat rahat düşünebilmek için önce restorana uğrayıp akşam yemeği yemeye karar verdi.

Keyfi çok kötü. Kendine biraz can vermek için önce bira, sonra... votka ısmarladı.

Orada ne kadar oturduğunu hatırlamıyor. Restoran kapatıldığı zaman bekçi Arman’ı sokağa götürdü. Sarhoş ayaklarını zar zor hareket ettiriyordu.

Gece vardiyasından sonra eve dönen Jannat ona rasladı.

Jannat, Arman’ın Bibi’yle bir yere gittiğini anladığı zaman dertten az kaldı ölüyordu. Daha çok zayıfladı. Zayıflamaz mı, kocası kaçtı, çok sevdiği kaynanası öldü, kaynpederi eve genç karıyı getirdi ve gitmesini teklif etti.

Ne yapacaktı... Fakat kime gidip akıl danışacaktı? Daha dün Jannat, ihtiyaç ve kaygı bilmedi, bugün ise omuzlarına binlerce tasa düştü. Karanlıktaki bir yolcu gibi önce çıkış yolunu bulmayarak şaşırıp kaldı.

Fakat hayat, bazı anlarda insandan bütün güçlerini germesini ister.Akıl ve iradesi, önce Jannat’a imkansız geleni kolayca kontrol altına aldı. Bir de çocuklar uzun uzun kahırlanmasına izin vermiyordu. Onlar her zaman gibi sadece kaygı değil mutlulukları da getiriyordu beraberinde.

Bir gün kız arkadaşı onu Kültür Sarayına davet etti. Fazla bileti var diye söyledi. Jannat vazgeçecekti, ama dayanamayıp kararını değiştirdi. Çocuklarını bir akşam için komşuya götürüp gitti. En çok sevdiği kolye ile süslenen siyah elbisesi soluk yüzünü belirtiyordu.

Yerli amatör sanatçıların yaptığı “Kozı-Korpeş ve Bayanslu” dranının birinci perdesinden sonra Jannat, arkadaşıyla beraber fuayeye çıktı. Arkadaşı:

-          Büfeye girelim mi? diye teklif etti, Çocuklarıma bir şey almak istiyorum. Sen de çocuklarına... Kadınlar büfeye doğruldu.

Jannat:

-          Doğru, onlar biz gelmeden uyuyamaz, diye razı oldu, ama birden durulayıp sustu, sanki bir yerde durup kaldı.

Karşısından uzun boylu, endamlı bir genç adam geliyordu. O Daniel’di. Yere bakarak bir şey düşünüyordu. Jannat, kendisi için beklenmedik bir sırada:

-          Daneş! Diye bağırdı.

Daniel, başını kaldırdı, yüzüne harlı sıcaklık vurdu.

-          Jannat! Kapıldığı heyecandan boğuyormuş gibiydi.

Seferdeki konuşmalarından sonra birinci buluşmalarıydı. Daniel:

-          Acısını paylaşıyorum, diye başladı, ama birdenbire hatırladı: “Kocasından boşandığına acıdığımı düşünürse...” ve eklemeye acele etti: - Akgul-apay çok istisnai bir insandı. O zaman gelmek çok istedim, ama cesaret edemedim. Jannat üzülerek:

-           Bunun için çok mu cesaret lazım.., dedi, Ne zamandan beri şehrimizdesin?

-          Üç gün önce geldim...

Jannat, Daniel’le başka neyi konuşacağını bilmedi. Söylemek istediğini söyleyemiyordu. En çok öğrenmek istediği şey onun evlenip evlenmemesidir. Bu eski Jannat olsaydı, mutlaka bunu sorardı. Fakat bu başka, eski Jannat değildi.

-          Ne zaman ayrılıyorsun? Diye sırf başka sözleri bulmadığı için sordu.

-          Burada bir zaman için kalacağım. İlk kitabım çıkarıldı, Saklar hakkında. Onu babama getirdim. İkinci kitabım için malzeme topluyorum, o da sizin memleketinizde.

-          Kitabın mı çıkarıldı? Tebrik ederim! Bana onu hediye edebilir misin? Lütfen!

-          Tabi ki hediye ederim.

-          Ne zaman?

-          Uygunsan, evine getirebilirim.

-          Evet, evet, yarın öğleden sonra evde olacağım. Adresimi yaz.

Daniel, biraz mahcup oldu:

-          Adresini biliyorum.

Dünyada onun için onun Jannat’tan başka daha değerli insan olmadığını nereden bilebilirdi? Geçen sene babasıyla seferde olduğu zaman, Arman’ın karısıyla daire aldığını duydu. Daniel, o zaman Jannat’ı en azından uzaktan görmeyi umup ortak arkadaşlarından adresini aldı. İki saat kadar evini dolanıyordu, ama Jannat dışarıda görünmedi. Daireye giremedi.

Jannat, aynı üzgün üzgün:

-          Adresimi biliyorsan, gel. Bekleyeceğim. Vedalaşıp ayrıldı. Konuşmanın tanığı olan kız arkadaşı:

-          Bu kim? Diye sordu.

-          Bir adam... Bir zamanlar bana aşıktı.

-          Bir zamanlar mı? Şimdi de seni seviyor! Farkettim, seni görünce bembeyaz kesildi. Konuşruken de ya beyaz, ya kırmızı kesiliyordu zavallıcık.

Ertesi gün anlaşılmış zaman Daniel, vaadettiği kitabı getirdi. Fakat... tam o sırada Jannat’ta dün onunla Kültür sarayında olan kadın oturuyordu. Bu yğzden istediklerini konuşamadılar. Yalnız babasına sefere çıkacağını ve orada ay kadar geçireceğini bildirdi. Dönünce yine ona uğaraşacak. Jannat, o zamana kadar mutlaka romanını okuyacağına söz verdi.

Daniel, ayrılır ayrılmaz kitaba oturdu. Yazdıklarından bu adamın ne hakkında düşündüğünü, ne hayal ettiğini ve bu hayatta en çok ne hakkında endişelendiğini öğrenmek istedi. Okudukça okudukların hayalgücünü kaptırıyordu.

Yazar gençliğin en aydın duygusu olan aşkın terziline acı duyar. Jannat önünde kitabının sayfalarından çıkan geçmiş hakkında anlatımı bugüne bağlayan ana lirik kahramanın hayali duruyordu. Ona göre bu kahramanın yazar kendisiydi. Şimdi Jannat’a romanın sayfalarından ona söylediği her söz içinden sıcak tepkisi buluyordu. Yazar, onu kendine çekiyormuş gibi, düşünceleri ve kaygılarının arkasından götürüyormuş gibiydi onu.

Bir ay sonra Daniel, seferden döndü. Yoldan otelde dinlenip ertesi gün Jannat’a acele etti.

-          Nasıl, beğendin mi kitabımı?

-          Beğenmez olur? Tabi ki... Öyle sadece romanlarda değil, hayatta da... olur.

Kendisine yeniden Daniel’i açtı. Utnagaç sevinç duygusu ve aynı zamanda acıyı yaşıyordu. Jannat bir defa hafifliği için sert ders aldı ve artık makullük ve sakinlik üstün tutuyordu. Arman’dan resmi olarak boşanmaya cesaret edemiyordu. Onu ne kadar incitip acıtırsa olsun çocuklarına başka babayı bulamaz. O var, yaşıyor... Zavallı kadın Daniel’e uyanan duygusunu serbest bırakmıyordu. Yüreği şimdiye kadar kesinlikle: “Arman öldü benim için!” söylemediyse ne yapabilirdi?

