Әдебиет - ұлттың жаны. Ұлттық сана, тағдыр, жан жүйесі - көркемөнердің басты тақырыбы. Таптық жік арқылы әдебиет жасалмайды...
Жүсіпбек Аймауытұлы

29 тамыз 2014 1971

ESENBERLİN İliyas, "Kendi Kalkanıyla Koru"

Негізгі тіл: Kendi Kalkanıyla Koru

Бастапқы авторы: Kendi Kalkanıyla Koru

Аударма авторы: not specified

Дата: 29 тамыз 2014

Roman


Çişeleyen yağmur durmadan yağıyordu. Hiç kimse, demiryolu istasyonundan çıkıp üç saate yakın gecikmeyle gelen treni beklerken ıslanmak istemiyordu. Sadece Atımay çopur gölekli boş platforma ikide birde çıkıyordu. Boş platformun kenarına topallaya topallaya yürüyüp duruyordu, koltuk değneğine dayanıp gri alacakaranlıkta gibi aralıksız yağmurda istasyondaki semafor konturunun netliğinin kaybolduğu tarafa bakıyordu. Soğuk damlalar onun zayıf, sivri elmacık kemiklerinden akarak dik yakalı ceketin sıkı yakasının altına sızıyordu. Atımay bunun farkında değildi...

Atımay geri döndükten sonra eşi hiçbir şey sormuyordu. Uzun beklemeden dolayı canını sıkan asık suratlı kocasına şöyle bir göz atarak hemen yüzünü çeviriyordu. Küçük Hasen’i göğsüne bastırarak, pembe yanaklarından, temiz yuvarlak alnından, annesine şaşkınlıkla, hatta korkuyla bakan gözlerinden şevkle öpüyordu. Alenen gösterilen bu çoşkun şefkate bakarken sadece çocuğun değil, Atımay’ın de içi daralıyordu...

Atımay ağır, karışık duyguları hissederken istasyondaki platforma geri dönüyordu.

O dört seneyi savaş cephesinde geçirmişti. Bölük komutanı görevine sahipken savaştan geri döndü. Kursunlar ve mermi parçaları ona aman vermişti. Ancak ta zaferden önce askeri hastahaneye yatırılarak sadece Eylül ayında taburcu olmuştu. Doktorlar, yaralanan ayağının zamanla kapanacağına inandırmışlardı. Atımay’ın biraz topal kalması ihtimali vardı, ancak kendi sirkte halat üzerinde dans etme niyetine değildi ki.. Doktorlar onunla vedalaşırken sadece bunu söylemişlerdi... İşte göğsünde iki sırada yerleştirilen nişanlara ve madalyalara sahipken Atımay ellerinde koltuk değneğini tutup evine geri dönmek üzere hastahaneden ayrıldı. O savaştan önce sondaj uzmanı olarak çalıştığı maden ocağına değil,  savaş cephesine ayrıldıktan sonra şehirde kalan eşine ve oğluna gitmişti. Maden ocağı bu yerden bir taş adımlık mesafedeydi.

Atımay eşini ve oğlunu görmeye gidiyordu. Ancak onlar hakkında ne biliyordu?.. Onun güzeli, onun kara gözlü Bibigayşa’sı ilk iki sene içinde düzenli olarak yazıyordu. Onun farklı zorluklar ve sıkıntılarla ilgili şikayetlerinden dolayı Atımay’ın yüreğinin hüzünle sızlamasına rağmen ondan mektupların gelmesi kesildikçe Atımay kendini tamamen fena hissetmeye başladı. Aslında arkadaşları yazmaya devam edip şundan bundan, söz arasında Bibigayşa’dan da bahsediyorlardı. Bibigayşa’nın bir büyük kurumda muhasebeci görevinde çalıştığını, genelde iyi olduğunu ve onun eşini merak etmeyebildiğini yazıyorlardı. Ayrıca anılan kurum müdürünün cephede bulunan askerin ailesini merak ettiğini  yazıyorlardı... Onlardan bazıları anılanın ismini bile bildirdmişlerdi. İsmi Alşınbek Aydungaliyev’di.

Atımay bunda yanlış bir şey olduğunu hissediyordu, gizli imalarla dolu mektuparı okuyordu, tekrar okuyordu. ‘Bu nazik müdür daha az merak etseydi daha iyi olurdu! Daha iyi olurdu! Daha iyi olurdu!’ diye düşünüyordu.

Atımay için Bibigayşa’yı unutmak en doğrusu olurdu. Ancak unutamıyordu... O cepheye gittikten 10 gün sonra Bibigayşa’nın doğurduğu ve onun istediği gibi Hasen adını koyduğu oğlunu, ilk evladını unutamıyordu...

Evi buldu, evde kaldığı odayı buldu, kapıyı vurmadan içeri girdi. Bibigayşa baktığı aynadan yüzünü çevirerek çığlık attı. Bibigayşa neden bu kadar korktu? Onu görünce mi korktu?... Yoksa elinde tuttuğu biraz gıcırtılı yeni koltuk değneğinden mi korktu?... Bibigayşa bir yere hazılanıyordu, üstüne siyah elbise giymiş, iyice yıkanmış saçları simsiyah dalgayla omuzlarına dökülmüştü. Bu uzun, gür ve bu kadar yumuşak saçlarını çok seviyordu. Saçları eski günlerde olduğu gibiydi... Gözleri de eski günlerde olduğu gibiydi... Büyük gözleri gece yarısı gibi karaydı. Şimdi gözleri, gözbebeğinde korkunun gizlediği an olduğundan daha büyük görünüyordu.

Atımay gözlerle oturabilecek yeri arayarak eşiğin sağında bulunan tabureye oturdu.

-            Meraba, Bibigayşa, - Atımay biraz susup dedi. – İşte ben geri döndüm. – Zorla gülmeye calıştı. – Aslında az kalsın ayağımı kaybediyordum. Ancak bu da hiçbir şeydir. İnsanlardan çoğu orda kalmıştı. – Şaka hantal ve ağır çıktı.

-            Evet... insanlardan çoğu... – Bibigayşa cevap verecek bir şey bulamayarak tamamen bozuldu.

Atımay uzun uzun sustu. Sonra ise Bibigayşa’ya bakmadan çatlak sesle konuşmaya başladı.

-            Ne söyleyeyim... Seni ne kadar sevdiğimi sen de biliyorsun. Sen de beni sevmiştin, önce sevmiştin... Ancak şimdi bu sözkonusu değil. Seni ve oğlumu almaya geldim. – Atımay pencereye yakın bir köşede çocuk yatağını farketti. – Nerde o?

-            Hasen yakında çocuk yuvasından gelecek...

-            A... – Sesi kesik olarak sertleşti. – İşte ikinizi almaya geldim. Razıysan toplan. Yarın birlikte maden ocağına gitmek üzere ayrılırız. Razı değilsen bana oğlumu ver...

Bibigayşa, onun için önce düşündüğü ve önce hazırladığı sözleri söylemek ne kadar zor oluğunun farkındaydı. Tehditkâr suçlamaları, yüzlemeleri ve kınamaları bekliyordu... Ancak Atımay daha bir kelime bile söylemedi. Birden ayaklarına atılmayı, hıçkıra hıçkıra ağlamayı, yüzünü çamurlu çizmelerine gömeyi, affını ağlayıp yalvararak kazanmayı istedi... Kendini zorla tuttu.

-            Yarın, Atımay, - o yavaştan söyledi, - yarın cevabını alırsın.

-            Tamam.

Bu anda kapı geniş açıldı. Komik perçemli esmer oğlan odaya aceleyle girdi.

-            Anneciğim! Anne!.. – Bir şey anlatmakta acele ederken Bibigayşa’ya doğru koşuyordu. Askeri üniformalı yabancıyı görünce aniden durdu.

-            Hasen-can bizi kimin ziyaret ettiğini biliyor musun? O senin baban, yaklaş ona.

-            Kim? – Hasen gözlerini Atımay’a şaşkın şaşkın dikti. Yaklaşık bir dakika içinde yetişkin gibi merakla ve gerginle dolu gözlerle Atımay’ın yüzüne baktı. Bundan sonra gözleri Atımay’ın göğsüne inerek gözlerini göğsündeki nişanlara ve madalyalara dikti. Hasen’in gözbebekleri oynayıp parlamaya başladı. Atımay’a doğru adım atarak elini uzattı: - Merhaba...

   Bunu saygıyla ve onurla yaptı, ‘Merhaba’ da dedi, el içini uzattı. Ancak karıştırdı, sağ el yerine sol elini uzattı. Atımay kahkaha ile güldü, içi aydınlattı, oğlunu sımsıkı sardı ve göğsüne bastırdı. Bibigayşa’nın yüreği sızladı. Gözyaşlarını gizlemek için yüzünü çevirdi.

   Çocuğun Atımay’dan çekindiği malumdu. Babasının kucaklarından kurtulmaya çalıştı. Atımay onu tutmamak için döşemeye indirdi. Ancak oğlan kaçmadı. Babası olan yabancının önünde kalarak zihnen biriyle karşılaşdığı gibi ona merakla bakıyordu.

-            Sende koltuk değneği var, Alşinbek amcada yok... – o düşünceli bir şekilde söyledi.

Atımay’ı yüzünün rengi biraz soldu.

-            Alşınbek amca senden daha uzun, - Hasen devam etti. – Siyah paltoyu giyiyor...

Ancak Hasen yaptığı keşiflerden dolayı üzülmüş görünüyordu. Bu yüzden hemen muzaffer bir şekilde bunu söyledi.

-          Sen ise ne kadar nişanlara sahipsin!!!...Kimsenin bu kadarı yoktur! Sen kahraman mısın?... Faşistlerle savaştın mı?...

Atımay güldü. Ancak ‘Alşınbek amca’ kelimesi kafasında düğümlendi.

-          Yarın aynı vakitte gelirim, - Bibigayşa’ya soğuk bir şekilde söyledi. – Karar ver, ancak sadece kendin hakkında karar ver, Hasen her halükarda benimle gidecek.

O vedalaşmadan çıktı.

Ertesi gün Bibigayşa teklifini kabul ettiğini söyledi.

Şimdi tren istasyonunda otururken treni bekliyorlardı. Eşi ve oğlu yanındaydı, onunla birlikte gidiyorlardı. Her şey istediği gibi oldu. Ancak soğuk gece sıcak göçebe çadırına, her  geçen dakikayla çadırın dibine sürüklenerek giren yılan gibi onun canı telaşa, kaçınılmaz bela önsezisine kapılıyordu.

Nihayet trene binmenin başladığı ilan edildi. Atımay ileride bavulları taşıyarak topallaya topallaya yürüyordu. Bibigayşa Hasen’i ellerinde tutarak arkasında yürüyordu. Atımay onun yüzünü görmüyordu, ancak ağladığını hissediyordu. ‘’Gözü yaşlı olarak yeni hayata başlıyoruz. Peki bundan sonra ne olacak?..’ diye düşünüyordu. ‘Burda kal! – dönerek haykırmak istiyordu. Ancak tren az kalsın kalkacaktı. Biri Atımay’a tren arabasına eşyaları götürmeye yardım etti.

Atımay eşyaları alt yataklara yerleştirerek nefes aldı. Yağmurdan ve terden ıslanan asker kaputunu çıkarttı. Bibigayşa kopartmanın girişinde duraklayıp Hasen’i ellerinde tutmaya devam ediyordu.

-          Geç, - Atımay dedi, - burası bizim yataklarımız.

-          Bir dakika… Oğlunu göğsüne bastırarak iki yanaklarından öptü. Bundan sonra Atımay’a verdi. – Onu bir dakika tut. Galiba bana biri bir şey getirmiş… - Bibigayşa sözünü bitirmeden girişe doğru koşmaya başladı.

Atımay pencerede öyle denen ‘m’ tipi arabayı gördü. İstasyon girşinin ötesinde üzerinde ‘Şehre çıkış’ yazısı olan kapının yanında duruyordu. Karşıdan Bibigayşa’ya kapı açıldı. Bibigayşa içeri atlayarak kapatıldı.

İstasyon çanı sessizce çaldı. Ona cevaben yağmur yeni şiddetle yağmaya başladı, tren arabasının camlarını kamçılayarak platforma, fıkır fıkır kaynayan su birikintilerine, öyle denen ‘m’ tipi arabanın üstüne vuruyordu.

Atımay ümidini kaybetmeyip son dakikaya kadar bekledi. Ancak tren kalkarken şangırdattı ve platformdan istemeyerek her an durdurmaya hazırmış gibi yavaş geçmeye başladı. Atımay, her an öyle denen ‘m’ tipi araba kapısının açacağına, Bibigayşa’nın çıkarak trene dosdoğru koşacağına ve tren basamağına atlayacağına hala inanıyordu... Ancak anılan ‘m’ tipi arabanın kapısı açılmayı Bibgayşa’nın dışarı çıkmaya müsaade edilmedi. Atımay, sadece Bibigayşa’nın tuttuğu beyaz mendilinin bir anda göründüğünü, trenin ardınan düştüğünü ve kaybolduğunu gördü. Araba ansızın geriye dönerek, lacivert dumanla pofurdayarak, çamuru atarak şehre doğru hızlı gitti.

Tren kaltıktan sonra pencereye bakararak ilk dakikalarda tren istasyonunun yanındaki binaların görünüp görünüp kaybolduğunu merakla izleyen Hasen Bibişayşa’nın yanında olmadığını yeni farketti.

-            Annem nerde?.. Atımay’ın dizlerinde oturarak huzursuz kurtlanmaya başladı. – Anne! Anne!.. diye haykırdı.

Atımay ‘Artık ben annen ve baban olmuşum’ – diye düşündü.

Oğlan ağlamaya başladı.

Atımay, yumuşak perçemli başını okşadı. Tırknakla pencereyi vurdu:

-            Bak, manevra lokomotifi...

Hasen daha fazla ağlamaya başlıyordu. Atımay ne yapacağını şaşırdı. Baba olmaya henüz alışmadı...

 

 

I.

 

Yesil nehri, eskiden Kazak  için hoşsun,

Gözyaşlarım gibi dalgan mavi,

Çevren açılan yeşil bozkır,

Ancak içim hep hüzünle dolu.

1

 

Ah, Yesil, Yesil... Eski zamanlarda tüm Sarıarka genelinde onun hakkında ne kadar şarkı yazılmıştı, tüm bozkır genelinde ne kadar şarkı yazılmıştı! O şarkıların sözleri acıyla, melodisi hüzünle doluydu. Halkın hayatı acıyla, kaderi hüzünle doluydu. Ancak Yesil akıyordu, yeşil çimenler arasında akıyordu, birinin tarafından unutulmuş, toprağa düşürülmüş mavi kuşak gibi güneşte duru suları parlıyordu. İnsanlar Yesil’i görünce içleri aydınlanıyordu. Sanki her şeyin geçiyormuş, her şey, acı, keder ve dert unutuyormuş gibi geliyordu burda..

Ya ilkbahar!.. Yesil nehrinde ilkbaharlar ne güzeldi!..

Toprağa oturan sağlam kürtünler henüz erimemişti, eğri sel yarıklarında bulanık sular henüz çağıldamamıştı, ancak nehrin yatık kıyılarında gergin ve sıkı saplar uç vermeye ve güneşe doğru uzanmaya başlamıştı. Bozkırdaki çayırların çiçeklemesi ve renklerle parlaması için birkaç gün yetiyordu. Güneyden göçmen kuşlar geri dönüyordu, bulutlar ötesinde sesleri çıngırdıyordu. Göllerde, özellikle Yesil nehrinde ne oluyordu?.. Tüm dünyada ne kadar varsa bütün ördekler, kazlar, ak kanatlı kuğular buraya, sınırsız açıklığa geri dönmekte acele etmişe benziyordu. Kuşlar erken gün doğuşundan geç ilkbahar gün batışına dek haykırmıştı, gürültü etmişti. Hoş ot kokusu kafayı sarhoş ediyordu, kardelen, menekşe, bunların arasından lale gibi bozkır çiçeklerinin tatlı kokuları fışkırıyordu...

Yesil nehrine ve kıyılarına ne güzel bir bahar geliyordu!...

Halihazırda zamanlar başka, ilkbaharlar başkadır. Yesil de, bu nehi der başka olmuştu. Nereye bakarsan, hangi tarafa başını çevirisen her yerde gri mavi buharla kaplanan ve toprağı yeni aktarılan kara tarlalar görünüyordu. Göllerde ve durgun sularda kuluçka makinelerinde yetiştirilen bu kadar kümes hayvanları çalkalanırken bunlar  kaynacağa ve taşacağa benziyordu. Rüzgar bozkırın üzerinden geçiyordu, hangi taraftan eserse sesin içinde durmayan aralıksız motorların homurtusu duyuluyordu...

Burda her şey bambaşka oldu... İlkbahar bile...

 

Özellikle bu sene ilkbahar bambaşka oldu.

Olması gerektiğinden fazla sıcaktı ve erkendi. Nisan ayının ortasında ekim kapmanyası başlatıldı. İki hafta sonra tarlalarda düz ekinler çıkmaya başladı. Altın Aray kasabasının yol kenarları boyunca ve sokaklarında alıç çalıları yeşilenmeye başladı, pelin filizleri hızlı bir şekilde ileri atıldı. Mayıs ayına daha çok varken akağaçlıklarda, taşkın ovasında yayılmış kesif çalıkavakta tomurcuklar genç filizlerle fışkırarak patladı.

Ekin, ağaçlar, ot, her şey çok çabuk boylanmaya başladı.

Bu hem sevinç vericiydi, hem de kuşku vericiydi. Sovkhoz’un (devlet çiftliğinin) Altın Aray kasabasına ait ham topraklar bozkırda esen sıcak kuru rüzgârdan korunmamış şeritte bulunuyordu...

 

Aksengir arsasında sürme devam ediyordu. Boğuk sesle guruldayan K-700 tipi koskocaman traktör kara okyanus boyunca gayret göstermeden pullukları arkasından sürüklemişe benziyordu. Arkasından ise koyu darbızlı toprak geniş bir şeritle sürüklüyordu.

Traktörden önce onun yolunu kesmeye çalışarak heyecelanan aygır üzerinde Sovkhoz’da çalışan genç tarım uzmanı Hasen dört dönüyordu. Aygır onu itiaat etmiyordu, ürküyordu. Traktör ise hızını ısrarla azaltmadan ileri ve ileri gidiyordu. Hasen çift çaresizliğini hissediyordu, kızılderilinin yüzüne benzer esmer, uzun ve ince yüzüne üzüntü ve öfke çarptırmıştı.

-            Kareke!.. Kareke, ne yapıyorsunuz siz! Kullaklı pullukların sürmede kullanılmamasına dair talimat verildi!

-            Umrumda değil!... Karabay, Hasen’e bakmadan kabinden haykırarak kumanda koluna eğildi.

-            Kareke! Ben size son defa....

-            Haydi çekil!.. – Karabay’ın küçük derin gözleri neşe dolu öfkeyle yanmaya başladı. – Çekil, çiğnerim yoksa!.. Sizin alt toprak işlemenizden dolayı hiç bir şey kazanmadım!... – o direksiyonu çevirdikten sonra traktör horlayan aygıra doğru sürünmeye başladı.

-            O zaman sizinle Ugryumov konuşsun!

Hasen, dudaklarını ısırarak atı kamçıladı ve kasabaya doğru gitti.

Traktör, toprağı sürerek ve keskin pulluk demirleriyle kesitlerde parlayan toprak tabakalarını döndürerek yine de aynı yöne devam etti.

 

Makineli tarım uzmanları akşam yemeğinden sonra dinleniyorlardı. Kim yorgunlukla dolu ve sıcak ateşten gevşeyen vücüdü yanan odun yığının yanında yerleştirip sigara içiyordu, kim kazağı baş altına koyup uyukluyordu. İlkbahardaki hasat vaktinde sürme ortalık ağarana kadar tüm gece içinde bitmiyordu. Yedek uzmanlar herkese yetmiyordu.

Gubanov kendi akşam yemeğini son bittirdi. Yanan odun yığınının yanında oturanlar sıkışarak ekip başı için bir yer boşalttılar. Oturarak cebinden tütük kesesini çıkarttı. Herkes, Portifiy Mihayloviç’in sigaraları tanımadığını biliyordu. O sigarayı sararak kandul otunun kuru sapından sigarayı yaktırdı. Henüz yaşlı olarak sayılmazdı, yaşlı olarak onu saymak için daha erkendi. Yani kendisi öyle zannediyordu. Hiç kimse, Gubanov’un kamburlaşmamış tombalak, sağlam sırtına bakarken onunla tartışmak bile istemedi. Ancak traktör sürücülerinden çoğu, özellikle römörklerle ilgilenen toy delikanlılar oğlu yaşındaydılar. Burda sadece açık karaktere sahip olduğundan, tercübeye ve sahip olduğundan ve işinin ehli olduğundan dolayı değil, yaşından dolayı ona saygı tamdı. O ise bunu hissediyordu, bazen hüzünle etrafındaki genç yüzlerine bakıyordu.

-            Delikanlılar, - o sarılı sigaradan nefes çıkararak dedi , - bizim Anatoliy’imiz nallarını dikmişe benziyor, değil mi?

-            Ömrüm boyunca nalları giymedim, - odun yığından az ötede branda bezinin üstünde yer bulan tüyü bozak delikanlı seslendi. – Bakınız, Ramazan yatarak soluk almıyor. Biz ise Mıkolka ile birlikte kayınvalideye krepleri yemeye gitmek için hazırlanıyoruz.

-            Krepler mı yemeye hazırlanıyorsunuz? Mıkola kendi normunu yerine getirdi mi?

-            Onun normuyla her şey yerinde... sabaha kadar bir buçuğunu bir şekilde bittirir.

-            Ha, o zaman kayınvalideye de gidebilirsiniz..

-            Bu yalan söylüyormuş! – Gubanov’un yanında oturan Mıkola kızgınlıkla hafif küfür etti. – Neden onun söylediklerini dinliyorsunuz, Portifiy Mihayloviç?.. Ne bir kayınvalide!.. Toprak nemliliği kaybetmeden sürmek lazım onu. Bu da sadece krepleri ve kayınvalideyi düşünüyor.

-            Bu doğrudur. – Gubanov, coşan delikanlının dizini pat pat vurdu. – İlkbahar gününün tüm seneyi besleyeceği denir. Bizim ham topraklarımızda ilkbahar gecesi de...

-            Toprak iyidir, - yanan odun yığınına öksüleri toplayan üçüncü traktör sürücüsü söze karıştı. – Toprağı eline aldığında o da ekmeğe sürülecek bir yağ gibi.. Ne kadar toprak var burda! Ekibimizin arkasında bulunan toprak Estonya’ya götürülseydi tüm Kolhoz’umuzu orda yerleştirirdim... İşte bunu düşünüyorum. Önce Kazaklar bu toprakla ne yapmışlardı?

Gubanov dumanı sızdı, biraz sustu.

-            Nasıl sana ne yaptıklarını anlatayım, Yuhan?.. Genelde becerebiliyorlardı. Kazaklar eskiden beri hayvan yetiştiriciliği ile uğraşıyorlar. Hayvanların istepteki açıklığa ihtiyacı vardır. Ben buralara 1954 yılında geldim. Burda sürmeye açılmamış topraklar vardı. Ot bele kadar uzanıyordu. Ordaki küçük derede Kazak aulu bulunuyordu. Hayvanların, özellikle atların hesabı yoktu.. Her sabah göldeki suvata yaklaşık beş yüz kısrak ve tay süre süre getiriliyordu... Hepsi aynı kara dona sahipti...

-            Bak bak! – biri dedi. – Şimdi nerde bunlar? Atlar ve bahsettiğiniz aul nerde? Ürkütüp kaçırılmış mıydı?

Gubanov hemen cevap vermedi.

-            Sanırım, öyledir. Ürkütüp kaçırılmıştı. Şaka mı? Ham topraklara hemen ya 10 bin, ya da 20 bin traktör getirildi! Burda toprak titriyordu ve inildiyordu, aul ne söz!..

-            Burda yaşayan Kazaklar bunu nasıl kabul etmişlerdi?

Gubanov yine bir süre sustu.

-            Er ya da geç bütün insanlar saadetin ne olduğunu anlıyorlar. Düşünürsek mesele sadece traktörlerde değildir. Ne fazla ne eksik Kazak bozkırına ikinci devrimin geldiği denebilir. Halk.... Halk hemen ham toprakların sağladığı faydayı anladı... Ancak farklı düşünenler de vardı...

-            Nasıl farklı düşünenler? Yani memnun olmayanlar da var mıydı?..

-            Memun olmayanlar da ortaya çıkmıştı... Meselenin sadece traktörlerde olmadığını söyledim... Bir sürü insan bastı... Başka dil, gelenekler, adetler...

-            Nasıl yani, Porifiy Mihayloviç... Bütün insanlar bizlerden, Sovyetlerden, öyle değil mi?.. Siz ise dilden ve geleneklerden behsediyorsunuz!.. Her şey ortak fayda için, bütün halk için yapılıyor! – aynı anda birkaç kişi seslendi.

-            Tartışıyor muyum ben?.. – Gubanov kahkaha ile güldü. – Ancak siz bunu dikkate alınız. Bu topraklarda Kazaklar yaşamışlardı, yüzyıllarca yaşamışlardı, Slavların Dnipro nehrinde yaşadıkları kadar yaşamışlardı. Yabancılarla savaşmışlardı. Kendi kanını akıtmışlardı. Öyle mi?.. Onlar için burda her şey değeri taşıyor. Burda onların dedeleri ve dede babaları gömülmüştü. Bir gün bir ihtiyarı gördüm. O da bebek gibi ağlıyordu. Onun babasının gömüldüğü mezarlığı biz traktörlerle ortdan kaldırdık. Ne yapalım?.. Orası nehir boyunca en dar bir yerdi. Köprün inşaası için daha uygun bir yer bulunmaz... Bahsettiğim aksakal köprüyü hiç düşünmedi. Bu köprüden ona ne? O mezarlığı korumak istedi... Ancak o da halkıydı.. Delikanlılar, eski bir şey ortadan kaldırmazsan yeni bir şey kuramazsın. Bir şey yıkmak daima insanın canını acıtıyor... Ham topraklar da... Önce burda atlar yetiştiriliyordu, koyun çobanlığı yapılıyordu. Şimdi işte al, toprağı sür...

-            Tüm bunlar en başta yer almıştı, bundan sonra ne olmuştu?.. Sonra nasıl olmuştu?..

-            Sonra mı?.. Neyse sonra... Her şey düzeltildi. Milyar pud!.. Siz buna ne dersiniz? Bu durumda her çağırgana gık dememekten başka bir şey kalmıyordu. Ekmek her zaman altından daha değerliydi...

-            Orası öyle, Portifiy Mihayloviç, - Yuhan düşünceli bir şekilde kabul etti. – Ancak söylendiği gibi hayat sadece ekmekten ibaret değildir. İnsan, alıştığı şeylerden zorla vazçer. Kazaklar, atlar hakkında, istepteki açıklıklar hakkında ne kadar şarkılar yazmışlardı. Birdenbire her yerde sürme, traktörler.. Traktörle gelin almaya gidemezsin... İnsanın sadece faydaya değil, insanın... nasıl söyleyeyim.. güzelliğe de ihtiyaçı var!..

-            Hem de nasıl... Buğdayla dolu tarla, sorguç otuyla dolu tarladan daha kötü görünmüyor... Burda mesele başkadır. Güzellik boşuna mahvedilemez, ancak bu da meydana gelirdi...

-            Ne meydana gelirdi, Porfiriy Mihayloviç?

-            Bu da meydana gelirdi... – Her zamanki gibi Gubanov hemen cevap vermedi. Sanki bunu anlatmak, çok da hoş olmayan geçmişin küllerini eşemek gerekip gerekmediğine ve anılan geçmişi unutmak daha kolay olup olmadığına karar vermeye çalışarak bir süre sustu... Ancak ciddi bir konuya başladı. Etrafındakiler ağzına bakıyorlardı, yaklaşıyorlardı, hiçbir şey kaçırmamaya çalışıyorlardı. Gubanov cesaret etti.

-            Buraya gelen insanların hesabı yoktu, iyi insanlar, çalışkan insanlar geldiler. Ancak onlar arasında paragözler, aylaklar ve suç işlemiş olanlar vardı. Başımıza öyle bir şey geldi ki... Bizim Kaçan’ımız var ya, o olmasaydı... Uzun yıllar boyunca böyle bir rezaletten kurtulmazdık.

-            Hangi Kaçan?.. Şişman göbekli mi, domuz yetiştirme çiftliğini yöneten mi?..

-            Ta kendisi...

-            Ona bakarken öyle bir şey hiç aklından geçirmezsin!... – biri kahkaha ile güldü.

-            Ne aklından geçirirsin, olan oldu.

Gubanov, ham toprakların işlendiği ilk yıllarda Altın Aray sSvkhoz’unda meydana gelen olayı anlattı. Bu hikâyeyi kısmen unuttu, Kaçan’ın geri kalanı belirli sebepten dolayı sakladığı nedenle kısmen tek taraflı olarak biliyordu.

Tüm kasabanın unutamadığı hikâye böyleydi.

 

Yeni kurulan domuz yetiştirme çiftliğini yöneten İgnat Froloviç Kaçan geç saate rağmen yatağa girmiyordu. Eşi tarlada çalışıyordu, o gece ekibinin kampında kaldı. İgnat Froloviç, yalnızlığın ve sessizliğin zevkini çıkararak sayıboncuğunu şakırdattıkça tahmini gelirleri ve giderleri hesaplamaya çalışıyordu.

Kapı vuruldu.

İgnat Froloviç şakırdatmayı bırakarak kulak kabarttı. Bu vakitte kim gelebilirdi?..

Kapı yine de vuruldu.

Kaçan masadan kalkarak kapıya yaklaştı. Altındaki döşeme tahtaları gıcırdıyordu. İgnat Froloviç’in boyu epey uzundu. Kendi de iyi güce sahipti.

-            Burada neler dönüyor?

-            Yabancı değiliz, kapıyı aç, korkma...

-            Yabancı değilsen ismin nedir?.. – İgnat Froloviç, nerden bileceksin diye sobanın arkasından baltayı çıkarttı.

-            Yabancı değilim, dedim ya. Kendin geçtiğimiz sonbahar davet etmiştin... Pazarda sana erkek domuz leşini satmaya yardım etmiş olanı unutmuş muydun yoksa?

-            Öyle ha! – İgnat Froloviç, şehirdeki pazarda tanıştığı kızıl saçlı, cılız yüzlü zayıf delikanlıyı hakikaten hatırladı. O zaman bu delikanlıya 25 ruble verdi, vedalaşırken ‘Bizim Sovkhoz’umuza gelsene, ham topraklarda hünnerli eller için daima bir iş bulunur’ dedi. Kendi adresini de verdi. Yani ortada bir aldatma yok. Kendi çağırdı, misafir ise geldi. Ancak gece ortasında neden geldi?

-            Gündüz de gelebilirdin.. Domuz yetiştirme çiftliliğine ya da ofise gelebilirdin. Orda işi konuşmak daha uygundur.

-            Gündüz gelmek istiyordum, ancak yetişemedim..

Kaçan eşikte duruken düşündü, el kol salladı ve kapı sövesine sıkı olarak mıhlanmış sağlam menteşeden çengeli çıkarttı.

Geçen sene tanıştığı kızıl saçlı zayıf delikanlı eve girdi. Ancak tek başına değildi. Yanında daha 4 kişi vardı. İgnat Froloviç onları ilk kere görüyordu. Hepsinin üstüne iş tulumları vardı, ellerinde doğramacıların kendi aletlerini taşıdıkları evde yapılmış sandıkları tutuyorladı.

-            Baba, baltayı yerine koy, - kızıl saçlı olan gülerek söyledi. – Senin buna hiç ihtiyacın yok, bizim de ihtiyacımız yok. Daha iyi karınlarımızı doyur ve varsa içki ver. Yolumuz uzundu, acıktık. Korkma, korkma, baba.. – Her söylediği sözle yüzü soluklaşan Kaçan’ın omuzuna şaplak indirdi. – Biz de emekçi halkız, ancak sadece devleti değil, kendimizi de düşünüyoruz. Doğramacıyız biz, parayı hemen almak için anlaşma yaparak çalışıyoruz.

O dönemde ham topraklarda çok sayıda böyle ‘ek iş yapanlar’ dolaşıyordu. Kaçan rahatlamaya başladı, ancak ‘Bu doğru söylüyorsa orda kapının arkasında sadece kendi ismini neden verdi?.. Yok, burda bir sorun var..’ diye düşündü.

Ne olursa olsun Kaçan baltayı, her an ona erişilebilecek bir şekilde sobanın yanındaki bankaya bıraktı. Mamafih kızıl saçlı olan batlayı ordan hemen aldı, oynadığı gibi elinde evirip çevirdi ve arkadaşına verdi.

-            Misafirler böyle mi karşılanır?.. kızıl saçlı olan göz kırptı. – Hadi sofrayı hazırla..

İgnat Froloviç, dışarı çıkmak niyetindeyken kapıya doğru yürüdü, ancak kızıl saçlı olan kazaen önünü kesti.

-  Başımıza fazla iş açmayalım, - gülerek söyledi. – Evde ne varsa bize yeterli olacak.

Kaçan’ın, evini ziyaret eden ‘misafir’lerin kim olduğundan artık hiçbir şüphesi kalmadı. Tartışmamaya karar verdi. Sobanın arkasından sertleşmiş lapayı içeren tencereyi çıkarttı, masanın üzerine füme sucuk, ekmek, domuz yağının büyük lokmasını servis etti, soğanı dilimledi. Yatağın altında bulunan bavuldan birkaç şişe votka çıkarttı.

Ziyaretçilerin gözleri parıldamaya başladı.

-          İşte bu karşılama bize göre, baba! – Kızıl saçlı olan memnuniyetle ellerini oğuşturdu. – Eli sıkı birinin olmadığını önce da biliyordum. Yoldan yeni gelen dostlarıma bir şeyler ikram edeceğini de biliyordum… Paran var zaten, yemeğini silip süpürmeyiz…

Kaçan, dökmemeye çalışarak bardakları votka ile doldurdu.

-          Sofraya buyurun, - İgnat Froloviç davet etti. Birinci kadeh kaldırıldıktan sonra söz arasında şunu söyledi:

-          Ne kadar az kazanıyoruz.. Sovkhoz’da yetiştirilen erkek domuzlar satılırken zengin olunur mu hiç? Öyle işte… Burada da sandıklarda para saklanan insanlar var…

İlk kadeh kaldırılırken bir yudum aldı, ikinci kadeh kaldırılırken kadehini diğerlerin kadehlerine sesli bir şekilde tokuşturarak ‘Sağlığına, Mikita!’ derken kadehini bitirmedi. 

-          Sağlığına! dedim. O zaman bana iyice yardımcı oldun. Müdürümüz getirdiğim kazanç için bana teşekkürlerini sundu…

-          Yalan söyleme, gözümüzü boylama… - dövmeye sahip koyu renk saçlı biri cevabı dikti. – Nikita’ya göre erkek domuzlarının Sovkhoz’da yetiştirilen olanlardan değildi. Galiba fuara bir şeyler getirmeyi de unutmamışsın, değil mi? …

-          Ben domuz yetiştirme çiftliğini yönetiyorum, ne söyleyeyim?... Gayri resmi olarak sattım, bundan sonra kazandığım parayı kasaya son kuruşa kadar verdim. Hem de domuz erkeği eti satılırken çok para kazanılır mı hiç? Karabay’ın durumu farklı…

Tamamen sarhoş olmuşa benziyordu.

-          Vallahi billahi doğruyu söylüyorum, son kuruşa kadar.. Karabay ise…

-          Bekle, - kızıl saçlı olan omzunu sarstı. – Ne saçmalıyorsun?... Hangi Karabay? Doğru dürüst söyle!

-          Bir traktör sürücümüz var. – Kaçan sarhoşlukla söyledi. – Ekim kampanyasında ve ürün kaldırılmasında o kadar kazandı ki. Ah vah edersin... Bütün parayı da dövme sandıkta tutar... Sandık ise odaya girerken sağ tarafta bulunur... Eşini, çocuklarını aç tutar, rubleleri biriktirir. Bende ne var?

Benim servetim bunda, lanet olası… Kaçan yine bardakları doldurdu.

Karabay’ın babasının molla olduğu söyleniyordu. Bu sebepten ya da diğer sebepten, ancak  Karabay tanıdığı Kazakları Sovkhoz’un buna neden ihtiyacı var diye domuz çiftliğine karşı koymaya ve kışkırtmaya çalışıyordu. Bundan dolayı sadece toprak kirleniyormuş… Bu sebepten dolayı adıgeçen ve Kaçan arasında bir kere az kalsın bir dövüş ortaya çıkacaktı. Şimdi ise başına düşen belayı Karabay’ın başına atmaya çalışıyordu.

-          Evi nerde?

-          Girişte yolun kenarında.. Evime doğru dönerken fark ettiniz her halde, değil mi?.. Ev sapa bir yerdedir…

-          Avluda köpek var mı?

-          Kopeği değil, kedisi var… Miyavvv…

Kaçan aniden başını masaya düşürdü ve burnu altından ıslık çıkararak horuldamaya başladı.

Dövmeye sahip koyu renk saçlı biri ilk kalktı.

-          Gidelim!

-          Buna ne yapalım? – Ziyaretçiler arasında biri sordu. – Ayrılırken bir kere döveyim mi onu?

-          Gerek yok… kızı saçlı olan söyledi. – O uyandığında iz bırakmadan kayboluruz.

‘Ziyaretçilerin’ arkasından kapı çat diye kapandı. Kaçan, tehlikeden kurtardığına henüz inanmayarak başını kaldırdı. Ancak İgnat Froloviç’in sevinci kısa sürdü. Biri onun avlundan ‘ziyaretçilerin’ çıktıklarını ve Karaby’ın evine  dosdoğru gittiklerini gördüyse ne olacak?.. Sorgu yargıcı işi derhal çakacaktır. O zaman İgnat Froloviç en iyi durumda güzel bir hüküm giyer…

İgnat Froloviç, ‘ziyaretçilerin’ onu takip edip etmediğini bilmeyerek evinden çıktı. Bahçe kapısını birden ses çıkmayacak şekilde kapatmaya çalıştı. Bundan sonra, Gubanov’un kendi ekibiyle birlikte sabah sabah tarlaya ot biçimine gideceğini bilerek Gubanov’un evine doğru kenarda köşede gidip koştu.

-            Porfiriy Mihayloviç, - uyanan ve kalkmaya hazırlanan Gubanov’a kolayca ulaştı. – Çabuk kendi ekibini uyandır... Felaket! Bana bilinmeyen insanlar geldi, votkayı talep ettiler. Karabay hakkında sordular, evini arıyorlar... Bir bela meydana gelmesin!..

-            Kim bunlar?..

-            Herkesin bıçakları var, birinin ellerinde tüfek gördüm...

-            Ne zaman ayrıldılar?

-            Yeni, yeni ayrıldılar.

Gubanov bir şey daha sormadı. Kendi ekibindeki arkadaşları toparladı. Herkesin eline ne geçtiyse bunu alarak koşa koşa Karabay’ın evine gittiler.

Karabay’ın evi sessizdi. Kapı kilitliydi. Pencereler karanlıktı. Haydutlar sarhoş kafa ile evini hemen bulamadılar. On dakika geçtikten sonra uzakta göründüler.

Gubanov, kılıçla gibi tırpanla sallayarak karşıdan gelmeye başladı. Karanlıkta çığlıklar, küfürler koptu, atış yapıldı. Kursun Porfiriy Mihayloviç’in kafasının üzerinden vızıldayarak geçti.

-            Arkadaşlar, dikkatli olunuz! – diye seslendi. – Devriye gezelim, uzaklara kaçamayacaklar. Şafak vakti geliyor...

Ancak haydutlar kaçtılar. Seslerinin ve ağır ayak patırtısının kesildiği tarafta motor gürledi, karanlıkta aniden far ışıkları parladı. Haydutların arabası vardı. Hiç kimse, gece soyguncularının Sovkhoz’a ait olan kasabadan kaçıp uzaklaştıklarını farketmeyi yetişemedi.

Sabah olay yerine bölge milis subayı geldi, olay hakkında bilgileri ilçe merkezine iletti, ilçe merkezi bölge polis müdürlüğüne bilgi verdi. Kısacası aramalar başlayana kadar haydutlar kaçtılar. Birkaç ay sonra cumhuriyet dışındaki bir yerde yakalandıklarına ilişkin söylentiler dolaşmaya başladı.

Porfiriy Mihayloviç, sözkonusu hikâyeyi hatırlayarak somurtarak söyledi:

-            Tabi, kim kendi başını haydutların kurşunun altına koymak ister? Ama başka çaremiz yoktu. Sadece Karabay’ın hayatı sözkonusu değildi. Böyle bir cinayet meydana gelseydi hepimiz rezaletten yerlere girerdik. Ruslar ham topraklarda Kazakları kesiyorlarmış diye boşboğazlık edilirdi, fısıl fısıl konuşulurdu.

-            Hangi Ruslar? ... Ne diyorsunuz, Porfiriy Mihayloviç?.. – bu ana kadar susan çok genç delikanlı Grişa hopladı. – Onlar Ruslar ise, biz Ruslarız ise her hayduttan sorumlu mu oluruz yoksa?... Çok saçma!...

-            Saçma olsa bile ancak bir salak düşündüğün gibi bu saçmalığı tutunur, kendinden bir şey ekler, bulaştırır, abartır. Bir bakarsan haydut dürüst insana değil, ulus ulusa, halk halka saldırdı. İşte böyle de oluyor, sevgili arkadaşım...

Biraz sustular.

-            Porfiriy Mihayloviç, bunda ilginç bir şey var. – biri dedi. – Haydutlar önce neden bu Kaçan’a gittiler acaba?.. Tuhafmış ama...

-            Kim bilir neden ona gittiklerini, - Gubanov seslendi. – O zaman bizden hiç biri bunu düşünmedi. Kaçan’ın zamanında haydutlar hakkında uyarı verdiğine sevindik. Biz ise bunun sayesinde bir insanın hayatını kurtardık... Karabay ise gerçekte her şeyin nasıl olduğunu hatırlasın...

Porfiriy Mihayloviç odun yığının yanında suratı asık oturan, bir söz bile söylemeyen ve burada bulunanlardan daha fazla onunla ilgisi olan konuşmaya kulak veren traktör sürücüne döndü.

Kendi üzerinde Gubanov’un bakışını hissettikten sonra konuşmaya başladı. Kimsenin beklemeyeceği kadar konuşmaya başladı.

-            Kurtadık, kurtardık... Kurtarmasaydık daha iyi olurdu! – kendini tutamayarak ince sesle haykırdı.

-            Nasıl yani, daha iyi olurdu mu? Gubanov şaşırdı. – Aklın başında değil mi, Karabay?..

-            Öyle işte! Sıkıldım! – Karabay haykırdı. Sıcak ateşin aksilerini yansıtan yüzü kıpkırmızı oldu. – Ya bir şey uydururlar, ya da başka bir şey uydururlar, alışmak mümkün değil! Herkes, müdürler, talimat verenler gözlerine doğru parmak atıyorlar... Kazancımız hakkında kim düşünüyor?..

-            Bunu bırak, - Gubanov rahat bir şekilde itiraz etti. – Kim kim, ancak Karabay kendi kazancını şikâyet edemez, Karabay hiç bir şeyi kaçırmaz...

-            Kazanırken şikâyet etmiyorduk, Porfiriy Mihayloviç, bunu biliyorsun! Şimdi ise ne?... Derin toprak işlemesine başladık, pulluklar yerine kesme makineleri kullanılıyor. Bunlardaki bağlanımları gördün mü?... Bir saat çalış, gün boyunca tamir et! Ne kazanırız böylece?..

-            Eh, Karabay, Karabay! Suyu bulandırmayı seversin! Herkes aynı kesme makinelerini kullanmıyor muymuş, herken aynı bağlanımları kullanmıyor muymuş! – Gubanov içler çekti. – Bizim ekibimiz deneme sahasına atandı, sen bunu anlayabiliyor musun? Akıllı seni, uydurdun işte. Kesme makinesi yerine pulluğu soktun. Bir de tarım uzmanıyla kapıştın!... Kazanç konusuna geçersek daha az kazanmadığımızı hem sen bilirsin, hem de ben bilirim. Normlara göre hesap et. Toprağa mal sahibi olarak yaklaşmamız gerektiğini unutmaya başladık. Akıllıca sahip gibi bunu işlemek zamanı geldi. Sen sadece hep kazançtan ve kazançtan bahsedip duruyorsun...

-            Ne bir sahip olayım diye bana öğretme, Porfiriy Mihayloviç! – Karabay kızdı. – Toprak benim, ben de burada sahibim!...

-            Ben öğretmem, bilim, yani tarım bilimi öğretir. Tarım uzmanı iyi bir insan. – Gubanov itidalle cevap verdi. – Çayır tarımını uygulanmazsak, derin toprak işlemesine geçmezsek kısa zamanda burada artık belki çalışamayız. Toprak ölür, erozyon bunu boğar, toprak mahvolur...

-            Mahvolur mu?.. Yüz sene boyunca böyle durarak neden mahvolmamış? Bin sene boyunca böyle durarak neden mahvolmamış? Biz burada yokken neden mahvolmamış? Biz geldikten sonra mahvolur mu?... Neden buraya geldik? Ham toprağı ne için sürdük? Toprak kendi sahibini biliyordu, onun ellerinde mahvolmuyordu.

Gubanov kalktı, ateşe sigara izmaritini attı. Herkes neyi söyleyeceğini, Karabaya’a ne bir cevap vereceğini bekliyordu. O da bunu hissediyordu. Porfiriy Mihayloviç Karabay’a birçok şey söyleyebilirdi, ancak o söylediklerini anlamak istemezdi...

Sessizlik iç karartıcı ve uzundu. Sadece odun yığında yanmak üzere olan kuru çarpının çatırtısının sesi ve bir gece kuşunun cıvıltısı duyuluyordu. Bozkırdan soğuk geliyordu, ancak odun yığına bir ya da iki kucak odun atmak için hiç kimse kalkmıyordu. Karabay’ın sözleri her birini bir taş gibi sıkıyordu. Herkes, arkadaş ve çalışkan, ama içine kapanık ve kapalı kutu bir insan olarak değerlendikleri bu Karabay’ın ne demek istediğini anlıyordu. İşte Karabay’ın içi açıldı!..

-            Böyle bir konuşmadan sonra traktöre binmek bile isteğim yok, - kayınvalideye krepleri yemeye gitmeyi düşünen Mıkola sessizliği kesti.

-            İşte, meseleyi görüyorsun...

-            Çıkarcı! – Ramazan kızdı.

Karabay’ın numarasını çok beğenmedi. Onun arkadaşları onun da aynı şekilde düşündüğünü zannederlerse ne olacak?..

Genelde kendini tutabilen sakin genç traktör sürücü, uygun sözleri bulmaya çalışırken laflarını şaşırıyordu.

-            Çıkarcı!... ‘Toprak, toprak…’ Toprağa ihtiyacın yok! Sadece kazanca ihtiyacın var!.. Topraktan konuşmaya başladı o… Ruble nerde daha uzunsa toprak da orda… Bir boksun!.. – Karabay’a yaklaşırken haykırdı. – Bir boksun sen, anladın mı?... Böyle bir bok için haydutların kurşunlarının altına girilir mi?... Gerek yoktu, Porfiriy Mihayloviç!

Ramazan’ı zorla sakinleştirdiler, astarı vatkalı iş ceketinin üzerine oturttular, titreyen ellerine zıvanalı sigarayı soktular.

-            Bilmem, - Gubanov, Ramazan’a odun yığından yaktırılan odun parçasını uzatırken söyledi. – Bilmem. Bugüne kadar Karabay kötü niyetli olmayan bir insana benziyordun. Öfkeye kapılarak bunu söylemiş olabilir misin?.. Ya da çoktan beri içinde bunu sakladın, sesini çıkarmadın… Ama mesele bunda değil. Karabay bunu unutma. Hepimiz aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz, hepimiz aynı toprağa sahibiz. Rusya olsa, Ukrayna olsa, Estonya olsa, Moldova olsa… Sen dürüst bir insansan her yer Sovyet Birliğinin topraklarında evin olur. Galiba böyle sözleri duydun. Toprak onu işleyene aittir. Duymuş olabilirsin, ama anlamamışsın. Anlamak zamanı geldi, Karabay…

-            Ekibimizden gitsin, o olmazsa da çalışırız! – Ramazan kızgın baktı.

-            Çalışmaya başlayalım, arkadaşlar, - Gubanov kalktı. – Yeter, konuşmalar bitti.

Gubanov’un arkasından diğerleri de kendi traktörlerine doğru gittiler.

Bozkır aydınlandı, ufukta beklenmez büyük ay çıkıyordu.

Karabay, sönen odun yığının yanında tek başına kaldı.

 

2

Ya şehirde uzun süre içinde yaşadıktan sonra böylesini ilk kez gördü, ya da sabah gerçekten güzeldi, ama Fedor İvanoviç Ugryumov işi yokken son rüyayı gören kasabanın merkez sokağından bir uçtan bir uca özel memnuniyetle geçerek tarlaya çıktı.

Sabah sabah güneşle birlikte uyanmayı seviyordu. Henüz ısınmayan tarladan dalgalar şeklinde gelen kalın rutubetli havayı beğeniyordu. Bu saatte her yerde açık ve hafif renkleri, yüksek yeşil gökyüzünü, şafağın yanardöner ışıklarında ince camla kaplanmış gibi görünen Yesil’i, gevşetilmiş toprağın üzerinde dolaşan alçak liftli pusu beğeniyordu… Hiç kimsenin ve hiçbir şeyin bozulmayacağı bu kadar huzurlu sessizliği beğeniyordu…

Bugün bu sessizlik hem tarlanın, hem de Sovkhoz kasabasının üzerindeydi. Ekim kampanyası bitmek üzereydi, insanlar ilk horozlarla artık kalkmayabilirdi. İki yanı karaağaçlarla dolu geniş sokaktan geçerek Fedor İvanoviç hiç kimseye rastlamadı. Ancak kendi alışkanlığını değiştirmediği için memnundu. Bazen şafak vaktini kaçırıyordu. Bundan sonra tüm gün boyunca önemli bir şey kaçırmış, kaybetmiş gibi kendini hissediyordu.

‘İlkbahar, - buharla tüten tarladan acele etmeden geçerken Fedor İvanoviç düşünüyordu, - ilkbahar… Sadece burada onu gerçekte hissediyorsun… Burası bizim Moskova değil.. (Genelde, kendi fark etmeden mutat olarak bunu diyordu: ‘Bizim Moskova’da’). Mevsimlik paltoyu giydiğin, şapkayı değiştirdiğin, pencereleri açtığın Moskova’da gibi değil. İşte orada ilkbahar böyledir.. Tabi orda da ilkbahar beklenir. Ancak burada gibi beklenir mi?.. Önümüzdeki sene için bütün umutlar, bütün sevinçler ve acılar, her şey ona bağlı.. Bize ne getirecek acaba?’

Çömelerek oturdu. Ellerine bir avuç toprak alarak parmaklar arasında bunu ezmeye başladı.

-            Toprak, ne olduğunu söylesene, - o gençken babasının de aynısını söylediğini hatırlayarak tekrarlıyordu. Tabi, hatırladığı anlar burada ham toprakta değil, Orlovsk bölgesinde yaşamıştı… Bu sözleri onun babası galiba kendi babasından duymuştu…- Hadi söyle..- Avuçta kara gevşek toprağa bakarken tekrarlıyordu. – Hadi toprak ne olduğunu söylesene. – Bu sözleri tekrarlamaktan zevk alıyordu.

Parti örgütü başkanı Kazıbay Tleukabakov’un büyük endamını uzaktan gördü. Kendi az kalsın attan yorgunluktan düşüyordu. Kırmızı damarlı gözleri bulanıktı ve yaşarıyordu. Tleukabakov Ugryumov’a at üzerinde yaklaşarak attan yavaş indi. Fedor İvanoviç, önünde Sovkhoz müdürünü görürken bu ana kadar dikkatle gözden geçirdiği toprağın birkaç tanesini özenle püfkürdü. Ayağa kalktı.

-            Tebrik et, Fedor İvanoviç! – Tleukabakov ona nasırlanmış elini uzattı. – Ekim kampanyasını bittirdik. Geçtiğimiz gece en uzak arsalarda son hektarlarda ekim sürecini tamamladık.

-            Tebrik ediyorum, - Ugryumov dedi -  Bu arada kendine bir baksana. Görünüşün…

-            Önemli değil, - Tleukabakov cevap verdi. – İki gün içinde hiç uymadım, görünüşüm ondan böyle… İşte şimdi güzel uyurum.

-            Traktör sürücüleri nasıl? Gubanov’u ziyaret ettin, değil mi?

-            Sabaha kadar oraya ulaştım. Onlar da yoruldular…- Tleukabakov yine el salladı ve aynı ses ile söyledi. – Önemli değil, yorgunluğu uyumakla alırlar.

-            Alırlar, - Ugryumov razı oldu. – Ne işin orda vardı? Yoksa Gubanov’a güvenmiyor musun?

-            Nasıl güvenmiyorum?.. Güveniyorum. Ama başka türlü davranmam. Başka halde insanlar müdür hakkında ne düşünecekler? Onlar uymadıkça müdür uyuyorsa…

Güneş tarlanın üstüne çıktı. Toprak nefes alıyormuş gibiydi. İçinden güneş ışınları gelen hafif perde onun üstünde sallanarak titriyordu. 

-            Bu güzelliğe bak! Ugryumov kendini tutamayarak doğuya elini uzattı. Yüzüne çarpan dik buruşukluklara göre o 50 yaşında ya da yaşı daha fazlaydı. Ancak şuan yüzünde tebessümün yayıldığında çocuk gibiydi, bir çocuktu…

Tleukabakov elini takip ederek başını da o tarafa döndü, şişmiş göz kapağı kırptı. Yüzünde hiçbir şey yansıtmadı. Tüm hayatı boyunca bozkırda yaşıyordu, o kadar güneş kalkışını ve batışını gördü ki bu tür şeyler onu etkileyemezdi artık.

-             Romantik olduğunu bilmiyordum, - Tleukabakov kuru bir şekilde hafifçe gülümsedi, - ben de bir romantiğim... ancak yeni sürülen toprağı ya da olgun başakları görünce ... ya da daha iyi lodada tohumları görünce romantik oluyorum...

Ugryumov hiçbir cevap vermedi.

Altın Aray’a dört ay önce Ocak başında geldi. Önce mandıra çiftliğini ziyaret ederek memnun kaldı. Orda her şeyi beğendi. Badana edilen duvarlı, bölme duvarlı ve temiz döşemeli inek ahırının binasını, tavlı beyaz yanlı ve şaşkın büyük gözlü danaları gördüğü aydın ısı yalıtımlı buzağılığın binasını beğendi. Yanında bir sırada aynı şekilde temizlenmiş mandıra çiftliğinin, besin işletmesinin ve tavuk çiftliğinin binaları bulunmaktaydı. Yeni parti örgütü başkanı traktör parkını, tamir evlerini ve garajı ziyarete de sevindi. Nereye baktıysa her yerde iyi bir şekilde güçlü düzenlenmiş işletmeyi hisseti. Sovkhoz’un geçen yılın üretim ve finans planı da yerindeydi. Emek masrafları, her tarla çalışmalarının ve ek çalışmaların süreleri, hey ayrı yetiştirmenin teknolojik kartları, yani her şey defterlere kaydedildi, ilgili bordolarda işaretlendi, imzalandı ve mühürlendi. Her şey hesaplandı, göz önüne alındı ve ilgili ekibin bilgisine sunuldu.

Ancak ana noktada Sovkhoz geri kaldı. Sovkhoz’a tahsis edilen 40 bin hektarlık toprağın işlenmesi çoktan beri başlatıldı. Buna rağmen seneler geçtikte gayrisafi tahıl rekoltesi ve toprak verimi azalıyordu. Bunun kendi sebepleri bulunmaktaydı. İlk önce bu doğa koşullarına bağlıydı. Skovkoz’a ait toprakların büyük kısmı bozkırdaki kuru sıcak hava bölgesindeydi. Toprak rüzgara maruz kalıyordu, rüzgâr onun en verimli kısmını alıp götürüyordu, ekimlerin üstüne kumu düşürüyordu. Kulaklı pulluklarla sürme ve erken ekim kampanyası kurak yılda ürün kaybına sebep oluyordu. Nisan ayında ekim yapılmasında acele edilen buğday Temmuz ayının kuraklığı nedeniyle yaba yulafıyla kaplanıyordu.

Ugryumov Sovkhoz’da çalışan genç tarım uzmanı ile bütün tarlaları gezdi. Bundan sonra ikisi iş odasında kapanarak günlerce oturdu. Hasen Atımtayev kendi kayıtlarının sayfalarını karıştırıyordu, hazırladığı her biri masa örtüsü boyutundaki toprak haritalarını gösteriyordu. Bu haritalarda her tarlanın ve her toprak kısmının detaylı özellikleri açıklanmıştır. Onlar uzun seçtiler, gereken arsayı bulmaya çalıştılar. Bu kolay bir iş değildi. Bir yerde nitrojen fazlalığı, başka yerde fosfor eksikliği, üçüncü yerde potasyum fazlalığı, ancak diğer maddelerin eksikliği vardı... Sonunda Aksengir arsasını seçtiler. Orda yeni tarım makinelerinin kullanımıyla ekim kampanyasının yapılmasına karar verdiler. Burada toprak bileşiminin ne iyi, ne de kötü özellikleri vardı. Sovkhoz’da yeni tarım makinelerinin kullanımı, özel pullukla yirmi santimden derin olmayacak şekilde yüzeye paralel tabaka kesilmesi öngörülüyordu. Anızlık kalıyordu. Bu da en önemliydi. Böylece toprak strüktürü bozulmuyordu, bitkisel kalıntılar rüzgardan koruyarak toprağı bağlanıyordu. Özel pullukların buharların işlenmesinde de kullanılması öngörülüyordu. Temiz buharlar kuru hava koşullarında ham topraklar için nem biriktirilmesinde ve yabani bitkiler ile mücadele edilmesinde önemli rol oynuyordu.

Böyle bir tarla için rüzgâr aşındırmasının hiçbir tehlikesi bulunmamaktaydı. Tselinograd’ın yanındaki Şortandı Tarım Enstitüsünde yapılan denemenin sonuçları da bunu ispat etti. Ancak enstitü, tarım biliminin her şartlarına göre bakımı sağlanan örneklik arsalar işin bir tarafı, sıradan bir Sovkhoz’un tarlaları işin diğer tarafıydı... Altın Aray’da benzer bir denem ilk kere yapılıyordu.

Bu kolay bir iş değildi. Bilgiler dışında risk da gerekiyordu. Ugryumov bunu iyi anlıyordu. Kendi de Altın Aray’da yeni biriydi. İlk kazıkları çakmadı, çadırları kurmadı. Söylendiği gibi hazırdan yemeye geldi. Başlattığı işin başarısına Sovkhoz’da çalışmasının devamı bağlıydı. Ancak Ugryumov kendi hayatı boyunca defalarca kendini tehlikeye attı. Kaderin ona hoş bakmamasına rağmen durgun sular onun canına yakın değildi...

Kazıbay Tleukabakov da durgun suları aramıyordu. Bozkırdaki kar fırtınasının ulumasına motor sesinin girdiği bin dokuz yüz elli dört yılında Şubat ayının tipili günlerinde savaştan önce tarım teknik okulundan yeni mezun olan 35 yaşındaki komünist ve eski asker Kazıbay öncü askeri katarla buraya gelmişti. Onun elleri şiddetli soğuktan kaskatı toprağa, inşa edilecek  ilk Sovkhoz binasının yerine ilk kazık çaktı. Bu Sovkhoz’a Kazıbay müdür olarak atandı. Bundan birkaç sene sonra güzel isimleri sevilen kasabadaki Barış sokağından, Dostluk sokağından, Kommunistiçeskaya sokağından geçerken, muhabirlerin alışılmış sorularına cevap verirken, piyonerlere hitap ederek o unutulmaz kışı anlatırken kendi de inanamıyordu. Halihazırda okulun bulunduğu yerde gerçekten mi onların araçları durdurulmuştu?... Kürekleri alarak üstündeki kısa gocuklara ve keçe çizmelere rağmen soğuğu iliklerinde hisseden kızlar ve delikanlılar römorklardan atladılar... Kardan temizlenen sahada onlara kısa bir konuşma yaptı, rüzgârdan dolayı onun sesinin duyulması için konuşmuyordu, bağırıyordu...

Bundan sonra tüm bu olaylar hakkında bu kadar yazılmıştı, bu kadar anılmıştı. O da bazen bunu gerçekte yaşadığından şüpheleniyordu?... Evet, yaşamıştı, yaşamıştı!... Soğuğu ve sıcağı göz önüne almadan, yorgunluğu ve sade insan zayıflığını kabul etmeden insanlara yol gösteriyordu, hücum ediyordu, insanların alnının teriyle çalışmalarını talep ediyordu, kendine acımıyordu ve belirtilen amaca ulaşıyordu. Hep insanlarla birlikteydi, insanlar arasındaydı, ortak acıları, sevinçleri, dertleri paylaşıyordu. İnsanlar ise ona güvenerek peşinden gidiyordu. İşte Altın Aray Sovkhozu’nun kalkınma süreci böyleydi. Bununla birlikte müdür Kazıbay Tleukabakov da yükseliyordu. Ancak zamanlar değişiyordu, yeni görevler ortaya çıkıyordu. Kazıbay, geri kalmamak için, ondan talep edilen her şeyi yerine getirmek için kafeste gibi bir sincap dönüyordu. Yem bitkileri mi?.. Yem bitkilerini getirmek için hemen yola çıkıyordu. İşletmenin kapsamlı bir biçimde yönetilmesi mi? Hemen kapsamlı bir yönetimi uygulamaya çalışıyordu. Çiftliklerde emek-yoğun üretim süreçlerini makineleştirilmesi mi? Bu konuda da başarılı oluyordu!...

Derdi kampanyalarda değildi. Her birinin kendi rasyonel özü, kendi yararlı anlamı vardı. Kazıbay her şeyi yapmayı yetişmeye çalışarak işin esasını anlamıyordu ve karşı sorunların çözülmesinde göstermelik tarafı tutuyordu. Yıllar geçtikçe daha önce coşkunla parlayan neşeli gözlere sahip yorgun gergin bakışlı, ak saçlı, yaşlı adam haline nasıl geldiğini fark etmedi. 

Zaman geçiyordu... Sovkhoz ‘Sürmek, ekmek, kaldırmak!’ gibi hızla yaşıyordu. Tarımda önce düşünülmüş, önce gelen sert tecrübelere dayanılan eylemler sisteminin uygulanması, toprağa özenle davranılması gerekiyordu.

Zamanlar değişti, Altın Aray Sovkhozu’nun değişmez müdürü Kazıbay, ham toprağın sürmesinin başlatıldığı zamanda olduğu gibi eski Kazıbay olarak kaldı. Yeni koşullarda işleri yürütmek için yeterli bilgilere mi sahipti? Bütün bu herbisitlerin, yetiştiriciliğin, eczaların, bakla ve nohut dikilmesi sürelerinin esasını ve daha kim bilir neyin esasını anlayabilecek mi?. Onun kafasında her şey karıştı. Gerçekte tek şey güzel yapıyordu. Kaleleri işgal ediyordu. Daha önce bu yeterliydi. Ancak hâlihazırda...

Kazıbay sinirlenmeye başlıyordu. Onun zayıflamış çökük yanaklı yüzünde daha sık şaşkınlık, asık memnuniyetsizlik ifadesi belirleniyordu. Tleukabakov’un direk ve açık karakteri göz göre göre değişiyordu. Zor, geçimsiz ve şüpheci olmaya başladı.

Kazıbay’ın gönlüne endişe kapılıyordu. Bu ilkbahar günlerinde onu bastırmak için uzun uzun attan çıkmıyordu. Ekipten ekibe gidiyordu, tarlalara gidiyordu, ancak içi rahatlamıyordu. Sürülen toprağın rüzgârla biraz kurutulan yüzeyine bakıyordu, toprağı avluya alıyordu, eziyordu, bir avludan diğer avluya aktarıyordu. Bu anlarda avuçta alıştığı güvenilir ve sadık toprağın değil, ilk sağanakla gökyüzüne uçmak, havayı karıştırmak, hızla uzaklaşmak, yad ellere gitmek için kuru sıcak havayı bekleyen haince küçük tozun bulunduğu ona geliyordu.

Kazıbay, Sokhoz’a ait tarlaları tehlikenin tehdit ettiğini hissediyordu... Bunda hiç yanılmıyordu...

Onlar durarak bir iki laf attılar. Parti örgütü başkanı ve müdür arasında bu sefer konuşma olmadı. Fedor İvanoviç, Tleukabakov’a bakarak onun önünde nedense kendini suçlu hissetti. Kendi çocukça atılımdan dolayı utandı. Kazıbay iki gün boyunca attan inmiyordu, bu durumda doğanın güzelliğini hayran hayran seyredilmezdi... Ayrıca Telukabakov’un bir sebepten dolayı üzgün ve öfkeli olduğunun farkındaydı. Fedor İvanoviç, birinin işlerine karışmayı sevmedi. Zaman gelince kendi anlatacaktır diye düşündü. Ancak Gubanov’un ekibinde neler meydana geldi ki?..

Telukabakov gerçekten Gubanov’un ekibinde duyduklarından dolayı öfkeli ve üzgündü. Bunu Ugryumov ile konuşmak isterdi, ancak Kazıbay mahcubiyeti ve sıkılmayı hissediyordu. Bu hisseler ise aslında bu kaçınılmaz konuşmayı başlatmasına engel oluşturuyordu. Böyle konuşmalar parti örgütü başkanı ve müdür için sıradan konuşmalardı. Ancak Kazıbay canında her şey sakinleşene ve kesilene kadar beklemeye karar verdi.

Vedalaşarak ofiste görüşmeye anlaştılar. Kazıbay ata binerek Ugryumov’a salladı ve kasabaya doğru gitti. Ancak tüm gün boyunca hâlihazırda okulun bulunduğu yerde karla kapanan tipili bozkırı birlikte açtığı Gubanov aklına geliyordu.

 

Porfiriy Mihayloviç Gubanov ham topraklara Saratov bölgesinden geldi. Orda Bolşıye Zaprudı köyünde Gubanov’un büyük ailesi yaşıyordu. Hiç kimse köye bu ismi kimin verdiğini bilmiyordu. Burada ne göletler, ne de büğetler, ne de yakında durgun nehir bulunmaktaydı.

Porfiriy’in babası Mihail Gubanov, savaşın ilk günüden itibaren cepheye gitti. Bin dokuz yüze kırk üç yılında evine şehitlik kâğıdı getirildi. Vatanı korurken çavuş Gubanov evden uzak olmayan Stalingrad şehrinin yakınında hayatını kaybetmişti...

