Әдебиет - ұлттың жаны. Ұлттық сана, тағдыр, жан жүйесі - көркемөнердің басты тақырыбы. Таптық жік арқылы әдебиет жасалмайды...
Жүсіпбек Аймауытұлы

29 тамыз 2014 1334

MÜSİREPOV  Gabit, "Bir Zamanlar Tüm Hayata Dek"

Негізгі тіл: ''Bir Zamanlar Tüm Hayata Dek''

Бастапқы авторы: MÜSİREPOV Gabit

Аударма авторы: not specified

Дата: 29 тамыз 2014


            İki haftadır Erkebulan eyerden inmiyordu.

Aullarda toplantıları düzenliyordu - bazen endişeli, en beklenmedik dönüşlerle ve değişik keyiflerle, bazen de alık yaygaracı... İlçe devrim komitesinin kararına göre yerlerde Milletvekilli Meclisleri oluşturulurdu. 

Bu gezi zamanında, yakında yirmi dört yaşını doldurduğu genç şair, insan söylentilerin onun aşırı derecede ne kadar övdüğünü hayretle buldu.

- O-o, Erkebulan!., Erken! – onun için diyorlardı. Yirmi iki yaşındayken kız kovalasa ve düğünlere gitmesi lazımdı... O ise ne yapsın? Beyaz krala el kaldıran orasındaydı. Şimdi yanında Kolçak kılıçlar ışıldıyor, mermi ıslık çalıyor, Erken ise kızıl bayrağı altında koşmadan korkmadı. Pehlivan kalbidir. Ve ne kadar güzel bir şair! Ve hatırına şiirleri geliniyordu.

O olayların içinde gerçekten bulunuyordu. Adı, bozkırda tüm olduğu boşuna ilgiliydi.

Sadedil halkı şiirlerinde yüce benzetmeler gerçek anlamıyla anlıyordu. Fırtına, tam anlamı ile, fırtına demekti. Yangın tutmuş bozkır. Kuvvetli ve gururlu kartallar, tepelere göz dikmiş. Kartalların kanat çırpması ile bu fırtına oluşmuştu zaten. O, böyle hissedip düşüncelerini böyle kaleme alıyordu.

O zamanda o şöyle hissetip bunu şöyle yazardı.

Gün vaktinde Erken nahiye merkezinde toplantı yaptı. Orası uygun binayı yoktu ve kalabalık alçak tepe eteğinin yanında toplanmıştı.

Günlük eylemler tutuşabilmesi körletmeliydi ve sık kullanmadan kelimeleri güç ve özgünlüğü kaybetebildi. Fakat toplanmış insanlar ve uyanık gözlerinde beklemeyi görünce hem yorgunluk için hem yalnız dün konuşup hem de yarın yine onun konuşacağını unutuyordu...

Erken, kızıl bayrağı salladığı ve Kazak’a bozkıra geldiği özgürlük için konuşuyordu. Kimisi bu özgürlüğe kucak açmış, kimisi korkup kaçışıyor, kimisi ise eğilip bekliyor... Neyi bekliyorar? Birisi babalarımızın bağlılığı ve itaati kanunlarını için yorumluyorlar. Ama itaatli mollayı veya uysal beyi kim gördü acaba? Hayır, kendilerini için değil itaat gerek! Böyle daha olmaz – bolşevikler diyorlar. Fazla alçalmayı yok, eşitsizliği de yok. Acı adaletsizliğin kaderiyle bitirmek gerek. Fakat mutluluk hakkı daha geri kazanmaya mecburuz.

Zaman zaman ona bir haykırışlar duyuluyordu:

-                          Doğru mu konuşuyor ya? Nereden kelimeleri buluyor acaba? Ne bir yiğit ya! Allah’a karımı ve çocuklarımı vereyim, eğer kendisi kabul ederse ona arkadaş olarak gelirim.

-           Anlattıklarının en azından yarısını görmeyi tanrı bana nasip etsin!

         Yüzyıllık alışkanlığa göre bu yoksullar konuşup arkasında oturuyırlardı. Becerekli yiğiti hoşlanıyordu. Dik yakayla siyah gömleği ve siyah kumaş pantolon, sivri çezmelere sıkışmış gümüş süslemeyle ince Kafkas kayışı – bütün bunlar onu çok yakıştı. Sık kara saçlarını eliyle geri atarken beğeniyorlardı. Güven olan konuşmasını da umutlandırıyorlardı. Erken, toplantı sona geliyorken, bu defa her şey yolunda olacağı düşündü. Fakat kaftanların ve çarpılmış kürklerin altında, göğsünde, şapkalar sadece değil oldukları anlaşıldı. Biri taş koynuna koydu.

         Birinci sıra çevirip oradan biy şey duydular:

-           Hey! Yoksulsunuz! Yavaş! Sakinleşsinler! Konuşmayı yeter, talihsiz yoksullar!

Arkada olan şaşkına döndüler. Hayır, ondan korkmadılar. Önce ne yanıtlatıkları bilmediler. Bu kelime gerçekten basit, herkese iyi bilen idi. Fakat, bir şehirden  gelen yiğit böyle konuşup o zamanda özgürlük ve eşitlik geldiğini, bu yıne duymak gerçekten çok tuhaftı. Erken de sustu. ‘Talihsiz yoksullar’ – kim şöyle haykırabildi?

Göz gezdirip, bu konuşan adamı bir türlü bulamadı. Ama alımsız kıpıştırsız yılan gibi gözlerle, gri yüzü adamı dedi:

-                          Susun! Susun orada! Gelen adamı dinlemeyi izin verin! Bir şey sormak istiyrum. Sorabilir miyim?

-                          Sorun... – Erken bir oyuna hazırlayarak yanıtladı.

-                          Bir şey anlayamıyorum... – kendisi haysalasıza kederleşmişcesine mahzun mahzun başladı.

-                          Sınıf mücadelesi, bu ne? Argın-kıpçak Kerey-uak ile savaşmaya başlarsa sonra dövüşlerine Konrat-naiman karışacak mı? Hepsiler birbirlerine dövmeli mi? Doğru mu anlıyorum?

‘Bu basit aul söz ehli aptal galiba?’ – Erken düşünüp hafifçe gülümseyerek merak etti:

-                          Siz gerçekten mi anlamadınız? Veya hiç yoktan gır almayı istiyorsunuz?

-                          Yok, yok! Nasıl olsa! Bilmeyi istiyorum...

Ama bu zamana arka sıralarda olan kendilerine geldiler.

-                          Nasıl olur! Bilmek istiyor ya! Bu Berş sadece aptallığa vuruyor! Yanıtlama, yiğit, yanıtlama ona! Bu köpeği kim kışkırttığı biliyoruz!

      Erken, kalabalığı sakinleştirmek için eli kaldırıp sınıf mücadelesini için yine konuşmaya başladı. Hayır, kan davası için değil konuşma gidiyor. Argın-kıpçak ve Konrat-naiman kuşakları kendi aralarında barış içinde yaşasınlar. Bir şey bölüşmek için yoktur. Düşman ise herkes için biridir.  

      Düzenli oburluktan, kıpkırmızı yüzleriyle şişmanlar, sonbahar büyük toykuşu gibi ileride oturuyordu. Elbiseleri arkasındaki oturanlarla benzer değildi: herkes kaliteli pelüş ceketlerle ve alına alçak çeken kuzu kürkünden şapkalarıylaıdı. Gözleri, bir aşağı yukarı fare yavrusu gibi acele acele koşurdu.

      İleridekiler bir iki özensiz kelime konuşuyorlardı. Fırt fırt kılıç sapıları sarmış bakır telle Berş’i itiyorlardı: ‘Hadi, sok!.. Bir daha sok’. Kazakların tecrübeli gözü en kurnaz kurnazlıkları anide çözür.

         - Hepsiniz duyuldunuz, bozkır oğullar! – Erkebulan dedi. – Kendileriniz bakın... Bu yerde siz yaşarsınız. Siz de karar vermelisiniz. Umarım, çok ateş arabayı görmüşler. Lokomotif  sürerken, kara boz yeleye dalgalandırarak onu durdurabilir mi? Böyle yeni zaman da davranır – onu geçiklemeyi isteyenler kendi yolundan silip süpürecek.

      O susunca alaycı haykırışlar başlayıverdi:

      - Kurnaz Berş, niçin sustun be? Kendini pis dilini fare mi yedi?

      - Ha, tilkisin! Sustun mu?

      - Berş, sırtını kaşınmıyor mu? Seni tamamen herkes tıktı?..

Ama Berş bütün bunlar ters kelimelere sanki ona değil konuşulmuş, yine eli kaldırdı:

-               Yiğit, seni dinlemeyi sanki sıcak bir yaz günde iyi kumız içmek demektir. Güzel konuşuyorsun... Hem kızıl bayrağı hem ateş arabayı için güzel konuşuyorsun. Ama basit insanım ve bilgisi adam değilim. Bana açıklayabilir misin? Yoksul köylüye otlaklar veriyorsun. Hayvanlar da veriyorsun. İktidar gene ellerinde, çalışkan ve nasırlı ellerde söyledin. Ama bak! Nihayetinde yoksul köylün zenginleşip kendi toprak sahibi olacaktır. O zaman ne? Onun tüm geri alırsanız ve eski toprak sahibilere verir misiniz? 

      Erken’in ne yanıttığını hemen bulmadı. Berş, sen hünerli çeviyordun! Kızgınlıktan göğsünde soğuyup şimdi aklıevvel toprak sahibi yardakçıyı cevabı kelimeyle kazanacağını bildi. Bir kez değil öyle olurdu.

      Ama hiç bir şey demeye kalmadı. Arka sıralar yükseliverip ön sıralarla karıştılar ve kalın karnıları tepeyi dolanarak çekilmeye başladılar. Aralarında çok zayıf Berş dönüyordu, ona uzandıkları onlarca elden kaçıyordu. Birisi birinin yırtılmış şapkası, birisi birinin yassı burnu, birisi birinin altı delik çizmeden çıkaran parmağını anasına avradına veryansın ediyordu...

Nihayet, Berş’i yakalayıp yere atıp birkaç iyi tekmelerden bir tarafa yuvarladı. Pelüş ceketler küçük grupta kürneyip çekilerek homurdanıyorlardı: ‘Hey, hey, yavaş!.. Yavaş.’ Ne gururlu ne korkunç görünüşü ne inatçı gülmeyi vardı. Onlardan hiç kimse hasır kamçıyı kullanmaya cesaret etmediler.

      Çekilip tepenin arkasında saklandılar. Erken biraz uzakta duruyordu. Uzun boylu, geniş omuzlarla bir ihtiyar ona yaklaştı. İki genç onun koluna girmeyi isteyecekti ama sakalı hırçın geçip onları bir yana çekti.

-                          Yapma! Çocuklarım. Sizin yardımsız küçük tepeye çıkmayacağımı düşünüyor musunuz?

İhtiyar Erken’in yanında durdu. Arkasına izleyen kalabalık durdu. Nehir taşkında dağılırcasına, çekileverse – ufak derecik, böyle halk da dağılır.

-                          Oğlum, sözlerini bize verildi: ‘Halk, yeni bir gün başlıyor! Yeni hayatın şafağı raslamayı çık’. Senin için duyuyorduk – işte, zeki kelime dinlemeyi toplantık. Umutlarda yanılmadık. Doğru mu söylüyorum? – kendilerine döndü:

-                          Böyle insan kendi aldanabilir ama başkayı aldatmaz. 