İşte Jannat, iki ateş arasında bulunuyormuş gibi gece sarhoş kocasına raslandı. Bu her şeyi çözdü. Jannat, Arman’a acıdı... Ona şimdi yardım edemezse mahvolacağını biliyordu. Kaynanasının emrini hatırladı: “Jannat, lütfen, Arman’ı nezaretsiz bırakma. Onun zayıf karakterini bilirsiniz, sensiz ölecek...”

Jannat’ın kalbi acıdan az kaldı parçalanıyordu. Bunun gibi acı acı hiç bir zaman ağlamamış gibiydi. Arman, başını eğip oturuyordu.

-          Affet, diye yavaş sesle söyledi ve yüzünü çevirdi. Jannat, hiç konuşmayarak yatak komodininden mendili alıp kocasının gözlerindeki yaşları sildi.

-          İşe gitmem lazım, ama çay yapmak için zamanım var.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

“Kader insanla oynuyo...” Kuntuar, bu sözleri çok defa duydu. Onların doğru olup olmadığını düşünmüyordu. Fakat bazen bir insanın hemen hemen çocuklupundan beri büyük ve ünlü olmayı hayal ettiğini gördü. Bunun için hem yetenekleri hem de sebatı var gibiydi. Fakat bir bak, istediğini bir türlü olamıyor. Memur merdiceninin belli aşamasına gelip daha yukarı çıkamıyor. Daha çok büyüse, ama bu aşamada zar zor tutuyor. Farklı iddialardan uzak olan diğeri ise var gücüyle hep çalışıyor. Bir baktın, kader onu çalışkanlığı ve alçakgönüllüğü için ödüllendirdi. Onun yetenekleri daha kötü değil ve sebatı daha az değil. Fakat herkesin görmediği niteliği var – dürüstlük. Bir de hayat burada dürüstçe davrandı.

Alçalgönüllü emekçi Nuralı’nın memuriyet hizmette bu kadar çıktığını kim düşünebilirdi? Daha dün kumlarad kaybolan küçük seferin müdürü, ölü çölde su ararken dört dönüyordu. Bugün Nuralı, büyük cumhuriyet dairelerininden birinin yönetmenidir! Peiljan ise hala laboratuvar yönetmenidir.

Nuralı, yeni tayini hakkındaki sevindirici haberle Kuntuar’la paylamaya acele etti. O kaygılı kaygılı:

-          Evlendin mi? diye sordu.

-          Şimdilik, hayır, diye cevap verdi, Var bir güzel, Alma-Ata’da okuyor, tıp üniversitesinde. Artık yanında olacağım, teklif yapmak istiyorum. Fakat olumlu cevabından emin değilim.

Kuntuar, daha bir şey sormadı. Neden? İyi ki genç arkadaşı ona akıl danışmak istedi. Kuntuar, düşüncelerini içinden paylaşıyordu.

Yaşlı arkeologun aklına Arman’ın feci akıbeti geldi. “Kayraktı’ya gelir gelmez onlara uğrayacağım. İşleri çok kötüymüş”.

Arman’ın Bibi’den buraya Kayraktı’ya döneli, yaşlı işçi Ahmetkalı ona ilk yardım elini uzatalı çok zaman oldu. Arman neski fabrikaya taş kesici olarak kabul edildi. Fakat eskisi gibi her şeyi isteksizce mekanik yapıyordu.

İyi kalpli Ahmetkalı, bunun Arman’ın zor kaderi yüzünden olduğunu düşünüyordu. Emeğin ona yardım edip onu değiştireceğini umuyordu. Emek ondan daha kötülerini kaldırıyordu. Fakat Arman’ın işine karşı kayıtsızlığı Ahmetkalı’yı korkutuyordu.

Bu delikanlıdan ne istiyormuş? Ne kardeşi, ne babasıydı. Başkası çoktan çekilirdi, istediğin gibi yaşa, kendin bu hayatı kurdun! Fakat yaşlı usta Ahmetkalı bunu yapamıyordu.

Gençlik günlerinde çok zorluk çekti. Şimdi ise delikanlılardan biri hayatta yanıldıysa hemen yardımına koşar. Ahmetkalı, gaf yapanı destekleyip ayaklarına kalkana kadar yönlendirir. Arman’la ilgili durum aynıydı. Belki de bunun sebebi delikanlının dış alımlığı, nezaketi, açık yürekliliği, kanağanlığındaydı. Ahmetkalı, görüp kalbiyle anlıyordu; Arman’a yardım edilebilir. Bir gün:

-          Sana bakıp bu işten hoşlanmadığını görüyorum. Başka bir yere, baika işe gitsen?

-          Bilmem...

-          Kim bilir ki? Büyüksün. Sana öğrenimde yardım etmeme söz verdim. Hazırlan. Bir heykelciyle konuştum, seninle görüşmek istiyor.

Arman, kalbinin daha çık atmaya başladığını hissetti. Evet, Ahmetkalı’nın kararına sevindi.

Ertesi gün usta taksi çağırıp, tanıdığı heykelciyi beraberine alıp mezarlığa götürdü. Orada Arman’ın yaptığı heykeli gösterdi. Heykelci:

-          Ne diyelim, dedi, Çalışanın usta olmadığı belli. Delikanlının okuması lazım. Ancak ailesi olan adam için zor olabilir, okul bursu büyük değil. Kendime öğrenci alsam, ama... kadroya göre yapamayız bunu. Yardımcım olsun zar zor elde edebildim.

Ahmetkalı karşısında yeni ödev çıktı. Arman için savaşmaya devam edeceğine karar verdi.

Bunun kolay olduğu söylenemez, ama usta istediğini elde edebildi. Çok geçmeden Arman’ın işe alındığına izin verildi. Ahmetkalı, kendisi onu heykelciye atölyeye getirdi.

-          Önceden bir Kazak, oğlunu eğitim için verirken mollaya: “Et senin, kemikler benim, ona okumayı öğretsen yeter” diyordu. Ben de hemen hemen aynısını istiyorum: “Ona acımayın, elleri yorulduysa, çalışsın, kafası yorulursa düşündün. Yeter ki usta olsun”.

Ahmetkalı, artık Arman’a seslenip hemen hemen tören havası içindeki nasihatlarına devam etti.

-          Tekrar söylüyorum, kaderin senin elinde. Nasıl okuyacağına bir adam olup olmayacağı bağlıdır. Yardımıma ihtiyacın olursa, evimin kapıları her zaman açık senin için.

Ahmetkalı, vedalaşıp çıktı.

Heykelci ve yeni öğrencisi o gün işe koyuldu. Çok geçmeden Arman farklı aletlerle çalışmanın özelliğini, taşta resimleri kesmenin ana metotlarını öğrendi. Taş kendisi büyük dikkatini istiyordu. Usta, Armana: “Bir taş, üstünde insanları görüntülemek için, diğer taş ise kuş ve hayvanları görüntülemek için kullanılmalıdır. Taşın özelliklerini göz önüne almak önemlidir. Kırılgan mı, sağlam mı, sıcağa ve soğuğa dayanıklı mı, izafi ağırlığı nedir, hangi iklim bölgesinde granit mi, mermer mi kullanılmalı”.

İşte böylece Arman heykelcinin çalışmasının alfabesini öğreniyordu. Gittikçe zor sanat onu daha çok kaptırıyodu. Tek başına kendi eliyle bir ödev yapmak istiyordu.  Heykelci, öğrencinin sabırsızlığını farketti. Arman:

-          Acele etme, yiğit, acele etme, diyordu, Belki de yakında sen de bizi ustalığınla sevindirirsin...