Evin eşeğine gözlerini saklayan hala Dunya’nın bu haberi getirdiğinen beri hasta annesinden ve iki küçük kardeşinden sorumluluk 15 yaşındaki Porfiriy’e üstlenmişti.

Savaş döneminde Sovkhoz’da kadınlar ve ihtiyarlar arasında onun gibi çocuklar gerçek erkekler gibi çalışmışlardı. Porfiriy’in ilk traktörü ‘Harkov’ markası olan traktördü. Bu traktörde savaşın sonuna kadar çalışmıştı. Sonra paletli traktörde çalışmaya başlamıştı, biçerdöveri sürmeyi öğrenmişti ve tüm hayatı boyunca makineli tarım uzmanı olarak kalmıştı.

Porfiriy Gubanov çocukluğundan beri ekmeğin değerini ve insanların onu nasıl zor kazandığını biliyordu. Zaprudı’nın bulunduğu ilçe sık sık kuru sıcak havaya maruz kalmıştı. Komşu ilçelerde yazlar sadece sıcakken burada tarlalar siyah, sıcak rüzgârla yakılmıştı. Ancak ilkbahar nemliyken, kışlar karlıyken, yazlar yağmurluyken toprak da kurumamıştı tarlalar buğday başaklarıyla dolu olmuştu.

Aslında sıcak yazlarda bile toprak iyi ürünleri vermişti. Kolhoz’a ait tarlalar düzenli bir şekilde her dört yüz ya da beş yüz metreden sonra dikilmiş fidanlarla kesişmişti. Bunlar ise rüzgârın şiddetini hafifletmişti, tarlalarda karı tutmuştu. Ancak karsız kıştan sonra yağmursuz yazın geldiğinde tarlalar ölü gibi durmuştu. Kolkhoz ise sefalet içinde yaşamıştı. Tabi böyle dönemlerde devlet ekmek, tohum vererek yardım sağlamıştı. Ancak bütün ülkenin genelinde fena ürün yıllarında Zaprudı’da da sıkıntı çekilmişti.

Porfiriy kitaplarda ve makalelerde okuduğu için değil, tecrübeli olduğu için ‘tahıl sıkıntısı’nın asıl anlamının ne olduğunu biliyordu. Ham topraklara giderken orda yaşamanın kolay sürdüreceğini hiç düşünmüyordu. Otuz yaşına girmek üzereyken evliydi, üç yaşındaki iki erkek ikizin babasıydı. Onunla birlikte Kazakistan’a birkaç hane de gitmişti.

Yok, kolay yaşamayı aramıyordu, uzun rubleleri aramıyordu. Becerikli ellere, tecrübeye ve çalışkanlığa sahipken bu rubleleri herhangi bir yerde kazanabiliyordu. Diğerlerin de buraya geldikleri sebepten dolayı, yani yenilikten görevlerin azametinden dolayı tüm ülkeyi harekete getiren atılımı yakalayarak o da buraya gelmişti. Ufuktan ufuğa yayılmış olan bozkırların genişliğini görünce ‘Bütün bu topraklar ürün mü verecek? diye şüphelendi. Ancak ilk sabah izini bıraktıktan sonra bu toprağa inandı. O zaman bugüne kadar sadece işe baktığını ve kendine göre bir iş aradığını düşünmüştü. Şimdi ise arayacak bir şey kalmadı. Hayatın ana işi burada!

Burada her şeyi, sevinci ve başarısızlığı yaşadı. İlk ürünler, ilk büyük somunun dişlerde tatlı kütürdeyen kabuklu dilimi... bunları kim unutur? Ham topraklarda kazanılan ilk milyar?... Gubanov bunu herkesle kutladı ve ellerin ekmeğinden dolayı övünç duydu. Çalışmak zordu. Sızlanmadı, şikâyet etmedi, carlamadı, bavulları toplamadı, kaçmaya çalışmadı. Nereye? Neden?.. Kendi toprağından mı?.. Bu toprak ona aitti, bu toprakla uyuştu, yakınlaştı. Bu toprak onun arkadaşlarına da aitti. Başka türlü nasıl olur? Bunun için babasının kanı dökülmedi mi?.. Bu toprağa sonbaharlarda ve ilkbaharlarda Porfiriy Gubanov’un alnından tuzlu ter damlaları akmadı mı?

Hiçbir zaman bu toprağın onun için yabancı olduğunu duyabildiğini düşünmezdi... Karabay’ın sözleri söylendiği gibi onun için büyük darbe oldu.

Sabah yaklaşırken Gubanov’a son geçiş yapmak kaldı. Ekibin ziyaretine Sovkhoz’un müdürü geldi.

‘İşte endişeli bir adam’ – Gubanov güldü. Traktörden inerek kendi atından inen Kazıbay’a doğru gitti.

Telukabakov memnundu ve neşeliydi. Gubanov ona ekibindeki işleri anlatırken Kazıbay daha da keyiflendi. Sovkhoz’un genelinde ekim kampanyaları belirlenmiş sürelerde sona erdi. İlkbahar çalışmaları bitmek üzereydi.

Gubanov biraz bekledi.

-            Kazeke, - dedi o. – bir sorum var... Ancak galiba bunu sormak için şimdi uygun zaman değil..

-            Bir soru bile değil, on soru sor. Hepsine cevap vereceğim. - Tleukabakov şaka yaptı.

-            Kazakların ham topraklara ilişkin tutumu nedir?

-            Ne demek tutum nedir?

-            İşte... – Gubanov özenle sözleri seçerek devam etti. – Her halkın... Nasıl söyleyeyim.. Her halkın kendi gelenekleri ve ruh hali var... Alışkanlıkları da var. Ham topraklar çok şey değiştirdi, her taraftan bozkıra insanlar gelmeye başladılar. Yüzlerce ve binlerce insan değil, milyonlarca insan...

-            Ne zamandan beri bu tür düşünceler aklına gelmeye başladı, Porfiriy Mihayloviç?.. – Telukabakov, şaşkınlıkla Gubanov’a bakarak güldü.

-            Önce başka kaygılardan dolayı hiç düşünmedim. – Gubanov cevap vererek ona da güldü. – Ancak ben ciddiyim Kazeke...

-            Ciddiysen o zaman cevap veririm. İlk önce ham topraklar bu bir tekniktir. Ham topraklar bu bir kültürdür. Ham topraklar yurta yerine bir ev, tezek yerine doğalgaz, şehirde gibi kıyafetler, şehide gibi berber salonu, iki milyonluk Kültür Sarayıdır. Her şehirde böyle bir saray bulamazsın... Neden bana ham toprakların ne olduğunu bilmiyormuşsun gibi takılıyorsun.

-            Ben bundan bahsetmiyorum, Kazeke... Ben ham topraklardaki insanlardan, farklı halklardan bahsediyorum... Kazaklar kendilerini kırgın olarak hissetmiyor mu?.. Bundan belki memnun kalmadılar…

-            Ah, işte bundan bahsediyorsun...

Telukabakov, cevap vermeden önce uzun sustu, gergin bir şekilde düşündü.

-            Sana böyle söyleyeyim, Porfiriy Mihayloviç. Hücüma kalkarken yanımda Rus’un, Ukraynalı’nın ya da Kazak’ın bulunduğuna bakmadım. Ortak amacımız vardı. O amaç düşmanı bozmak ve imha etmekti. Ortak düşmanımız vardı. Anladın mı?...

Şimdi ise ortak işimiz var, yine de hücuma kalkıyoruz... Ne demek istediğimi anlıyor musun? Anlıyorsan söyle... – Telukabakov Gubanov’un yüzüne şüpheyle baktı. – Sen neden bana böyle soruları soruyorsun?

-            Yok bir şey. Ben sadece öylesine sordum. Fikrinizi almak istedim. – Gubanov dedi.

Bunu söyledikten sonra konuşmaya son verdi.

Sonra da Ramazan’ın, müdürü görünce ona hızlı yaklaştığını ve bağırarak Karabay’ın traktörünün sesinin duyulduğu tarafa göstererek hızlı ve ateşli Kazak dilinde bir şeyler anlattığını fark etti.

Gubanov küfür etti.

Kim senden bunu istedi, Ramazan... – düşündü o. Kim istedi...

Kendini tutamayan ve pat diye söyleyen Kazıbay’ın zapt olunmaz huyunu biliyordu.

Gubanov yanılmadı.

Tüm motor seslerinin kesilmesini bekleyerek Tleukabakov ekibini toplanmaya talimat verdi. Ancak Gubanov, gençken olduğu gibi heyecanlanmadığını, kızmadığını fark etti. Tam aksine Karabay’ı yanına çağırırken ve yanındaki yere ona gösterirken çok rahat görünüyordu, sesi titremiyordu.

-            Karabay, kardeşim değilsin, - o söyledi ve yüzü karardı. – Sen oğlum değilsin. Sen damadım değilsin. Sen uzak akrabam bile değilsin. Neden utanıyorum, Karabay? Neden bugün bu insanların gözlerine bakmaktan utanıyorum?... Utanıyorum, Karabay. Yuhan’dan utanıyorum. Mıkola’dan utanıyorum. Herkesten utanıyorum... Porfiriy Mihayloviç’in gözlerine nasıl bakarım?.. Neden utanayım, Karabay?... Neden utanayım?.. Susuyor musun?.. Söyleyecek bir şey bulamıyor musun?... O zaman ben sana söylerim, Karabay. Senin gibisi için Sovkhomuz’da bir yer yoktur. Senin gibisi için sadece bir söz bulabilirim..

İşte bu bir sözü Tleukabakov Kazak dilinde yüksek sesle kesik kesik söyledi. Bunu söylerken fıkır fıkır kaynadı.

-            Ket!...

 

Ona babasını iade eden ve annesini ebediyen alan günde küçük Hasen uzun ve tesellisiz ağladı.

-            Anneciğim nerdesin?... – bilmediği bir yere can atarak bağırıyordu. Birlikte oynadıklarında olduğu gibi annesinin ondan saklandığı ona geliyordu.

Onun görüneceğini, ona doğru atılacağını, onu kollarına alacağını, ‘Aptalcığım, neden koktun? Yanındayım. Aptalcığım, nereye kaçarım senden?..’ diye tekrarlayarak öpücüklere boğacağını bekliyordu… Ancak annesi gelmedi. Yorgun ve ağlamaktan halsiz düşen Hasen babasının dizlerinde nihayet uyuyakaldı.

Atımay, asker kaputunu yayarak oğlunu yanında yatağa özenle koydu ve düşüncelerine daldı.

Kendi kasabasına gidiyor, ancak kendi arkadaşlarına nasıl gözükecek?... Bırakılmış bir kocaydı. Tabi yüzüne hiç kimse hiçbir şey söylemez. Ancak bir kadın seni bıraktıysa ne bir erkeksin?.. Özellikle eşin seni bıraktıysa… Kendi çocuğunu bırakan anneye ne denir?... Kazak anlayışlarına göre böyle biri kadın bile değil, canavardı! Hiçbir şeye rağmen yüreğinin derinliklerinde Atımay galiba Bibgayşa’yı hala seviyormuş ve ismine leke sürmek istemiyormuş…

Doğduğu aula dönebilirdi. Ancak annesi babası vefat etmişlerdi. Kız ve erkek kardeşleri ile yabancılaşmıştı. Onun gelmesine orda kim sevinecek? Genç ciritin arka çantasını sırtına yükleyerek memleketinden ayrıldığından beri bu yana köprülerin altından çok su geçti. Oraya eşsiz ve çocukyla birlikte dönmek rezalet değil miydi?..

Sonunda Atımay Bibigayşa’nın babasının güneyde yaşadığı aula gitmeye karar verdi. Kazak toplumunda eski zamanlardan beri yaşlı Ondasın’ın biricik kızını damadına verirken ‘Oğlunuz doğarsa bana onu getiriniz. Benim Bibi’m yerine gelecek. Onu yetiştireceğim. O da Bibi’nin yaptığı gibi beni bırakmaz’ diye söylediği gibi yapmaya karar verdi.. Son sözlerini şaka gibi söyleyerek gülüyordu, ancak bu sözlerde acı saklanıyordu… O zaman ihtiyar 70 yaşını doldurdu, ancak dış görünüşü ve aklı hiçte bu yaşına uygun düşmüyordu. Bibgayşa’nın babası bilgeli bir insan, biraz felsefeci, biraz saz şairiydi. Genelde kendi hayatı boyunca birçok şey yaşayan bir insandı. Ondasın kendine ve insanlara sert, çok sert davranıyordu. İnsanlar onun tutumuna saygı duymuş, ancak ihtiyardan uzak durmaya çalışmışlardı…

Gururlu olduğundan dolayı ondan kaçar olanları ile yakınlaşamıyordu. Bu yüzden aulda sapa bir yerde gibi münzevi bir hayatı yaşıyordu…

Atımay, tren büyük kavşak garına yaklaşınca oğlunu uyandırarak dedesine gideceklerini ve annesini galiba onu orda bekleyeceğini söyledi. Hasen canlandı, acele etmeye ve babaya eşyaları toplamaya yardım etmeye başladı. Tren istasyonunda güneye giden başka bir trene bilet aldılar. Hasen artık ağlamıyordu, sadece durmadan şunu soruyordu:

-            Ne zaman geleceğiz?.. Anne artık oraya geldi mi?.. Dedem nasıl biri?.. Gittiğim çocuk yuvasında Noel baba gibi mi?..

Yalan söylemeye dayanamayan Atımay oğluna cevap vererek bir şekilde hilelere başvuruyordu. Daha ne yapması gerekiyordu?.. Çocuğu ona güveniyordu, annesi ve dedesi ile görüşmeyi beklerken mutlu ve kaygısızdı…

Trenle küçük bir kente geldiler. Oradan aynı yöne giden arabalarla aula ulaştılar.

Dede önce torunun geldiğine çok sevinerek kızı hakkında sormayı bile unuttu. Önce çocuğu kollarına alıp sonra omuzlarına oturttu. Hasen gülüyordu, dizleriyle ihtiyarın damarlı boynunu sıkıştırıyordu, uzun ak sakalını çekiveriyordu, parmaklarına sarıyordu, tadına bile bakıyordu…

Bundan sonra dede onu kısrağın doğurduğu taya getirdi ve bu yeleli, kuyruklu, titreyen burun kanatlı, canlı gerçek tayın ona, Hasen’e ait olduğunu söyledi!... Torunu atın üzerine oturttu, dar kemikli sırtında onu tutturdu, ona cıdava sarılmaya yardım etti. Böylece Hasen dedesinden daha uzun boylu, babasından daha uzun boylu, herkesten daha uzun boylu oldu!...

Atımay gülerek ‘İhtiyar ve küçük’ diye düşünüyordu. Doğru söze ne denir: ihtiyar ve küçük...

Ancak Hasen onun gülümsemesini yakalayarak birden telaşa kapıldı ve başını sağa sola oynatmaya başladı.

-            Annem nerde? – o dedesine sordu.

Odasın kızı hakkında yeni hatırlayarak Atımay’a şaşkın ve merakla baktı.

Atımay onun yerine cevap verdi.

-            Yakında, yakında annen sana gelecek. Sen bir git, oyna. İşte bak arkadaşların da var, sen çoktan beri burada bekliyorlar...

Evin yanında girmeye cesaret edemeyen Hasen’in olduğu gibi kara gözlü, elmacık kemikleri çıkık iki erkek çocuğu bekliyordu. Misafirle tanışmak için sabırsızlandıkları belliydi.

-            Hasencik, koşalım, - onlardan biri seslendi. – Sana Boribas’ımızın köpek yavrularını göstereceğiz. Dün göz açtı ve artık yerde sürünüyor.

Buna nasıl dayanılabilir?.. Hasen yeni arkadaşlarıyla köpek yavrularına bakmaya kaçıp uzaklaştı.

Atımay ve ihtiyar Ondasın birlikte kaldılar. İhtiyarın bu ana kadar sormadığı soruya cevap verme zamanı geldi.

-            Beceremedik, - Atımay suratını asıp içler çekti. – Yollarımız ayrıldı.

-            Kim bunu yaptı?

Atımay hemen cevap vermedi.

-            Savaş..., - o düşünceli bir şekilde söyledi. Bundan sonra daha kesin söyledi. – Savaş.

-            Ne zaman oldu bu?

-            Nasıl söyleyeyim... Belki de iki sene önce ondan mektupların gelmesi kesilince oldu.

İkisi de sustu.

-            Artık canın acımıyor, değil mi?..

-            Nasıl söyleyeyim, savaş devam ettikçe yarama dikkat vermek için vaktim yoktu... İşte sadece şimdi yaram gerçekten acımaya başladı...

Ondasın başını önüne eğerek oturuyordu. Parmaklarını sakalına soktu. Parmakları sarsılıyordu. Sözleri bulmaya çalışıyordu, ancak bulamıyordu.

-            Ne yapmayı düşünüyorsun? – sonunda sordu.

-            Jeoloji uzmanlarına gitmeyi düşünüyorum. Ben bir iş bulana kadar Hasen sizinle birlikte yaşasa iyi olurdu.

-            Doğru, doğru...- ihityar mırıldandı. – Doğru yapıyorsun... İki can birleşip kaynaşmıyorsa mutluluk sağlanmaz... Birlikte yaşarken farklı taraflara bakmak birbirini aldatmaktır... Oğlunu bana bırak. Kızımı yetiştiremedim, kalbini güçlü yapamadım... Annesiz büyüdü, ancak bir kız için annenin yerini kimse alamaz... Ama torunumdan bir cirit yaparım. Hem layık bir insan, hem de iyi Kazak olarak yetiştiririm....

Atımay gülmemek için kendini tutamadı.

-            İnanmıyor musun?... Onu iyi bir Kazak olarak yetiştirim diye söylediğime mi gülüyorsun?... Gülme sen. İyi bir Kazak kendi toprağını, otunu, çayrını, göllerini, nehirlerini ve hayvanlarını seven bir Kazaktır. Yakınlarını da sevmesi lazım. Böyle biri kendi yolunu kaybetmez.

-            Tamam, - Atımay dedi. – Şimdilik Hasen’i size bırakırım, bundan sonra bakarız.

İkisi de uzun uzun sustular.

-            Bir insan kötülük yapıyorsa Allah ona er ya da geç cezasını verir, - Ondasın dedi. – Hasen ile ayrılması zormuş. Nasıl olsa annesidir... Bu da ilk ceza. İlk ceza...

Bu sözlerle konuşma bitti.

Atımay bundan üç gün sonra gitti. Orda kaldığı günler boyunca Ondasın’ın yaşadığı aulun yakınında bir jeolojik araştırma ekibinin çalıştığını ve fosforitleri aradığını öğrendi.

Aslına bakılırsa Hasen annesiz babasız kaldı.

Ancak yanında dedesi kaldı! Dedesi sadece masallarda seyrek olduğu gibi çok iyi bir insandı! Gerçekte de insanlara karşı hep sert muamele eden Ondasın torunla birlikte yaşamaya başladığından beri değişti. Yüzündeki asıl buruşuklular gitti. Külle kaplamış gibi görünen donuk bakışta sönen ışıltı yineden parlamaya başladı. O uzun hayatı boyunca oğlu hakkına hayal kurmuştu. Şimdi ise seviniyordu. Allah’ın insaf ettiğini ve ona torunu bağışladığını düşünüyordu.

Torunu da eşi az bulunur tatlı ve zeki çıktı. Dedesine hızlı içten bağlandı. Ancak dedesi mümkün olduğunca onu şımartarak akıl veriyordu. Hasen, yedi yaşını doldurunca şeftali ağacı ve bezelye çalısı,  pelin ve kekik kokuları arasında farkı biliyordu. On yaşını doldurunca kuşların şarkılarında, dalgaların sesinde, rüzgârın deredeki ıslığında diğer insanların duymadıklarını duyuyordu. Burada büyük şehirlerin gürültüsünden ve hayhuyundan uzak kalarak otların, ağaçların ve hayvanların hayatlarının ne kadar çeşitli olduğunu anlamaya başladı. Hangi çalıda kızıl tüylü ördeğin yuva kurduğunu, hangi yamaçta yaban soğanın bulunduğunu anlamak onun için işten bile değildi... Yedi yaşındayken dedesinin hediye ettiği aygıra biniyordu. Aulda yaşayan bütün çocuklar onun arkadaşlarıydı. Annesini unutmadı, ama her sene geçtikçe onu daha az hatırlıyordu.

Dedesi ona çok sayıda eski efsane anlattı. Bunlardan bazıları Hasen’in kalbinde ebediyen kaldı. Bir buğday tanesi hakkındaki efsane bunlardan biriydi.

Dedesinin anlattığı gibi insanlar öteden beri tufandan önce buğdayı ekmeyi öğrenmişlerdi. Bu yerlerde yaşayan atalarımız yakıcı sıcaktan ve kuraklıktan etkilenmeyen buğdayı ekmiş ve kaldırmışlardı. Tufandan önce Hz. Nuh Peygamber yanına yaşlı Kazak’ı çağırarak dünyada yaşayan tüm canlı yaratıklar için ölüm tehdidini anlatmıştı.

-            Bana zamanında uyarı yaptığın için teşekkür ederim, Hz. Nuh Peygamber, - ihtiyar demişti. – Kurtulmam mümkünse bir şekilde kurtulurum.

Bilge Hz. Nuh Peygamber bunu söylemişti:

-            Kurtulursan tufandan sonra yeni hayatı başlatırsın. Hiçbir hayvan, hiçbir evcil hayvan kurtulmazsa nasıl yaşarsın?.. Su gökten toprağa düşer, su gökte kalmaz. Yağmur nasıl yağar, otlar, tahıl nasıl biter?.. Yanına yakıcı sıcaktan ve kuraklıktan etkilenmeyen buğday tanelerini al. Tohumlar sana lazım olur.

İhtiyar eşiyle birlikte bir çuval pide pişirmişlerdi. Yanlarına biricik oğlunu alarak Ulutay dağının tepesine çıkmışlardı. O dönemden bu dağdan daha yüksek dağ tüm dünyada yokmuştu.

Nuh tufanı gelmişti, dalgalarının altında her şey gitmişti. Ulutay dağının tepesinde sadece ihtiyar eşi ve oğluyla birlikte hayatta kalmışlardı ve Hz. Nuh Peygamber kendi gemisinde bir çift hayvan ve kuş ile birlikte dalgaların üstünde gezmişti...

Tufanın kaç gün ve hafta devam ettiğini hiç kimse bilmemişti. Ancak ihtiyar eşi ve oğlu ile birlikte dağın tepesinde kalarak her sabah pidenin küçük lokmasını yemişlerdi. Çuvalda son pide kalmıştı.

O zaman ihtiyar kendi oğluna bunu söylemişti:

-            Biz büyük ihtimalle yakın zamanda açlıktan öleceğiz. Olsun da hayatımız bitiyor. Sen gençsin, daha yaşaman lazım. Sana son pideyi veriyorum, onu yerken ilkbaharı bulmaya çalış.

Bundan sonra ihtiyar koyununa elini sokarak oradan deri keseyi çıkartmış ve oğluna vermişti.

-            Verdiğim kesede, - o dedi. – Bir avuç buğday taneleri var... Ne çekersen bu tohumları koru. Hayatta kalırsan bunları ekersin. Senin karnın de tok olur, insanlar da sana teşekkür eder.

Oğlu sözünden çıkamayacak şekilde bunu söyledi. İhtiyar eşiyle birlikte vefat etmişlerdi. Oğlu tek başına kalmıştı. Her sabah pideden bir parçacık çimdiklemişti. Pidenin yarısını bittirdiğinde su geri çekilmeye başlamıştı. Ulutay dağının eteğinde babasının verdiği tohumları ekerek ürünü beklemeye başlamıştı. Bekledikçe pidenin kalan yarısını bittirmişti, bir parçacığını üç gün içinde yemişti.

Güney cayır cayır yakmıştı, kuru sıcak rüzgâr esmişti, buğday bitmeye devam etmişti. Oğlu bol ürün kaldırmıştı. Bir kısmı kendine bırakmış, bir kısmı diğerlerine vermişti. O toprakta, ihtiyarın gönlünün yanında sakladığı ve oğluna verdiği kesedeki bir avuç ürün vermeye başlamıştı...

 

Hasen bu efsaneyi sık sık hatırlıyordu. Her sefer hatırladığında bu efsanenin bilgeliğini, anlamını kendi için yeni taraftan açıyordu....

 

Hasen on yaşındayken Atımay Karaut fosforit ocağında maden uzmanı olarak çalışıyordu. Henüz evlenmedi ve kışın Ondasın’ı torunuyla birlikte ona gelmeye davet etti. Onlar geldiler.

Hasen Rus okulunu ziyaret etmeye başladı. Maden kasabasını yaşam tarzına rahat alıştı, yeni arkadaşları buldu. Ancak yaşlı Ondasın aulu özlüyordu. Atımay’ın buharla ısıtmalı, banyolu, lavobalı üç odalı dairesinde rahatsızdı. Köşedeki sobalı ve avlunun arkasındaki tahtalardan ve kaplamadan yapılmış lavobalı çamur harçlı evi onun için daha hoştu! Hayatın boyunca devam ettiğin alışkanlıklardan kolay kolay vazgeçemezsin. Orda tuvalete gitmeden önce ihtiyar, aulda yaptığı gibi kendi tilki şapkasını, astarı vatkalı iş ceketini giyiyordu. Sadece torununun makaralı kahkahalarını duyunca kendine geliyordu.

-            Ah, Hasen-can, - Ondansın içler çekiyordu. – Yetmiş yaşındaki biri on yaşındaki biri değil. Dedesiyle dalga geçmeyi bırak...

Eve bir misafir gelince sorup soruşturmalardan kendini tutamıyordu.

-            Komşu auldan mı geliyorsun?... Oralarımızda kış nasıl geçti?... Bojbanlar, Kanglılar, Jantaslılar ne yapıyorlar?..

Misafirin diğer yerlerden geldiğini anlarken Ondasın konuşma konusunu değiştiriyordu.

-            Biliyorum, biliyorum, - o diyordu. – Doğrusu kendim görmedim. Görmedim da, ancak oralarda koyırtpağın sevilmediğini duydum.. Bu nasıl olur?.. Bununla, ona ne diyorsunuz, ha borşla karşılaştırılır mı hiç?.. Adı hiç telaffuz edilemez bir ad. Telaffuz etmeyi becerirsen iştahın kapanır, - Ondasın, Atımay’ın maden ocağındaki kantinde servis edilen yemekleri eve getirince şaka ediyordu. Borş, çorba, şnitsel, yahni, romstik kızartması... İhtiyar tüm bu garip adları nasıl telaffuz eder!... Koyırtpak tam başkaydı...

İhtiyar çocukluğundan beri kalbine giren bozkırı, şarkıyı, dombrayı, masalları, dastanı seviyordu. Yazlık sıcak kuru rüzgârını ve kış tipisini de sevmiş gibiydi. Dünya anlayışını tutmayan her şeyi, iyi olsa kötü da olsa reddediyordu.

Bir kez Hasen yüksek okul öğrencisiyken Ondasın, Ay’a Amerikan kozmonotunun ayak bastığını duydu. Torunu, ilk insan Ay’a ayak bastı diye seviniyordu!...

-            İlk... İlk ise bile bunda ne var..- ihtiyar somurdanıyordu.

-            Memnun değil misin?

-            Neden memnun değilim? Ay Dünya’mız değildir...

-            Tabi Ay Dünya’mız değildir. Bunda ne var?...

-            Ay..., - ihtiyar içler çekerek çok saygılı bir şekilde sesini alçalttı. – Ay kutsal bir yer... Dünyada Ay’dan daha güzel bir şey yok... Anlıyor musun?.. Akınlar onun hakkında şarkı yazarak söylemişlerdi. Tüm bozkırda ünlü güzel kadınlar neyle karşılaştırılmıştı?.. Ayla karşılaştırılmıştı. Geceleri insanlara ne kadar güzel ışığı hediye ediyor?... Kazaklarda, birinin aya yüzünü çevirerek toparlanması bir günah olarak değerlendirilmişti... Şimdi ise Amerikalılar onu çiğniyorlar. Orda Ay’dayken biri tuvalete giderse ya da küfür ederse sence bu yaptığı iyi mi olur?...

Hasen ne yapacağını şaşırdı. Hüzünlü ihtiyarı nasıl teselli edebilirdi?...Ancak dedesinin dünyasının dağılmasının ve kırılmasının sebebi kozmonotlar değildi. Etrafta her şey değişiyordu. Hasen için, devam ettiği hayatta bu değişiklikler alışılmış olarak görünüyordu.

Bir kez Ondasın, komşu Sovkhoz’un tamamen tahıl yetiştiriciliğine dönüştürüldüğünü öğrenirken tamamen bozuldu.

-            Bütün toprağı bozarlar, bütün güzelliğini mahvedecekler!... – o öfkeli mırıldanıyordu.

-            Güzelliğini mahvedecekler ne demek?.. – Hasen itiraz ediyordu. – Buğdayı ekerek bol ürün kaldıracaklar...

-            Akıllanmışsın, bilgili adam. Ne sözler biliyorsun. ‘Refah’, ‘refah’! – ihtiyar onu yansılıyordu. – Bozkır için hayvanların ne bir anlam taşıdığını biliyor musun? Otlaklarda yazın koyunlar, inekler, atlar, binlerce baş hayvan otlanıyor. Toynaklarıyla otu kestirir, toprağı gübreler. Bir sonraki yaz bu yerde daha yoğun otlar büyüyür. Bu yerde buğdayı ekmek istersen buğday da büyüyür. Toprak hayvan gübresinin sayesinde yaşlanmaz, gençliğini korur, güçlenir. Her sene aynı tarlaya kış otlağına atlar getirilmez. Eski otların takıldığı toynakları ta köklerine kadar genç filizleri kestirir. Bu yüzden Kazaklar kış otlağının yerini hep değiştirirler...

Tahıl yetiştiriciliğini yapan Sovkhoz bir buğday üstüne diğer buğdayı eker, o da toprağı sömürür. Böyle bir toprak sadece yağmurlar sayesinde hayat alır. Yaz yağmursuz olursa böyle bir toprak ürün vermez.

Tabi bizim toprağımızın bitek ve verimli olduğu gibi böyle bir toprak bir sene içinde verimliliğini kaybetmez, - ihtiyar Hasen’e anlatıyordu. – Ancak seneden seneye otlar tazeleşmezse toprak kendi gücünü kaybeder. O zaman rüzgâr onu kaldırarak gökyüzünde dağıtır. Bozkırda bir gün bile rüzgârsız geçmiyor. İşte kendin düşün... – Ondasın torunun başından şapkayı çıkartarak eski budaklar gibi eğri büğrü ve eğilmez parmaklarla başını okşuyordu. – Kendi düşün başını böyle bir şekilde okşarsam ve ovarsam saçların uzatılır mı? İşte toprak da aynı... Toprağın dinlenmesi lazım. Buğdayın yerine otların gelmesi lazım. Domuz ve at çobanlığının yapılması lazım. Toprağın çok şeye ihtiyacı var. Bunları alırsa o zaman çok verir.

Hasen dedesiyle tartışıyordu, ancak dedesinin sözleri aklında kalıyordu. En önemlisi toprağı özene ve şefkate ihtiyacı olan canlı yaratığı olarak hissetmeyi öğreniyordu. Sonra dedesinin anlattıklarının çoğunu ünlü profesörlerden, bilgili adamlardan, uzmanlardan duymuştu. Ancak onların anlattıkları, arkasında kuşakların elde ettiği tecrübeden başka bir şeye sahip ve okur-yazar olmayan ihtiyarın nasihatleri değil, teoriyle kuvvetlendirilen çağdaş tarım bilimiydi.

Ondasın ona sadece doğayı sevmeyi ve hissetmeyi değil, insanları anlamayı, onların güçlü ve zayıf taraflarını görmeyi, alçaklığı ve yalanı affetmemeyi, hatalara hoşgörü ile bakmayı öğretmişti. Tüm bunları Hasen dedesinden yavaş yavaş kapmıştı.

Ondasın, yetiştirebildiği kadar torununu yetiştiriyordu ve onun kalbini, düşüncelerini kendilerinkini gibi bildiğini düşünüyordu. Zaten bir istisna dışında öyleydi. Dede, geçen yıllar boyunca Hasen’in kalbinde annesine ilişkin hatıranın sönmediğini bilmiyordu, Hasen ise bunu konuşmaya başlamıyordu. Bu, gece uykusu gibi bulanık ve belirsiz bir şekilde hatırına gelen Alşınbek Aydungaliyev’a ve annesine ilişkin bir hatıraydı. Yıllar geçtikçe Hasen’in bu insana karşı hissettiği nefret güçleniyordu. Küçük yaşındayken onu mutlu eden annesini, şefkatini ve sevenciliğini elinden almıştı... Yıllar geçtikçe Hasen’in kalbinde ondan, babasından ve annesinden intikam alma isteği güçleniyordu. Annesinin, bir kızıl tilkinin av kapanına düştüğü gibi Alşınbek’in ağlarına düştüğünü düşünüyordu...

Alşınbek Aydungaliyev’in çoktan beri önemli bir görevi yürütmediğine, eski ailesini (‘moralinin bozulması’) bıraktığının ve Bibigayşa ile evlendiğinin bunda büyük bir rol oynadığına dair haberler kulağına ulaşıyordu. Aydungaliyev’in Almatı’da yaşadığını, tarım biliminde ünlü bir insan olduğunu, adının saygıyla söylendiğini duydu... Hasen tüm bunları biliyordu.  Okulun onuncu sınıfından mezun olduktan sonra Almatı’ya giderek enstitüye gireceğini düşünüyordu. Orda sonunda kendi annesini bularak kucaklar. Sonra da Alşınbek ile başbaşa kalır.. Bir erkek başka bir erkekle olarak başbaşa kalır, Alşınebek ise bu görüşmeyi hayatı boyunca unutmaz!

Ancak onlar daha önce Almatı’da değil, Altın Aray Sovkhoz’unda görüştüler.

Sovkhoz’un bulunduğu bölge Atımay’ın anavatanıydı. Burada kız ve erkek kardeşleri yaşamışlardı. Hasen okulun son sınıfından mezun olmadan önce yaşlı Ondasın babasının akrabalarıyla onu tanıştırmaya, köklerinin doğduğu yerleri ona göstermeye karar verdi.

Kış tatilinde Hasen’i Yesil’in çevresindeki bozkıra getirdi.

Ham topraklı Atın Aray Sovkhoz’u iki Kazak Sovkhoz’undan oluşturulmuştu. Bu yüzden tahılların ekildiği büyük arsalar dışında Sovkhoz’da koyun ve at sürüleri da bulunmaktaydı. İki Sovkhoz’un sağmak inekleri ve hızlı koşan eşkinli atları ünlüydü. Eskiçağ geleneğine göre derin karın bozkırı kapladığı aylarda atlar ağıllara getirilmişti, diğer zamanlarda atlar otlaklarda kalmıştı.

O dönemde at yetiştiriliciliğin azaltılmasına ilişkin kararlar acelikle alınmıştı. Kazak bozkırlarının güzelliği olan atlar birçok Sovkhoz’un açıklığında otluyordu...

Atımay’ın yakın akrabası Altın Aray Sovhkoz’u Müdürü Kazıbay Tleukabakov ihtiyarı torunu ile birlikte evinde ilk kabul etti.

Akşam beşparmağı yerken misafirlere ham toprakları, Altın Aray Sovkhoz’unun kurulduğu kolay olmayan ve geçmişte kalan dönemi anlattı.

-            Bizi, kurulacak Sovkhoz müdürlerini Cumhuriyet’in Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekreteri Leonid Mihayloviç Brezhnev kabul etmişti. O bize Sovyet halkının ham toprakların işlemesine ilişkin görevlerini detaylı bir şekilde açıklamıştı. Yakın yıllarda yaklaşık 20 milyon hektarlık arsayı kalkındırmamız gerektiğini söylemişti, bir düşünür müsünüz?...

Ben bu rakamı duyunca, - Tleukabakov anlatıyordu. – soluğum kesildi. Yirmi milyon!... Her hektarı sürmek, ekmek, ürün yetiştirmek, tohum kaldırmak lazımdı... Yapmamız gereken bu kadar büyük iş vardı! O dönemde bu yerde ne vardı? İki yoksul Kazak Sovkhoz’u vardı.. Bu Sovkhozlar’da makineler, insanlar, evler bile yoktu... Ne saklayayım, bir anda bunu beceremeyeceğimizi düşündüm. Cephede böyle bir şey hiç başıma gelmedi, işte burada geldi! Kendime güvenmemeye başladım... Bir insanla görüşmeseydim hayatım nasıl gelişirdi? Ben de bunu bilmem... – Kazıbay biraz sustu, bir şeye gülerek devam etti: - Ona gidiyorum. Başladığım konuşmanın sonunun ne olacağını bilmiyorum... O da bana ‘’Tleukabakov yoldaş, merak etmeyin. Bu işin sadece sizin işiniz olduğunu mu zannediyorsunuz?.. Bu iş hepimiz için ortak bir iştir. Şimdi işimizi rahat rahat konuşalım.. Kendi konuşmaya başlayarak haritada anlattıklarını göstermeye başladı. Burada ham topraklar yayılmış, burada İrtış’tan Karaganda’ya kadar bozkırda kanal döşenecek, burada Bakanas’ta pirinç yetiştiriciliğinin yapılacağı Sovkhozlar kurulacak. Bundan sonra yeni şehirler, elektrik santralleri, sanayi merkezleri inşa edilecek.. Ben bunu daha önce da biliyordum, gazetelerde, raporlarda okudum.  Ancak raporlarda okumak bir şey, bunu görmek başka bir şeydir. Harita aynı haritaya benziyor, ama aynı değil, rakamlar aynı rakamlara benziyor, ama aynı değil...

Bundan sonra ‘Tleukabakov yoldaş, Sovkhoz’unuz nerde? diye sordu.

Biraz arayarak Altın Aray’ın bulunduğu yaklaşık yeri buldum.  O da bana ‘Doğru, ancak yeri biraz solda’ diyerek oraya nokta koydu ve üstünde ‘Altın Aray’ diye yazdı. Bundan sonra bana baktı. O bana, ben ise haritadaki o noktaya bakıyorduk. Kendimden utandım. Harita çok büyük, nokta ise çok küçüktü. Dikkatle bakmazsan fark edemezsin. Tleukabakov, bu noktayı baş edemez misin?..

O da bana ‘Şimdi ise Sayın Müdür sizin taleplerinizi ve tekliflerinizi duymak isterim... Yardım edebildiğimiz kadar size yardım ederiz...’ diye söyledi.

Verdiği sözü tuttu, bize yardım etti.

Ekim kampanyasından önce Sovkhoz’umuzu da ziyaret etti...

Masada oturan herkes, Altın Aray’da çoktan beri yaşayanlar Kazıbay’ın kimden bahsettiğini anladılar. Herkes canlanarak Sovkhoz’u Cumhuriyet’in önde gelen yöneticilerinden birinin ziyaret ettiğini konuşmaya başladılar. O zaman Hasen Asılbek Ahmetcanov hakkında ilk kere duydu. Herkesin, sahip olduğu unvanına, yürüttüğü görevine rağmen sanki iyi tanıdıkları akrabadan bahsettikleri gibi konuştuklarına şaşırdı. Ancak biri ona, Kazıbay Tleukabakov’un yaptığı gibi hayatının en zor günlerinden birinde bu kişiye akıl danışmaya gittiği günün geleceğini o anda söyleseydi çok şaşırırdı.

Ancak o güne daha çok vardı...

Ortak konuşma uğuldadıkça, masanın bir kenardan bir kenara geçtikçe kapı açılarak ayaz buharın arkasından iki kişi eve girdi. İkisi de uzun boylu, üstülerinde kısa gocuklar, keçi çizmeler, tilki şapkalar vardı. İkisi de fişekliğe sahipti, koltuk altlarında kılıfta tüfekler vardır. Avcı oldukları hemen anlaşılıyordu.

-            Selâmünaleyküm, - onlar selamladılar.

-            Aleykümselâm, - masada oturanlar cevap verdiler. – Geçiniz, sofraya buyurunuz...

Eve girenler üstlüklerini çıkarttılar. Ev sahibi kalkarak kısa gocuklarını ve şapkalarını aldı ve tüfekleri köşeye koydu. Misafirler keçi çizmeleri çıkartarak eşikte bıraktılar.

Herkes çilli yüzlü geniş omuzlu ve dev boylu misafiri iyi tanıyorlardı. Adıgeçen ilçe emniyet müdürüydü. Onun arkadaşı... Tüm gözler ona çevrildi. Esmer tenli, yakışıkl, doğru yüz çizgili, endamlı, yaşlı bir erkekti. Siyah kıvırcık saçlarına kır düştü.

Misafirler dastarhana oturdular.

-            Sizi buraya hangi rüzgâr attı, Alşeke? – Kazıbay epey kuru sesle sordu. – Sizi görmeyeli uzun zaman oldu.

‘Alşeke’ ismini duyunca Hasen‘in kalbi atmaya başladı, Hasen gözlerini kenara çekti. Yaşlı Ondasın, tahtadan oyarak yapılmış put gibi istifini bozmadan hareketsiz oturuyordu.

-            İşte kış avcılığına geldim. Ancak buna avcılık denir mi hiç?... Buraya traktör horultusunun gelmeye başladığından beri tüm kurtlar kaçmıştı. Mamafih kasabaya yakın bir yerde kurt sürüsüne rastladık...

-            Bir bakar mısınız, Almatı’dan buraya kurt avcılığına insanlar geliyorlar, - ev sahibi omuz kaldırarak söyledi. Kahverengi gözlü eşi misafirlere aceleyle çay servis etti. – Diğer kaygılarınız da varmış, daha önemli olanlar... Alşeke, ünlü bir bilgili adam, profesör olduğunuz söylenir...

-            Nasıl söyleyeyim, ünlü olmazsam da bilimle gerçekten uğraşıyorum.

-            Evet, evet bilimle... – Kazıbay başı ile tasdik etti. – Sahip olduğunuz akıl ile... tabi bilimle uğraşırsınız.. Almatı’daki hayat nasıl? Evde ne var ne yok? Herkesin sıhhati yerinde mi? – o edep gereklerine uyarak genel soruları sormaya devam ediyordu. – Bibigayşa’mız ne yapıyor?

Hasen ürküttü. Bu bakımlı yakışıklının yüzünü unutmadı, unutmadı.. Yoksa ona unutmamış mı geliyordu?..

 Belirsiz ve bulanık sureti hatırlıyordu, ama heyal meyal...

-            Ondan dolayı bu yerlere geldim. Kafamı dağıtmak istedim... – Alşinbek susarak alçak sesle söyledi. – Büyük derdim var... Bibigayşa vefat etti, çocuğu doğururken öldü...

Hasen’in kalbi bıçaklanmış gibiydi... Çığlık koparmadı, inlemeye başladı. Boş fincan ellerinden düştü. Hasen bunu fark etmedi, hiç kimse bunu fark etmedi. Herken onun tarafına bakmamaya çalışıyordu...

Ot ambarına nasıl geldiğini anlamadı. Gözyaşlarından dolayı boğulacak gibiydi. Gözyaşları ve nefretti. Eve dönerek herkes ordayken bu insanı öldürmek isterdi... Donulmuş söveye başını dayandı. Şakakları zonkluyordu, nefesi kesiliyordu, ağlayamıyordu, bağıramıyordu.. Onun içinde şimdi hangi hisseler daha güçlüydü? Annesine acıma duygusu mu?... Alşınbek’ten nefret duygusu mu?... Kendine acıma duygusu mu?... Kesinlikle bir şey hissediyordu... İçinde ilk kere öfkeyle dolu acımasız vahşi hayvan uyandı...

Tenindeki titremeyi zorla yatıştırarak odaya geri döndü. Alşıbek’in söylediği son cümleyi duydu.

-            Son ana kadar Hasen’i özlüyordu...

Alşınbek, Hasen’in geri döndüğünü görünce sözlerine kesiliverdi. Ancak gözlerini yerden kaldırmadı, bunu yapamadı..

-            Demek ki kızımı koruyamadınız... – Ondasın söyledi. Alçak sesle söyledi. Söylememiş gibi, dudaklarını kımıldatmış gibiydi. Ancak söylediği sözler yağ gibi, Hasen’in sıcak ateşe atılan kalbi için yağ gibiydi.

-            Koruyamadım... – Alşınbek tevekkülle kabul etti.

Hasen’in kararlığı güçleniyordu. Ancak o, 16 yaşındaki çocuk Kazeke’nin söylediği gibi bilgili adamdan, ünlü profesörden intikamı nasıl alır?... Hasen’in gözlerine köşedeki tüfeğe düştü, geri çekiliverdi, geri döndü...

Bu anda odaya Sovkhoz’un telsizcisi girerek cebinden bir evrak çıkarttı ve Tleukabakov’a verdi.

-            Telsiz aracılığıyla tarafımıza siklonun geldiği ve 10 kuvvetinde rüzgârın olduğu bildirildi. Sovkhoz tröstü hayvanların kurtarılmasına yönelik önlem alınmasını talep etti.

-            Tek bir bu eksikti, - Kazıbay homurdandı. – Demek ki Karajal yaylası tehlike altındadır. Orda bizim sürülerimiz var. Siklon uzarsa bütün sürülerimiz ölür. Rüzgâr bunları Karasu longuzlarına sokar. O zaman... – El salladı. – O zaman bütün atlarımız ölür.

-            Karasu’ya yüz kilometre var, - emniyet müdürü dedi.

-            Ne olacak? – Kazıbay ona döndü. – Rüzgâr fırtınası üç gün sürerse bitti. At böyle bir rüzgâra direnemez. Rüzgârın soktuğu yere gider. At sürüleri Karasu’ya üç gün içinde, belki daha erken gelir.

-            Evet, ancak Karasu’ya giden yolda tek bir tümsek yok. Orda avuç gibi düpedüz bozkır var. Rüzgârın tutunabildiği bir yer yok, atların saklayabildiği bir yer yok... Kar ve kar...

-            At çobanlarına bilgi vermemiz lazım, - Kazıbay masadan kalkarken söyledi. – Belki yetişebilirim. O zaman atları Yesil’in çalıkavaklarına sokarız. – Giyinirken telsizciye talimatlar veriyordu. – Bütün ekip başlarına, çiftlik müdürlerine bilgi ver. Ağılları kapatsınlar, hayvan yemini tedarik etsinler... Radyo aracılığıyla bilgi ver, herkes siklonun yaklaştığını bilsinler...

-            Kazeke, sizinle birlikte gidiyorum, - emniyet müdürü kısa gocuğunu askıdan çıkartırken dedi.

-            Ben de sizinle birlikte gidiyorum, - Alşınbek masadan kalktı. Masada önünde Bibigayşa’nın babasının oturduğunu anladıktan sonra bu evden ayrılmak için sabırsızlanıyordu. Ondasın ile başbaşa kalmak onun canına tak dedi.

-            Ata, ben de onlarla birlikte gitmek istiyorum! – Hasen birdenbire söyledi.

İhtiyar dişlerinin arasında dudağını sıkıştıran torununun sarı yüzüne dikkatli bir şekilde baktı. Onun içinde yeis, şaşkınlık ve bir tuhaf inatçı kararlık savaşıyordu. Ondasın, torununu tutamayacağını düşündü.

-            Tamam, git,- o dedi. – Git, belki bu acısını hafifletir.. Ancak kalın giyin ve atıma bin, o her fırtınaya dayanır... İşte bunu da al... – Hasen’in cebine bozkırda, özellikle böyle bir sıkıntıda yeri doldurulamaz bir avuç kurt koydu. Bunun dışında Ondasın Hasen’in eline ihtiyarın mukaddesatla inandığı ve yanında hep tuttuğu ilacı, yani birkaç aspirin koydu.

Hasen buna karşı çıkmadı. Aspirini aldı, şapkayı gözlerine kadar çekti, boynuna eşarbı sardı, giyinmeye devam ederken avluya dedesinin doru atını eyerlemeye gitti.

Atlıların atları hızlandırmaya çalışmalarına rağmen Sovkhoz’a ait at sürülerinin otladığı yere iki saat sonra ulaştılar. Rüzgâr şiddetlendi, yüzlerine nemli ağır kar vuruyordu, kar fırtınası başlıyordu. At sürülerini Yesil’e doğru, sahildeki çalıkavaklara doğru sokmak için geçti. Onlara sadece at sürülerinin hareketini mümkün olduğu kadar yavaşlatarak apazlamak kaldı.

Hasen, büyüklerin bölük pörçük konuşmalarından Karasu gölünün at sürüleri için ne kadar tehlikeli olduğunu yeni anladı. Bozkırda bulunan bu göl yaman kışlarda bile buz tutmuyordu. Dar boğazlı girdapta olduğu gibi onda su kaynıyordu, longuzlar fırıl fırıl dönmeye başlıyordu. Sahil boynunda korkunç kara şerit buz tutmuyordu. Bu yerde bu sebepten ya da diğer sebepten dolayı sıcak pınarların çıktığını hiç kimse bilmiyordu. Bazen kar fırtınaları at sürülerini tuzağa gibi bunları ölümün beklediği Karasu’ya sokuyordu.

Tleukabakov ile gelenlerle birlikte orda toplam olarak on kişi vardı. Altı kişinin zincir şeklinde at sürüsünün önünde kementlerle birbirine bağlayarak onun baskısını tutmaya çalışacağına, iki kişinin atların bozkırda dağılmaması için at sürüsünün iki yanında yer alacağına, iki kişinin at sürüsünün arkasında gideceğine karar verdiler. Genelde kar fırtınasında bozkıra kurtlar çıkıyordu. Kurtlar arkadan, rüzgâr tutmayan taraftan saldırıyordu. At sürüsünü kurtlardan korumakla Hasen ve Alşınbek görevlendirildi.

Ancak Telukabakov Alşınbek’in at üstünde zorla oturduğunu fark etti. Anılan kamburlaştı, eyeri elleriyle sıkıştırdı ve hiçbir şey duymuyormuş, etrafında olanları anlamaya çalışmıyormuş gibiydi.

-            Alşeke, Size ne oldu?.. Tleukabakov, onun atının yanında kendi atını durdurarak bağırdı.

-            Her şey yolunda, - Alşınbek seslendi. – Galiba avcılık yaparken kendimi üşüttüm... – Sesi zayıftı, rüzgâr ise sözlerini boğuyordu.

Tleukabakov Alşınbek’a yaklaşarak eldiveni çıkarttı ve Aydungaliyev’in alnına koydu. El içi ateşle ütülemiş gibiydi.

Tleukabakov üzüntüyle ‘Bunu daha önce nasıl fark etmedim. Bu da iyi... Peşimize takılmak şanssızlığına uğradı!..’ diye düşündü.

Ancak Alşınbek’in meyus görünüşüne bakarken kendi düşüncelerinden utandı.

-            Profesör hastalandı, - yanında duran insanlara söyledi. – Ne yapalım?.. Bu hava koşullarında Sovkhoz’a ulaşamaz.

At çobanlarından biri profesörün üstüne gocuğu attı, diğeri kementle Alşınbek’i eyere bağladı. Onlardan biri ilaçtan bahsetmeye başladı...

Hasen, Alşınbek’e ne olduğunu duyar duymaz cebindeki aspirini hatırladı. Elini cebine sokacaktı, ancak eli yarı yolda takılı kaldı. Hayır, hayır diye kendine söyledi... Böyle daha iyi... Ölsün, uyuz bir köpek gibi gebersin. Hasen ona yardım etmek için hiçbir şey yapmaz. Bu bir kaderdir, - dedesinin sözlerini hatırlayarak düşündü. Kader kötü insanlara er ya da geç cezasını verir... Hasen ise bunu engelleyemez...

Böyle kendine söyledi, böyle kendine telkin etti. Ancak kinin zaferi hafiflik getirmedi.  Tam aksine kötü niyetinde ahlaksız bir şey hissetti. Dedesi kulağına ‘Bu insan başka bir cezayı hakkeder... Büyük bir suç için büyük biz cezanın olması lazım... Hasencan, küçük intikamla kendini küçük düşürme...’ söylemiş gibiydi.

Hiç kimse Hasen’in aspirini nerden aldığını merak etmedi. Özellikle at çobanları ilaca takdirle baktılar. Yaşlı Ondasın gibi kendi tecrübesine dayanarak bu ilacın değerini biliyorlardı. Emniyet müdürü Alşınbek’in ağzına zorla iki ilaç soktu, kalan ilacı Hasen’e iade ederek bir saat sonra aynısını yapmasını rica etti. Hiç kimseye inanmayarak profesör üstündeki gocuğu düğmeledi, enine boyuna kıl kement ile bir kere Alşıbek’i eyere sıkıca bağladı.  Hasen ona bakmakla üstlendi.

Emniyet müdürü, kılıfı çıkartarak ve iki namluyu fişeklerle doldurarak ona Alşınbek’in tüfeğini verdi.

- Kurtları görürsen gözünü dört aç ve tüfek at, - Hasen’e söyleyerek tüfek horozunu kendi tüylü şali ile sardı ve tüfeği eyerin önüne bağladı: - Kazaen tüfek horozuna dokunmaman ve kurtlar yerine bizi kurşunlayarak öldürmemen için bunu yaptım… Hasen’in omuzuna şaplak indirdi.

Herkes kendi yerlerine geçtiler. Altı tecrübeli at çabanı en zor işle üstelendi. Onlar kementleri gererek at sürüsünün önünde gidiyorlardı. Tleukabakov ve emniyet müdürü at sürüsünü soldan ve sağdan koruyorlardı. Hasen ve Alşınbek geri kalarak arkada gidiyorlardı.

Kar fırtınası düşmüyordu. Rüzgâr esnek dalgalarla arkaya çarpıyordu, sonra aniden yönü değiştirerek yanından esmeye başlıyordu, yumuşamış karı atıyordu ve gözlere karı yapıştırıyordu. Ancak Hasen’in kalbindeki fırtına da yatışmıyordu. Kendi düşmanına ne yapacağına karar veremedi. Bir zaman önce babasına, kendisine ve galiba annesine bu kadar zarar veren bu insanı öldürmeye hazırdı. Ne oldu ki?.. Kör dervişin rehberi gibi Alşınbek’i arkasından çekiyor ve ölümden kurtarıyor!.. Hasen’in elinde onun atının dizgini vardı. Yumruğunu açarsa Alşınbek’in karla yapıştırılmış havaleli iradesiz endamı kar fırtınasında ortadan kaybolacaktır. Bundan sonra bozkırda aransın!..

Hasen, dizgiyi elinden atarak buradan uzaklaşacağını göz önüne getiriyordu... Dedesi ne söyleyecek?.. Bunu öğrenirken ne diyecek?... Dedesi ‘Nefret ettiğin insanı ölümden kurtarırken can cömertliğini gösteriyorsun. Nefret ettiğin ve senden nefret eden insanı kurtarırken can cömertliğini ve cesaretini gösteriyorsun’ diye söylüyordu. Böyle yaşlı Ondasın söylüyordu. Vicdan azabı suçlu için en büyük cezadır. Vicdan azabına göre ölüm nedir?... Acıdan kurtuluş değil mi?... Nefret ettiğin kişiyi sadece düşmanının hayatın ya da halkın hayatı için tehdit oluşturması halinde öldürebilirsin. Yaşlı Odasın kendi torununa bazen söylüyordu. Gocukla sarılan, eyere bağlanan profesör şimdi kime tehdit oluşturuyordu?... Bu bostan korkuluğuydu ve bu kadardı. Kendi at üzerinde oturarak aspirinden dolayı terliyordu...

Kar fırtınası ıslık çalıyordu, kuduruyordu. Her yer karanlıktı. Hasen’in göz kapakları şişti, ağırlaştı, kirpikleri donarak birbirine yapıştı. Rüzgar, bozkır, ileride at sürüsü.. Bu nedir? Bu bir rüya mı?... Hasen’e bozkırdan değil, okyanustan geçiyormuş, üzerine kara kabargan dalgalar inerek uçuruma götürüyormuş gibi geliyordu... Hayır, bu bir okyanus değil, beyaz kar fırtınası at sürüsünü düz tarladan bezelye tanesini yuvarlatıyormuş gibi bozkırda koşturuyordu.

Bütün yol boyunca bir tepe, bir çukur, bir koruma yeri, bir sığınak bile rastlanmadı. Bezelye tanesi düz bozkırdan, düz topraktan yuvarlanıyordu... Nu gece bitecek mi hiç? Sabah gelecek mi hiç? Gün doğacak mı hiç?.. Sabah gelmeyeceğe, gün doğmayacağa benziyordu..

Birkaç kere Alşınbek’e yaklaşarak ağzına birkaç tablet sokuyordu. Aydungaliyev biraz kendine geleceğe benziyordu. Terledi, eyerde daha düz ve sağlam oturmaya başladı. Hasen dedesinin sözleriyle ‘Hastalık yüzü hayata döndü’ diye düşündü.

Dünyada her şeyin sonu geliyor. Bu uzun kış gecesi de bitti, sabah geldi. Gri şafak vakti kar fırtınasından kendine yol açtı. Rüzgar biraz yatıştı. At sürüsü şimdi biraz daha yavaş gidiyordu, atlar kar altındaki kuru otu bularak duruyordu. Hasen onlara baka baka açlık duymaya başladı. Üstündeki kısa gocuk dondu, sertleşti. Hasen kurtla dolu cebine elini zorla soktu, bir avuç çıkartarak diline koydu. Tatlı, sulu koyun kurdu ağzında eriyordu. Hasen yine de elini cebine sokarak Alşınbek hakkında hatırladı ve atını ona doğru çevrildi...

Arasıra onlara ya Kazıbay, ya emniyet müdürü ya da at çobanlarından biri yaklaşıyordu. Her şeyin yolunda olup olmadığını kontrol ederek rüzgarın uğultusunu bastırmaya çalışarak bir şeyler bağırıyorlardı ve atlara dönüyorlardı.

Kar bazen biraz yatışıyordu, bazen Hasen’e onun ve at sürüsü arasında bir duvarın ortaya çıktığı geliyordu. Nasıl olsa bozkırda büyümüştü. Bu yüzden Alşınbekle birlikte geride kalabilecekleri ya da yoldan çıkabilecekleri için hiç merak etmiyordu. Üç yüz at geride toynaklarla kabartılmış kar şeritlerini bırakıyordu. Hasen, üzerinde oturduğu kısrağın hareketine göre at sürüsünün geçtiği yoldan gittiğini anlıyordu.

Uykusuz geceden sonra uyku gözünden akıyordu. Hasen bastıran uykuyla zorla mücadele ediyordu. Ancak iki kere az kalsın eyerden düşüyordu. Bir dakika için uykuya dalıp rüzgârın bin bir sesli ulumasında bir notada donmuş gibi uzun bir ses duydu. Hasen silkinerek kulak kabarttı. Uzun ve hüzünlü ses tekerrür etti. Kurt bütün sürüyü çağırırken ses veriyordu. Hasen ‘Nihayet ortaya çıktın. Ancak yalnızsın, tek başına insanların koruduğu at sürüsüne saldırmazsın.’ diye düşündü. Hasen yine de dikkatle dinledi. Evet, aynı uzun sesti. Böyle erkek kurt uluyordu. Ancak başka bir kurt daha kısa ve hüzünlü bir şekilde seslendi. Demek ki bütün kurt sürüsü yakın bir yerdeydi.

Emniyet müdürü de kurt seslerini duydu. Hasen’e yaklaştı, attan indi, tüfekten tüylü şali çıkartı ve çifteyi namlu ucunu aşağı doğru bir şekilde eyere astı.

- Kar fırtınası yatışıyor, - dedi o. – Ancak kurtlar toplanıyor... Yakın bir yerde fark edersen haber ver.

Kar fırtınası gerçekten yatışacağa benziyordu. Hasen etrafına bakıyordu, ancak şüpheli bir şey gözüne çarpmıyordu. Kalbi biraz rahatladı. Ancak tecrübeli olmadığı için kurt ulumasının kestiğinde tehlikenin her dakikayla arttığını bilmiyordu. Kurtlar bir sürüye toplayıp arkadan at sürüsüne yaklaşıyordu. Sessizliğin anlamı bu olabilirdi...

Aniden Hasen’in atı sarsıldı, başını kaldırıverdi ve tuhaf bir şekilde homurdandı. Rüzgarın estiği taraftan kar fırtınası çarptı. Alşınbek’in atı yana çekildi, Hasen dizgini düşürdü ve bir an sonra Alşinbek’i gözden kaybetti.

Atlar bozkırda tehlikeyi daha iyi hissediyor. Kar fırtınalarında kurt sürüsünün rüzgâr alan taraftan yaklaşarak kurbanın gözlerini karla kör etmek için ayaklarla karı karıştırdığını duydu. Şimdi de durum öyleyse ne olacak?.. Alşınbek’in atı genç, kurtlar yağlı eti hisseti... Hasen kendi atını vurdu ve Alşınbek’in kaybolduğu tarafa gitti.

Aceleden çifte hakkında unuttu, Alşınbek’e yetiştikten bir iki dakika sonra onun hakkında hatırladı. Nişan almadan hızlı çekişle tetiği çekti. Çiftli atış sesi patladı. Tüfek Hasen’i vurarak omzunu acıttı. Namlulardan iki kısa yalım çıktı. Hasen kar fırtınasında birkaç kara gölgenin tarafa çekilerek kaybolduğunu gördü... Evet, bu kurtlardı!

Mamafih Hasen ateş açtıktan sonra kurtlar kaçmış değil, sadece çekilmiş ve yeni denemeden önce birbiriyle görüşmüş gibiydi... Hasen’e emniyet müdürü yaklaştı. O körlemeden silah etti. Belki rastgele kurşun kurtlardan birini vurdu, her nasılsa o taraftan hırlama sesi geldi...

Bir daha kurtlar görünmedi.

Akşama kadar rüzgâr tamamen yatıştı. Güneşin doğduğunda Karasu’ya yakın yerlerde yaşayan Kolhoz çalışanları göl kenarında tanımadık bir at sürüsünü gördüler. Atlar toynaklarla karı karıştırarak barışçıl bir şekilde otluyordu. Atları koruyanlardan iki at çobanı ve emniyet müdürü uymuyordu. Diğerleri ise kara yatarak mışıl mışıl uyuyorardı.

Yaşlı Ondasın torununun kar fırtınasında nasıl hareket ettiğini duyunca uzun sustu, uzun sakalın ucunu çekip durdu ve sonunda bunu söyledi:

- Hasencan, Alşınbek seni hayatı boyunca unutmayacak.. Sen de o gece, o gün nasıl hareket ettiğini unutma..

Hasen unutmadı.

Birkaç sene sonra Hasen üniversiteden mezun olunca Altın Aray’a diplomalı bir tarım uzmanı geldiğinde burada yabancı olmayan bir insan kabul edildi. İnsanlar, Hasen’in okuldayken Sovkhoz’a ait at sürüsünün kurtarmasına katıldığını unutmadılar. Sovkhoz müdürü Kazıbay Tleukabakov da bunu unutmadı. Şimdi bu an, Ugryumov’un onun ve Hasen arasına girmiş olduğunu düşündüğünde canının içinde çıkan acıyı bir taraftan yumuşatıyordu, diğer taraftan kızıştırıyordu...

Sovhkoz kasabasının arkasındaki tarlada Ugryumov ile görüştükten sonra Tleukabakov eve giderek biraz dinlendi ve ofise yoldayken çiftliklere uğradı. Onun öyle bir kuralı vardı. Günlük görevlere başlamadan önce geçerken gürültülü kümese uğraması, domuzlara bakan ağırbaşlı kadınlarla konuşması, her zaman bir şeyden memnun olmayan telaşlı ve sivri dilli sağıcıları dinlemesi gerekiyordu...

Domuz çiftliği müdürü Kaçan onu domuz yavruları için inşası yeni sona ermiş bina kanadına bakmaya götürdü.

Burada çam sakızıyla kokan talaş, üstübeç kokusu vardı. Geniş pencerelere eğik çizgiler şeklinde parlak güneş ışınları geçiyordu.

- Aferim, İgnat, - Tleukabakov övdü. – Burada sanatoryum, dinlenme evini açsan da... Yemlikler için ince tahtaları da buldun mu?..

- İşte nasıl denir.. Başın varsa ince tahtalar da olur!.. – İgnat Froloviç gözlerle parlayarak kurnazca gülümsedi.

Bu insan Tleukabakov için daima sevimsiz bir insana benziyordu. Kaçan çiftliği yönetmeyi biliyordu, Sovkhoz müdürü ilk önce bunu hesaba alıyordu.

- Evet, - Tleukabakov başını salladı. – Kendi işini biliyorsun...

- Yardımınız sayesinde, Kazeke, yardımınız sayesinde... Hatırlarsak neyle başladık?.. Birlikte başladık, birlikte de tam sonu göreceğiz, işte öyle, Kazeke...

- Sonu mu göreceğiz?.. Nerden bunu çıkarttın, İgnat Froloviç?..

- Evet, farklı söylentiler dolaşıyor.. Ugryumov yoldaş buraya boşuna atanmadı. Yeni insan için bu da iyi olmaz, bu da iyi olmaz.. Kazeke, onunla farklı insanlar olduğunuzu kalbim hissediyor...

Tleukabakov Ugryumov ile sabah konuşmayı hatırladı.

- Farklıyız da, - o homurdandı. – Ancak farklı olduğumuz iyi olabilir...

- Öyle demeyin, Kazeke, öyle demeyin, - İgnat Froloviç içler çekti. Farklı insanlarsınız, ancak ortak işiniz var... Bu işte kimin kimi yeneceği önemli, hep öyle oluyor...

Kaçan’ın nefesleri, müdüre attığı acınır bakışlar Tleukabakov’u daha fazla da kızdırdı. Hemen cevap verecek bir şey bulamayacağı kadar kızdırdı. Bundan sonra İgnat Froloviç ona yemlerle ilgili bir evrak sunarak imzalamasını rica etti. Ugryumov hakkındaki konuşmaya dönmek için geçti.

Süt çiftliğine yaklaşırken gün epeyce yükselmişti. Sabah çalışmalar son eriyordu, beyaz gömlekli sağıcılar inek ahırının yanında halka olup sesli bir şekilde konuştular ve eve gitmek üzere hazırlandılar.

- Glaşa, Pestruşka’ya daha dikkatli bir şekilde davran, - yumuşak ve iyi yüzlü yaşlı Kazak kadını Ayjan söyledi. – Pestruşka karakter sahibi...

- Bir şey olmaz, boynuzlamaz, - Glaşa gülümseyerek cevap verdi. – Ben ona şefkatle yaklaşıyorum.. – O ilk Tleukabakov’u görerek ellerini çırptı: - Müdür!

- Nerde? Geçen geceyi tarlada geçirdi..- Ayjan, Tleukabakov’un yaklaştığı tarafa döndü. Bundan sonra diğer sağıcılar da döndü. – Bizim Kazeke dayanıklı, - yufka yürekli Ayjan başını salladı. Uyku ve rahat yüzünü görmüyor..