Erken ihtiyarı saygıyla dinliyordu. Erken, böyle toplantının çaresi ateş konuşmalarıyla aklına gelmedi. Yok, bu zaman, zaman her şeyi yerli yerine koyur.

-                          İyi kelimeye çok teşekkür ederim, baba. Sözlerimi kalbine kadar dokunduğu sevindim, - sade, hayattan başarmış yaşlının yanında küçük insan şöyle davranmalıdır. - Erken dedi.

-                            Alaş-orda çağırmış yiğitlar evlerine dönebilir mi?

-                          Evet, eve.

-                          İşte doğru! Orada hiç bir ilgisi yoktur. Sen ise... Eğer yolunda yaşlı Bayken’in evi varsa, sen en değerli konuk olacaksın...

      ... Erken at üstünde Kzıl-Mola göl yalısında küçük aula giderek, bu toplantının, ‘pelüş cekerler ve yırtılmış kürklerin arasında’, kaçınılmaz çarpışmanın hakkında düşünmeye devam ediyordu. Mırkazeldı’nın ilçebay açıkça düşmanca ona söylediği da hatırlıyordu: ‘Saygı komiser, işte şöyle oluyor, bizim insanları birbirine düşürüp, toplantıyı yaptırmamaya çalışıp, halkı fişek attın, değil mi? Buna kim cezasını görecek?’ Mırkazeldı burada kime dost kime düşman ve kimin eli tutup çok kelimelersiz anladı. ‘Bana atlar verip bir yere gitmelisin, unutma!’ – Erken ilçebaya keskin dedi. ‘Tamam, tamam. Kzılmola’nın göl yanında taze atlar bekliyor, her yirmi versten sonra şehire kadar orada mola var’ – cevap verdi.

      Güneş batarken Erken suskun asık suratlı rehberle Kzılmola’ya varıp ak küçük aulun yanında durdular. Erken attan indi, rehber ise dizginlerini alıp geri koşuverdi. Sahib karşıdan çıktı. Tuhaf izlenim bıraktı. Bir gözü konuğa güvensizlikle bakıp diğer gözü ise bir tarafa baktı, kime göz kırpıyor kime kurnaz gülümsüyor alayamadı. Gökyüzünde çıkan yıldızlar birer saymışcasına göründü.

-                          Atlar nerede?  - Erken selamlayıp sordu – şehire kadar bana atı vereceği ilçebay  söyledi.

Erken’e şimdi sahibin yatlak gözü baktı.

-                          Akşama doğru aulcu bildirdi ki yarın öğle sizi beklemek gerek. Atları yılkıya getirdim. Bizde gecekleyin. Şehirinize sadece elli verst var. Sabahtan beri sizi götüreceğim.

-                          Sen kimsin? Aul başgedeklinin yardımcı mısın?

-                          Hayır, çukurcum. Ama vazgeçmeyi karar verdim. – başka gözü Erken’e baktı.

-                          Çok işim var. Kimi karşılamalıyım kimi götürmeliyim. Dükkan’a gideceğim – kooperatif adlanılır, - önemle ekledi.

      İçerden keçe perde açılıp Erken’in önünde mevzun oluşu ve çekiceliği evlenmesinde daha kaymetmeden genç kadın çıktı. Başı jaulık (başörtü) değil Çingene iri parlak çiçek desenli şalıyı kaplandı. Aferin şaşıya! Ne bir eş aldı!

      Kadın, perdeyi tutmaya devam ederek başka elini çağıran işareti yaptı.

      Erken girdi.

      Çadırda, karıkoca karyolanın yanında alacalı ipekten eski solmuş perde vardı. Döşek, yorganlar, yastıklar, ucuz çizgili basmayla da yeni değil kapalı, bütün bunlar sahipler varlık içinde değil yadadıkları göründü.

      Ev hanımı ocağın yanında onur yere gösterdi. Yanında parmaklığa dayanmış dombra vardı.

-                          Aullarcı dağlara gittiler, yalnıyız... – dedi. 

Erken, kadın hoşluğu koca eş yüzünü gölgelediği görüldü. O eskisi gibi susuyordu, bir şey onu açıkça telaşlandırıp içi içine sığmamıyordu. ‘Biz de göç etmeyi istiyoruz’, - sözü çiğneyip çadırdan çıkıp dönüverip, babası bölge sahibine gidip geciktirdiği bilmem için açıklamaya başladı... Yine çıktı...   

Kadın lamba yakıp mahcup mahcup gülümseyerek dedi: ‘Şiir yazdığınız ve dombra ellerinizde yabancı değil duyuyorduk... 

Erkebulan çadırda yalnız kaldı. Telleri kamçılamayı sevmezdi. Onlara parmaklarıyla değince bu belli belirsiz değmelerden hafif savuşan düşünce müziği doğardı. 

İşte bozkırdan dingin dere gidiyor. Ya şu ise rüzgar, yoldan gürültülü kaygısız kavak koruluğa göz attı. 

Genç kadın rahatsız etmemesi için perdeyi yavaş atıp bir kucak odunla yiğit içiri bıraktı. Ocakta ateş yandı, güç alırken, çadırda ferah ve neşeli yapılıverdi. Sağdan, duvarın üstünde sökülmüş gümüşle pahalı eyeri vardı, onun yanında ise – sık sarmış teli, sapla zarif kamçı vardı. Bakır ve gümüş donuk donuk sanki alev ışıkta bir şey birbirine göz kırpıyormuş gibi parlanırdı. 

Sofraya rahat idi. Genç ev hanımı sık kokulu ısınmış kaymakla çay koydu. O açıkça tanımadık konuğa saygı göstermeye çalışıyordu.

-                          Talihsiz zamanda bizi ziyaret ettiniz, akın-aga... Komşu aullar dağlara gitti. Burada sadece biz kaldıyız. Ne delikanlılar ne kızlar var. Sizin için değer dinleyici yok. Sevinçlisiz akşam hüzünlü karıkocayla – işte sizi bekliyor bugün.

-                       Sevinçlisiz neden düşünüyorsunuz? İçten iyi kalplilik ve kalp dikkattan ne değerli olabilir? – Erken’in nezaketle yanıtlayıp ev hanımına bakınca eğik sahib bir gözü onuna bakıp başka gözünü karısına baktığını hissetti. Erken ağzı açık kalmadı. Ha! Kıskanıyor mu? Kendini ve böyle güzeli değeri biliyormuş galiba. 

Duvarın yanında çömelmiş delikanlı konuk yüzünde hayret görüp kendini tutamayıp kahkayla güldü. Kadın, delikanlının neden güldüğünü sezdi. İstemeden dedi: 

-                          Kaysar ne oldu? İnsanlar gibi gözleriyle verev verev acele acele koşuşmayabilir misin?

Koca eş incitici kinaye kulak asmamadı. 

-                          Dinle, bir at yok mu? – ona dedi – Kaysar’ı Buzay-at aullarına gnderse onlar da geciktirir. Bize gençlik çağırsa... Nasıl düşünüyorsun?

-                          Yok – Otarbay kısa yanıtladı.

-                          At ne için? Atsız zaten bir anda koşup herkes toplayacağım. Bizim misafir, kendi şair olduğunu söyle, hemen gelir.

-             Delikanlı biraz yarım kalktı. Koyun yün, aydın kaftan, kemerde hafifçe sıkmış, kaftanın altından çıplak göğsü görüldü. Alnında ve yanaklarda çopuklar yüzü çirkinleştirmedi, yüzü açık ve iyi niyetliydi. Bu Kaysar galiba basit ve yürütme bir delikanlıdır. Ev hanımı böyle mi nu adlandı?

Ama önerisine karşılık olarak – koşmak için, ev sahibi yine kesti: 

-                          Yok...

-                          Neden yok?! – kadın öfkelendi – insanlardan mı korkuyoruz? Ya da her gün bize komşularımız sairi dinleyebilir mi?

Ev sahibi  reddi açıklamayı gerekli saymadı. Onun düzenli kınamasına alışmış galiba, karının ricalarına ve isteklerine dikkat etmezdi. 

      Erken metanet göstermeyip bügün de şehire gitmek için ona atı verdirmediğini pişman oldu. Aile dargınlık – yabansız kavga etsinler.

      Dışarıda acele at tırnaklarının sesi duyuldu.

-                          Neden silkindin? – kadın, koca eşe keskin sordu. – Bize mi? Kimsesi bekliyor musun?

         Kapıya uyanık bakmaya devam ederek yanıtlamadı.

         Atlar yaklaşıp, çadırın yanında durdu. Süvariler atlaldan inmedikleri duyuldu. İki insan kapı aralığına girdiler. Hafif giiyimli uzak yola toplantıkları b enzemedi. Konuklar mı düşmanlar mı? Dışareda iki veye üç insan kalmış.

-                          İyi akşamlar – girenden biri yavaş dedi.

-                          Geçin, geçin... – ev sahibi onlarla başka bir tonla konuştu.

-                          Akbala, nasılsın? Evinde her şey iyi mi, Otorbay?

         Erken sadece şimdi isimleri öğrendi. Tabii, öyle can ve güleryüzlü kadın Akbala olmalıdır. Başka bir isim ona tuhaf geldi. Allah etmesin bir Ultugan yoksa Dametken...

         Girenler eski dostlarla gibi sahiblerle konuşuyorlardı. Erken’e meraklı baktılar.

-                          Siz nereye gidiyorsunuz? – sahib sordu.

-                          İşte...Bizim kayıp var. Şehir atı kaçtı... – onlardan biri muammalı cevap verdi.

Masaya oturunca dışarıda birisi haykırdı:

-                          Otarbay!

Sahib biraz boynunu içine çekip kalkmak ve çıkmak için hemen değil cesarete geldi.

-                          Otarbay! Kaç kere daha çağırmalıyım!

            Kapıya doğrulunca Akbala arkadan dişleri arasından söyledi:        

-                          Onu buraya getirme...

            Yiğitlar Erken’e yine eğri baktılar ve bu yüzden Akbala’nın Kaysar’a kısa sert bakışı farketmediler. Onu anlayıp çıkıverdi. Yiğitlardan biri kendini sakin davranırdı, başka ise çaydan başka bir şey ilginç yok gibi rol yapardı. Erken gelmesinden sonra, sahib kıskanlıktan hiç değil heyecanlandığı tahmin etmeye başladı.

   Çadırda susma geldi, dışarıda sırt kısık basso duyuldu. Sözleri seçemebildi ama konuşan bir şey isteyip bir şeye zorlanırdı... Sahibin yaltaklanan tenoru önce güvensiz ona ititaz ediyordu. Sonra bastıran basso selinden sustu.

   Akbala’nın uyarması etkilenmemiş galiba. Otorbay’ın arkasında iki kişi çadıra girdi. İlk – satın kaftanı adam azmanı, kızıl kuşağı sıkmış girdi. Asık bakıyordu, yarılmış üst dudak yarığı yüzünde görüldü. Reis gibi davranırdı. Yanında yoldaşı gölge gibiydi. Adam azmanı kapının önünde durup başka insan hareketsiz kaldı. Adam azmanı toplanmışa göz gezdirip başka erkek de herkesi göz gezdirdi.