Bir gün çok önemli bir siparış üzerinde çalışırken atölyeye sakallı bir adam girdi. Soluk yüzü ince kırışıklar içindeydi. Yelken bezinden pantolonunda ve biraz eskimiz ceketinde yağlı boyadan farklı renkli lekeler vardı. Sakallı adamın başında çok eski bir bere vardı. Adam, elini dinçli dinçli kaldırarak:

-          Değerli emekçilerime selam! Dedi.

Heykelci dönüp baktı:

-          Merhabalar! İşe mı çıktın?

-          Öyle geliyor.

-          Hastanede seni oldukça uzun tuttular.

-          Bir hastalıktan kurtuldum, başka hastalığa yakalndım. Radikülit.

-          Radikülitini biliriz.

-          Usta, istediğin gibi düşünebilirsin.

Heykelci, üzülerek:

-          Kendini mahvedeceksin, sözümü anacaksın...

Bu adam Arman’ı ilgilendirdi. Şimdi o gözlerini gözlerini kıstı ve kurnazlıkla:

-          E! Hepimiz öleceğiz zamanında.

Yaşlı usta bu sözlere hiç bir şey cevap vermedi.

-          İşte tanışınız, öğrenciyi verdiler. Gerçek uzman olacağını vaadediyor, dedi.

-          A-a, anladım şimdi.., Adamın yüzü bir an için memnun oldu ve sonra yine buruşuk maskesi gibi oldu.

-          Ben ise yerime başkası alındığını düşündüm...

Heykelci güldü:

-          Bu kadar içersen, bu güne kadar yaşarsın.

O adam da güldü:

-          Seninle tartışmak yararsız. Sen müdürsün ya! Müdür ise daha iyi biliyormuş.

Usta bu defa da hiç bir şey cevap vermeden Arman’a:

-          Artık seni de tanıştırabilirim. Bu yardımcım Musa.

-          Karıştırma, kardeşim! Aziz Musa değil... ayyaş ve büyük istidadı olan adam.

Heykelci, alçıdan yaptıkları heykelden uzaklaştı ve ellerini kurutarak:

-          İşe çıktıysan, başla, eskizleri alıp modeli tamamla. Arman’ı da çalıştır. Ben ise şehir kuruluna gidiyorum.

Musa, yavaştan söyleyerek vatmanı eline alıp eskizleri dikkatle incelemeye başladı. Sonra eskizleri duvara dayayıp Arman’a:

-          Mikelanj ve Roden’in heykellerini biliyor musun? diye sordu.

-          Hayır...

-          Reprodüksiyonlarını mı görmedin bile?

Musa:

-          Hayert bir şey! Diye şaşırdı, Bu büyük eserleri görmeden usta olmayı hayal ediyormuş. Oh zavallı sanat! Büyük sırlarını hiç bilmeden yalnız isteği olan herbiri usta olmayı hayal ediyor. Bu sözüm heykelci sonra parkları ve sokakları fil ayaklı ve koyun kalçalı yenisçilerle doldurur!

Bütün bunları hırsla çabuk söylediği gibi çabuk sustu. Yine Arman’a bakıp neşeyle güldü:

-          Yok bir şey, Mikelanj ve Roden’i görmemişsin, olsun. Onların yerine karşında Musa kendisi. Onda da bir şey öğrenebilirsin. Önemli olan istidadının ve gerçek güzelliği görme yeteneğinin olmasıdır.

Musa, çok görmüş geçirmiş siyah formasını giyip kollarını sıvadıktan sonra işe koyuldu. Elleri oynamaya başladı, alçı yumuşak oldu. Arman, büyülenip:

-          Güzel! Diyordu.

Musa:

-          Ne güzel? Diye biraz anlamadı.

-          Çok güzel çalışıyorsunuz?

-          E-e, canım! Usta olmasaydım, işte kalır mıydım?

Sonraki günler Arman, Musa’nın gerçekten altın elleri olan usta, bundan başka şakacı ve gönlü zengin bir adam olduğuna kanaat getirdi. Öğrencisine:

-          Sanat sadece istidatlı insanlara bağlıdır. Fakat istidadı öğrenemezsin, onunla doğmalısın.

-          Ya sanatı?

-          Ne yapsan, içinde Tanrı kıvılcımın yoksa ne sanatçı, ne heykelci olabilirsin.

Bir defa Musa özellikle esinle çalışıyordu. Bitirdiği zaman sandalyede oturarak yüzünü çevirip öyle oturuyordu. Birden yaşlanmış çevresindeki her şey ilgisini kaybetmiş gibiydi. Sonra kendine gelip Arman’a baktı:

-          Ben kaç yaşı gösteriyorum sence?

Arman, gördüğünün etkisinde bulunarak içtenlikle cevap vermeye çalıştı:

-          Yallnız kırk yaşındasınız diye düşünüyorum.

Usta yönetmeni ve Musa bakıştılar. Musa gülerek:

-          Doğru! Dedi. Sonra da ciddi ciddi:  yirmi sekiz yaşını doldurdum, diye ekledi.

-          Şaka mı ediyorsunuz? Benden sadece bir yaş büyüksünüz!

-          Yaşlı görünüyorum, bunun farkındayım. Bu çok akıllı olduğumdan.

Şef:

-          Bir bak akıllıya, diye karıştı, Bir türlü bırakamadığın içkinin seni mahvettiğini itiraf et. Daha az içtiysen, yüz yıl yaşardın!

-          İçkinin insanı ihtiyarlattığını kim söylemiş? Bence tıp bile böyle sonucu çıkarmadı.

Heykelci, üzülerek Musa’ya baktı:

-          Bilmem, ama bence tıba başvurmalısın.

-          İçkiyi bırakırsam ölümsüz mü olurum?

-          Nedne ölümsüz, kimse dağim değil. Fakat insan insanca ölmelidir.

-          Ölü için farketmez...

Arman: “Bu doğru, diye düşündü, öldüysen nasıl öldün fark eder mi? İnsan yaşıyorsa hepsi bir olmamalıdır. Ayılmadan içmek doğru değil, ama bazen iyi keyif için içsek?”

Aynı gün heykelci, Arman’ı çağırıp:

-          Moskova’ya gidiyorum. Burada Musa kalır. Bu zaman içinde modelin elçıda dökümü benimsemeye çalış. Musa gerçekten büyük bir usta, dedi.

Musa, özgürlüğü hissedince bir hafta sonra arkasından öğrencisini çekip kendini içkiye verdi. Bu şöyle oldu.

Maaş gününde Arman, kendi başına alçıdan birinci modelini döktü. Musa, eleştirici bir biçimde işini gözden geçirip öğrencisinin omzuna dostça şaplak indirdi ve:

-          İstidadın varmış meğer! Modelin dağılmaması için içmemiz lazım, kutlamalıyız biraz! dedi. Arman teklifiye sevindi:

-          Memnuniyetle! Diye seve seve cevap verdi.

İşte bundan her şey başladı...

Artık içki içmek için görüşmeleri sıklaştı. Hemen hemen her zaman Musa’nın evinde. Burada da misafirin gecelenemesi de seyrek değildi.

İşte böyle günlerden birinde ayakları onu eve getiremediği zaman sırada uyumak için parka girdi. Burada park yolunda gezinen Daniel’i ve ... karısını gördü. Kindar kıskançlığı hissetti. “Acısını içkiyle uyutmak” için bir sebep değil miydi bu?!

...Akıl, Jannat’ın yüreğine üstün geldi. Daniel’a yeniden başlayan duygusunu yine boğdu. Kadın kendisini: “Öyle olmalı, öyle olmalı, diye inandırıyordu, Arman, çocuklarımın babası!”