- Yönetmenler uykuyu ve rahatı görmezler – genç sağıcı Nastya güldü. – Bizi kim yönetir o zaman, aklımızı başımıza kim getirir o zaman?... Aslında doğruyu söylersem bizim Kazıbay artık bizimle ilgilenmez.. – Glaşa’ya göz ucuyla bakarak kıkır kıkır güldü.

Bütün kadınlar, sanki bir talimat üzerine beyaz dolgun ellerini kaldırıvererek aceleyle baş örtüsüne çekidüzen vermeye çalışan Glaşa’ya baktılar.

- İlgisinin ne olduğu anlaşıldı...

- Neden uykuya dalmıyor....

- Ne anlaşıldı, çaçaronlar? – Glaşa parladı. Sağlam bir şekilde bağlanmış bağ örtüsünden çıkan onun küçük kulaklarının uçları yanmaya bile başladı. – Kim nasıl olsa ben ise çapaçul gibi yürümem!..

- Kız, kurtmasalı okumayı kes! Gözünün nerde olduğu belli.

- Beni rahat bırakınız!

Glaşa tamamen mahcup oldu. Saldırgan şakalar ve aldatmacalar için sebepler bulunmaktaydı.

Üç sene önce Tleukabakov’un eşi Marjan araba kazası sonucunda hayatını kaybetmişti. O zamandan beri dul erkekti. Çocukları büyümüşlerdi. Bir oğlu şehirdeki fabrikada çalışıyordu, diğeri ise Almatı’daki ünivesitede okuyordu. Müdürün Glaşa’ya hayran hayran baktığını söylenenler vardı..

Tleukabakov yaklaşınca sesler ve gülüşler kesildi. Müdür şef gibi kuru ve sert bir sesle selam verdi. Sağıcılar, önceki konuşkanlıklarını kaybetmiş gibi ona çekingen ve ürkek bir sesle cevap verdiler. Konu işe gelene kadar genelde böyle konuştular.

Glaşa, dikkati çekmek istemeden tarafa çekildi. Ancak bundan dolayı herkes ona arada bir bakıyorlardı.

- İşleriniz nasıl gidiyor? – müdür sordu.

- Her şey yolunda, - bir süre önce çiftlik müdür yardımcılığını yönetmeye başlayan Ayjan cevap vermekte acele etti. – Ancak kızlar bu sene ineklerimizin tayının ne olacağını bilmek istiyorlar...

Müdürün acıyan nasırına bastırmış gibiydiler.

- Sade yem artık iğneklerin zevkine gitmiyor mu?.. – o hırçın bir şekilde homurdandı. Ancak bu anda Kazıbay Glaşa’yı farketti. – Ayrıca, - daha yumuşak bir sesle devam etti. – Bu ilkbahar Aksengir arsasının yarısında yem kültürleri ekildi. Bunlar üÜrün verirse sizin çiftliğinize de yeterli olacak.

- Keşke ürün verse... Hayvanlarımızı ahırdaki bölmelerde tutuyoruz. Mısır, baklagiller yokken çalışamayacağız...

- Baklagiller yokken!... – beklenmedik öfkeyle müdür tekrarladı. – Her biri kendi şarkını söyler!.. Tohumsuz olmaz mı?.. Bizim için tohum sıkıntısı en önemlidir. Anlaşıldı mı?.. Biz onu çözene kadar... – Kazıbay ikinci kere birden duraladı. Glaşa’nın mavi gözleri ona sitemli sitemli bakıyordu.

Tleukabakov mahcubiyetini saklamak için Ayjan’a açıkça sertlikle hitap etti.

- Neyse çiftlik müdür yardımcısı kendi çiftliğini göster. Bir karışıklık bulursam...

Müdür inek ahırına gitti. Ayjan sağıcılarla birlikte geniş geniş adımlara zorla yetişiyorlardı.

Sadece Glaşa ve onun yakın arkadaşı Nastya aynı yerde kaldılar.

- Kazıbay’a ihtiyacın var mı?.. Sırık ta, bir sırıktır. Daha genç birini bulabilirdin. Glaşacığım, boşanmış olmana rağmen sokağa çıkıp ellini sallarsın, erkerler her taraftan sana doğru koşarlar!

- Aptalsın sen, Nastya... – Glaşa içler çekti. – Sırık diyorsun.. Ben ise ona bakarsam zayıf, kuru, kaygılardan dolayı kurumuş birini görüyorum... Ben ise eve geldiğinde hiç kimsenin gömleğini yıkamadığını bir düşünürsem...

- Bir evlensin o zaman!

- Nastyacığım, senin için bu basit bir şey. Bir evlensin.. Kader değilse ne olacak? – o suçlu bir şekilde güldü, dolgun omuzlarını kaldırdı. – Nastyacığım, istersen inan, istersen inanma, bunda suçum yok...

2

 

Tleukabakov, iş odasına girmeden önce parti komitesinin ofisine gitti.

İlk bakıştan geniş pencereli uzun oda çok geleneksel olarak gelebilirdi. Duvarlarda görsel ajitasyonu içeren posterler, odanın ortasında T şeklinde yerleştirilen ve bazı yerlerde mürekkeple kirlenmiş kırmızı örtüyle kaplanan masa, sade çerçevelerde Marks’ın, Engels’in, Lenin’in resimleri vardı… Her şey herhangi bir başka parti komitesinde olduğu gibi ayarlandı.

Ama buraya özgü farklılık vardı. Bir duvarda kalın kâğıtta çizilmiş diyagramlar, şemalar, Sovkhoz’a ait rengarenk tarla haritaları, filizlenen tohumların ve olgun başakların büyültülmüş resimleri vardı. Köşelerde ve ferah pencere kenarında kurutulmuş buğday demetleri, mısır, bakla ve nohut sapları vardı. Masanın üstünde tarım makinelerine ve tarla tarımına ilişkin bir sürü kitap vardı. Kitaplar dolabın camlı duvarlarının arkasında da vardı. Girişin yanında lavabo, çivide temiz petek şeklindeki havlu vardı. Parti örgütü başkanının buraya direk tarladan geldiğine ve görevlerine başlamadan önce uzun uzun ellerini yıkadığına, avuçlarından yapışmış toprağı çıkarttığına benziyordu…

Tleukabakov geç kaldı. O gelmeden önce parti örgütü başkanı Karabay ile görüştü. Ugryumov’un, dün Gubanov’un ekibinde meydana gelen olaydan hiç haberi yoktu. Hasen’den traktör sürücüsü ile kavga ettiğini öğrenerek onu konuşmaya davet etti.

Konuşma hoş olanlardan değildi.

-            Ben ise ona ‘Engel olma, yoldan çekil’ dedim! – Karabay, Ugryumov’un onu oturttuğu sandalyeden her dakika fırlayarak öfkeli bir şekilde haykırıyordu. – Karabay çalışıyor, Karabay’a engel olma!... Toprağın nasıl sürüldüğünü bana öğretme. – Karabay sana öğretecek!.. Bir tarım uzmanı bir şey diyor, yeni gelen tarım uzmanı başka bir şey talep ediyor! Karabay ne?.. Karabay kimi dinler?..

-            Karabay, aptallığa vurmayın. Size kulaksız pullukların kullanımıyla sürmenin anlamı açıklandı…

-            Sizin bu kulaksız pullukların kullanımıyla sürmenin hiçbir faydası olmazsa o zaman ne yapacağız?...

-            Yeni yolları, yeni yöntemleri arayacağız. Hiçbir şeye rağmen arayıp buluruz.

-            Kimyayı mı ümit ediyorsunuz? – Karabay iğneli küçük kahkahayla güldü. – Rüzgar eserse tüm kimyanız toprakla birlikte  havaya uçar!

-            Kimya dışında birlikte bir şey buluruz. Ancak toprağın ölmesine izin vermeyeceğiz.

-            Vermeyecek misiniz?.. Bu tarım makinelerinin kullanırken toprağa vurmaya ve toz haline getirmeye devam eder misiniz?.. Ben on sene boyunca burada toprağı sürüyorum. Toprağın daha önce ne olduğunu ve şimdi ne hale geldiğini bilirim!..

-            İşimize inanmıyor musunuz, Karabay? On beş sene boyunca inandınız, şimdi ise…

-            İnanmıyorum!  - Karabay, Uygryumov’un yüzünün önünde mazot lekeli siperli buruşuk yağlı kasketi kaldırıp indirdi. – Bu toprağın daha iyi hale geleceğine inanmıyorum! Geç!.. Toprak mahvedildi!

-            Böyle mı konuşmaya başladınız, Karabay? – Ugryumov odada dolaştı. – Ben ise yeni yöntemlerle toprağı sürmeye üşendiğinizi düşünüyordum… Böyle bir keyifle nasıl hala burada çalışıyorsunuz?..

-            Çalışmaya devam etme niyetinde değilim! Siz çalışınız, Karabay için diğer yerde de bir iş bulunur!...

Ugryumov hiçbir şey cevap vermeden Karabay kapıyı çatır çatır kapattı, havlu bile çividen düştü.

Ugryumov havluyu kaldırdı, önce bulunduğu yere astırdı ve Karabay’dan daha fazla kendine kızgın pencere önünde durdu. Arkada ellerini birbirine bağlayarak uzun uzun böyle durdu… Canı berbattı.

Fedor İvanoviç hayatı boyunca farklı zorlukları gördü. Kendini talihsiz bir adam olarak değerlendirmiyordu, talihli adam olarak da değerlendirmiyordu. Fakir köylünün oğluydu. Gençken köydeki aktivistlerden biriydi. Kolektivizasyona katılmıştı. Bir gece kulaklar sol omzuna kurşunu sıkmışlardı. O da bu olaydan sonra birkaç sene içinde kurşunun bu küçük parçasını saklayarak Sovyet iktidarı için sosyal sınıflar arasındaki mücadelede zarar gördüğü için gurur duyuyordu. Devrime, iç savaşa katılmak için zamanında doğmamıştı.

Fırtınalı bir dönemdi. Beş yıllık planlar, Magnitka, Dnepro hidroelektrik santralı… Partinin iradesine uyarak geçtiği yol onu yükseltmişti. Önce ilçe parti komitesi sekreteri olmuştu. Sonra Timiryazevka dinleyicisiydi. Bundan sonra da bölge parti komitesi sekteri olmuştu… Bundan sonra yolu sanki uçuruma bastırmıştı. Her şey baş aşağı düşmüştü. Ugryumov yıllar önce kendinin olduğu gibi bir oğlan olan ve zamanla ünlü bir bilim adamı unvanını kazanan köydeşini ‘halk düşmanı’ olarak tanımak istememişti. Ugryumov görevden alındı, parti listesinden çıkartıldı…

Birkaç ay sonra mamul maddeleri üreten tröstta demirbaş müdürü olarak çalışmaya başladı. Savaş başlamasaydı sonra başına daha neyin geleceğini kim bilir. Ugryumov cepheye er olarak gitmişti, subay ve komünist olarak dönmüştü. Sivil hayatında belirlenen açıklık kısaydı. Savaş bitmişti ve Fedor İvanoviç’in cephede gösterdiği yaralıklar az sonra sönmüştü… Ülkenin kaderinde çok şey değiştirmiş parti kongrelerinden sonra Ugryumov kendini hayata dönmüş gibi hissetmeye başlamıştı. Tarım Politikası Bakanlığında yönetici görevlerden birine atanmıştı. Ama Ugryumov’un başına yine de bir bela gelmişti. Onun eşi ağır hastalanmıştı. Doktorlar iklim değişmesinde ısrar etmişlerdi ve Fedor İvanoviç, ricası üzerine partinin merkez komitesi ile temasa geçen Bakanın ilk teklifini kabul etmişti. İlk önce Ugryumov Altın Aray’a parti örgütü başkanlığı için tavsiye edilmişti…

Fedor İvanoviç’in bu kadar haksızlık ve kırgınlık yaşadıktan sonra hırslandırması ve güvensiz olması gerekiyormuş. Ancak tam tersi olmuştu. Kendi heyecanları diğer insanların canına girmeyi, diğer insanların acılarını anlamayı ve ona tepki göstermeyi öğretmişti. Diğer insanlardan bir şeyler talep ederken ilk önce kendine sert talepleri iletiyordu.

Traktör sürücüsü ile konuşmasından memnun kalmadı. Doğru sözleri bulamadı, inandıramadı… Kendini tutamadı. ‘Böyle bir keyfiyle nasıl hala burada çalışıyorsunuz?’.. İşte Karabay kapıyı kapattı.

Ufryumov lavobaya doğru adım attı, kollarını sıvadı ve yüzüne su attı. Bundan sonra sabunladı, öfkeli azgınlıkla homurdanarak ve durmadan mırıldanarak boynunu ve yanaklarını keselemeye başladı…

Kapı gürültüyle açıldı. Ugryumov köpüklü yüzünü kapıya doğru çevirdi. Eşikte Sovkhoz müdür duruyordu.

-            Fedor İvanoviç, buradan Karabay’ın çıktığını gördüm… Beni şikayet etmeye mi geldi? ‘Git buradan’ ona dediğim için mi?..Gitsin! Bizim Sovkhoz’umuzda onun için bir iş yok!..

Kulağa kadar köpüklü Ugryumov’a şüpheyle bakıyordu. Adıgeçenin hiçbir şeyi anlamadığını görerek oturdu ve gece olayını anlattı.

Ugryumov acele etmeden yüzünü yıkadı ve kuruladı. Geniş göğsünde gömleği düğmeledi. Kendi masaya doğru yürüyerek oturdu, siyah plastik bardaktan keskin bir şekilde bilenmiş kurşun kalemi çıkarttı, kırık olup olmadığını kontrol ediyormuş gibi levha kalemine dokundu… Gözünün önünde Karabay’ın derin çökelen küçük gözlü yüzü değil, Karabay’ın buruşuk kasketi ve kasketin siperinde mazot lekesi vardı…

-            Onu görevden alamıyoruz, Kazıbek, - o sonunda söyledi. 

Ugryumov kurşun kalemi bardağa attı. Kurşun kalem bir nokta koyduğu gibi plastik altına vurdu.

-            Bunu sen mi söylüyorsun, parti örgütü başkanı?..

-            Evet bunu ben, parti örgütü başkanı, söylüyorum.

Tleukabakov uzun sustu, Ugryumov’u dinledi. Kendi de bunu biliyordu. Karabay toprakları tarıma açılmakta olan bölgede eskiden beri çalışanlardandı. Kol bolluğu bazen akıldan daha iyidir. .. Tleukabakov parti örgütü başkanını dinleyerek bu sabah Sovkhoz müdürü olarak Gubanov’un ekibinin önünde Karabay’a ‘Ket!’ dediğini düşünüyordu. Kazaklarda  pis köpeğe ‘Defol!’ denir. Şimdi ise o ekip müdür hakkında ne düşünüyor?..

-            Birini göreve atmak ve görevden almak müdürün görevidir, - o surat asarak dedi.

-            Parti örgütünün de görevi bu.

-            Sovkhoz Karabay’sız çalışamaz mı?..

-            Çalışır. Ancak o Sovkhoz ve biz yokken çalışamaz.

-            İnsanların gözlerine nasıl bakarım?..

-            İnsanlar her şeyi anlarlar. Bunu üstüme alıyorum. İnsanların gözlerine nasıl bakılacağını senin değil, Karabay’ın düşünmesi lazım.

Müdür odayı öfkeli bir şekilde adımla ölçerek zihnini toparlıyordu. Ugryumov ile tartışmaya devam etmeye, ancak olsun diye bunu yapmaya hazırdı… Bu anda odaya tarla tarımı ile uğraşan ekip başı Omelçenko nalçalı çizmelerle gümbürdeyerek girdi. Bu adam kısa boylu ve topuzdu. Onun gibisi hakkında enine boyuna denir. Odaya zorla sokuşturmuş gibi görünüyordu. Girerken lavobaya takıldı, tabureye süründü ve çok fazla gürültü çıkarttı. Selam verirken mahcup oldu ve yavaş sesle konuşmaya çalıştı. Ancak bozkırdaki açıklığına alışmış sesi odaya sığmıyordu. Biraz daha böyle konuşsaydı Omelçenko’nun gürültülü bassosundan cam zangırdamaya başlardı.

-            İşin bitti mi, Petroviç, - Ugryumov elinde olmadan gülümsedi.

-            Bitmez mi? – Omelçenko sandalyeye yan bakarak onu ezmeye korkuyormuş gibi kenarına ilişti. – Önce da işimiz bitebilirdi. Ancak ne yapalım. Ya mısır tohumları eksik, ya da nohut tohumları eksik…

-            Hangi tohumlar eksik? – Tleukabakov şaşırdı. – Mısır tohumları mı, nohut tohumları mı?.. Plana göre arsanızda sadece buğdayın ekim yapılması öngörülüyor, değil mi?...

-            Geç kaldık, müdürüm, geç kaldık, - Omelçenko gülmeye başladı, ancak üzerinde Tleukabakov’un öfkeli bakışını hissederek hemen gülmeye kesiverdi. – Parti örgütünün kararına göre üç bin hektar…

Tleukabakov aniden parti örgütü başkanına döndü. Ona bir şeyler söylemek istedi, ancak kendini tutamayarak Omelçenko’ya bunu söyledi:

-            Petroviç, bizi yalnız bırak…

-            Tamam… - Ekip başı hem Tleukabakov’a, hem de Ugryumov’a şaşkın bakarak sandalyeden kalktı ve çizmelerle gümbürdememeye çalışarak odadan çıktı ve arkasından kapıyı kapattı.

-            Burada müdür ben miyim yoksa siz misiniz? – Tleukabakov zor bir nefes aldı.

-            Sizsiniz, - Ugryumov’un sesi yumuşak ve barışçıydı. Konuşurken özür diliyormuş gibiydi. – Ancak burada değildiniz, Kazeke. Bölgeye gittiniz. Vakit ise geçiyordu. Biz düşündük, görüştük. Bütün kolektifin aldığı karara karşı çıkmayacağınızı zannettik.

-            Planı kimi hazırlıyor siz misiniz yoksa bölge mi?..

-            Biz onu yerel koşulları göz önüne alarak yeniden ele aldık.

-            İşte bu sizin ‘yeniden ele almanız’ üç bin hektarlık arsada tahıl ekilmesinin azaltılmasına mı sebep oldu?.. Ugryumov yoldaş, üstünüze fazla almıyor musunuz?

-            Üstüme fazla almıyorum. Önümüzdeki sene daha da beş bin hektarda tahıl ekilmesini azaltmak zorunda kalacağız. – Ugryumov istifini bozmadan cevap verdi. – Orda otlar yetiştirilecek.

-            Öyle mi?.. – Tleıkabakov’un gözleri daraldı. – Merkezin talimatına ne dersiniz? .. Yoksa sizin için bunun bir yetkisi yok mu?..

-            Merkezin talimatı dogma değil. Her hektara mevcut imkanları göz önüne alarak yaklaşmak gerekiyor… - Ugryumov rahat bir şekilde konuşmaya çalıştı. Onun ve müdür arasındaki konuşmanın başarısız bir şekilde başlamasına rağmen parti örgütü başkanı bu konuşmaya sevindi. Her işte bir hayır var. Tleukabakov kızdı, gururu yaralandı. Sovkhoz’da meydana gelen olaylar hakkında ne düşündüğünü saklamadan açıkça söyleyecek. – Rüzgar erozyonuna maruz kalan ve iki ya da iç santimetrelik verimli tabakaya sahip olan toprağın mahvedilmesi için bir senenin yeteli olduğunu biliyorsunuz. Böyle bir toprağı defalarca otlar ekilirken yeniden canlandırmak için on sene gerekiyor. Bizim topraklarımız erozyona maruz kalıyor. Buna özel yöntemle yaklaşmak lazım. İster istemez ekim alanlarını azaltmak, verime de ağırlık vermek zorunda kalırız…

-            Söylediklerinizi nasıl anlayayım… - Tleukabakov kalktı. – Partiye hizmet ediyorum. Üst örgütlere inanmaya alışkanım. Kendine göre davranmak ve anarşiye kapılmak değil, talimatlarını yerine getirmeye alışkanım. Siz ise… Ugryumov yoldaş, çevreye alışmadan her şeyi berbat ettiniz! Parti örgütü komitesi, kolektif… Sadece bunları duyuyorum… O zaman müdüre ihtiyacınız yok mu?... İşte kendiniz görüşünüz, karar veriniz…

-            Kolektifin işe girmesinde kötü bir şey yok… Ortak çabayla biçilen kürk kısa olmaz. Bence Kazakların böyle bir atasözü varmış, değil mi?... – Ugryumov güldü. – Bölgede planı hazırlanan çalışanlara ne yapalım? Geçen gün onlardan Zheltıy Bugor’un yanındaki 50 hektarlık arsaya buğday ekilmesine ilişkin yeni bir talimat aldık. Bu da tohumun savrulacağı anlamına geliyor!... Bu arsada buğday uç vermez!

-            Siz talimatı yerine getirmediniz, değil mi?

-            Yerine getirmedik, müdürüm. Yerine getirmedik. Hasen ile birlikte ne olursa olsun ilk kere 50 hektarda değil, 2 hektarda buğday yerine, darı ekilmesine karar verdik…

-            Ugryumov yoldaş, üstünüze fazla alıyorsunuz! Çok fazla alıyorsunuz!..

-            Herkesin toprağın tüm halkın malı olduğunu anlamasını istiyorum. T ü m h a l k ı n m a l ı!..

-            Aynen öyle! Bu yüzden topraktan halka verebildiğini tam hacimde almak lazım!...

-            Böyle sahip değil, tüketici konuşur…

-            Tüm anlattıklarınıza göre böyle bir sonuç yaptım, - Tleukabakov dedi. – Siz hiçbir şekilde tek başına bırakılmazsınız..

Ugryumov, ‘Siz bilirsiniz’ diye kollarını iki yana açtı.

Tleukabakov, kendi düşüncelerine dalıp birkaç dakika durdu. Belki Kaçanov ile görüşmeyi ve ‘Kim kimi yener’ sözlerini hatırlıyordu.. Ancak Ugryumova daha bir şey söylemeden odadan çıktı.

‘Aksi şeytan,  - Fedor İvanoviç tek başına kalırken düşündü. – Yine de kötü romanda olduğu gibi parti örgütü başkanı ve müdür arasında anlaşmazlık çıktı… Anlaşmazlık çıkmadan iş yapılmaz mı?... Farklı dünya görüşüne sahip olan insanlar arasında ideolojik anlaşmazlık anlaşılır bir şeydir. Bizim aramızda ne oldu?..’

Birkaç gün sonra Tleukabakov bölgeye Sovkhoz müdürleri için düzenlenen kurslara katılmak üzere bir aylık süre için ayrıldı.

Vekil olarak da Ugryumov’u tayin etti…

 

IV

 

1

Fedor İvanoviç, Sovkhoz müdür vekilliğine atandıktan sonra ofise az geliyordu, hep tarlada kalıyordu. Bir gün ‘kendi’, yani müdürün iş odasına gelince arkasından süt çiftliği müdür yardımcısı Ayjan ve yaşlı çoban geldiler.

Ugryumov, evraklara bir düzen vermekte acele ederken Ayjan’a soran bir bakış attı.

-            Bu ihtiyar, - Ayjan parmağıyla çobana göstererek öfkeli bir şekilde söyledi. – Bu ihtiyar bunadı. Budenovskiy Sovkhoz’undan bize getirilen koyunları sürüye almak istemiyor…

-            Bu koyunlara ne yapayım?.. – Çoban heyecanlanmaya başlayarak ellerini kollarını salladı. – Bunlara koyun denir mi?.. Bunlar koyunlar değil, lokma gözlü tavşanlardır! – O sopayla öfkeli bir şekilde döşemeye vurdu. – Sürüye almayacağım!..

-            Aslında o haklı, - Ugryumov ihtiyarın söylediklerini destekledi. – Edilbayev cinsi koyunları yetiştirmeye karar verdik.

-            Geçtiğimiz sene başka bir karar alındı, - Ayjan inatçı bir şekilde itiraz etti.

Ugryumov yüzünü buruşturdu.

-            Edilbayev cinsini seçtiysek önce alınan kararın iptal edilmesi lazımdı…

-            Bunu müdürle onaylayınız, - Ayjan dedi. – Şimdi başka bir talimat yok…

-            İşte bu!.. – Çoban parti örgütü başkanı konuşmaya başlarken sözünü kesti. – Her zaman öyle! Ne olursa olsun hemen talimat kapsamında hareket edelim diyorsunuz!.. Formalistsin sen!.. – İhtiyar yeni bir söz öğrenerek fırsat bulurken inandırıcılık amacıyla onu söylemekten memnundu.

-            Formalist miyim?... Parti örgütünün üyesiyim. Sovkhoz’daki hayvancılıktan sorumluyum, Aksakal yoldaş!... Ayjan, çobana yaşlı olmasına rağmen kendi yerini bilmesi gerektiğini göstererek sert bir şekilde söyledi.

-            Sen mi sorumlusun?.. Koyun çobanlığını kim yapar? Sen misin yoksa ben miyim?... – Çoban Ugryumov’a döndü. – Parti örgütü başkanı, bana Kazak koyunlarını ver. Bu lokma gözlü koyunlar lokantaya sürülsün!.. Bunlardan bir beşparmak pişirilsin!..

-            Güzel bir çözüm bulmuşsun! – Ayjan öfkelendi.

-            Budenovskiy Sovkhoz’undan getirilen koyunlar kalsın, bunların çobanlığını yapmakla başka birini görevlendiriniz. Edilbayev cinsi koyunlar konusunda sonra bir mutabakat sağlarız, - Ugryumov dedi.

Ayjan ihtiyara zaferle baktı. Çoban gözlerini yana çekti. Çoban Ayjan’ın eşiydi. Adı Zıkriya’ydı. Biricik kızları Almatı’daki üniversiteden mezun olduktan sonra Altın Aray’da tarım tenkiyesi olarak çalışmaya başladı.

Zıkriya’nın babası, dedesi ve dede babası çobanlığı yapmışlardı. O da on yaşını doldurduktan sonra çobanlığı yapmaya başlamıştı. Çocukken oğlak ve kuzu çobanlığını, olgunlaştıkça önce aula ait, sonra Kolkhoz’a ait koyun çobanlığını yapmıştı…

Çoban hayat tarzı ve yalnızlık alışkanlığı karakterine iz bırakmıştı. Yaşlı adam sert ve suskun görünüyordu. Ancak özel durumlar bugün olduğu gibi ona dengesini kaybettiriyordu. Azla kanıklanmaya alışmıştı. Sadece ham köseleden üretilmiş çizmeler, kaba çaputtan üretilmiş gömlek, koyun kürkü gibi şeylere ihtiyacı vardı. Yemeklerden kurtu, irimşiki ve ayranı beğeniyordu. Yaptığı işinde Zıkriya uzmandı. Koyun çobanlığının nerde ve ne zaman yapılması, koyun sürüsü için son derece tehlikeli otlardan koyunların nasıl korunması, yavruların daha canlı olmasını sağlayan otların nerde aranması ve koyunların şişmanlanmak için hangi otları yemesi gerektiğini biliyordu. Zıkriya 50 sene boyunca çobanlığı yaptıkça hiç kimse hayvanlarının gıda kıtlığından öldüğünü ya da kuzulama döneminde öngörüldüğünden daha az kuzuların doğrulduğunu duymadı.

Ancak insanların çoğu, içine kapanık ve ürkürük Zıkriya’nın kendi koyunları dışında hiçbir şeyle ilgilenmediğini düşünüyordu. Gerçekte her şey öyle değildi…

Zıkriya’nın yaşadığı uzun hayat boyunca üç önemli olay meydana geldi. Hiç olmazsa kendi öyle zannediyordu…

İlk olay Zıkriya 27 yaşındayken meydan geldi. Onun fakir olduğu kadar çobanın 17 yalındaki kızı Ajyan ile evlenmişti. O evlendikten 10 sene sonra Ayjan ona biricik kız Meruert’i, Kazaklar’ın dedikleri gibi ‘gözbebeğini’ doğurmuştu. Bunu da hayattaki ikinci önemli olay olarak değerlendiriyordu. Üçüncüsü olarak Meruert’in Almatı’dan geri dönmesini değerlendirdi. Kız Altın Aray’a hayvan yetiştirmede uzmanlaşmış tarım teknisyeni olarak atanmıştı. Zıkriya da kendi aulu ile vedalaşmaya zorunda kaldı.

İlk iki olay ona sevinç getirdiyse son olay hakkında aynı söylenmez. Ancak Zıkriya kaderine razı oldu. Göz kendi gözbebeğinden ayrı yaşamaz… Yaşlı adam kızın yaşadığı ham topraklara taşındı.

Zıkriya, temiz rüzgârın auldaki hayata hızla geldiği zamanlarda evlenmişti. O dönemde her yerde ‘kosşı’ adlandırılan yoksul köylü komiteleri kuruluyordu, ‘kızıl yurta’lar oluşturuluyordu, bilgisizlik ortadan kaldırılıyordu. Çoban kalbiyle bütün değişiklikleri kabul ediyordu, ancak fırtınalı akıntının kenarında kalmış gibiydi. Ona sadece bazı serpintiler ulaşmıştı… Ayjan okuma-yazma seferberliğine katıldı. Zıkriya kendi eşiyle birlikte aynı okul sırasında oturmayı utanç verici olarak değerlendirdi. Ayjan partiye üye oldu. Zıkriya vazgeçti. Eşine güvenmediği, eşinin ondan kaçmasından korktuğu gibi herhangi bir toplantılara, topluluklara katılmak ona yakışmazdı… Ancak bütün bu şeylere rağmen tam uyum ve geçim içinde yaşıyorlardı. Ayjan elebaşılık yapıyordu, Zıkriya onun üstünlüğünü uysalca kabul ederek emrinde buyruğunda oluyordu. Meruert doğduktan sonra daha iyi uyuşmaya başladılar.

Ancak zaman geçtikçe uçurum değil, bir aralık ‘parti üyesi olan ve okuma yazma bilen’ eş ve ‘parti üyesi olmayan ve okuma yazma bilmeyen’ koca arasında çıkmıştı. Ancak bu durumda da bir çözüm buldular. Genelde toplumda ve insanlar arasında Ayjan elebaşılık yapıyordu, aile işlerinde kocasının sözünü dinliyordu. Öyle de yaşıyorlardı.

Zıkriya, okuma yazmayı öğrenmediği için içinde pişman oluyordu.Eşi farklı gazetelere ve dergilere abone olup genelde bunları içinden okuyordu… Ancak Meruert büyüdükçe bu kıskançlığı geçti. Gözünü kızından ayırmayarak onun anlattıklarını dinliyordu ve dünyada bu kadar olayların meydana geldiğine ve onun sadece koyunlarını ve evini gördüğüne şaşırıyordu…

Meruert, Ayjan’ın postaneden getirdiği bu kadar gizli gazeteler ve dergiler onun için edinilebilir hale getirdi. Meruert’in yazın bozkırda otlayan koyun sürüsünün yanında ‘Botagoz’, ‘Sluşaş’, ‘Bir Kazak askeri’, Abay’ın yolu’ gibi kalın kitapları okuduğunu özellikle severdi.

Bazen kızına beklenmedik soruları soruyordu.

Bir kere Zıkiya ona, akıllı, bilgili ve iyi kalpli Abay’ın fakir Seyit’in ailesine rastlarken ona bir iki inek ve kısrak neden hediye etmeyi akıl etmediğini sordu. Ona göre Abay böyle bir zenginliğe sahipken hiçbir şey kaybetmezdi…

-            Diğer Kazak fakirlerine ne yapardı? – Meruert itiraz ediyordu. – Abay bir aileyi kurtarmaya çalışırken neyi elde ederdi? Bütün halkı mutlu görmek istiyordu.

Zıkriya razı olmadı.

-            Büyük insan büyük işleri düşünür. Ancak canının cömertliğinin küçük işlerde de yansıması lazım. Lenin hakkında bana okumadın mı? – Bundan sonra kıtlık yıllarında Sibirya avcılarının hasta Lenin’e hediye olarak kayın tavuklarını verdiklerini, Lenin’in ise bütün kuşların yetiştirme yurduna yetimlere verilmesini istediğini detaylı olarak anlattı.

-            Bir kanat bile kendine bırakmadı. Böyle bir insandı… O da sadece büyük işleri düşünüyordu, ancak büyük işlerin küçük işlerden başladığını biliyordu.

Böylece Zıkriya belli etmeden ve dikkat çekmeden kızına nasihatler veriyordu, kalın kitaplardaki hikâyelere kendi tecrübesini ve aklını ekliyordu.

Meruert enstitüden mezun olunca ona nasihat vermek yerine daha fazla onu dinleyip soru soruyordu.

-            Komünizm döneminde Kazak dili konuşulmayacak mı? Kazak şarkıları söylenmeyecek mi, ulusal enstrümantal oyunları oynamayacak mı?.. Zıkriya kızdan öğrenmeye çalışıyordu.

Meruert onun saf ve hantal sorularıyla alay etmiyordu. Onun okuma yazma bilmeyen babasının sadece şimdiki yaşam ile ilgilenmediğini hissediyordu.

-            Komünizm ulusal kültürlerin serilip gelişmesi üzerinde kurulacak, - Bunu açıklamak için daha basit ve anlaşılır sözleri bulamadığından dolayı kendine içerliyordu. – Kazaklarda ve diğer milletlerde en iyisi kalır, en kötüsü yok olup kaybolur…

-            Demek ki zaman en iyisini seçer ve en kötüsünü işaret eder, - yaşlı Zıkriya kendine göre kızının söylediklerini daha kesin ve açık olarak belirliyordu. Hemen de yeni soruyu soruyordu. – Bir önemli müdür beşparmağa ve dombraya artık ihtiyaç duyulmadığını söyledi?.. Bütün halk dombrada oturup çalınan enstrümantal şarkıları dinlemeyi sever? Beşparmak da aynı… Kim pilavı, kim domuz yağını, kim şaşlığı, kim beşparmağı sever… Beşparmak da iyi bir yemek…

-            O insanın ne düşündüğünü bilemem, - Meruert dedi. – Bu çok karmaşık bir soru. Önde gelen bilgili adamlar bile insanların komünizm döneminde nasıl yaşayacaklarını bilmiyorlar. Galiba o insan kendini çok akıllı olduğunu ve bin sene sonra ne olacağını gördüğünü göstermek istedi… Ya da daha basit, - Meruert gülüyordu, - Onun zayıf midesi var. Doktorlar ise ona etten kesin olarak menedildi. Bu yüzden suçu olmayan beşparmağımıza kızdı…

Meruert annesini babasını çalıştığı Sovkhoz’a davet ettiğinde Zıkriya uzun tereddüt ediyordu. Algabas Kazak Kolkhoz’u, ham topraklı Altın Aray Kolkoz’una ekim için kendi otlakların bir kısmını bırakarak güneye geçti. Otlakta çoban Zıkriya’nın yurtası kaldı. O da Kolkhoz’un geçtiği yere mi yoksa kızının yanına mı geçeceğine karar vermedi.

… Yurtanın bir kısmı ortadan kaldırıldı, ev eşyalarıyla dolu at arabası hazırlandı, doru ata koşum takıldı. Zıkriya, önce evinin olduğu çıplak adada dolaşırken hangi tarafa gideceğine karar veremiyordu. Şaşkınlığını saklamak için kır bıyıklarının uçlarını kızgın bir şekilde çekiyordu, gür dağınık kaşlarını kabartıyordu. Yola çıkmak üzerine hazırlanan, başını örten, siyah kolsuz ceketi giyen ve tenekenin renkli yapraklarıyla kaplanan büyük sandık üstünde hareket etmeden oturan eşine asık suratla bakıyordu.

-            Kendi Sovkhoz’una gitmek istiyorsan git, seni tutmuyorum, - Ayjan tekrar edip duruyordu. – Git… Ben ise seninle birlikte gitmem. Biricik kızımı bırakmam!...

-            İnatçı kadın, anlasana, - Zıkriya kızıyordu. – Gençlerin kendi hayatları var, bizim ise kendi hayatımız var.

-            Kızım yanımda yokken yaşamak değil bu!

-            İhtiyarken benimle boşanmaya mı karar verdin sen?..

-            Boşanırım! Hayat sona gelince yollarımız ayrıldı diyelim…

-            Senden daha fazlası da beklenir.. – Zıkriya öfkeye kapılarak tükürdü. Eşine diğer taraftan yaklaşmaya çalıştı. – Tüm hayatım boyunca koyun çobanlığını yaptım, hep kandaşlarımız arasında yaşadık. Koyunlar sürüden ayrıldığı gibi ihtiyarken biz de onlardan ayrılır mıyız?... Olur bir şey mi bu?...

-            Kızımla birlikte yaşamak istiyorum. – Ayjan tekrar edip duruyordu. – Torunuma bakmak istiyorum.

-            Rus ile evlenirse ne yaparsın?... – Zıkriya eşine ümitle baktı. Böyle bir kanıta dayanamayacağını düşündü.

-            Rus ile de evlensin! – Ayjan pes demiyordu. – Torunuma Kazak dilini konuşmaya öğretirim!

-            Bu da doğru. İstediğini şeytana da öğretirsin. – Zıkriya homurdandı. – Bu Rus bizi evine davet eder, masaya da domuz etini servis eder. O zaman ben ne yaparım?

-            Ne yaparsın? Beğenmiyorsan yeme!

-            Nasıl yeme? Ev sahibini kırmamı mı istiyorsun?..

-            Belki senden daha akıllı olur. Her halkın kendi geleneklerine ve alışkanlıklarına sahip olduğunu anlar…

Ayjan’ı hiçbir şey etkilemiyordu.

Zıkriya yalvarmaya başladı.

-            Biraz düşünsene nihayet, bozkırdaki açlık, otlak yokken nasıl yaşarım ben?.. Koyun çobanlığı dışında başka bir iş yapmayı da bilmiyorum!...

-            Öğrenirsin.

-            Öğrenmem için geç artık!..

-            Hiç te geç değil. Domuz çobanlığını zaten yapabilirsin….

-            Ne-e-e?.. – Zıkriya’nın öfkesi topuklarına kadar indi.

Ancak Ayjan gözünü bile kırpmadı. Yaklaşan kocasını özenle ve güleryüzle uyardı.

-            Ayaklarının altında ne var…? Ölçer mi?... Dikkat et, düşme.

Zıkriya bunu beklemediği için sersemledi, toprağa eğilerek ölçeri kaldırdı ve elinde evirip çevirdi.

-            Rasgele yerde sürünüyor… - Mahcup bir şekilde mırıldandı. Ancak hemen eşiyle kavga ettiğini hatırladı. – İşte ölçer için şimdi bir iş bulurum!.. – Ölçeri Ayjan’a indirmek istiyormuş gibi dövüşken bir şekilde başının üstünde kaldırdı. Ancak Ayjan güldü. Zıkriya, birlikte yaşadıkları süre içinde parmakla bile ona dokunmadı, dövebilmesi sözkonusu değildi.

O anda yer altından çıkmış gibi Meruert yurtanın yanında göründü.

- Merhaba, anne, merhaba, baba – Attan kolaylıkla inerek söyledi.

- Bu inatçı ihtiyar bizi ayırmak niyetinde, kızım. – Ayjan bunu söyleyerek gözleri gözyaşlarıyla doldu. – Onunla birlikte artık yaşamak istemiyorum…

- Ağlama, anne, - Meruert, Ayjan’ı şefkatle kucaklayarak söyledi. Bundan sonra Zıkriya’ya hitap etti. – Siz de aklınızı başınıza toplayın, baba. – Tüm hayatınız boyunca bozkırda takılmayacaksınız ki…

- Bu ne demek? Takılmayacaksınız ki… - Zıkriya kaşlarını çattı. – Bunu da bana sen mi söylüyorsun?.. Çobanın kızı mı?... Çobanın torunu mu?...

- Beni yanlış anladınız, baba. – Meruert söyledi. – Yazın ve kışın otlakta kalıyordunuz, şimdi ise.. – Yumuşak sesle devam etti. – Baba, Sovkhoz’a ait hayvan çiftliğinde çalışabilirdiniz…

- Hayır, orda nefes alamam, bu hayvan çiftliklerinizde gübreden boğulurum! – Zıkriya göğsünü gere gere doğruldu. – Ben bir çobanım, işim koyun çobanlığını yapmaktır!.. Babanın tüm hayatı boyunca ne iş yaptığını unutmamanı tavsiye ediyorum. Bana Allah bir oğul vermediyse…

Meruert bunun babası için zayıf nokta olduğunu biliyordu. Kazak geleneklerine göre bir ailede kız geçici bir misafir olarak değerlendiriyordu. Evlendi, sırra kadem bastı. Oğlun yeri başkaydı. Oğul bir halefti… Kızacaktı, ama kendini tuttu.

-            Zaten bu yüzden hayvan çiftliğinden bahsettim. Size bu iş yakındır. – o yatıştırıcı bir tonla söyledi. – Sovkhoz’umuzda çalışan gençler hepsi yeni geldi. Bizim tecrübemizi, bizim geleneklerimizi bu gençlere aktarsaydınız…

-            Baksınlar, benimsesinler, - Zıkriya hafifçe gülümsedi. – Ben önce yaptığımı gibi koyun çobanlığını yaparım.

-            Bizde hangi koyunların çobanlığını yaparsın? Özel koyunların çobanlığını mı yaparsın?

-            Olsun!..

Zıkriya, çoban hayatının sonunun geldiğini anlayarak inat etmeye devam ediyordu. Tek bir şey ona teselli veriyordu. Altın Aray’ı beğenmezse kendi Kolkhoz’una geri döner ve hiç kimse onu tutamaz… Şimdi ise kızını kırmak istemiyordu, daha fazla tartışmak istemiyordu. Oğul hakkında söz ağzından istemeyerek kaçtı. Şimdi ise bu yüzden canı sıkılıyordu. Her şeyden vazgeçerek kabul etti…

 

Ancak yaşlı Zıkriya yeni evine yerleşirken ne gözleri, ne de sözleri özel bir sevinç belirtti. Alıştığı yurtada gibi her şeyin benzemediği dairede hiç konuşmadan dolaştı ve her şeyi kendi göre ayarlamaya başladı.

Akşam tamamen yerleştikten sonra Zıkriya banyo odasında yıkandı, geniş misafir odasına geçti, koşmayı yaydı ve ayaklarını çaprazlayarak intizaren üstüne oturdu. Ne yapması gerekiyordu?... Ayjan Meruert ile birlikte sandık odasında saklanan ve her yurtanın gereci olan alçak yuvarlak masayı çıkarttılar. İhtiyarın önüne koydular, mutfaktaki yüksek masada hazırlanan yemekleri buraya getirdiler.

Akşam yemeğinden sonra Zıkriya penreceye daha yakın olan tahtaya geçti ve gözlerini bozkıra çevirdi. Gözleri hüzünle ve tesellisiz kederle doluydu. Bozkırda her şeyin hoş bir koku neşrettiği, suyla dolu otların göğse kadar çıktığı Haziran sonuydu… Zıkıriya ilk kere tam yaz ortasında orda, güneşin altın kıvılcımlarıyla dolu yüksek mavi gökyüzünün altında değil, canını sıkan alçak çatının altında dört duvar içindeydi… Yaşlı çoban rahat ve temiz evi yakalanan kuşların sokulduğu dar kafes olarak değerlendirdi.

Bu gece Zıkriya kötü uyudu ve rüyaları gördü. Rüyalarında Sarıaka’yı, sınırsız otlakların, eflatun tepeleri, titrek yakıcı sisi gördü. Çocukluğunda gibi göçebelik alanlarının yüzünden hafif sis yükseliyordu, şeffaf hava hızla koşan atlardan kalan tozdan dolayı donuklaşıyordu, kızıl tilkiyi takip etmek için uçan gözü keskin altın kartalların ve atlıların gölgeleri toprağa yayılıyordu ve görünüp kayboluyordu. Gözünün önüne yurtaların değirmi siluetleri, rüzgârın sallandırdığı gümüşü sorguç otları, gökyüzüne kadar giden kumlu hortumların sarı alevi çıkıyordu… Deve katarları gidiyordu, kadınlar gırtlaksı bir şekilde haykırıyordu. Ciritleri keskin mızrakları kaldırarak hızla gidiyorlardı, bir kişi yüksek sesle ağlıyordu… O ağlayan kişi Zıkriya değil miydi?..

Zıkriya ter içinde uyandı. Açık gözle yatarak koyu, durgun, cansız karanlığa bakıyordu. Bu karanlıkta yıldızlar pırıldamıyordu, bu karanlığı gökyüzünden sakin geçen ay aydınlatmıyordu. Zıkriya, üstüne astarı pamukla beslenmiş ağır yastık koyulmuş, toprağa dizle sıkıştırılmış gibi kendini hissediyordu… Boğuluyordu.

Zıkriya uzun süre içinde yandan yana dönüyordu. Sonra gürültüyü çıkartmamaya çalışarak giyindi, elle yoklayarak kapıyı buldu ve evden dışarı çıktı. Şafak vakti geliyordu. Bozkır sabah öncesi tazelikle soluyordu. Zıkriya açgözlülükle soğuk havayı içine çekti, gözlerini kapattı… Meruert ve Ayjan uyanırken eski yurtayı avlunun ortasında gördüler. Onun içinde çiğnenmiş otun üstünde yaşlı Zıkriya ellerini kafasının altına koyarak huzur içinde horul horul uyuyordu…

Hayır, her keçiyoluyla, her tepecikle onun için öz olan Sarıarka’ya gelen yeni hayata karşı çıkmıyordu. Kendi kızı, kendi yaşlanan eşi Ayjan için mutluydu. Bu yeni hayatta kendine bir yer bularak ikisi de mutluydu. Ancak Zıkriya çile çekiyordu, bozkırdaki aulu ve orda kalan her şeyi özlüyordu. Bir gün ihtiyar Tleukabakov’un vekili Fedor İvanoviç ile konuşmaya karar verdi. Konuşarak Sovkhoz’da koyun yetiştiriciliğinin başlatılmasının gerekli olduğuna onu kandıracaktı.

Bu da yaşlı Zıkriya’nın parti örgütü başkanı ile ilk görüşmesiydi.

Ugryumov kendi iş odasında evraklarla, dosyalarla, kitaplarla dolu masanın başında oturuyordu. Kaygıyla doluydu, aynı zamanda bir şeyler yazıyordu, telefonlara cevap veriyordu, her dakika onun iş odasına giren, bir yere acele eden ve bir şeyler talep eden insanlara kısa talimatları veriyordu… Zıkriya ne yapacağını şaşırdı. Erişilmez olduğunu düşündüğü Ugryumov’un karşısında taburenin kenarına oturdu. Saygıyla kafadan çıkarttığı tilki şapkasını mahcubiyetle ellerinde eziyordu.

-            Daha önce çobanlığı yapmışsınız, değil mi? – Ugryumov üçüncü ya da dördüncü kere tekrar sordu. (Hep biri girerek konuşmalarını kesiyordu).

-            Çobanlık yaptım, tüm hayatım boyunca çobanlık yaptım.

-            Baş başa kurtlara da rastladınız, değil mi? – Fedor İvanoviç Zıkriya’nın güçlü kuvvetli endamına merakla baktı.

-            Rastladım…

-            Şimdi ise tahıl ekicisi mi olmaya karar verdiniz?

-            Hayır, çobanlık yapmaya devam etmek isterdim… Artık söyledim..

-            Evet, evet, bunu söylediniz… - Ugryumov masa takvimine bir şeyler yazdı ve ihtiyara neşeli bir şaşkınlıkla sordu. – Bu durumda size ne yapalım?... Sovkhoz’umuz tarımsal bir Sovkhoz, burada koyunlar yok. İnekler ve biraz domuzlar var…

-            Şimdi her yerde çok domuz var, - Zıkriya asık suratla söyledi. – İnsanın bakımı olmadan bile kendiliğinden çoğalıyor…

Ugryumov kahkahayla gülmeye başlayarak ihtiyarı daha iyi görmek için sandalyenin arkasına yaslandı. Basit bir insandı, ama önce göründüğü kadar basit bir insan değildi!

-            Aynen öyle, sayın aksakal, - Zıkriya’nın söylediklerine devam ederek şaka yaptı. – Domuzlara bakmak için insan gerekiyor. Bunda anlaşalım mı? Domuz çobanı burada gerekli ve şerefli bir meslektir.

Zıkriya ayağa fırladı, şapkasını gözlerine kadar çekti. Ona, Zıkriya’ya böyle bir şey teklif etmeye nasıl cesaret eder?.. Önce hissettiği mahcubiyetten bir iz bile kalmadı. Ayaklarının altına tükürmemek, tükürüğü ezmemek ve parti örgütü başkanını ak saçlarla alay etmeye kışkırtıran şeytanı anmamak için kendini zorla tuttu!...

-            Ne oldu, aksakal?... – Ugryumov şaşırdı.

-            Ne oldu?... Zıkriya, parti örgütü başkanına cevap vermek gerekip gerekmediğine karar veriyormuş gibi onurla cevabı geciktirdi. – Ne oldu?.. Buna bana mı teklif ediyorsun?.. Hangi otun nerde boylandığını bilirim! Koyun, at çobanlığını iyice bilirim!.. Sen ise bana… Bunadın mı?..

Ugryumov kahkahayla gülmeye başladı. Böyle beklenmedik bir dönüş onu hem neşelendirdi, hem de utandırdı.

-            Pot kırdınız, sayın parti örgütü başkanı, - tepeyi arada bir kaşıyarak söylüyordu. – Pot kırdınız, gaf yaptınız! – Sonra da epeyce gülerek hiç kimsenin iş odasına girmemesine ilişkin talimat verdi ve Zıkriya ile ilgilenmeye başladı. – Aksakal, bana öyle bir görev verdiniz ki… Kendi Kolkhoz’una dönseniz daha iyi olmaz mıydı?.. Biz işte..

-            Bunu duydum, - Zıkriya dedi. – Benim gibileri için burada yer yoktur. Her şeyi biliyorum. Dönmek de isterdim, ancak eşim istemiyor! – Biraz yumuşadı, yüzü daha hayırhah oldu. – Onunla tartışmıyorum. Ailede bir çocuk varken bizde ona ‘gözbebeği’ denir. Göz gözbebeği yokken nasıl yaşanır. İşte ben de eşimle birlikte Meruert yokken nasıl yaşarız…

-            Demek ki bizim hayvan yetiştirmede uzmanlaşmış tarım tenkiyemizin babası oluyorsunuz, değil mi?

-            Ben Meruert’in babasıyım..

-            Nasıl olsa sizin için o Meruert, bizim için o tarım tenkiyesidir, - Fedor İvanoviç güldü. – İyi bir kızınız var, içi kof değildir. Ancak… - O Zıkriya’ya göz kırptı. – Böyle kızlar uzun evde kalmıyorlar…

-            Meruert kendi babasının kızı, - Zıkrşya onurla söyledi. – Bu tür şeyleri merak etmiyorum. – Yüzü yine de asık oldu. – Başka bir şeyi merak ediyorum. Sovkhoz’da Edilbayev cinsi koyunları neden yetiştirmek istemiyorsunuz?..

İhityar, Altın Aray’da ahır bölmelerinde beslemek için komşulardan 300 koyunun satın alınmasına ilişkin karar alındığını öğrendi. Bu da, Ugryumov’a kendi teklifini görüşmek için gitmeye ilişkin fikrini telkin etti. Edilbayev cinsi koyunlar uzun mesafelerde sürme için titiz olmayan dayanıklı bir cinstir. Bu tür koyunların beslenmesi çok az para gerekiyor. Ancak koyun sürüsü için tecrübeli bir çoban gerekiyor… İşte bu amaçla Zıkriya parti örgütü başkanına geldi…

-            Burada uygun otlaklar var mı?... – Ufryumov, ihtiyarın kandırmalarına kapılmaya başlayarak şüpheyle söyledi. – Bütün topraklarımız sürülmüş…

Ancak Zıkriya’nın her soruya cevabı hazırdı. Yesil’in sahilleri mi? Zholtıy Bugor mu?.. Sürme için farklı sebeplerden kullanılmayan birkaç arsayı işaretledi. Yaşlı çoban Altın Aray’da kaldığı süre içinde her yeri gezdi, dikkatle inceledi.. Şimdi ise tek bir şey istiyordu. Ona bir iki yüz baş Edilbayev cinsi koyun verilsin..

İhtiyar sağduyuya sahipti… Ugryumov Zıkriya’ya bu teklifi düşünmeyi, görüşmeyi vaat etti ve kendi sözünü tuttu.

Zıkriya’nın korktuğu tek şey vardı. Tüm hayatı boyunca çobanlığı yaptığı Edilbayev cinsi koyunlar yerine melez cinsi koyunların ona verileceğinden korkuyordu. Korkuları doğru çıkınca isyan etti ve inadı tuttu. Ayjan ise kendi kocasını alıp Ugryumov’a getirdi..

Birkaç gün sonra Sovkhoz’a Edilbayev cinsi koyun sürüsü getirildi. Zıkriya memnun kaldı. Meruert’in yardımını istemeden her şeyi ayarladığına emin olurken ona koyunları gururla gösterdi!.. Meruert babası için sevinerek içinden gülüyordu. Sovkhoz’da çalışan tarım tenkiyesinin yardımı olmadan bunların da olmadığını açıklamanın bir anlamı yoktu…

 

2

 

Meruert Almatı’dan Altın Aray’a geldiğinde Hazsen Sovkhoz’da yoktu. Hasen kışlık  ekinlerin Ocak ayındaki karakıştan zarar gördüğü uzak arsadaydı. Ilık güneşli günler gelince o arsaya acilen yazlık buğday ekildi..

İlkbaharın en civcivli zamanıydı. Bozkırdaki parlak güneşten esmerleşmiş ve rüzgardan kavlamış Hasen merkezdeki çiftliğe yaklaşıyordu. Altındaki at ayaklarını zor sürükleyerek yürüyordu, evin yakınlığı bile onu canlandırmadı. Ancak kasabanın girişinde at aniden silkindi, neşeyle kişnemeye başladı. Hasen de kendine geldi, etrafına baktı. Yakında taylarla birlikte birkaç kısrak gördü. Biz zamanlar önce ünlü at sürüsünden kalanlar buydu. Kırmızı kadife yakalı tilki şapkalı çok genç cirit bunları sürüyordu. Elinde uzun sopayı tutan cirit rahvan atın üstünde oturuyordu. Hasen, ciritin atın üstünde zariflikle oturduğunu fark etti. Rahvan at oynayarak onun esnek ve hafif vücudunu üstünde tutuyordu. At çobanı Hasen’in yanına vardı.

-            Merhaba!.. Galiba uzak arsalardan geliyorsunuz, değil mi?..

Onun sesi melodik ve çınlaktı. Ancak Hasen yanında görünüp kaybolan yüze dikkatle bakmak için çok yorgundu.

İstemeyerek selama cevap verdi ve uzak arsadan geldiğini doğruladı..

Rahvan atın önünde gittiğinde, Hasen ve atlı arasında 15 metrelik mesafenin olduğunda ciritin sırtında iki siyah sıkı saç örgüsünün rahvan atın temposuna uyarak rüzgarda birbirine çarptığını ve sallandığını gördü…

Hasen, tarlaya ayrıldığında Sovkhoz’da tarım tenkiyesi olarak çalışacak kızın beklendiğini hatırladı. Diplomayı savunmadan önce burada geçen sene pratik yaptığı söyleniyordu. Akıllı ve güzelce bir kızın, güzelce ne söz çok güzel olduğu söyleniyordu! Çiftlikte yavru inekler ve domuzlar arasında çalışması değil, sinemada başrol oynaması gerektiği söyleniyordu!...

Hasen ‘O kızmış!’ diye düşündü.  O kızmış.. Alsında onda olağanüstü bir şey fark etmedi. Belki kaba erkek giyim eşyası buna engel oldu. Üstünde geniş kuşakla belde bağlayan tulum vardı… Sadece eyerde kolaylıkla ve rahatça tutunduğu hatırında kaldı.  Böyle at üstündeki duruşa sadece at yetiştirilen auldan gelen Kazak kızları sahiptiler.

Hasen bugün bu kadar yorulduktan, bu kadar helak olduktan sonra yatağa varır varmaz yirmi dört saat deliksiz uyudu. Uyandıktan sonra kendine çekidüzen verdi, o burada bulunmadığı süre içinde postaneden getirilen bütün gazeteleri gözden geçirdi, aynı süre zarfında sınıf arkadaşlarının yazdıkları bütün mektupları okudu ve akşama kadar tıraş olarak, takımı ütüleyerek Kültür Evine bir ya da iki satranç partisini oynamaya gitti. Satranç oyuncularını aradıkça provanın devam ettiği salona uğradı. Uğrayarak satrançları unuttu, dünyada her şeyi unuttu…

Bir kız şarkı söylüyordu. Orta boyluydu. Ancak Hasen’e geniş sahnenin ortasında duran kızın çok nazik göründüğü geldi. Daha içeri sızdı, kendine boş bir koltuk buldu. İlk sırada adeta bütün yerler meşguldü. Heykeltıraş kaleminden çıkmış gibi endamından gözlerini ayıramıyordu. Kızın ince beli, az belirtilen küçük göğsü,  akışkan uyluk çizgisi vardı… Ne bir gözleri vardı!.. İki kara girdaptı! Ancak şimdi bu gözler girdap, balı döndüren uçurum değildi. Melodi değiştikçe bunlar da değişti. Şimdi bunlar zayıf ayaklarda tökezleyen deve yavrusunun yumuşak, şefkatli, masum gözleriydi… Kızı at çobanıyla karıştıran Hasen’in aklında kaldığı ne güzel saç örgüleri vardı!.. Bunlar, mevzun ve sağlam ayaklara kabartılan uçlarıyla dokunarak dizlerin altına düşüyordu…

Hasen şaşkın ve aptalca bir şekilde gülüyordu. Tabi bu kız yeni tarım tenkiyesiydi. Hasen buraya geleli çok zaman geçmedi, ancak Sokhoz’da bütün kızları parmakla sayabilirdi..

Ne kadar güzel şarkı söylüyordu!..

Sesi kadife gibi alçak, gür ve yumuşaktı.

Kalbinle görmediğini

Gözünle de göremezsin.

Kalbinle hissetmediğini

Aklınla da anlayamazsın…

Meruert hakikaten de çok güzel şarkıları söylüyordu. Şarkı daha önce yazılmamış gibi şarkıyı söylüyordu. Şarkı, melodi şimdi onun kalbinde meydana geliyormuş gibi şarkıyı söylüyordu. Sadece Hasen değil, herkes bir sözü, bir sesi kaybetmemeye çalışarak Meruert’i dinliyorlardı. O da şarkıyı her an söylemeyi keseceğinden korkuyordu. Sanki şarkıyla birlikte hayatı bitecekmiş gibi öyle bir şey hissediyordu..

Meruert onu fark ederek güldü. Sonra şarkı söylemeyi biterek sahneden indi, etrafına baktı ve Hasen’in yanına oturdu. Birlikte diğerlerinin temsilerini dinlediler. Hasen her şeyi rüyada gibi görüyormuş.

Provadan sonra birlikte kulüpten çıktılar. Birbirini yüz yıldır tanıyorlarmış gibi kolaylıkla konuşmaya başladılar.

-            Sizin de Almatı’da eğitim gördüğünüzü duydum. – Meruert dedi. – Enstitülerimiz ve öğrenci yurtlarımız aynı sokaktaydı. Biz ise bir kere olsa rastlamadık… Tuhaf, değil mi?..

-            Çok tuhaf!.. – Hasen razı oldu. Sadece şimdi Almaytı’da bunca sene kaldıkça Meruert’in yanında bulunduğunu bilmediğinin ne kadar saçma olduğunu anladı!..

-            Demek, kaderimiz buydu, - Meruert gülmeye başladı. – Ham topraklarda görüşmekti.. Söz arasında bazı öğretmenlerinizi tanıyorum.

-            Kimi acaba?

-            Onlardan çoğu bize ders verdiler… Mesela, profesör Aydungaliyev.. Bize bitki yetiştirme derslerini veriyordu. Tarım teknolojisi fakültesinde okumamıza rağmen bitki yetiştirmeden, ekincilikten de sınav verdik…

Hasen Meruert’in sonra ne anlattığını duymadı.

Alşınbek Aydungaliyev! Gene!..

Hasen Meruert’ten bu ismi duyduğunu tahmin edebilir miydi?...

Hasen, tarım enstitüsüne girdikten sonra sadece bir kere Aydungaliyev ile yüz yüze geldi. Hasen proesörün odasına geldiğinde Alşınbek ona konukseverlik göstererek onu koltuğa oturturdu ve onu dinlemeye, gerekirse yardım etmeye hazırdı.. Ancak Hasen sadece bir amaçla geldi. Annesinin gömüldüğü yeri bilmek istiyordu…

Aydungaliev’in genelde verdiği özel dersleri Hasen başka bir profesörün derslerine katılarak dinledi. Aydungaliyev’e koridorda, enstitü vestibülünde rastlıyordu, nazik bir şekilde selam veriyordu ve çabucak kaybolmaya çalışıyordu. Galiba profesör da Hasen ile çok da karşılaşmak istemiyordu.

Galiba Hasen son sınıftayken kulağına profesör Aydungaliyev’in zooloji veteriner hekimliğinde okuyan bir öğrencinin peşine düştüğüne ilişkin bir söylentiler ulaşmıştı. Sonra ise buna dair düşünceler birbirini tutmuyordu. Bazı insanlar, anılan öğrencinin de profesör ile aşk yaşamaya karşı olmadığını anlatıyordu. Profesörün ondan iki kat daha yaşlı olduğu sorun değildi! Yaşına rağmen bu kadar yakışıklı bir erkekti! Bilgili adamdı! Unvana sahipti!.. Diğerleri de işlerin tam tersi olduğunu söylüyorlardı. Profesörün peşine düştüğü öğrencinin çetin ceviz olduğu ortaya çıktı. Bu tarım tenkiyesinin parlak ateşe uçan, sonra rengarenk kanatlarını yakarak topraklarda sürünen hafif kelebeklerden olmadığını söyleniyordu…

Hasen bu dedikoduları hatırladı. O zaman bunlar fazla dikkatini çekmedi. Aydungaliyev ve tarım veteriner hekimliğinde okuyan aptal kız arasındaki aşk macerası ile ilgilenmiyordu.. Ancak şimdi o zaman Meruert hakkında bu dedikoduların dolaştığını çabuk kavradı… Kavrayarak tahminden dolayı üzüldü.

-            Onun derslerini dinlediniz mi? – üstesinden gelerek sordu. – Dersleri nasıl?..

-            Kim? Alşınbek Aydungaliyev mi?.. Bizde en iyi okutmanlardan sayılırdı. O bu kadar geniş bilgi sahibi, bu kadar belagatli.. Aslında da çok ilginç bir adam o!.. Tüm kızlarımız ona kötü tutuldular!

-            Siz de mi?...

-            Ben de! – Meruyert kahkahayla güldü. – Ancak biraz, birazcık.

-            Biraz ona tutulmuş olduğunuza emin misiniz?.. Bu kadar ilginç.. En önemlisi genç…

-            İğneliyor musunuz?.. – Meruert öfkelenerek sustu. Ancak Hasen’e uzun surat etmek istemiyormuş. - Yakında Altın Aray’a gelecek. Kendiniz her şeyi anlarsınız… - Meruert’in sesinde üzüntü duyuldu. Hasen ona istemeden sonuna kadar kararlaştırılmamış endişeli sorunu hatırlatmış gibiydi.

-            Sovkhoz’umuzda ne işi var?

-            Profesörün burada kuraklığa dayanıklı buğdayın ekilmesi için deneme tarlasını açtığını duydum. Bana öyle söylendi. Aslında tarım uzmanı sizsiniz. Bunu benden daha iyi bilmeniz lazım.

-            Ben sadece sayın profesörün ekim kampanyasını kaçırdığını biliyorum.

-            Öyle mi?.. Buna rağmen gelecek..

-            Başka bir şey kaçırmamak için gelecek mi?..

Meruert Hasen’e şaşkınlıkla baktı. Bu defa ciddi olarak kırılmaya hazırmış.

Hasen dilini dişledi.

Meruert’i evine kadar götürdü. Kendi evine dönmek istemiyordu. Bu saatte boş ve karanlık merkez sokağında ayaklarını sürükleyerek yavaş yürüyordu. Bozkıra çıktı. Gecenin yarısını kendini, Meruert’i, Alşınbek’i düşünerek kasaba dışında geçirdi…

 

Meruert… Meruert bu gece neyi düşünüyordu?..

…Alşınbek Aydungaliyev’i ilk kere son sınıftayken gördü. O gün Meruert yirmi iki yaşına girdi. Derslere giderken beyaz dantela ile zarif bir şekilde süslenen en güzel elbisesini giydi. Grubundaki arkadaşlar doğum gününün olduğunu öğrenirken hemen çiçekler almaya atıldılar. Bundan sonra Meruert’i kürsünün önündeki ilk sıraya oturtarak o ilkbaharda ilk açılan lale buketini koydular. Geleneksel şakacıkları da yapmaya başladılar. Meruert’in ziyafet değil, ancak arkadaşlar için akşam yemeğini düzenlemesini talep ettiler. Masada sağlığı için de kadeh kaldırılmasını teminen bir şeylerin bulunması gerektiğini ima ettiler. Çamaşırla ipi dayaklayan sırık gibi zayıf ve uzun boylu sınıf mümessili Janar akşama kadar gezmekle iştahı açmak ve tam koyunu haklamak için lokantaya bile gitmeyeceğini söylüyordu..

Aslında hava neşeliydi, gürültülüydü. Herkes, Meruert’in doğum gününü kutlarken nüktedanlıkta yarışıyordu. Bu yüzden hiç kimse dersler arasındaki aranın bittiğini ve Aydungaliyev’in dershaneye girdiğini fark etmedi. Genç görünen mevzun, yer yer ağarmış saçlı Aydungaliyev kürsüde durarak sabırla gürültünün kesilmesini ve öğrencilerin yerlere gitmelerini bekliyordu. Bunun hakkında hiçbir şey söylemedi, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Meruert’in önünde duran lalelerde gözlerini tuttu… Meruert donakaldı… Şimdi ünlü profesörün derslerinde bu ne bir serbestlik diye öfkelenecek!.. Ancak Aydungaliyev sadece güldü ve Meruert’e geldiği gibi başını salladı.

O gün verdiği özel derslerin giriş dersini veriyordu.

Bitki yetiştirme… Ne söylenir? Çok ilginç bir ders değildi!.. Ancak profesörün konuşması akıcı ve serbestti. Baritonu ya ilhamla doluyordu ve alçak notalarda titreşiyordu, ya da çok anlamlı bir şekilde duraklıyordu, ya da sanki istemsiz, ancak kesin olarak hesaplanmış el hareketinde destek buluyordu. Geçindiren topraktan, yeşil örtüsünden, doğadan bahsederken profesör ezberden Tyutçev’i, Abay’ı, Feta’yı alıntılıyordu ve rolüne bağlı olan ve salonun dikkatine hâkim olma yeteneğine inanan oyuncuya benziyordu.