-                          Selam, karı – adam azmanı deyip yoldaşı söylenmiş sözleri tekrarlanmışcasına dudaklarını oynattı.

   Akbala sofradan kalkmadan fena gizli düşmanlıkla yanıtladı:

-                          İnsan sözü senden duymaz!

-                          Ha, karı değil misin? Yoksa aç yılda bir kısır inere ve tohum yarım çuvala seni satıldı, unuttun mu? Unuttun mu?

-                          Hayır. Hoppala! Beni yutamabildin. Ağzın delik anlaşılmış.

   Kadın her zaman kadın kalır... Akbala bam teline bastı – dudak yarığı... Adam azmanı bir şey yanıtlamak için hiç sözler bulamadı. Sadece daha gürültülü sesli sesli solundu.

-                          Zalim bir kadın! – bu biraz yumuşak duyuldu, sanki mütazeke yapmayı teklif etmiş gibi söyledi.

-                          Ben mi suçluyum?.. Kabahati babasına bul! Mezarda fena olsun! O seni Otorbay’a dünür düştüğünde sonra çok ucuz sattığı için pişman olurdu.

-                          Gevezelik ettiğinden daha başkasının mezarla için sen babasını-postacı nerede bulunduğu daha iyi ara! Yok, ufak kırgınlık direnişsiz bırakmak için Akbala öyle değil oldu. Hakaretamizden daha fena ne olabilir – demek ki baban nerede gömdüğünü bilmiyorsun.

   Adam azmanı kıpkırmızı olup eli kalın sekiz yüzlü kamçayı daha setçe sıktı. Eğer gerekirse, Erken genç kadına arka çıkmayı hazırdı, anlamamaya rağmen burada tüm halka bu menfur postacı, Bircan, ünlü şarkıcının ve şairinin sitemkar nereden oldu.

   Otorbay iki ateş arasında kaldı. Hem karısı sinmeyi gücü etmez hem adam azmanın önünde evinde sahib olarak görünmeyi isterdi.

-                          Geç, Toke... Geç, neden durdun! Otur... İşte, çay iç...

-                          Kara-Ötkeli’den dilenci miyim? – onu kesiverdi. – Çay mı lap lap içeceğim? Kımız ver.

   Ocağın yanında haliye zor oturup, sarılmış kamçayı yanında atıp bu zamana kadar ilk kez Erken’e baktı.Gözleri kizil damarla idi. Acıma bilmeden gözler. Çenede bir saç teli yok, ama bilekte, el ve kalın kısa parmaklar tüylü tarantel pençeleri gibi kara tüyü kapalıydı.

   Akbala ağız açmadan sofrayı topladı, semaver getirmek için Kaysar ona yardım etti. Az sonra çağıra giriverdi:

-                          Sahib! Ev hanımı çağıyor.

   Otorbay çıktığında, Toke kamçısını alıp hafif sallayarak dedi:

-                          Keşke bu aptal Otorbay olmasaydı bir kez aklıevvel avratı onun tombul butlarına kırbaçladım.

-                          Oibay (Kazak çığlık), Toke! – yoldaşlardan biri tutamadı. -   Eğer siz bir kez ona iliştirseniz, en tombul avrattan ne kalır?

-                          Babanız bu kamçıyı  eskiden kendi Bircan’ı kamçılamış, gerçek mi diyorlar?

Toke kendini beğenmiş alayla gülüp Erken’e yine baktı.

-                          Hayır, insanlar yalan söylemiyorlar – sorana yanıtladı. – Bu kamçayı babamdan aldım. Bircan ise o olaydan sonra kendine gelemedi. Kendisi şiir yazmaz oldu. Hayatının sonunda aklını oynattığı duymuşum.

            Tarih kamçı can ilgi uyandırdı.

-                          En ucun içine kurşun örtüğünü duymuşum. Doğru mu? – baştan beri çadıra iki girenden biri sordu.

-                          Sen nasıl düşündün? Kurşunu burada tüm yığın. Güç kurta bir şey batsa derhal kafatası ikiye ayırır.

-                          Baban ne diye Bircan’ı kamçılamış, biliyor musun?

-                          E, Bircansal! Bircansal!.. Sen bu seri ve salovu görmüyor musun ya? Kendi dilenci köy soyundan ama at alır... Giyinip kuşanır... Saygın insanlara kendisi hizaya gelir. Kendisine hüküm verir, kim iyi, kim kötü. Çünkü dombrayı çalabilir ve saçma şarkılar yazar. O zaman bir bayramdı. Bircan birine arka çıkmayı, adaleti göstermeyi isterdi. Bunun yüzünden zılgıt yedi... Deve tüyü kaftan bıcak gibi kesip atmış. Onun atı ak idi - butün sağrı Bircan kanı dolundu.

   Toke’nin yoldaşları şaşkınla dillerini şapırdattılar: 

-                          Ha! Nasıl sağ kaldı ya!

-                          Ne olacak? Okutmak için babam ona hafifçe dokundu.

   Bu konuşmadan her söz Erken’in kalbine keskin bıçak saplanırdı. Bu dudak yarığıyla adam azmanı işte kim ya! Bilgi ve duygulandıran içtenlikli genel sevgiliye cesaret ettiği el kaldırmayı alçak-postacının oğlu, kimin şiirleri Erken hasetle tekrarlanırdı.

   Bu hikaye eskiden efsanese olarak oluşturuldu – onlardan bozkırda auldan aula yayı yayılırdı. Nasıl Aznabay’ın ilçebay postacısı bayramda şarkıyı kamçıladığı - farklı anlatılırdı. Ama Erkenbir zaman kendi gözüyle ellerindeki o postacının mahsul oğlu bu kamçıyıgördüğü gözün önünde getirebildi mi?!

   Erken öyle konuşmaya önce önem vermeyip sonra düşündü: Bircan-salanın tam onun yanında hatırladıkları hikayesi mahsus mu? O şaiir biliyorlar mı?

   Erken cep defteri çıkardı.

   Toke ona çevirdi:

-                          Sen ne yapıyorsun? Yazıyor musun?

-                          Yazıyorum.

-                          Ne yazıyorsun?

-                          Bircan’ın için hikaye yazmayı istiyorum.

-                          Ama... Ne için? Bircan senin için kim?

-                          Baba sanabilirsin.

-                          Akınnın (şaiir) dili kaşındığında  sırtı da kaşınır, biliyor musun?

-                          Kamçı da başka ellerde aynı kamçılayabilir, biliyor musun?

Toke kesik kesik kahkalayı başlayıp kendi burağı mantar gibi küt burunlu çizmelerin konçlarına okşadı.

   Konçları yağıyı sık kirletildi. Beşbarmak sonra Toke’nin elleri silmeyi alışkanlığı var.

   Erken, yeterli doğru tam söylendiği halde, Toke’nin sözleri gerçek tehdite almadı. Küstahın hantal şakası, bügün de bozkırda erki ssınırsız kendisini göründüğü, çünkü onun sıtma görmemiş sesi, kara tüylü, yumrukları ve sekiz yüzlü kurşunla kamçayı var.

-                          Anlaman lazım, - Erken gülerek dedi, - dünyada kamçının daha sıkıcı gücü var. Duymadın mı? Genel rezalete gösterdiği babanı bozkırda bu zamana kadar Bircansala’nın şarkısı söylüyorlar. İsmi bile kalmadı – postacı ve postacı...

-                          Ne? Ne dedin mi? – Toke yerinden vahimli yarım kalktı.

   Ama bu anda perde atılıverdi. Otorbay ve Kaysar özene tegene getirdiler – köpüklü kımızla ahşap fincandır. Arkasından Akbala girdi. Sarı yüzüydü. Hem yüzü hem laulık (başörtüsü) aynı rengteydi. O Erken’e kuşkuyla bakıp onu büyük bir tehlike tehdit edip daha onun yardımına bel bağlabildiğini Erken anladı.

-                          Neyle uğraşıyorsun? – Toke sahibine çağırdı. – Bügün kımızının tadımı öğrenir miyiz?

-                          Şimdi, Toke... İşte, artık koyuyorum. Bir dakika bile gidemez.

Otorbay’ın yüzü buruşuk ve mutsuzdu. Bir zaman önce gevreğe rağmen ekeğe benzerdi, önem korumaya bile çalışırdı. Şimdi ise keçi gibi çok zorlu yağmur altında titredi. Karından çok sapartayı yemiş galiba. Ama daha fazla Toke’den korkuyordu.

 

   Akbala bir sözü bile söylemeden koca eşi geriletip yeni parlar kaseyi seçti. Adam azmanı bu zamana kadar bir fincan ona verdiği sahib artık içeyiverip fincanı yine uzattı. Akbala onu bekletti.

-                          Kaysar, konuğa ver, - Kaysar’a deyip, konuk - bu sözün altına kimin kastettiğini bir kez daha açıklamayı gerekmezdi. 

Erken, Kaysar’ın ellerinden fincan alıp dibinin altında bir pusula bulunduğu hissetti. Bu zamanda, çadırda Toke yeni tehkiri nasıl geçirdiği herkes bakıp, Erken ise görünmeden cep defterine pusula koyup ona çabuk bakıverdi.

Akbala sanki hiç bir şey olmamış gibi kımız savurdu. Çadırda susma idi. Herkes birbirine uyanık bakıp konuşma yürümedi. 

Erken Akbala’nın bakışları görüp şaşkınlığını anlardı. Pusula okuduğu anladı. Neden bu kadar tasasızdır? Zaman zaman neden gülüp yüksek alnı bir karışık bile tutmuyor? Bakışları daha umutsuzdu: sanki arkadaşlar arasında oturmuş gibi öyle oturmaması için ve kurtarmasının bir şey yapması için yalvarıp isterdi. 

 Çadırın yanında bir araba şıngırdayarak durdu. Akbala’nın gözleri sönüp umutsuzdular. ‘Gecekti, gecikti! – Erken’e gösterirdi.  Gecikti mi acaba?’.. 

 Erken istemeden gibi yavaş kalktı. 

-                          Yiğit, beni avluya uğurla, - dedi.

-                          Gidelim, akın-aga, - Kaysar kalkıp perde attı.

   Erken Akbala’nın önünde yavaş geçip onunla bakışla vedalaşıp, ama çıkışa gidince Toke geldi.

-                          Nereye gidiyorsun be?

-                          Avluya, - dedim.

-                          Otur! Hiç bir yere gidemezsin.

-                          Sen mi beni sokmayacaksın?

-                          Babanın, senin Bircan’ı!..

   Kamçı yükseldi. Fakat Erken bunu beklerdi. Kısa müthiş belli belirsiz darbe Toke’nin şakağına vurup dizleri tırpanla biçilmiş gibi yere çöküverdi. Sol bacağı ateşe düştü, yağlı çizme köşek alev alıp, çadırda yapışkan pis koku yayıldı.

   Ne olduğunu kimsesi anlamadı. Farid, Kara-Ötkelede ünlü tüccar-Tatarın oğlu girdi. Başının üstünde değişmez kara kumaş, göğsünün üstünde cepten cebe saat gümüş zincirdir. Erken şehirde onu böyle görmeyi alışıp burada da böyle gördü. Tabiki ki onlarla anlaşıldı. Farid Erken’e el uzatıp Erken ise avluya gitti.