Daniel’le görüşüp her şeyi dilinin döndüğü kadar anlattı. “Onu kendim eve getirdim”. Daniel bu sözlerine hayran kaldı. Öfke, acıma ve hayranlık gibi duygular Jannat’a kapılıdığı bir duygu içinde karıştı. İleride parlayan umut ateşi yine söndü.

Evde ise Jannat kıcasına diyordu:

-          Benim için ev ve ailem ne kadar değerli olursa olsun beraber olamayız, eğer...

-          Yemin ederim, Jannat, bu bir daha tekrarlanmaz!

-          Aksi halde, kabahatini bil.

Bütün yüreğiyle ona inanmak istedi. Kendini elinde tutup Daniel’i düşünmemeye çelışıyordu. Sabahtan beri akşama kadar ev işleriyle uğraşıyordu. Arman heykel atölyesinde çalışıyordu ve Jannat, her şeyin zamanla yoluna gireceğini, her şeyi düzeltebileceğini umuyordu.

Fakat çok geçmeden Arman, eve sarhoş geldi. Gözleri yaşlı Jannat ona baktı:

-          Yarın de öyleyse... evin kapısı senin için kapalı our... Bunu bilmelisin.

Fakat bu yarın değil, iki gün sonra oldu. “Ne yapayım, söz verdiğim gibi eve sokturmayayım mı... ama... Komşular görmüş olabilir...” diye yanıyordu Jannat, “Uyusun, sabah gerektiği gibi konuşalım!”

Oldukça erken uyandı ve kocasının uyuduğu sofaya çıktı. Fakat orada Arman yoktu artık. Ya utanç, ya da içmek isteği onu şafak sökerken evden kovmuş.

Artık Arman, ya üç-dört gün için kaybolur, ya da haftalarca gelmezdi. Jannat, onun hiç bir zaman durmayacağını, hiç bir zaman adam olmayacağını düşünmeye başladı. “Boşanmadan başka çarem gerçekten mi yok? Fakat insanlar ne diyecek? Ona nasıl yardım edeyim? Nasıl? Belki müdürüne mi gideyim? Fakat oraya ne yüzle oraya geleyim? Belki de o kendisi bunun gibi işçiden nasıla kurtulacağını bilmiyor. Şikayetime sarılır... Düpedüz Arman’ı atölyeden atar. Başka yerde kendisi de çalışamaz... Onu nasıl kurtarabilirim?”

Bir gün sırası gelen haftalık evde olmamadan sonra Arman eve geldi. Sabah kimseyle konuşmadan çay içiyordu. Jannat:

-          Önünde ne var... bir tek yıkım.., dedi.

-          Biliyorum...

-          Yoksa çocuklarına acımıyor musun? İnsanlar bu kahrolası votkadan bir tedavi alır ya... ilaçlar varmış...

-          Duydum. Böyle ilaçlardan sonra... içince sonun gelir...

Jannat, dayanamadı:

-          Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir!

Arman, gerçekten de tedaviyi görmeye karar verdi. Fakat bu işle acele etmek istemedi. Hep uzatıyordu, ya bir belgenin işlemi yapmamış ve onsuz kabul edilemezmiş, ya da hastanede boş yer olmamış. Hastaneye yatmak zamanı geldiğinde yine sarhoş olup evde ise: “Bu son defa” diyordu.

Yine ilk bahar geldi. Yine dünyaya okşayıcı ışınlar yayılıyordu. Güneş hayat verici ışığını cömertçe hediye veriyordu. Yine alçak tepelerde kar erimiş yerler, ngin yerlerde çınlayan dereler... İlk kardelenler... Yerinde durmaz koşuşan ilk sığırcıklar...

Jannat, bu mevsimi çok seviyordu. Her canlının uyanma ve yenileme zamanıdır. Yaşamak, çalışmak sevmek istiyordu... Mutlu olmak istiyordu.

İşte böyle huzursuz zamanda ilk baharda Daniel, üzerinde çalıştığı kitabı için yeni malzemeleri toplamak için yine Kayraktı’ya geldi. Hayır, bu defa Jannat’la görüşmeyi aramıyordu. O kendisi raslantı sonucu Daniel’i sokakta gördü. İlk anda ise tanıyamadı. O sporla mı uğraşmaya başladı? Yoksa Daniel’in bu kadar değişmesinin sebebi ilk romanı çıkarıldıktan sonra ün ve saygının, ona kendine güvenini mi getirmekte mıydı? Erkekleşti ve daha endamlı ve çekici görünüyordu. Hatta yürüyüşü farklıydı. Daha kendinden emindi.

O günden beri Jannat, kendisine insiyaki olarak aramasını beklemeye başladı. Evden çıkmamaya çalışıyordu. Fakat aramadı. “Tabi ki unuttu beni. Başka kıza yüreğini verdi...” diye azap çekiyordu. “Bir şeyin değerini bilmek istiyorsan, bunu kaybetmen lazım” diyenler haklı. Jannat, ancak şimdi Daniel’in yüreğinde ve hayatında ne kadar büyük yeri aldığını anladı. Sonunda dayanamayıp kaldığı oteli aradı. Daniel, telefonu açtı:

-          Kudaybergenov, sizi dinliyor.

-          Ben, Jannat...

Bir daha bir söz bile söyleyemedi. Sesi kesildi. Telefonu kapattı, gözlerinden yaşlar dökmeye başladı.

Yaklaşık on dakika sonra telefon çaldı. Jannat telefonu açtı.

-          Jannat?

Daniel’in sesini tanıyıp göz yaşlarını zor tutuyordu.

-          Evet... benim...

-          Nasılsın? Demin beni arayan sen değil miydin?

-          Bendim...

-          Ne oldu?

Jannat, toparlayabildi ve:

-          Yok, yok bir şey, dedi, sonra biraz daha kararlı: - Uzun zaman görmemiştik, bu yüzden aramaya karar verdim, diye ekledi.

-          Ben de seni görmek isterdim. Hep aramayı istiyordum, ama yakışık olmaz diye düşündüm...

Jannat’ın yüreği atmaya başladı. Duygularını tutamadı ve sevinçle:

-          Gerçekten mi?

-          Evet!

Parkta görüşmeyi anlaştılar. Daniel, oraya daha erken geldi. Ya Jannat... Hala vicdan azabı çekiyordu: “Onunla görmem doğru mu?” Oysa ki oraya yürüyordu. Yürüyordu. Yine de: “Doğru mu, doğru değil mi?” Yine de onu demin yakan isteğinin nereye kaybolduğuna şaşırıyordu. O dondurulmuş gibiydi. Fakat... son adım atar atmaz... donakalmışlığı geçti.

-          Janım, merhaba! – Son beş senede ilk defa Jannat, ona eskisi gibi dedi ve iki elini uzattı.

Bir şey söylemeden sardı onu.

Parkta elektrik fenerleri yakıldı. Dallı budaklı meşenin altındaki banka doğruldular.

İşte tam o anda onları Arman farketti. Dargınlık ve utanç duygusuna kapıldı. Parktan farkedilmeden çıkmaya acele etti. O sırada Daniel:

-          Seni görmeyelei çok oldu, diyordu, Her şeyi başlangıçtan anlat.

Jannat, bu zor olduğu halde her şey anlattı.

Daniel, acıyla dolu anlatmasını dinleyip onu kollarından tuttu ve biraz kendine çektikten sonra heyecanlanarak:

-          Her şey anlıyorum, senin için bu çok zor... Ben ne yapabilirim? Kendin ne çıkışı görüyorsun? Diye sordu.