Meruert profesörün anlattıklarını dinliyordu. Ancak bu da kendi düşüncelerine dalması için engel olmuyordu. Bazen ona öyle şeyler oluyordu. Dershaneden belirsiz ve karışık hayallerle birlikte bir yerlere uzaklaşıyordu… Hayalleri neydi?.. Kendi de buna cevabı bilmiyordu.

Karşısında oturan kız dışında bütün öğrenciler derse kapılmış görünüyordu… Profesör kendini iğnelenmiş olarak hissetti. Birden susarak ara verdi ve Meruert’e hitap etti.

-            Nerde durduk?.. Evet, evet, önünde laleleri duran güzel kız, size soruyorum!

Meruert mahcup oldu, kızarıverdi. Bu anda lalelerin kızıl taçyaprakları ile aynı renkteydi. Ancak heyecan onun yumuşak bağır sesine güç ve çınlama verdi.

-            Oljas Suleymenov’un ‘Toprak insana tapın’ uzun şiirinin parçasını okudunuz, - o profesöre dimdik bakarak dedi. – Bundan önce dünyada her şeyin insan eliyle kurulduğunu… - Meruert Aydungaliyev’in önce söylediği sözleri tekrarladı ve keskin bir sesle devam etti. – Bundan sonra büyük ihtimalle güzel toprak hakkındaki akıl yürütmelerden bitki yetiştirme dersine geçecekmişsiniz.

Aydungaliyev mahcup oldu. O gerçekten de giriş dersine geçecekti… Ancak bu ne bir istihza!.. Bu ne bir alaylı ton?..

Öğrenciler birbirlerine bakarak güldüler. Meruert’in bütün sınıfta sadece en güzel kız değil, herhangi bir erkekle bilgilerde rekabet yapabildiğini, bu hulyalı çoşkun karakterinin gerektiğinde kararlı ve sert olabildiğini biliyorlardı. Akranlarının tersine yoldan geçenlerin ona hayran hayran baktıklarını, etkinliklerde adeta enstitünün yarsının peşine düştüğünü bilmek onun için yeterli değildi.. Meruert, doğanın sayesinde üstün yetenekli kişiler gibi insanlara, kendine, kendi geleceğine ciddi bir şekilde davranıyordu, kolaylıkla elde edilen ve ellerine öylesine gelen şeyleri değil, ekmeği, sebatı, manevi güçleri gerektiren şeyleri hayatta arıyordu. Meruert şarkı söylüyordu, resim yapıyordu. Okuldan sonra tatbiki güzel sanatlar okuluna gireceği söyleniyordu. Ancak bütün tavsiyelere rağmen tarım veteriner hekimliğini seçti. Ona yakın insanlardan sadece baba seçimini takdir etti…

Alşınbek Aydungaliyev önce kiminle düşüp kalktığını bilmiyordu. Kadın kalplerinin ehli olarak önünde auldan gelen sıradan bir avanağın olduğunu düşünüyordu… Tabi kız karaktere ve kuruma sahipti.. Ancak nasıl hayatta hiçbir şey görmeyen bu saf kız ona dayanabilir?...

Meruert ne kadar ısrarlı bir şekilde ondan kaçınmaya çalıştıysa o kadar da zafer onun için daha çekici oluyordu. Doğu’nun geleneksel imajlarına göre Meruert’i güzel alageyikle, kendini de onu takip eden gür yeleli aslanla karşılaştırıyordu… Ancak alageyik hep elinden karşılaştırıyordu. Profesörün anlamlı bakışlarına Meruert hakikaten hoş bir tebessümle, ama sadece tebessümle cevap veriyordu.

O zaman Aydungaliyev kese yoldan geçmeye karar verdi. Meruert’e evlenme teklifini yaptı.

Meruert ne bir cevap verdi?.. Doğrusu o ne yapacağını şaşırdı.

O zamana kadar profesör hakkında her şey öğrendi. Profesör duldu. Elli yaşındaydı. Bilimliş adamlar arasında ona saygı duyuluyordu. Onun teklifini kabul ederse geleceğini garanti edecektir. Bir de nasıl bir geleceği!..  Öğrenci yurdundaki dört yataklı oda yerine profesörün şehrin merkez caddesindeki muhteşem dairesine taşınacak. Sınıf arkadaşları enstitüden mezun olduktan sonra Sovkhoz’lara, uzaktaki aullara gidecekler. O ne yapacak?.. Tiyatrolar, mağazalar, atölyeler, kuaförler.. Her şey burada yakında olacaktır. Sadece topluklu ayakkabılarını giyerek sokaktan geçmesi gerekecek! Elbiseler, kıyafetler, süsler gibi şeylere hangi kız kayıtsız kalacak?.. Buna kendi arabası ya da dağlarda bir yazlık eklenirse…

Hep istediği işi yapmak isterse ne olacak?.. Aydungaliyev’in eşi olarak lisansüstü programa girerek belki de tezi savunacaktır. Bir gün büyüdüğü yerlere gidecektir. Meruert’in çıplak ayaklı kız olduğunu hatırlayanlar ona hayran hayran baksınlar, onun için gurur duysunlar!..

Belki de Meruert bu kadar renkli ifadelerde kendi yakın geleceğini görmüyordu, ancak nasıl olsa düşüncelere daldı…

Bunun hakkında hayaller kurdu mu hep? Böyle hayata mı hazırlanıyordu?.. Ders kitaplarının kuru maddeleri arasında soluğu kesilen bozkırdaki açıkları görmüyor muydu?.. Donup kalan dalgalar gibi mavi tepeleri görmüyor muydu?.. İlkbahar rengarenk otları görmüyor muydu?.. Kendi atalarının yaptığı işe yeni bilim gelişmelerine dayanarak devam etmek için büyüdüğü bozkıra döneceğine alışmadı mı? Şimdi ne olacak?.. Komsomol toplantılarında, öğrenciler arasındaki yaşadığı öğrenci yurdunda bazen gece yarısına kadar süren aceleci tartışmalarda ikide birde ‘Kazak toprağı’, ‘halk’, ‘halka karşı minnet altında kalmak’ sözleri duyuluyordu…Onun için bu sözler sadece sözler anlamına gelmiyorsa ödenemeyen borcunu nasıl ve neyle ödemeye başlayacaktır?...

Ancak Meruert sadece bunu düşünmüyordu…

Aydungaliyev’e karşı ne hissediyordu?..  Yeniyetme kız çocuğu olurken ‘Korpeş keçileri ve Bayan-Slu’ ve ‘Romeo ve Juliet’ kitaplarını okuduğunda hayal ettiği aşkla onu sevebilecek mi?.. Evet, Meruert ok uçuşu gibi yüksek, savaşa çağrı gibi sıcak ve yıldızlı gece dombranın sesi gibi aşk hakkında hayalleri kuruyordu... İkiyüzlülük yapmasının bir anlamı yoktu. Profesörün onunla ilgilendiği hoşuna gidiyordu. Aydungaliyev hayatının en parlak evresinde yakışıklı, endamlı bir erkekti. Yaşları yüzünde buruşuklukları çizerek onun görünüşüne sadece cesur alımı verdi… Meruert Hasen’e sınıfındaki bütün kızların ona aşık olduğunu söylerken büyütmüyordu. Ancak onların yaptıkları gibi profesörün soruyla sana hitap ettiğinde kızarmak ve silkinmek ve bundan sonra kız arkadaşlarına sana nasıl baktığını, ne söylediğini ve nasıl güldüğünü anlatmak bir şeydir. Buna aşık olmak bile değil, hayal gücüne sahip olmak ve kendiyle oyun oynamak denir. Onunla evlenmeye razı olmak tam tersidir.

Evet, Meruert ne yapacağını şaşırdı. En ateşli ve en coşkun kız, yirmi iki yaşındayken kendi geleceğine kara vermesi zaman geldiğinde epey sağduyulu oldu. Son kararı almakta acele etmiyordu. Profesörün ona evlenme teklifini yaptığında diploma ile uğraşıyordu. Meruert sabahtan beri kütüphaneye giderek akşama kadar kitaplar arasında kalıyordu. Böyle de üç ay devam etti. Meruert diplomasını parlak bir şekilde savundu. Bundan sonra da bir karar alması gerekiyordu, ancak Meruert bu zaman kadar kendi duygularını anlamadı. Profesöre ne hayır, ne evet diyerek biraz daha düşünmesi gerektiğini söyledi. Profesör ısrar etmesin, sıkıştırmasın. O akrabalarına, tayin yerine gidip her şeyi bir kere daha ölçüp biçer. Profesör ise… Profesör biraz daha beklemek zorunda kaldı.

Profesöre bunu kabul etmekten başka bir şey kalmadı… Ayrıca Meruert’in Altın Aray kasabasına tayin edilmesi içi Aydungaliyev çaba gösterdi. Anılan Sovkhoz’da Aydungaliyev kendi cinsi buğday denemek niyetindeydi. Altın Aray’da bu amaçla onun için uygun arsa aranıyordu.. Belki bu bir hayıra alametti.

Profesör, Meruert için şefaatte bulunurken Altın Aray’da Hasen ile karşılaşacağını hiç düşünemezdi. Bundan bir vakit geçtikten sonra aklına ‘Bir şey kaybettiysen düşmanı ve şeytanı değil, kendini suçla’ diye bir atasözü geldi. 

 

3

 

Hasen ve Meruert küçük istasyonda treni bekliyorlardı. Onlar tanışalı bir hafta oldu. Hasen bu süre içinde Meruert ile daha iki kere karşılaştı,  ancak şimdi hafif naylonlu elbiseyi giyen bu kadar ince Meruert’i ilk kere görüyormuş gibiydi… Meruert’in ellerinde bozkırda yeni açılan lale buketini tutuyordu.

Doğrusu Hasen, Meruert’in bu naylonlu elbiseyi onun için giymediğine, laleleri onun için koparmadığına ve küçük istasyona onun için gelmediğine biraz sinirleniyordu… Mamafih buna ‘biraz sinirleniyordu’ demek yanlıştı. Tüm bunlar ona işkenceler veriyordu. Ancak kıskanma hakkı var mıydı? Kendi profesörünü karşılasın. Bu özel bir şeydir. Bu da Hasen’i ilgilendirmez.

Ancak bu durumda Hasen’in de Alşınbek Aydungaliyev için geldiği en üzücü vericiydi. Profesör Sovkhoz’u ziyaret edeceğini telgraf ile bildirdi. Ugryumov ise Hasen’i başkentten gelecek ünlü adamı karşılamakla görevlendirdi.

Meruert ise Hasen’in buraya ne amaçla geldiğini çözemiyordu. Ancak Hasen’in kimi karşılamaya geldiğini göreceğini çok istemiyordu. Şimdi Meruert giydiği bayramlık elbiseden utanıyordu ve aptalca kadın şöhret düşkünlüğüne kapıldığı için kendini azarlıyordu. Mahcubiyetini saklamak için serbestçe davranmaya, aşırı serbestçe bile davranmaya çalışıyordu. Bu davranış tarzı ise Hasen’i mahcup ediyordu.

-            Daha resim yapmayı seviyorum, - Meruert, büyük kara gözleriyle cilveli bir şekilde parıldayarak başlayan konuşmaya devam ediyordu. – İsteseydim Surikov okuluna girerdim…

-            Yazık, - Hasen yerinde söz söylüyordu. – Ressamlar sıradan ölümlüler gibi değildirler..

-            Kadın ressamlara ne dersin?..

-            Hele kadın ressamlar.. Ben şimdi bu Allah’ın unuttuğu küçük istasyonda dururken siz ya Moskova’ya, ya Paris’e ya da Dresden’e kendi resim sergisini açmak için benden trenle geçerdiniz..

-            Ah, resim sergisi en önemlisi değildir… Moskova’ya gelirken ilk dondurmayı almaya giderdim.. Sizin Sovkhoz’unuzda kaldıkça dondurmayı özlemeye başladım!..

-            Artık özlemeye mi başladınız?..

İkisi de güldü.

-            Bu arada siz yağlıboya resimleri mi yoksa suluboya resimleri mı yapıyorsunuz?

-            İkisini yapıyorum.

-            Geçen sefer kaşlarınızın arasındaki siyah küçük lekenin nerden çıktığını şimdi anladım. Ben ise kızlarımız arasında Hint kültürünün propagandasını yaptığını düşündüm..

Meruert birden hüzünlendi, içler çekti.

-            Ne bir ressamım ben.. Sıradan bir boyacıyım.

-            Hayır, bu iyi..

-            Boyacı olmak mı iyi?

-            Resim yapabilmek iyidir.. Şimdi bir resim yapıyor musunuz?

-            Çalışıyorum..

-            Ne bir resim olacak?

-            Her şey çok basit. Bozkır.. güneş batışı.. Traktörün yanında traktör sürücüleri toplandılar..

-            Nasıl?.. Yapabiliyor musunuz?

-            Seni endişelendiren şeylerin resmini yapıyorsan o zaman yapabiliyorsun…

-            Yani traktör sürücüleri sizi endişelendirenlerden değil, öyle mi?... Ben mesela bunu beğeniyorum… Bizim traktör sürücülerimizden hiçbirinin sizi endişelendirmediğini beğeniyorum.. Ancak bozkırın resmini yapmayı başarabiliyorsunuz, değil mi?

-            İşte zaten onu da yapamıyorum.

-            Nasıl yani?..

-            Doğru söylüyorum. Çizdiğim bozkır ressamların söyledikleri gibi nefes almıyor… Nefes almıyor.. Siyah çarşaf gibi ölü bir şekilde yatıyor…

-            Resme ekin kargalarını bir ekleseniz…Ressamlar resmi canlandırmak için hep böyle bir şey ekliyorlar..

-            Ekin kargalarının ne ilgisi var… - Meruert şakayı anlamayarak hüzünlü bir şekilde söyledi. – Bozkır değişti, her yeri sürüldü. Babamla tartışıyorum, onu kandırıyorum. Ancak kendim de alışamıyorum. Sanki biri en aziz hayalimi çalmış.

-            Hayal mi?

-            Evet, ben ufuktan ufuğa kadar bozkırda yeşil otların dalgalandığını, otlar arasında koyun sürülerinin dolaştığını, atların hızla geçtiğini, inek sürülerinin otlandığını görmek istedim. Bunun hakkında hayaller kurdum… Bunu komik mi buluyorsunuz?.. Ben çobanın kızı olarak çocukluğumdan beri hayvanlara alıştım..

-            Hayır, bunu komik bulmuyorum. Ancak burada otlar ve koyunlar yerinde altın başaklar deryasını görürseniz kötü mü olur?

-            Bu da güzel olur. Tartışmıyorum… Ancak insan.. İnsanlar kuğular gibidirler. Anlıyor musunuz? Babam, kıyıları kamışla dolu olan göllerimize önce her yandan gelen kuyuların göllerin yerinde suni bir deniz yapıldıktan sonra artık gelmediğini anlatıyor. Öyle bir açıklık oluşturulmuş, ancak kuğular nedense gelmiyor!… Ben şunu söylemek istiyorum. Buğday deryasına ne kadar hayran hayran bakarsak, ürünlere ne kadar sevinirsek bozkırda doğan bizim kalplerimizin en aziz köşesinde bu sorguç otlu bozkır özlemi hep kalır. Haklı değil miyim?...

-            Hayır, bizim çocuklarımızın kalplerinde bahsettiğiniz özlem kalmayacaktır. Diğer manzaraları daha şairane bulacaklar. Bizim kurduğumuz manzaralardan bahsediyorum…

-            Hasen, siz bir tarım uzmanı olarak konuşuyorsunuz.. Sizin buğdayınız dışında artık başka bir şey bilmek istemiyorsunuz… İşte bu da zayıflığınızdır.

-            Ben ise bunu güç olarak değerlendiriyorum. Bir daha dönmeyecek geçmiş için hasret çekmemek, gerçekçi olmak ve geleceğe güvenle bakmak lazım. Bunu zayıflık olarak mı görüyorsunuz?..

-            Galiba haklısınız… Bir kere daha haklısınız.. Biliyor musunuz? Önce eski ve yeni arasındaki mücadeleyi ihtiyarlar ve bizim gibi gençler arasında bir mücadele olarak değerlendiriyordum. Aslında gerçekte her şey hiçte öyle değildir. İnsan gençse ya da yaşlıysa onun içinde mücadele hep devam ediyor. Anne sütüyle gelen şeyler kolay değiştirilmez…

-            Ne demek istediğinizi anlıyorum, Meruert. Kazaklar yüzyıllarca hayvan yetiştiriciliği ile uğraştılar. Bu insanlar arasında özgür bozkıra bakarken acı çekenler şimdi de var. Ancak bir yerde donup kalmanın imkânsız olduğunu, zamanın geçtiğini, değiştiğini ve halkımızın bununla birlikte değişmesi ve ilerlemesi gerektiğini anlıyorlar. Ekmek ise… Dedemin anlattığı efsaneyi bir gün size de anlatırım. Bu efsane buğday tanesi hakkında bir efsanedir… — Hasen bir süre sustu. – İyi bir dedem vardı, Meruert. Ondan çok şey öğrendim…

Meruert Hasen’e dikkatli bir şekilde baktı. Yüksek alnı, sert elmacık kemikleri ve açık ve rahat bakışı vardı… Önce sadece coşkun bir erkek çocuğu olduğunu düşündüğü bu tarım uzmanından hoşlanmaya başlıyordu. Bu yüzden Meruert onun profesörle nasıl karşılaşacağını görmemesini istiyordu…

Profesör.. Onunla ortak yanları var mı? Buraya neden geldi?.. Ona hala ret cevabını neden vermedi?.. Neden cevabı geciktiriyor?.. Geçen hafta Aydungaliyev’den daha sık Hasen’i düşünüyormuş gibiydi. Hasen… Hasen onun hakkında ne düşünüyor? Bunu daha anlaması lazımdı. Şimdi ise Alşeke’yi sade nezaket olsa bile karşılaması gerekiyordu. Ancak Hasen…

Uzaktan yaklaşan trenin ağır uğultusu geldi.

-            Hasen, sizden bir şey rica etmek istiyorum.. – O gülerek söyledi. – Zahmetse..

-            Talimat veriniz, Meruert. – Hasen uzanarak şakacı bir şekilde topukları şakırdattı. – Güneşi mi durdurayım? Sihirbaz şişesinde cini mi getireyim?

Meruert güldü.

-            Neredeyse istediğimi çözdünüz. Lokanta vagonundan cin şişesini değil, birkaç şampanya şişesini istiyorum.. Babam bazı akrabalarını davet etmek istiyor. Bir de Moskova şekerlerini alırsanız iyi olur. Bu da benim özel isteğimdir.

-            Emredersiniz.. Ancak misafirime ne yapalım?..

-            Ona bir şey olmaz.. Biraz beklesin..

-            Bu da doğru…

Küçük istasyona tren yaklaşarak durdu. Hasen lokanta vagonuna koşarak gitti. Meruert ise telgrafta bildirilen yataklı vagona doğru aceleyle gitti.

Sporcuya benzeyen ve kusursuz takımı giyen uzun boylu Aydungaliyev’i gördüğünde platform olan ve basa basa sıkıştırılan toprak şeridinde onu bekliyordu. Ondan iki üç adımlık mesafede kemerlerle ve fermuarlarla bağlanan ve farklı ülkelerden ve şehirlerden yapıştırmaları içeren büyük deri bavul bulunuyordu. Ancak profesör her şeyi unutmuş bir insan olarak görünüyordu. Bozkırdan gelen rüzgârı solukla içinde çekiyordu ve bilinmeyen bir insanın burada diktiği yalnız leylak ağacına bakıyordu…

Meruert bir anda leylak ağacına bu kadar hayran hayran bakan bu yaşlı profesörü şirin ve duygulandırıcı buldu… Meruert ona yaklaşarak elini uzattı:

-            Merhaba, Alşeke. Hoş geldiniz…

Aydunlaliyev dönüp Meruert’i gördü ve yüzü ışıldadı.

-            Meruert!... Beni karşılamaya geldiğinize ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz..

Meruert ne cevap vereceğini şaşırarak mahcup oldu.

-            Ben artık ümit etmiyordum, şunu düşündüm…

Profesör söylediklerini bitiremedi.

-            Yolunuz nasıl geçti? – Meruert sözünü kesti. – Her şey yolunda mı?

-            Başıma ne gelebilirdi ki? Beni beklediniz mi? Beni merak ettiniz mi?..

-            Tabi, - Meruert belirsiz bir şekilde başını salladı. – Yolda her şey olabilir… - Çocuk şarkının bir kuplesini şakacı bir şekilde söyledi.

Lokomif tutunmayarak

Raydan çıktı,

Kedi yavrusu gülerek

Kuyruğunu yalamaya başladı!..

İkisi de kahkahayla gülmeye başladı.

-            Sovkhoz’da nasıl yerleştiniz? – Alşınbek etrafına bakıp ona sordu. – Burada yaşayan insanlar nasıl? Ham toprağa tutkuncasına bağlı olanlar mı? Ya da geçici olarak gelenler ve uzun rubleleri sevenler mi?..

Meruert cevap vermeyi yetişemedi. Hasen, göğsüne aldığı şeyleri bastırarak onlara yaklaştı.

-            Merhaba, Alşınbek Aydungaliyeviç..

Profesör, yüzünde sevinç ifadesini belirttirdi.

-            Kimi görüyorum! Hasen, sen misin?.. Sen de burada mısın?..

Meruert genç tarım uzmanına şaşkınlıkla baktı.

-            Hasen ise bana tanışmadığınızı söyledi!...

Profesör dargın bir şekilde omuz kaldırdı.

-            Bana gelince ben kendimi Hasen için yabancı olarak değerlendirmiyorum…

O atlet yapılı genç adama kaçamak bir bakış attı. Hasen’in yüzüne yakışıklı denmez, ancak yüzü kaba, hatta sertti. Cesur yüz çizgeleri çekiciydi. Aydungaliyev, Meruert’in Hasen’e arasıra nasıl baktığını fark etti… Aydungaliyev ‘Hoppala! Hoppala!’ diye içinden geçirdi. O bunun ne anlama geldiğini henüz anlamıyordu, ancak kalbinde endişeyi hissetti.

Küçük istasyonda duranlar arasında sadece Hasen kendi hakim olarak görünüyordu.

-            Ugryumov yoldaş bugün çok meşgul, - o açıkladı. – Bu yüzden benden sizi karşılamayı rica etti. Bizim tarım tekniyemizin de sizi karşılamaya geldiğini bilmiyordum.

Meruert, Hasen’in son sözlerinde sitemi sezdi, ancak hiçbir şey söylemedi.

-            Baban, - profesör aniden Hasen’e hitap etti. – Baban da burada Altın Aray’da mı?..

-            Hayır, - Hasen dedi. – Babam Karatau’daki fosforit maden ocağında çalışmaya devam ediyor. Emekliye ayrılana kadar galiba buraya taşınmak istemez. Sonra belki taşınabilir. Orada tek başına ne yapacak ki?

Alşınbek aniden nasılsa büzüldü,  soldu.

-            Evet, evet, anlıyorum.. – o mırıldandı. – Görüştük onunla oralarda…

Profesör yalan söylemedi. Karatau’daki fosforit ocağında Atımay ile görüştü. Bu uğursuz görüşmenin ayrıntıları çok iyi aklında kaldı…

 

4

 

Tyan-Şan ilçesinin kuzey-batı kollarından birine Karatau denir. Burada yüz sene önce, bu ilçeye orgeneral Çernyayev’in komutanlığındaki askeri kuvvetlerin ilk kollarıyla gelen Rusya Coğrafi Topluluğu üyesi, meşhur doğa bilgini Severtsov N.A. tarafından keşfedilmiş eşsiz fosforit yatağı bulunmaktadır. O zamandan beri Karatau dağının eteklerinde jeolojik araştırma işleri yapılmıştı. Devrime kadar anılan işler düzenli olarak yapılmamıştı. Ancak 30larında bu işler sistemli olup bunlara daha büyük boyutlar kazandırılmıştı. Burada keşfedilmiş fosforit cevherinin büyük yatakları Karatau’yu Khibiny dağlarındaki apatit yataklarından sonra ülkenin mineral gübrelere sahip olan yatakları arasında ikinci sıraya getirmişti. Anayurt savaşı döneminde Karatau’da en büyük fabrikanın inşası başlamıştı. Onun hammadde merkezi Çulaktay fosforit ocağıydı.

İşte buralara avcı bölüğünün komutanı Atımay küçük oğlunu dedesinin bakımına bırakarak gelmişti…

Savaştan önce yaptığı işe dönerek jeolojik araştırma ekibinde delme uzmanı olarak çalışmaya başlamıştı. Fosforit yataklarının araştırmaları yeni kurulan madencilerin şehri Karatay’dan 30 kilometrelik uzaklıkta olan Camantas kasabasında yapılmıştı.

Atımay’ın iki yarası vardı. Yaralardan biri doktorların söyledikleri gibi kısa zaman içinde kapanmıştı. Atımay koltuk değneğini bırakıp Karatau’daki taşlı topraklarda güvenle dolaşmaya başlamıştı. Hafif topallığı tüm hayatı boyunca onunla kalmıştı. İkinci yara ise kapanmamıştı. Günler geçtikçe daha da çekilmez olmuştu.

Arkadaşları ‘Gençsin. Erkeksin… Vay anasını, cirit ol, kendi kaderinin sahibi ol! Dünyada az kadın mı var?.. Kalbine göre bir kadın bulursun. Seç. Sana bakanlar arasında Bibigayşa’dan daha iyi olanları bulursun!... Onu da unut. Sadakatsiz eş, oğlunu  bırakan anne düşünmene bile layık değil!...’ demişlerdi.

Atımay unutmaya ve düşünmemeye çalışmıştı. Bazen de arkadaşlarla bir iki kadeh şarap içince bunu başarabilmişti. Bazen da bir kadınla ilgilenmeye başlamıştı. O gençmişti. Kadınların çoğu onunla kendi hayatını bağlamaya hazırmıştı. Ancak her şey özlemle ve yalnızlıkla bitmişti. Hayat ona tamamen tak dediği zaman eşyalarını toplayarak birkaç gün için Hasen’i ziyaret etmişti. İş yardımına gelmişti. Kendini işine vermeyerek yarı yarıya hiçbir şey yapamamıştı. Camantas’taki sefer heyeti zamanla maden ocağı haline gelmişti. Atımay anılan maden ocağında bölge müdürü olmuştu. Planlama toplantıları, teknik müşavereler, büyük hacimlerden çıkarım için mücadele.. Maden ocağının yönetmenleri ona saygı duymuş ve değer vermişti. Arkadaşları ise alışkanlıkla ona ‘topal delgi’ demeye devam etmişlerdi.

Camantars’taki yatağın işletmeye teslim edildiği yılda buraya Alşınbek Aydungaliyev gelmişti. Aydungaliyev yine de ‘yükseliyordu’. Bakanlar Kurulu için Kazakistan’ın mineral kaynaklarının tarım alanında geniş kullanımına ilişkin ayrıntılı rapor hazırlamakla üstlenmişti. Aydungaliyev yere gelip gerçek imkanları öğreniyordu, perspektifleri belirliyordu, sonuçları çıkarıyordu… Sonuçlar ise bütün tahminlerin üstündeydi. Karatau’da çıkartılan fosforitlerin, çıkarımın ve işlemenin uygun hızla yapılması halinde on ya da on beş sene sonra ülke genelinde mineral gübre ihtiyaçlarını %40 civarında karşılayacağı ortaya çıkıyordu. Kazakistan’daki ekim alanının 30 milyar hektara eşit olması göz önüne alınırsa bunun için Karatau’daki fabrikada çıkartılan gübrelerin yarısının yeterli olacağı anlaşılıyordu…

Alşınbek, verileri toplayarak kendini büyük işlere, o dönemde ülkede beklenen soluk kesici perspektiflere dahil edilmiş olarak hissediyordu. Hazırladığı raporu sınırlı sayıda dinleyicilere, sınırlı sayıda, ama önemli dinleyicilere okuyacağını göz önüne getiriyordu. Okumazsa bile dermantinle ciltlenen kapsamlı raporu her halükarda Cumhuriyette en itibarlı insanların ellerine sunulacaktır… Sözün kısası sadece Karatau’daki fabrikayla değil, başka şeylerle ilgili geleceğe ümitlerini bağlıyordu…

Almatı’ya gitmek üzereyken Alşınbek son kere bütün fosforit ocaklarını ziyaret etmişti. İşletmenin yeni başlatıldığı en uzak fosforit ocağından geri dönüyordu. Aydungaliyev’in yanında fabrikadaki başmühendis yardımcısı oturuyordu. Arabayı bölge müdürü Atımay sürüyordu. Arasıra ön siper camının üstündeki aynaya bakıp bu aynada Alşınbek’in dudağından kan damlayan memnun ve al yüzü görüyordu. Her sefer Atımay’ın parmakları direksiyonu daha sık sıkıştırıyordu, at saçlarından örülen kement gibi içindeki nefret boğazını sıkıştırıyordu. Arkasında kimin oturduğunu biliyordu.

Atımay’ın aksine Alşınbek hayatın onu kiminle bir araya getirdiğini tahmin etmiyordu. Bibigayşa’nın kocasını hiçbir zaman görmemişti. Atımay ismi ise Kazaklarda çok yaygındı…

Araba çukurlarla dolu engebeli yoldan geçiyordu. Atımay, motoru çalıştırabildiği kadar çalıştırıyordu. Ani ve çılgınca sarsıntılar, bütün bunlar ona zevk veriyormuş gibiydi. Yolun iki tarafında kaşektik çalı kümeleri görünüp kayboluyordu. Düz bozkır kuzeye uzanıyordu. Güneyde Küçük Karatau’nun eflatun sıradağları görünüyordu.

Güneş batışı yaklaşıyordu. Fabrikaya kadar daha tek aulun bulunmadığı 50 kilometrelik çöllük yol vardı.

Arkadaki koltukta oturanlar sarsılmaya alışmış gibiydiler. Şimdi hep bir şeyi konuşuyorlardı. Kanağan büyük gözlere sahip iyi kalpli şişman adam olan başmühendis yardımcısı kısa süren yolculuk boyunca Almatı’dan gelen misafirle dost olmuştu. Alşınbek’in açık yürekliliği gururunu okşuyordu…

Atımay konuşulanlara kulak kabarttı.

-            … O zaman kendi oğlundan vazgeçerse her şeyin daha iyi olacağına karar verdim, - Aydungaliyev söyledi. Sözleri boğuk ve belirsiz bir şekilde duyuluyordu. Atımay, konuştuklarını anlamak için zorluyordu. – Yeni aile…

-            Ancak çocuk.. – Şişman adamın şaşırdığı belliydi. – Bir çocuk için annesinin yerini hiç kimse alamaz.

-            Sizce üvey ana ya da üvey baba tarafından yetiştirilen çocuklar onlar mutlu mu?.. Hayır, düğümün hemen kesilmesi lazım…

Atımay arabayı küçük dik tepeye yönlendirdi. Kendi de az kalsın arabanın ön camına çakılıyordu.

-            Daha rahat süremez misin? – Şişman adam yalvarmaya başladı. Sonra da Aygungaliyev ile konuşmaya devam etti. – O ne dedi?... Razı oldu mu acaba?...

-            Hemen razı olmadı..

-            Ama…

-            Sevgili arkadaşım, kadınları kötü tanıyorsunuz.. Onlar için..

Atımay sonra ne söylediğini duyamadı.

Kalbi tam kapasitede çalıştırılan havalı çekiç gibi atıyordu.

-            Çocuğa ne oldu? .. Babasına ne oldu?...  O zamandan beri görüşmediniz mi?

-            Hayır, - Aydungaliyev biraz susup söyledi. – Çocuğu bir kere gördüm… Babasını ise görmedim. Ondan ses çıkmadı…

Atımay ‘A! Ses çıkarttığımı mı istiyorsun?.. Bekle, şimdi beni tanıyacaksın! diye düşünerek hızlı çekişle arabayı frenledi.

-            Lütfen, arabadan çıkınız, - o dönmeyerek söyledi.

Aydungaliyev kapının yanında oturuyordu.

-            Neden?..

-            Acele ediniz.. Öyle yapmanız gerekiyor…

-            Lütfen…

Aydungaliyev, hiçbir şey anlamayarak kapıyı açtı ve itaatle arabadan çıktı. Ayağı toprağa basar basmaz Atımay gaza bastı ve araba ileri atıldı. Her şey bir anda oldu. Aydungaliyev düştü. Atımay, yolun ortasında kalan Aydungaliyev’in ne bağırdığını artık duymuyordu…

-            Arabayı durdur!.. Ne yapıyorsun?.. – başmühendis yardımcısı kendine gelerek çığlıklar atmaya başladı.

Atımay direksiyona eğildi. Araba, çukurlarda hoplayarak çok hızlı gidiyordu. Zavallı şişman başmühendis yardımcısı sağdan sola atılıyordu.

-            Sangılandın mı?... Atımay’ın omzunu yakaladı. – Arabayı durdur, sana dedim!..

-            Rahatlayınız, - Atımay dişleri arasından söyledi.

-            Allah aşkına, durdur!.. Gece geliyor.. Sana ne yaptı? Bir insanı bozkırın ortasına bırakamazsın!..

-            Bunu bile hakketmedi, - Atımay kısaca söyledi.

-            O orda ölecek!

-            Ölsün!

-            Olmaz! Bu bir cinayettir!

-            İsterseniz onunla birlikte kalınız.

-            Ne? .. – Şişman adam yutkundu. – Allah bilir, elimden geleni yaptım. – Köşeye sokularak arkaya atıldı…

Araba bir ok gibi batıdan gelen alaca karanlığa doğru hızla gidiyordu.

O gece Alşınbek bütün hayatı boyunca yaşadığından daha fazlasını yaşadı.

 

O kırsal alanlarda doğmuştu. Babası önce öğretmendi. Sonra okul müdürü olmuştu. Alşınbek en iyi okuyanlar arasındaydı. Ancak okuldaki başarı yeteneklerden ve akıdan daha fazla çalışkanlığa bağlıydı. İyi hafızayı gerektiren dersleri kolaylıkla başarmıştı. Şiirleri, dağların, nehirlerin ve gökcisimlerin adlarını, tarihleri kolayca aklında tutuyordu. Herkesten daha iyi doğa bilimlerini ve biyolojiyi bilmişti. Babası, oğlunun gelecekte astronom değil, tarım uzmanı olması halinde başarıya ulaşacağını düşünmüştü. Alşınbek onun düşüncelerini paylaşmıştı. Ancak bir çiftçinin ailesinde değil, bir öğretmenin ailesinde büyümüştü. Diğerlerinin çocukluğundan beri özümledikleri şeyleri kitaplardan öğrenmişti…

Nasıl olsa tarım üniversitesine girmişti. Okulda birinci olmaya alışan Alşınbek burada da en iyi okuyanlardan arasındaydı. Onuru, kendi arkadaşları arasında kaybolma ve silik olma isteksizliği onu kamçılıyordu. Aslında onlar arkadaşları mıydılar?.. Alşınbek hep onlardan ayrı olmaya çalışmıştı, sınıf arkadaşları vardı, ancak dostları yoktu…

Enstitüden sonra lisansüstü programa girmiştir. Lisansüstü programdan bin dokuz yüz otuz yedi yılında mezun olmuştu.

Aynı dönemde büyüdüğü yerlere gelmişti. Enerjik, aktif ve amaçladığından şaşmaz olduğu için kısa süre içinde müdürlerin gözlerine çarpmıştı. Tarım alanında faaliyet gösteren makamlarda çalıştığı ilçede başarılı bir ekim kampanyası yapılmış, iyi bir ürün kaldırılmıştı.

Bu sonbaharda kariyerinde yükseliş başlamıştı.

Diğer insanların düştüğü zaman ayakta kalabilerek ileri bir adım bile atmıştı. Başarı onu hiçbir durumda bırakmamıştı. Bu devamlı başarısını atandığı her yerde ortak iş ve başarı için kendine kıyamayarak dürüstçe, özenle çalıştığıyla açıklamıştı.

Savaş başlamıştı. O zamana kadar bölgede tarım müdürlüğü görevini yürütmüştü. Zırha, özel iş odasına, sekretere ve tayına sahipti. Siperlerde üşümemişti, batıda gümbürdeyen dumanlı savaş meydanlarından geçmemişti. Kolkhoz’a ait tarlara seyrek gitmişti. Gittiyse bile tok ve besilli üç at koşulu arabayla bazen bölge emniyet müdürünün ve bölge savcısının katıldığı eskortun eşliğinde yola çıkmıştı. Ancak burada Alşınbek elinden geleni esirgememişti. ‘Her şey cephe için! – o tekrarlıyordu. – Her şey zafer için!..’ Bunu söylerken cephe gerisinin de cephe olduğunu ve zaferin sadece cephede değil, cephe gerisinde de dövüldüğünü vurguluyordu.

İşte bu dönemde Alşınbek Aydungaliyev Bibigayşa ile tanışmıştı. Kadınlar ondan hoşlanıyordu, kendi de ayran gönüllüydü. Kadın kalplerinin fethi onun için hiçbir zaman zor bir iş değildi. Ancak Bibişayşa ile tanıştıktan sonra ciddi bir şekilde aşık olmuştu. O da karşılık verdi. İki çocuğu ile birlikte eşini bıraktı. Bu da ona Bibigayşa’dan oğlundan ayrılmasını talep etme hakkını verdi. O da talebine boyun eğdi…

Ancak bu sefer başarı onu bıraktı. Eski eşi parti makamlarına şikayet etti. Aydungaliyev’in lekesiz adı sarsıldı. Zamanlar sertti. Aydungaliyev moralinin bozulması için yönetici görevden uzaklaştırıldı.  İşsiz güçsüz kaldı. Ancak bu da uzun sürmedi. Sezgi, tecrübe ve geniş temaslar ona yeni yolu bulmaya yardım etti. Aydungaliyev bu yoldan güvenle geçmeye başladı. Anılan yolun adı bilimdi.

Doğal yetenekleri, gayretliliği, sebatlılığı, tarım alanında uzun yılların kazandırdığı tecrübesi, lisansüstü programdan mezun olması Alşınbek’in işine şimdi yaradı! Ayrıca çok önemli bir niteliğe sahipti. Alşınbek birinci derecede önemi olan şeyler ikinci derecede önemi olanlardan ayırabiliyordu. Bölgede çalıştığı süre içinde kazandığı tecrübe ona tarım alanında ana ve en güncel sorunu seçip bu soruna sarılmaya yardım ediyordu. Bu soruna sarılırken ortaya çıkarttığı sorunu yükseliş kazanana ve daha yüksek bir düzeye çıkartana kadar elinden bırakmıyordu… Mesela, mineral gübrelere ilişkin herkesçe bilinen bir gerçeği sayısız konuşmaları, raporları, makaleleri için kullanıyordu. Bu konu Alşınbek’e zamana, teknik ilerlemelere ve ülkenin ihtiyaçlarına ayak uyduran otorite sahibi profesör namını kazadırdı… Master alan Aydungaliyev birkaç sene sonra bilim doktoru, kürsü başkanı ve profesör oldu…

Ancak bunun Alşınbek için yeterli olduğunu zannetmek yanlıştı. Unvanlar mı?.. Görevler mi?.. Hayır, bilim şöhret, belki de gelecek kuşakların minnettar hatırasında ölmezlik kazandıracaktı!.. Ancak bunun için sadece herkesçe bilinen gerçeklere ilişkin raporlar ve makaleler değil, büyük bir buluş yapması gerekecekti… Alşınbek ise zihnini Kazakistan’daki ham topraklar için yeni cins buğdayın yetiştirilmesi üzerinde yoğunlaştırdı.

Kuraklığa ve sert iklimsel koşullara dayanıklı buğday… Bu yeni cins buğday için önce Tokraun’da yetiştirilen, sonra ise ortadan kaybolan beyaz ünlü buğday cinsi temel olarak alındı. Bu cins buğday güçlü kök yapısına sahipti. En kurak yıllarda diğer cins tümüyle yanarken bu cins ürün veriyordu. Alşınbek ise bunun iyileştirilmesi, kuzey iklim koşullarına, rüzgar erozyonuna maruz kalan hafif topraklara adapte edilmesi ile ilgilenmeye başladı. Aydungaliyev, farklı mineral gübrelerin ve tarım tekniği yöntemlerinin kullanılması yoluyla düşük nem oranına sahip olan topraklarda ekilmesi koşullarında iyi tohum biçimlendirilmesini elde etmeyi ümit ediyordu.

Alşınbek başarıya inanıyordu. Ancak Tokraun’da yetiştirilen cins buğday Alşınbek kendi deneyimlerine başlamadan çok önce de meşhurdu. Ancak bunun bir anlamı var mıydı? O az çok dayanıklı cins buğdayı yetiştirdiği takdirde hiç kimse geçmişi kurcalamayacak, profesörü aşırma ile suçlamayacaktır. Yetek ki yeni cins buğdayı yetiştirsin!..

… Profesör Atımay ile karşılaştığı zamanda buğday deneyimlerine daha çok vardı. Alşınbek mineral gübrelerle ilgileniyordu, bunların toprak için sağladığı yararı yorumluyordu, Karatau’daki fosforitler dahil olmak üzere çok konuda makaleler yazıyordu…

Yolun ortasında kalan Akşınbek’in üstüne toz sıçrayan araba son hızla uzaklaştığında o ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu.

Bu bölge müdürü kimdi? Deli olduğu belliydi! Ancak bu görevi ona güvenip kim vermişti?.. Yok işte, Aydungaliyev kendisiyle böyle bir şekilde dalga geçmesini müsaade etmez! Bu alçağa kim olduğunu gösterir!.. Ancak Alşınbek’in bu şiddetli öfkesi uzun sürmedi. Tek başına bozkırın ortasına kaldı. Gece geliyordu. Şiddetli öfke yerine korku geldi…

Alşınbek, arabada ne meydana geldiğini hatırlamaya çalışıyordu. O başmühendis yardımcısıyla konuşuyordu.. Bu şişman adam ne bir haylaz bir adamcık çıkmıştı! Arabayı durdurmaya bile çalışmadı, o deliyle birlikte uzaklaşıp gitti… Yoksa ikisi ona küçük bir oyun oynamaya mı karar verdiler?.. Az sonra geri dönecek miydiler?... Hayır, buna benzemiyordu…

Alşınbek arabanın gözlerinden kaybolduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Ancak biraz yürüdükten sonra durdu. Şişman adamla neyi konuştuğunu hatırladı… Daha önce Alşınbek’e biri Bibigayşa’nın eşinin Karatau’daki fosforit ocağında çalıştığını anlattı. O da bunu kulak arkasına attı. Atımay’ın kaderiyle neden ilgilensin ki?.. İşte Atımay, kaderin intikam olarak gönderdiği acımasız bir ceza gibi tenha bozkırda onun karşısına çıktı!..

Hava çabuk kararıyordu. Bozkırda soğuk hava geliyordu. Gökyüzünde dağıtılan parlak yıldızlar çaresizlik ve yalnızlık duygusunu güçlendiriyordu. Bu saçmasapan macerası neyle bitecek?

Önce Alşınbek, bu yerlerde geç paleozoik devirde kocaman dinozorların ve iktiyozorların ve Karatau dağlarında inanılmaz büyük yılanların yaşadığını okudu. Geçenlerde Kazak aullarının Karatau’nun dağ kollarında göçebelik ettiği zamanda göçmenler, düzlükte dağınık Biyliköl, Akköl ve Kızılköl göllerine dağ geçitlerinden suvarma yerlerine sızan korkunç yılan kalabalığını gördüler. Yılanlar zehirli katı gövdelerle kaynaşan büyük canlı topağa sarılaşıp ileriye gidiyordu ve arkasından toz yumağını çıkartıyordu…

Gece karanlıktı. Alşınbek her taraftan zifiri karanlıkla sarıldı. Yolu zorla fark ederek ve ayaklarla yoklayarak yürüyordu. Binlerce yıldız göz kırpmadan ona yılan gözlerinin baktığı gibi kayıtsız ve soğuk bir şekilde bakıyordu. Alşınbek’e karanlıkta binlerce yılan kafasının sakladığı ve önce boyunlarıyla hafifçe sallayarak ona doğru uzadığı geliyordu. Her adım atarken şimdi bir yılana basacakmış gibi kendini hissediyordu. Bunun sadece hayal gücü olduğunu biliyordu. Ancak korkudan bağırmamak için kendini zorla tutuyordu.

Sonra gerçekten auldaki köpeklerin kesik kesik havladığı kısa ulumayı duydu. Aniden kesti, daha yakın duyuldu… Çakalın hüzünlü ve hazin ağlamsaması önce sağ taraftan, sonra sol taraftan geliyordu. Bu tuhaf bir hisseydi. Ancak Alşınbek bu canlı yaratığın sesine seviniyordu, onu duyunca kendini bu kadar yalnız hissetmiyordu. Ancak çakal, insanı takip etmek için çok korkak olduğu nedenle çenileyerek kayboldu.

Alşınbek yürüyüp Bibigayşa hakkında düşünüyordu. Bazen eşi ‘Sen hayatımın tek sevincini aldın! Sen ise benden bunu bekleme! Sana çocuk doğurmam! diye bağırıyordu. Bibigayşa hamile olduğunu öğrenince bunu söylüyordu. Bibigayşa’nın bir kere daha onu incitmek istediğini karar vererek eşine ‘İstemiyorsan doğurma. Ancak beni tehdit etme… Sevincimi alamayacaksın. Artık iki çocuğa sahibim..’ diye sert bir şekilde cevap verdi. Bibigayşa ‘Halihazırda annesinin soyadına sahip olan çocukların kendi oğullarını olduklarını mı zannediyorsun?..’ diye söyleyerek tamamen kudurdu.

Alşınbek kendini tuttu ve hiçbir şey söylemedi. Evden çıkarak Almatı’nın küçük tenha sokaklarında dolaşıyordu. Özlem onu boğuyordu. Alşınbek, kendi çocuklarıyla herhangi bir temas kaybettiğini, oğullarının onu hatırlamadıklarını ve diğer soyadına sahip olduklarını anlayınca ilk kere acı hissetti…

Ancak onun için her şeyi feda ettiğini düşünmeye alıştığı Bibigayşa’nın, onun Bibigayşa’sının ona çocuk doğurmak istemediğini ona daha çok acı veriyordu… Doğrusu bunun bir sonraki delice hevesinin olduğuna emindi…

Birlikte yaşadıkları iki sene boyunca mutluydular. Bibigayşa’nın ateşli ve engin sevgisi Alşınbek’in başına gelen dertleri hafifletiyordu. Ancak zamanla Bibigayşa daha sık Hasen’i konuşmaya başladı. Sabah çay içerken gece gördüğü rüyaları anlatıyordu ve mutlaka oğlunu hatırlıyordu. Bibigayşa ya ‘Beni galiba özlüyor… Rüyamda bana doğru koştuğunu ve ‘Anne!.. Anneciğim!..’ diye haykırdığını gördüğüm bir rastlantı değildir’, ya da ‘Hasen can hastalanmış galiba.. Dedesinin dizlerinde zayıf ve sarı yattığını ve inim inim inlediğini gördüm..’, ya da ‘Galiba kızıyor bana.. Beni affedemiyor. Onu çağırıyorum, çağırıyorum, ancak benden yüzünü çeviriyor..’ diye söylüyordu. Sonra da ‘Beni nasıl affeder. Ben onu bıraktım, ondan terk ettim..’ diye içler çekiyordu. Bu tür konuşmalara Bibigayşa’nın Alşınbek’i tamamen zıvanadan çıkaran gözyaşları kesiveriyordu. O kadın gözyaşlarına dayanamıyordu. Bibigayşa kendi rüyalarını uyduruyor muydu yoksa hakikaten adeta her gece bu rüyaları görüyor muydu? Büyük ihtimalle Alşınbek’in acıma duyacağını ve Hasen’i geri almasını teklif edeceğini ümit ediyordu… Ancak Alşınbek dayandı. Gözyaşlarına ve imalarına cevaben hiçbir şey olmuyormuş gibi davranıyordu.

Bibigayşa ise seneler geçtikçe Hasen’i daha sık düşünüyordu, Hasen’i daha çok özlüyordu… Hamileyken kendine ne yaptığını Alşınbek bile bilmiyordu. Bunu otopsiyi yapan doktorlar biliyorlardı. Bibigayşa hamileliğinin dokuzuncu ayındayken hastanede vefat etti…

Ancak tüm bu olaylar daha sonra meydana geldi. Şimdi ise Alşınbek, o Karatau’ya gitmeden önce Bibigayşa’nın ona ne söylediğini hatırladı. Ondan çocuk istemiyordu.. Onu Hasen’den ayırdığı için istemiyordu…

Bibiğayşa’nın oğlunu bırakmasına neden izin vermedi?  Bibigayşa’nın önce evli olduğu ve oğluna sahip olduğu kimsenin meçhulü değildi. Yoksa Alişınbek Hasen’in onlarla birlikte kalmasının ona bunu hatırlattığını istemiyor muydu?.. Bibigayşa’ya yaptığı çok amansız bir şey değil miydi?... Son seneler boyunca ilk kere vicdan azabına benzer bir şey hissetti.

O gece uzun yürüyüp yürümediğini ve nereye gidip gitmediğini hatırlamıyordu… Ne tarafa gidiyordu?.. Büyük Karatau’nun dağ geçidini üstünde ay görünerek kandan şişen büyük koyu kırmızı top gibi dağların üstünden geçmeye başladı…

Gün ağarırken motor homurtusu Alşınbek’i uyandırdı. Başmühendis yardımcısı başka arabayla ve başka şoförle onu almaya geldi. O daha erken onu almaya gelecekti, ancak Atımay fosforit ocağına yoldayken bütün kandırmalarına ‘Onu geri almaya gidersiniz.. Bir geceyi bozkırda geçersin, orda bazı şeyleri düşünmesine hiç kimse engel oluşturmasın..’ deyip arabayı bilerek yavaş sürüyordu.

Alşınbek gerçekten yalnız kalırken bazı şeyleri iyice düşündü. Ancak buna rağmen Karatau’ya geri döner dönmez çıkarttığı gürültüden dolayı fosforit ocağının yöneticileri ve parti örgütü komünist Atımay’ın sicilini ele almaya razı olmak zorunda kaldılar. Sicil ne söz!.. Aydungaliyev, bunun öldürülmesine yönelik direk teşebbüsünün olduğunu iddia ederek savcılığa gitmekle tehdit ediyordu!..

O zaman Karatau’ya Aslıbek Ahmetcanov geldi. Karatau’daki fosforit yakalarının işletilmesi için çok çaba gösterdi. Bundan sonra fabrikanın inşa edilmesini takip etmek için buraya sık sık geliyordu. Onu burada herkes iyi tanıyordu, o da herkesi şahsen tanıyordu.

Meydana gelen utanılacak ve saçma olay hakkında duyunca Atımay’ın delme uzmanı olarak çalıştığı dönemde onunla tanışan Ahmetcanov adıgeçeni konuşmaya davet etti. Ne yapması lazımdı?.. Atımay o geceye öngelen bütün olayları anlatmak zorunda kaldı.

Ahmetcanov biraz sustu, düşündü ve hiçbir şey söylemedi. Ancak Atımay gittikten sonra Aydungaliyev’i yanına çağırdı. Maruzatı gayet kısa oldu.

-            Bu yaygaraya son veriniz. Bu benim tavsiyemdir. Gerçekte ucuz kurtulduğuna sevininiz. Daha sert cezayı hakkediyorsunuz.

Alşınbek Ahmetcanov’un çok şey bildiğini anladı…

Aynı gün Almatı’ya gitti.

Profesör Aydungaliyev Atımay ile tek görüşmesini tüm hayatı boyunca unutmadı. Ayrıca o zamandan beri Asılbek Ahmetcanov ona karşı epey soğuk davranmaya başladı. Bu da onun için Atımay’ın cezalandırılıp cezalandırılmadığından daha büyük önem taşıyordu…

Şimdi küçük istasyonunda Hasen’e onun babasını sorarken profesör istemeyerek bu eski olayı hatırladı. Ancak hemen tatsız düşünceleri başından atmaya çalıştı. Canında sadece üzüntünün ortaya çıkmasına sebep olan geçmişi kim bir kere daha hatırlatmak ister?..

O Hasen’e arada bir bakıyordu. Gizlice Meruert’e bakıyordu. Birbirine yakışan bir çift olduklarını içinden kabul etti. Yüreği sızladı. Bu çocuğu düşünürken hep antipatiyi boşuna duymadı. Antipati, sadece antipati… Profesör düşmanlar olduklarını yeni hissetti…

 

V

 

1

 

1 Mayıs günü ve ekim kampanyasının sona ermesi Altın Aray’da bir neşeli ve gürültülü şenliğe birleşti.

Gündüz küçüklü büyüklü herkes kasabanın merkez meydanında toplandılar. Ödüllerin ve primlerin sunulmasıyla biten mitingi Ugryumov açtı. Akşama kadar bahçede bayram törenleri başlatıldı. Burada leylak görülmemiş erken çiceklerle oynamaya ve köpürmeye başladı. Dolambaçlı keçiyolların ve geniş park yollarının üzerinde bitişen karaağaçların dallarını kesif yapraklar kapladı. Parlak ve taze yeşilliğin arasında kırmızı bayraklar festonları ve sloganları içeren bezleri görünüyordu. Çiçek yumuşak süsenleri ve mavi başlarını kaldırdı…

Solar yağla emdirilmiş ve benzin kokusuyla sinilmiş tulumları unutarak giyinip kuşanmış gençler her yerde bulunuyordu. Her yerden uğultu, gülüş ve gitar sesleri geliyordu. Yeni boyatılan sahnede fanfar kışın hazırlanan programı temsil ediyordu. Orkestrayı Gubanov’un ekibinden terden ıslanan gömlekli, kara papyonlu, sarı saçlı genç ve kikirik traktör sürücüsü Yuhan yönetiyordu. Elinden geleni esirgemeyerek Ramazan bakır zili kullanıyordu. O sahici zilci gibi davul çalarak davul değneklerini havaya atıyordu ve havada yakalıyordu. Dans pistindekilerden tarafta Ayjan ve Glaşa sağıcılarla bir şeyler konuşup gülüyorlardı.

Daha yüksek görevleri yürütenler ve daha yaşlı olanlar Kültür Evinin önünde büfeden dışarıya çıkartılan masalarda oturuyorlardı. Burada ailelerce oturuyorlardı. Çocuklar şekerleri emerek kurabiyeleri kütürdüyorlardı ve zevkle limonatayı içiyorlardı. Yetişkinler ilçe merkezinden çok sayıda getirilen Jugulevskoye birasını içerek yavaş yavaş konuşuyorlardı. Gubanov’un masası en kalabalıktı. Bayramdan önce Saratov’da yaşayan arkadaşı Porfiriy Mihayloviç’e ham topraklarda yaşayanlar için enfes yemek olan vobla balığını gönderdi. Şimdi ise Gubanov konukseverlik yapıyordu. Önündeki kabuktan temizlenen yarı saydam pembe dilimlerle dolu tabakta kuru marya vardı. Tabaktaki balık fakir düştükçe Gubanov kurnazca gör kırparak mucize gibi bir yerden yeni balık koyuyordu.

Bir masanın başında şair Kenen gibi düşünceli ve azametli bir tavırla ak sakallı yaşlı Zıkriya oturuyordu. Arasıra laf sokuyordu, ancak daha fazla dinleyerek istifini bozmadan herkese hayrıhah bir tutum gösterirken başını sallıyordu. Ona yakın bir yerde açılan şişenin önünde akağaç salkımıyla kamçılandıktan sonra yeni hamamdan çıkmış gibi kıpkırmızı yüzlü sarhoş Kaçan oturuyordu. İgnat Froloviç’in  kurumuş gibi kısa boylu cılız eşi ona endişeyle bakıyordu. Etrafında her yerden gürültü duyuluyordu. İnsanlar seviniyordu. Onun gözleri ise alışkanlık haline gelmiş gibi gizli ve sessiz acıyla doluydu…

Profesör Aydungaliyev ve lacivert takımı giyen, ağarmaya başlayan saçlarını arkaya tarayan ve yaşlı okutmana benzeyen eşini kolundan tutan Ugryumov daha sakin bir park yolunu seçip dolaşıyorlardı.

-            Söz arasında ben de rüzgar erozyonu ile karşı karşıya geldim, - Ugryumov dedi. – Savaş başlamadan birkaç sene önce uzmanlardan oluşan grupla birlikte Kanada’ya gittim… Toprak şahlanmış gibiydi. Nerde yukarının, nerden aşağının olduğunu anlamak mümkün değildi. Arkasından güneşin görünmediği aralıksız gri bir çöküntüydü. Rüzgar tozu ve kumu kaldırarak şiddetli bir şekilde esiyordu. Her şey karıştı. Binlerce hektar havalanarak asılı kaldı.. Buraya bizim tarlalarımıza da aynı belanın gelmesini müsaade etmememiz gerekiyor. Bulunduğumuz ilkbahar Aysengir arsasında deneysel çalışmaları başlattık… Sizin bu arsayı görmeniz gerekiyor…

Dans pistinde eğlenceler tam kıvamını buldu. Ancak gözlerini alamayacak kadar zarif giyinmiş güzel Meruert kendi kız arkadaşları arasında hüzünlü görünüyordu… O neden dans etmiyor, onun kara gözleri neden sıkılıyor?... Aslında ona yakın bir yerde makineli tarım uzmanları arasında Hasen duruyordu. Hasen bir şeyler erkek arkadaşlarına anlatarak hep Meruert’e arada bir bakıyordu. Meruert’e yaklaşıp onun elini tutması ve kalabalığa karışarak dans edenlere götürmesi için zaman gelmedi mi?...

Kültür Evinin yanında Ugryumov misafire yaşlı çobanı başıyla gösterip Zıkriya’ya doğru gitti. Onlar gelir gelmez hemen sandalyeler getirildi. Genç kız garson parti örgütü başkanına canlı bir şekilde koşarak yaklaştı, ancak Ugryumov şimdi hiçbir şey istemediğini söyledi. Kız garson bir şeye kurnaz bir şekilde gülüp komşu masaya geri döndü. Ugryumov’un eşi Varvara Mihaylovna erkekleri bırakıp bahçede dolaşmaya gitti.

-            Aksakal, koyunları yetiştirelim mi? – Aydungaliyev Zıkriya’ya koruyucu bir şekilde hitap etti.

-            Yetiştirelim, yetiştirelim, - ihtiyar canlandı. Başkentten gelen misafirin yanına oturduğu gururunu okşuyordu. – Parti örgütü başkanımız her şeyi doğru anlıyor. Koyunlar için gerekli açıklık burada var… - Ugryumov’a takdirle baktı.

-            Burada koyun çobanlığı sonbaharın sonuna kadar yapılabilir. – Ugryumov doğruladı.

-            Koyun çobanlığını kim yapacak? – Aydungaliyev merak etti –  Gördüğüm kadarıyla Sovkhoz’unuzda genel Rus gençleri yaşıyorlar. Bu gençlere koyunlardan daha çok arabalar yakındır. Rahat bir işi arayan yaşlı adamları hiç fark etmedim…

-            Zamanla belli olacak, - Ugryumov cevap verdi. – İnisiyatif lazım..

Zıkriya razı olduğunu göstermek için başını salladı. ‘İnisiyatif’ sözünün anlamını bilmiyordu, ancak parti örgütü başkanının söylediklerini doğru ve kendi düşüncelerine uygun olarak değerlendiriyordu.

-            Hadi bakalım, - Ugryumov’un sözlerini tekrarlayıp sempatizan bir şekilde devam etti. – İnsanlar Moskova’da büyük bir insan olduğunu anlatıyorlar, değil mi?...

-            Sayın Zıkriya, büyük insan, küçük insan uygun olmayan sözler, - Ugryumov hafifçe gülümsedi. – Orda sorumlu bir görev yürüttüğüm doğrudur. Ancak görevi değil, Moskova’yı özlüyorum. Moskova’yı seviyorum.. – O içler çekti. – Ne yapayım? Moskova’dan ayrılmam lazımdı. Ginir argınlığı diye bir şey var.. İşte doktorlar bana eşimi şehirdeki koşuşmadan götürüp bir zaman için ona tam rahat sağlamayı tavsiye ettiler…

Zıkriya hiçbir zaman böyle bir tuhaf hastalığı duymadı. Ancak sorup soruştumaya cesaret edemedi. Kendi sakalını okşayarak şaka yaptı.

-            Demek ki eşini çok seviyorsun, değil mi?

-            Seviyorum, - Ugryumov ciddi bir şekilde cevap verdi. – Moskova’yı sıksık hatırlamama rağmen sizin bozkırlarınız de hoşuma gidiyor.

İhtiyarın gözleri aydınlandı.

-            Bu da iyidir.. Bir insan açıklığı seviyorsa bu yükseklikte uçmak için kanatlara sahip olduğu anlamına geliyor…

Profesör güldü. Bir şey söylemek istedi, ancak Kaçan sözünü kesti. Konuşmaya katılmak için sabırsızlanıyormuş…

-            Bu tuhaf bir adam, - Zıkriya’ya parmakla gösterdi. – Sucuğu ikram ediyorum, almıyor.. İğreniyor mu acaba?..

Onun sarhoş ve bulanık gözbebekleri Ugryumov’un üstüne çekti.

-            İğrenmiyor. Gelenek böyledir. – Ugryumov itidalle cevap verdi.

Kaçan susup parti örgütü başkanının söylediklerini düşünüyormuş gibi kaşlarını çattı ve sucuk dilimlerini içeren tabağa çatalını doğrulttu.

Yaşlı çoban, misafir ve Uygryumov arasında konuşmanın devam edeceğini bekleyerek Kaçan’ın eşi kocasını kolundan çekti.

-            Çerezlerden bir şeyler yesene, yemek yesene, Gnat, - o fısıldadı. – Durmadan içiyorsun.. Halktan utanılır..

-            Sus, kocakarı! – Kaçan dişlerinin arasında küfretti. – Zaman gelince beni tanıyacaklar!.. Herkes tanıyacak!..

Son sözlerini alçak sesle söyledi. Söylediklerini sadece eşi duydu. Eşi etrafına kaçamak bir bakış atarak korku içinde sustu…

Az sonra Zıkriya’nın parti örgütü başkanı ve Aydugaliyev ile oturduğu masaya Varvara Mihaylovna ve Glaşa yaklaştılar. Birbirini tanıyorlardı. Parkta rastlayarak konuşmaya daldılar. Varvara Mihaylovna Glaşa’ya Moskova hakkında anlatıyordu. Moskova’yı hiç ziyaret etmeyen Glaşa ise bu mükemmel şehri ziyaret etmeyi, Kızıl Meydan’da çalar kule saatinin sesini dinlemeyi, insanlarla dolu Gorkogo caddesinde dolaşmayı, müzelere, sergilere ve tiyatrolara gitmeyi, sadece sinemada gördüklerini ve kitaplarda okuduklarını görmeyi düşlerken onu dinliyordu!... Yüzü kıpkırmızı oldu, gözleri parıldıyordu. Profesör Aydungaliyev onun küçük sıcak avucunu kendi elinde tutarak esefle bıraktı.. Ancak şaşırmayıp hemen kendi yerini ona bıraktı ve yanına oturdu…

Sahnede fanfarda çalanlar kendi müzik aletlerini sandalyelere koyarak dinlenmeye gittiler. Bu aralıkta becerikli projeksiyoncu pikaplı radyoyu açtı. Hafif, ritmik ve hızlı bir müzik duyuldu.

Hasen Meruert’e yaklaştı.

-            Benimle dans eder misiniz?..

-            Tvist dans etmeyi biliyor muydunuz?.. – Şaşırmış göründü.

-            Okumayı ve yazmayı bile biliyorum, - Hasen diliyle soktu.

-            Baya başarılıymışsınız!.. – Meruert güldü.

Onlar dans pistinin ortasına çıktılar. Birkaç dakika içinde dans pisti boş kaldı. Herkes bu çiftin ne kadar serbest ve güzel bir şekilde dans ettiğine hayran hayran baktılar.

-            Bugün nedense kederliyim, - Hasen söyledi.

-            Gülmek mi isterdiniz?...

-            Bari gülerdim.

-            Kime gülerdiniz?..

Ah, Meruert, Meruert… Daha kime gülebilirdi?... Sadece ona… Ancak onun hakkına ne biliyordu?... Onun sevgisi hakkına ne biliyordu?... Bir insanın bir anda senin için dünyada herkesten daha değerli olduğunu kim ve nasıl açıklar? Bu insanın senin için neden biricik olduğunu kim açıklar?.. Bu insanı seviyorsun ve bu kadardır. Sorma, bugüne kadar hiç kimse bu tür sorulara cevap vermedi. Kalp cevap verebilirdi, ancak kalp sessiz kalıyordu. Sözler aklından çıkıyor, ancak şimdi aklının söyleyebildiği bir şey yoktu. Akıl ve kalp, duygu ve zihin ayrılmaz şeylerdir. Hasen için öyleydi… Bu yüzden bu aşk onun için bu kadar ıstırap ve endişe vericiydi..

Profesör Aydungaliyev’in buraya boşuna gelmediğini anlıyordu… Her halde Meruert ile ilgili planları vardı. Ancak sorun onda değildi. Hasen, bu insanın ne kadar hain ve güçlü olabildiğini bilerek bu kızın kalbinin endişe ve karışıklıkla ne kadar dolu olduğunu hissediyordu…

Hasen annesini, ölümden önce yazdığı mektubu sık sık düşünüyordu. O mektuptaki her sözü, her satırı ezberden biliyordu. Şimdi Meruert ile dans ederken Alşınbek ile ilgili düşünceleri kafasından çıkartamıyordu. Gözlerinin önünde bükümde buruşmuş ve sürtünmüş yapraklar, hızlı bir şekilde yazılan verev satırlar çıkıyordu. Bu satırlar çok yerde annesinin gözlerinin düştüğü yerde şeffaf mor lekelerle aşındırılmış ve yayılmıştı…

‘Canım benim, ömrümün varı! – annesi yazdı. – Sen küçükken seni bırakan annenin ne yazdığını görünce belki okumaya devam etmezsin, mektubu buruşturursun, yırtarsın, çöpe atarsın.. Ben kırılmam. Ben bunu hakkettim. Sen ise böyle yaparsan haklı olursun. Beni hor görmen, benden nefret etmen bile gerekiyor. Ancak senden tek bir şey rica ediyorum. Beni dinle.