   Kaysar onu koluna çekerdi. Erken, karanlığa gözlerini alışmak için biraz durdu. Bu anda bir kapı açılıp karşı çadırın tarafından aydınlatan ışıkla, kara pelüş kolsuz ceketle, farbalada parlak-sarı elbisenin üstünde genç bir kız çıktı. Işık sadece bir ana kızı aydınlatıp saklanıverdi. Akın (Kazak halk şarkıcı) şarkılardan sanki gelmiş gibi, ince kaşlarla, dağ keçisi gibi, müşfik ve nazlı, gururlu ve itaatlidir. Ezeli yiğit hayalı... Erken bütün bunlar görmeyebiliverdi. Ama yaklaşabilip konuşmaya başladığı gerçek kız ona görünmedi. Bu kendi güzellikti. Eskiden bu kız nasıl görünebildiği sık sık göstermeye çalışırdı. Şimdi bunu öğrendi. 

   Kaysar ise çadırın arkasından bağlımış atlara onu hep çekerdi.

-                          Aga, çabuk gidelim! Sizi öldürmeyi isterler. Şu ata binin. Şimdi karanlıktır ve bu doru at, yıldızla alnında. O adam azmanı, Toke’nin atıdır. At değil, rüzgardır. Bense bu ak atla... Çok iyi bir at da. Haydi, çabuk!

   Erken kız gördüğünden beri ebedelik geçtiği görünmüş. Ama bu sadece gerçekten bir anmış çünkü şimdi çadırdan korkmuş haykırışlar duyuldu:

-                          Öldürdü mü?.. Toke, Toke, uyan!

-                          Su, çabuk...

-                          O onu mu?.. Erkebulan mı?.. – bu gelen Tatar, tüccar oğlu sordu.

   Erkebulan Kaysar ondan ne istediği daha fena bilincinde olarak eyere hafifçe atıverdi. Evet, çabuk. Dünyanın öbür ucuna sürmeyı hazırdı. Atları yormamak için önce tırış gidip donra dörtnala gittiler. Çadırdan haykırışlar duyuldu:

-                          Arkalarına git, git!

-                          Uzak gidemezler!

Yetişebilseydi. Ama Erken onlarla hiç bir şey olmayacakları sert emindi.Şimdi kendi güzellik onları korur.

   Bu haykırış, tehdit, lanet daha uzun zaman kız kulaklarında durduruyordu. ‘Allah, yetişebilir mi acaba?’ – tekrar tekrar söylerdi. Ama yok, öyle güzel cesur yiğit. Yetişemezler!

   Aklıma büyük çadırda annesinin yanında uzanıp ama uykuya dalamadı. Karanlıkta kendi kendine güldü. Yine içinin korku kaplayıp battaniye altında üşüyen büzülürdü. Kalbini bu kadar güm güm atınca annesi uyandırması için korkuyordu. Daha anlamıyordu – ne sebepten ama hissediyordu: geçmiş gün ve geçmiş akşam butün hayata onu büyük yaptırdı.

   Dün öğle su almak için Kaysar ile göle gitti. Çok kez giderdi... Fıçıyla, eski gıcırtılı arabayla, bütün kaburgalar meydanda çok zayıf deve koştu. Aul taraftan göl kıyısı dikti. Kaysar iki kovayla su taşıyıp, Aklıma ise arabada durarak fıçıyı doldururdu. Çok neşeliydi, bir eğlenci yaptılar:

Kaysar onu dökmek için kova böyle verirdi. Aklıma yukarıdan kalıp Kaysar’a da döküyordu. Araba okuda devenin altından su birikintisi oluşturuldu, su karık delip bir tarafa akıyordu. Eski deve, sağrıya su dökülerken, olumsuz biçimde başını sallayıp öfkeli öfkeli bağırıyordu.

   Kaysar beline kadar çıplak uyluklarına kadar pantolonu sıvayıp akşama kadar su taşımayı hazırdı. Aklıma baştan aşağı artık ıslandı. Rengarenk basma elbise uyluklar, karnı ve göğsünü sıkıca yapışarak sıkı genç kız bedenine yapıştı. Ama hem Kaysar hem kız böyle yaramazlık iyilikle bitirmediği düşünmüyordu. Bunu bile daha bilmemişler galiba.

   Aklıma Kaysar’ın başına iyi yarım su kova boca edip arabadan atladı.

-                          Kendi taşı kendi doldur. Bense gidip elbisemi kurutayım.

   Aklıma gitti. Kaysar fıçıya bakarken sadece yarıy doldurduğu gördü. Kovalar taşımaya devam edererek Aklıma nereye kaybolduğu zaman zaman etrafına bakınıyordu. Az önce, arabadan çok uzak uzaklaşan kıyıdan kız gördü. Gölün ayna gibi yüzey üstünde beyaz eller görünüp görünüp kaybolup güneşte sırtı ısınıyordu.  

   Kaysar arabadan atlayıp kızı kızdırmak ve korkutmak için kovalar bırakıp ona gitti. Uçurumden aiağıya koştu. Aklıma bu anda sudan çıkıyordu. Delikanlı açık kız bedeni ilk kez gördü. Çözmüş sık saçlarını sol göğsüyü örttü. Karnında, kalçalarında ve mevzun bacaklarında değerli taş kırıklar gibi su damlaları pırıldadı.

   Kaysar öyle donup kaldı. Zor solunmaya başlayıp bir türlü soluğunu alamayıp boğazında kuru bir şey isteyip yutamadı. Aklıma çığlık koparıp otlarda kurunan elbise alıverip oturarak onun örtündü.

-                          Utanmaz! Hemen git!

Delikanlı kendine geldi. Başını sallayıp güvenlesiz gitti.

   Bir aulda büyüdüler. Beraber oynuyorlardı. Hep çocuklar gibi kavga edip dövüşürüp barışıyorlardı. Onlardan biri kız başka erkek tahmin etmezdiler. Son beş yıl görmediler. Kaysar bir yerde çalışırdı. Şimdi ise Otorbay’ın evinde yine karşıladılar.

 

   Gün daha auldan çıkınca birlikte bir şarkı söylemeye başlardılar. O anda daha çocuklardı. Ve birbirini kovadan suyu dökünerken eski deve ise oyunlarına gözlemleyerek kınayıcı başını sallandığında onlar da çocuklardı. Bir anda bu çocukluk kesiliverdi. Kız çocuk ve erkek çocuk asla dönmemek için bir yere koştu. O kızdı. O genç yiğitti.        

   Dönerken onlar hindi gibi ani değiştirmeden şaşıran kabartmıştı, arabada binip susup birbirlerinden yüzünü çevirdiler. Bütün bunlar Kaysar için bu kadar derin sır göründü ki Aklıma’ya bakmayabilirdi. Ama bu hayaleti savarak kaç kez başını sallamazsa, önünden güneş içinde çıplak dururdu.

   Onlar gölden dönerken Akbala çadırın yanında dururdu. O Kaysar’a ve Aklıma’ya bakınca somurtarak dedi:

-                          Kaysar! Başka işin yok mu? Kafasından onu çıkar! Anladın mı?

Delikanlı ve genç kız o heyal meyal hissetikleri, Akbala keskin biçimde ve belirli ifade etti. Kız kalbi bundan kısıldı. Bu sert ‘çıkar’ akşama kadar Aklıma’yı kovalayıp sanki bacaklara suya girme vaktinde yosun gibi yapıştı. Bütün gün Kaysar ve Aklıma birbirini özene özene geçiyorlardı. Bu ne kadar şaşılacaktı... Ne tuhaf!

   Gün ilçe auldan süvari gelip bir önemli konuk için iki at hazırlamayı emretti. Akşama başka süvari gelip bağılmış dinlenen atlar yılkıya bırakmayı emretti. Güneş battıktan önce Erkebulan gidip bu dakikadan beri Otarbay çadırı telaş kapladı.

Akbala büyük çadırda hamur yumrukluyordu.

-                          Yardım edeyim, - Aklıma teklif etti.

-                          E-e, kardeşim...Yetiştirirsin daha! Evlenirken tüm ev yığılır.

-                          Şair mi o?

-                          Evet Aklıma. Keşke o dombrayı nasıl ellerine almayı görseydin. Duyuyor musun, çalıyor?

Otarbay kızıl ve terli geldi.

-                          Ne koşuyorsun? – Akbala memnunsuzlukla dedi. – Utan, konuğu yalnız kaldın.

-                          Ne olacak! Ev sahibinden dombrayla daha eğlenceli. Ama tuhaftır – Nedense kooperatifime kaç kişiler girecekleri soruyor.

-                          Sen ne dedin?

-                          Yalnızım, biraz sonra kahyayı kaldırırım, - dedim.

-                          O ne?

-                          Hiç. Gülmeye başladı. Bir pay gerekmiş.

-                          Ne bir pay? –soruyorum.

-                          Kooperatif paysız olur mu? – diyor, - Nereden para alırsın?

-                          İki insan bana para vermeyi vadettiler. – ona yanıtladım.

-                          İşini onayladı mı onaylamadı mı?

-                          Hey, kadın! Önce o sataştı şimdi sen sataştın! – Otarbay kızdırdı. – Ondan ve senden fena değil yaptığımı biliyorum. Mankur ve Nankur sen değilsin!

   Elini sallayıp gidip yine geliverdi.

-                          Konuk koyunu kesmememiz söyledi.

-                          Koyunu kesmedikten önce konuklardan izin sorur musun ya?

   Akbala kızdırıp Otorbay için konuşma iyi bir şeyle bitireceği belirtisi olurdu. Aklıma ablanın hayatına bakarken bir heves bile evlenmek için kaybolurdu.

   Akbala, konuklar şair olduğunu öğrenince çok heyecanlanıp sevindi. Keşke aul dağlara gitmeseydi. Kim bilir, çadırlarında öyle insan kalmış mı? Cüzi Otarbay’a dikkat göstermiş mi?

   Kazaklar alışkanlığa göre aziz ve kendi peygamber derin saygısı olup gerekli kutsal ismi fazla

titremesiz tekrarlıyorlardı. Manevi kişilere saygı işaretleri göstererek hor görmeden başka onlara sınamıyorlar. Ama özgür bozkır halk için akın-şairdan başka önemli bir şey yok. Allah vergisi olan şair, şiirler öyle yakmak için ki bilinen kelimeler beklenmedik anlamı alıp, eğer fena çadırda son yoksulsan veya kendi sultansan, insanları ve davranışları hüküm verdiği şairi... Şiirlerinde ve şarkılarında onları hüküm veriyor. Bütün bunlar halk anısında saklanır ve bunlar kuşkulandırıyor onları veya teselli veriyor...

   Akbala anne sütle bu saygı özümsedi, bu yüzden şimdi çok merek ediyor. Çünkü hep ev hanımı gibi müstesna konuğu ne layık karşıladığı bilmeyip bunu yapacağından çok korkardı. Bundan başka konuk koyunu kesmemeyi emrettiği bu aptal Otarbay diyor. Sanki evinde kimisi kendi konukseverlik kanunları yapabilirmiş!

   Dünkü günden beri koca eşini tanımıyordu. O kendi evinde bir şey çalmaya çalışıp gibi bir kaybolmuş insana  benzerdi, şaşkın giderdi. Ellerinden bütün düşüyordu – sabahtan kase çayla düşürdü, daha iki gün önce herkesle dağlara gidecekti ama çözümü değişiverdi.