-          Ona yardım etmem gerek, savaşmam gerek. Bırakırsam ölür. Bir de şunu anladım ki...

Daniel, Jannat’ı göğüsüne bastırmak, okşamak istedi. Kendini tuttu.

-          Gidelim, diye teklif etti, Görüştüğümüze sevindim.

Daniel:

-          Gidelim, diye yavaş sesle razı oldu.

Jannat: “Aşkımız bunun gibi mi bitmeli? Diye düşünüyordu, Yoksa? Hayır, hayır. Daniel’e kalmak Arman’a karşı günahlı olmak demektir”.

Uyku arasında gibi Daniel’in sözlerini duydu:

-          Eskisi gibi... Seni çok seviyorum. Şimdi söyleyebileceğim en önemli şey bu.

İkisi, Arman’ın aralarında durduğunu ve ne biri, ne diğerinin yapabilecek şeyinin olduğunu kesinlikle anladı. Aşklarının yolundaki bu engeli kaldıramıyordu.

“Arman’a yardım etmek...” “Yardım etmek...” Şöyle anlaştılar; Daniel Alma-Ata’ya dönerken beraberinde Arman’ı da alır. Orada onu hastaneye yatırır.

Kendisinin annesinin ölmesinde suçlu olduğunu kabul ettikten sonra Arman’ın aklına ilk defa bu fikir geldi. Sonra Bibi onu evden attıp ne yapacağını bilmediği zaman aynı şey hakkında düşündü. Jaksıbay, onu savdığı zaman yine onu düşündü. Şimdi ise ondan bir türlü kurtulamıyordu. Musullat, ısrarı bir fikirdi.

Arman, parkta Daniel’le Jannatı görünce bu fikrinin doğru olduğuna kesinlikle kanaat getirdi. Dünyada onlardan daha mutlu kimse olmadığını düşündü. Kalbi kısıldı. Neydi bu? Belki... Arman, Jannat’ı sevdiğini anladı. Seviyor... Fakat onu, kendini korumak için gücü yoktu artık. Kimi suçlayacaktı? Onun gibi bir adam kime lazım? O zaman neden yaşıyordu?

Bir de evde ağlayarak oğlu geldi, yatağa atılıp duvara çevirdi... Jannat:

-          Ne? Ne oldu? diye ondan ayrılmıyordu.

Erkek çocuk da babasını göstererek ağlayarak:

-          O bizi herkesin önünde... herkesin önünde rezil etti! Orada dışarıda fotoğraflar... Cam altında... herkes görebiliyor!., diye bağırdı.

Bu gerçekti. Eresi sabah Arman kendi resmine bakmaya gitti. Çocuk yuvasına yakın bir yerde su birikintisinin yanında oturuyordu, yanında boş şişe vardı. Gözü bulandı. Faka vicdan azabı çok uzun çekmedi. Artık “acıdan” içiyordu.

Bir gün işe gelip birkaç gün önce işten çıkarıldığını öğrendi. Heykelci, odasına getirip ona baş başa:

-          İstidatlı delikanlısın. Sana bunu önce de söyledim. Fakat işle uğraşmak yerine bindiğin dalı kesiyorsun! Kabahti kendinde bul. Kendini toparlayarsan, yardımıma ihtiyaç duyarsan gel...

Arman donup kaldı, bunu hiç beklemedi. Evet, içiyordu, ama içinden ustanın buna boyun eğdiğinden emindi. Fakat böyle değildi. Arman, hemen hemen fısıldayarak:

-          Demek atıyorsunuz, dedi.

-          Hayır, sen kendini atıyorsun. Seni mali disiplinin bozulmasıyla kabul ettim. Herkesi inandırdım, adama yardım etmek lazım... Sana inandık, ben ise... şimdi bile iyi bir adam olabileceğine inanıyorum. İşimize ısındın. Bunu görmüyor muyum? Fakat önemli olan sana bağlı.

Arman – kaçıncı defa! – içtenlikle pişmanlık duyup kendini kınıyordu. Az kaldı ağlayarak atölyeden çıkıp sokakta ağır ağır yürüdü.

Ona ödenen para iki gün kadar yetti, ödünç kimse vermedi.

Dövülmiş köpek gibi ayaklarını sürüyerek eve geldi. Odasında kapandı ve iki gün çıkmıyor. Ne uykusu, ne rahatı var. Tek bir düşünceye kapıldı: “Nasıl yaşayayım? Neden yaşayayım?” Çaresi yorktu. Yıkılmış, yenilmiştir. Herkes ona hor bakar, ndan nefret eder.

Birden, çocukluğundan görüntüleri gördü...

Annesiyle beraber Ergazı’nın evine yeni geldiler. O zaman da bunun gibi sıcak dostça ilk bahardı. Ancak her şeyi biraz farklı alıyordu.

Tuhaf bir şey, ama bu bir günü ne kadar iyi hatırlıyor.

Piyonerlere kabul edilmişti. Uçuşan boyunbağıyla parlayan eve koşarak geldi. Annesine atılıp gururla:

-          Artık piyonerim! Diye övündü.

-          Tebrik ederim, canım!

Biraz ötede duran övey babası güldü:

-          Piyoner iyi bir şey. Büyüdüğün zaman ne olacaksın?

-          Mareşal olacağım, Rokossovskiy gibi!

Annesi tamamen duygulanmıştı, onu öpüp:

-          Bizim general ve mareşal olacaksın!

Bakın ne oldu şimdi... Alkolik! Ayyaş! Hemen hemen otuz sene yaşadı ve... Kime lazım şimdi? Hiç bir kimseye. Yüksek sesle istemeden:

Hiç bir kimseye lazım değilim! dedi.

Jannat o anda mutfağa çıktı. Daulen, annesine yardım ederek masaya kaseleri yerleştiriyordu. İki dakika geçmeden Arman’ın odasından tanımadığı kısık ses duyuldu.

Jannat’ın içinden bir şey koptu. Her şeyi anlayıp elindeki çaydanlığı düşürdü. Kaynayan suyla ayaklarını yaktığına farketmeden kocasının odasına koştu. Bayılarak kapıda düştü. Kararan gözle gördüğü son şey pencerenin yanında döşemede yatan Arman’dı.

Odaya Saken baktı ve ağlayarak geri dışarı atıldı. İşte o zaman ona Daniel rasladı. Çabuk adımlarla eve girdi. Ne olduğunu anlayınca telefona koştu. Ambülansın numarasını çevirerek:

-          Neden geç kalmışım, neden? Diye kendisini kınıyordu.

O gün Daniel babasıyla Kayraktı’ya seferden döndü. Kuntuar, Arman’ın ölümünü öğrenince zamanında gelmediği için yanıyordu. Daniel:

-          Ayyaşlık.., diyordu, Şaraba gençken düşkün oldu. İşte alkol delikanlıyı öldürdü.

Kuntuar, oğlunun sözlerine:

-          Sadece ayyaşlık değil, dedi, Ayyaşlık çok sebeplerin sonucuydu. Rahmetli Akgul ömrü boyunca üzerinde titriyordu. Kötü bir şey yaparsa onu saklamaya, iyiliklerini abartmaya çalışıyordu. Kör sevgi. Hiç bir zaman iyiliğe getiremedi. Annesi öldü ve Arman ilk güçlüklere dayanamadı. Kurtarma veya en azında hafifletmenin şarapta olduğunu düşünüyordu. Alıştığı kaygısızlık duygusu geliyordu... Trajedisi bunda işte.