Belki o zaman nefret yerine acımayı hissedersin. Bana inan, sadece kendi suçunu anlamayan, kendi kara vicdanıyla uyum içinde yaşayan birinden nefret edilir. Bir anne, ne bir anne olursa er ya da geç ne yaptığını anlar. O zaman hayatı bitmeyen ıstırap haline gelir…

Bana lanet okuma. Bana acı, en azından biraz acı. Başka bir şey senden istemiyorum. Bu da mezara götüreceğim tek sevincim olacak. Bu zarfın içindeki mektup ellerine ulaşınca artık orda olacağım. Yaşamak için gücüm kalmadı. Yaptığım suç için cezalandırılmış olmam, yaptıklarımın cezasını çekmiş olmam lazım…

Evet, seni bırakıp Alşınbek ile birlikte ya da Alşınbek’i bırakıp seninle birlikte kalıp kalmayacağıma zorla karar verdim… Bunu benden Alşınbek talep etti… Ben kararımı verdim… Ben senin mutluluğunu değil, benim mutluluğumu düşünüyordum. O zaman sadece Alşınbek ile mutlu olacağımı düşünüyordum. Ancak tam tersi çıktı. Anne sevgisi eş sevgisinden daha güçlüdür… Farklı sebeplerden dolayı en coşkun ve en sadık aşkla sevdikleri kocalarını kaybeden kadınlar sonra yeni aşkta ve yeni ailede teselliyi buluyorlardı… Ancak anne sevgisi aynı mı?... Bir anne için kaybettiği çocuğu yerini kim alabilir?... Bu hasret zamanla Alşınbek’e duyduğum aşkı da öldürdü. O gözyaşlarımın, derdimin sorumlusuydu. Bu insan için benim küçük deve yavrumu bıraktım!... Kendimi hor görüyordum. Alşınbek’e onu kör bir şekilde sevdiğimi böyle kullandığını affedemiyordum. Ondan nefret ediyordum. Ona hiçbir zaman bir çocuk doğuramayacağıma karar verdim. Ben bir zayıf kadın olarak ondan  daha nasıl intikam alabilirdim?.. Her gün geçtikçe daha fazla hasret çekiyordum. Seni görmek, göğsüme bastırmak, senin alına ve tombul yanaklarına dudaklarımla dokunmak çok istiyordum… Hayır, bunun hakkında hayal kurmaya bile cesaret edemiyordum. Ancak sana uzaktan olsa bile bir gözle bakmak çok istiyordum!.. Seni bir kere görürsem bile acımın hafifleteceğine kendimi kandırdım. Bu fikir bir dakika için bile beni bırakmıyordu. Bu fikir benim için bir işkence ve takınak haline geldi. Nihayet gizli bir şekilde aulumuza geldim. O zaman dokuz yaşındaydın…

Bu da Ekim Devrimi bayramıydı. Ciritin kıyafetlerini giyerek seni sokakta bekliyordum. Benden insanlar geçiyorlardı. Herkes Kohkoz’daki meydanına düzenlenen mitinge acele ediyordu. İşte babam olan dedenle birlikte sen göründün. Üstünde kırmızı kadife yüzlü tilki şapka vardı. Üstünde daha galiba babasının hediye ettiği geniş askeri kuşakla bağlanan kadife kaftan vardı… Deden yürürken elini tutuyordu, bir şeyler söylüyordu, anlatıyordu. Seni yakından görmek isterken sine sine yaklaştım… Haykırmamak, sana doğru atılmamak kendimi zorla tuttum. Oğlum, beş sene önce gibi biraz çıkık yüksek alınlı ve açık yüzlü esmer çocuktun… Sadece senin büyük, masum çocuk gözlerin çok ciddiydi. Gözlerin içinde büyüklerin gözlerinde görmediğim o kadar büyük hüzün vardı… Dizlerim kesildi. Düşmemek için zorla ayakta kalarak duvara dayandım... Buraya gelip hissetmek istediğim hafifliğideğil, tam tersini hissettim! Sadece şimdi kendi suçumu tam hacimde hissettim. Senin gözlerindeki duyguların sebebi bendim. Önce bütün çocukların oldukları gibi yaramaz ve şen, çapkın ve canlı bir çocuktun.  Benimle ayrılana kadar böyleydin… Ağlıyordum. Siz benden geçtiniz. Dedenin beni tanıdığı, ancak bana yaklaşamadığı bana geldi. Sadece durduğum tarafa baktı, başını çevirdi ve seni bana siper etti.  Üç kere onun kızı olsam bile bende sadece kendi çocuğunu bırakan anneyi görüyordu… Ona yalvarmamın bir anlamı yoktu. Beni kalbinden çıkarttı. Onun için de benimle görüşmemek daha kolay olduğunu düşünüyorum. Herkes ordayken ben onunla konuşmaya başlasaydım utancından yere geçerdi… Bozkırların sert kullarında yaşayan yaşlı adamlar böyleydiler. Ona acıyarak seni okşamadan gittim. Senin için kendi kaderine razı olup, kendi duygularımı yasak koyup hiçbir şey söylemeden gittim. Babamın seni benden daha iyi yetiştirebileceğini biliyordum. Sen anne sevecenliğini öğrenmeden büyüyeceksin. Ama buna rağmen dürüst ve cesur bir adam olacağını biliyordum. Kendi kızını böyle bir şekilde yetiştiremedi. Bu da doğrudur… Ancak Kazak ailelerinde babalar kızlara yeniyetme çağına kadar küçük çocuklara gibi davranıyorlar. Sonra da onlara bir şeyler öğretmekten ya da ceza vermekten utanıyorlar. Kız eğitiminin kadına ait işin olduğu zannedilir. Ben ise annesiz büyüdüm, baba da bana sert bir şekilde davranmadı. Belki bu yüzden karakterimde yumuşaklık, iradesizlik çıktı. Ben yaptıklarımın aklanması için bunu söylemiyorum.

Eve geri döndükten sonra her yerde gözlerini görüyordum. Nereye baktıysam her yerde senin ciddi kederli gözlerini görüyordum… Gözlerin bana sitemli sitemli bakıyordu. Gözlerin beni kınıyordu… Hiçbir zaman gözlerinden saklayamadım! Bazen çıldırdığımı düşünüyordum. O zaman Alşınbek’ten seni evimize almak için müsaade istemeye başladım. O buna razı olmadı. Neden bunu istemediğini bilmiyorum. O zaman da kalbimde bu insana karşı çoktan beri kalmayan aşk kırıntıları değil, saygı duygusu da dağıldı. Bir zaman önce aptal ve kanağandım. Bu atılıma dayanamadım… O zaman Alşınbek’in canında en önemli niteliğin her attığı adımı yönelten bencilik olduğunu anlamadım. Bunu çok geç anladım. Artık hiçbir şeyi değiştiremiyordum, düzeltemiyordum, kefaretini ödemiyordum.

Bu mektubu okuduğunda ben artık ölmüş olurum. Senin için bunun büyük bir acı olmayacağını bilerek bunun hakkında sana rahat yazıyorum. Bana karşı aşkın galiba söndü ya da körlendi. Erken çocukluğunda beni sevdiğin aşka bu aşk benzemez. Bunu anlıyorum. Anneler için çocukları zamanla değişmiyorlar. Çocuklar büyüdükçe bile kendi anneleri için küçük çocuklar kalıyorlar. Ancak çocuklar için anneleri yaşlanıyorlar. Çocuklar annelerinin vefat ettiklerini öğrenince kendileri yetişkin olup daha az acı çekiyorlar. Ama onlar arasında hiçbir sıkıntı yaşanmadıysa öyle oluyor. Ancak başımıza bütün gelenlerden sonra sen üzülmeyeceksin.

Ancak ölümümden sadece Alşınbek’i sorumlu tutuma. Hayır, ben yolumu şaşırdım, kendimi tutamadım ve hayatımı mahvettim…

Senin baban da hakkında birkaç söz söylemek isterim. Baban adil, dürüst ve iyi bir insandır. Ona inancı kalmadığım için onu bırakmadım! Ben sadece başkasına aşık oldum. Bu duygu aklıma ve görevime üstün geldi. Öyle oluyor. Evet, Alşınbek’i sevdim… Bir gün bu duyguyu hissederek beni anlarsın… Anlarsın ve affedemezsen bile (bunu senden rica etmiyorum) en azından acırsın…

Dedenin seni yetiştirdiği iyi oldu. O sana sadece cesur ve dürüst olmayı değil, diğer insanları, onların acılarını ve sevinçlerini anlamayı öğretti… Alşınbek seni yetiştirseydi ne olurdu?... Belki zamanla onun olduğu gibi bilimli adam olurdun… İnsan olarak ne olurdun?... Alşınbek’in olduğu gibi başkası için hiçbir zaman kendi feda etmeyen bir insan olarak büyüseydin ne olurdu?... Bu insan her zaman her şeyi kıskıvrak yakalıyor, bütün yöntemleri kullanarak istediğini daima elde ediyor..’

Hasen’in aklına mektuptaki son satır geldi. Meruert onun yüzünün aniden nasıl karardığını ve gerildiğini fark etti.

-            Size ne oldu? – Meruert şaşkın sordu ve elinde olmayarak dans temposunu yavaşlattı.

Hasen, kendi için beklenmedik bir şekilde yüksek sesle tekrarladı.

-            ‘Bu insan her zaman her şeyi kıskıvrak yakalıyor…’ Gerçekten mi istediğini daima elde ediyor mu?...

-            Hasen, neden bahsediyorsunuz?..

Meruert şaşkın bir şekilde ince kaslarını kaldırdı. Ancak gür kirpiklerin arkasından aniden parlayıp sönüveren dikkatli bir bakıştan neden, daha doğrusu kimden bahsettiğini hissetti…

-            Öylesine söyledim… Saçmalıyorum… Bana bazen bu tür şeyler oluyor… - Hasen kaygısız bir şekilde gülmeye çalıştı.

Dans pistinden son ayrıldılar. Meruert serbest bir şekilde Hasen’in elini alıp bunu söyledi.

-            Gitmek zamanı geldi. Evime kadar beni götürür müsünüz?

-            Tabi!

… Onun evi bu kadar yakın olmasa… Onun yanında yürürken soğuk ve nazik dirseğine daha dokunabilse..

Onlar eve yaklaşınca Meruert aniden sordu.

-            Hasen, çok sevdiğin ve seninle evlenmek istediğin bir insanla, ancak aşktan değil, diğer sebeplerden dolayı evlenir miydin? Bir de bunu bildiğine ihtimal verelim… Sen ne yapardın?

-            Evlenmezdim.

-            Neden? Onu seviyorsun ama…

-            Seviyorsam bile.. Benimle birlikte mutlu olması ihtimali bulunmasaydı içimdeki aşı susturabilirdim.

 

2

 

Hasen için o ilkbahar, Altın Aray Sovkhoz’unda geçirdiği ilk ilkbahar zordu. Ancak sadece Meruert ile tanışması bunun sebebi değildi…

Bütün süreleri bozarak bu ilkbahar çok erken geldi. Erimiş kar suları toprağa gerek miktarda nem vermeden çekildi. Ekim kampanyası sona erdikten sonra tarlalarda buğday ekinleri çıkmaya başladı. Altın Aray’da bir yağmur bile yağmadı. Hafif saçak bulutlar gözleri tedirgin eden mavililikte eriyordu. Bu bulutlar galiba hulyalı bakışlı şairi heyecanlandırabilirdi ya da ressama ilham verebilirdi, ancak Hasen gökyüzüne ekincini somurtuk bakışıyla bakıyordu. Onun, onun toprağının başka şeylere, tarlaların üstünden geçen ve neşeli ilkbahar gök gürültüsüyle guruldayan ağır nemle dolu alçak eflatun bulutlara ihtiyacı vardı!... Ancak gökyüzünde böyle bulutlar yoktu.

Toprak kuruyordu. Sert olarak görünen gri toprak tanesinin parmaklar arasında ezildiğinde hemen toz haline geliyordu. Hasen yaz sıcağıyla kuru sıcak rüzgârın geleceğini ve bu durumda bütün ekimlerin yanacağını anlıyordu. En büyük zarar erozyona maruz kalan arsalara verilecektir. Bu koşllarda sadece yağmur durumu kurtarabilir…

Yeni yöntemle işlenen Aksengir arsası bundan korunmuş gibi görünüyordu… Burada ilk kere kulaksız pulluklarla toprak işlendi. Bu yönteminin kendini nasıl göstereceğini hiç kimse bilmiyordu. Bu deneyim başarıyla biterse bile sadece Aksengir arasında kullanıldı. Sovkhoz’da ait daha binlerce hektar vardı. Sorun sadece Altın Aray Sovkhoz’unda değildi. Geçen yaz Ukrayna’da ve Rusya’nın kara topraklı bölgelerinde kuraktı. Bütün ülkeye ekmek Kazakistan ve Sibirya tarafından sağlandı. Bu sene ne olacak?.. Hasen’e Altın Aray’daki tarlalara, buğdayın ekildiği tarlalara, ham topraklı Sovkhoz’da tarım uzmanı olarak çalışan ona Sovyet Birliği’nde yaşayan bütün halkın baktığı geliyordu…

Hasen erozyon ile mücadeleyi, tarım tekniği ile ilgili etkinlikleri, doğru ürün münavebesini, kulaksız pulluklarla toprak işlenmesini ve otlar rotasyonu sisteminin geniş bir şekilde uygulanmasını düşünüyordu… Tarım uzmanı olarak Ugryumov ile birlikte bilimin yeni kazanımlarına dayanılan bütün bu kompleksi savunuyordu. O zaman tartışmanın en kızışık anlarında Tleukabakov’un bütün kanıtlarını reddediyordu ve Sovkhoz müdürüne saygı duymasına rağmen onu zamanına ayak uyduramayan, bağımsız kararları alamayan ve yukarıdan gelen yönergelerin düşünmeden yerine getiren insan olarak görüyordu.. İçinden Tleukabakov hakkında daha neler düşünüyordu!.. Ancak düşündüğünde Tleukabakov’un da haklı olduğunu anlıyordu. Ülkenin iyi ürünlere ihtiyacı vardı.. Otlak tarımcılığın uygulanması gelecekte ürünlerin arttırılmasını sağlar, ancak şimdi ürünler azalmasına sebep olur…

Hasen ilkbaharın başından beri hiç kimseyle kendi düşüncelerini paylaşmayıp Yesil’in sol tarafındaki arsalara dikkatle bakmaya başladı. Orda nehirden yüksek olmayan tepelerle ayrılan ve üç taraftan nal şeklinde çevrili olan bozkır bulunuyordu. Ordaki topraklar sürme için uygundu. Ancak bunların kullanılması kolay bir iş değildi. Tepeler vadiyi burada hem kışın, hem de yazın amansızca eşen rüzgârdan korumuyordu. Toprak kar suyundan nemleniyordu, karsız yıllarda ise taş gibi kuru kalıyordu.

Ancak Hasen düşünerek Yesil’in ilkbahardaki taşkının için doğal engeli oluşturan uzun berzahın buldozerlerle açılması ve en azından küçük kısmının ortadan çıkartılması ihtimali bulunduğuna karar verdi. Böylece ilkbaharda Yesil’in sularının vadiye boşanması ve toprağın gerekli miktarda nemlenmesi sağlanırdı.

Ayrıntılara girmeyerek sözüne itibarı olduğu Gubanov’a kendi fikrini açıkladı ve onu Yesil’in sol tarafına getirdi. Porfiriy Mihayloviç berzahta dolaştı, birkaç yerde toprağı karıştırdı, kararladı. Hesaplarına göre on büyük buldozer için burada bir aylık iş vardı.

Ancak Hasen Sovkhoz’un yöneticilerine kendi planlarını açıklamakta acele etmiyordu.

Berzahta yarı yıkık Kazak kışlıkları ve söylendiği gibi yedinci nesile kadar dedelerin ve dede babalarının gömüldüğü mezarları vardı. Buraya buldozerler mi gelecek?.. Hasen şüphe ediyordu. Tabi o planlarını açıklarsa hiç kimse açık bir şekilde buna protesto etmez. Ancak canında…

Hasen’i sadece insanların onun hakkında ne düşüneceklerini mahcup etmiyordu. Önünde bir mezarlık vardı. Bu mezarlıkta atalarının naaşları yatıyordu, onlar arasında çok sayıda iyi insan varmış…

Göçebe halk olan Kazaklarda eski zamanlarda gömülme kültü gelişmemişti. Mısırlıların yaptıkları gibi gururlu ve ebedi piramitleri inşa etmemişlerdi, Romalıların yaptıkları gibi görkemli panteonları kurmamışlardı. Ataları olan Kıpçakların yaptıkları gibi mezarların üstüne kurganları yığmamışlardı. Bütün bozkırın açıklılığında farklı yerlerde üstünde değişmez hilal olan sade kerpiç mezarlar dağıtılmıştı. Göçebelik eden kuşaklar gerektiği gibi bu mezarlara bakamıyordu. Ancak kendi isteğiyle bunları yakmak isteyen kutsal nesnelere saygısızlık yapan bir insan olarak sayılıyordu. Böyle bir insan için bozkırda bir yer yoktu…

İşte Yesil’in sol kıyısında birkaç Kazak kuşaklarının mezarları bulunuyordu!...

Bir akşam Hasen burada sol kıyıda Ugryumov ile görüştü. Ugryumov ilçe merkezinden dönerken Hasen’i yalnız endamını fark etti ve arabanın durdurulmasına talimat verdi.

Genç tarım uzmanı kurak yaza ilişkin korkularla paylaşarak yeni toprakların kullanılması gerektiğini söyledi. Dikkatli bir şekilde dinleyebilen, sözünü kesmeyen ve hiç bir şey gizlemeden kendi düşüncelerini anlatan Ugryumov’a tanıştığından beri güveniyordu. Ancak şimdi Hasen’e parti örgütü başkanının onu anlamayacağı, onunla dalga geçeceği, eski geleneklere bağlılığına sitem edeceği geldi. Bundan korkarak Hasen rüzgar erozyonu, otlar rotasyonu sistemi, sulu tarım ve eski mezarlıklar arasında keşfettiği beklenmedik bağlantılar hakkında alaylı bir şekilde anlatıyordu…

Ancak Ugryumov’u Hasen’in konuşma tonu aldatmadı. Eve arabada giderken Ugryumov yarı kırık mezarlıklarda başlayan konuşmaya devam etti.

-            Her şeyi bir anda kesemezsin.. Aslında halkısın. Yeni toprakların sürülmesi gerekecektir. Suyun geçmesini sağlamak için mezarların bir gün ortadan kaldırılmasının gerekeceği şüphesiz. Ancak… Evet, kardeşim, zor bir görev bana verdin…

-            İşte bunun kolay olmadığında da sorun var, Hasen, aralarında uyum sağlandığına sevinerek söyledi.

-            Ham toprağın Kazak bozkırı için devrim gibi olduğu boşuna söylenmiyor. Devrimleri ise halk yapar. Doğru mu, Hasen?.. İşten halk sonunda mezarların ortadan kaldırılmasından ve feda edilmesinden başka çarenin olmadığını anlayacak.

 

3

 

Ne güzel bir sabahtı!..

Son sapa kadar, henüz yeşil otlarda dinmek bilmeyen çayır çekirgesine kadar bütün doğa seviniyormuş. Sevinç duyuyormuş gibiydi. Acı pelin kokusuyla koyu bal kokusu bozkırın üzerinde dağılıyordu. Uzakta tepelerin lacivert uçları görünüyordu. Kuşlar ötüyordu.. Buğday tarlasında açılan keçiyolunda onu fazlasıyla gençleştiren açık renkte spor biçimli takımı giyen profesör Aydungaliyev ve ondan birkaç adımlık mesafede koltukaltında resim ve eskiz defterini tutan ve neşeli renkte sade elbiseyi giyen Meruert duruyorlardı.

Kravatı bağlamayan, gömleğin iki üst düğmelerini çözen profesör ya gözlerini kısarak mavi ufka dört gözle kolaçan ediyordu, ya da topraktan biten buğday sapına inerek Meruert’e güneşte parlayan keskin ekinlere hayran hayran bakmaya davet ettiği gibi bakıyordu.

       Ben bütün bunlardan ayrılalı ne kadar zaman geçti! – o bozkıra eliyle göstererek dedi. – Burada her şey benim, benim!.. Her yaprak, her çalı bana öz geliyor!... Ancak nedense burada değil, orda, - tepelere doğru eliyle gösterdi. – orda havasız dershanelerde, hüzünlü laboratuarda, neden burada değil, orda kendi hayatımı geçirmek zorundayım?.. Sizi kıskanıyorum, kıskanıyorum, sevgili Meruert!..

Profesör ileri atıldı, adımlarını hızlandırarak keçiyolunun gittiği yüksek olmayan tepeye çıktı. Meruert gülerek arkasından yürüyordu. Aydungaliyev’e özgü bu aşırı duygusallığa alıştı. Ancak onu bu kadar coşkun ve heyecanlı ilk kere gördü. Aslında onun da bayram keyfi vardı. Bu kadar güzel bir sabahtı!.. Profesör onu biraz güldürüyordu, ancak aslında ona çok sevimli geliyordu…

Tepenin başından bozkır daha da uçsuz bucaksız görünüyordu. Sağ tarafta onu özensizce çizilen ve gümüşü kavsiyle eğrilen Yesil kesiyordu. Yesil’in arkasında açık çayırların ve tarlaların sonsuz alanları görünüyordu..

Bugün Alşınbek şarkılar söylemek, şakalar etmek istiyordu. Çoktan beri böyle açıklık ve özgürlük duygusunu hissetmedi. Ellerini geniş geniş açtı ve orkestrayı yönetiyormuş gibi aklına ilk gelen şarkıyı söylemeye başladı.

Kopernik Dünyanın döndüğünü

İspat etme için 40 yıldır çalışmıştı

Aptal! Neden sarhoş olmamıştı,

O zaman hiç şüphesi kalmazdı…

Meruert kahkahayla güldü. Alşınbek, enstitünde okuyan gençler arasında değişmez başarıyla bazen söyleyen bu öğrenci şarkısını kesti. Meruert’in yanardöner gülüşüne kulak vererek ona, bozkıra, gördüğü çiçeğe, ayakla hafifçe ezilen çalıya gülüyordu… Daha birkaç adım atarak birden durdu ve namaz yapacakmış gibi yavaş diz çöktü. Önünde rengarenk laleler halısı yayılıyordu.

Bazı laleler açılarak küçük meşalelere benziyordu. Diğerleri ince esnek saplarda katı mavimsi kır goncaları az kapatarak sallıyordu. Bazıları kıpkırmızı taçyapraklarını yarı açarak taze el değmemiş dudaklara benziyordu. Alşınbek bunlara bakarken yaklaşık bir dakika sustu. Hayranlıktan dolayı hiçbir şey söyleyemiyordu… Bundan sonra elini uzatarak lale sapını dikkatli bir şekilde koparttı… Yanındaki ikinci çiçeği koparttı… Bir sonrakini.. Bundan sonra neyi koparttığını merak etmeyerek aceleyle bütün çiçekleri kopartıyordu ve bunlardan dolayı sarhoş oluyordu. Ellerinde bir kucak çiçeklerin toplanmasına rağmen kendini durduramıyordu. Ayağa kalktığında istemeden doğruldu ve sarhoş gibi yürümeye devam etti. Birkaç kere arkasında koparamadığı ve yanına alamadığı birkaç lalenin daha kaldığına üzülüyormuş gibi etrafına baktı…

Meruert… O nerde?.. Alşınbek yinede etrafına baktı. Yüzünde gri gölge belirlendi. Önce yüzündeki aydınlıktan hiçbir ifade kalmadı. Başını önüne eğip nehre doğru ayaklarını sürükleyerek yürüyordu. Nehir kıyısında durdu, bir kere daha etrafına baktı ve gözlerini suya dikti. Orda şeffaf mavilikte sarı kumun üstünde yılan gibi kütüklerin kıvrımları kararıyordu. Onlar arasında küçük balıklar sürüsü asılı kalıyordu. Suyosunlarının uzun kökenleri durgun bir şekilde sallanıyordu.

Alşınbek silkindi. Nehir dibinde ona kızın hayali bakıyordu.. Bu kadar tanıdık… Ancak onun geniş gözlerinde can yoktu. Bu yüzden hareketsiz yüzü ölü olarak görünüyordu. Kan lekeleri dalgalayarak üzerinden geçiyordu…

Bu Meruertti… Profesöre arkadan sesiz bir şekilde sine sine yaklaştı. Şimdi ise tepede laleler buketini çeneye bastırıp onun yanında duruyordu.

Alşınbek içi rahatlayarak soluk aldı. Onun gördüğü neydi?... İşte Meruert burada canlı ve tüy gibi ince.. Doğu şiirini iyi bilen Alşınbek hemen içinden onu peri ile karşılaştırdı..

-            Harika!.. Meruert Alşınbek’in ellerindeki laleler buketini görünce istemeyerek söyledi.

-            Bunlar sizin için…

O çiçekleri ona uzattı.

-            Sizi ilk gördüğümde yanınızda laleler vardı… Hatırlıyor musunuz?.. Bunlar önünüzde masada yatıyordu. Ancak siz herhangi bir çiçekten daha güzeldiniz.. Ben hemen bir gün size kendi buketimi getireceğimi düşündüm… Bu anın geldiği için çok beklemek zorunda kaldım…

Dün profesörün isteklerine boyun eğerek onunla burada gezmeye razı oldu. Bugün erken kalktı, çiftlikleri gezdi, ertelenmez görevleri bittirdi. Önünde uzun Pazar günü vardı. Ancak eve geri döndüğünde pencereye bakarak onu artık orda Alşınbek’in beklediğini gördü. Ya bu kadar taze, rengarenk müstesna sabahtan, ya da profesörün diz çökerek onun için koparttığı lalelerden, ya da Alşınbek’i ilk kere gördüğü ders hatırasından dolayı onun aşkı için her şeyini feda etmeye hazır olduğu için sesi kesilen cesur duruşa sahip Alşınbek’i bu kadar çekici ve sempatik daha önce görmemiştir…

Saf ve kanağan Meruert!... O sabah profesörü fazlasıyla dolduran sevinçli canlılığın sebebinin sadece onda olduğunu düşünüyordu.. O ise Meruert’in yanan yanaklarını kıpkırmızı lalelere sakladığını bakarken her zaman her şeyde onun istediğini yerine getirmekte acele eden kaderin seçtiği kendini talihli adam olarak hissettiği için büyük sevinç duyuyordu!..

 

Başka türlü olabilir miydi?...

1 Mayıs gününde onun Ugryumov ve Zıkriya ile oturduğu masaya Varvara Mihaylovna ile Glaşa yaklaşınca içinde arzu uyanarak amirane bir şekilde konuşmaya başladı… Glaşa’nın mevzun endamına, yüksek göğsüne, güçlü ve dik kalçalarının kıvrımına bakması yeterliydi… Onun tombul beyaz eline dokunması yeterliydi… Kız garsonu çağırdı ve masanın üstünde avucun kaplayabildiği yer kalmadı… Masada şampanya, konyak, çikolata, mezeler vardı… Bu bayram gününde Sovkhoz’daki Kültür Evinin büfesinde var olan her şey masada vardı. Ayrıca kız garson Altın Aray’da herkesin kulağına gelen namlı bir misafirin önünde rezil olmak istemiyordu…

-            Burda bana sergilenen konukseverlik için en azından teşekkür etmek isterim, - Alşınbek biraz şaşıran Fedor İvanoviç’e söyledi. – Bugün ne güzel bir gün, ne güzel bir gün!.. – Şampanyayı kolayca açtı, şekerlerle dolu kutuyu Glağa’ya çekti. Glaşa önce profesörün dikkatinden dolayı çekindi, ürktü ve şaraptan bir yudum aldı. Sonra da vazgeçerek dibine kadar içti.

Malumları olduğu üzere Alşınbek belagatlıydı. Hayatı boyunca çok şey gördü. Ülkeyi gezdi, yurtdışına da gitti. Kalabalığı peşinden sürüklemek onun için zor bir iş değildi. Yanında Glaşa’nın oturduğu ve kendi sadedil ve büyülü gözlerini ondan ayırmadığı onu ısıtıyordu… Sadece tek şey moralini bozuyordu. Onlara küstahça katılan Kaçan her kadehle daha fazla sarhoş oluyordu. Ancak eşinin bütün kandırmalarına rağmen gitmek istemiyordu. Aslında sorun sadece bir bardak ardından başka bir bardak altın Ermeni konyağı kendi doymaz boğazına koyduğunda olsa! Alşınbek yüzünü buruşturarak dayanmaya çalışıyordu. Ancak Kaçan için bu da azdı. Profesöre karşı küstahça şakalar yapıp Glaşa’ya gösterirken alay edici bir şekilde göz kırpıyordu. Sarhoş olsa bile bir şey çözmüş mü?...

Sırasında getirip Glaşa ve profesör arasına sokuştu.

-            Doktor…, - zorla dilini oynatarak mırıldanıyordu. – Doktor…Yoksa sana ne denir?.. Profesör.. Kulağına küpe olsun! Glaşa huyu suyu aynı olanlardan değil… Anladın mı?.. – Alşınbek’in omzunu bağırırcasına sıkıştırdı. – Sen de ona bakma.. – Kaçan Glaşa’ya döndü. – Onların serlerinde kendi meyveleri boylanıyor…

Nihayetinde bu konuşmaya Ugryumov karıştı. Kaçan’ı yana çekip ona alçak sesle birkaç söz söyledi. Bundan sonra eşine dayanan Kaçan Glaşa’ya sıkıntılı bakış atarak evine gitti.

Ancak bu tatsız olay kalan akşam doğal konuşmaların devam edildiğine engel oluşturmadı. Akşam sonunda Ugryumov Varvara Alekseyevna ile birlikte evine gittiler. Alşınbek ise Glaşa’ya eşlik etti. Yolları kesişseydi rastlardılar. Meruert ve Hasen, profesör Aydungaliyev ve Glaşa… Ancak Aydungaliyev yeni tanıdığına eşlik ederken öngörü ile dolaylı yollardan geçiyordu…

 

O akşamdan beri iki hafta geçti. Onlar ya Yesil’in kıyısında, ya da Sovkhoz’daki çiftliklere yakın korulukta görüşüyorlardı. Sovkhoz’da yanına salavatla varılır Galaşa’ya hayran hayran bakan ne kadar delikanlılar, ne kadar erkekler vardı!.. Ancak profesör Aydungaliyev.. Kendini kaderin favorisi olarak boşuna görmüyordu!..

Bu sabah onun için sadece Meruert vardı..

Alşınbek’in hali ona da geçti. Onlar bütün dünyada, hoş bir koku neşreden büyük mutlu dünyada yalnız kalmış gibi ona geliyordu!... Meruert şakalar etmek, çocuk gibi yaramazlıklar yapmak, atlamak, haykırmak istiyordu. İşte hiç kimsenin görmediğinden, duymadığından ve özgür bozkır rüzgârının göğsüne kadar dolduğundan dolayı tüm bunları yapmak istiyordu…

Şimdi ya kararsız ve hafif olan, ya da aniden hüzünlenen, ya da coşkun sevinçle yanan, ya da koşarken çekilen bir fotoğraf olan Meruert laleleri kopartıyordu. Yeni kopartılan laleler göğsüne, omuzlarına ve yüzüne sıcak aydınlık veriyordu. Gençleşen mutlu Alşınbek onu, her bakışını, hareketini takip ediyordu.

Meruert çiçeğe hayran hayran bakarken o da gözlerini çiçekten alamayarak ona hayran hayran bakıyordu. Gözleri hüzünlenirken Alşınbek hüzünleniyordu. O gülerken onun yüzünde de gülümseme çıkıyordu…

Meruert güneşle ısıtılan taşın üstüne oturup kendi resim defterini açtı. Alşınbek de buraya oturdu, arkasından göz attı ve resme dikkatle baktı..

-            İnsan farklı şeylerden mutlu oluyor, - Meruert’i kaplayan sevinçli duyguyu ihtiyatsız sözle ürkütüp kaçırmaktan korkup yumuşak sesle söyledi. – İşte şehirde yaşayan bize bakınız. Büyük işlere dahil olduğumuz için mutluyuz. Roketleri icat ediyoruz, doğal afetleri öğürleştiriyoruz, atom enerjisine gem vurarak doğru mecraya yönlendirmeye çalışıyoruz.. Ancak bu büyük işlerimiz şimdi saçlarınızda parlayan güneş ışığıyla karşılaştırılır mı?.. Elbisenize takılıp kalan bu ot çöpüyle karşılaştırılır mı? – Meruert de onun bakışını takip etsin gibi etrafına yavaş baktı. – Dünya uçsuz bucaksız, sınırsızdır. Ancak bu dünyada sadece yeni hayat gerçek güzelliğe sahiptir. En lüks mobilyalı odaya kır çiçeklerinin buketi getirilirken bu odanın görünüşünün nasıl değiştiğini fark ettiniz mi hiç? Neden?... Bu çiçeklerin canlı olduğu ve bize etrafımızda devam eden hayatı hatırlattığı nedenle öyle oluyor… İşte şimdi durduğumuz toprağın ne kadar güzel olduğuna bakınız… Ancak her insan bu güzelliğini hisseder mi? İnsanların çoğu bunu fark etmiyor… Şimdi ise sizin resminize bakınız..- O Meruert’in yüzünü bozkır tarafına döndürdü. – Oraya bakar mısınız? Siz galiba orasını çizmişsiniz… Bakar mısınız? Güneş bu eflatun tepeleri sadece aydınlatmıyor. Güneş bunlara kendi ışıklarıyla sapladı. Bu çiçeklere bakar mısınız? Hayır, bunlar resminizde olduğu gibi sadece beyaz, mavi, kırmızı değildir. Bu çiçeklerde tüm renk skalası, bütün dünya uyumu var!

Meruert, alışılmış manzarayı ilk kere görüyormuş gibi önüne bakıyordu.

-            Aman, ne kadar güzel anlatıyorsunuz! Hakikaten etrafımızda her şey çok güzel! Her şey canlı!.. – Meruert kendi resimlerine umutsuz bir şekilde baktı. – Burada ise.. Burada ne bir sahtelik! Cansızlık!.. – Meruert resim kitabından birkaç yaprak alıp bir saniye içinde bunları parçalandı. Ayağa fırlayıp bunları rüzgâra attı. Bundan sonra içi boşaltmış gibi sessiz oturdu.

Alşınbek, hareket etmeden Meruert’i takip ediyordu. Gözlerinde tuhaf bir zevk belirleniyordu. Şimdi de ona, onun çocuk umutsuzluğuna şiddetle, öfkeyle bakıyormuş gibiydi… Konuşmaya yineden başlamak için fırsat yakalamaya çalışıyordu.

-            Toprağı sadece sevmek değil, - indirdiği başını okşayıp söyledi, - toprağı anlamak da lazım… Ben bunu size öğretirim… Size hayatı anlamayı ve hayata değer vermeyi öğretirim… Sadece hayata bir bütün olarak değil, hayatın her anına değer vermeyi öğretirim.. Her anına.. Biz bu çabuk geçen kısa anlara değer vermeyi bilmiyoruz.. Bizim için sadece dün olanlar ve yarın olacaklar vardır. Biz geçmişi geleceğe bağlamak için yaşıyoruz.. Gerçekte ise bizim için sadece bu günün ve bu anın olması lazım… Bunu anlamak, tüm kalple, tüm canla lazım, sevgili Meruert… O zaman uzayda sonsuz olan, ama zamanda biten, hepimiz için biten her şeyin güzelliğini anlasınız… Bir eski, ama hiç de saçma olmayan kitapta yazıldığı gibi toprak da, biz de… Her şey geçer, her şey kaybolur…

Onun sesi Meruert’i uyutuyordu, ninniliyordu, kuğuruyordu. Rüyada gibi gülüp birden Hasen hakkında hatırladı. Hasen profesöre ne cevap verirdi?.. Cevabını tahmin etmeye çalıştı, ama tahmin edemedi. Alşınbek ona yaklaştı, elini okşadı ve yanına çekti. Dudakları karşılaştı ve Meruert gözlerini kapattı.

Yolun tarafındaki tepenin arkasından at toynaklarının sesleri duyuldu. Meruert kendine gelerek Alşınbek’i kendinden itti. Hatır, atlı Sovkhoz’a doğru uzaklaştı… Bu atlı Hasen olsa onu hemen tanırdı…

Profesör yine de onu kucaklamaya çalıştı. Ancak onun elinin kaydığı omuzu onun şefkatine cevap vermedi. İnsiyaki atılım geçti, söndü. Meruert, Alşınbek’in gözleriyle karşılaşmaktan kaçınmaya çalışarak önüne ayıltılmış soğuk bakışla bakıyordu. Hiç konuşmadan öyle oturdular. Alşınbek, ot çöpünü hafifçe ısırarak Meruert’e ve onun keyfine ne olduğuna şaşıyordu.

Meruert’in aniden sorduğu soru tuhafına geldi.

-            Alşeke, kızı sevdiğinizi, ama bu kızın sizinle birlikte mutlu olamayacağını bilerek onunla evlenir miydiniz?

-            Ben miyim?..

-            Siz sevseniz galiba mutlu olurdunuz..

Alşınbek Meruert’e yan gözle bakarak hafifçe gülümsedi.

-            Neden olmasın… - o dedi. – Onunla evlenip benim mutluluğumun onun da mutluluğu olduğunu sağlardım..

Meruert buna benzer bir cevap bekledi. Topraktan ayağa kalkarak Hasen hakkında düşündü. Hasen’nin bu soruya cevap verdiği sözleri hatırlamaya çalıştı.

Onun sözlerini hatırlar hatırlamaz, silkelenir silkelenmez, elbisede buruşukları giderir gidermez nereden geldiği belirsiz ani sağanak yüzüne çarptı. Meruert başının üstündeki başörtüsünü zorla tuttu, dizleri arasında yükseliveren eteği sıkıştırdı.

Sağanağın birinci dalgasından sonra ikinci dalgası geldi…

Gökyüzü hala masmaviydi. Güneş de parlıyordu. Ancak rüzgâr yatışmıyordu. Ot saplarını toprağa bastırarak önce haydut ıslığıyla esiyordu. Yesil’in üzerindeki genç söğütler dört dönüyordu, dehşetle kapılan kadınlar gibi dallarını yana yıkıyordu ve tam toprağa kadar başlarını eğiyordu. Nehir, boşanmaya ve kıyıları yakmaya hazırken beyaz sırtlarla fıkır fıkır kaynıyordu.

Meruert ve Alşınbek bağırarak rüzgâr sesini bastırmaya çalışmıyorlardı. Sözleri bir yere uçuyormuş gibiydi. Solukları kesiliyordu. Birbirini duymuyorlardı. Gözü düşmanda olan öküze benzeyen profesör boyunu eğerek yürüyordu. Arkasından yüzünü elleriyle kapatarak Meruert yürüyordu. Arkasından birbirine saç örgüleri çarpıyordu. Karşıdan gelen rüzgârın onu neredeyse yerden kaldıracağı, yukarı atacağı ve daldan kopartılmış yaprağı gibi onu döndürmeye başlayacağı geliyordu…

Kasabaya zorla ulaştılar.

Akşama kadar gökyüzü karardı. Ufuktan ufuğa kadar gökyüzü kara sisli bulutlarla doluydu. Gökyüzünde ay ve tek yıldız yokken gece geldi. Ancak toprağa bir damla bile düşmedi, bir kere şimşek çakmadı, fırtınanın yaklaştığını bildiren gök gürültüsü duyulmadı. Sadece durmadan kuzey-doğu tarafından iliklere işleyen soğuk rüzgâr esiyordu. Tüm gece boyunca bu rüzgâr kuduruyordu. Ertesi sabah Sovhkoz kasabası, civar tarlalar içinde kumun kaynadığı büyük kazanın dibine benziyordu. Bu kazan kasırgalarla dönüyordu, yukarı buharla uzaklaşıyordu, havada tütüyordu. On adımlık mesafede hava sık dokunuşlu perdeyle kaplanan pencere gibi gri perdeyle kaplanmış gibiydi. Arabalar gündüz vakitte açılan farlara rağmen kör gibi önündeki yolu el yordamıyla arıyordu. Sadece Zıkriya kendi koyun sürüsünü ağıldan çıkartarak korkuya kapılmış ve tökezleyen koyunları ısrarla otlarla dolu ve her taraftan rüzgârdan kapalı dar boğaza koşturdu…

Yedi gün boyunca bazen aralık verip rüzgâr Altın Aray kasabasının üzerinde kuduruyordu. Başladığı gibi birden bitti.

O sabah Meruert çiftliğe geldi. Fırtınanın azdığında ahır bölmelerinde tutulan hayvanlar oldukça iyi koşullardaydı. Ancak buraya yem getirilmesiyle sıkıntılar yaşandı. İşçiler ve şoförler bu hafta içinde yoruldular, helak oldular. Meruert de kuvvetten kesildi. Yüzündeki elmacık kemikleri kurumuş ve sivrilmiş gibiydi. Altı morarmış gözleri şimdi daha büyük ve daha kara görünüyordu..

İnek ahırından çıkıp Meruert omuzla duvara dayanarak ani sessizliğe kulak kabarttı. Bu hafta içinde bu sessizlikten vazgeçti. Kulak çınlanması onu hala bırakmıyordu. Gözleri tozdan ve rüzgârdan kendini koruyarak hala kendiliğinden kısıyordu. Sığır ahırının yanında rüzgâr önce kumdan büyük barkanları yığdı. Evlerin çatıları, küçük bahçeler, yol, her şey sarı ve gri pamukla yapıştırılmış gibiydi.

Meruert ‘Her şey bitti mi acaba?.. Bitti mi gerçekten?..’ diye düşündü. Kum altında kalan tarlaları, bir zaman önce gözü sevindiren bu kadar yeşil, rengârenk olan ve şimdi sarı toz içinde batan sapları düşünmeye çalıştı. Bunu düşünmek bile korkunçtu! O Hasen’i düşünürken yüreği kısıldı.

Onun acı önsezisine cevaben kasabanın kenarında Hasen gözüktü. Hasen at üzerinde oturarak yavaş gidiyordu. Altındaki at zorla gidiyordu. Hasen hemen ofise doğru gitti. Meruert de onu fark ederek oraya gitti. Ugryumov, pencereden Hasen’i görünce ona doğru çıktı. Onun çizmelerinin bıraktığı geniş izlerini kum derin olmayan ağızlıkları oluşturarak hemen dolduruyordu.

Hasen’in üstünü ince karapaks gibi toz kabuğu kapladı. Yüzü kömürleşmiş görünüyordu. Dudakları şişti ve çatladı. İtidalli, rahat ve aydın gözleri hüzünlü ve umutsuz bir şekilde baktı.

-            Karasor yaylasındaki ekin mahvedilmiş, - o çatlak sesle söyledi.

-            Oraya gidebildin mi? – Ugryumov sordu.

-            İki gün için yaklaşık bütün tarlalarımıza gidebildim… - Hasen bu kumlu fırtınadan, Karasor yaylasındaki ekinin mahvedilmiş olduğundan, Sovkhoz’a gelen bütün dertlerden suçlu gibi görünüyordu.

Hasen ne Uygryumov’a, ne de Meruert’e bakmaya çalışıyordu.

Keskin acı Meruert’in içinden geçti. Onun içinde aklıyla fısıldayan değil, bozkır kızının içgüdüyle doğan istek çıktı. O hiçbir şey söylemeden zamanında Kazak kadınlarının yaptıkları gibi atlıya yaklaştı, koltukaltını tutup ona attan inmeye yardım etti.

Hasen minnettar ve şaşkın bir şekilde güldü…

 

 

VI

 

1

 

‘… Toprak, toprakaltı, ormanlar, sular tüm halkın malıdır. Ancak buna iyi hakimler mi oluyoruz? Buna hep mi özenle bakıyoruz? Bu malın arttırılmasını düşünüyor muyuz?..Dolayısıyla bizden sonra gelecek kuşakları düşünüyor muyuz?...

…Bilincimizde çok zararlı düşünce, bir tür önyargı köklendi. Atalardan gelen toprağı değişmez ve devamlı bir şey olarak değerlendiriyoruz. En üst ve en ince tabakayı oluşturan toprağın gelişen canlı strüktür olduğunu sıksık unutuyoruz. Özel koşullarda yaşıyor, coğrafi şartlarına, zamana, canlı yaratıklara ve bitkilere bağlı oluyor..

…Toprak, yani onun verimli tabakası burada yaşadıkları insanların doğayı ve biyolojik kanunları göz önüne almazsa tükenebilir, mahvolunur ve yok edilebilir. Havanın ve suyun aksine toprağın kendi kendine temizlenme niteliğine sahip değildir. Bitkilerin aksine toprak kendi kendine iyileşmez. Toprağın düşmanları rüzgâr, depremler, insanın beceriksiz ve özensiz bakımıdır. Toprak zemin tabakasının iki ya da üç santimetresini kaybediyorsa doğal koşullarda renovasyonu için yüzlerce, binlerce yıl gerekmektedir.

… Ukrayna, Rusya’nın bir sürü bölgeleri için en önemli sorun milyonlarca hektarlık kara topraktan ekilebilir tabakayı alıp götüren su erozyonu olmaktadır. Ham topraklarının sürülmesi nedeniyle önce sürmeye açılmamış bozkırda sürmenin başlatıldığı Kazakistan’da en önemli sorun rüzgâr erozyonu olmaktadır.

…. Yaz kuraklığı dönemlerinde nem eksikliğinden dolayı zarar gören toprak rüzgârların etkisine kolayca maruz kalmaktadır. Ancak tarla çalışmalarının yapıldığı zaman uzun süren en şiddetli rüzgârların estiği ilk ilkbahar ayları da büyük bir tehlikeyi taşımaktadır. Bitki örtüsü olmayan toprak korunmasız kalmakta ve kolayca dağınık toz haline gelmektedir. Rüzgârla yükselten bu toz kasırgaları oluşturmakta, gökyüzüne aralıksız toz dumanla çıkmakta ve kabaran dalga şeklinde hareket etmektedir. Kuvvetlendirilmemiş buğdayın ve diğer kültürlerin ekinleri buna dayanamayarak mahvedilmektedir. Kışın ise rüzgar toprağı çıplatmakta, üzerinden karı silip götürmektedir. Bunun gelecek ürüne etkisi büyüktür…

… Bozkırlarda rüzgârlar toz fırtınalarına sebep olabilmektedir. Toprağın küçük parçaları havaya kaldırılıp binlerce kilometrelik uzaklığa götürülmekte ya da sürülmüş arsaları ve ekinleri doldurulup topraktan yuvarlayarak yerini değiştirilmektedir.  Rüzgar erozyonu ile sürekli mücadele yapılmadığı takdirde kum fırtınaları toprak için gerçek bir bela haline gelebilmektedir. Bazı bölgelerde bunlar senden seneye tekrarlanmaktadır…’

(Hasen’in, akademisyen A.İ. Barayev’in,

şair R. Çivilihin’in, ham topraklarında çalışan

ünlü parti üyesi ve tarım uzmanı F.T. Morgun’un

 kitaplarına ve makalelerine atıfla

yapılmış öğrenci özetlerinden bir parçadır.)

 

2

 

On gün sonra Altın Aray’ın üzerinden yine de toz fırtınası geçti.

Bundan sonra bozkırın üzerinde yine de barışçıl bir şekilde güneş parlıyordu. Maviydi gökyüzü bulutsuz temiz, huzurdu. Otlar az duyulur bir şekilde hışırdıyordu. Hafif rüzgâr onuyordu.

Gün ortasında kadar güneş aniden soluklaştı, donuklaştı ve kızıl sarı perdeyle kaplandı. Birazdan saat gün ortasını geçince güneş belirsiz kenarlı sarı donuk leke haline dönüştü. Ancak buna rağmen tarlarda toygarlar, bıldırcınlar ötüyordu. Sovkhoz’daki köpekler avlu kapısı altındaki aralıklarda tembel tembel uyukluyordu. Yabanarıları uğulduyordu… Hiç kimse yeni kötü havanın yaklaşacağını hissetmiyordu.

Akşama kadar nefes almak zor oldu.  Hava yoğun oldu. Akşam olduğu için Yesil’in kıyısının altındaki çalıkavak çalılıkları kara görünüyordu. Üzerine bir şey basıyormuş gibi dalları sarktı. Ancak gece geçti. Yine de fırtına başlamadı, yağmur yağmadı. Sabah geldi. Güneşin uğursuz kıpkırmızı rengi vardı. Kasabanın civarında bozkır parlak ve taze renklerle oynamıyordu, serbest açıklıkla nefes almıyordu. Bozkırda her şey sustu, kulaklarını dikti. Hareketsiz havada, eğilen otlarda tuhaf bir felaket hissediliyordu…

Herkes yaşlı Zıkriya’nın kendi koyunlarını dar boğaza koşturmadığını ve ahırda kapattığını fark etti.

Yesil’in suyu aniden kararmaya başladı. Şeffaf dalgaları köpüklendi, çalkalandı. O gün kasabanın üzerinde geceye kadar binlerce şeytanların faklı tonlarda uluduğu gibi uğutlu, ıslık, gümbürtü duyuluyordu…

…Böyle de yedi gün boyunca devam ediyordu.

Hasen yine de Sovkhoz tarlalarını sevinçsiz ziyaretine gitti. Toz fırtınası ekinlerin yarısını mahvetti. Kurtulan ve az zarar gören arsalar arasında sadece Aksengir arsası ve profesör Aydungaliyev’in Yesil’in su basan yerinin arkasında rüzgar tutmayan taraftaki yeni cins buğdayın ekildiği deneyimsel arsası vardı.

… Toprak zemin tabakasının iki ya da üç santimetresini kaybediyorsa doğal koşullarda renovasyonu için yüzlerce, binlerce yıl gerekmektedir… Hasen’e önünde fırtınadan dolayı yaralar içinde kalmış ve bozulmuş tarlaları gördüğünde toprağın inildediğini, ağrıdan bağırdığını, yardım için yalvardığını duyduğu geliyordu. O bu toprağın oğlu, kan oğluydu. O da korkunç bir belanın önünde savunmasız kalıp kurtuluşu bulmaya çalışırken ona başvuruyordu…

Ancak böyle toz fırtınaları sadece Altın Aray’ın tarlarına çöküyor muydu? Seneden seneye bu felaket daha korkunç olmuyor muydu?.. On beş sene önce buralarda büyük meydan savaşı çıktı. Ham toprakları için zafer savaşı çıktı. Hasen o zaman küçüktü. Bütün bunları taraftan izliyordu. Topağı felaketten kurtarmak için burada yapılması gerekenlerin zorluğu Hasen için o zamanda meydana gelen olaylara göre aynı derecede önemliydi. Onun, onun yaşıtlarının başına yeni savaşa başlamak, zaferi sağlamak ve neye değer olduklarını göstermek düştü…

O böyle düşünüyordu, böyle hissediyordu. Bu durumda yarım önlemlerin uygulanmaması, yeni tarım makinelerinin kısmen kullanılmaması ya da ekilen buğday cinlerinin kısmen iyileştirilmemesi gerektiğini biliyordu. Rüzgâr erozyonu ile mücadelede tarım biliminin tam kapasitesinin ve biriktirilmiş tam tecrübesinin kullanılması gerekmekteydi.

Kışın Ugryumov ile birlikte rüzgâr erozyonu ile mücadeleye ilişkin geniş bir planı hazırladılar. İkisi de bu felaketin tehlikesini ve boyutlarını anlıyordu. Ancak ikisi de sadece kitaplara, rakamlara, kendi tecrübesinden ‘kara fırtınaların’ ne olduğunu bilen burada yaşayanların anlattıklarına dayanıyordu. Şimdi ise hem Fedor İvanoviç, hem de Hsen düşmanla yüz yüze geldiler…

Önce aldıkları tedbirler şimdi ilk girişim, başlangıçtı. İkisini artık deneyimler, deneyler, ortak çalışmalar değil endişelenmiyordu. Kendilerini tehlikeye atarak ve bütün güçleri seferber ederek kararlı ve cesaretli bir şekilde davranmaları gerekiyordu… İkisi de bu mücadelenin kolay olmayacağını hissediyordu, önümüzdeki dönemde ne kadar büyük zorluklarla karşılayacaklarını tahmin etmiyordu…

 

3

 

Ygryumov’un teklifi üzerine Sovhkoz’un müdürleri kurslardan döner dönmez toplantı yapıldı.

Anılan toplantıya yöneticiler dışında profesör Aydungaliyev ve Sovkhoz’un en faal üyeleri de katıldılar. Baş tarım uzmanı Hasen Atımayev’in raporunun asıl mesajı buydu. Aralıksız toprak sürülmesin son verilmesi ve ürün rotasyonuna geçmesi gerekmekteydi. Kuru rüzgârlara doğru tarlarda ekim kültürlerinin rotasyonunun, toprak işlenmesinde en gelişmiş yöntemlerin kullanılmasının ve yerel koşullarda en iyi ürün veren cins tohumların ekilmesinin karşı koyulması lazım. Zamanında prensipleri Wiliams tarafından hazırlanan ekinciliğin otlar rotasyonu sistemine geçilmesi, mineral gübrelerin geniş kullanılması, toprakların rasyonel kullanılması, orman korum kuşaklarının sistemli bir şekilde oluşturulması…

       Tabi, - Hasen kendi konuşmasına son verirken söyledi. – Wiliams tarafından diğer iklim bölgeleri için öngörülen bütün yöntemlerin tarlalarımızda uygulanmasının bir anlamı yoktur. Ancak ağaç dikimi dahil olmak üzere Dokuçayev tarafından Kamennaya bozkırında erozyon ile mücadelede kullanılan diğer yöntemlerin burada da uygulanması gerekmektedir… Nasıl olsa tarım biliminde öngörülen tavsiyeler kompleksini göz önüne almaya başlaşmazsak sistemi kurmadan toprağın işlenmesine devam edersek yakın zamanda felaketle karşı karşıya geliriz.

Hasen’in planlarına göre ekim alanının büyük bir kısmında bir yıllık kültürlerin, diğer kısmının çokyıllık otların ekilmesi öngörülüyordu. Toprağın, üst tabakanın korunmasına yönelik kulaksız pulluklarla sürme yöntemine göre işlenmesi planlanıyordu. Sovkhoz’a ait bütün tarlalarda önümüzdeki beş sene içinde ağaçların her dört ya da beş yüz metrelik aralıkla şerit şeklinde dikilmesi, ekinlerin altına büyük hacimde mineral ve organik gübrelerin koyulması öngörülüyordu.

-            Siz ne kadar büyük bir çalışmaya başlamak niyetinde olduğunuzu anlıyor musunuz? – Profesör Aydungaliyev hoşgörülü bir gülümsemeyi saklamadan sordu.

-            Anlıyorum, - Hasen soğuk bir şekilde cevabı dikti. – Ancak bu bir fikir değil, bu bir çalışmadır.

-            Bunu daha görüşeceğiz, - Aydungaliyev aynı hoşgörülü gülümsemeyle söyleyerek sustu.

Salonda çık çıkmıyordu. İlk Sovkhoz müdürü konuşmaya başladı.

-            Bütün bunlar bilim açısından iyi, mümkün ve doğrudur. – Tleukabakov karamsar bir şekilde söyledi. – Ancak ekim alanlarının sayısını azaltılmasından bahsediyoruz, hem de büyük bir azaltılmasından bahsediyoruz… (Hasen bununla başlayacağını biliyordu. Ancak kendinin sonuna kadar anlamadığı Yesil’in sol kıyının kullanılmasına ilişkin fikrini açıklamamaya karar verdi). Ekim alanlarının sayısının azaltılmasını kim müsaade eder? – Tleukabakov devam ediyordu. — Evvelki yılda güzün sürülmüş yirmi bir hektarlık tarlanın sürülmesine ilişkin plandan sadece yedi hektarı sürdük. Eylül ayını beşinde cebimde tarım işlerinden sorumlu bölge müdürlüğünden azarlama mektubu vardı. O zaman baş tarım uzmanlığı görevini yürüten zaten görevden alındı. O da Glaşa’mızın eski eşi Matveev’di… Onun yerine genç tecrübesiz Nurjanov geldi. O da fazla becerikli değildi. Onun sayesinde o rakama daha iki bin hektar eklendi. Onun başı da okşanmadı. Matveyev gibi o da görevden alındı.

-            Ancak Nurjanov’un haklı olduğu ortaya çıkıyor, - Gubanov söyledi. – Boşuna her şeyi tehlikeye atmak istemeyerek iyi yaptı. İlkbaharda güzün sürülmüş toprağı kara fırtınalar havaya kaldırırdı.

-            Bu bir rastlantıydı. Kara fırtınaların meydana gelmemesi ihtimali vardı, - Tleukabakov itiraz etti. – Bu halde ülkeye her hektardan daha iki ya da üç kental ekmek verirdik. Bu da kötü olmazdı. Sen ne düşünüyorsun, Porfiriy Mihayloviç?..

-            Vermedik işte…

-            Verebilirdik. Hayır, mevcut tohum ihtiyaçlarını göz önüne alarak buğday ekinlerini bu kadar azaltamayacağız. Başka çözümlerin aranması gerekiyor.

-            Hangilerinin aranması gerekiyor?.. – Hasen müdürün sözünü öfkeli bir şekilde kesti. – Bunları biliyor musunuz?... O zaman anlatınız, biz de dinleyelim.

Galiba bunu çok sert bir şekilde söyledi. Ancak Hasen’in gözlerinin önünde kum altında kalan tarlalarla ilgili uğursuz bir görünüş vardı…

-            Anlatmak zor değil, - Aydungaliyev kendi yerinden kalktı. – Her şey anlatılabilir, herhangi bir sözler söylenebilir… Tarım biliminden genç meslektaşımın pitoresk bir şekilde anlattığı muhteşem manzarayı sözlerle anlatmak zor bir iş değildir. Biraz coşkunluk, biraz hayal gücü… Ancak gerçekçiyiz. Ağaç dikimi mi?.. Güzeldir. Ancak orman koruma kuşaklarının bulunduğu her bölge kara fırtınalardan korunmayı garanti edemez. Örneğin, kara topraklar bölgelerinde böyledir. Bunu kanıtlayan olgular da bulunmaktadır. Otlar rotasyonu mu?.. Bu da çözüm değildir. Mineral gübreler mi?... Maalesef halihazırda çiftliklerimize yeterli miktarda gübreler getirilmemektedir. Kulaksız pulluklar mı?... Böyle bir yöntem özel aletleri, çalışma sürecinin değiştirilmesini gerektirir. Genç arkadaşım, her şey anlattığınızdan daha zordur… - Aydungaliyevü, sanki Hasen’e ‘Ne acıdır! Ama bütün bunları söylemek görevimdi’  diyerek anlayışlı bir şekilde kollarını iki yana açtı.

-            İlginç, - Ugryumov burunu kökünü kaşıyarak ya alaylı, ya da mahcup bir şekilde güldü. – Siz neyi tavsiye ediyorsunuz?

-            Acele etmeyelim, Fedor İvanoviç, her şeyin vakti sırası var, - profesör yumuşak bir şekilde güldü. – Ancak en basit deyimiyle hâlihazırda Vasiliy Robertoviç Wiliams’ın hazırladığı sistem biraz eskidi…

-            Hayır, bu doğru değildir!...- Hasen kendini tutamadı.

-             Tamam, istediğiniz gibi olsun, - Alşınbek daha yumuşak bir sesle razı oldu. – Ancak otlar rotasyonu sistemi, ağaç dikimi gibi şeyle çözüm değildir. Sovkhoz müdürü haklıdır. Mevcut koşullarda ilk önce bu kar getirmez. Tahılların ekimlerini azaltamayacağız. Sonra ise bu iş senelerce sürecektir. Sonuçlar verirse bile uygulanması için harcanan masraflar Sovkhoz’unuzu sıfırı tüketecektir…

-            Doğrudur, - Tleukabakov homurdandı.

-            Diğer de tecrübeler mevcuttur, - profesör öğrencilerin önünde kürsüde duruyormuş gibi güvenle devam etti. Ancak ciddi konuşmaya hazır olmayan dinleyicilere hoşgörü ile davranıyormuş ve her zaman bulamadığı daha anlaşılır basit sözleri seçiyormuş gibiydi.   – Hem Amerikalı, hem de Kanadalı çiftçilerin kazanımlarını yaratıcı bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bir gün Fedor İvanoviç bana rüzgar erozyonunun şiddetlendirildiği 30larında Kanadalı çiftçilerin zor zamanları yaşadıklarını gördüğünü anlattı. Bunda da her sene ABD’de rüzgar erozyonun verdiği zararın birkaç milyar dolar tuttuğunu eklerim. Ancak bu ülkelerde bu felaketin sonuçları ortadan kaldırıldı. Sert tarım tekniğinin kurallarına uyularak ortadan kaldırıldı. Amerikalılar toprakların kuru otla örtülmesi, tepelerin izlenmesi, suyollarının çayır biçimlendirilmesi dahil olmak üzere erozyon ile mücadelede yaralı olan yöntemleri kullanmaya başladılar. Bunun yanı sıra kimyasal gübreleri, kültivatörleri ve toprağın kulaksız pulluklarla sürülmesi için öngörülen bir dizi makineler kullanmaya başladılar. Ayrıca orda toprak korunmasına ilişkin sert kanunlar kabul edildi…

-            Hangi kanunlar? — makineli tarım uzmanlarından biri sordu. – İlgimizi çeker.

-            Anlatabilirim, - profesör güldü.

Meruert toplantıda oturarak kendinde değildi. Hasen raporu hazırlarken neden profesörle akın danışmadı? Aydungaliyev hem bitki yetiştiriciliğinden, hem de tarım tekniğinden anlar… Haseni’i yok eder, köşeye sıkıştırır!.. Meruert Hasen’in soluk yüzüne, hüzünlü bir şekilde yanan gözlerine dikkatli bakıyordu. Sonra gözlerini her zaman gibi mevzun endamlı, hoşgörülü, nezaketli profesöre çekti. Bu iki insanın güçlerinin ne kadar eşit olmadığını hissetti… Ancak ikisinin anlattığını dikkatle dinlediği için Aydungaliyev’in Hasen’i iğnelemeye, Hasen’i hafif hayalperest ya da bazen kaba saba herif olarak göstermeye çalıştığına kanaat getiriyordu… Neden?... Hayır, Aydungaliyev bu tartışmanın gerçeğini, kurtarılması için burada herkesin toplandığı toprağı düşünmüyormuş…

-            - Evet, okyanusun karşısında toprak korunmasına ilişkin sert kanunlar kabul edildi, - Aydungaliyev devam ediyordu. – Anılan kanunlarda bir dizi zorlayıcı ekonomik önlemler öngörülmüştür. Bir çiftçi toprak sürülmesinde ilişkin belirli kuralları ihlal ediyorsa, bu ihlal erozyona sebep oluyorsa, komşuya zarar veriyorsa zararı tazmin etmek zorundadır. Bu da kanunlarda öngörülen temel prensiptir.

-            Ha!.. – salondan bir ses geldi. – Böyle kanunlar varsa hiç kimse kuralları bozmaz… Pahasın olur…

-            Doğru!...

-            Ancak orda diğer kanunlar da var! – Hasen haykırdı.

-            Hangileri?.. Profesör ona birden döndü.

-            Örneğin, böyle bir kanun var. – Hasen kalktı ve Aydungaliyev’in gözlerinde baka baka anlatmaya başladı. – Kanadalı çiftçi kendi toprağını istediği gibi sürer. Ancak bu durumda bu çiftlikte her iki yüz metrelik mesafede genişliği on beş metreden az olmayan orman şeritlerinin bulunması lazım. Arsasının tüm sınırlarında ağaç dikilmesi de şarttır. Sayın profesör, orda da ağaç dikilmesi hiçe sayılmaz!...

-            Aferin! – salonda Hasen’i destekleyenler haykırdılar. – Tutumunu savunuyor!

Biri kahkahayla güldü.

-            Doğru yapıyor, - biri söyledi. – Kanada kendi kanunlarına sahiptir. Orda toprak özel mülkiyet olarak, bizde ise ortak mülkiyet olarak sayılır… Kimden ceza keseriz? Kendimizden mi ceza keseriz?...

-             

 

 Başka türlü nasıl olur? Suçluysan sorumluluk al, cebinden de öde… Sıradan bir traktör sürücüsü olsan, müdür olsan…

-          Bakan da olsan!...

-          Evet, yanlış talimatları verdiyse müdür da sorumluluk alsın!..

-          Onu tarımdan sorumlu bölge müdürlüğü korur..

Herkes yine gülmeye başladılar.

-          Ben de toprağın korunmasına ilişkin sert kanunları destekliyorum, - Ugryumov gülüşmeler kesilince söyledi. – Zamanla bizde de büyük ihtimalle böyle kanunlar kabul edilecek. Ancak en önemlisi başka bir şeydir. Ortak toprağımız vardır. Bu toprağın sahipleri olarak kendimizi görmemiz de lazım.

Profesör Aydungaliyev, onun konuşmasının son kısmının biraz sönük çıktığından dolayı biraz mahcup görünüyordu.

-          Evet, çok halkısınız, - o Ugryumov’un söylediklerini kabul etti. – Ben sadece toprak için mücadele yöntemlerinin ne kadar çeşitli olduğunu vurgulamak isterim. Bunlar arasında en etkili olanları seçerken zamanla denenmemiş olanlara dört elle sarılmamız lazım. Ayrıca ağaç dikimi pahalı bir şeydir. Bu yöntemin etkisinin belirlenmesi için senelerin geçmesi lazım… Hem de bu yöntemi uygulayacak yetişmiş kadroların bulunması lazım. Bunlar nerde?..

Profesör oturdu.

Bir genç ses şaşkın bir şekilde sordu.

-          Bahsedilen etkinlikler nedir?

-          Kardeşim, geçmişi bilmek lazım, - ona bütün salonda mahsus uğuldadığı gibi gür basso cevap verdi.  – Bin dokuz yüz kırk sekiz yılında doğayı dönüştürmeye dair bir kararname vardı. Bu kararnamede ülke genelinde ağaç dikilmesi öngörülüyordu…

-          Böyle bir kararname var mıydı?... – aynı saf ses sordu. – Bu kararnameyi kim ihlal etti?

-          Volontarizm!..

-          Nasıl yani?..

-          İşte öyledir. Toplantıda otlar rotasyonu sistemini destekleyenler ile kavga ettiğini hatırlıyor musun?.. Otlar rotasyonu sisteminin ekilebilir toprakları çarçur ettiğini söylediğini hatırlıyor musun? Toprağı süre ve buğday üstüne yine de buğday ek! Mineral gübreler yardıma gelir!... Bunu hatırlıyor musun?..

-          O zaman bütün gazetelerde bu tür şeyler hakkında yazılıyordu. Ben neyim?.. Her şeyi gazetelerden alıyordum…

-          İşte gazetelerden… Kendi aklın yok mu acaba?...

Salondakiler yine de canlandılar.