   Evdekilere önemle açıkladı:

-                          İlçebayından emir aldı. Öbür gün önemli bir komiser gelecek. Onun için taze atlar hazırlamak gerek.

   Gelmeden önce atları geri getirmeyi Kaysar’a dedi. Akbala hiç bir şey anlayamadı. Gelen güzel genç yiğit çadırda otururken, o ise büyük çadırda hamur  yumrukluyordu. Akbala öfke saklamadan koca eşine sordu:

-                          Ne oldu? Konuğumuz basit komiser değil önemli bir akın, bildin mi? Bildin mi bilmedin mi?

-                          Ya sana ne? – Otarbay alışılmış çağırdı. – Hamuru daha iyi yumrukla, kadın işinle uğraş!

-                          Beni okutma! Eğer bu akın bizimde olduğunu bildiysrn ve bana söylemediysen çok pişman ol! Nasıl hamur yumruklamayı seni okuturum!

 

   Basit ağız kavgası. Aklıma dinlemeden bıkıp evden çıktı. Alaca karanlık giderek yoğunlaşıyordu. Alaca karanlık engin bozkır kaplıyordu, sanki onun üstünden kapkaranlık perde çekmiş gibi. Gölden uyuyan göçmen kaz sesi duyuluyordu. Kuğular çağrışıyorlardı. Kurbağa tatlı bir gevşeklikte kendi şarkıları söylemeye başladı. Ve tüm akşam ses arasında domra çaldıkları usta parmaklar öyle doğal melodiydi.

   Aklıma titredi. Ona yaklaşmış Kaysar’ı görmeyip birinin eline tutuğunu sadece hissetti.

-                          Kaysar... Sen misin?

-                          Sen nasıl düşündün? – asık sordu.

Aklıma yanıtlamadı. Dombra yüksek değil çalmaya devam ederdi.

-                          Şiirleri biliyor musun? – Kaysar susmayı bozdu.

-                          Biraz.

-                          Beğeniyor mu?

Bu kezde yanıtlamadı. Kaysar nefes alıp dedi:

-                          Ona bakmayı ister misin? Akın... Yiğit... İster misin? – onun koluna odaya çekti.

-                          Yapma! Utanıyorum. – itiraz edip ama güvenlesiz, ve Kaysar onu dinlemeden keçe duvarına getirdi.

   Aklıma kulağını kapıya dayadı. Akın bu dakikada yalnızdı, çünkü Otarbay eskisi gibi karısıyla kavga ediyordu. Daha doğrusu akın yalnız değildi dombraylaydı. Galiba bu dakikada zihince yeni yola çıkan halk için, aşmak gerektiğini dik değişme zaman için, kanatları ateş ütülemeyebilen kızıl doğanlar için yüksek kelimeler yakmış....Yoksa sadık sevgili için düşünüyor muymuş? O kezden çadıra giderken şimdi daha güzeldi. Ve Aklıma ona şöyle bir göz atabildi.

   Aniden Kaysar’a büyük teşekkür hissetti. Bügün büyük bir kız haline geldiği bunu biliyordu. Kaysar o yakında şaire bakabildi için kendini tehlikiye attı. 

-                          Kaysar, canım! Ne kadar iyisin!, - Aklıma yavaş sesle fısıldattı.

-                          Ne? Hemen aşık oldun mu?

O da bügün büyük bir yiğit haline geldi.

Ya sonra... Sonra acele koşuşma başladı. At patırtısı gece sükünet bozdu. Süvariler somurtkan fısıltıyla konuşuyorlardı. Sanki tehlike duymuş, zaman zaman gölde kazlar çağırıyorlardı.

Birisi Otarbay’ın tarafında kısık hırlanıyordu:

-                          Ağlamsama, aptal! Yoksa sen düşünüyorsun ki ne yapacağımı sana, böyle talihsizi akıl danışır mıyım? Geneni kapa ve sana ne söylediğim yap!

   Büyük çadırda, ocakta ateş yanıyordu, ayaklarda bağılmış koyun gözlerinde alev mor akisle oynuyordu. İhtiyar çoban kalasa tükürerek bıçağ usta bilerdi. Aklıma kam görmemek için gidecekti. Ama ödü kapmış Akbala geldi.

-                          Oibay!.. Evimizde bela var. Çabuk Aklıma, yaz ona: akın-aga, sizi mldürmeyi isterler. Yaz!

-                          Ya nasıl...Akbala, hayır! Yapayamam. Korkuyorum!

-                          Yaz! – Akbala emretti, ya ona itiraz etmeyi zordu, bundan başka Aklıma her şeyde ablasına güvenmeyi alıştı. Pusula yazdı. Kaysar Akbala’ya gitti.

-                          Hanım! Kımız koymak için seni beklerler...

-                          Akına kase verirken, altına koyur... – eline pusula tutuşturdu.

-                          Yaparım...

-                          Sonra en iyi iki at seç. Onunla gidersin. Akın-aga sağ salim şehire gitmesi için bak! 

İhtiyar çoban konuşmaya karışmadı. Bıçak bilemeye devam edip ama Akbala eski inancı hatırladı: Yakınlardan biri bir tehlike tehdit ederse kan akıtmaz.

-                          Yeter, - ihtiyara dedi. – Ya biçak yere sapla...

-                          E, kızım, bizimde bu nasıl yapmamız gerektiğini unutmuşsun. – ve o keskin frapanla biçak sapladı ama yere değil ateş kenarından gri küle sapladı.

   Gelirimden, kaçınılmaz tehlike beklemeden Aklıma titreyip hep kalan uykuya gibi önünden geçiyordu. O çadırdan çıkıp dönüverdi. Çadırda konuşma patlayıp sönüyordu. Sonra kısa bağırtı duyulup ağır bir şey düştü. Çadırdan Erken çıktı. Yanında Kaysar kurt yavrusu koşardı. ‘Yetiştirdi, - Aklıma’nın kalbi sevine sevine çaldı, - O Allah! Görünmez kazadan beladan saklasın...’

   Birdenbire umutsuz bir çığlık duyuldu:

-                          Öldürdü! öldürdü!

Aklıma çadırdan hemen çıkıverdi. Karanlıkta gizleyip bir süre sonra acele at patırtısı duyuldu. Patırtısı uzaklaşıyordu. Aklıma ağlamaya başladı. Hıçkırmasına Akbala koşarak gelip çadıra onu getirdi.

-                          Nerede? Nerede ise bu ihtiyar? – Akbala bekleyemedi. O eski inanca göre tehdit edelenden tehlike götürmek için tam bu dakikada, kurtuluş dakikada koyunu kesmek gerekti. Bıçak çıkarıp kül silkmeden koyun başına sıkı alıp boğazdan çarptı.

-                          Allah selamat versin...

-                          Alah, Allah!.., - Aklıma ağlayarak arkasına tekrarladı.  

-                          Ağlama, Kaysar en iyi atlar seçti...

Az sonra susma geldi. İki kovalamaya koştular.

Başkalar Toke’yi dışarı çıkarıp arabaya geldiği Farid yatırdılar. Toke kendi gidemebildi – düşerken ayağı burkulup ateşte ütüledi. Onu ilçeye sağlık memuruya götürdüler.

   Aklıma annesinin yanında uzandı. Ama güneşin doğuşundan önce sadece duygun uykuya hem dinlenmeyi hem sakinleştirmeyi getirmediği dolabildi. Yetişmiş mi?.. Yetişmemiş mi? Butün gece bu soru çektiriyordu. Gözlerini açarken annesi Otarbay ile ocağın yanında oturuyordu. Dışarıda, çadırda duymak için Akbala yüksek sesle kavga ediyordu: 

-                          Kara tehlike bizi atlatıldığı düşünüyordum! O daha bir pislik aklına koymuş! Yaşıyor - bütün zaman başka ardı yalayır. Avrat! Öyleye jaulık başına ve bir kelime bile söyleyemez! Öyle kaderine lanet oku!   

   Sesi yaklaştı. Akbala galiba yalnızlıkla öfkesi ve acısı yetersiz dökmüştü. Kavga etmeye devam ederek çadıra girdi.

   Otarbay ona çevirmeden dedi:

-                          Allah ölümü cezalandırmayı isterken onu aklı kısa eşi verir. Aklı kısa, dinle! Dudak Yarığı tehdit için unuttun mu? Unuttun değil mi? Bizi un ufak edereceği vadetti.

-                          Sen üç buçak atıyor musun artık? Onu fazla dinle! Hepiniz bir sicimle karıştı, sizi biliyorum ya! Sanki makatın altında kirpi gibi boşuna iki gün boyunca dönüyordu! Sen bunun için daha önce bildin değil mi?!

-                          Benimle danıştıkları düşünüyor musun?

-                          Sus artık! Hep düşüncelerini biliyorum. Kooperatif almak için onların önünde görüne girmeye çalışıyorsun... Bunun için mi onlara Aklıma’yı sokmayı istersin değil mi?

-                          Ya sen düşünüyorsun ki kooperatifci olmak için bu kadar kolay mı?

Kapalı gözleriyle yatan Aklıma titredi. Konuşma şimdi onun hakkında gidiyor. ‘Sokmak,’ – Akbala dedi. Otarbay onun karı olarak kime vermeyi istediğini muhakkak hulyalı bakışla ve asur gözlerle bu akına benzer değilmiş.

    İhtiyar kadın – iki kardeşin annesi nefes alıp konuşmaya karışmak gereğini sandı:

-                          Kooperatifçi olmak kolay mı zor mu bilmiyorum. Ama, güveyim dinle. Sultan bile olabilirsin ama Allah rızası için işlerine bizi bulaştırma, bizi satma. Aklıma, kalk! Kızım, buradan gidiyoruz! Kalk...

   Aklıma’ya bunu tekrarlamayabildi. En kısada gideceği anlardı.

   Aul arkada, dumanda kaldı. Karayoluna getiren şehire gittiler. Kaysar atı durdurup Erken de dizginleri çekti. Göl taraftan, arkadan at tırnağı yaklaştı – takipçiler de karayoluna ulaştılar. Tecrğbeli kulak için kovalamaya iki insan koştukları belirledi. İki – bu kadar korkunç değil, ama muhakkak silahlıymış.

-                          Oibay! Bu yağızn at donu, tabii civarda bütün ünlü atlar adını gibi bildiği Kaysar dedi. Yetişmeyen bile bir at yok burada. Koltuk altı iki delik var. Gece gündüz koşmaya rağmen yorgunluk bilmez. Kaysar ünlü insana ehliyeti gösterbildiği sevindi.

-                          Ya ne bir delikler?

-                          Basit delikler. Balık solungaçlar gibi. Onun içinden derin solunup bu yüzden onun koşması öyledir. Bunu bizimde herkes bilir.

Onların kötü duruma rağmen Erken alaycı gülümseden tutmayabildi ama Kaysar karanlıkta bunu görmedi.

-                          Ne yapacağımız şimdi?.. – Erken sordu.

-                          Yoldan oynatmamız lazım. İleride, tepenin arkasında Elemes kışlağıdır. Ya arkasına Ulıkul, Kısaktam, Buratal, Tas-Beket, oralardan ben bağlamış gözlerimi şehire varabilirim. Akın-aga gidelim!