-          Buraya bir gün bile önce dönseydik! Onu yanıma alırdım. Öyle karar verdik.

 

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

-          Sana konuşmak için geldim, diye Ergazı’nın karşısında büyük masanın yanındaki kapitone koltuğa oturararak söyledi Kuntuar. Ergazı, eski arkadaşını selamlamayıp kalkmadan otruyordu.

-          Neyi?

-          Her şeyi. Hayatı, benimle seni, Arman’ı...

-          Enteresan. Şimdi Arman hakkında konuşursak o dirilir mi?

Kuntuar:

-          Saçmalamana gerek yok! diye cevabı dikti, Hani onun babasıydın, övey olduğu halde. Kedi bile ona bırakmış köpek yavrusunu yalıyor bile.

Ergazı, güldü.

-          Haydi, haydi! Anlat! “Kedi” sözünü kullanman tessadüfen değildi. Bütün düşmanlarım arkamdan bana öyle diyormuş.

...Arman’ın ölümü, yaşlı arkeologu o kadar üzdü ki birkaç gece uyuyamadı. Aklında hayatını hatırlıyordu ve bunda sadece  Arman’ın suçlu olmadığı sonuca vardı... Ölümünde bazı arkadaşları suçluydu. Ve Ergazı. Oğlunun öz olup olmadığı önemli mi? Kucağında büyüdüyse demek öz oğlun. İlk önce kaderi için sen sorumlusun.

Kuntuar, Ergazı’nın ruhsuz olduğunu biliyordu. Daha Akgul’ün mezarında ona “Çocuklar için hem anne hem baba ol, onların koruyucun ol” ricasıyla ona seslenerken böyle olup olmayacağından şüpheleniyordu. Şüpheleri doğru çıktı.

Ergazı’nın Akgul’ün ölmesinden hemen sonra evlendiğini duymak ona acı verdi. Üvey babanın da Arman’ın ailesini evden çıkardığını da duydu.

Kuntuar’a gelince her yaz seferde, kışın ise Kayraktı’dan uzakta Alma-Ata’da yaşıyordu. Bunu çok istediği halde Arman’la bir türlü görüşemiyordu.

Gerç bir defa onlara uğrabildi, ama Arman bir kadınla Alma-Ata’ya gitmiş. Arkeolog, Alma-Ata’ya dönüp Arman’ı aramaya başladığı zaman, orada geri Kayraktı’ya döndüğünü söylediler!.. Arman gibileri için hayatında sert bir el gerekiyordu. Ergazı değilsi bu eli kim uzatmalıydı ona?

İşte Kuntuar, dayanamayıp eski arkadaşına baş başa konuşmak için geldi. Yaşlı arkeolog “Arkadşıma ödev ve namus hakkında hatırlatmazsam bir insan önemim ne olacak?” diye düşünüyordu.

Olmuş küçük konuşma uzun sohbetinizin başlangıcıydı...

Kuntuar:

-          Bunda şaşılacak ne var? Herkes senin huyların kedininki gibi olduğunu diyorlar, diye cevap verdi, Ancak kedinin iyi çok niteliği var.

-          Tabi ki, kedi fare yakalar! Bu mu onun iyi niteliklerinden sayıyorsun?

-          Neden sadece bunu? Kediler, kedi yavrularını sever. Onları korurken kendi hayatlarını feda etmeye hazır. Sen ise kendi oğlunun, tamamen sağ bir delikanlının öldüğünü sakin sakin izliyordun.

-          Arman, oğlum değil, bunu çok iyi biliyorsun! Diye kızmaya başladı Ergazı, Onu hiç bir zaman oğlumu saymadım, şimdi de onun ölümünden sonra saymak istemem.

-          Senin belan budur işte. Yine onu yetiştiren sendin!

-          O yetiştirilemiyordu! Arman’ı sadece mezarın düzeltebileceğini her zaman bildim!

-          Mesele bu değil diye düşünüyorum, başkalarını eğitmek için kendin terbiyeli olmalıydın. Hayatında bir defa olsun içine bak. Her senin adımın sadece sana çıkar getiriyordu. Böyle yaşamak doğru mu sence?

Ergazı, dayanamayıp Kuntuar’ın sözünü kesti.

-          Sana mı çıkar getirmeliydim? Senin yerine yaşlılığına kadar bir türlü yazamadığın tezi ben mi yazmalıyım?

-          Divanelikler yapmayı bırak. Hiç tezi yazmadım, bu sadece benim suçum. Onu hiç birinin omuzlarına yüklemem. Bazen profesör veya doktor bilimde önemli söz söylemediği, zor ekonomi problemi çözemediği olur. Fakat önemli olan bu değil. Anne ve babalık yükümlülüğü, arkadaş borcu, namusluk, vicdandan bahsediyorum... İnsan gönül yüceliği olmadan dünyada yaşayamaz. Sonunda kıskançlık.

Ergazı:

-          Sana kıskanıyormuşum, zavallı! diye kahkahayla güldü.

-          Hayır, zavallı değilim! Mutluluğum – benim işim. Gerçek işi olmayan adam gerçekten perişan bir adam.

-          Tahmin ediyorum, yine beni kastediyorsun! Sence istidadı olmayan bir adam mıyım?

-          Açık söyleyeceğim.  Önce istidatlı olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden sana saygı gösterip büyük değer veriyordum. Fakar bütün yeteneklerini kariyerin için harcadın ve böylece kendini soydun. Yalnız kendini değil, sana ümit bağlayanları da.

Ergazı, heyecandan üstü başı alı al oldu.

-          Kalbin benim için ağrımasın! Ahlak dersi olmadan yapabilirim, diye yerinden fırlayıp bağırıyordu.

-          Ergazı, sen bir gerçek unuttun. Arkadaş ağlatan gerçeği, düşman ise güldüren yalanı söyler. Seni hala arkadaşımı sayıyorum. Sana iyilik dilerim.

-          Tavsiyelerine kulak asarsam, yeniden doğmam lazım gibi geliyor!

-          Seni her zaman bağışlıyordum. Peiljan’a karalayıcı makale konusunda verdiği nasihatlarını, seferimi kapatmaya gayretlerini, beni devlet parasının harcanmasıyla suçlamanın teşebbüsünü bağışladım. Seferin sonuçları çıkarılmadan önce beni emekliye göndermeye çalıştığına da bir şey söylemedim. Fakat Arman’ın ölümünü hiç bir zaman affetmem.

O anda çalışma odasına Ergazı’nın yardımcılarından biri yüzü gülerek girdi:

-          Sizi tebrik ederim! Diye müdürüne hitap ett, Yeni öğrendim ki prezidyum akademisyene seçimlerde oy vermeye iki adayın katılmasına izin verdi; Peiljan’ı ve sizi!

-          İkimizi mi?!

-          Evet. Başka bir bölümde açık varmış. O kamu bilimlere, sonra da enstitümüze verildi. Prezidyumun onaylanması – akademisyen olmanıza çeyrek kalıyor demek! Bu yüzden tebriklerimi sunarım!

Ergazı:

-          Mutluluk budur işte! Diye bağırdı. Kuntuar gülümsüyordu. Evet, onun gibi adam için en önemli olan şey unvandır.

Ergazı, Kuntuar’a bakarak bütün görünüşüyle “Kendini nasıl hissefiyorsun, zavallı adam?” diye soruyormuş gibi, yüksek sesle ise:

-          Mutluluk çizilen amaca vermek anlamına geliyor.

-          Mutluluk muhabir üye olmakta mı sence?

-          Olur! Onu böyle biçimde de kabul ediyorum!