Meruert ‘Evet, evet profesör de otlar rotasyonu sistemine karşı çıkıyormuş’ diye düşündü… Bu konuda makaleleri yazıyordu.. Bin dokuz yüz kırk sekiz yılında ne yapıyordu?.. Stalin tarafından imzalanan kararname hakkında ne anlatıyordu? Galiba destekliyordu, öve öve bitiremiyordu…

Birden önce olduğu gibi şimdi de Aydugaliyev için en önemlisinin kelime oyunu olduğunu düşündü. Onun için gerçek bilimli adamların ateşte yakıldığı, kafalarının kesildiği kanaatler değil, sözler, sözler önemliydi… Dün bir sözler, bugün diğer sözler vardı… Meruert, önünde Aydungaliyev’in rahat ve heyecansız yüzünü, özenli bir şekilde arkaya taranmış ağırbaşlı olduğunu göstermek için saçına vuran kırlı saçlarını, onun yaşı için gayritabiî olarak görünen buruşuksuz ve pürüzsüz yanaklarını görüyordu…  Aniden korkmaya başladı…

Müdür sürahiye camlı mantarla şıngırdadı.

-          Biraz güldük ve yeter, - O salondaki gürültüye son vermek için asık suratla söyledi. – Sokhoz’un baş tarım uzmanı ekilebilir alanların sayısını azaltmak istiyorsa burada gülecek bir şey yok…

Şimdi Ugryumov kalktı.

-            Genç tarım uzmanımızın teklifini doğal olarak değerlendiriyorum. – O her söylediği sözü ölçüp biçerek konuşmaya başladı. – Dün yarını az düşünüyorduk. Şimdi ise bunun bizim tarlarımıza ne bir felaket olduğu görüyoruz. Aynı hatayı tekrarlamak suçtur. Evet, bugün ve yarın garantili ürün kaldırılmasında ve her hektardan bir buçuk ya da iki kat daha fazla ürün kaldırılmasında kaybederiz. Burada az önce bizim tarım uzmanımızın ve sayın profesörün anlattıkları arasında büyük aykırılık görmediğimi söylemek isterim. Tabi Kanadalı çiftçilerin tecrübesinden en önemlisini kullanmamız lazım. Ancak Kazak bilimli adamları, özellikle Şortanda’daki tarım enstitüsü tarafından yıllarca uygulanmış ve denenmiş erozyon ile mücadeleye ilişkin yönetmeler de bilinmektedir. Sovkhoz’un baş tarım uzmanı akademisyen Barayev’in tavsiyelerine dayanarak çok doğru yapmaktadır. Toprağın kulaksız sürülmesinin yararını tozlu fırtınadan en az zarar gören Aksengir arsasında görüyoruz. Bizim koşullarımızda otlar rotasyonu sisteminin uygulanması da olumlu sonuç verecektir. Tarlaların şerit şeklinde biçimlendirilmesi ve Kanada’da da çoğu uygulanan diğer tarım tekniği yöntemlerinin kullanılması amacı aracı doğrular. Tartışmanın aslı nedir?... Anladığım kadarıyla tartışma ağaç dikilmesinden dolayı ortaya çıktı. Ancak burada da bana göre iki tarafın haklılığı var. Evet, tabi orman şeritlerinin yapılması pahasına çıkar. Etkisi de uzun zaman sonra belirlenir. Profesör Aydungaliyev bunda haklıydı… - O ara verdi. Profesör ise başı ile tasdik etti. – Ancak orman şeritlerine ilişkin düşünceyi itmek için bu bir sebep olarak değerlendirilmez. Bu durumda bizim bilgili adamımız yanılıyor.

-            Nerde yanılıyorum?.. – Aydungaliyev memnun kalmayarak kaşlarını çattı.

-            Şimdi açıklamaya çalışırım, - Ugryumov önce konuştuğu gibi rahat bir şekilde devam etti. – Kanada’da ve Amerika’da büyük doğal geniş orman alanları var. Ancak erozyon önleyici makineleri kullanarak onlar toprağın özel mülkiyetinin olmasının buna engel olmasına rağmen ağaçlandırmayı hor görmemektedirler.   Bizim bozkır Kazakistan’ımızda yüzlerce kilometrelik açık bozkırların rüzgarlardan korunması büyük önem taşımaktadır. Gerçekte ne oluyor? Moskova’dan ayrılmadan önce ben bununla ilgilenerek şunu öğrendim… - Ugryumov kendi cebinden epey yıpranmış bloknotu çıkarttı ve aradığı sayfayı buldu. – Kazakistan’da orman şeritlerinin oluşturulmasına ilişkin plan 1950 yılında beşte dört, 1056 yılında beşte bir, 1962 yılında onda bir yerine getirilmiştir. Son yıllarda anılan plan hiç yerine getirilmemiştir…

-            Ne ala! – biri of çekti.

-            Sorun nedir? – Ugryumov sordu ve cevap almaksızın salonda bir ses çıktı.

-            Volontarizm!...

Küçük kahkaha gülüşler duyuldu.

-            Aslında bu doğru bir cevaptır, - Ugryumov razı oldu. – Olan olduktan sonra her şeyi anlıyoruz… 1943 yılında Orel şekrine yakın bir yerdeydim. Kursk yayında meydan savaşı henüz başlamadı. Savaş devam ediyordu. Ülkemizin topraklarının büyük kısmı düşmanın altındaydı. O zaman parti ormancılıkla ilgili bir karar almıştır. Hem de nasıl bir kara almıştır! Sudan koruma, ağaçlandırma için uygun ormanlar ve değer taşıyan diğer ormanlar özel rejimli alan haline getirilmiştir. Bu kararın üzerinde çok sayıda bilim adamlar ve ormancılıktan en ünlü uzmanlar çalışmışlardır. Onların çalışmalarını neden reddediyoruz? Bu ilginç olguyu hatırlatırken başka bir şey hakkında düşünüyorum. Onların ne güçleri, zafere ne kadar büyük inançları, geleceğe ne kadar emmeleri vardı!... İnsanlar cephelerde, siperlerde kurşunlara karşı çıkıyorlar. Ülke ise bu insanların gelecek kuşaklarının geleceğini düşünüyor! Bizim halkımızın yarınını ve öbür gününü düşünüyor!..

Ugryumov’un sözlerine affalaşmış Hasen öfke dolu sesle şunu nasıl söylediğini fark etmedi.

-            Bazıları ise bu zamanda başkasının eşini kaçırmakla uğraşıyorlardı!...

-            Ne?... Aydungaliyev ayağa fırladı. Hani onun serinkanlılığı, hani profesör parlaklığı!.. Alşınbek’in yüzü taşkın öfkeden dolayı değişti, kıpkırmızı oldu. – Çocuk!.. – o haykırdı. – Annesinin aziz hatırası için böyle sözleri söylemekten utansan!...

Salonda herkes uyuştu. Hasen de olan olduklarını beklemiyordu. Başını önüne eğdi, büküldü. Utancımdan yerin dibine geçecekti…

Meruert ne Hasen’in umutsuz haykırışını, ne de profesörün cevabını anladı. Ancak onlar arasında geçmişe bağlı olan karmaşık ilişkilerin olduğunu anladı. Bu ilişkilerin aslında bilmemesine rağmen Hasen’den yana çıktı. Ancak Hasen’in gerçekten çocuk gibi kendini tutamadığı için mahcup oldu. Maeruert, tarafına bakmamaya çalışarak ağrıyıncaya dudaklarını ısırıyordu…

Bundan sonra toplantı nasıl devam edebilirdi?.. Ugryumov, hayatında çok şey gören tecrübeli insan olmasına rağmen şaşırarak konuşmasını kesiverdi. Kendine hakim olmayan devam eden tek kişi Sovkhoz müdür Kazıbay Tleukabakov’du. O Hasen’in hikayesini ve profesör Aydungaliyev’in hayatında oynadığı rolü biliyordu.

Tleukabakov parti örgütü başkanına hitap etti.

-            Fedor İvanoviç, söylemek istediğiniz her şeyi mi söylediniz?

-            Adeta her şeyi söyledim, - Ugryumov düşüncelerini toplanmaya çalışarak dedi. – En yakın zamanda erozyon ile mücadeleye yönelik bütün yöntemleri kesinleştirmemiz ve üst makamlara bu konuda bir başvuru yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

-            Bunu da kararlaştırdık, - müdür belirsiz bir şekilde söyledi.

 

4

Hasen için zor günler geldi.

Ne yaparsa yapsın toplantıda sonra içinde ortaya çıkan ağırlık geçmiyordu. Alşınbek hakkında düşünmek istemiyordu, ama söylediği sözler kafasına takılıp kaldı. Çocuk, hayalperest… Halkı mı acaba? Hasen’in önerileri sadece saf hamhayal mi?.. Önümüzdeki sene için güzün sürülmüş tarlanın işlenmesine ilişkin taslak plan alınmıştır. Bu senenin planına göre güzün sürülmüş tarlanın alanı beş bin hektar için arttırılmıştır. O zaman müdürle neyi konuşacak? O plan dışında başka bir şey görmek istemiyor!.. O da haklıdır. Planda ‘Hayaller’ ya da ‘Geleceğe ilişkin düşünceler’ adlı bir madde yoktur. Ancak bu plan hektarlar, kentaller, güzün sürülmüş tarlanın işlenmesi, ürün kaldırılması gibi maddelerle doludur…

Kendine güvensizlik, şüphe, endişeli düşünceler halindeyken Hasen’in ziyaretine babası geldi.

Atımay doğduğu yerlere gelmeyeli çok oldu. Onu hatırlayanlar seneler geçtikten sonra onu kucaklamaktan, evine davet etmekten, misafir için şeref yerine oturtturmaktan mutluydu… Tabi Atımay’ın geldiğine en çok Hasen seviniyordu. Onun kalbinde çocukken eve koşarak geldiğinde eşiğin yanında taburede oturan ve dizleri arasında koltuk değneğini sıkıştıran kaputlu tuhaf bir yabancıyı gördüğü gün ebediyen aklında kaldı… Hasen, babasının göğsündeki madalyalara nasıl dikkatli bir şekilde baktığı, onun gözyaşlarından dolayı parlayan gözlerinde nasıl göz attığını ve onun için yabancı olan ‘baba’ sözüne nasıl alışmaya çalıştığını hatırlıyordu.. Ancak o çabuk alıştı. O zamandan beri cepheden geri dönen babası sadece baba değil, bütün dünyada en cesur, en güçlü, en müstesna bir insan oldu… Bu çocuk hissesini Hasen bütün hayatı boyunca kalbinde koruyordu.

Onlar seyrek görüşüyordu. Galiba bundan dolayı aralarında sadece akrabalık ilişkileri değil, birinin baba olduğundan ve diğerinin oğul olduğuna bağlı olmayan erkek arkadaşlığı, dostluğu, karşılıklı saygı önem taşıyordu…

Şimdi ise Hasen babasını görünce bu kendi düşüncelerini saklamayan, aynı zamanda çok fazla konuşmayan, sohbet arkadaşına sert bir şekilde dimdik bakan sade, kaba, kuru yüze, hareketli genç endama sahip insana olarak bakıyordu… Hasen, onu takip ederken onun babasının son derece güçlü ve samimi karaktere sahip olduğunu düşünüyordu. Bunca sene geçtikten sonra evli değildi. Hasen’in annesini çok seviyormuş ve hiçbir şeye rağmen sevmeye devam ediyormuş. Başına düştüğü bela onu yıkmadı, eşinin ihaneti onu hırlanmadı ve ondan hiçbir şeye inanmayan insanı yapmadı. Karatau’da onun dürüstlüğüne, bilgilerine ve tecrübesine değer veriliyordu. Önce küçük Hasen’in göğsünde madalyalara dokunduğu yerde şimdi Kızıl Emekçi Bayrak nişanı vardı…

Atımay çocukluğundan beri hatırlayan yerlerde böylesini ilk kez görüyordu… Kenardan kenara sürülmüş tarlalar, düzenli evler, Sovkhoz’da çalışan işçiler, sokaklarda hışırdayan kavaklar ve akağaçlar, kasabanın merkezindeki Kültür Evi…

Atımay kendi oğluna hayran hayran bakıyordu, yüz çizgilerinde, konuşma tarzında ve ayrı hareketlerinde bazen kendini, bazen Bibigayşa’yı görüyordu… Ancak Hasen’in korumaya çalışmasına rağmen babası onun tedirgin olduğununun ve üzgün göründüğünün farkındaydı.

Bir gün onlar Yesil’in kıyında oturdular. Güneş battı, akşam geliyordu. Nehirdeki su hareketsiz ve dökme cam gibi düz görünüyordu. Nehre gide yüksek yokuşun üzerinden ıslıkla suyu kesen kırlangıçlar geçiyordu.

-            Ben kalbinde ne ağırlığın olduğunu hep sormak istiyorum, - Atımay dedi. – Sana yardımcı olup olmadığımı bilmiyorum, ama yüksek sesle söylenen söz canı rahatlar… Bu ağırlığı içinde taşarken ne hissettiğini çok iyi biliyorum…

Nu konuşmayı bekleyen Hasen babasından hiçbir şey saklamak istemedi. Halihazırda Sovkhoz’da mevcut durumdan Hasen’den daha önce burada çalışanlar sorumluydu. Ancak sonraki hareketlerde o sorumlu olur. Onun gayretlerinin bir anlamı var mı? Düzenlenen toplantının bir anlamı var mı?.. Hasen’in sesinde onu anlamak istemeyen herkese karşı hissettiği iç kapanıklığı, öfke ve tehevvür duyuluyordu.

-            Bundan sonra nasıl bir baş tarım uzmanıyım ben, baba? .. Hasen kendi karışı konuşmasına son verdi. – Zıkriya’ya çobanlık yapmaya giderim. Orda benden daha fazla yarar olacak!..

-            Neyse iyi bir çoban kötü tarım uzmanından daha iyidir, - Atımay hafifçe gülümsedi. – Ancak çobanlıkta da kendi zorlukları vardır. Bunlarla karşılaşırsan ne yaparsın, Hasencan?...

-            Geri çekilmek değil, savaşmak istiyorum, baba’

-            Bu daha iyidir. Bin dokuz yüz kırk yılında cephede ‘Geri çekemeyiz, arkamızda Moskova var’ denirdi. Sen ise şimdi ‘Geri çekemeyeyim, arkamda toprak var’ diyorsun. Toprağı kime bırakırsın? Diğer tarım uzmanına mı bırakırsın?

İkisi de biraz sustu.

-            Ne yapayım, baba?

-            İşte ben de ne yapman gerektiğini düşünüyorum.. Bence parti örgütü başkanınız haklıdır. Bölge parti örgütlerinden, bakanlıktan yardım istemeniz lazım… Ancak anlattıklarına göre acil önlemlerin alınması gerekiyor… Ben yerinde olsam Asılbek Ahmetcanov’a muhatap bir mektup yazarak ondan randevu isterdim…

-            Beni kabul edecek mi?..

-            Kendin için şefaatte bulunmak niyetin yok, değil mi?...

-            Siz burada köyünüzde, biz de Karatau’daki fabrikada, Almatı’daki Lenin Meydanda bulunan makamda cumhuriyet yöneticileri de, hepimiz aynı işi yapıyoruz. Asılbek Ahmetcanov’un seni anlayacağını düşünüyorum. Bir de Altın Aray’ı ziyaret ettiğine, Kazeke ile tanıştığına, Kazeke’nin de onun ziyaretine bir kere gittiğine ilişkin söylentiler dolaşıyor…

-            Doğru, - Hasen hatırladı. – Ben bir kere bunu duydum. Ancak bu uygun olur mu?... Orda tüm cumhuriyet genelinde sorunlar çözülür… Bir de bizim cumhuriyetimiz gibi büyük bir cumhuriyet genelinde….

-            Bizim cumhuriyetimizle ilgili her şeyi ne kadar iyi anladığını biliyor musun?.. Bu da gayet doğaldır. O senden yedi yaş daha büyük otuz iki yaşındayken cumhuriyetinin yöneticilerinden biri oldu. O zamandan beri her şey onun gözlerinin önünde, onun katılımıyla oluyordu. Kazakistan’ın bin dokuz yüz kırk iki yılında ne bir ülke olduğunu biliyor musun?... O zamanda ülkeye kırk milyon pud ekmek vermek için bütün kaynaklar seferber edilmiştir. Şimdi ise ne yapılıyor? Bir düşünür musun, bir tahmin eder misin? Milyar puddan bahsediyoruz!... Çimkent’te bir çimento fabrikasının inşa edilmesine beş sene verdiğimiz zamanlar vardı. Halihazırda ise yatırımlara milyonlarca ruble harcanmaktadır!... Ben fabrikamda edebiyat topluluğunu yürütmek zorunda kalıyorum. Ben sana hep başımda olan rakamları da söyleyebilirdim, ancak sen hepsini biliyorsun… Ben ne söylemek istiyorum? Bu seneler boyunca bizim halkımız böyle bir başarıya uğradıysa erozyonu yenemez miyiz?.. Bende aynısını söylüyorum.. Hayat sana tak diyecektir… Git… Bu görüşme Asılbek Ahmetcanov için de yararlı olabilecekmiş. Sen önünde bir Sovkhoz’u, o da önünde bütün cumhuriyeti görüyor. Belki cumhuriyet genelinde yeni bir girişimde bulunması lazım… Alsında artık girişimde bulunur!

Hasen belirli bir rahatla bunu söyledi.

-            Tamam, baba. Ben düşünürüm… - Son günler boyunca ilk kere güldü.

-            Şimdi ise seni endişelendiren mezarlıklarla ilgili ikinci soruna geçelim. Fark ettin, değil mi? Parti toplantılarında gibi konuşmaya başladım… Birinci sorun, ikinci sorun…İşte böyle tuhaf adamlarız biz!... Dastarhanın üstünde oturmak yerinde hep işlerden konuşuyoruz… Hasencan, seni pek iyi anlamıyorum. Senin için, senin yaşıtların için bunda ne bir sorun var?.. Siz genç ve cesur insanlarsınız, değil mi?.. İş geçmişe gelinde bu cesaretsizlik nerden çıktı?... Bu 30larında yüzyıllarca süren karanlıktan uyanan ve yaşamaya başlayan bizler için bir sorundu.. Siz öyle misiniz?.. Sen galiba Satar Erubayev’in ‘Benim yaşıtlarım’ kitabını okumuşsun. Bizim için bu kitap elkitabıydı..

-            Tabi okudum.

-            Baş kahramanın onun kız kardeşinin mezarlığının bulunduğu yerde maden ocağının kazılması gerekip gerekmediğine karar verdiği sahneyi hatırlıyor musun?... Bunu anlamak mümkün zaten. Çocuk auldan geliyor, söylendiği gibi akademilerden mezun olmadı… Akademilerden ve enstitülerden mezun olan siz aynı mısınız?..

-            Biz de bunu düşünüyoruz, baba, - Hasen silkindi. – Yüzyıllarca oluşturulan geleneklere hakaret etmek istemiyoruz… Gelenekler bozulurken halkın gururuna, onuruna dokunulması mümkün…

-            Tamam kendim aksakallarla konuşurum, - Atımay dedi.

Sovkhoz’da baş tarım uzmanının Yesil’in sol kıyısındaki mezarlıkları ortadan kaldırma niyetinde bulunduğuna ilişkin söylentiler dolaşmaya başladı. Kazak halkı, özellikle yaşlı olanlar endişelendi. Onları Karabay kışkırtıyordu. O kendi tehditlerini yerine getirmeyerek Sovkhoz’dan ayrılmadı. Gubanov’un ekibinde de çalışmaya devam etti. Arkadaşlarının önünde kendini suçlu hissederek suspus olmuş gibiydi. Zor karakterine sahip olduğuna ve bu karakterin salak dilini konuşturduğuna dayanarak affını bile diliyordu… O affını dilerken acınacak hali vardı. Böylece de Kabay’ı affettiler… Ancak tarım uzmanının niyetlerini öğrenerek bazı yerlerde fısıltıyla, bazı yerlerde yaşlı insanların kulaklarının ağır işittiğinden dolayı yüksek sesle bu haberi yaygınlaştırıyordu.

Aksakallar içler çekiyorlardı. Güvensizlikle başlarını sallayarak ‘Karabay, kasabamızda önde gelen traktör sürücülerindensin.. Bu işte de ilk olmasan…’ diyorlardı. Öngörülü Karabay buna ‘İlk olmayacağım. Oraya kendi buldozerini kim yönlendirirse onu Allah cezalandırır. Komşu auldan molla öyle diyor’ şeklinde cevap veriyordu. Karabay kurnazlık yapıyordu, kendi için kaçamak yolunu bırakıyordu. İlk oraya gitmez, ilk gideni Allah cezalandırır. Ancak ikinci giderse… İkinci hakkında molla hiçbir şey söylemedi..

Bir gün Atımay önce onun desteğine sevinen Ugryumov ile görüşerek yaşlı olanları Kültür Evinin okuma salonunda bir araya getirdi. Karabay da buraya geldi, gazete koleksiyonunun arkasındaki uzak koşede saklandı.

Atımay’ın konuşması son erince aksakallar gözlerini yere indirdiler. Hepsi kızgındı. Erkerkler sakallarını karıştırıyorlardı. Kadınlar beyaz başörtülerini gözlerine kadar çektiler. Birbirlerine bakmaktan utanıyorlardı.

-            Neden susuyorsunuz? – Atımay dedi. – Söyleyiniz, utanmayın. Sizin kabulünüz olmazsa hiç kimse mezarlıklara dokunmaz…

-            Bunlar kimin için engel oldu?... – ihtiyarlardan biri hüzünlü bir şekilde içler çekti. – Bunca yıl orda kaldı. Kalmaya da devam etsin…

-            Bunca yıl engel olmadı. Şimdi ise engel oldu, - Atımay ona itiraz etti. – Rüzgar erozyonu.. Otlar rotasyonu… Ekim alanları… Ekilebilir toprakların genişletilmesi… - On kere terleyerek Atımay açıklıyordu, kanıtları getiriyordu. Ancak ihtiyarlar direnip istediklerini yaptırabildiler.

-            Ataların mezarlıklarını ortada kaldırmak günahtır…

-            Diğerleri neden bu günah etmekten korkmamışlar? – Atımay itiraz ediyordu. – Siz daha iyi misiniz?..

-            Hiçbir yerde ataların mezarlıkların ortadan kaldırılmış olduğunu duymadık…

-            Halka yarar sağlamak gerektiğinde ortadan kaldırılır! Suni denizlerden dolayı ne kadar mezarlığı su bastı! Sadece mezarlıklar değil, kiliseler, aziz yerler de su altına girdi!...

-            Bu da doğru, ancak bahsettiğiniz diğer insanlar, biz değiliz…

-            Diğer insanlar hep mi günah etsinler? Biz ise aziz miyiz? Bize Allah’ın lütfü mü gelir?.. – Atımay sabrını yitirmeye başlıyordu. – Öyle mi?.. Yok işte. Birlikte yaşıyoruz, ekmeği eşitçe paylaşıyoruz. Günahları da eşitçe paylaşalım!..

Uzun tartılar. Sonunda Zıkriya bunu söyledi.

-            Ataların bizi affedeceklerini düşünüyorum..

-            Allah affeder mi? – bir yaşlı kadın uzlaşmaz bir şekilde bağırmaya başladı. – Allah bizi affetmez!..

-            Allah da affeder, - Zıkriya söyledi. – Ekmek için onayımızı veriyoruz… Dünyada ekmekte daha kutsal bir şey yoktur. Kutsal kitap Kuran’dır. Onu düşürmek ya da kirletmek büyük bir günah olarak sayılmıştı. Kuran’da da böyle yazılır. Ekmek yüksekse onu ordan almak için Kuran’ı ayaklarının altına koy… İşte ekmeğin anlamı budur. Herkeste bol bol olsun.

-            Allah bunu istiyorsa kabul ediyoruz, - en yaşlı aksakal söyledi. – Ancak orada kendi traktörünü kim yönlendirir?.. Karabay molladan bahsediyor… İlk traktörlerini Rus erkekleri yönlendirsinler, bizimkilere yasak…

-            Öyle olmaz, - Atımay başını salladı. – Mollanın ne dediğini dinlemeyeceğiz. O bundan sonra Rusların Kazak mezarlıklarını mahvettiklerini söyler. İlk sırada bizim gitmemiz lazım! – O konuşma başında Karabay’ı fark etti. – Bence traktör sürücüsü Karabay böyle bir teklifi reddetmez…

-            Bu da doğru, - salondakiler Atımay’ı ya şakadan, ya da ciddiden desteklediler. – Orda Karabay’ın babası yatıyor. Gerekirse oğluna Allah’ın karşısında arda çıkar. O daha hayattayken bir mollaydı. Öbür dünyada da durumu iyi  galiba..

Karabay büzüldü, yüzü arkasında saklanmaya çalıştığı gazetenin sayfası gibi gri oldu. Kasabada çıkarttığı şayia ona oyun oynadı… Ne yapar? Nasıl bir çözüm bulur?...

Bir gün sonra iki buldozer Yesil tarafına pat pat ederek gitti. Buldozerlerden birini Karabay, diğerini böyle bir iş için eski günleri hatırlamaya karar veren Atımay sürüyordu. Bir zamanlar önce o da traktörü sürüyordu.

Kazak ihtiyarları kıyıya çıktılar. Kaykılmış kışlakların kalıntıların nasıl yıkıldığını, kuru gri tozu yükselterek mezarların çatlanmış duvarlarını nasıl düştüğünü kederle sessizce izliyorlardı. Onların hatıralarındaki kalan anıları saklayan her şey kül halinde dönüştürülüyordu. Yeni doğan bebeklerin gözleri gibi onların aydın gözleri sık sık kırpıyordu ve yaşarıyordu..

-            Ah aziz atalarımız, - Zıkriya içler çekti. – Bize yardımcı olunuz. Yattığınız yerde ekmek güzel bir ürün versin!

… Sol kıyıda yeşil başak deryası taşıdıktan bir sene sonra aksakalların çoğu Zıkriya ile birlikte ‘Daha önce dikenin bulunduğu yerde sadece diken boy atar, gülün bulunduğu yerde sadece gül açılır’ atasözünü hatılıyordu.

Her şeye göre ataların hakikaten aziz oldukları anlaşılıyordu…

 

VII

 

1

 

 

Meruert, herkesin önündeyken Hasen ile Alşınbek’in kapıştıkları toplantıdan sonra profesörden kaçınmaya başladı. Onun yaptığı her şeye antipatiyi duymaya başladı. Onun hitabeti ona yapmacık, coşkunluğu sahte, aşka ateşli kandırmaları maskelenmiş hesap olarak geliyordu… Aydungaliyev ile gezintisini, onun için topladığı laleleri, hayattan zevk almak için yakalanmasın gereken güzel ve kısa anlar hakkında sözlerini mahcubiyetle ve üzüntüyle hatırlıyordu… O zaman yoldan atlının geçtiği ne kadar iyi oldu!

Ancak profesör ve Hasen birbirinden neden bu kadar nefret ediyorlar?... Bu düşmanlığın bugün, hatta yarın ortaya çıkmamış olduğunu hissediyordu..

Bir gün Meruer Hasen’i Sovkhoz’un çiftliklerine yakın bir yerde buldu. Akşam oluyordu. Tarlaların üzerinde bütün gün içinde askıda kalan yakıcı sıcak hafifletti. Yesil’in tarafından taze rüzgar esmeye başladı. Hasen, dizlerini elleriyle sararak tepenin eteğinde oturuyordu ve dikkatini toplayarak asık suratla bozkıra bakıyordu.

Meruert ona yaklaşarak yanına oturdu.

Onu heyecanlandırmak, neşelendirmek, en azından yüzünden asık surat ifadesini kaçırmak, güldürmek istiyordu. Ot çöpünü kopartarak onun kulağının arkasını ucuyla gıdıkladı. Hasen hareket etmedi.

-            Hasen sana ne oldu?

-            Hiçbir şey.

-            Beni görmek istemiyor musun?

-            Seni görmekten hep mutluyum, Meruert.

-            Belli olmuyor.. Neyi düşünüyorsun?

-            Güneşin ortalığı hep yaktığını, yağmurun yağamadığını düşünüyorum. Yine rüzgar esmeye başlarsa…

Konuşmaya devam edemedi.

-            Hasen, - o biraz susup söyledi. – senin ve profesör arasın önce neyin çıktığını bana açıklar mısın?

Hasen’ün yüzü daha somurtuk bir ifade aldı. Gözleri darlaştı.

-            Bunu anlatmak gerekiyor mu?..

-            Bilmem lazım.

-            Ne için?

Meruert cevap vermedi. Küçük sağlam avucunu omzuna koydu. Onun demir gibi katı omuzu onun elinin altında rahatladı…

Hasen ona Alşınbek Aydungaliye hakkında bütün bildiklerini, gördüklerini ve hatırladıklarını anlattı. Tabi anlatırken hala ona hüzün veren bazı ayrıntıları atlatıyordu. Onun çocukluğunun zamanları geçti. Şimdi Hasen kendini erkek olarak hissediyordu ve artık birinin acıma duygusunu uyandırmak istemiyordu. Meruert’in öğrendiği sorunun özüydü. Ancak Hasen ona Bibigayşa’nın mektubunu anlatırken gözleri yaşlıydı.

O önünde geniş kemerle bağlanmış uzun kaftanlı erkek çocuğunu görüyordu… Arkasından çatıları düz olan çamur harçlı evler arasında sine sine yürüyen ve yaklaşmaya cesaret edemeyen annesini görüyordu. Profesörün dairesinin görkeminden sıkılan ve kocasından saklayarak kendi hayatında son mektup yazan annesini görüyordu.

Alşınbek hakkında korkunç bir insan diye düşünüyordu. Ancak onun da aynı dairede, aynı insanla tek başına kalabileceğini düşünürken korkuya kapıldı… Yoldan at geçmişti… Şimdi ise zamanında kendine gelmesine sebep olan tanımadık birine iki kat hayır duasını veriyordu!

Hasen ise buralarda bir zaman önce meydana gelen kar fırtınasından bahsetmedi. Çoban tulubuna sarılmış profesörün değerli hayatını korumakla sorumlu olduğunu ve kurtlarla nasıl savaştığını anlatmadı.. Tabi Hasen tüm bunları anlatmadı.

-            Ancak nasıl böyle oldu?... – Meruert şaşkın bir şekilde soruyordu. Az önce duyduğu her şeyden hala kendine gelemiyordu. – O da bir zalim değil, o da bir gaddar değildir. O saygıdeğer bir bilimli adamdır. Gençliğin akıl hocası, hayat hocasıdır… Evet, evet, Hasen o kürsüye girerken, şiirleri alıntılarken, öz toprak hakkında konuşurken biz ona ne bir hayranlıkla bakıyorduk. O bize bu toprağın kızlarının ve oğullarının olduğumuzu, onu daha mutlu ve güzel yapmamız gerektiğini anlatıyordu… Kendi ise ne yapıyordu?.. İşte bunu anlamıyorum, Hasen. Demek ki diğer insana, kadına, eşine kıyabilirsin… Anneyi oğlundan ayırabilirsin.. Onu mutsuz yapabilirsin.. ve bunları yaptıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya mı devam edebilirsin? Hiçbir vicdan azabını, ıstırapları mı çekmeyebilirsin?... Bu insanın vicdanı var mı?.. Hasen, bu insanın vicdanı nerde?.. Hatırlıyor musun? Bunu sen mi söyledin? Diğer insan ıstırap çektiriyorsan kendin de mutlu olamazsın. Mutlu olabiliyorsun demek, değil mi Hasen?.. En azında Alşınbek gibi insanlar mutlu olabiliyorlar, değil mi?.. Ancak en önemli bu değil. Yeteneğe ve akıla sahip gönlü kara bir insan olurken nasıl önemli buluşlar yapar, bilimi geliştirir?.. Örneğin, Alşınbek’in buğdayını ektiği arsa… Bu buğday ürün verirse… Nasıl olur bu, Hasen? Demek ki günlü kara insanlar hayırlı işler mı yapabilir?..

-            Hayır, - Hasen hafifçe gülerek söyledi. – Öyle olmuyor.

-            Nasıl oluyor o zaman?..

Hasen sorusuna cevap verebilmesine rağmen cevap vermedi.

Verebilirdi… Ama istemiyordu…

…Çocukken tarım uzmanlığını okumayı düşündüğünde yaşlı Ondasın ona tufana, Hz. Nuh Peygambere, oğulları için tohumla dolu küçük çuvalı saklayan yaşlı kadın ile erkeğe ilişkin efsaneyi anlattı…

-            Bu olay meydana geleli çok zaman geçti, - dedi ona söyledi. – Gerçekte meydana gelip gelmediğini hiç kimse bilmez… Ama kendi gözlerimle gördüklerimi sana anlatayım..

Yaşlı Ondasın savaş döneminde Karagan’daki odunluk depoda bekçilik ediyordu. Onunla birlikte orada Sarıaka’dan bir ihtiyar daha bekçi olarak çelışıyordu. Onun eşi aulda yaşıyordu. Arasıra gelip kedi kocası ya biraz et, ya da biraz un getiriyordu. O ise iyi kalpli insan olduğundan dolayı bunu herkesle paylaşıyordu. Ancak Ondasın yanına küçük çuvalı taşıdığını fark etti. Bu küçük çuvalın içinde neyin bulunduğunu hiç kimse bilmiyordu.  İhtiyar da anlatmıyordu. Ancak bu küçük çuvaldan gözünü ayırmıyordu. Bir gün ihtiyara oğlunun cephede hayatını kaybettiğini bildiren kara haber getirildi. O gün ihtiyar yakın zamanda onun da vefat edeceğini hissetti. Eşini bir sonraki kere ziyarete gelirken Ondasın odadayken bu ihtiyar hep yanında taşıdığı küçük çuvalı verdi. Eşine de ‘İlkbaharda ya kendin ekersin, ya da güvendiğin bir insana verirsin’ dedi. Bundan sonra da Ondasın’a şunu açıkladı.

-            Bizim oralarımızda, ayni Tokraun’da iki cins buğday yetiştiriliyor. Buğday cinslerden biri iri, beyazdır. Ona ‘Tokraun’un ak buğdayı’ denir. Diğeri ise yaylada yetiştiriliyor. Bu buğday cins su basan yerde yetirttirilen birincisinden daha ufak, ancak her hangi bir kuraklılığa dayanır. Ancak bizim bölgemizde en çok hayvanlar yetiştirilir. Buğdaya az dikkat verdik. Buğday cinslerin korunması ile ilgilenmedik. İşte şimdi bu cinler oralarda tamamen kaybolmak üzeredir. Savaş başlayınca sadece ben yaylada buğday ekiyordum, bütün ürünü de tahıl satın almaya veriyordum. Karaganda’ya ayrılırken eşime son küçük çuval verdim. O da onu un haline döndürdü. Yanımda kalan küçük çuvalda Tokraun’da yetiştirilen ve herhangi bir kuru sıcak rüzgara maruz kalmayan buğdayın kalıntıları vardı..

İhtiyar kendi ölümünü boşuna beklemedi. İlkbahar onun eşi geldiğinde a artık vefat etti. Eşi de zorla yürüyordu. Mezara gitti, üzüldü, ağladı. Bundan sonra da Ondasın’a geldi. O da ihtiyarın eşine kalan tüyleri dökülmüş şapkasını ve delikli kaftanı vererek kocasının ona verdiği tohuma ne yaptığını merak etti. Yaşlı kadın da bilen insanların tavsiyeleri üzerine şehre gittiğini, orda ‘en büyük müdürü’ bulduğunu ve elindeki küçük çuvalını verdiğini anlattı. O müdürün ismi Alşınbek’ti…

Hasen, Aydungaliyev’in Sovkhoz’daki tarlada denemek niyetinde bulunduğu yeni cin buğday hakkında duyunca hemen dede Ondasın’ın anlattığı hikayeyi hatırladı. Birçok belirtilere göre bu da Tokraun’da önce yetiştirilen buğdaydı… Ancak söylediğini gibi dört gözle kendi küçük çuvalını koruyan ihtiyar erkek, ihtiyar kadın ve yaşlı Ondasın bu dünyadan göçüp gittiler. Şimdi ne açıklar, ne ispat eder?.. Bir de Hasen, işin aslının ‘buluş’ta ve onun Aydungaliyev’e getireceği ünde olmadığına karar verdi. Kurak bölgelerin ihtiyacı olan yeni cins buğday yetiştirilecektir…

Hasen hiçbir şey söylemedi.

Ancak Meruert’in profesör Aydungaliyev hakkında öğrendikleri onun için yeterliydi. Hasen’in yanında şaşkın oturuyordu. Meruert kendi düşüncelerini bir araya getirince Hasen’e bu kadar çok şey söylemek isterdi!...

Ancak Alşınbek’in süslü konuşmalarını hatırlayınca sözler ne kadar samimi, ne kadar güzel olursa olsun bunlara nefret hissetti…

Onun elini kendi eline parmakları arasına alarak sıkıştırdı ve uzun uzun bırakmadı…

Hasen için bu yaptığı herhangi bir sözlerden daha büyük önem taşıyordu…

 

2

 

Alşınbek ise bu aralarda ne yapıyordu?.. Onun için beklenmedik skandal ile biten toplantıdan sonra neyi hissediyordu? Meruert’in ondan uzaklaştığını fark edip şimdi ne yapar?... Bu hikayede de çok fazla dikkat ona verilmiyor mu? Mesela, Altın Aray Sovkhoz’unda daha layık ve enteresan insanlar yok mu? Neden her bölümde profesör Aydungaliyev’den söz geçiyor? İşte sorun budur. Bazen hayatta önemsiz bir insana koşullar önemli bir yer ayırtmaktadır. Bundan dolayı da değiştiremediğin olayların gelişmesini sabırla takip etmek zorunda kalıyorsun.

Profesör Aydungaliyev deneyimsel tarladaki sonuçlardan memnundu.  İlk buğday filizleri iyiydi. Genç filizler yakıcı sıcağa ve topraktaki nem eksikliğine iyi dayanıyordu. Kum fırtınası da bunlara büyük zara vermedi. Deneyimsel arsa rüzgarın gücünü hafifleten tepenin yumuşak meyilli yamacındaydı. Bunda da profesör başarılı oldu.

Meruert… Alşınbek daha kolay bir şekilde onu kazanacağını ümit ediyordu. Ancak Özellikle kadın söz konusuysa kolay zaferin ne anlamı var?.. Bu oyunda gereken biraz itidal, biraz kurnazlık…Bu kibirli kız profesörün diğer düşkünlüklere de sahip olabildiğini görsün! Onun düşüncesizce hor gördüklerine diğer kadınların ne bir değer verdiğini görsün!

Profesör, Meruert’i düşünürken Glaşa ile ilişkileri konusunda plan yapıyordu. Ancak Alşınbek’in kafasında sadece uzak görüşlü düşünceler değildi. Yoksa kendini hayatının en parlak evresinde olan gerçek erkek olarak mı görmüyordu?.. Hayatı oluşan güzel anlar nasıl? Yanağından kan damlayan iri göğüslü genç Glaşa bu güzel anlardan biri olmayı hakketmiyor muydu?..

Glaşa bunun hakkında ne düşünüyor?.. Glaşa ne düşünebilirdi. Onun için Alşınbek diğer uzak, çekici, esrarengiz dünyadan gelen biriydi.. Başkentte çalışan bilimli adam, ünlü adamdı… 1 Mayıs akşamında kendi gözlerine inanmayarak profesörün parlayan gözlerini ondan ayıramadığını, ona hizmet etmeye çalıştığını, dikkat gösterdiğini fark etti.. Ona bu hareketleri hem hoş, hem de mahcup geliyordu. Onun yanında o kim ki! Sıradan bir sağıcıydı. Bundan sonra ona eve kadar eşlik ediyordu, o kadar ilginç şeyleri anlatıyordu. Evdeyken o uyuyamıyordu, yalnız kalırken yatakta yandan yana dönüyordu ve yeni görüşmeleri sabırsızlıkla bekliyordu.

Glaşa için her şey yeniydi. Yumuşak nazikliği, başkent parlaklığı, kadınlara karşı büyük tecrübeye sahip profesör inceliği…

Ondan iki kat daha yaşlıydı.. Bunda ne vardı?.. Demek ki diğer kadınlara karşı onu seçmesi için Glaşa’da onun ilgisini çeken bir şey vardı. Çocuk değil, olgun erkek herhangi bir eteğe kapılmaz…

Hem de profesör bu kadar sebatlı, bu kadar doyumsuzdur.. O da boyun eğdi, teslim oldu. Glaşa kendini gerçek bir kadın olarak hissediyordu. Aşkı onun hayatına bu kadar beklenmedik bir şekilde geldi. Aşktan başı döndü. Gün içinde sıkılarak geceyi bekliyordu. Çabuk geçen yaz geceleri kadın mutluluğu, önce hissedilmeyen sevinç içinde geçiyordu.

Bir gün Alşınbek’e mutsuz bir evliliği hakkında anlattı.

-            O zaman ben kuzeyden Arhangelsk şehrine yakın bir yerden ham topraklara yeni geldim. Genç aptaldım. O da bizim Sovkhoz’umuza enstitüden sonra geldi. Çok özenliydi. Kulübe gelince sıradan tozu siliyordu… O zaman Kültür Evimiz yoktu, kulüpte sade boyanmış sıralar vardı. İşte onu da burada gördüm. Sırada oturup sinemaya başlayana kadar kitap okuyordu. Bizim erkeklerimizden hiç kimseye benzemiyordu. Bu kadar tuhaf bir adamdı!... Bazı kızlar onunla dalga geçiyorlardı. Bazı kızlar cilve yapıyorlardı. Ben ise onun bu kadar alçakgönüllü olduğunu, kalın kitapları okuduğunu, diri sözler kullanmadığını beğeniyordum…

İşte evlendik biz. Ev işlerine bakmak zamanı geldi. Her insanın yaptığı gibi kendi evine sahip olmak zamanı geldi. O ise bana ‘Buna ihtiyacım yok. Canımın içinde romantiğim.’ dedi. Geceleyin de bazen ben yatağa giriyorum, o ise kitaplarını okuyor.

İşte böyle de yaşıyordu. Kitaplarda yazılan her şey doğruydu. Gerçekte meydana gelen her şey istediği gibi değildi. Ben de ona ‘Mitya, kitapların yalan söylüyor. Bunlardan dolayı üzülme, özleme kapılma’ diyordum. O da bana ‘Sen hiçbir şey anlamıyorsun’ şeklinde cevap veriyordu… Hep heyecanlanıyordu, gerçekten ve vicdandan bahsediyordu…

Az birlikte yaşadık. Onu iyice tanıyamadım. Ancak boşuna ona iftira etmek istemem. O dürüst bir insandı. Kendi yararı için değil, insanların yararı için her şeyi yapıyordu. İşi için de endişeleniyordu. Ancak ne bir baş tarım uzmanıydı? Bazen birinin gırtlağına basmak, basen korkutmak için yumrukla masaya vurmak gerekiyordu. Onun ise ne gücü, ne de karakteri vardı. Daha doğrusu dersleri vermesi ya da kütüphanede kitapları dağıtması lazımdı. Bu iş ona göre olurdu. Kazıbay da güzün sürülmüş tarlaya ilişkin planı yerine getirmemiş ve bu yüzden görevden alınmış diye onu toplantıda hatırladı. Ancak Matveyev’in de kara fırtınalardan, toprağın korunmasından, çokyıllık otların ekilmesinden bahsettiğini söylemedi. Bundan dolayı da hem ilçedeki, hem de bölgedeki yöneticilerle ilişkilerde sıkıntıları yaşamaya başladı. Bir kere tartıştılar, ikinci kere kavga ettiler. Ya inanmamaya başladı, ya da kendi tutumunu kanıtlamaya cesaret edemedi. Ben bilmem. İnsanlar diğer insanın zayıflığını hissediyorlarsa ona aman vermezler. Çok endişeleniyordu. Simsiyah olmuştur. Kitapları okumayı bile bıraktı. Bundan sonra bana ‘Hayır, bu bana göre galiba bir iş değildir.’ dedi… ve şehre gitti. Benimle vedalaşırken ‘Bana yeter, romantiğim bitti.’ dedi…

-            Sana ne oldu?.. Seni yanında neden buradan götürmedi?

-            Beni çağırıyordu, kandırmaya çalışıyordu… Mektupları yazıyordu.. Kendim gitmek istemedim.

-            Soğudun mu?

-            Acımayı bıraktım. Sevdiğin insanın peşinden dünya kenarına gidersin. Ben ise onu sevmiyordum, sadece acıyordum. Gitmeye kara verdiğinde beni bir öfke tuttu. Bizim hayat tarzımız sana göre değilse git diye düşündüm…Şehirde kendine başka bir eş bulursun. Onunla birlikte kendi kitaplarını okursun. Gerçekten ve vicdandan bahsedersin.

-            Yani kocanı ineklere değiştirmişsin, değil mi?... Canın sıkılmıyor mu?

-            İneklerden dolayı mı canım sıkılmıyor?.. Bunlarla sıkılmazsın….

Glaşa’nın ateşli vücudu Alşınbek’e harlı sıcaklık vuruyordu.

-            O zamandan beri kimseyi sevmedin mi?.. Burada erkeklerin çoğu sana takılıyormuş, değil mi? – o kıskançlıkla soruyordu.

-            Herifler her yerde var. Birlikte yaşamak için insana ihtiyacım var..

Bir kere Glaşa bunu söyledi.

-            Sovkhoz’umuzda Kaçan diye biri var, o domuz yetiştirme çiftliğini yürütüyor…

-            Evet, hatırlıyorum..

-            Hep beni elde etmeye çalışıyor. O özellikle sarhoşken korkunç bir insandır. Onun hakkında farklı söylentiler dolaşıyor. Uzun süre içinde hapiste yattığı, hapisten sonra ham topraklarımıza geldiği söyleniyor…

-            Sen ondan korkuyor musun yoksa?...

-            Korkmuyorum da, ancak senin hakkın öğrenirse keserek öldürür.

-            Nasıl yani keserek öldürür?...

-            Öyle işte, bıçakla keserek öldürür ya da balta ile öldürür…

Alşınbek Glaşa’nın şakasına güleceğini bekliyordu. Ancak ayın aydın ışığı odayı aydınlatıyordu. O da yanında Glaşa’nın sakin ve ilgisiz yüzünü görüyordu.

Glaşa da galiba Alşınbek’in yataktan uzun çıplak ayaklarını sarkıtmış oturduğuna sebep olan şaşkınlığı fark etti.

-            Korkma, - o güldü. – Zaten seni değil, beni keserek öldürecektir… Senin gideceğini bekler ve bir yerde yolumu gizlice bekler…

Alşınbek, yatağın altında parmak yordamıyla terlikleri arayarak saçmalık diye düşündü. Balta ile öldürecek, bıçakla kesecektir… Sonunda bunun için polis var..

Glaşa birden ağlamaya başladı.

Gözyaşları Alşınbek’i rahatladı.

‘O benimle oyun oynuyor, - o rahat bir şekilde düşündü. – Onların akıllarında neyin olduğunu biliyoruz…’

-            Ben seni buradan götürüm, - o dedi. – Birlikte gideriz!.. Duyuyor musun?.. Ben yanındayken kimsede korkmayabilirsin!...

Odayı gezdi.

Pencerenin arkasındaki çalıda bir şey hışırdamaya, hareket etmeye başladı. Aydungaliyev’e birinin yürüdüğü geldi… Korkudan donakaldı ve Kaçan’ın sarhoş, donuk, acımasız gözleri karanlıktan fırladı…

Pencereden onun ayaklarının altına kadar sessiz kara gölge fırladı.. O, bunun ev sahibini kedisi olduğunu anlamayarak haykırdı…

 

3

 

O gece Glaşa Kaçan’ı boşuna hatırlamadı…

Ham topraklarının değerlendirilmesinin başladığı zaman buraya sadece kahramanlığı ve fedakarca çalışma davranışını isteyen Komsomol üyesi hayranlar, Komünistler, ülkenin ekmeğe ihtiyacı var diye sade ve sert gerçeği anlayan işçiler değil, ham topraklara Klondike şansına kapılan uzun rubleleri severler ve açıktan para kazananlar gelmişti. Çok geçmeden onlardan çoğu diğer yerlere gitmişti. Ancak burada kendi için hayatın anlamını bulanlar da vardı. İgnat Froloviç Kaçan hem birincilerden, hem de ikincilerden değildi…

Onun karanlık geçmişi hakkında karışık söylentiler dolaşıyordu. Ham topraklara gelmeden önce Magadan’a yakın bir yerde hapis cezasına çarptırıldığı söyleniyordu.. Oralara Banderacılarla ilgisi olduğu ortaya çıkarıldığı için atıldığı de anlatılıyordu.. Ancak hiç kimse gerçekte sebebin ne olduğunu bilmiyordu. İgnat Froloviç ise, anlatacak çok hatıralara sahip olmasına rağmen kendi hayatını anlatmıyordu. ,

Anlatmaya başlasaydı o zaman düşündüğü gibi kambur feleğin onu attığı Banderacılardan değil, daha erken olaylardan bahsetmek zorunda kalırdı…

Kaçan yıkarı Kuban’da doğarak büyümüştü. Orda o zamanlarda sağ ingin tarafta Kazakların stanitsaları, sol tarafta dağ kolları arasında Çerkezlerin aulları bulunmaktaydı.

İgnat’ın babası Frol Petroviç refah içinde yaşayan iyi bir sahipti. Ona iri lahana boyutunda kafaya sahip olduğu için Kaçan (bir kelle lahana) deniyordu. Kafası ile tohumla dolu uçsuz bucaksız büyük çuval kadar aynı boyutta vücudu da vardı….

Frol Petroviç Yeni Ekonomik Politiası döneminde çok zenginleştirdi. 1927 yılında kadar sahip olduğu mülkiyet budaklı meşe ağacı gibi büyüdü. O göçmen Almanlardan satın alınmış birkaç çift boynuzlu öküzlere, beygirlere, cins domuzlara, su değirmenine, kırmızı demirli çatılı beş duvarlı eve ve en önemli tam nehrin yanında birkaç hektar kara toprağa sahip olmuştu… İgnat da zaruret çekmeyerek bu refah için büyümüştü. Babası sert ve katı yürekli bir insandı. Ancak biricik varisi için cimrilik etmemişti. İgnat’ın en hızlı atı vardı, kıyafetleri şehir modasına uygundu. O zaman İgnat sadece 16 yaşına girmesine rağmen onun için benzer sağlam aileden bir geline seçilmişti. Frol Petroviç rençperlerle ve fakirlerle akraba olmak istememişti.

Ancak birden… ağır fırtına bulutları gökyüzünden geçmişti. Bundan sonra birdenbire gök gürlemişti. Frol Petroviç öküzleri, beygirleri ve beş duvarlı evi kaybetmişti. Sovyet devriminden önce zengin çiftçilerden sahip oldukları mallar ve mülkiyet Kolkhozlar’a teslim edilmişti. Frol Petroviç sadece tek şey yapmadığına,  yani parti örgütü başkanına tüfekten kurşunu hediye etmediğine pişman olmuştu. Frol Petroviç küçün ailesiyle ve servetinin kalıntılarıyla birlikte Ural’ın ardında bir yere göç ettirilmişti.

Yoldayken İgnat geri kaldı, güvenliği aldattı ve saklandı. Ne annesini, ne de babasını bir kere daha görmüştü. Onlar hakkında bir şey öğrenmekten kokmuştu. Alsında da buna büyük ihtiyaç da duymamıştı. Kararsızlıkla, korkuyla, bir yerde uzun kalma endişesi ile dolu İgnat’ın hayatında bu tür şeyler için artık yer yoktu.

Kader onu nereye atmamıştı! Kama nehrinde orman satmıştı, Astrahan bozkırlarından hayvanları sürmüştü, Ohotskoye denizine balıkçı gemisinde balık tutmaya gitmişti… Berber, aşçı, depo müdürü olarak çalışmıştı… Yarı aç yaşamamıştı, diğer insanlarda daha kötü değil, hatta daha iyi de yaşamıştı. Kara günler ne zaman bir, ne zaman yüz ruble ayırmıştı… İyi de yaşamıştı, ancak en büyük başarılar döneminde bile gözlerini kaplayan bir serap vardı… İgnat Froloviç, kırmızı demir çatılı evi, çift boynuzlu ağır öküzleri, şafakla yıkanmış gibi pembe domuz yavrularını, babasının olgunlaşmış buğday başaklarıyla dolu tarlalarını hep görür gibi olmuştu…

Askere çağrıldıktan sonra savaşın başında tutsak düştüğünde kendini ‘gerçek bir Ukraynalı’ olarak tanıtarak Bandera babasının birliklerinde askerlik yapmıştı. Ancak hep gördüğü serap gözlerinin önündeydi. İgnat Froloviç de bunu artık bir serap olarak görmüyordu… Almanlar Don nehrinden geçtiyseler, Slaskiye bozkırlarında dolaştıysalar, nerdeyse Kuban ve o kırmızı çatılı ev ellerine geçmek üzereyse ne bir serapmış bu? İşte bu eller İgnat Froloviç’in ihtiyaç duyduğu düzen kurular…

Almanlara, Bandera’ya hizmet vermişti. Anca bunun yanı sıra belasını aramamış, kurşunlar önüne çıkmamıştı. Ana amacı sağ kalmak, kendini ‘yeni düzen’ için korumaktı. Ağır cinayetlerle ilgisi yoktu. Ancak serap dağılınca ceza çekme zamanı geldi. Bu durumda da askeri mahkeme karşısına çıkarak kurtulmuştu…

Kurtulup İgnat Froloviç geri dönmüştü. Sadece bundan dolayı kendini mutlu hissedebilmişti! Çarptırılmış cezayı doldurduktan sonra kurtulmuş, dahası ülkedeki değişiklikleri hissedip ham topraklara gitmişti. Burada da insanlara ihtiyaç duyulmuştu. İgnat Froloviç hizlı bir şekilde yükselmeye başlamıştı. Yine hayat ona şans vermişti! İşini becerikli bir şekilde yürütmüştü. Yürüttüğü çiftlik seneden seneye daha fazla kar sağlamıştı. Bu karın bir kısmı o kendi cebine koymuştu… Ancak bu ‘zamlar’ dışında domuz çiftliği müdürünün ücreti fena değildi. Bol yaşamıştı, üstler de ona güvenmişti. ‘Kara günleri’ hiç düşünmemişti! Bolluk ve neşe içinde yaşa, İgnat Froloviç Kaçan!...

Ancak İgnat Froloviç bir süreden beri sıkılmaya, hasret duymaya başlamıştı… Bunu da Sovhkoz’a Glaşa’nın geldiğinden beri hissetmeye başlamıştı. Ona sokakta rastlanırken bu genç sağıcıya hayran hayran bakmamak, durup arkasından bakmamak zordu… İgnat Froloviç’in kafası, Glaşa’nın güzel vücuduna, taç şeklinde bağlanmış lepiska saçlarına bakarken ve onun gözlerinin önünden Glaşa’nın kantaron renginde güleç, sakin gözleri geçerken acı düşüncelerle doluydu… Glaşa Çingene gibi kıvrak ve ateşli Kuban kızlarına benzememişti. O zaman Kaçan onn için gelin olarak seçilen kızı hatırlamıştı… Kaçan’ın başına bıçakla gibi vurulmuştu.. Hayat geçmişti… Ne zaman? Nasıl? O bile fark etmemişti. Kendi mutluluğunu yakalamaya çalışmış, aramış, rubleleri saklamış, eve ve mülkiyete sahip olmuştu.. Bütün bunları ne için yapmıştı?.. İşte şimdi Glaşa yanından geçerken renkli etekle çarptığında tarafına kılını bile kıpırdatmamıştı. Onu bir durdur, seni paraya boğarım, naylonlu ve kapronlu kıyafetleri alırım, benim evimde sağlı değil bir kraliçe olursun bir de! Alay eder, kahkahayla güler ve moruk der…

O zamandan beri geçmiş ve şimdiki hayatından sıkılmıştı. Evi de boş ve soğuk olmuştu. Çok sabırlı ve her sözüne itaatli eşinden, saklanmaya alıştığı etrafındaki insanlardan, bu insanların terinin döküldüğü topraktan, yani her şeyden sıkılmıştı, her şey onun için yabancı olmuştu. Kaçan şimdi herkesi kıskanıyormuş gibiydi! Bir insanları genç olduklarından ve hayata yeni başladıklarından, diğer insanları büyüyen çocuklarına bakarken sevdiklerinden, diğer insanları açık canla hayattan geçtiklerinden kıskanmıştı… Tek Kaçan’a kader mutluluk eksik vermişti!

Önce İgnat Froloviç sık değil, sadece bayramlarda içki içmişti. Şimdi ise karamsar düşüncelerden kurtulmaya çalışarak geç gelen hüznü alkolle bastırmaya çalışmıştı. Kaçan sarhoşken korkunç bir insandı…

Bir kere Glaşa kendi ‘romantiğinden’ ayrıldıktan sonra Kaçan onu tenha bir yerde yolunu gizlice beklemişti. Glaşa ondan kurtulmuş, kaçmıştı. Başka bir kere Kaçan baya içki içtikten sonra Glaşa’ya açılmaya karar vermişti. Ancak Glaşa ona vahşi yuvarlak gözlerle ona bakarak dinlemek bile istememişti. Onu takip etmeye başlamıştı. Adam içindeyken Glaşa işi şakaya vurmaya çalışmış, Kaçan’ın eşini imaya vermişti. Kaçan buna özellikle ifrit olmuştu. Bir kere o Glaşa’ya onu biriyle görürse onu bıçakla keseceğini söylemişti. Glaşa ise onun öfkeden dolayı cam gibi gözlerinden hakikaten kesip öldüreceğini anlamıştı…

Kasabada hiçbir şey gizli kalmaz… Tavuk komşu hanede gece içim kalırsa sabah bunun hakkında bütün sokak bilir. Kaçan’ın kulağına da Glaşa’nın geceleyin evden bir yere gittiğine dair söylentiler ulaştı. İlk önce Sovkhoz müdürü hakkında düşündü. Ancak bu öyle miydi?... Glaşa’nın Alşınbek’in evinde geçirdiği gece İgnat Froloviç onun penceresinin karşısında ışın kapatılacağını, onun hangi tarafa gideceğini bekliyordu. Ancak ta sabaha kadar Glaşa’nın penceresindeki ışık sönmüyordu. Şafak sökerken avluya çıkan kapıcalığın gıcırdadığında ve sessizce kapını çarpığında Kaçan Glaşa’nın ondan kurnaz çıktığını, aldattığını, arkasından, sebze bahçelerinden geçerek eve döndüğünü anladı…

Pencereyi kırmak, odaya zorla girmek, onu öldürürcesine dövmek istedi. Ancak Glaşa’nın gerçekten Kazıbay ile ilişkisi varsa ne olur?.. İgnat Froloviç müdürün zıddına davranmaktan daima korkuyordu.

Onu öfke alırken eve dönüyordu. Büyük ihtimalle bu sefer de kendini tutamayarak hıncını eşinden alırdı. Hem de içerden kilitlenmemiş bahçe kapısını, sonra da çizmeyle açılmış ve kilitlenmemiş giriş kapısını görünce asabı bozuldu… Yatak odasına atıldı. Yatak düzenli bir şekilde yapılmıştı, oda bomboştu…

Salondaki masada mektup gördü. O mektupta ‘Seninle birlikte yaşamak için gücüm kalmadı. Hoşça kal. ‘ şeklinde yazılmıştı.

‘Acele ediyordu. İmzalamadı bile.’ diye düşündü… Neyse daha iyi ya. Böyle olduysa daha iyidir.

Ancak hemen endişeye kapıldı. Ayağa fırladı, baltayı alarak yine de odaya döndü. Dönerek pencere kenarını kapatan levhayı kaldırıp yana çekti. Hayır, her şey yerindeydi. Gizli barınak ve içindekiler sağlamdı… Kaçan levhayı eski yerine koydu, çivinin dışarı fırlamış başını vurdu.

Ev sessizdi. Döşemenin atlındaki bir yerde fare tırmalıyordu, deliği kazıyordu.

Kaçan nedense haykırmak, ağzını boğan hüzünden dolayı hıçkıra hıçkıra ağlamak değil, kurtların kışlık şiddetli soğuğunda uluduğu gibi içten uzun ulu çıkarmak istedi…

 

VIII

 

1

 

O sabah Meruert Sultan Bekov ile iki kere karşılaştı.

İlk kere erken kalkarak  babasına göre geç sonbahara kadar koyun çobanlığının yapılması ihtimali bulunduğu Yesil’in su basan yerindeki otlağa bakmaya gittiğinde onunla karşılaştı. Kasabanın kenarında Meruert’in yolunu beyaz mayolu ve lacivert spor pantolonlu koşucu kesti. O emin ve esnek adımlarla göğsünü kabartıp dikkat kesilmiş önüne bakarak bozkıra doğru koşuyordu. Onun görünüşüne göre Meruert soluk almadan yüz kilometrelik mesafede koşmaya hazır olacağına ve ne olursa olsun yolunda umulmadık engeller çıkmazsa bu mesafeyi başaracağına karar verdi…

Meruert içinden sporcunun enerji ile dolu yakışıklı yüze, kıvırcık saçlara, kemerli buruna sahip olduğunu, güneşte esmerleşmiş düz bronz vücudundaki kasların yuvarlanarak geçtiğini fark etti. O yirmi yedi ya da yirmi sekiz yaşındaki bir erkekti. Meruert ‘Galiba sabah jimnastiğini yapıyor’ diye düşündü.

Dün Sovkhoz’a bölgeden bir temsilcinin geldiğini duydu. Ama ya eğiticinin, ya da daha sorumlu bir memurun geldiğini hatırlayamadı. Onun hakkında isminin Sultan Bekov olduğu, önce Aydungaliyev’in öğrencisinin, yani profesörün favorisinin oluğu aklında kaldı. Galiba bundan dolayı Alşınbek’in yaşadığı evde kalmayı tercih etti.

Dönüşte ikisi ile karşılaştı. Onlar sokaktan geçerken bir şeyler konuşuyorlardı. İkisi de uzun boylu ve mevzun endamlıydı. Yaşlarındaki farka rağmen birbirine şaşılacak kadar benziyorlardı. Meruert bir ayrıntıyı daha hatırladı. İki sene önce Sultan Bekov’un Sovhkoz’da baş tarım uzmanı olarak çalışan Glaşa’nın eşi Matveyev’i, bundan sonra adıgeçenin yerine atanan Nurjanov’u görevden aldığına ilişkin söylentileri hatırladı… Meruert kendimde bir fenalık duydu, yüreğini kuşku sardı. O köşeyi dönmek istedi, ama profesör artık onu gördü ve misafirle birlikte ona doğru yürüyordu.

Profesör onları takdim etti, tanıştı. Sultan Bekov açık bir merakla Meruert’i dikkatle gözden geçiriyordu. O kızarıp mahcup oldu. Bu laubalice bakışı onu kızdırdı. Bekov, kızla gayriihtiyarî hayranlık ifadesi dışında gözlerinde kendi cazibesinden çok açık emin olma ifadesi vardı… Meruert meşgul olduğunu ve çiftliğe acele ettiğini söyleyerek epey soğuk bir şekilde ikisiyle vedalaştı.

Hasen’i bulmak, ona uyarı yapmak istiyordu… Ancak ne konuda uyarı yapacaktı ona? Onunla belirsiz önsezileriyle paylaşmak aptallıktı. O bir erkek olarak bunu anlamaz…

Öğleden sonra Meruert yine de gelen misafirle artık Tleukabakov’un iş odasında karşılaştı. Orada adıgeçenle başka biri de karşılaştı…

Genç baş tarım uzmanı Hasen onu Sultan Bekov’un beklediği müdürün iş odasına çağrılınca kuşkulandırmadı. Tam tersine Hasen bölge müdürlüğünden bir temsilcinin, tarım işlerinden anlayan bir insanın geldiğine sevindi. Onların ortak dili bulacağı ve bu görüşmesinin sonuçlarının çalışmalar için yararlı olacağı şüphesizdi. Birkaç senelik yaş farkına rağmen Sultan Bekov’un ve onun adeta aynı nesilden oldukları Hasen iyimser ruh haline kapıldı… Böyleyse hayata, işe benzer yaklaşımlara sahipmişler. Bu da hiç anlaşamadığın Tleukabakov değildi… Hem de Hasen onun hakkında bazı şeyler biliyordu. Sınıf öğrencilerinin görüşmesinde ondan enstitüsünün profesörlerin ümitlerine layık bir mezunu olarak bahsedildi. Aslında herkes onun bilim alanında çalışacağını düşündü. O ise bir süre için bu yoldan saparak pratik yapmaya karar verdi. Ülkenin Büyük Ekmeğe ihtiyacı vardı. Sultan Bekov en önemli bu görevi kalbinde çok sıcak bir şekilde değerlendirdi. Bunun için lisans üstü programı bırakarak vatandaşlık ödevinin onu çağırdığı yere gitti…

Raporcu da onun hakkında benzer sözleri söylüyordu. Prezidyumda oturan ve iyi formda olan siyah takımlı zarif Sultan Bekov, kürsüden ona doğrudan doğruya hitap edilirken alçakgönüllülükle başını sallıyordu…

Şimdi ise Hasen, Sultan Bekov’un genç meslektaşın karşılaştığı zorluklar hakkında duyar duymaz ona arkadaşça yardım vermek için Sovkhoza gelmekte acele ettiğini çok doğal olarak değerlendiriyordu.

Aslında Hasen Telukabakov’un iş odasına girince bazı şeylerden dolayı kuşkulandırdı. İş odasında Ugryumov, Kazeke’nin kendisi, Aydungaliyev vardı. Ancak Sovkhoz’un en faal üyelerinden ne ekip başları, ne makineli tarım uzmanları, ne çiftlik müdürleri vardı. Neden? Bu durumlarda onlar da çağrılırdı… Dolap ve kahverengiye boyanmış demir kasa arasındaki köşede başını önüne eğen yorgun Meruert oturuyordu. Ona ne oldu?.. Müdürün koltuğunda masanın başında oturan Sultan Bekov de tuhafına geldi.. Ancak bunda tuhaf ne vardı?... O bir misafirdi… Ancak oturma tarzıyla herkese hem bu masanın, hem de bu koltuğun onun için olmadığını ve diğer masalara ve koltuklara alışmış olduğunu göstermek istiyormuş gibiydi… Aslında yüzüne vurulacak bir şey de yoktu. Hasen onun yüzünde takmamazlık ifadesini fark etmedi. Ancak bir şey Hasen’i incitti, içi gerildi.

Bekov, uzun masanın diğer tarafında bulunan karşısındaki sıraya göstererek baş işareti ile tarım uzmanıyla selamlaştı.

-            Sizi gıyaben tanıyorum, - Bekov hissedilir edilmez soğukla söyledi. – Boşuna vakit harcamayalım. Ayrıca iki komşu Sovkhoz’a uğramam lazım… - O Meruert’ten bu kadar güzel kızın yanında iş sesiyle konuştuğundan özür diliyormuş gibi ağızsız bir şekilde baktı… - Atımayev rapor veriniz.