   Kaysar sola oynatıp koştu. Erken’in altında yıldızla alnında doru at  heyecanlandıran ve azgın dörtnala da koştu. Kaysar yaklaşıp dedi:

-                          Aga, atı kurt koşmaya bırak... O zaman patırtısı duyulmaz.

   Kaysar ve Erken daha az bir verste karayolundan uzaklaşıp zaten orada iki takipçi hızla geçtiler.

   Kaysar kışlağı bir türlü bulamıyordu. Nerede Elemes nerede Ulıkul... Duman daha sıkıca, karanlık daha yoğun. Erken, yiğit davranışa göre, nereye gidip bilmeyip önünden utandığı anladı. Daha sık atı tepikleyip farklı tarafa onu çevirdiriyor. Sağır suskun bozkır karanlıkta kötü niyetle sindi. Bir ses bike yok. Işık bile yok. Keşke bir yıldız gökyüzünden göz kırpsa.

-                          Evet, yolunu kaybettim, - yorgun Kaysar nihayet itiraf etti.

-                          Tamam, - Erken onu teselli verdi. – Sabaha bir yere gideriz. Haydi bu kurt koşması bırakalım yoksa atlarımız yoruruz. Doru atım her zaman bir yere sola çevirmeye ister. Bıraksa, olur mu?.. Bir yere getirir. Nasıl düşünmüyorsun?

-                          Tamam, bırakalım. Hiç bir şey duymuyorum, bu dolaşmadan artık başımı dönüyor.

   Erken dizginleri bıraktı. Doru at sanki gerçekten mi onu özgürlük verilmiş yoksa sadece görünmüş denetlemişcesine biraz bekleyip sonra biraz sola çevirip gitti.

   Erken için kapkaranlık gece bozkırı artık yoktu. Düşüncelerine gitti. Erken, Bircan şarkıcı bir zaman önce çarpışmada Dudak Yarığı ile Bircan’ı ‘baba’adlandırdığı kaderi için düşünüyordu. Efsaneye göre son hayatında aklını oynatmış ve Ahan-Söri de aklını kaybetmiş... Neden? Neden her ünlü insan bu kadar hüzünlü hayatlarını bitirirler?

   Bu kaba kindar Toke hayatlarında ne anlayabilirdi? Toke gücünü hesaplaşmayı alışkanlık haline geldi... Ama bu olaydan sonra bu gayretli postacıyla Bircan neden kendine gelemeyip, Erken’e sözlerinde bir şey açıkladı. ‘Sıkıntıdan oynattı’ – Toke dedi. Ama halk sevgili olan Bircan, kemer bülbül, onu insan gözlerinin önünde bir postacı kamçıyı kamçıladığı, nasıl özleyemedi ya! Bunun sonra o gururlu, ince ve müşfik şarkılar yakabildi mi? Zaten şair için kasvet ve delilik arasında fark ne? Ve kim en iyi bozkır şairler arasında benzer kaderi kaçındı? Hem Bircansal hem Ahan-söri hem de kendi Abay kaçınmayabildi.

   Erken Bircan için uzun bir şiir yazmayı isteredi. Çok şiir sonra uzun şiire almak için kendisinde yeterli güç ve beceri hissederdi. Onun için konu açıktı. Eski zamanda o asıl olaydan vazgeçecek değildi. Janbota, ilçebayın bayramında, Bircan dombrası halk sevindirip hüzünlendirip kendi hayat için düşündürürdü. Janbotayla diğer ilçebayın yarışan habercisi sahibine şarkıcı çağırıp ama o vazgeçip haberci ise ellerinden dombrayı tutup kamçıyı kamçıladı onu. Janbota onuna arka çıkmadı! Bircan öfkeli kelimeler ona bıraktı: ‘Aptal bir postacı, halk gözlerinin önünde beni kamçıyı kamçıladığı nasıl müsaade edebildin?’

-                          Oibay, aga! Gerekmez!Bu yüksek sesle kadar söylemeyin! – Erken Kaysar’ın sesi duydu.

-                          Tamam. Kendi delindi. – dedi. – ‘Janbota’ – halk bu şarkı öyle adlanır.

   Çoktan canlı arasında birbirine düşman olanlar ilçebaylar yok. Postacı da yerin altında oturup nerede mezarı bulunduğu kimse bilmiyor, köpek gibi öldü... ‘Janbota, sen beni küçük düşürmeyi müsaade ettin! Beni çamur atmayı müsaade ettin!’ Öyle Janbota olduğunu kim hatırlıyor? ‘Sen beni, şarkıcı, çamur atmayı müsaade ettin!’ – Bircan’ın sözlerinde kaç yeis, acı ve öfke var. O postacıyı da ebedi rezalete mahkum etti, ve onun oğlu Toke, bunun için biliyor, bu yüzden sanki bu rezalete hasbo gelmiş gibi üstünden göstermeye çalıştığı halde çok kızgınıyor. Bircan’ın öfkesi kelimeler doğdurur, kelimeler bugün suçlama olan, peşine düşüyor. İlçebay zamanı, kötülük onlarda bitmez. Hayatımız temiz ve aydınlık dere bozkırda gibi andınlık olacak için daha gol yaptırmamız lazım.

   Postacıyla çarpışma ve şarkı zamanında bir gizlice hızlı şaşılacak gözleri ona baktığı ve bundan Bircan’ın öfkesi ve kısmeti galiba ağırlaştırdığı, kim bilir...

-                          Aga, söyleyin... – Kaysar onun düşünceleri kesti. – Bu adam azmanı dudak yarığıyla, bu Toke’ye siz boğazı kesmiş misiniz?

-                          Ne?..

-                          Ölü gibi düştü...

-                          Yok! Elinin baş tarafında sakağa onu vurdum.

-                          Ve ne? Öldü mü?

-                          Hayır, bilincini sadece yitirdi. Kendine gelir.

-                          Ne yazık!Ölmesi için onu dövmek gerekliydi. İnsan kan dökmek onun için işten bile değil diyorlar. Ama şimdi belki de topak olacak. Allah vere de kas kirişi karar... Ayağı ateşe doğru düştü.

Erken etrafına bakıp ama karanlık gün ağarması  önce yoğunlaşıp doru at başını önünenden görmeden yoldaşı da görmedi.

   Yiğit susup Erken onunla kısa konuşma için hemen unuttu. Çadır girmenin önünde kızı hatırladı. Kız alevi hafif aydınlatmış yüzünde hüzün süreksiz gülümseme ve tutulan korku görmek için yeterliydi. Yüzü kaç farklı duyular bir saniyede ifade edebilir. Gelmesine o sevinip, o tehlikeden maruz kalan için korkuttuğu düşünmeyi isterdi.   

-                          Dinle, pusula sen mi yazdın? – Erken sordu.

-                          Yok! Okuma-yazma bilemem! – görülmez Kaysar dedi. Bizim ev hanımın kardeşi konuk olarak oturuyor. İşte, Akbala onu yazdırdı. Akbala bu kadar yüzsüz, gözleri hep görür. Kız kardeşi ise yazmayı önce istemezdi, ağlardı. ‘Sizi öldürmeyi isterler’ – öyle kelimeler nasıl yazabilirim, - dedi.

   Kaysar onu adlanmayı tahmin etmeyip Erken ise sormayı çekindi. İsmi bilmediği galiba iyi mi? Güzellik, iyilik, dişilik onun için böyle kalır. Ama neden kalır? Asla karşılaşmaz mı?

   Karanlık dağılmaya başladı. İleride bataklı göl kıyının yanında aul çadırlar sıkıştırırdı. Yanından çeşitli inekler dolaşırdı, koyunlar ve keçiler otlanırdı. Erken’in altında doru at titreyip arkada uzun yok ve zor geceye rağmen hafif tırışla gitti.

   Kaysar endişeleniverdi.

-                          Doru atınız neden böyle sevindi? Kendi aula getirmese. Gitmeyelim mi galiba? Çevirelim mi, aga?

-                          Boş ver, - Erken dedi. – Hiç değilse, şehir yolu öğreniriz.

At patırtısına, doru at kişnemeye, çadırlardan insanlar çıkıverdi. Tanımadık yolculara bakardı. Sebebi ne ola ki? Ezelden beri Kazaklarında bu ladar erken kalkma hakkını halkı uyanmamak var – doğu daha allanmadı bile, gökyüzü biraz pembeleşti. Aullarcı yaklaşardı. Artık duyabildi:

-                          Bak, bak, doru at bizim de!

-                          Evet, bizim. Alnında yıdız var.   

-                          Ama ne bir insanlar?

Süvariler yaklaşına kadar erkek dağıldılar. Kim çadıra kim arkasına. Çünkü bu süvariler burada ne gerekmelerini bilmedi.Yalnız kadınlar kaldı – ne bir yolcular ve sonra ne yapacakları öğrenmek için kaldı. Erkekler aullarda olmadıklarında şimdi kesinlikle bu zaman.

   Dumanmış gri çadırdan bir kadın çıkıp yabancıları görürken bağırdı:

-                          Oibay! Oibay! At gelip sahibi yok! Sahib nerede? Nereye gizlediniz onu? Öldürdü mü?

-                          Koca eşi mi bilmiyorsun? – Erken sakin dedi. – Onu kim öldürür? O eşkıya mı at hırsızı mı?

-                          Yok! Hep insan gibidir. Koca eşim canlı mı?

-                          Canlı, canlı. Yakında buraya gelecek.

 

   O çadırdan yırt çocuk, on yaşında çıktı. Uzanıp karnı kaşıyıp ağzı çarpılıp yolculara baktı. Birdenbire doru atı dizgine tuttu.

 

-                          İn! İn! – keskin bağırdı.- Bizim at! Bizim! İn, atımızla gidemez

   Kaysar atını koşturup çocuğu geriletti. Erken, çadırın arkasından bir erkeği gördü. Şüpheli konukları iyice gözden geçirmeye çalışarak ne haberlerle gittikleri öğrenmeyi isterdi. Erken bu erkeği yanına çağırıp bitişiğinde ne aullar yerleştikleri ve nerede şehir yolu ayrıntılı soruşturdu. Beş verst sonra Rus kasaba varmış.

   - Kadın, yeter! – Erken ağlayıp sızlanmaya devam eden kadına dedi. – Koca eşiyle her şey iyi. Kopilin ise bu yiğite oturt. Kasabaya varınca orada atlarınız geri verip o ise onları geri getirir. 

   Erken biraz uzaklaşıp onlara birisi kovalasa çevirdi.Aul galiba barışa değilmiş... Eşkıya aulu. Ama gri çadırların arasında, yığına tezek yığmış benzer gibi sakindi. İnsanlar arkadan bakardı. Beklenmedik çıkmalarını görüşmüş galiba. Toke’nin arkadaşlarına saymış mı galiba?

   Onları götüren çocuk kindar kurt yavrusu esir düşen gibi davranırdı. Ne yazık ki bu çocuk öyle ailede doğdu, ne yazık ki hakir postacının dede kanı damarlarında dolaşıyor – Erken düşündü.Baba, Toke gibi, niye öğretebilir?