Kuntuar yine gülümsedi: “Kabul etmez olur musun!”

Ergazı’nın yeni sekreteri girdi. Kız, ona nezaketle hitap etti:

-          Kusura bakmayın, müdür yoldaş. Tam olarak anlamadım. Biri telefon ediyor. Karınızın uçakla gittiğini bildirdi...- Kız mahcup oldu – Kendiniz telefonu alır mısınız...

Ergazı:

-          Aklı başında mı? diye beyaz kesilerek öfkelendi. Kimin hakkında sorduğu anlaşılmıyordu. Sekreteri mı, karısı mı hakkında. Titreyen eliyle telefonu kaptı: - Profesör Ayupov!

Telefonun diğer ucundan sesi bütün çalışma odasında duyuluyordu.

-          Özür dilerim, diye kısık erkek sesi söyledi, karınız pilotlarımızdan biriyle Leningrad’a gitti. Bir daha dönmeyeceğini bildirmemi rica etti.

-          Ne zaman gitti? Kiminle?

-          Bugün sabah. Kiminle ise, bunun şimdi farkı var mı? Sadece ricasını yerine getirdim. Özür dilerim, ama daha söyleyeceğim yok. – Cihazda kısa sesler duyuldu.

Bir zaman içinde Ergazı elinde telefonla oturdu, sonra yavaş yavaş koltuktan yere kaymaya başladı. Kuntuar, sekreterine:

-          Su! Çabuk su getirin! Diye bağırdı. Kendisi ise Ergazı’ya atıldı. Fakat o başkasının yardımı olmadan kendine geldi. Zayıflamış ayaklarına kalktı, yine yerine oturdu. Yanında ise elinde bardak su soluksuz sekreter duruyordu.

Bu anda Kuntuar, eski arkadaşına içtenlikle acıdı.

Cömert Alma-Ata son baharıydı. Dereden çıkan serin rüzgar titrek kavak, akçaağaçlardan sarı, kırmızı yaprakları koparıp onları yayaların ayaklarının altına altın yumuşak halı olarak seriyordu. Demir damlı evin yanında ise yapraklar dokunmaz kaldı. Yaşlanmış bahçe rahat ve uyumlu. Etrafı sessiz, ıssızdır.

Uzun patikanın sonunda bir çift göründü. Onlar birbirini elinden tutaray yavaş yavaş evine yürüyor. Yürüyüşünde, hareketlerinde rahat güven var. Bu çift – Daniel ve Jannat. Jannat:

-          Benim için tek çarem vardı, diyordu, Arman’ı diriltemeyiz. Artık ona lazım değilim. Sen buradasın. Ergazı’nın yanında daha ne adar kalırdık. O da gitmemizi istiyordu.

-          Çok doğru yaptın! Kendim ise sizi almaya gidecektim. Ergazı nasıl? Sağlığı her zaman iyiydi. Ona ne oldu?

-          Bizi kovduktan sonra genç bir kadınla evlendi. O da az değildi, çocuğunu bırakıp Ereke’nin evinde mücevheri alıp bir pilotla gitti. İhtiyar sarsılmıştı. Öleceğinden korkuyordum. Ayağa kalkamadan başka bir haber onu kesti. Muhabir üyeye muhalif oy verip seçtirmediler.

-          Sonra ne oldu?

-          Ereke, seçimlerden geçemedikten hemen sonra Kayraktı’ya taşındı. Burada ise ona inme indi...

-          Şan şeref düşkünlüğü insanları ne yapıyor?

-          Evet, hayat onu cezalandırdı. Kendisinden başka hiç bir zaman hiç kimseyi sevmedi. Artık onun yanında bulunmak zavallı Akgul için ne kadar zor olduğunu anlıyorum.

-          Ya sonra? Bundan sonra ilişkileriniz ve hayatınız nasıldı?

-          Beni aramalarını söyledi. Ne kadar dargın olursam olsun, bu durumda insana yardım etmeden yapamıyordum. Üç ay kadar yanında oturup ona yapabildiğim kadarıyla bakıyordum. Sonra iyilişmeye, yürümeye başladı, emekli maaşı aldı. Çocuklarımın onu rahatsız ettiğini hissetim. Hiç bir zaman kopardığı gürültüye dayanmıyordu. Bize bir yere gidip dinlenmeyi teklif etti... Emekli maaşı iyidir...

-          İyi ki Alma-Ata’ya gelmeye cesaret ettin...

Jannat heyecanlanarak:

-          Gönül yüceliğin için teşekür ederim, dedi, Sana verdiğim ıstıraplar için kader beni cezalandırdı. Şimdi ise senin kölen olmaya hazırım.

Daniel güldü:

-          Ne saçma şey aklına geldi! Sensiz bu kadar azap çektim ki seve seve senin kölen olacağım! Canım beni birbirimiz için yaşayacağız. Geleceğimiz mutlaka mutlu olmalı. Ona çok zor ulaştık.

Jannat, duygulanıp:

-          Göz yaşlarım gerçekten mi bitmiş?! Diyordu.

Hiç konuşmadan daha uzun uzun dolaştılar.

-          Babam eveleceğimizi öğrenince sevinecek.

-          Böyle olacağını çok istiyorum, ama...

-          Seni bozan nedir?

-          Yalnız değilim, yanımda iki çocuğum var. Baban ise uzun yıllar içinde yalnız yaşıyordu, huzura ve sessizliğe alışmış olmalı.

Daniel, Jannat’ı ne kaygılandırdığını anlayınca ona her şey mümkün olduğu kadar telaşsızca açıklamaya çalıştı:

-          Çocukların geleceği seni endişelendirmesin. Başka babadan doğduğu için ne suçu var? Bugünden beri onlar sadece senin değil, bizim ortak çocuklarımız. Babam ise evde çocuklara sevinecek.

Jannat, yine heyecanlandı:

-          Çok sağ ol, bir tanem...

Kuntuar, oğlunun Jannat’la evleneme kararını takdir etti. Çok geçmeden düğün yapıldı. Artık Kuntuar’ın çok senedir sessizlik içinde kalan yeşil bahçeli geniş ev çocukların sesleri ve gülmeleri doluydu. Arkeolog kendisi de gençleşmiş gibiydi. Bütün günlerini yazı masasının başında geçiriyordu. Gençliğinde olduğundan bile daha çok ve daha büyük esinle çalışıyordu.

Hayatının bu aydın günleri bir defa yine gölgelenmişti. Bunun sebebi yine Peiljan’dı.

Mutluluğu, Ergazı’dan farklı olarak doğan yıldız gibiydi. Ergazı, saklanmış tek başına başarının tadını çekarmayı severdi. Peiljan ise onu her şeyde destekleyen hemfikrilerin çevresinde. Ergazı, kendi gücüne ve otoritesine inanırken bu, güçlü otorite sahiplerine dayıyordu. Onların için hiç bir şeye acımıyordu. Peiljan, kazanç düşkünü karakterini sadece kendisinden daha zyayıf olduğunu sayan insanlar karşısında belli ediyordu. Unvana göre daha yüksek olanları haksız olsun bile tutuyordu. Düşüncelerinin derin ve dahice olduğunu iddia ediyordu, onların gerçekte hiçten olmasına rağmen. Artık nüfuzlu insanlarla sık sık görüşüyordu, çünkü akademisyen ve derece verme yüksek komisyonunun üyesiydi. Peiljan, yüksek konumundan faydalanarak Kuntuar’ın tezine olumsuz yargıları yazdı. Yaşlı arkeolog bunu dün eski arkadaşlarından birinden öğrendi.