Hasen biraz başka bir kabulü bekliyordu… Aslında buraya başparmağı yemeye gelmediler ki.. İş bir iştir demek… Yaşlı Ondasın’ın söylediği sözleri aklına geldi. Kendi gerçeğini ispat ediyorsan dinleyicinin sana karşı nasıl davrandığını düşünme. Konuşmalarındaki gerçek kendini savunur. Sen bu gerçeği net ve basit bir şekilde açıklamaya çalış.

İşte Hasen rapor vermeye başladı. Hasen, rakamlara, hava koşullarına, toprak durumuna dayanarak acele etmeden ayrıntılı olarak rapor veriyordu. Sovkhoz’da uygulanması öngörülen etkinlikleri özellikle ayrıntılı bir şekilde anlattı. Onun sözünü kimse kesmedi. Hasen yavaş yavaş konuşmaya düştü…

Sultan Bekov tarım uzmanını hoşgörü ile dinliyordu, çoktan beri bütün bunları, Hasen’in söylediği her sözü biliyormuş gibi nazik bir şekilde gülüyordu. Hiçbir şey yapamazsın. Görevi dinlemekti. Sonuna kadar da dinler…

Sadece bir yerde, Hasen Zheltiy Bugor’a yakın bir yerde ilk deney olarak iki hektarlık arsaya darının ekildiğini ve anılan deneyin sonucunun umut verici olduğunu anlatırken konuşmasını kesti…

Sultan Bekov el işaretiyle Hasen’i durdurdu.

-            Biliyorum, biliyorum, ben bu arsayı ziyaret ettim. Ancak bildiğim kadarıyla size iki hektarın değil, elli hektarın ekilmesi önerilmiştir? Kendi kazanımlarından bahsetmek değil, devlete ne kadar tohum vermeyeceğinizi hesaplamak daha doğru olurdu. Bu da…- O çok renkli tükenmez kalemle şakırdattı ve hızlı bir şekilde bloknotunda hesapladı. – Her hektardan yüz elli pud alırsak.. yaklaşık yedi bin pud çıkar. İşte ulusal ekonomiye verdiğiniz zarar budur!.

Sultan Bekov Hasen’e göz kırpmadan gözlerini dikti.

-            Ancak bölgede bu alanda buğdayın ekilmesi öngörülüyordu. Biz ise körlemeden risk etmemek için bu toprağın hangi kültürler için daha uygun olduğunu tespit etmek istedik…

-            Bunu biz duyduk. Ancak bu girişim ile üstlendiyseniz arkasını da getirmeniz lazımdı. Biz yerlerdeki girişimlere karşı çıkmıyoruz. Ancak kırk sekiz hektarlık arsanın ekilmemiş kalmasına, devletin de zarar görmesine karşı çıkıyoruz!...

-            Toprak ekilmemiş kalmadı. Orda ilkbahardan beri bizim Edilbeys cinsi koyunlarımızın çobanlığı yapılmıştır. Bunu da göz önüne almak gerekiyor…

-            Biz bunu göz önüne alıyoruz. Ama bu kazancınız değildir… - Sultan Bekov Meruert’e güldü. – Bunu ayrıca konuşuruz. Belki burada çalışan uzmanlardan birini bölgeye makul girişim hakkında raporu dinlemek için davet ederiz… Ancak şimdi tohumdan bahsediyoruz. – El işaretiyle bu konun kapanmış olduğunu gösterdi. – Devam ediniz.

Hasen, ortada kesilen düşünceye geri döndü. Sultan Bekov, Meruert’in genç tarım uzmanının nasıl ağzına baktığını fark edince onun haddini bildirmeye istemiş. Ancak Hasen hiçbir mahcubiyete kapılmadan,  dahası büyük bir ısrarla Ugryumov ile birlikte düşünülmüş tarım tekniği önlemlerinin sistemini açıklamaya devam etti.

-            Sadece bugünkü koşullar göz önüne alınmaz, - o dedi. – Yerel koşulları değerlendirerek uygulaması için zaman, emek ve ek masraflar gereken kapsamlı bir kompleksi hazırladık. Ancak bunun eksinin önümüzdeki yıllarda fark edeceğiz.

Bu sözlerle kendi konulmasını bitirerek oturdu.

Bekov hafifçe güldü.

-            Tabi gelecek hepimizi ilgilendirir. Uzun vadeli planlar, perspektifler, tahminler iyidir… Ancak ülkenin ekmeğe ihtiyacı var.  Yarın değil, bugün ihtiyacı var. Plan kapsamında öngörülen tohum miktarını bu sene teslim eder misiniz?

-            Tarlalarımızın durumunu siz de gördünüz. Bölge tarafından bize iletilen ön planı yerine getirebilmemiz şüphelidir. Tek bir şey kesinlikle vaat edebilirim… - Hasen Bekov’un gözlerine bakıyordu. – Sovkhoz’a ait tarlalardaki bütün ürünü son başağa kadar kaldıracağız.

-            Bizim için bu vaatler yetersizdir!

Hasen patlamak üzereydi, ama kendini tuttu.

-            Sizin vaatlere mi ekmeğe mi ihtiyacınız mı var?..

-            Ekmeğe, bizim ekmeğe ihtiyacımız var, sayın baş tarım uzmanı. Ancak siz bunu anlaşılan henüz anlamadınız!...

 

Bekov’un masaya attığı tükenmez kalem yuvarlandı ve madeni gövdeyle şıngırdayarak düşemeye düştü. Hiç kimse onu kaldırmak için eğilmedi.

İş odasında gerilimli sessizlik asılı kaldı. Meruert Hasen’e gözlerini kaldırmaktan korkuyordu. Bu olayın hala son eremediğine emindi…

Herkes, bölgede gelen başkanın ne söyleyeceğini bekleyerek susuyordu. Bekov, sessizliğiyle gerginliği daha fazla hissettirerek hiçbir şey söylemiyordu.

-            Tarım uzmanları konusunda şansımız gülmüyor, -o nihayetinde Tleukabakov’a söyledi. – Birincisi çok fazla konuşuyordu, ikincisi hiçbir şey yapmıyordu, üçüncüsü…

İçler çekerek ellerini kaldırdı.

-            Tabi Sovkhozlara’a tecrübeli uzmanlar yerine hayattan kopuk insanlar atanıyorsa her şeyden önce biz, yani bölge müdürlüğünde çalışanlar suçluyuz.. Ancak bana göre bizim hatamızı düzeltmek için geç değildir…

Söylediklerini takdiri arıyormuş gibi herkese baktı. Birden Meruert’in delici bakışını rasladı.

-            Anlaşıldı, - Sultan Bekov daha yumuşak sesle devam etti. –Az önce enstitüsünden mezun olanlara bir tür delilik özgüdür… Ancak bazen bu tür delilik hayali makul gerçeği ile birleştirmeye engel oluyor. Bu da işimiz için mahvedicidir…

Konuşmasını başladığı karalı sesle de bitirdi.

-            Ben yoldaş Atımtayev’in baş tarım uzmanı görevinde alınmasını uygun görüyoum. Biz onu bölgemizin ilçelerinden birinde açılması planlanan deneyimsel tarlalara atarız.

Salonda yine de çıt çıkmıyordu.

Hasen, Bekov’un söylediklerini intikal edemedi. O yaklaşan çatışmaya hazırlanıyormuş gibi masanın üstünde yumrukları sıkıştırarak hareketsiz oturuyordu.

Ugryumov ilk gene sessizliği bozdu.

-            Ben Hasen Atımtayev hakkında söylediklerinizi yanlış mı işittim yoksa yanlış mı anladım?...

-            Tekrarlıyorum. Atmtayev yoldaş Sovkhoz’daki görevden alınmış olması gerekiyor.

-            Neden?

-            Üstlenen ana görevleri anlamadığı için…

-            Tarım uzmanının toprak ve ürün için mücadeleden başka habgi görevler olabilir ki?..

-            Tahıl sevkiyatlarına ilişkin planın yerine getirilmesi onun ana görevi değil mi?

-            Bir dakika, bir dakika… - Ugryumov’un sesinde sertlik duyuluyordu. – Tahıl sevkiyatlarının yerine getirilmemesi hakkında konuşmak için erkendir. Tabi gördüğünüz gibi bu sene imkanlarımız çok sınırlıdır. Ancak tahıl sevkiyatlarından sadece tarım uzmanı değil, hepimiz, yani ben ve parti örgütü başkanı dahil olmak üzere Sovkhoz yöneticileri sorumluyuz. Aslında ana sorunumuz…

-            Evet, evet , ana sorununuz nedir?..

-            Siz nedense bunun hakkında ısrarla anmamaya çalışıyorsunuz. Ben rüzgâr erozyonundan bahsediyorum. Bu belanın tarlalarımıza çöktüğünden kim suçlu?.. İşte bunu da ciddi bir şekilde değerlendirmek lazım, Bekov yoldaş! Ancak şimdi Atımtayev’den bahsediyoruz. Onun da bundan suçu yoktur. Aslında onun girişimi üzerine bu felaketle mücadele etmek niyetindeyiz!..

-            İstediğiniz her şeyi mi söylediniz?

-            Şimdilik istediğim her şeyi söyledim.

-            O zaman ben siz Atımtayev’in görevden alınmış olmasını neden hakkediğini anlatayım. – Bekov, Ugryumov’un ‘Kim suçlu? diye sorarken kimi kastettiğini hissetti, ancak anlamamış gibi yaptı. – İşte öyle… Sovkhoz’umuzdaki sorunlarda beri erken ilkbahardır. Az tecrübeli tarım uzmanının, ilk buğday ekinlerinin çıkmasını sağlamak için nem korunmasına yönelik bütün önlemlerin alması gerekiyordu. Atımtayev bunun için ne yaptı? Neredeyse hiçbir şey yapmadı. O adeta hiçbir şey yapmadı. Bir uzman açısından bu da bir hata olarak değil, neredeyse bir suç olarak değerlendirilir. Bundan sonra Atımtayev Aksengir arsasında kulaksın pulluklarla toprak işlenmesini yaptı. Şimdi de anılan arsada fena olmayan ürün beklenir. Tarafımızdan tavsiye edilen bu yöntem ekinlerin tamamen mahvedildiği Karasor arsası dahil olmak üzere diğer arsalarda neden kullanmamıştır? Makineler mi yetmedi? Bölgeye haber verilmesi lazımdı. Ancak bu da söylemek istediğim her şey değildir. Atımtayev tarım tekniğine ilişkin etkinliklerden bahsederken ben onu sabırla dinledim.  Onu sabırla ve dikkatle dinledim. Ancak onun sözlerinde buğdayın hektar başına verimini artırılması, yeni cinslerin kullanılması hakkında hiçbir şey duyamadım. Bu da Sovkhoz’unuzda profesör Aydungaliyev tarafından yetiştirilen kuraklığa dayanaklı yeni cins buğdayın ekilmesi ile yanı sıra oldu! Onun bu konuyu bu kadar sükutla geçiştirmesi nasıl açıklanır? Ben bunu anlamıyorum.. Her şeyden sonra da kendi hatalarını planlanan etkinliklerden bahsedilirken saklamaya çalışıyor?.. Hayır, sizin gibi çiftliğinde aylak hayalperestlere yer yok! Burada ekmeğin anlamını bilen tecrübeli insanlara ihtiyaç duyulmaktadır!

Sultan Bekov gözlerini kısılarak Ugryumov’a baktı.

-            Şimdi Atımtayev’in neden görevden alınması gerektiğini anladınız mı?

-            Kuvvetli olarak değerlendirdiğiniz delillere ben aynı kuvvetli anti-delilleri da bulabilirim. – Ugryumov intaçı bir şekilde cevap verdi. – Ancak şimdibu sözkonusu değildir..

-            Şimdi sözkonusu nedir?

-            Atımtayev yani çalışmaya başladı. Zihni açık, düşüncülerinin boyutu da geniştir. Onun varsayılan ya da gerçek hatalarını bu kadar sert bir şekilde değerlendirmemeniz gerekiyor.

Bekov Ugryumov’a alaylı gülümseme ile cevap verdi.

-            Sovkhoz’da çalışan tarım uzmanlarının göreve atanması ve görevden alınması hakkımdır. Bu konuda parti taban örgütünün önünde herhangi bir sorumluğum yoktu. Gerekirse yanlış olup olmadığımı bana başka bir yerde söylenir.

-            Biz ise size bunu yapmayı müsaade etmeyeceğiz, - Ugryumov hafifçe gülümsedi.

-            Biz derken kimi kastettiniz?.. – Bekov alaylı bir şekilde yeniden sordu.

-            Biz derken beni, yani parti örgütü başkanını, müdür Tleukabakov yoldaşı ve Sovkhoz’da çalışan işçileri kastettim. İlçe komitesinin de sizi desteklemeyeceğini düşünüyorum. Aslında ekonomik sorunların çözülmesinde parti örgütünün düşüncelerinin göz önüne alınmadığı zamanların geçtiğini unutmuşsunuz. Halihazırda bunlara yetki verildi, Bunu anlamamak…  - Ugryumov omuz kaldırdı.

-            Bunu sizden daha iti biliyorum…

Bekov Tleukabakov’a dönerek onun ne söyleyeceğini sessiz bir şekilde bekliyordu.

-            Ben Ugryumov yoldaşın tutumunu paylaşıyorum, - Kazıbay ona özgü doğrulukla cevap verdi. – Hasen’i bütün günahlardan suçlamak yanlıştır. İlk önce bütün bunlardan ben sorumluyum. Burada da söylendiği gibi dün bir bugün iki çalışıyor.

Bekov kızardı. Yavaş bir şekilde kızarıyordu. Nedense hemen dar gibi olmuş yakanın üstünde onun boynu pembeleşmeye başladı. Bundan sonra yanakları, kulakları, alın kızarmaya başladı. Bekov, diğer insanların geleceğine karar vermek için kaderle seçilen insandan çürük tahtaya basan, düştüğü durumdan nasıl kurtulmayı bilmeyen, şaşıran insan haline geldi. Bakışı koşuşmaya, dört dönmeye başladı ve kendine hakim olmaya devam eden Aydungaliyev üzerinde durdu.

Alşınbek kendi öğrencisi yardımına koştu.

-            Kadro konularına karışmak bana düşmez, - o dikkatli bir şekilde söyledi. – Ancak Sovkhoz’unuzun başarısıyla ilgilenen bir insan olarak burada daha tecrübeli bir tarım uzmanının çalışmasının gerekli olduğunu söylemek isterim. Bekov yoldaşının, Hasen’i deneyimsel çiftliklere atamak isterken haklı olduğu açıktır… Maalesef Atımtayev’in baş tarım uzmanı görevinde çalıştığını uzun süre içinde takip etmedim. Ancak Hasen’in toprağa sevgisinin, çalışma isteğinin olduğunu ve diğer değerli niteliklere sahip olduğunu güvenli söyleyebilirim.  O özellikle Bekov yoldaşın söylediği çiftlikte iyi bir pratik yaparsa mükemmel bir uzman olur.

Alşınbek biraz susarak iş odasında bulunanlara açık ve aydın bir şekilde güldü.

-            Bunla birlikte şimdi Atımtayev’in görevden alınmasını makul olmayan bir karar olarak değerlendirilebilir. Bu konun acele etmeden etraflıca bölgede ele alınması gerekiyor. Ben sadece Atımtayev’den değil, Sovkhoz’daki durumdan da bahsediyorum… Bundan donra da uygun bir arar alınması lazım… Tarafımdan yardım etmek için elimden geleni yapmaya söz veriyorum…

Aydungaliyev konuştukça Sultan Bekov kendine geldi. Yüzü yine de normal renge döndü, gömleğin yakası daha geniş oldu, sesine iradeli ve biraz istihfaf edici ton döndü.

-            Tamam, - o dedi. – Biz müdürlükte bu konuyu ele alırız. Şimdilik kendi görevinizi yürütmeye devam ediniz, - o Hasen’e hitap etti. Sizin konunuzun ele alacağı zamanı ben bildiririm. – O Meruert’e döndü. – Sizin de bizi ziyaret edeceğinizi düşünüyorum. – Ona koruyucu bir şekilde güldü. – Uzak otlaklarda koyun yetiştiriciliğine ilişkin girişiminiz her türlü desteğe layıktır. Girişiminizin uygulanmasını diğer Sovkhozlar’a da tavsiye ederiz. ..

Meruert meydan okurcasına cevabı dikti.

-            Ben gitmeyeceğim!

Bekov ona bakı verdi

-            Neden?

-            Burda bir girişim yoktur. Bunun da benimle bir ilgisi yoktur. Babam yaşlı bir çobandır. Bütün hayatı boyunca yaptığı işi şimdi de yapıyor. Bir ‘fenere’ daha ihtiyacınız varsa onu davet ediniz. Aynı zamanda benim annemi de davet edebilirsiniz. Tahıl çiftliği koşullarında neyin, yani Uzak otlaklarda ya da ahır bölmelerinde koyun yetiştiriciliğinin daha iyi olup olmadığını size çok net bir şekilde anlatırlar. Bazılarını us payını verirler…

Bekov bu yumuşak ve ince kızdan direnişi, hem de bu kadar haddini bilmez direnişi beklemedi…

-            Neyse, o dedi. – o zaman sizin anne babanızı da davet etmek zorunda kalırız. …Sizinle birlikte… - Kendi düşüncelerinden vazgeçmediğini göstermek için dedi.

Bekov kalktı. Herkes de onun arkasından da kalktı. Bekov vedalaşırken Ugryumov’a ve Tleukabakov’a elini uzattı.

Sıranın altına düşen ve kurşunun keskin ucuyla parlayan tükenmez kalemi, Hasen’i fark etmiyormuş gibi davranıyordu.

 

2

 

Şiddet… Hasen’in kapıldığı hale daha doğru bir söz bulunmazdı.

O yaz kara fırtınalar aman vermiyordu. Defalarca Altın Aray Sokhoz’una ait tarlalara çöküyordu. Hasen toprağın üstünde yükselen ve kabaran pis sarı renkte olan kum hortumlarında Alşınbek Aydungaliyev’in ve Sultan Bekov’un korkunç yüzlerini görüyordu.Geceleyin kasaba rüzgara maruz kalırken onları sesleri duyuyordu. Boş hayalperest ve çocuk Hasen’in üzerinde kah gülüyorlardı, ıslık çalıyorlardı, kahkaha atıyorlardı..

Ancak onu yendiklerine, fiskeyle abaktaki boncuğu gibi devirdiklerine erken, çok erken kara verdiler!..

Sovkhoz’da kısa ara bitti. Ot biçme zamanı geldi. Hasen her sabah önemli ve ikinci derecede olan, ancak daha az önemi taşımayan işlerine içine dalıyordu. İşlerin akınında kaybolmak, boğulmak çok kolaydı. Ancak Hasen hiçbir zaman böyle bir neşeli ve öfkeli bir coşkunlukla çalışmadı! Her işe başlıyordu, her iş için güçleri yetiyordu. Ne kadar tuhaf olursa olsun her işte başarılı oluyordu!

Aslında bunda şaşıracak bir şey var mı?.. Söylendiği gibi söylentilerin çabuk yayıldığı Sovkhoz’da herkes Sultan Bekov’un ne için geldiğini öğrenerek baş tarım uzmanına yardımı teklif ettiler. Bu insanların ağzından lal dirhemle çıkar yürekten yardımı Hasen her adımda hissediyordu. Onun yanında, yani yan yana kendine güvenen rahat Ugryumov vardı. Kazıbay Tleukabakov de genç adamın sadece dişlerin ve göz aklarının beyaz olduğu bozkırdaki güneşten yanan, kavlanmış ve serleşmiş yüzüne bakarken hafifçe gülümsüyordu ve kendi gençliğini hatırlıyordu…

Hasen’in tamamen umutsuz bir girişimde bulunduğu geliyordu. O Sovkhoz’un gelende aldığı küçük tayına ek mineral gübreleri görüşmek için Karatau’ya ve Cambul’a gitti.

Ordaki müdürlüklerde dikkatli bir şekilde dinlendi. Ancak küçük fonlara, sınırlı üretim kapasitelerine sahip olduklarını söyleyerek kısa süreli perspektifte hiçbir şeyi vaat etmediler. Beş ya da altı sene sonra cumhuriyetin mineral gübrelere ihtiyaçları fazlasıyla karşılanacaktır. Şimdi ise.. Ancak Hasen beş ya da altı senenin geçeceğini beklemezdi. Babasının tavsiyesi üzerine parti örgütü komitesine, Komsomol komitesine gidip acil düzenlenen toplantıda konuşma yaptı. Hasen, Sultan Bekov’a değil, onun gibi sıradan işçilere ekinlere zarar veren kara fırtınalar, toprağın korunmasına yönelik acile yöntemlerin alınmasını gerektiren bela hakkında anlattı… Bun bir rapor muydu?... ‘Rüzgar erozyonu’ konusunda bir ders miydi?... Yoksa kalbinden çıkran yardım sesi miydi?... Maden işçileri arasında tarımdan anlayan uzmanlar yoktu. Ancak onlar Hasen’i, onun bütün anlattıklarını anladılar.

Bir hafta sonra Altın Aray’a bir telgraf geldi. Anılan telgrafta, rüzgar erozyonundan zarar gören Sovkhoz için kaç ton gübrelerin ve hangi sürelerde teslim edileceği bildirilmiştir. ‘Plan dışı çıkarılan ürünlere mehsuben…’ Aşağıda gençlik ekibinin üyelerinin imzaları vardı. Bu imzalar metinden daha fazla yer aldı…

Bunun sayesinde buğdayın hektar başına iki ya da üç kental verimini artırılması bekleniyordu. Bu durumda da ürün münavebesinden ek arsaların çıkarılması ve orda çokyıllık otların ekilmesi sağlanırdı… Tleukabakov bile Fedor İvanoviç’in makul kanıtlarına ve Hasen’in inatçı baskısına biraz pes demeye başladı.

Ayrıca gübrelerin bir kısmının sonbaharda ağaç dikilmesinde kullanılması öngörülüyordu.

Burada da Hasen’in bu kadar azgınlıkla mücadele ettiği planlardaki zayıf halka belli oldu. Ağaç dikimi… İlk önce gerekli miktarda fidanlar nasıl ve nerden teslim edilir?.. Bundan sonra bu işten anlayan insanlar nerden bulunur?... Hasen ağaç dikiminden ne anlıyordu?... Enstitüde verilen bozkır şeridinden ağaç dikilmesine ilişkin özel dersler, somur tavsiyelere uygun olmayan genel bilgileri içeriyordu.

Sadece şimdi Hasen başlatılan çalışmaların zorluğunu gördü. Ancak Alşınbeki’in  ‘Ne bir çalışmaya başlama istediğinizi anlıyor musunuz’ diye kendi zehirli uyarılarıyla birlikte halkı çıkacağına ilişkin düşünceden, bunun hakkında sadece bir düşünceden dolayı Hasen dünyanın öbür ucunda giderek fidanları bulmaya, kandırmaya, ispat etmeye, gerekli insanları bulmaya hazırdı!..

Bazen o ormancılık ders kitaplarını okuyarak sabaha kadar oturuyordu. Allaha şükür, Hasen’in yardımına her türlü beklenmedik bilgilere sahip olan Gubanov geldi. Povoljye’deki vatanında Porfiriy Mihayloviç’in orman şeritlerinin dikilmesi sürecine katıldığı ortaya çıktı. İşte bu aralarda akşamleyin onlar bir araya gelerek çukurcukların boyutlarını ve şekillerini, fidanlar için ek gübre verme yöntemlerini, kendi yırtıcı köklerinin geniş alanda yayılması ihtimali bulunan sürüngen ayrık otu,  beş metrelik derinlikten toprak suyunu ermek çıkaran hain pembe deve dikeni, gibi uzlaşmaz düşmandan güçlendirilmemiş ağaççık korunmasına yönelik etkinlikleri konuştular… Hasen Gubanov’un kasabada yaşayanlar için ormancılık alfabesi kurslarının başlatılmasına ilişkin önerisine sevinçle sarıldı. Bundan bir zaman sonra Porfiriy Mihayloviç’in yönetiminde Lüktür Evinde yetişkinler için, okulda son iki sınıftaki öğrenciler için ilgili topluluk çalışmaya başladı. Bu kursu zamanında öğrencilerle birlikte Sovkhoz’daki bahçenin dikilmesi sürecine katılan biyoloji öğretmeni Valentina Sergeyevna Golikova veriyordu. Bazı durumlarda Almatı’ya giden Alşınbek tarafından deneyimsel tarlayı gözlemeye gönderilen doktora öğrencisi yardımcı oluyordu.

Bir zaman sonra kasabanın genelinde ‘ajurlu şeritler’, ‘az ajurlu şeritler’, ‘tek şerit’, ‘çift şerit’, ‘satranç şeritleri’ gibi sözler duyuluyordu… İnsanlar ortak beladan, ortak tehlikeden daha fazla ne birleştirir?.. Altın Aray kara fırtınalar böyle bir belaydı. Önce bu fırtınalar önünde çaresiz kalan insanlar eski düşmanla çarpışma için güç hissettiler.

Kurslar sona erince katılanlar sonbahara kadar yaşama gücü olan dikme malzemelerin hazırlanmasına, toprağın işlenmesine, yabani otlarla mücadelede kültivasyonun yapılmasına yönelik yöntemleri biliyorlardı. Herkes bunun sadece başlangıç olduğunu, kuraklığa maruz kalan topraklarda ağaçların büyüme bitmesinin elde edilmesinin çok zor olduğunu, sonuçların yıllarca beklenmesi gerektiğini biliyordu…

Biliyordu. Ancak toprak da insanlara sabırlı, ısrarlı ve bilgece olmayı öğretiyordu. Toprak onlara insanın sadece ‘güzel anlar’ için doğmadığını ve yaşamadığını söylüyordu. İnsanın nasibi sonsuzluktu…

 

Aslında Hasen o haftaların devamlı acelesinde en az sonsuzluk hakkında düşündü. Meruert’in onu görmeye uğradığı akşam ilçe merkezini yarınki ziyaret için gereken evrakları seçmeye müdürlükte geç saate kadar kaldı. İlçe merkezinde ormancılık müdürlüğü ile fidanların sağlanması ve bunlarına Altın Aray’a zamanında teslim edilmesi konusunda anlaşacaktı.

Dosyaları karıştırırken kendi dolabının yanında duruyordu ve kapı vurulurken o tarafa bakmadan ‘Giriniz’ diye söyledi. Uçan gibi hafif adımlardan Meruert’in geldiğini anladı. Hasen Meruert’in yürüyüşünü hiçbir şeyle karıştıramazdı.

Gerçekten de Meruert geldi. Mevzun endamlı esmerleşmiş Meruert’in üstünde belde kırmızı kemerle bağlanmış kısa beyaz elbise vardı. Meruert elinde gri kapaklı kalın kitabı tutuyordu.

-            Merhaba, - Hasen’in onu başından zarif bir şekilde beyaz küçük kayışlarla bağlanan açık iskarpinine kadar dikkatle gözden geçirdiğini fark ederek kurnaz bir şekilde söyledi. – Yoksa beni tanımadın mı?.. Biz o kadar seyrek görüşüyoruz…

-            Senin bu kadar bayramlık görünüşün var.. – Hasen mırıldandı. Hemen de kıskançlıkla sordu. – Nereye gidiyorsun?

-            Size, sayın baş tarım uzmanı, geldim, - Meruert ciddi bir tavır takındı.

-            Bana mı?..

-            Evet, ertelenmez işim var.

-            Otur, anlat… - Hasen telaşa düştü. Dosyalarını bırakarak Meruert’e sandalye verdi ve karşısında oturdu. – Ne oldu?...

-            Olan oldu…- Meruert derin içler çekerek gözlerini tavana kaldırdı ve odanın ortasında uzun bağda sarkılan lambaya baktı. Bu oyuna devam edemeyerek kahkaha ile güldü. – İşte bu oldu. Ne yapıp yapıp seni çok görmek istedim!...

Hasen gözlerini dört açtı, aptalca hımladı ve kahkaha ile güldü.

Böyle bir dakika içinde birbirinin karşısında oturarak gülüyorlardı.

-            Aslında haklısın, - Hasen söyledi. – En son ne zaman görüştük?.. Sen bir zenci çocuğu gibi esmerleşmişsin.. Nasılsın?..

-            Sen ise bütün Sovkhoz’u üstünde taşıyormuşsun gibi zayıfladın… - Meruer taraftan Hasen’e dikkatle baktı ve yüzünde annede ya da ablada gibi kaygı ifadesi belirlendi. – Bana ‘Nasılsın?’ diye mi soruyorsun?... Ot biçme zamanı geldi. Daha neyle uğraşayım?... Babamın ot biçme arsalarına sezgisinin olması iyi oldu. Kıyıdaki çalıkavakta otlak şeridinin nerde olduğunu, toprağın bir kısmına otların nerde bürüdüğünü, yani her şeyi bilir… Geçenlerde de bir işi yapmayı başardım…

-            Ne bir iş?

-            Bu yerlerin daha önce at sürüleriyle, hem de Birjansal’da yetiştirilen maknal kara cins atlarıyla meşhur olduğunu duymuşsun… Hap topraklarda at yetiştiriciliğinin yapılmasının gerekli olmamasına karar verilince burada bir at sürüsü bile kalmadı. Bozkırda atların ayak parıltısı, tayların kişnemesi duyulmuyorsa buna bozkır denir mi?

-            Kımız mı?... At eti mi?.. Bu arada Fransa gibi çok ülke bunu satın alıyor…

-            Doğru.. İşten ben uzak aullardan önce Sovkhoz tarafından satılmış kısrakları ve iki aygırı topladım. Kazeke’yi zorla buna kandırdım. Bunlar çok pahalıydı. Ancak Fedor İvanoviç’in sayesinde müdürü kandırdık…

-            Demek ki Sovkhoz’umuzda bir at sürüsü mü olacak?..

-            Sevindin mi?... – Meruert ışıl ışıl parlıyordu.

-            Ben mi?.. Bu Sovkhoz için gerçek bir hediyedir!

-            Senin için bu hediye mi?..

-            Benim için de bu bir hediyedir!

-            Bu da iyi, - Meruert söyledi. – Bu da senin için daha bir hediyedir… - Ve Hasen’e bundan önce dizlerinde tutan ve adı görünmeyen kitabı uzattı.

Hasen Meruert’in ellerinden kalın kitabı şaşkınlıkla alarak kapakta ‘Leonid Leonov. Rus ormanı’ adını okudu. 

-            Bunu da hayatında orman şeridi hatırası olarak hediye ettim… - Meruert, Hasen’in hala hiçbir şeyi anlamadığını fark ederken ilk sayfayı döndürdü.

-            ‘Yirmi beşinci yaş günün kutlu olsun’ – Hasen açık okudu. O nihayetinde bu hediyenin ne olduğunu, Meruert’in bayramlık elbiseyi neden giydiğini ve bu akşam onu neden bulduğunu anladı…. Ancak nasıl öğrendi? Kendi unuttuysa o nasıl unutmadı?..

Meruert kendine gelmek için vakit vermedi.

-            Telgraflarını al.. Ben rica ettim ve bunlar postanede bana teslim edildi…

Bir kutlama telgrafı babasından, diğerleri sınıf arkadaşlarından geldi.

Hasen bunları gözden geçirerek birden hüzünledi.

-            Yirmi beş… - o düzenli bir şekilde söyledi. – Yirmi beş… Bir sene sonra yürmi altı yaşına gireceğim…

-            Yirmi yedi, yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz yaşına da gireceksin… - Meruert kahkaha ile güldü. – Böyle yüz yaşına kadar sayabilirsin.

-            Yirmi altı yaşımı doldurunca hala baş tarım uzmanlığı görevini henüz yürüteceğime emin misin?... – Hasen kederli bir şekilde söyledi.

Meruert ne kastettiğini hissetti.

-            Onlar yapamazlar, Hasen!...

O sandalyeden fırladı. Şimdi küçük yumrukları sıkıştırarak Hasen’in önünde duruyordu. Meruert’in gerekirse onu korumaya, incitmeye hazır olduğu belliydi.

- Onlar yapamazlar, Hasen!..

Onun hafifçe gülümsediğini fark etti.

-            Yapamazlar mı?.. Sultan Bekov gibileri her şey yapabilirler… Ben planımı yerime getirebilecek miyim… İşte soru budur.

Hasen odada dolaşarak ‘Yapabilecekler mi?. İşten soru budur’ diye tekrarlıyordu. Ne kadar daha fazla bu sözleri tekrarladıkça sesi daha sert ve katı oluyordu.

-            Yapabilecekler mi? İşte soru budur. – Hsen Meruert’in önünde durdu, omuzlarını avuçlarıyla sıkıştırdı ve bekleme ile dolu soluk endişeli yüzüne baktı.

-             Ama ben pes demeyeceğim, - Hasen dedi. – Bir bakalım kim kazanacak?... – O biraz susup devam etti. – Bir gün bana ‘Zorluk çekersen Asılbek Ahmetcanov’a doğrudan başvur’ diye bir tavsiye verdi. Ben ona detaylı bir mektup yazdım. Cevap henüz gelmedi, ama Ahmetcanov cevap vermeyebilir…

-            Ümit ediyor musun?..

-            İnanıyorum. Kara fırtınalara er ya da geç son verilecektir. Bu da ne kadar erken olursa o kadar iyidir.

-            Bana göre bu da Napoleon’un Avrupa’nın yarısını fethedildiğinden daha zormuş…

-            İşte bunun için baş tarım uzmanlığı görevini yürütüyorum, - Hasen şaka yaptı. – Hala yürütüyorum…

Pencerelerin arkasında hava çabuk kararıyordu. Odayı alaca karanlık kaplanıyordu.

O Meruert’i kucakladı. Meruert de kurtulmaya çalışmadı.

 

IX

 

1

 

Hasen’in bu kadar ümitle ve sabırsızlıkla beklediği Ahmetcanov yoldaş ile görüşme Ağustos ayının başında gerçekleştirildi.

O gün Atmatı’da yazın olduğu gibi azgın ve kısa gök gürültülü fırtına geçti. Şehre boşanan yağmur birdenbire bitti. Hemen güneş çıktı, ağırlaşan nemli yapraklara yeşil kıvılcımlarla dağıldı, yağmurdan kara olan asfaltta tutuşuverdi, arabaların parlak yanlarında zıplamaya başladı. Almatı kendi genç göz kamaştırıcı güzelliğinden utanıyormuş gibi aydın görünüyordu. Sadece bulanık suyla fokurdayan dopdolu arklar az önce gümbürdeyen gök gürültülü fırtınayı hatırlıyordu…

Ahmetcanov yoldaş Hasen’i boyuna uzanan yeşil marokenle işlenen mobilyalı biraz dar iş odasında kabul etti. Ahmetcanov’un yüzü Hasen’i karşılaştığı gülümsemeye ve erkekçe sert ve dinç el sıkışılamaya rağmen biraz yorgun görünüyordu. Hasen, masadaki mat abajurlu ve kavisli ayaklı lambanın yanında bulunan büyük deste kitaplara bakarak ‘Galiba çok çalışıyor ya da geç geceye kadar çalışıyor’ diye düşündü.

-            Buyun, buraya oturunuz ve anlatınız, - Ahmetcanov çok basit bir şekilde söyledi. – Mektubunuzu okudum, konunun aslını anladım. Şimdi de dinlemek isterdim. – Misafire iş odasının ortasında bulunan görüşme masasının arkasındaki masaya göstererek kendi yanında oturdu. Onlar arasında sadece masanın köşesi vardı.

Önce Hasen Asılbek Ahmetcanov’un uzun boylu endamını bayram öğrenci kolunda  kürsüden geçerken sadece uzaktan gördü. Şimdi ise onun yanındayken istemeyerek ne yapacağını şaşırdı ve mahcup oldu.

Ahmetcanov büyük ihtimalle onun halini anladı.

-            Bu arada, - o Hasen’in yardımına geldi. – Sizin babanız Karatau’daki fosforit ocağında çalışmıyor mu?

Hasen başı ile tasdik etti.

-            Biz onunla biraz tanışıyoruz… Babanız iyi ve dürüst bir insan, prensip sahibi bir Komünisttir. Ancak çok ateşli bir karaktere sahiptir.. – Ahmetcanov bir şey hatırlamış gibi güldü.

Hasen babasını düşündü ve şimdi bu iş odasında üçüncü olarak gözüküyormuş gibi onu net bir şekilde göz önüne getirdi…

-            Babam Sovkhoz’umuzdaki durumu biliyor. Zaten o bana sizinle görüşmeyi tavsiye etti. – o Ahmetcanov’un rahat ve akıllı gözlerine bakarak daha cesur bir şekilde devam etti. – Yani durum kötü olursa…

-            Demek ki durum kötüye döndü.

-            Aynen. – Hasen surat asarak kabul etti.

Bundan sonra…. Bundan sonra Hasen her şeyi nasıl anlattığını kendi de fark etmedi. Her söylediği sözle onun konuşması daha serbest ve emin oluyordu. An önce hissettiği cesaretsizlik geçti.  Sadece kendi düşmanlarını anlatırken kendini tutuyordu. Bu tür şeylerle uğraşmak, kendi kırgınlıklarını göstermek ve Ahmetcanov’un gözlerinde şikayetçi olarak görünmek istemiyordu. Hasen bundan en çok korkuyordu. O rüzgar erozyonundan, karar fırtınalardan bahsetti… Toprağın geleceği en önemli sözkonusuydu.una göre Hasen’in ya da Sultan Bekov’un geleceğinin ne bir önemi vardı?..

Bütün istediklerini ortaya koymuş, Almatı’ya yoldayken uçakta, dün akşam tam sabaha kadar yatakta ve bu sabah geçtiği gök gürültülü fırtınayla yıkanan sokaklarda ne düşündüğünü ve defalarca içinden söylediğini anlatmış gibiydi… İstediği ve söylemeyi gerekli olarak değerlendirdiği her şey, yani adeta her şeyi söyledi. Dilinin ucunda hep bir soru vardı…

-            Devam ediniz, - Ahmetcanov onun anlattıklarını takdir etti. O Hasen’i konuşmasını kesmeyerek dikkatli bir şekilde dinliyordu. Hasen’e onun sözlerini hep bir şeyle karşılaştığı, kıyasladığı geliyordu. – Devam ediniz. – Hasen’in kapıldığı cesaretsizliği sezerek tekrarladı. – Canınızın içinde ne varsa onu anlatınız.

Hasen cesaret etti.

-            Ben sadece bunu anlamıyorum, - Hasen kesik kesik söyledi. – Cumhueriyet yöneticileri bunu bilmiyor mu?... Bugün böyle bir sorunla sadece Altın Aray’ın karşılaştığına ihtimal verelim. Ancak yarın böyle bir göz yumma devam ederse bütün ham topraklara bu bela çatar…

Hasen, Ahmetcanov’un böyle bir sorusuna kızacağını ya da en azından sorusundan memnun kalmayacağını bekliyordu. Hasen de bunu sorarken kesinlikle böyle bir etkiyi istemiyordu. O bekleyip korkuyordu, ancak yüreğinin derinliklerinde her şeyin iyi olacağını, akıllı ve sezişli gözlerine sahip olan ve düşüne düşüne sonuna kadar dinlemeyi bilen Ahmetcanov’un her şeyi doğru anlayacağını ümit ediyordu.

O da yanılmadı.

Ahmetcanov’un yüzünden Hasen’in sorduğu soruyu ve Hasen’i beğendiği anlaşılıyordu. Şimdi o kendi muhatabına daha dikkatli bir şekilde bakıyordu. Yüzünde çıkan hafif gülümsemenin sebebi Hasen’in sorduğu soru değil, Hasen’in gençliğe özgü coşkunlukla onu sorduğu tarzdı.

-            Karakteriniz babanızın karakterine benziyor… - o Hasen’in ateşliğini imza ederek o söyledi. Aslında galiba sadece bunu ima etmedi.

Ahmetcanov sustu, arkasında taze yaprakların yeşilliğinin ve tepeleri karla kaplanmış zikzaklı dağlar çizgisinin göründüğü pencereye baktı.

-            Burada yerlerde hiçbir şey bilmediğimizi mi düşünüyorsunuz? Hiçbir şey yapmadığmızı mı düşünüyorsunuz?.. İki sene önce kabul edilmiş kararnameyi bilmiyor musunuz? İşte bu kararnamede sadece ham topraklarda değil, Kazakistan’ın genelinde erozyon ile mücadele edilmesinden, yeni tarım tekniğinden söz geçiyor.

Hasen inatçılıkla itiraz etti.

-            Bu kararnameyi biliyorum. Ancak kararnamenin kabul edilmesi işin bir tarafı, onun nasıl hayata geçirilmesi diğer tarafıdır… Bu farklı şeylerdir.

-            Doğru, her şeyde kontrol gerekiyor. Eninde sonunda işin başarısı kime bağlıdır? Bu işle doğrudan bağlanan insanlara bağlı değil mi?... İşte bu insanlar arasında eski eğri yolu yeni direk yoldan daha iyi olarak görüyorlar. – Ahmetcanov’un sesinde üzüntü ifadesi belirlendi. – Sultan Bekov da erozyon ile mücadele edilmesine ilişkin kararnameyi galiba inceledi, satırda satıra kadar inceledi. Ancak o günü gününe yaşıyor. Yaz yağmurlu çıktıysa, hap topaklar iyi bir ürün verdiyse kara fırtınaları düşünmez, göğsünü kabartıp dolaşır. Sene kötü geçtiyse, tarlalarda az nem kaldıysa, sıcak kuru rüzgarlar estiyse önümüzdeki yazın durum değişir diye düşünür. Önümüzdeki yaz da aynı olursa ya da bu iki ya da üç sene devam ederse ne olur?... O zaman Sultan Bekov hemen kararnameyi hatırlar ve kendi hatalarını kabul eder. Toprağa ne olur?... Toprağın durumu onun itiraflarından dolayı değişmez. – Ahmetcanov kaşlarını çattı. – Bizde öyle insanlar vardır. Kazaklar onlar hakkında şunu derler. Çöp gözüne düşmezse köz kırpmaz.

-            Ancak o zaman geç olur…

-            Dolayısıyla yukarıdan sadece kararnameleri kabul ederek ve her şeyi kontrol ederek istediğini elde etmeyi başarmazsın. – Ahmetcanov kalkıp odada dolaştı. – İki sene önce ülkenin kuzey bölgelerinde sonbahar zor geçti. Ancak devlete tahıl tesliminin yerine getirilmesi tehlike altındaydı. O zaman Brejnev yoldaş Kokçetav’a geldi ve Borovoye’ya yakın bulunan Rıbaçye’de parti örgütünün en faal üyeleri toplandılar. Ordaki konuşma çok sorumlu ve ciddiydi… Leonid İllyiç sadece görevleri belirlemedi, aynı zamanda kendi düşüncelerini, somut fikirlerini dile getirdi… O gittikten sonra biz ilçe komitelerinin sekreteriyle birlikte ellerimize kurşun kalemleri alarak rezervlerimizi hesapladık, netleştirdik, planın uygulanmasına ve bölgede tahıl çiftliklerinin geliştirilmesine ilişkin önlemleri aldık. Bunun sonuçları neydi?... Bir zamanlar önce devlete sadece yaklaşık otuz milyon pud tahıl veren Kokçetav bölgesinin şimdi devlete beş kat daha fazla tahıl verdiğini biliyor musunuz? Aralarımızda kendi işimizi bilen ve kendilerine kıyamayan insanlar olmasaydı böyle başarılara ulaşır mıydık?... – Ahmetcanov oturdu ve birkaç dakika içinde Hasen’e dimdik bakıyordu. – Siz de bunu yapabilirdiniz… Biraz düşünüp buna da kara verebilirdiniz… Müdür ile, bölge ile ne için ilişkileri bozayım? Düşmanları ne için kazanayım?.. Siz işte boyun eğmediniz, kendinizi tehlikeye attınız…

-            Fazla mı bundan kazandım?... Hasen surat asarak söyledi.

-            Siz her yaptığınız işin pürüzsüz olarak yapılmasını mı istiyorsunuz yoksa?.. –Ahmetcanov neşesiz bir şekilde güldü, ancak gözleri ısındı. – Hayatta böyle olmuyor… Ancak bir parti var, o da her şeyin kendi yerini bilir… Önemli başka bir şey var. Sizin gibi insanların sayısı eksik değildir. İnsanlar devlet çıkarları doğrultusunda geniş olarak düşünmeyi öğrendiler. Mesela Pavlograd bölgesinde rüzgar erozyonuna nasıl son verdiliğini duydunuz mu?... Ve sadece orda değil…

O isimleri belirterek, rakamları söyleyerek her şeyi anlatmaya başladı. Hasen, onun anlattıklarını dinlerken har yerde, yani ülkenin genelinde toprak için Altın Aray’da yeni başlayan mücadelenin devam ettiğini hissediyordu.

Telefon çaldı. Ahmetcanov cevap vererek biriyle selamlaştı. Bundan sonra bir dakika dinleyerek ‘Şuan meşgulüm. Hap topraktan bir yoldaş geldi.’ diye söyledi.

-            Evet, işte böyle… - o kesilen düşünceyi bulmaya çalıştı. – Güçlükler… Güçlüklerle kim karşılaşmıyor? – Ahmetcanov sustu ve birden Hasen’e yan gözle bakarak güvenle ve daha alçak sesle konuşmaya devam etti. – Benim de yeterli olarak güçlükler ile karşılaşmadığımı mı düşünüyorsun?... Benim de yeterli miktarda güçlüklerim var…

Hasen’e onun ona işte böyle kardeşim diye ya kederli bir şekilde, ya da kurnaz bir şekilde göz kırptığı bile geldi. Mamafih ona böyle sadece gelebilirdi…

Ahmetcanov Altın Aray’a bir kere geldiğini hatırlıyordu ve şimdi Hasen’i insanlar, Ugryumov, hayatına yeni başlayan Sovkhoz’u konuştuğu Tleukabakov hakkında soruyordu…

Altın Aray’da yukarıdan talimatlar beklenmeden toprağın yeni arsalarının işlenmesinin başlatıldığını takdir etti, mezarlıklarla ilgili hikâyeye güldü, arsanın bir kısmının yıllık sürmeden çıkartılması nedeniyle her hektardan ürün kaldırılmasının arttırılması için mücadeleye büyük önemin kazandırıldığını ısrarlı bir şekilde vurguladı.

Bundan sonra Ahmetcanov ulusal konuya geçti.

-            Kazakistan’ın genelinde olduğu gibi sizin Sovkhoz’unuzda da farklı uluslara, geleneklere ve alışkanlıklara sahip insanlar çalışıyorlar… İyi mi geçiniyorsunuz? Şoven keyiflerinin yankıları ortaya çıkmıyor mu? Milliyetçi çıkışlar meydana gelmiyor mu?... Bizim yapımızın, bizim varoluşumuzun temelinin enternasyonalizm, herhangi bir ulusa ve halka saygı olduğunu unutmayın…

Hasen, Ahmetcanov’un bu tür sorup soruşturmalarına cevap vererek Karabay’ın kabalığı ile ilgili çoktan beri unutulmuş ufak olayı anlatmadı.

Görüşmenin sonunda Ahmetcanov, Hasen’in Sovkhoz’da yapılan etkinliklere destek verilmesinin sağlanması için başvurmayı düşündüğü Tarım Bakanlığını ve diğer makamları aradı. 

-            Size yardım sağlanır, - Ahmetcanov vedalaşırken söyledi. – Rahat bir şekilde çalışınız. Tabi biz tabi büyük sevinçle ekilebilir arsaların sayısının azaltılmasını kabul etmiyoruz. Ülkemizdeki nüfus hızlı bir şekilde artıyor. Uluslararası piyasada ekmeğin fiyatı altın fiyatına eşittir… Ancak size doğru bir adım atarız. Üç ya da dört sene sonra başarıya ulaşamazsanız…

O Hasen’in yüzüne dikkatli bir şekilde baktı ve bu durumlarda hep söylendiği gibi ‘Kabahati kendinizde bulunuz’ diye söylemek yerine böyle bir şekilde devam etti.

- Ancak sizin başarıya ulaşacağınıza inanıyorum…

 

2

 

Hasen, Almatı’da bütün işlerini tamamlandıktan birkaç gün sonra uçakla kendi bölgesine gitti. Otobüsü beklemeyerek şehirden ilçe merkezine aynı yöne giden arabayla ulaştı. Çayevinde çerezlendi ve ellerinde hediyelerle dolu bavulu tutarken Altın Aray’a giden toprak tesviyeli yola çıktı. Son zamanlarda çok şanslı olduğu için Hasen Sovkhoz’a geri dönen müdürün arabasını fark ederek şaşırmadı. Bu arabanın içinde Tleukabakov’u, Ugryumov’u ve Gubanov’u, daha doğrusu arabanın kapısı açılırken onların yüzlerini görünce şaşırdı. Bu üç kişi onu gördüğünüze sevinmemiş gibi görünmüyorlardı, ancak bu sevinç ikinci plana atıldı, sönüldü…. Neden böyle oldu?.. O yokken Sovkhoz’da bir şey mi meydana geldi?...

Evet, meydana geldi. Buraya geri döndüğü gün meydana geldi. Öğleden önce…

Yesil’in su basan yerinde pek sıcak geçen yaz boyunca kupkuru olan kesif çorak tutuştu. Bundan sonra kıyıdaki çalıkavaklar tütmeye, çatırdamaya başladı. Rüzgarla üfleyen ateş buğdayın olgunlaştığı tarlaya atıldı. Yakın zamanda bu tarlada Porfiriy Mihayloviç’in ekibi Sovkhoz’da ilk hasada başlayacaktı…

Pazar günüydü… Ekip arazi kampını hasadın başlatılmasına hazırladıktan sonra arife günü kasabaya gitti. Arazi kampında iki kişi kaldı. Kendi biçerdöverinin tamiratını yapmak isteyen Ramazan ve onun yardımcısı olarak seçilen Tolya Şeglov kaldılar. Sabah onlar iş yapmaya başladılar. Öğleye yakın saatlerde balık avcılığına düşkün Şeglov Yesil’e ığrıbı kontrol etmeye gitti. Parmaklar arasında dolanan altın karnın altında pembe yüzgeçli tatlısu levreklerinin Tolya güneşin alnında Yesil’in kavsine doğru yürürken rüzgârla birlikte gelen yanık kokusu geldi. Bundan sonra dumanı, bundan sonra yılan zikzakları şeklinde geniş şeritle tarlaya yaklaşan ateşi gördü…

Şeglov geri döndü. Ramazan ile birlikte traktörü çalıştırıp, pulluğu astırdılar ve Aydungaliyev’in deneyimsel tarlası olan arsaya doğru gittiler… Bu tarla, yangın ihtimali nedeniyle önce işlenmiştir. Ancak şiddetli rüzgâr yanan dalları kırıyordu, kamışın barut gibi yanar saplarını kopartıyordu… Şeglov traktörü sürüyordu, Ramazan pulluğun üstünde oturuyordu. Onlar traktörü, buğdayı korumak ve şeridi genişletmek amacıyla yangın önleyici şeridin boyuna yönelttiler…

Ramazan’ın üstündeki ceket yanmaya başlarken şeridin sonunda az kaldı. Ceket tütüyordu, boğucu duman çıkartıyordu, yakıyordu, ama onlar şeridi bitirdiler. Bundan sonra Tolya Şeglov traktörden inerek Ramazan’ın yardımına geldi. Bu anda onun üstündeki tulum de yanmaya başladı.

Üstündeki kıyafetleri çıkartamıyordu ve Ramazan arkadaşına atılıp elleriyle, kasketiyle, pullukla çıkartılan taze nemli toprakla ateşi söndürmeye başladı…

Porfiriy Mihayloviç ikisini de bu yerde buldu. O gün sabahta beri hiçbir sebep yokken içinde tuhaf endişe duygusu vardı. Akşama kadar dayanmayarak kendi ekibine gitti. Tam zamanında…

Tolya ve Ramazan ilçedeki hastaneye götürüldü. Pansıman yapıldıktan sonra bulundukları odaya hiç kimsenin girmesine izin verilmedi. Doktor çıktı.

-            Sağlam delikanlılar, - o alnından kefir teri silerken söyledi. Birkaç kere daha da tekrarladı. – Sağlam, sağlam delikanlılar… Sizden, - o hafif gülerek Gubanov’a döndü. – Onlardan biri onun ığrıbının çıkartılmasını rica etti. Diğeri ise…, - şimdi müdüre ve parti örgütü başkanına hitap etti, - kendi orkestrasına döneceğini ve trampet çalacağını anlatarak şaka yapıyor…

İşte haberler böyleydi. Hasen yolun yarısını dinlemekle, soru sormakla geçirdi. Önünde toprakta sürünen ateşi, tenha bozkırdaki yalnız traktörü, üstülerinde yanan tulumları bulunan delikanlıları görüyordu… Onun Meruert ile birlikte boş dans pistinin ortasında tvist dans ettikleri akşam Ramazan’ın trampet değneklerini kolayca yukarıya attığı ve havadayken yakaladığı yanan ellerinde beyaz sargı bezini görüyordu… Tolya Şeglov… O sarı saçlı ve Yesil’deki suyun olduğu gibi mavi açık gözlü sıkılgan, rahat ve silik bir çocuktu… Onu başkalarından ayıran tek şey vardı. Balık avcılığına düşkündü. O hep kendi oltalarla ve ığrıplarla uğraşıyordu. Hasen  Almatı’ya gittiğinde Tolya ondan Almanya’da ya da Japonya’da üretilen sıfır-bir veya sıfır-iki boyutundaki ince olta ipini getirmeyi rica etti…

Hasen aceleden olta ipini almayı unuttu. Şimdi de bunun hakkında kendine kızarak üzüntü ile hatırladı. Tabi olta ipi neydi?... Bir hiç, delice hevesti. Ancak Hasen aslında koşuşmalarda ve kaygılarda spor malzemelerinin satıldığı mağazaya bunu almaya uğramayı unuttuğu için değil, o anda çocuklarla birlikte tarlada bulunmadığı için utanıyordu ve sıkılıyordu… Onlar yangın ile mücadele ederken onun bulunması gereken yer buydu!..

Şimdi de Hasen, Gubanov ve parti örgütü başkanı arasında sarsan arabada otururken sağ salim olduğundan, güçlü ellere sahip olduğundan, vücudunun sağlam olduğundan, Almatı’daki ince, hafif akan havanın kokusunu saklayan cildinde yanıkların olmadığından kendini suçlu hissediyordu… Almatı’ya yaşadığı ve hissettiği her şey şimdi o yokken burada meydana gelen olaylara kıyasla arka plana alındı, parlaklığını ve önemini kaybetti…

 

Ancak Hasen’in Almatı’yı ziyareti ile ilgili her şey şimdi parti örgütü başkanını, müdürü ve Sovkhoz’daki bütün işlerden bilgisi olan Gubanov’u ilgilendiriyordu. Bu yüzden onlar yolun ikinci kısmı boyunca Hasen’i soru sual ettiler ve dinlediler. Hasen ise ister istemez en ufak ayrıntılara ziyaretini hatırlayarak Ahmetcanov ile görüşmesini, şehrine merkezindeki binaya yoldayken kapıldığı endişeyi yenide yaşıyordu… Hasen anılan binaya yoldayken su satan adeta her paralı otomatın yanında durup ellerindeki kurşunlar bitene kadar bir kadeh üstüne başka bir kader gazlı suyu içiyordu.. Bundan sonra gece otelin odasındayken rüyada Ahmetcanov’un onu kabul etmekten vazgeçtiğini, onun sekreterine bir şey ıspat etmeye çalıştığını, bir şeyde ısrar ettiğini, bir şeyi talep ettiğini görüyordu. Sonunda odada onunla birlikte kalan komşusu onu dürte dürte uyandırdı ve Hasen yüzünden uyuyamadığını söyledi…

Tabi bütün bunlar ufak tefek şeylerdi. Hasen bunlardan söz geçerken bunları hatırladı. Diğerlerinde en önemli olan görüşmeyi anlatıyordu. Hasen’in orda Almatı’da değil, şimdi toprak tesviyeli yoldan arabada geçerken getirdiğini haberlerin önemini anlamaya başlıyordu.

Arabadakiler onu farklı bir şekilde dinlediler. Fedor İvanoviç Ahmetcanov ile görüşmenin aslı ile ilgilenip Hasen’i dinlerken önce de görüşmenin böyle bir şekilde geçeceğinden şüphelenmiyormuş gibi takdirle başını sallıyordu. Gubanov gelecek perspektifleri düşünerek sonuçları yapıyordu. Telukabakov ayrıntıları talep ediyordu. Görüşmenin her ayrıntısı ona önemli geliyordu. Onlar nasıl oturdular? Yan yana mı oturdular?.. Ahmetcanov nasıl görünüyordu? Nasıl konuşuyordu?  Hangi tonla konuşuyordu? Kaşlarını çatıyor muydu?.. Gülüyor muydu?... Kazıbay, Ahmetcanov’un yorgun göründüğünü öğrenerek üzüldü, anca onu ve Atın Aray’ı ziyaretini iyi hatırladığını öğrenerek yüzü ışıldadı. Ahmetcanov’un ‘Çöp gözüne düşmezse köz kırpmaz’ diye sözlerini birkaç kere özel bir zevkle tekrarladı…

-            Doğru, doğru… Aralarımızda böyle insanlar var… Üstler işaret edemezlerse kutrun sürüye yaklaştığını fark etmezler…

Bunu söylerken sadece Sultan Bekov hakkında mı düşünüyordu?.. Yoksa Hasen ve Ugryumov ile tartışmalarını hatırlarken haksız olduğunu mu hatırlıyordu? Fedor İvanoviç ve Hasen ne için bunu söylediğini sormadılar… İkisi de Kazeke’nin onuruna dokunmaktan kaçındılar. İkisi de onun karakterini epey iyi biliyorlardı.

Kazıbay böyle biriydi. Dürüst bir insandı. Ona ‘Ateşe atıl’ diye talimat verilirse ateşe atılır, ‘Hücuma kalk’ diye talimat verilirse hücuma kalkar, ‘Kıyasıya vuruş’ diye talimat verilirse kıyasıya vuruşur… Ancak net ve belirli bir talimat almada Kazıbay kararsız ve dikkatli bir şekilde davranıyor. Yukarıdan gelen talimat yerinde aşağıdan gelen inisiyatif geliyorsa Kazıbay yukarıdakilerin buna nasıl bakacağını düşünüyor… Kazıbay yüz kere kontrol eder, güvenmez ve birçok itiraz, kuşku, hile bulur. Ona bu inisiyatifin iyi olduğu ne kadar ıspat edilmezse o kadar da yukarıdan talimat almadan hareket etmez… Ancak talimatı bile değil, ‘Kazıbay, daha cesur ol! Hareket et’ diye imayı alır almaz böyle mucizeleri yaratır ki… Herkes sadece vay der! O zaman Kazıbay’ın içinde akıl, varış, yorgunluğu bilmeyen güçler uyanır. Kazıbay kendi yanar, diğerlerini de uyandırır…

Fedor İvanoviç gülerken ‘Eh, Kazıbay İvanoviç, seni artık değiştiremeyiz… Gerekiyor mu acaba? Her insanın kendi güçlü ve zayıf tarafları var… Tleukabakov da bir istisna değil.. Şimdi ise her şey net bir şekilde açıklanınca ve onlara ‘Rahay çalışınız, istediğine ulaşınız’ diye söylenince Tleukabakov çalışmaya başlayarak eski atın saban izini bozulmadığını gösterir… ‘ diye düşünüyordu…

Ugryumov ‘İnsanın karakterinde kusurlar üstünlüklerin devamıdır’ diye düşünüyordu. Kazeke de öyle biridir.. Bir işe kolektif içinde yapılıyorsa her şey iyi olur.. Aslında da o da her şeye karar verir… Hasen, Fedor İvanoviç’in neyi düşündüğünü bilmiyordu. Ancak onlar, arabadan ufuğa kadar görünen bakarken aynısını düşünüyorlardı. Gökyüzünün yarısı ateşli güneş batışıyla yanıyordu. Tarla, erguvano-altın ışınlarla kopmaya hazırmış gibi parıldıyordu… Yarın bu tarlada tahıl için mücadele başlayacaktı… Başlayacak mı?... Yoksa orda tarlada iki kişi kendi traktörünü ateşe doğru atılırken bugün mü başladı?...

 

3

Hasat vakti geldi.

Altın Aray için bu sene en zor olanlardan biriydi. Sovkhoz’a ait binlerce hektarlık tarlalarda, özellikle rüzgâr erozyonuna maruz kalmayan arsalarda fena olmayan ürün kaldırıldı. Aksengir arsası de ümitler boşuna çıkarmadı. Kesif anızlık toprağı bağladı, ekinleri korudu. Bu arsada buğday düz duvar şeklinde duruyordu.

Ham toprağın genelinde ortanın üstünde ürün kaldırıldı. Diğer bölgeler kuraklığa ciddi bir şekilde maruz kaldı. Ancak bölgelerin çoğunda güneş ortalığı pek yakmıyordu, yağmurlar da yağdı. Bu bölgelerde Sovkhoz’ların, hava koşullarının değişmemesi ve kısa sürelerde ürünün kaldırılması halinde planın fazlasıyla yerine getirilmesi bekleniyordu. ‘Ambarın tahıl bölmesini tahılla doldurduktan sonra ürünle övün’ diye eski köylü atasözü ham topraklar için yazılmış gibidir. Yağmurlar boşanırsa, erken soğuklar gelirse olgun buğdayla dolu tarlalar beyaz kefeni üstüne giyer.. Bu yüzde bütün ülke güçlerini tam kapasitede çalıştırarak genelde sonbahar başında gelen güneşli günleri kaçırmamak için en kısa sürede hasat yapmaktadır. Ukrayna’dan, Kuban’dan, Belarus’tan, Moldova’dan, ayni Sovyet toprağının her köşesinden buraya on binlerce biçerdöver ve araba gelmektedir. Öğrenciler, işçiler memurlar enstitüdeki dershaneleri, fabrikalardaki atölyeleri, makamları bırakarak ve kendi alışılmış işlerini unutalar ham topraklara gitmektedirler! Ham topraklarda işçilerin ellerine ihtiyaç duyulmaktadır!

Önceki yıllarda olduğu gibi Altın Aray’a da çok sayıda insanların ve hasat makinelerinin gönderilecekti. Hasen, öğrenciyken Sovkhoz’lardaki pratik sırasında kazandığı tecrübeye göre ek yardım sağlanmadan ürün kaldırılmasının mümkün olmadığını biliyordu. Milyonlarca hektarda hasat yapılması sözkonusuydu. Az sayıda Sovkhoz bunu kendi güçleriyle başarabilirdi. Ancak bu yardım üç kat daha pahalı çıkıyordu. Hasen, bazen gerçek imkânları, herkese iş sağlanmasının imkânı bulunmaması göz önüne alınmadan bu kadar insanların getirilmesinin yarar sağlanmadığını düşünüyordu. Tam tersine bütün masraflar Sovkhoz’un parasından karşılanmaktadır.

Tleukabakov Hasen’e ve Ugryumov’a Atbasar istasyonuna Altın Aray dahil olmak üzere yakın Sovkhozlar için insanların ve araçların gelmesini bildirince Hasen kendi oraya gitmek hazır olduğunu söyledi.

-            Ancak bizim teslim emrinde belirtildiğinden daha az sayıda insana ve araçlara ihtiyacımız var, - o dedi. – Mevcut durumda göre iki yüz kişi, on biçerdöver ve otuz kamyon yeterli olurdu. Bunu Sultan Bekov’a telgrafla bildirilmesi gerekiyor…

Tleukabakov Ugryumov’a kaygılı bir şekilde baktı.

-            Ben de bunun yeterli olduğunu düşünüyorum, - parti örgütü başkanı baş tarım uzmanını destekledi. – Kendi güçlerimizi seferber etmemiz, bunları mantıklı bir şekilde dağıtmamız gerekiyor. Bu işte miktar değil, organizasyon önemli, Kazeke…

Tleukabakov biraz tereddüt etmekten sonra razı oldu.

-            Galiba haklısınız… Bu sene tarım tekniği ve ağaç dikimi ile ilgili büyük masraflarımız olacak. Tasarruflu olmamız gerekiyor… Bekov yoldaşa bir telgrafın gönderilmesinin bir anlamı yoktur. O yarın Artbasar’a gidecek. Hasen ise onunla orda görüşecek.

Hasen hafifçe gülümsedi.

-            Çalışacağım.

Gelecek görüşmeye çok da sevinmediği belliydi…

Hasen’in ertesi gün geldiği istasyonda kıyamet kopuyordu. Tren hatları sonsuz trenlerle doluydu. Araçların, biçerdöverlerin, arabaların boşaltılması devam ediyordu. Boşaltıldıktan sonra araçlar yakıtla dolduruyordu, konvoy halinde Sarıarka’ya doğru gidiyordu. Arkasında arka çantaları, gitarları olan işsiz turistlere benzer jeans pantolonlu öğrenciler istasyonun önündeki meydanı doldurdular. Ağırbaşlı ve acelesiz Kubanlılar, gür bıyıklı Moldovalılar, mevzun endamlı ve Volgalılar, gözlerinde değişmeyen Poltavalılar, yani istasyondaki bu kalabalıkta kimler yoktu!.. Buraya dayanıklı insanlar geldiler, rüzgârlara, güneşe, sonbaharda yolları aşındıran yağmurlara alışkan bu insanlar ham topraklarda birçok hasada katıldılar…

Hasen uzun aradıktan sonra Sultan Bekov’u partinin ilçe komitesinin yanında buldu. Adıgeçen Atbasar’a müfettişliğin yapılması amacıyla bir gün için geldi. Onun Volga markası olan yeni siyah araba ilçe komitesinin binasının kapı sundurmasının yanında duruyordu. Kendi insanlarla çevrili olurken bir talimatlar veriyordu.

O Hasen’i görürken kendi konuşmasını kesti. Onun yakışıklı amirane yüzünde, onun kısılan gözlerinde hissedilir edilmez hafif şaşkınlık belirledi. Bekov hemen kendine hâkim oldu.

- A-a, işte Altın Araylılar da geldiler! – o Hasen’e elini uzatıp düz dişlerle parıldadı ve güldü. – Siz arabalarla birlikte mi geldiniz?...

- Benimle birlikte sekiz araba geldi.

- Neden bu kadar az?.. – Bekov şaşırdı. – Biz ilk önce sizin Sovkhoz’unuza araçları ve insanları sağladık. – O ‘sağladık’ sözünü özellikle vurguladı. – Sizin için öngörülen hasat makineleri yolda, insanları götürebilirsiniz…

- Bize iki yüz kişi yeterli olacaktır. Ben şimdi Almatı Tarım Enstitüsünden öğrencilerin trenden indiklerini gördüm. Onlar geçen yıllarda Sovkhoz’umuzda çalıştılar. Biçerdöveri sürebilirler, şoförleri olarak çalışabilirler. Onlar yine de bize gönderilse iyi olurdu. Araçlardan on biçerdöver ve otuz kamyon bize yeterdi.