   Yolda bu çocuk ne yapardı. O arkada Kaysar’ı yapışıp şaka etmeden boğazına boğurdu. Veya becerekli eğrilerek topuğu at kasığına vururdu. At korku ile ve kıç atarak tarafa ürküp sersem sepelek koşuya atlardı. Tabii, Kaysar’ı bu kadar kolay değil eyerden bırakabildi. Ama bundan bıktı ve bir iki kez arkaya kopilin çıplak kalçalarına kamçıyı kamçıladı. O çağırıp ıslık çalıp homurdanıp, bütün bozkıra küfretirdi. Sonra keskin sesli muzaffer bir adayla kahkaha atıp yeni baştan yine başlardı.

   Kasabada milletvekilli meclisinin yanında süvariler atlardanindiler. Toke!nin oğlu doru ata geçip başka atı getirerek vedalaşma için bağırdı:

-                          Hey! Bana bak! Sizin babalar ben!.. Babam ise sizi karşılarsa canlı olmazsınız!

   Auldan aula taze atları alarak Erken ve Kaysar şehire, Kata-Ötkeli’ ye sadeca akşama kadar vardılar. Uzak bir tarafa gözle görülür yıldızla alında doru at onları götürdü de! 

   Erken evine gidemeden ‘Tırşılık’ (Hayat) bir zaman önce yeni doğmuş Kazak redaksiyon gazetesine gideverdi.  Yolda, şehirde çok sarhoşlara oldukları dikkat etti. Yarın ise bir Ortodoks bayramdır. Ya Ruslarda bir atasözü var: kim bayramdan memnun bir gün önce sarhoştur. 

   Redaksiyonda Karim sekreter oturdu. Onlar redaktörle beraber bütün kadro yapıldı. Onlar sırayla nöbetçi olurdular, bir – gün, başka – gece. Her zaman biri olmak için, ziyaretçi kabul etmek için, onunla konuşmak için ve not yazmayı yardım etmek için. Maaş yoktu. Ne sekreterin ne redaktörün maaş vardı.

   Erken gerçek bozkır oğlu ve eyere alışkandığı halde şimdi memnuniyetle sandalyeye oturdu bari o altından yereinden kurtlanmayıp bir tarafa çevirmeye çalışmıyordu.

   Karim, rutubetli kokmuş matbaa boya kolon provasından başı ayırdı.

-                          Aaa, yorulmak bilmeyen göçebe şaiir, redaktör, komiser nihayet geldi. Her yerde mi, her aullarda mı Sovyet iktidarı yarattın?

-                          Her yerde – Erken onun tonla gibi cevapladı.

-                          Ve canlı kaldın mı?

-                          Adeta... Karim, dinle... İşte Kaysar... Büyük tatsızlıktan kaçınmayı yardım etti bana. Bu yüzden aula dönmesi olmaz. İşe al onu ve senin evinde otur biraz, sen ev hanımımı biliyorsun da.

-                          Olur. Ama sen okuma-yazma bilen misin? – kapı ağzında sade çömelmiş Kaysar’a sordu.

-                          Hayır... Daha öğrenmedim.

Erken onuna arka çıktı:

-                          Ne olacak! Okuma-yazma bilmeyense? Arada sen ona öğretir.

-                          Anladım, - Karimdedi. – Tamam, Kaysar benim yardımcısı olacaksın. Razı mısın? Şu kağıt al ve basımevine koş. Çıkınca hemen sola çevir. Buradan üçüncü ev. Orada dizgici var,yaşlı bir adam, Gizzat-aga. Ona verirsin.

Kaysar başı ile tasdik edip ağız açmadan ilk redaksiyon görevi yapmayı koştu.

-                          Şimdi evde mi oturursun? Gezi için yazar mısın?

-                          Kesinlikle! Birisi bir aullarda uzun değil olacağınız ümit ederler. Üzülmeleri gerek. Yazı olacak. Ya şiirlerim aldın mı?

-                          İki yarınki sayısında olacak. Ya üçüncü ise... İster vur ister öldür beni ama bu bir saçma, şiir değil!

-                          Bakayım bakalım sana! – Erken yalandan şaşırdı. – Hep üç mahsus getirdim. Ya sen şişrlerde anlayabildin.

   Karim bu üçten biri hangi kusurlu bulduğu sormaya gerekmedi. O şiirde kelimeler gevşek, ifadesiz çıktıkları, satırlar yorgun atlar gibi sürçüp, yazar ne söylemeyi istediği ifade etmedikleri hissederdi. Ama şaka şakadan, Erken için Kerim her zaman baş dinleyici ve şiirlerden erbabı, dostça ve mızmız asla talihsiz satır, kötü uyak veya bulanık düşünceyi asla affetmez.

   Haberleri verişip yarınki sayında hangi bilgiler olacakları, Erken bu gezi için kesinlikle ne yazacağını tartışlar.                  

-                          Ya şimdi git, - Karim deyip yine kolon provasının üstünden eğildi. – Hasbetenlillah beni rahatsız etme. Boş şiirlerden iş zarar görmek için olmaz. Milletvekilli meclisine komiserlerine çabuk git. Tartışmadan artık kısıldılar.

Erken Milletvekilli meclisinde iki hafta önce gibi aynı konuşma tine duydu. Hemen bildirdi:

-                          Dün burası görüşürken birisi pencereye taş attı. Şu köşede tam kaldırım taşı bulunuyor... Efrim’e vurdu. Şimdi içki iyi alemi sonra gibi sarmış gözüyle oturuyor. İyi ki kurşun bırakmadı.

-                          Gözüm için her zaman niçin konuşuyorsunuz? Sizden ise gözüme ödemeyi talep etmiyorum. Haydi anlaşılım nihayet: tüccarlar ve başka zenginler dükkanlarını açtırır mıyız? Evet mi yok mu, ben soruyorum?

-                          Ya nasıl açtırır mısın? Onları açtırmak için güçün var mı?

-                          O zaman kendi taburumuz yapalım.

-                          Ne istedin! Ya silahlar nerede? Savaşaları neyle yedirir misin?

-                          Niye tartışma burada? Şehir için ekmek gerek mi?

-                          Gerek

-                          Gaz gerek mi?

-                          İşte, bütün bunlar zengin sahiblerin ambarlarında kilit altında bulunuyor.

-                          Ha, sensiz bunu bilmedik ya!

   Durum gerçekten zordu, daha doğrusu umutsuz bile diyebildi. Demir yolu yok. Uzak bozkır kasaba uzak devrim Rus ile hiç iletişim de yok. Gaz yağı, kibrit, yakıt, tuz ve ekmek, ekmek!.. Tüm konuşma bütün bunlar eklemedi. Milletvekilli meclisi karar verdi: iyi zamana kadar gizleyen maallar tüccarlardan müsadere etmek. Ama onu yapmaktan karar vermeyi daha kolaydır. Milletvekilli meclisi varlıklı insanlara üç milyon ruble genel tutarında koydu. Yel, buharlı, su değirmenleri milleştirebildi, ama tohum rezervleri erirdi. Övütmek bir şey yok. Bütün yönetimsel kurmaları milletvekilli meclisi kontrol altına bulundu. Fakat durum eskisi gibi endişeli kalırdı, Erken aullardan gezisinde evine dönerken anladı.

   Vakit geceyarısını çoktan oturup bir şeye anlaşmadılar.    

   Erken acelesiz yavaş gece sokaklardan evine giderdi. Evlerde pencereler söndü. Sadece bir evde ışık yandı. Oradan sesler duyulup birisi şarkı söylemeye başlayıp kesiliverdi.

   Oms’ta, nerede Erken okuduğu o aynı geceyarısına oturuyordu. Ama tartışmalar başkaydı. Şiir için. Güzellik için.Cesaret ve insanlık için. Halk sesi ve gözlerini olan şair ve sanatçı için.

   Mükemmel Mona uğrunda kaç mızraklar bozuldu! Ünlü Leonardo kendi yaratısına aşık oldu, ve onunla asla ayrılmazdı. Başkalar tutkusu kadın güzellik önünde sadece hayranlık olarak yetkinliğe eğinim açıklamaya çalışırdı. Sanatçı canlı insan da ve göğsünde sıcak erkek yüreği var.

   Ama tartışma bunun için değildi. Çoktan kaybolmuş koca eşi hüzünlü genç kadın yüzünde sadece bir ana gülümseme gösterilip bu muammalı gülümseme üzerinden birkaç yüzyıldır insanlar kafa yorur. Erken de muhteşem kara gözlerle karşılaşırken kafa yorurdu. Kendi için bu bilmece çözdü. Hayatımızda her gün her saat özgündür. Bir gövdeye değil biçtiler. Ve insan hayatında yalnız sevinç değil acı yalnız değil oluyor. Acı duyan kadının yüzünde duyulur duyulmaz gülümseme, işte sanatçı için bu temeldi, ve Erken sanki kendi Leonardo Mona Liza’yı yaratarken mahrem niyetleri onunla anlatmış gibi buna emin oldu...Hüzünlü genç kadın halim süreksiz gülümsemeyle neden gülümsemiş? En iyi geçmiş aşık günleri hatırlamış mı? Veya geleceğe umut görmüş mü? Bundan hiç biri asla öğrenmez. Koyulaşan acı bulutlar açılınca donuk güneş ışığı ona gösterdi. ‘Ama Mona Liza aklına niçin gelmiş?’ – Erken Erken’e sordu.

 

   Kendi kendinden saklamakta bir anlam yoktu: çadır yanında bu bilenmez, bir an için görünüp kaybolmuş, zayıf alevle aydınlandırmış, hem korku hem umut hem sevinç ve şüphe yüzünde olan kız, işte Mona Liza, ölümsüz Djokonda için bu Omsk anıları getirdi. Büyük veya küçük önemi yok, ama her yazanın kendi Djokonda olmalıdır. İsmi bilmiyor ve galiba onu asla karşılamaz ama ne iyi ki o var, ve şimdi – orada, Kzıl-Mola kıyısında, gelip geçen akım ve Kaysar kovalamayı kaçınabildikleri seviniyor.

   Erken evine gelip ev hanımın kalan bir soğuk yoğurt bardağı bir nefeste dikip masaya oturdu. Lamba çok zayıf ışıldayıp, yarı karanlık köşeye kocaman dünya hem Mona Liza bilmeceyi, hem Dudak Yarığı adam azmanı, hem şaşı Otarbay’ın evinde güzel bir kız, hem Efrem’in vurulmuş elmacağı, hem de Milletvekili mecliste ekmek ve silah konuşmaları için kendiye daraltırdı.

-                          Yatsan, komiser, - bölmenin arkasında ev hanımı homurdandı, - kendi biliyorsun, şimdi gaz yağı verilmez...

   Erken hiç bir şey yanıtlamadı. Fitili biraz kesilip lambayı yaklaştırdı. Adeta yirmi dört saat eyerde geçirmeye rağmen uykumayı istemedi. Birer birer kelimeler çıkarken ve suret, fikir, duyu doğarken, şiddet algı hali kendisinde bilirdi...

   Tahayyül parmak ısırtmış kız için yazarmış gibi görünüyordü ama kağıt üstünde ‘Ekmek’ kelime arap alfabesiyle kendi yazdı. Ambarlarda bulunduğu ekmek için düşünüyordu. Ekmek için yazıp satırlar kağıt üstünde birer birer kalkıp bu şiirler kız için yazılıyordu. Kız için galiba, çünkü Erken zaman zaman başı ayırıp bu veya şu satırı okuyacağında ne yüzle olacağını göstermeye çalışıyordu.