Kuntuar önce üzüldü, sonra kendini toparlayıp: “Yok bir şey... Daha çok çalışmam lazım. Masterle ne alakası var?”

Daha çok çalışmaya başladı. Müptela gibi çalışıyor ve Peiljan’ın kendisinin tarafına yalan eleştiri için üzerine şüpheyi çektiğini bilmiyordu.

Bilimler akademide Kuntuar’ın tezine hükümlerini görülünce Peiljan’ın davarnışını şiddetle kınandı. Hükmü gerçek olgulara uygun değildi.

Akademisyen Verginskiy idaresinde birkaç okumuş Kuntuar Kudaybergenov’un çalışmalarıyla ilgiki resmi mektupla Yüksek Unvan Verme Komisyonuna başvurdu.

Çok geçmeden cevap geldi. Mektup ve içindeki tekliflerin özel komisyon tarafından incelendiği bildiriliyordu. Komisyon başkanı, ona ünlü arkeologun bütün kitaplarını göndermelerini istedi.

Verginskiy, kütüphanesinde Kuntuar’ın birkaç kitabını bulamadı. Bu yüzden şimdi onun evine geldi.

Kuntuar, her zamanki gibi çalışma odasında açık pencerenin yanında oturuyordu. Ev sahibi arkadaşını görünce yerinden kalktı.

-          Değerli arkadaşım, seni buraya hangi rüzgar attı?!

Verginskiy:

-          İstep otu değilim ki beni rüzgar buraya atsın, diye işi şakaya vurdu, Bak, akademisyene seçilirken bir oyla ödeyeceksin ha!

Kuntuar, gülümseyerek:

-          Korkutma, diye durdurdu onu, Kaderimi çekip çeviren sen değilsin, bunu bilirim.

-          Hani deyim var; Tanrı isterse yirmi yaşında bile kel olabilirsin.

-          Eski bir deyim, ama bizim ortak tanıdıklarımızdan birinin gücü bir adamı kel yapmak için yetiyor. Onlardan biri sadece başımda saçları değil, çalışmalarımı bile yok etti.

-          Kim bu kadar cesur?

-          Merak etme, tabi ki sen değilsin.

-          Söyleyemiyorsun, bu benim için bir sır değil.

-          Nereden biliyorsun?

-          E-e, yalnız mücevher hemen görülmez, yalnız ucuz olan şey yüzeyde.

Verginskiy de Peiljan’ın adını söylemedi.

Eski arkadaşlar geç saate kadar oturup okul yıllarını, üniversiteyi, yaşadıklarını hatırlıyordu.

Verginskiy vedalaşırken Kuntuar’dan birkaç kitabını hediye etmesini rica etti. Kitapların adlarını söyledi.

-          Sende kalmış olmalı. Birer nüsha verir misin?

Kuntuar, sırasıyla:

-          Ne yapacaksın onları? Neden lazım sana? Diye soruyordu.

-          Bir şey bakmam lazım.

Daha bir sene geçti, doğrusu geçiverdi. Fakat sadece zamanın hızıyla ayrılmıyordu. Önemli olan – yapılanın sonuçları.

Bu önemli yıl daha dün tam merkezinde Kayraktı arkeolojik seferinin çalıştığı kayrak kumlar sınırsız denizin sularıyla kaplandı. Bugün burada beyaz çatlayan dalgaların tepelerini kesen kayık ve motorlar geçiyor. Üzerinde ise deniz martıları uçuşuyor...

Kıyıda Sırderya hidrolik santralin işletmeye açılmasına gelen mmisafirler duruyor. Santral barajdan denize düşen sulardan beslenecekti. Misafirler arasında akademisyen Verginskiy. Yanında Amirbek. Biraz ötede Jarkın. O hidrolik santral müdürü atanmıştır. Burada da dünkü hidrogeolog seferinin yönetmeni, bugün ise Alma-Ata’da büyük dairenin müdürü Nuralı ve başka çok uzman var.

Kuntuar da buraya geldi. O artık tarih doktoru, bu seneki seçimlerde akademisyen seçilmiştir. Yanında Mihaylov, Daniel, Ergazı, demin üniversiteyi bitiren ve buraya iş için gelen genç doktor Kunijman. Ergazı bir yıldır emekli. Kuntuar mahsus onu buraya getirdi. Bunun için bir sebebi vardi...

Kuntuar, arkadaşına ne kadar küskün olursa olsun, Kayraktı’ya gelince ona uğrayıp sağlığını sormaya karar verdi. “Arkadaşlık mı, düşmanlık mı her şey geçmişte. Ölüme kadar mi birbirine dargın kalalım?”

Ergazı da Kuntuar’ı gördüğüne sevindi. Sağlığı iyileşti ve giderek işe girmeye başladı; önce yazdığını gözden geçiyordu. Ergazı: “Meğer ömrü boyunca çalışmaya alışmış insan için işsiz oturmak kolay değildi, diyordu, Bazen kendimi ne yapacağımı bilmiyorum”. Onlar çay içtikten sonra Kuntuar:

-          Kayraktı’ya gelip Akgul’ü hatırlamamam günah. Mezarına çiçek götürelim. Arman da orada...

-          Bu günlerde... kendim de istedim... İyi ki geldin, beraber gidelim, diye kabul etti Ergazı, Bekle, taksi çağırayım.

Mezarlıkta Kuntuar’ı sürpriz bekliyordu. Arman’ın annesi için gri mermerden yaptığı anıt hemen ilgisini çekti.

Ergazı, da bu heykeli önce görmemiş olmalıydı. Kuntuar’a yavaş yavaş yaklaştı ve dikkatle görüntüye bakıyordu.

-          Ne kadar ona benziyor! Dediği bu kadardı.

Bilincinde uzak gençliğin günleri kalktı, Akgul’ün açık bakışı ve sevimli yüzü ve babası olamadığı ve zamanında desteklemediği bu erkek çocuk...

Mezarlıkta yavaş yavaş hemen hemen sessizce ağlıyordu. Bu silken omuzlara bakmak korkunç bir şeydi, ama Kuntuar, ona yine acıdığı halde onu durdurmadı: “Istıraplarını göz yaşlarıyla hafifletsin”. Sonra yaklaşıp omzuna dokundu:

-          Gitmemiz lazım...

Ergazı:

-          Sen git, diye cevap verdi, Ben biraz daha kalayım burada.

Fakat Kuntuar, Ergazı’yı yalnız bırakmadı. O akşam uzun uzun ve hoş konuşuyorlardı. Kuntuar, Sakların öncesi yüksek kültürün mevcut olmasıyla ilgili düşüncelerini paylaştı. Ergazı’yı beraber çalışmaya davet etti.

Bugün de arkadaşını denizin kıyısına getirdi. Burada Ergazı’nın işe dönmesi konusunda akademisyen Verginskiy’le konuşmayı umuyordu. Sebepleri inandırıcıydı. İnsan sağ ve güçlerle dolu. O sırada Verginskiy, ona hitap ederek:

-          Bir bak, bir bak güzelliğe, diyordu. Kolun geniş hareketiyle ta ufuğa kadar uzanan deniz uzaklarını gösterdi.

Fakat Kuntuar, onun bu coşkunu sonuna kadar paylaşamaktan uzaktı. Karşılık olarak üzgün üzgün gülümsedi.

-          Su yalnız iyiye değiştirdiğimiz dünkü hayatı kaplamadı. Deniz altında kıymetli anıtların, başka tanınmamış kültürün kalmadığından kim emin olabilir?..

Akademisyen, içinden gelerek gülüyordu.

-