- Bu kadar mı?..

- Bize yeterli olacak.

- Atımtayev, yine bir şeyler karıştırıyorsunuz, - Bekov omuz kaldırdı. – Karıştırınız, karıştırınız. – o Hasen’e onun sözlerinde hilenin aslını arıyormuş gibi bakıyordu.

- Biz sadece ekonomik fonu rasyonel olarak kullanmak istiyoruz, - Hasen sakin bir şekilde söyledi. – Hem de bu senelik ürünümüz de bol bol değildir.

- Doğru söze ne denir, - Bekov müstehzi içler çekip söyledi. – Bu senelik ürününüz devede kulaktır… Belki siz hasat makinelerinden tamamen mi vazgeçersiniz?...

- Hayır, tamamen vazgeçemeyiz. En kısa süre içinde ürün kaldırılmasını bitirmemiz lazım.

- Anlıyorum, - Bekov Hasen’e şüpheli bir şekilde bakmaya devam ederek söyledi. – Anlıyorum… - O yanında deri ceketli insana döndü. – Atımtayev yoldaşa istediği her şeyi veriniz yoksa… - onun içinden uzun tutulan hışım fırladı, - yoksa o yine de Almatı’ya başvuracaktır…

Hasen soğuk bir şekilde cevap verdi.

-            Buna bir kere daha ihtiyaç duyulmayacağını düşünüyorum…

Asılbek Ahmetcanov’un Hasen’i kabul ettiği gün bölge müdürlüğüne bir arama geldi ve Altın Aray’da çalışan genç tarım uzmanına engel oluşturulmaması tavsiye edildi. Sadece engel oluşturulmaması değil, her türlü yarım sağlanması da tavsiye edildi. Bu zamanda kadar müdürlükte iyi bir itibara sahip olan Sultan Bekov azarlandı. Bu azarlama da onu söylendiği gibi gafil avladı… Ancak Bekov kudretten olguları karşılaştırmayı ve ölçüp biçmeyi bilen anlayışlı biriydi. Bir taraftan Hasen’in önerdiği etkinliklere ‘yukarıda’ tam destek verildi. Diğer taraftan Bekov Ugryumov’un tarım uzmanını bütün Sovkhoz’un savunmasına ilişkin sözlerini hatırladı.. Bu durumda geri çekilmek en makul bir karardı.

Ancak Hasen’in onun barışmaya doğru attığı adımları takdir etmediğine benziyordu.

-            Bu arada sizin hayvan yetiştirmede uzmanlaşmış tarım teknisyeni dilememizi müsaade eder misiniz? – Bekov gözlerini kıstı. – İleri tecrübenin diğer Sovkhozlar’da da uygulanması gerekiyor… Benden ona selam vermeyi unutmayın.

Hasen kendi hatırası için kalıbını basmadığını söylemek isterdi, ama kendini tuttu. Bekov dönüp kendi arabasına doğru gitti.

Hasat işlerinin devam ettiği ilk hafta boyunca hava açık ve yağmursuzdu. Altın Aray’da ürün kaldırılması tam hacimde devam ediyordu. Bütün gün boyunca tarlalar üzerinden biçerdöverlerin boğuk sesleri geçiyordu, harman yerlerine güneşten sıcak olan tahılla dolu kasayla sallayarak birer birer damperli kamyon gidiyordu. Burada tahıl her biri iki ya da üç römorklu kamyonlara yükleniyordu. Daha doğrusu arabalardan oluşturulan trenler elevatöre gidiyordu. İşler gündüz gece sürdü. Kendi büyük işlerinden zayıf düşmüş gibi vedalaşırken batışla alev alev yanan güneşi akşam karanlığı gelince, gökyüzünde yıldızlar dökmeyle parlamaya başlayınca tarlanın üzerinden aynı düzenli uğultu geçiyordu ve tarlanın her köşesinde çok sayıda far ışık veriyordu.

Eski zamanlarda olduğu gibi rüzgâr pelinin acı olmayan ve eziyet veren kokusunu Sarıarka’nın açıklığında dağıtıyordu. Şimdi bunun içinde onlarca diğer koku, yani taze anız, benzin, kızgın maden, tahıl kokuları karıştırdı. Hasat kokusu tarlanın üzerine yayılıyordu.

Ancak böyle uzun devam etmedi. Gökyüzünü tüylü bulutlar kapladı. Ahmakıslatan, yayık, soğuk yağmurlar başladı. O sene Altın Aray’ın başına gelen bütün belalara erken sonbahar da eklendi. Biçilmeyen tahıl toprağa eğilerek ıslanıyordu. Biçerdöverler durduruldu, tahılla dolu arabalar elevatöre yoldayken kayıyordu. İnsanlar tarlalarda duran vagonlara sakladılar. Hiç kimse mecburi araya ve uykusuz geceler için yorgunluğunu uyumakla alma ihtimaline sevinmedi. Her yerde hasat işlerinin en sıcak günlerinde söylenen ve canlanmaya, yorgunluğu ve göz kapaklarını ağırlaştıran rüyayı almaya yardım eden ateşin öğrenci şarkıları bile şuan daha fazla üzüntüye sebep olmamak için duyulmuyordu…

Ancak yoğun bulutlar açılır açılmaz güneş çıkıyordu, rüzgârla tahıl biraz kurutuyordu. O zaman hasat işleri devam ediyordu. Buğdayın tamamen olgunlaşmayı yetişemediği ingin yerlerde yağmurların biteceğini, havanın düzelteceğini ve bundan sonra şeritlere bağlanacağını ümidiyle bunun biçilmesi başlatıldı.

Ancak uzun beklenen güneşli günler gelince Altın Aray’a tahıl tedarikine ilişkin planın yerine getirilmesini hızlandırılması amacıyla bütün biçerdöverlerin doğrudan yönlendirilmesine ilişkin talimat geldi.

Belki diğer Sovkhozlar için bu talimat uygundu, ama bu talimatta Altın Aray’daki mevcut durum göz önüne alınmadı. Tleukabakov, talimata uyanarak hemen buğdayın doğrudan biçerdöverlerle toplanmasına ve devlete ham tahılın telim edilmesine ya da ayrı ürün kaldırılmasına ilişkin karar vermek için kısa süreli toplantıyı yapıldı. Son seçeneğe karar verilmesi halinde riskler çok büyüktü. Hava değişirse biçilmeyen tahılın yeniden bitilmesi ya da kar altında kalması ihtimali bulunuyordu. Ancak bu seçeneğe karar verilirken sonucun başarılı olması halinde kazanç çok iyi olabilirdi. Tahılın silindirlerde olgunlaşması eşit derecede hem devlet için, hem de Sovkhoz için yararlı olacaktır.

Ne kadar tuhaf olursa olsun hep ihtiyatlı olan Gubanov bu sefer risk etmeye ilk tavsiye etti. Sovkhoz’da çalışan makineli tarım uzmanlarına, yani bu makineli tarım uzmanların kalan buğdayı devireceklerine emindi. Bundan sonra biçerdöverler harmana geçecek ve arabalarla tahıl elevatöre götürülecektir.

Hasen ve Ugryumov Gubanov’un fikrini desteklediler. İlk önce her şeyden sorumlu olan Tleukabakov kerhen kabul etti. O bu kararı herkesten daha zor aldı. Herkesten hem tahılla, hem de üstlerle ilişkilerin bozulmasıyla iki kat daha riske ediyordu.  Ürün kaldırılmasının başarılı bir şekilde bittirilmesi halinde ilk günlerde yarın başına düşecek kaçınılmaz tatsızlıkları, telefon aramalarını, azarlamaları, uyarıları hissediyordu… Hasen galiba bu riski düşünerek ona bunu söyledi.

-            Kazeke, hepimiz riske ediyoruz… Bazıları daha çok, bazıları daha az.. Ancak herkesten daha fazla Anatoliy ve Ramazan risk ettiler…

Onun sözleri Kazake’yi etkilediler. Bir gün sonra telefon aramaları ve önce telaşlı, şaşkın, sonra da amirane konuşmalar, Altın Araylıların hemen tahıl teslim edilmesine ilişkin talepler başlayınca Tleukabakov cesur bir şekilde darbeyi aldı.

-            Daha beş güne ihtiyacımız var, - o tekrar edip duruyordu.

Sabah da aynı şekilde konuşmalar devam ediyordu.

-            Daha dört güne ihtiyacımız var..

Öbür gün da aynı şekilde konuşmalar devam ediyordu.

-            Daha üç güne ihtiyacımız var…

Tarlalara tüm kasaba çıktı. Çok çocuklu anneler, atölyelerin işçileri, emekliler, okul öğrencileri bile çıktılar. İnsanlar biçerdöverlerin, orak makinelerinin arkasından yürüyorlardı, başakların nemli topraklarda kızışmaması amacıyla bunları koni şekline getiriyorlardı. Harman yerlerinde öğrencilerle birlikte yığın yığın tahıl işleyerek savuruyorlardı. Kalabalıkla çamurda takılıp kalan kamyonları itiyorlardı, yolları düzeltiyorlardı, bozulmuş yol kenarlarını taşlarla, toprakla ve sapla dolduruyorlardı. Gubanov makineli tarım uzmanları ile birlikte gün on iki saat boyunca biçerdöverlerde çalışıyorlardı. Gubanov esmerleşti, kurudu, gözleri yakıcı terden, rüzgardan ve uykusuzluktan kızardı. Onun yerine Yuhan geçerken Gubanov’a altındaki toprağın biçerdöver gibi titrediği ve çarpıştığı geliyordu. O gözlerini kapatarak önünde sonsuz tarlayı görüyordu. Bu tarla dalgalanıyordu, parıldıyordu ve deniz dalgırı gibi kırıştırıyordu…

Gubanov’un sürdüğü ‘Kolos’ markası olan kuvvetli biçerdöverin yanı sıra Ramazan’ın ve Anatoliy Şeglov’un sürdükleri ‘Sibiryak’ markası olan biçerdöver çalışıyordu. Porfiriy Mihayloviç onu Karabay’a vererek bunu söyledi.

-            Şimdilik bunda çalışacaksın… Üç kişinin işini yapacaksın…

Karabay şaşkına döndü. Ekipte an kalsın ölümleriyle bitmeyen traktör sürücülerinin kahramanca davranışı hakkında anlatan ve ilçede yayınlanan gazete açık okunuyordu. Karabay onların biçerdöverlerini kullanmayı neyle hakketti?..

‘Sibiryak’ tarlaya çıkınca en görünür yerde gazeteden kestirilmiş Anatoliy’in ve Ramazan’ın resimleri yapıştırıldı. Toplanmış ciddi Karabay şoför kabininde otururken mahcubiyetinden kasketi gözlerine kadar çekti ve başını dönmeyerek önüne bakıyordu…

Bu günlerde Hasen uykunun, yorgunluğun ve açlığın ne olduğunu unuttu. Bu onun hayatındaki ilk hasat vaktiydi, genç tarım uzmanının savaşa ilk kez girmesiydi! Herkes onu gündüz gece tarlada, harman yerlerinde ve servis istasyonlarında gördüler. İnsanlar, onun boşuna dört dönmediğini, boşuna heyecanlanmadığını ve yorulmadan itidalli bir şekilde çalıştığını beğeniyorlardı.

Hasen yemeği ve uykuyu unuttu, ancak Meruert’i hatırlıyordu. Meruert yükleme arsasında puantör olarak çalışıyordu. Onlar seyrek bir iki kelime konuştular, ancak ikisi de geçerken gözlerle karşılaşmak, birbirine gülmek, başını sallamak yeterliydi… Sadece bir kere yanlarında kimse yokken Meruert bunu söyledi.

-            Hasen, sen bu kadar yakışıklı olmuşsun.. Bütün kız öğrenciler sana hayran hayran bakıyor. Ben fark ettim…

Hasen onun şaka yaptığını zannetti. O hızlı bir şekilden koşmaktan yorulan at gibi terle kokuyordu,  saçları birbirine yapıştı, dudakları çatladı.

O Meruert’e cevap verdi.

- Aslında sen önce olduğundan daha güzel olmuşsun… Gözlerin aysız gökyüzündeki yıldızlar gibi…

- Benimle dalga geçiyorsun, - Meruert söyledi.

Meruert’in üstünde tozdan gri olmuş başörtüsü, giye giye genişletilmiş çarpık ökçeli ayakkabıları vardı. Onun yumuşak bağır sesi kalınlaştı ve soğuk algınlığından kısıldı. Geceler soğuktu, hem de şoförlerle ağız kavgaları çıkıyordu.

Meruert şuan kendini pek çirkin görüyordu.

O bunu dedi.

- Neler hakkında hayaller kurduğumu biliyor musun, Hasen?.. Ürün kaldırılması bitince seninle iki rahvan atı alacağımız ve bozkıra son hızla kaçıp uzaklaşacağımız hakkında hayal kuruyorum… Başka kimse olmayacak… Sadece sen ve ben.. ve ay.. Ayın mutlaka çıkacağını istiyorum.. Sen ‘kuz kuğu’ oyununu oynadın mı hiç? Oynamadın mı? Ben de oynamadım. Ben çok bir kere olsa bile oynamak çok isterdim!...

- Evet, - Hasen dedi. – Mutlaka oynarız!... Ancak ürün kaldırılmasını ve ağaç dikilmesini bittirdikten sonra oynarız..

- Güzün sürülmüş tarlaya ne olacak?... – Meruert kızarıverdi. – Sen sonra güzün sürülmüş tarlanın işlenmesi gerektiğini unuttun mu?...

- Ben hiçbir şeyi unutmadım, - Hasen güldü. – Sen de ‘kız kuğu’ oyununu unutma!...

 

Bütün tahılın biçildiği gün geldi. Biçerdöverler dövmeye başladı.

Kazeke bu zaman ilk kere telefonu direnmeden açtı ve Sultan Bekov’u aradı.

-            Tleukabakov yoldaş, verdiğiniz raporda sizinkiler bir şey kesinlikle karıştırdılar… - O rakamı söyledi. – Siz bu kadar tahıl üç gün içinde mi topladınız?..

-            Raporda her şey doğru, - Tleukabakov dedi. – Hiç kimse hiçbir şeyi karıştırmadı.

Bundan sonra Bekov uzun sustu.

-            Neyse.. Öyleyse bu bizim sizden beklediğimizden daha iyidir…. Altın Araylılara benden aferim iletiniz… - Kısa ara verdi. – Atımtayev’e de aynısını iletiniz.. Son görüştüğümüzde fazlasıyla heyecanlandığım için üzüldüğümü de iletiniz.

-            İletirim, - Kazeke söyledi, - mutlaka iletirim.

Sadece Bekov’un değil, havanın de Altın Aray’a karşı öfkeyi lütfe değiştirdiğine benziyordu. Pastırma yazı sıcak, kuruydu. Merkez harman yerinde altın kelepçeler yükseliyordu. Arabalar tahılı gündüz gece elevatöre getiriyordu. Hasen, yol boyunca uzanan arabalar katarına bakarken ‘İlkbaharda ve yaz başında Sovkhoz’a ait tarlalara çöken kara fırtınaların meydana gelmeseydi iki kat daha ürün kaldırıldı’ diye düşünüyordu.

 

Sadece bir kişi, bütün Altın Aray’da tek kişi herkesin kapıldığı sevinci hissetmiyordu, bunca endişeler ve başarısızlıklar yaşandıktan sonra zafer duygularını paylaşmıyordu. Elinden geçseydi başakları toplamaya çıkan okul öğrencilerinin seslerinin çınlayarak dağıtıldığı sonsuz bozkırı güneşin sonbahar, saydam ışınlarıyla doldurmazdı. Elinden geçseydi burada ardı arası kesilmeyen yağmurlar yağardı… Ancak domuz çiftliği müdürü İgnat Froloviç Kaçan ne yapabilirdi?.. Ona verilen talimatları yerine getiriyordu. O domuzları süngüleyerek öldürüyordu, ekiplere taze eti teslim ediyordu, tarlada bitkin hale kadar çalışanlarla ekşi bir şekilde gülümsüyordu ve kadın aşçılara bunu söylüyordu.

-            Kahramanlarımızın karınlarını doyurunuz… Salça daha yağlı olsun, lapa daha koyu olsun…

Bunu söylüyordu, ancak sadece ekip mutfağında çalışan Glaşa arasıra Kaçan’ı görürken onun canında ne olduğunu tahmin ediyordu… Ancak şimdi bunun hakkında onun dışında başka kimse bilmiyordu. Meruert de bilmiyordu. O mehtaplı gece, ay altında koşan iki rahvan at hakkında hayaller kurarken Kaçan’ı düşünmüyordu… İgnat Froloviç de onların yollarını ne kadar beklenmedik ve korkunç bir şekilde kesişeceğini tahmin edemiyordu…

 

X

 

1

 

Her şey Meruert’in hayal ettiği gibiydi.

Gökyüzünün yüksekliğindeki ay vardı.

İnci gibi dumanlı parıltıyla kenarlarına kadar dolu tasa benzer bozkır da vardı.

Yorgun bir şekilde başını eğen ve aydan mavi görünen kısa kestirilen yeleli iki rahvan at vardı.

Tepenin eteğinde kupkuru otun üstünde trençkotu yayarak Hasen ve Meruert bir dakika önce kucaklarını bitiştiren atılımla halsiz düşerek yatıyordu…

Meruert başını Hasen’in omzuna koydu ve kendi mutluluğundan utanıyormuş gibi gözlerini kapattı ve güldü. İkisi de uzakta parıldayan tepelerle bitişen bozkırın gece sessizliğine kulak kabartarak susuyordu.

Onlara bu sessizlikte, huzurda bütün insan ıstıraplarının, endişelerinin eriyip gittiği, dünyadaki hiçbir yerde acının, gözyaşlarının, canı sıkan kaygıların kalmadığı geliyordu…

Onların aşklarının ilk ve son bu gecesinde onlar mutluydular!...

Batıda erguvano gün batışı alev alev yanmadan ve doğuda alaca karanlık koyulaşmadan önce Meruert ve Hasen bozkırdaki açıklıktan rüzgarın önüne geçerek deli gibi rahvan atlarını koşturuyorlardı.

Kız kuğu – kız öpücüğü!.. Bozkırın olduğu gibi eski olan bu oyunu kim uydurdu?... Yaklaşmasını müsaade etmeyen gururlu güzel kızın öpücüğünü almak isterken genç cirit mi uydurdu?... Yoksa atılgan yaramaz kız fazla çekingen genç adamı coşturmak, heyecanlandırmak, peşinden sürüklenmek ve bundan sonra ona, kendi galibine kendi kurnaz ve sıcak öpücüğü hediye etmek için mi uydurdu?

Ne olursa olsun yüzlerce yıl boyunca tutulmaz güzel kız bozkırdan kendi atla geçmekte ve arkasından ödül almaya isten cirit kendi atıyla onu yakalamaya çalışmaktadır!..

… Meruert’in ve Hasen’in rahvan atlarının güçleri eşitti. Başarı atlıların ne kadar becerikli olduklarına bağılıydı. Nihayetinde Hasen’in atı Meruert’in atına yaklaştı. Meruert dönüp bakarken Hasen’in ona yetiştiğini, uzun at yarışından dolayı heyecanlanan, gülen sabırsızlıkla dolu yüzünü gördüğünde haykırdı, kahkaha ile güldü ve atı kamçıladı! Ancak geçti!.. Hasen artık onun üstüne eğildi, esnek belini sardı, biraz kaldırdı, kendine çekti ve kuvvetle onu öptü. Meruert da istemiyormuş gibi hemen rahatlayarak onun öpücüğüne cevap verdi.

Şimdi atları yan yana koştular. Meruert kendi eyerinden çıkmayarak güçlü ve özenli elle yakalanmış gibi havada asılı kaldı…

Onlar açıklıktan, hızlı at yarışından ve sıkı kucaklardan sarhoşken uzun çok hızlı gittiler. Her şey unutuldu. Onlar için bütün dünyada hiçbir şey yoktu. İkisi vardı, bütün evrende sadece ikisi vardı. Bu sarı şeffaf ay onlar için gümüşü renkle doluyordu, sonbahar yağmurlarından sonra göğeren otlar hışırdıyordu, ileride Yesil’in geniş kıvrımı parıldıyordu…

Yogun atlar daha yavaş gitmeye başlayınca onlar birbirinden kopardılar. Hasen tepenin etiğinin yanında, yazın burada unutulmuş kuru otun dokurcunun önünde durdurdu, attan indi ve Meruert’i tutup kaldırdı.

… Şimdi ise onlar birbirinin nefeslerine, onları her taraftan ortaya alan huzur gece sessizliğine, yakında otlayan atların kişnemesine kulak veriyorlardı.

Hasen yüzünü Meruert’in gür saçlarına gömdü. Saçlarının bozkır bütün sonbahar kokularını toplayıp bunlara hediye etmiş gibi ince ve yumuşak kokusu vardı. Hasen bu dakikaları bütün hayatı boyunca unutmayacaktır. Büyün hayatı boyunca ona Meruert’in yanında yattığı, omzunda huzur içinde uyukladığı ve onun yumuşak saçlarının yanaklarını ve boynunu gıdıkladığı gelecektir…

Hasen onun söylediği her sözü, gülüşünü ve onu okşayan ellerini haturlayacaktır.

-          Biliyor musun? – o dirseğe dayanarak yarım kalktı, - ben resim çizmek istiyorum.. Ben bu resim hakkında çoktan beri düşünüyorum ve gözlerimin önünde bunu görüyorum… Altın bozkır, sonbahar otlarının üzerinden hafif rüzgar geçiyor.. Yazın olduğu gibi göz kamaştıran parlak değil, sonbaharda olduğu gibi yumuşak güneş ışıyor… Yumuşak meyilli tepe, tepenin eteğinde dağıtılmış taşlara benzer siyah, beyaz, gri, kahverengi koyunlar otluyor.. Koyunlar arasında yaşlı çoban, belki babam oturuyor. O önüne, bana, sana, herkese önemli ve sevinçli haberi bekliyormuş gibi ümitli ve düşünceli bir şekilde bakıyor… Anlıyor musun? Hatay daima ümit, daha iyisini beklemedir… Koyunlar, ihtiyarın yüzündeki buruşukluklar ümitle yaşayan sonsuzluk gibidir.. Bu resme bakacak her birinin benim olduğum gibi kendini mutlu hissedeceğini istiyorum…

-          Evet, - Hasen dedi, - öyle olacağına eminim.. Ancak bana göre bu resimde bazı detaylar eksiktir. Örneğin, koyunları koruyan kurt köpeği eksiktir… Tepenin arkasında kurt saklanmaz mı?..

-          Sus!... – Meruert onun dudaklarını avucuyla kapladı. – Bu kurt köpeğiyle her şeyi bozarsın!.. – Gülmesine rağmen sesinde kırgınlık ifadesi duyuluyordu.

-          Bir şey daha var, - Hasen dedi. – Yaşlı Zıkriya’nın yanına kuzu ile oynayan küçük torunun oturtturulması gerekiyor.. Sen bunun hakkında ne düşünüyorsun?..

Meruert Hasen’in dudaklarını avucuyla değil, dudaklarıyla kaplarken yine de gülüyordu…

-          Daha önce bir insanın bu kadar mutlu olabildiğini bilmiyordum, - Meruert söyledi. – Şarkıları dinliyordum, kendim söylüyordum.. Ana şimdi bu şarkıları yeni nefesle söyleyebildiğim bana geliyor… Başka bir şekilde bu şarkıları söyleyebilirdim… Galiba yarın ben dışarı çıkınca sokaktan geçtiğimde herken bana bakarken ‘Ne kadar mutlu…’ diye beni kıskanırlar. Ben de Glaşa’ya bakarken onu kısanıyordum. Birkaç gün önce biz onunla birlikte toprakla kirlenerek ağaç dikilmesine katıldık. Birden sen gelip Alşınbek’in geldiğini ve Glaşa’yı aradığını söylüyorsun. Bunu söylerken onun yüzünü gördün mü?...

Ben çocukken bir gün şafak sökene kadar bozkıra çıkıp lalelerin nasıl açıldığını gördüm. Bir az önce taçyaprağı goncanın içindeydi, birden gonca patladı ve ortasından güneşe doğru ateşli dilcik çıktı… Bana biri bunu anlatsaydı inanmazdım. Ancak ben gözlerimle tarlanın parlayıp lalelerle allandığını gördüm!...

İşte o anda Glaşa’yı gördüğümde bu laleleri hatırladım.. O yürümek yerine toprağın üstünde süzülüyormuş gibiydi. Yüzü, gözleri bu kadar parlıyordu… Ben o anda ‘Güneş batsa bu gözler etrafını aydınlatırdı’ diye düşündüm.

-          Bunun sebebinin Alşınbek olduğunu bir düşünür musun?... Vaat ettiği gibi onunla evlenirse bile onun mutluluğunun da uzun sürmeyeceğini düşünmüyor musun?

-          Bilmiyorum..

-          Ben biliyorum, buna inanıyorum. Yerinde olsam ona açıklamaya çalışırdım..

-          Galiba haklısın. Ben de bunu yapmak istedim, ama… Sen buna zayıflık, yüreksizlik diyebilirsin. Daha kötüsünü de diyebilirsin.. Ancak ben bunu yapamadım! Bunu yapmam tarlada yeni açılan lalelerinin biçilmesi anlamına geliyor! O altın ellere sahip genç güzel bir kadındır. Hayatında mutluluk eksikti.. Bir gün bana önceki evliliği hakkında anlattı. Bana göre eski kocası kötü bir insan değildi. Ancak gönül ferman dinlemez… İşte karşısına Alşınbek çıktı! Belki hata yapıyor, belki buna sonra pişman olur, belki de pişman olmaz…Ama o zaman bunu hiç düşünmedim. Onun gözlerini söndüremedim yapamadım, cesaret edemedim. Onu mutlu görmek çok isterim!

-          Ancak Alşınbek bunun için uygun bir insan değildir.

-          Olabilir.. Hasen, bana ne olduğu bilmiyorum. Galiba mutlu olduğumdan dolayı etrafımda herkesin mutlu olmasını isterim. Sen mutluysan, yanındaki mutsuzsa bu utanılır bir şeydir… Ben de bunu düşündüm. Alşınbek değişmiş olamaz mı? Zaman ve tecrübe iz bırakmadan geçmez. Ben seni görünce benim içimde de bir şey değişti ve açıldı. En kötü insanın içinde de iyi bir şeyin olduğuna inanıyorum! Bu arada sen Kaçan’ı iyi mi tanıyorsun?,

-          Çok da iyi tanımıyorum. Daha doğrusu çok iyi tanımayı istemiyorum.

-          Ben de, ama başka bir şey söylemek istedim. Glaşa bana onun hakkında bir şey anlattı. Ben de daha önce bazı şeyler duydum… O Glaşa’yı seviyor!

-          Ne güzel bir haber!...

-          Senin için bu bir haber değildir. Sen erkeksin. Sen bunu fark etmiyorsun. Ancak kasabanın yarısı bunun hakkında çoktan beri biliyor… Ben de ona, gülerken nefretle dolu gözlerine bakıyorum… Ancak beden, senden ve başkalarından neden nefret eder?... Ancak yüzünde mask taşıdığına benziyor. Gülüşleri, şakaları bir maska benziyor. Bu maskın deliklerinden de gözleri görünüyor. Gözlerinden ise her şey hemen anlaşılıyor. Bu maskın arkasında ne olduğu tahmin etmek bile korkunçtur… Ancak ben ona bakarken ‘Hiçbir zaman mı mutlu olmadı? Diye düşünüyorum. Belki de mutlu olmak istiyordu, mutluluğu arıyordu. Bundan sonra mutluluğunun başka bir şeyde olduğunu anladı. Anlayana kadar da hayat geçti, görünüp kayboldu. Hayat ise bir daha geri dönmez. İşte o da herkese kızıyor, herkesten nefret ediyor, herkesi kıskanıyor… Gerçekte de hiçbir zaman mutlu olamadığı için böyle oluyor. Öyle olabilir mi?.. Ben bunu düşünürken ona acıdım bile…

-          Aptalcığım.. – Hasen küçük kızın gibi Meruert’in başını okşadı. – Acımak için başka kimseyi bulmadın mı? Ben de Kaçan hakkında bazı şeyler duydum. Onu görünce bana tepenin arkasında saklayan kutra benziyor… Bu yüzden sansa kurt köpeğini, böyle iyi çoban köpeğini çizmeyi tavsiye ettim…

-          Hayır, Hasen. Düşündüğün gibi aptal değilim… Ben de Galaşa’ya onun ve Alşınbek için en kısa sürede buradan gitmelerinin iyi olacağını söyledim. Kaçan’ın Glaşa’yı keserek öldürmekle tehdit ettiğini biliyor musun?

-          Bu da artık fazladır. Sen buna inandın mı?..

-          Hasen, bu doğrudur. Az önce Glaşa’nın Alşınbek ile birlikte gideceği belli olunca onu bir yerde yakaladı… Hasen sen inanamazsın..

-          Evet, ben bunun gerçek bir polis hikâyesi haline dönüştüğünü görüyorum… Anlat, ben dinliyorum.

-          Hasen, sen yine de dalga geçiyorsun!

-          Yok ya.. İşte Altın Aray’ın mışıl mışıl uyuduğu karanlık gece zalim Kaçan genç güzel Glaşa’ya sine sine yaklaştı ve elinde uzun eğri bıçak parladı..

-          Hasen!..

-          Devam et.

-          Ben sana hiç bir şey anlatmam!..

-          Beni öp..

-          Öpmem!

-          Bana kızdın mı?

-          Tabi!..

-          O zaman be seni öperim..

-          Yapma!

-          Barışalım mı?..

-          Yapma..

-          Meruert, seni seviyorum!.. Şimdi ise Kaçan hakkında korkunç hikayeni anlatacak mısın?

-          İstemiyorum. Senin dışında başka kimseyi düşünmek istemiyorum.

-          Ben de…

-          Hem de bütün bunların artık bir anlamı yoktur. Glaşa ve Alşınbek zaten gidiyorlar…

-          Evet, yarın gideceklermiş, değil mi?

-          Glaşa’nın mutlu olmasını çok istiyorum!

-          Ben de.

-          Ama sen Alşınebk’i sevmiyorsun.

-          Onu neden seveyim?

-          Kötülüğünü mü istiyorsun?

-          Hayır, kötülüğünü istemem..

-          İyi kalpli bir insansın.. Hasen benden daha iyi kalpli bir insansın.

-          Seni sadece seviyorum, Meruert.. Sen beni böyle yaptın.

-          Bu doğru değildir. Hasen, sen güçlü bir insansın. Güçlü insanlar hep iyi kalpli insanlardırlar.

-          Sen beni güçlü yaptın.

-          Çocukken masallarda olduğu gibi cesur ve güçlü bahadırı karşılamayı hayat ediyordum… Aya baktığımda kalkanı görüyordum. Bu kalkanı çatışma sırasında batırın kaybettiğini düşünüyordum… Kalkan kaldı. O da bozkırın ortasında kan revan içinde düşmanlarla kesilmiş kalıyor.. Sen benim cesur, güçlü, iyi kalpli bahadırsın, Hasen… Ay gerçekten çatışmalarda azilmiş ve kesilmiş bakırdan yapılma kalkana benziyor, değil mi?

-          Meruert, bunu bana hediye et…

-          Sana onu hediye ediyorum, bahadırım!.

… Hasen, iki gün sonra bağırtıdan, sokaktan hızla giden kalabalığın böğürtüsünden uyanarak ve evden ‘Ne oldu?’ diye fırlayarak ciddi olarak söylenen, ama hemen gülüşle kesilen kalkana ilişkin bu sözleri hatırlayacaktır. O gün ‘Öldürüldü… Kız, bizim hayvan yetiştirmede uzmanlaşmış tarım teknisyenimiz öldürüldü’ diye cevabı duyacaktır.

Bundan sonra dünyada bütün insanların mutluk olacaklarının hayal eden iyi kalpli saf Meruert’in ona söylediği bu sözleri defalarca hatırlayacaktır…

 

2

 

Dünya büyük, ancak bu dünyada hiçbir zaman iyiliğin kötülük ile uyuşabildiği yer yoktu…

Glaşa’nın yüzünün Alşınbek’in geldiğini öğrenirken nasıl ışıldadığını sadece Meruert fark etmedi.  Kaçan da bunu fark etti. O Meruert ve Glaşa ile birlikte aynı ağaç şeridinde çalışıyordu…

Yaşlı kadınlar çiftliklerde kaldılar, bütün gençler tarlaya ağaç dikilmesi sürecine katılmak amacıyla gittiler. Gubanov buraya çift römorklu paletli traktörle fidanları getiriyordu. Kaçan ona bunların yüklenmesi ve boşaltılması ile yardımcı oluyordu.

Kadınlar burada elle çalıştılar. Ağaç dikimi içi uygun arabaların sayısı azdır. Bunlar da uzak arsalara gönderildi. Her şey kendi elleriyle yaptılar, çukurcukları kazdılar, toprağı yabani otların köklerinden temizlerdiler, ağaçları diktiler, toprağı tokmaklayıp düzlediler. Yağmur yağdı. Toprak gevşedi. Bu da genç akağaçlar için iyiydi. Glaşa arkadaşlarını ‘Yağmur yağarken ağaç dikilmesini bitirmemiz iyi olur’ diye acele ettiriyordu. Güneş çıkarsa bir ya da iki hafta içinde ağaçlar toprağa uç verir, güçlenir ve ilkbaharda boy verir. Kuzeydeki orman bölgelerinde doğan Glaşa bunu çok iyi biliyordu. Kadınlar böylece onu ekip başı olarak seçtiler. Kadınların ellerinin çoğunda alışık olmadığından dolayı su kabarcıklarının ve kan nasırlarının çıkmasına rağmen onlardan hiç biri şikâyet etmiyordu.

Hasen ekibe geldiğinde kadınlar, onlar için bulduğu branda bezinden eldivenleri birer birer alıp ortaya aldılar. O Glaşa’ya müdürlükte Aydungaliyev ile karşılaştığını, Aydungaliyev’in onu sorduğunu ve onu beklediğini söylediğini iletti…

Meruert son dönem içinde Glaşa ile yakınlaştı. İki kişinin kalpteki benzer endişelere sahipken onlar arasında da samimi konuşmalar çıkıyordu… Meruert, Glaşa’nın hamile olduğunu, profesörün ona yazdığı şefkatle dolu mektupları okuduğunu biliyordu. Meruert arkadaşından bu mektuplara daha az güveniyordu ve onun için korkuyordu.

-            Git, - o Glaşa’ya söyledi. – Ben burada ikimiz için çalışırım… Porfiriy Mihayloviç zaten oraya gidiyor, onunla birlikte git…

Glaşa’nın Gubanov ile birlikte gittiği hiç kimsenin tuhafına gelmedi. Bazıları neyin olduğunu tahmin ediyorlardı, bazılarına kadın sezgisi bunun özel sebebinin olduğunu ima ediyordu. Glaşa’nın sevinçten şaşıran ve mahcup olan yüzü görmek yeterliydi!..

Bir anda başörtüsünü daha sağlam bir şekilde bağlayarak saçlarını düzeltti, toprakla kirlenen lastikli çizmelerin konçlarını nemli otla sildi ve römorka çıkacaktı. Ancak Gubanov ona ‘Senin yerin kabinde… Römorka İgnat çıksın’ diye söyledi.

Belirsiz bir sebepten herkes gülmeye başladı. Ya İgnat Froloviç’in topuklarına kadar sudan ve çamurdan sertleşen uzun trençkotu komik görünüyordu, ya da onun römorka çıkınca kaşlarına kadar kasketini ve yüksek yakasını çekerek karamsar düşüncelere daldığı belliydi…. Ancak nasıl olursa olsun bütün ekip çiseleyen yağmuru unutarak traktörü çevreye aldı ve seslerini boğarak motor çalışmaya başlayana kadar Kaçan ile ince iğnelerle batırıyormuş gibi dalga geçiyordu…

Glaşa ile Porfiriy Mihayloviç kabindeyken, kırılmış sarsan kenara sokulan Kaçan römorktayken hüzünlü ve ölgün sonbahar bozkırından uzun geçtiler. Kaçan’a bütün hayatı boyunca böyle bir şekilde başkalarının sevinçlerinin arkasından, başkalarının mutluluklarının arkasından römorkta oturarak geçtiği geliyordu..

Akşam profesörü Glaşa ile gördü. Onlar saklamadan açık bir şekilde kasabanın merkez sokağında İgnat’a doğru dolaştılar. Üstünde küçük omuzluklu dizlerden daha yüksek daracık ve kısa palto olan profesör Aydungaliyev gençleşmiş gibiydi. Yanında da üstünde beyaz motifli pelerin olan ve pelerinden gözleri ilkbahar çayırında peygamber çiçeklerinin olduğu gibi mavi ateşlerle yanan Glaşa yürüyordu… Alşınbek biraz ileriye giderek taşların üstüne koyulan levhalarda dengeyi muhafaza ediyordu ve bu yerden ona lokantanın önündeki şoförlerle ezilmiş su birikintisinden geçmeyi yardımcı oluyordu. Aslında böyle su birikintisinden yardımsız kolay geçmeye alışan Glaşa yardım etmeye gerek yoktu. Ancak o Alşınbek’in dikkatine seviniyordu, Alşınbek ise dikkat vermeyi seviyordu. İkisi de taşlardan kaymaya hazır olan levhanın üzerinden su birikintisinden geçerken birbiriyle meşgul oldukları için önünde yolun boşaltacağını kederli sabırla bekleyen İgnat Froloviç’i fark etmediler.

Ona yaklaştıklarında Glaşa İgnat Froloviç’in ağır iç karartıcı bakışını yakalarken az akslın haykıracaktı. Bundan sonra korumayı ararken Aydungaliyev’a omuzla sokuldu ve profesör hırçın bir şekilde kaşlarını çattı.  Ancak paltosunun üstündeki küçük omuzluklar sarsıldı…

Onlar sokakta yürümeye devam ettiler. Kaçan ise hafif gülümseyerek onun altında suya kadar yaylanan ve çöken levhaya bastı. Onun üzerinde birkaç adım atarak birden su birikintisine ayakla batı ve ayak bileğine kadar batarak büyük çizmeleriyle geçmeye devam etti.  Su birikintisinin kenarına kadar yaklaşınca durdu ve profesörün ile Glaşa’nın ardından bakış atarak hiçbir suçu olmayan levhayı bütün gücüyle tekmeledi.

Akşam ise menfur boş evde otururken düşüncelerine dalıyordu. Neden?.. Önünde duran tabakta kesilmiş ekmek, dörtlük olarak kesilmiş soğan, kutuda nemlenmiş iri tuz vardı. Masanın ortasında yarım litrelik şişe votka, yanında dökme camlı iki küçük bardak vardı. Bunlardan bir tanesi İgnat Froloviç’in önünde, diğeri ise kavisli arkalı sandalyenin önündeydi. İgnat Froloviç içmeden önce bu ikinci küçük kadehine kendi küçük kadehini tokuşturuyordu, soğanı kokluyordu ve belirsiz birine göz kırpıyordu. Onun akşamları böyle geçiyordu. Bu akşamlarda İgnat Froloviç, utançtan değil, ifşadan korkarak hiç kimseye anlatmadığı şeyleri hatılıyordu.. Ancak şimdi önüne kenarlarına kadar dolu küçük kadehin yanında oturan, sözünü kesmeyen, suskun, dikkatli ve güvenilir bir muhatap çıktı. .. Yani İgnat Froloviç bütün hayatı boyunca böyle bir muhatap hakkında hayal ediyordu.

 Neden? – o akşam düşünüyordu. Neden bazılarının başına hep mutluluk, başarı, bala gibi yapıştıran kadınlar düşer, diğerlerinin başın sevinçsiz ve karanlık bir hayat düşüyor… Böyle bir hayat yanan lamba gidiydi. Dışarıdan sağlam olarak görünüyor. Ancak daha dikkatli bakıldığında tamir edilmez ve düzeltilmez hali vardı… İşte ev, çiftlik var, aziz yerde saklanan para bekliyor.. Onun yerine profesör Glaşa’nın dar levhadan geçtiğine yardım ederek parmaklarını tutuyorsa bütün bunlar ne için?.. İgnat Froloviç onun penceresinin önünde bütün gece için ilk horoz seslerine kadar beklerken o da profesöre yapışıyordu, omuzla, göğsüyle ve dudaklarıyla sokuluyordu…

Ne için?...

Galiba profesör sadece kendi buğdayın hayran hayran bakmaya gelmedi, Glaşa’yı buradan alıp evlenecektir. O, Kaçan, kendi çiftliğinde önce olduğu gibi domuzlarla, domur yavrularıyla,  ek ağırlık faizleriyle ve yavrulama planlarıyla kalır… Bu faizler ve planlar alev alev yansın1 Böyle bir hayat alev alev yansın!

Bu geç saatte yarım litrelik şişeyi bitirdi, küçük kadehleri boşalttı. İgnat Froloviç kalbini zehirlemeye devam ederek oturuyordu. Ya kara fırtınaların gelip tarlaları mahvettiğini, kasabayı kumla evlerdeki borulara kadar kapladığını ve onun yerinde sarı kayrak kumun bulunduğunu görüyordu.. Ya da savaşın başlatıldığını, bütün erkeklerin savaş sırasında öldürüldüğünü, kadınların ve kızların yaşlara ve haykıra boğulduklarını görüyordu.. Neyse savaş değilse tahılla dolu depolar ve bunlarla birlikte evler, çiftlikler tutuşuversin, neşeli ateşle yansın. Toprağın pulluklarla değil, mermilerle sürülmüş olduğu ve İgnat Froloviç’in bu topraktan ellerinde Alman makinalı tabancasını tutup geçerken tatlı ümitlere kapıldığı zamanda olduğu gibi inilti ve ağlayış tam gökyüzüne kadar gittsin!...

O bir şey daha görüyordu. İçtiği birkaç kadehten sonra biraz sarhoş Glaşa, kendi dolgun ellerini masaya koyarak önünde bir sandalyede oturuyordu, başörtüsü onun yuvarlak omuzlarını kalplıyordu, uzun boyununu okşuyordu, göğsüne beyaz tümsekli dalgalarla çarparak İgnat Froloviç’i uyandırıyordu…

Ancak İgnat Froloviç başı kaldırıp yalnız olduğunu anlayınca daha fazla hüzüne kapılıyordu, kalbinin içinde karanlık hissediyordu. Gülüyormul gibi görünen eğri arkalı karşısındaki sandalye ve masa boştu. Masanın üzerinde ekmek ufakları ve dört dilim şeklinde kestirilmiş soğan vardı. Kutudaki nemlenmiş tuz kötü kokuyordu…

İnat Froloviç yatağa giriyordu, soğuk yastıkların, özenli kadın elleriyle kabartmamış ve kadın sıcaklığıyla ısıtılmamış taş gibi yastığın üstüne yatıyordu. Diş gıcırtısına kadar aynı yatağı ve o yabancının sıcak tenini okşadığı Glaşa’yı gördüğü belliydi.

Ah, bir zamanlar önce talimat üzerinde öldürülen derin çukurda Asyalılar, Kafkaslılar, kumral saçlı Ruslar, Yahudiler, Poltava’dan ve Pridneprovye’den Ukraynalılar yatıyorlardı. Bu çukurda ne bir enternasyonal vardı!..

Bunda sonra birkaç gün geçti. İgna Froloviç Gubanov ile birlikte ekibe fidanları getirmeye devam ediyordu, arabadan bunları boşaltıyordu, çukurcuklara köklerini sokuyordu, bazen küreği alıp genç ağacın düz ve sağlam bir şekilde bitmesi için üstüne toprağı atıyordu. Ancak bugüne kadar sürdüğü yaşam tarzı günden güne onun için dayanılmaz oluyordu. Onun bu ağaçlara ve orman şeritlerine ihtiyacı var mıydı?... Bunların koruyacağı tarlalara ihtiyacı var mıydı?... Bu Sovkhoz’a ihtiyacı var mıydı?... Bu toprağa ihtiyacı var mıydı?... Onu bekleyen başka bir toprak var mıydı?.. Yoksa onun tek yolu mu kaldı ve bu dünyada başka yolu yok muydu? O enseye kapüşonu çekerek yağmurlu gri gökyüzüne uzun uzun bakıyordu…

Glaşa’nın kendi profesörüyle gideceği belli olunca arkadaşları ya hafif kıskançlıkla, ya da tüm kalple sevinerek onu çevreye aldılar, sorup soruşturdular, tavsiyeleri verdiler, dileleri dile getirdiler. İgnat Froloviç ise küreğe dayanınca yüzünde donup kalan gülümseme belirlerdi. Kaçan’ın gözleri cansız ve hüzünlüydü. Bunun hakkında Hasen’e anlatan Meruert’in aklında Kaçan böyle kaldı.

Kaçan Glaşa’nın sevincini söndürmek, çiğnemek, toz haline dönüştürmek istiyordu. Glaşa’nın yüzüne korkunun kapıldığını görmek istiyordu. Kendi bile bunu isteyip istemediğini bilmiyordu. İgnat Froloviç, kenarda köşede Glaşa’ya sert tenekeden kestirilmiş gibi tebessümle bunu söylerken belki de sadece bunu istiyordu.

-          Mutluluğuna karışmam. Ancak gitmeden benimle sadece bir gece kal… Seni beklerim. Gelmeyeceksen, vedalaşırken okşamayacaksan o zaman bıçağım profesörün beşinci kaburğa kemiğini okşayacak ve öpecek…

Glaşa’nın yüzünden kan çekildi, dudaklarına gri kül çarptı. Kaçan bunu bekliyordu.

-          Onu neden öldüreceksin? … Daha iyi beni kesip öldür…

-          Öldüğüne değil, yaşadığına ihtiyacım var..

Glaşa bütün gece uymadan sonra sabah Meruert’e her şeyi anlattı.

Meruert’in sözlerini ciddiye almayan Hasen’in aksine o Kaçan’a dikkatle bakarak bu insanda gerçek tehlikeyi hissetti. Glaşa’nın anlattıkları nedenle endişe duydu. Glaşa’nın yüzü bu kadar şaşkın, bakışı bu kadar sönük görünüyordu…

O arkadaşını kucakladı. Glaşa’nın gözyaşlarından ıslak yanağına sokuldu.

- Korkma, - o dedi. – Sana hiçbir şey yapmaz. Cesaret edemez. Ondan  hiçbir şey isteme, alçama… Alşınbek ile birlikte Almatı’ya gidiniz. Onunla ben konuşurum! – Meruert kararlı bir şekilde söyledi.

Glaşa onu boşuna tutmaya çalışıyordu. Meruert, uygun bir anı seçip İgnat Froloviç’a onun sözlerinin nasıl anlamak gerektiğini, nasıl bunu söyleyebildiğini sordu.

Ancak Kaçan Meruert’in sözlerini kesti, kötü kalpli insanların onun hakkında ne kadar kıtır attığını söyledi, bunu söylemediğini yemin bellah etti!... Kaçan hayatta kimseye bıçakla değil, parmakla bile dokunmadı. O istediğinden dolayı değil, Sovkhoz için gerekli olduğıundan dolayı domuzları keserek öldürüyordu…

Meruert söylediklerini hem inanıyordu, hem de inanmıyordu. Ancak onun içince bu insana karşı acımaya benzer bir şeyi hiseetiği en tuhaftı. Neden?.. Bunu açıklayamıyordu.

-          İgnat Froloviç, bir bakınız, - o giderken söyledi. – Bizim kasabamızda bir şey meydana gelirse bundan sorumlu tutulacak kişiyi biliyorum.

Kaçan arkasından uzun baktı. Meruert bu bakışı hissediyormuş ve buna direniş gösteriyormuş gibi başını kaldırıvererek bir kere bile dönmedi.

-          Bir beklesene, orospu çocuğu… - Kaçan dişlerini sıkarak fısıldadı.

Bu akşam Kaçan ile konuştuktan sonra rahatsız kalan Meruert uzak arsada ağaç dililmesini yöneten Ugryumov’u ve Tleukabakov’u buldu.

Ugryumov bunu söyledi.

-          Kaçan’ın geçmişini biliyorum. Zor bir geçmişi var. Ancak seneler geçtikçe değiştiğini zannetmem.

-          Sen yılan ve kurbağa hakkında masalı duydun mu? – Tleukabakov itiraz etti. – Duymadın mı?.. Yılan kurbağadan onu nehirden taşımasını rica etti. Kurbağa da ‘Taşırım, sen de yoldayken beni sokarsın’ diye cevap verdi. Yılan ‘Seni neden sokayım. O zaman ben de suda boğulurum’ dedi. Kubağa düşünüp kabul etti. Yılan sırtına oturdu ve kurbağa yüzmeye başladı. Nehrin ortasında yılan ‘Buna dayanmak için gücüm kalmadı’ diyerek kurbağayı soktu. İkisi de suda boğuldu…

-          Psikoloji zor bir şey, - Ugryumov kahkaha ile güldü. – Ancak bir insan yılan değildir. Bu iki yaratıklar farklı psikolojiye sahiptir…

Nasıl olursa olsun ama Glaşa gidene kadar Kaçan’ın evi, Kaçan’ın attığı her adım takip ediliyordu. Tabi Kaçan’ın bundan haberi yoktu..

 

Bundan üç gün geçtikten sonra Glaşa ve Alşınbek başarılı bir şekilde gittiler. Adeta bütün Sovkhoz onlarla vedalaşmaya geldi. Glaşa aynı zamanda ağlayıp gülerken mutlu olacağına hala inanmıyordu.. En sıcak bir eşkilde en son Meruert ile vedalaştı…

Bütün endişelern ve korkuların geride kaldığı gibi gelince ertesi sabah birden….

İgnat Froloviç o gece içki durmada içiyordu, ancak hiç sarhoş olmuyordu. Tam tersine her içtiği kadehle sanki daha ayık oluyordu. Kendi de, hayatının sonunun yaklaştığını düşünürken bu sarsılmaz ayıklığından ve açıklığından korkuyordu.

Ancak sonunun açıklığı dışında şimdi de yapması zor bir şey vardı. Ellerindeki kibritler, ya bunların mutaktaki rafta kalırken nemlendiğinden, ya da Kaçan’ın elinin titrediğiniden kırılıyordu, cızırdayarak hemen sönüyordu. Nihayetide pencere kenarının altında bunca sene boyunca saklanan ve şimdi fırında düzgün bir şekilde deste desteye toplanan para tutuşuverdi… İgnat Frolviç bu rubleleri topladıkça ne bir işler çeviriyordu, ne bir hileler uyduruyordu.. Acak bu para İgnat Froloviç’e yardımcı olamadı. Diğerlerine de olmasın!...

O font fırın kapağının arkasındaki ateşin nasıl oynadığına bakamayarak evden çıktı. Zaten en önemli işi yaptı…

Bozkırda ne güzel bir sabah vardı!.. Büün yaz boyunca şafak sökerken Yesil kıyısına el yüz yıkamaya giden Meruert bu sabah da kendini tutamadı. O erken kalkıp giyindi, omzuna havluyu attı. Bundan sonra temiz, yüksek ve mavi gökyüzüne bakarak resim defterini aldı. Sonsuz olarak görünen sürekli yağmurlar bitti. Yağmurlar yerine güneşli hava geldi. Ancak böyle uzun mu sürecek?... Şimdi Meruert bunu düşünmüyordu. Bozkırdan batıcı keskin rüzgar geliyordu. Bozkırdaki anızlık altına çalıyordu. Yesil parlayıp göz kamaştırıyordu. Yağmurlardan dolayı Yesil’deki su bulanık olup yükseldi. Ancak şimdi Meruert’in ayaklarının altında mavi suları vardı.

O Yesil’in kıysında uzun durdu…

Burada da onu İgnat Froloviç gördü.

O Yesil’ doğru mevzun adımlarla yürüyordu. Başı ayık ve aydındı. Burada her şey onun için yabancıydı. Kıyıdaki çalıkavakları kaplayan güneş, yürüdüğü toprak, kuru otta rengarenk ışıklarla parıldayan çiyin büyük damlaları ve yol kenarı onun için yabancıydı… Ancak yabancı şeylerin onun içinde hep açğözlüğü, sahip olma isteğini uyandırdığı için o anda İgnat Froloviç galiba hayatında ilk kere onunla artık bir bağlantısı olmayan dünyanın ne kadar güzel ve aydın olduğunu hissetti…

Güzel ve aydın… Ah, keşke bu güneşi üfleyip söndürmek için gücü yetseydi… Bu güneşi gökyüzünden koparıp Yesil’e atmak gücü yetseydi… Bu güneş orda sönsün, Yesil’de bir kara öksü haline dönsün!... Şafaktan pembe olan ve yeni yaprakları bekliyormuş gibi gökyüzüne çıplak dallarını uzayan çalıvakklarını yakmak için gücü yetseydi!... Bu topağı, bir kere daha bir sap, bir başak vermesin diye çiğnemek ve çöle dönüştürmek için gücü yetseydi!... Bu toprakta Kaçan’ın burada olmayacağı, hayatının son yolunda bırakan izlerinin kalmayacağı zamanda yaşayacak insanlara hiçbir şey bırakmak istemiyordu…

Ancak o böyle bir güce sahip değildi!

Birden Meruert’i gördü.

Orda Yesil’in yüksek kıyısında durarken Meruert çok ince ve hafif görünüyordu. Rüzgarın onu kaldırıp nehrin, bozkırın üzerinden gökyüzüne kadar gümüşü örümcek gibi götürdüğüne hiç şaşırmazdı…

Birden büğeti kırmış gibi kan kafasına vurdu, onun teninde oynamaya başladı. Kan, sarhoşluk, kör uyuşturucu… Geçen gece onun evinden aydın ay altında iki atlının geçtiğini, kara gölgeler gibi rahvan atların nallarının kuru toprağa vurduğunu hatırladı… Kızın gülüşü makaralı kahkahalar atıyordu, erkeğin sert bassosu duyuluyordu…

Onlar sokaktan geçip kayboldular, evinden geçip kayboldular, gece sessizliğinde kayboldular… Onun evinden tutulmaz ve erişilmez yabancı mutluluğun hayaleti geçmiş sanki..

… Meruert’in boynu kırılgan ve inceydi. İgnat Froloviç’in parmakları çaba göstermeden onu sıkıştırdı. Onun boynu sadece çatırdadı. Meruert çığlık atmayı bile yetişemedi. İgnat Froloviç gözlerini kaçırmadan ona, son ihtilaç içinde olan tenine, gür kirpiklerinde donup kalan göz aklarına bakıyordu…

 

Buraya Hasen gelinde Yesil’in kıyısında kasabanın yarısı toplandı. Kaçan toprakta ölüye benzer bir şekilde oturuyordu. İnsanlar ona dehşetle bakıyorlardı…

-          Hasen… - biri sessizce söyledi.

Kalabalık hareket ederek Meruert’e yolu açarken açıldı…

 

İnsanlar Meruert’i evine getirdikten, onu yıkadıktan ve sağ köşede kırmızı halıya koyduktan sonra yine de ona geldi.

Hasen başucunun yanında yavaş bir şekilde indi, Meruert’in alnını öptü. Birden zayıf düşerek halının üzerinden yuvarlandı ve çocuk gibi ağlamaya başladı.

Zıkriya bir gün içinde ihtiyarladı, kamburlaştı ve kendini tirit gibi ihtiyar hissetti. Sopaya zor dayanarak kızının tabunun arkasından ilk yürüyordu ve topraktan gözünü almıyordu.

‘Ham toprak… İnsanlara ekmek geitiryorsun, hayat ve mutluluk veriyorsun, - o düşünüyordu. – Bana neden acı getirdin? Benim Meruert’imi, gözbebeğimi neden aldın?..’

 

Epilog

 

Bundan sonra üç sene geçti.

Bir yaz akşamı Hasen her zaman gibi Sovkhoz kasabasına yakın yüksek tepeye çıktı. O bu yeri seviyordu. Buradan bozkır her tarafa açılıyordu. Sağ tarafta Yesil mavileşiyordu. Sol tarafta tepenin eteğini dolanarak genç akağaçların şeriti uzanıyordu. Ağaçların gövdeleri şefaf yapraklar arasında görünüyordu. Hasen’e rüzgarın ona rügarla yeni yenilenen buğdayın hışırtısı ile karışık yaprakların hışırtısını ulaştırdığı geliyordu. Buğday uzun dalgalarla sallanıyordu ve yuvarlanıyordu. Bütün tarla uykuda nefes alıyormuş gibiydi.

Burası düşünmek için iyi bir yerdi. Hayatı, toprağı, kaderini düşünmek için iyi bir yerdi… Hasen, bu tepeye çıkarak iki buçuk bin sene önce Kuzey Amerika’da yaşayan Maya uygarlığının tarihini sık sık düşünüyordu. Maya halkı Mısırdakilerden daha az görkemli olmayan güzel sarayları, büyük piramitleri inşa etti.  Maya takvimi bu halkın gökcisimlerinin hareketlerini iyi bildiğini gösteriyordu. Ancak bilimli adamlar topraktan daha çok yıldızlarla ilgilendiler. Onlar mimari uyuma ilişkin yetkin kanunları yazdılar, ancak en sade pulluğu bilmediler. En ufak işlemesi yapılmayan toprak tükendi, cılızlaştı, öldü. Halk bir kurtuluş ararken açlığa mahkum ülkeden, şehirlerden, kasabalardan terk ederek kuzeye gitmek zorunda kaldı. Tarihte buna benzer olaylar az mı kaldı?

Hasen, ciddi bir şey düşünmesi, ciddi bir kara alması ve kendiyle akıl danışması gerektiğinde buraya geliyordu. Önce öyleydi. Altın Aray Sovkhoz’unun müdürlüğüne atanırken de öyle kaldı. Son yıllar içinde Sovkhoz canlandı, güçlendi. Sovkhoz’un tarlalarını tehidr eden beladan zorla kurtulurdu. Toprak da ona gösterilen özene ve dikkate bol bol ürünler vererek cevap veriyordu… Yaşlı Ondasın Hasen’i toprağa şefkate teşekkürle, şiddete öfke ve intikamla cevam veren canlı bir yaratığa gibi davranmayı öğretiyordu. Dedesi Ondasın haklıydı…

Son zamanda Hasen sulama sisteminin döşenmesine ilikin planları düşünmeye başladı… Ancak bugün başka bir şey düşünüyordu. Bugün Almatı’dan Hasen’in tahmin ettiği gibi Altın Araylıların başarılarını dikkatli bir şekilde takip eden Asılbek Ahmetcanoviç’in rızasıyla iletilen bir telgraf geldi. Hasen Tarım Bakanlığına çalışmaya devat edildi. Ugryumov ona bu teklifi kabul etmeyi tavsiye etti. Ugryumov ‘Cumhuriyetin genelinde Altın Araty gibi onlarca kasaba var. Sen ise bilgilere ve tecrübeye sahipsin. Git’ dedi. Hiç kırmadan genç tarım uzmanına önce yürüttüğü görevi veren ve halihazırda hayvan çiftliğini yöneten Tleukabakov aynı fikriyi paylaşıyordu. Ancak Hasen kendi kararını hala alamadı…

Altın Aray ile, bu kadar çaba verdiği toprak ile çok yakınlaştı. Burada acıyı, yenilgiyi, zafer sevincini, ilk aşkı ve acı kaybı yaşadı… Orda aşağıda dalgalarla sallayan buğday onun için sadece buğday değildi.. Bu buğdayın ismi Meruertti. Alşınbek Meruert’in öldüğünü öğrenince yetiştirdiği cinse Meruert adının verilmesini teklif etti. Ancak bu buğday Hasen’e Alşınbek’i hatırlatmıyordu. O bu buğdayın Tokraun’da yetiştirilen buğdayın olduğunu ve bunu sıradan dürüst insanların açlığa ve savaşa rağmen küçük deri çuvalda saklayarak kurtulduğunu biliyordu… İkinci kere bu buğdayı traktör sürücüleri Anatoliy ve Ramazan kurtuldu.. Onlardan biri önce olduğu gibi Porfiriy Mihayloviç Gubanov’un ekibinde çalışıyordu, diğeri ise teknik okulda okuyordu…

Hasen, babası Atımtay’ın olduğu gibi bir aşka sadık kaldı. Bir zaman sonra Altın Aray’a Glaşa geldi. Kader ona istediği mutluluk vermedi. Onun ve Alşınbek’ın oğlu doğduktan sonra öldü. Zaman geçtikçe o profesörün dairesinde birçok güzle ve pahalı şeyler arasında kendini yabancı hissediyordu. Burada kimdi?.. O da ihtiyarlayan kocasının sönmeyen tutkuları için sadece bir oyuncaktı. O da kendini özgür hissettiği tarlalarda insanlarla birlikte yaşamak istiyordu. Ancak en önemlisi arkadaşının öldüğünü duyar duymaz öldüğünden suçlu olduğuna kendini inandırdı. O Meruert’i Kaçan ile çarpıştırmadı mı?.. O Kaçan’ın canında kindar kışkançlığı kızıştırmadı mı?.. Alşınbek olmasaydı Meruert ölmezdi…

O Altın Aray’a döndükten sonra Hasen’in ayaklarına atıldı. O ‘Ben suçluyum. Benden dolayı öldü..’ diyerek ağlıyordu. Hasen onu ayağa kaldırarak uzun zaman içinde düşündüklerini söyledi.

- Hepimiz Meruert’i koruyamadık.. Ancak ben herkesten daha suçluyum..

Ancak bütün sözleri ve tesellileri boşuna söyledi.

Glaşa’nın ardından Altın Aray’a asık suratlı susukun Alşınbek de geldi. Yalaşladığından dolayı mı yoksa Meruert’in ölümünün canını sastığından dolayı mı öyleydi?.. Ancak ilk kere günlük sıkıntılardan dolayı değil, daha önemli bir şeyden dolayı kaygı duyuyormuş gibiydi… Alşınbek tek başına bozkırda, Yesil’in kıyısnda uzun dolaşıyordu, önce Meruert’in yansımasını gördüğü şeffaf derinlikte yılan gibi sürünen kahverengi yosunlar ve kütükler arasındaki yerde durup kaldı. Once burada yüzünde laleleri değil, kanlı lekeleri gürdü…

Hasen profesöre bakarken yaşlı Ondasın’ın ‘İnsanın cezası onun içinde saklanmaktadır’ diye söylediğini hatırlıyordu. Bir gün Alşınbek Hasen’e izin ve onay istiyormuş gibi yeni cins buğdaya Meruert ismini vermek istediğini söyleyince Hasen önünde değişmiş Alşınbek’in bulunduğunu düşündü…

O Glaşa’ya şimdi Alşınbek’ten ayrılmaması gerektiğini ve uzun zaman önce Meruert ile birlikte Almatı’dan gelen Alşınbek’i karşıladıkları küçük tren istasyonun ikisini götürdü…

Yesil’in kıyısındaki küçük tepede eski mezarlığın bir kopyası olan beyaz taşlı mezarlık vardı. Her akşam buraya yaşlı Zıkriye Ayjan ile birlikte geliyordu. Ayjan şalinin ucuyle gözyaşlatını silerek ağlıyordu. Zıkriya boş bozkıra hüzünlü bir şekilde bakıyordu. Güneş battıktan sonra sırtlar hafifçe kamburlaşmış iki ihtiyar yavaş bir şekilde eve dönüyordu.

Bu sefer onlar Hasen’i fark ederek ona yaklaştılar.

-          Aslanım, - Hasen duyarak başını kaldırdı ve daldığı düşüncelerden uyandı.

Onlar nasıl değiştiler!... Ay gibi beyaz Zıkriya kendi gölgesine benziyordu. Ayjan ise… Ajyan’ın eski halinden, yani güçlerle dolu genç görünen kadından hiçbir şey kalmadı. 

Hasen aceleyle kalktı.

-          Otur, otur, oğlum, - Zıkriya çatlak bir sesle söyledi. – Rahatsız ettiğimizden dolayı kusura bakma… Ancak sana bir şey sormak istiyorum.. Bugün kızımızın mezarına giderken komşu ilçede mollaya rastladık. O da bunu dedi. – İhtiar sustu sadece dudakları sessiz bir şekilde hareket etmeye devam ediyordu.

-          Molla ne dedi?

-          O bunu dedi… - Zıkriya zorla anlatmaya devam etti. – Daha önce bizi uyardığını söyledi… Ataların mezarlarına dokunanan Allah ceza verir. Sen ise sözümü dinlemedin ve insanlara hayır duasnı verdin… İşte Allah seni ve Hasen’i cezalandırdı. Sizden Meruert’i aldı. – İhtiyar boğuluyordu. – O haklı mı acaba? Allah beni gerçekten bu günah için cezalandırdı..

İnsanların içinde ne kadar hışım var!... Mollaya bu ihtiyarların acısını görmek az miydi?.. Bu yüzden kapanmayan yaralarına zehir dökmek mi istedi?..

-          Mollaya inanmayın! – Hasen Zıkriya’nın elini alarak özenle sıkıştırdı. – Meruert’in ölümü Allahın işi ise o zaman neden aynı zamanda hem ceza verir, hem de iyilik yapar?.. Bu buğday, - eliyle bozkırı gösterdi, - mollanın sözlerine göre Allahın bağışı değil mi? Meruert öldü. Onun ismi de daima insanların sözlerinde hatılanacak. Hayır, Meruert’i Allah değil, Kaçan öldürdü. Siz ise günah değil, hayırlı bir iş yaptınız. Toprak ise bunu kayırla ödüyor..

İhtiyarlar buğdayla dolu tarlaya baktılar, yanaklarından gözyaşları aktılar.

Onlar vedalaşırken gittiler.

Hasen tek başına kaldı.

O buradan hiçbir yere gitmeyeceğini artık biliyordu. Gidemez..

Onun ret cevabı nasıl değerlendirilecek? Anlaşılacak mı?.. O buradan giderse bu toprağa, Meruert’e ihanet eder. Bu anlaşılacak mı?...

Tepede uzun oturdu. Etrafında alaca karanlık geliyordu. Gökyüzüne şafağın kenarına dokunurken büyük kıpkırmızı ay çıktı. Hasen Meruert’in bahadırın kalkanına ilişkin sözleri hatıladı.

-          Bana bunu hediye et…

-          Sana bunu hediye ediyorum, bahadırım…

‘Hayır, kara fırtınalar sadece kum ve toz değildir. İnsanların kalplerinde yaşayan kara hınç ve öfke nedir? Bunlar dünyada en güzel şeyler için tehlikeyi taşımaz mı, bunları mahvetmeyi hayal etmez mi? Vay bunu unutanın haline!

Ay yavaş bir şekilde yükseliyordu, gözlerde rengi değiştiriyordu, gümüşü rengiyle dolarken sönükleşiyordu.

-            Sana bu kalkanı hediye ediyorum, bahadırım…

-            Ben onu kabul ediyorum, Meruert!..

Meruert’in bunu söylediğini, onun da cevap verdiğini duyar gibi oldu… 

Көп оқылғандар

Көп талқыланғандар