   Ekmek için satırı yazmayı biterken içi kapanık cetvel boğucu duman çıkarmaya başladı. Ama Erken duymayabildi ve eli başka kağıda ‘Lambanın ağlaması’ kendi yazdı. Donuk ışıltılı, sörük, zayılanan lambanın ağlaması kendi kağıta istendi.

   Kapı çalındı. Bir kez, iki,üç... Yatağında ev hanımı yandan yana dönmeye başladı.

-                          Komiser, sen kendi gel aç. Galiba yine arkadaşlarındır. Dün de geldiler. Gece sürtmemeleri söylesen... Korkuyorum ve...

   Erken ön odaya gitti. Milletvekili mecliste sabaha kadar beklemeyebildikleri orada ne oldu. Sürgü atıp doğmuş satırı yazmak için kendi odasına acele gidecekti...

-                          Dur! – arkasından duyuldu.

O şaşkınlıktan silkindi. Çevirdi. İki silahlı insan kapı ağzında durdu, yanında – fırlak gözlü Farid, Kzıl-Mola’dan ne kadar hızlı şehire geri vardı! Selam için elini artık uzanmadı...

-                          Tutuklusun!.. Milletvekilli meclisiniz bitirdi!

Erken odasında lamba parlamayla apartman parası masaya koydu. Farid kağıtlar görünce onlara yaklaşıp yazılan ‘Ekmek’, başka ise bitmeyen ‘Lambanın ışığı’ kağıt üstündente kelimeleri aldı. Erken’e çevirdi:

-                          Sen düşünüyordun eğer Kzıl-Mola’dan kaçtısan o zaman bizden de kaçınabilir misin?.. Sana ‘Ekmek’ işte! – elini incir biçimde yaptı. ‘Lambanın ışığı mı?’, ‘İnsanlara ışık vermek için doğdum...’ Ha! Akın!

   Erken susuyordu. ‘Dur!’ keskin sesleniş şiir dünyasından onu kopardığında, o dakikadan bir sözü bile söylemedi. Uzaktan, dışarıda yalnız tüfek atışı duyuldu.

   Farid şiirlerle yaplaklar cebine koydu.  İyi ki şiirler kaybolmaz. Erken kelimeden kelimeye orada hep akılda tutuyordu.

   Dışarı atlılar küçük grupla, silahlı insanlar gidiyorlardı. ‘Milletvekilli meclisiniz bitirdi mi?’ Hayır, Farid, yalan söylüyor!

-                          Git, komiser! Çabuk ya! Özgürlük çarlığa! Çıkışta örtüsüz başına pek acı kamçıyı kamçıladı.

Uç alına vurup, kan ılık ince şeriti sol gözü dolup dudakların köşeye sızıyordu. Erken hayatında bu ilk kez kendi kan tadımı öğrendi, biraz tuzluydu... Bu ilk kez birisi ona kamçı kaldırmayı cesaret etti, - öyle kararlı ve cesur tüccar oğlu silahsız insanla bu yaptı.

Artık aydınlıktı. Yayık yayık çan çınlama şehir kapladı. Büyük cami minaretinden ana meydanda azan (duaya çağırma) törenle çınlıyordu. ‘Allahü ekber!..Allahü ekber!..’ Onlar bügün itiraz etmemediler, birbirine tekrarlıyordu – ezeli düşmanları bu sesi, Ortodoks kilisenin ve Müslüman caminindir. Sanki bu gece hiç kimse uyumamış. Halk sokağa çıkıp, buraya Ak Kralı devirmenin haberi geldiğinde sadece o günde Erkebulan böyle kıyamet gördü. 

         Meydana şehrin dört bir yanından çok tutuklular toplandırdı. Onlara bakmadan korkunçtu: dövmüş, kanlı, şişmişler. Parça parça etmiş elbise. Galiba iyi değil göründüğü Erken’in başına gelmedi.

         Daha gün Milletvekilli meclisinden birisiyle karşılaşırken kalabalıkta özene özene çıkaran şapkaları da bulunuyordu. Değirmen ve deri atöyle sahibleri, tüccarlar, subaylar, onlara göre,bu  meydanda yıkan olan düşmanlardı ve herkesler bu manzaradan zevk almak için meydana geldiler. Dişler dökülmek için, kar burundan için, herkes tutsağı çok vurmayi isterdi. Bitkin insanlar yere tükürüp susuyorlardı.

         Nöbetçi kovmayana kadar kol hareketi geciktirmemek için tanıdık tüccar Erken’in saçlarına tutup öfkeden hırıldıyordu. Ama buna rağmen bir tutam saç, birkaç düğme ötürüp gömleğin yakasını yırtabildi.

         Yarım yıl önce, Erken bu tüccarın apartmanında yaklaşık bir ay oturuyordu. Onun kızı var: kısa boynu ve kilisede çanlar gibi göğsü gevşek bir kızdı. Eğer önünden acele geçen erkekler onunla karşılaştıysa, o yağ gözlerle çok tatlı bakıyordu. Tüccar kendi çürkin kızı kiracıya açık sokuyordu ve kızıyla bağlayacak erkeği bekleyen çekicilik ve sevinçlik için ona anlatıyordu. Erken bunu istemeden gitti. Ve şimdi tüccar uğratmış tahkiri onunla hesaplaştı.

Erken susuyordu.  Ne kadar zor olsa dayınmak gerek! Bu daha sonu değil buna inanıp biliyordu.

Ölüm dirim savaşı ilerideydi. Ve cezaevi dokuz ay ve dokuz gün boyuna da ilerideydi.

         Serbov, kurmay başkanı, monarşisti inanclarla Erken’i sorguluyordu. Masanın üstünde, önünde ince zarif kamçı oturuyordu. 

-                          Sen bolşevik misin?

-                          Bolşeviğim.

-                          Komiser misin?

-                          Komiserim.

-                          Ve bundan başka, galiba, bir gazetenin redaktör müsün? 

Galiba!.. Neden galiba! Kara-Ötkele’de Erkebulann şair ve ‘Tırşılık’ yeni gazetenin redaktörüm herkes bilir.

-                          Evet, redaktörüm, bu yalan değildi.

-                          Sovyet yetkililerine savaşıyor musun? Milletvekili meclisinin ilçe kongresi geçirdiğiniz itiraf ediyor musun?

-                          Ya biz bunu asla saklanmayız.

-                          Belediye meclisini dağıtanlardan arasında sen katıldın mı?

-                          Katıldım.

-                          Belediye meclisine karşı neden çıkıyorsun?

-                          Çünkü belediye meclisi Geçici hükümete sadakat yemininde bulunup temsilcilerinden ona hizmet etmek için istedi. Biz ise bunu tanımadık.

-                          Tamam...anladım... Ben biliyorum ki bundan başka sen Alaş-Oradaya  karşı çıktın mı? Onları da dağıtıyor muydun?

-                          Evet.

-                          Ama yabancı olmayanlara karşı neden çıkıyorsun acaba?

-                          ‘Yabancı olmayanlara’... Eğer kimisi bir şeyde az bile anlarsa böyle söylemez... Alaş – bu benim değiller. Özgürlük milletçiler için kendi hanlık yaramak demektir. Ve bu hanlık içinde çiftçiler erkenden daha rahat olur mu? Onlarla aynı yolu yok. Onrala karşıyım.

      Kırbacı sallayarak, duman çember bırakarak, kunt sigara tabakasını oynayarak, zaman zaman somurtarak, bu güzel kurmay başkanı üç sattir onu sorguluyordu. Kandırıp tehdit ediyordu.

   Üç saat sözleşmeye kapılmadan ve tehditlerden korkmadan önünden şair duruyordu. Serbov ona muammalı bakıyordu. Bu günlerde önünden onlarca insan geçtiler. İlk sorguda da tüm cesareti kaybolup her şey anlatıp bilenlerden daha fazla bile anlatıkları şöyle insanlar vardı. Şu – başka bir insan. Ama derhal öldürmeyi onu tavsiye etmiyorlar. O şair ya! Ya bu vahşi bozkırda şair bir canlı kutsal gibidir. Öldürmesi yerli Kazaklarda memnuniyetsizliği yaratabillip çok fazla etkiyen değil alaş orda askerlerinden soğutabilir. Ama bu Erkebulan ile epey uğraştırmalımış galiba! Ötdürmesi onu olmaz ama köşeye sıkıştırabilip gerek!

   Serbov muhafızlar çağırıp burası, iş odasında tutukluyu derhal prangaya zinare vurmak emretti.

-                          Dilerim... – kurmay başkanı gülümseyerek, - prangan sağlam olacakları ve son günlerine kadar eskimemek için dilerim...

-                          Ben de... – Erkebulan gülümsedi, - sizin üzerinde o gün pranga olurken ben de aynı size dilediğim sayınız.

... Tutuklular taş döşemede, soğuk hücrede barınıyordu.

Burası nerede yirmi-otuz insan zorla sığırabilip yüz insandan fazle bulunuyorlardı. Herkes değil prangalıydı. Herkes için prangalar yetişmezdi ve cezaevi şefleri ve Serbov kurmay başkanı çok uyuşkan olmayanlar için saklardılar.

   Daha çar zamanlardan, cezaevinde tutuklama çizgili kara-sarıyla kaba keten bezi ceketler ve pantolonlar kaldı. Erken kendi kendine bu kıyafete güvensizlikle göz gezdirdi. Onu uğratan düşmanlar alçalma düşüncesiyle başını duvara vurmayı hazırdı. Ama kendini tutuyordu. Kartal tıkıldı, demir zincirde, kafeste, çile çeken aslan – onlar da kurtulmak için her dakika hazırlar.

   Bu karşı-devrimci isyan için kendisini ve arkadaşlarını acı yüzlerdi, çünkü onlar bunu hazırlamak müsaade ettiler. Bazen hücrede fırtınalı tartışmalar patlardı, birisi tüm suçuna sorumluluk birine üstüne atmaya çalışıyordu. Bu durumlarda herkes suçlu Erken diyordu. Tecrübeyi yetmezdi. İhtiyat reddetti. Devrimci uyanıklık gösterilmedi. Tüccarları dükkanlar nasıl açtırıp, nerede tabur için silah alıp tartıştıkları sırada zamana sinmiş alaş ordacılar ve subaylar baskın yapabildiler.

   Erken bu iğrenç taş çuvalın orasında kalmış hayat o hayata bir zaman döneceği dakikalarca ümit etmiyordu! Bir kez kendini alamamayıp fırlayıp sıçrayıp demir parmaklıklara tutup kuckta pencereye kendini yukarı çekti.

   Sadece küçük bir alan gördü – yeşil çimenlik ve mavi gökyüzü yukarıda ve kaba paslı parmaklık demirleri bile bu canlı yeşilliği ve duru mavliliği bozulmayabildi. Erken gözlerini ayırmadan alana bakıp tüm dünyada daha güzel bir köşe olmadığı görünüyordu. Budala!.. Hayatında öyle kaç çimenlikler karşılayıp önünden kayıtsızca geçirdi. Göğsüyü ot serinlik hissetiği görünüyordu... Ama bu cezaevi duvar rutubetiydi.

   Prangaya vuran şair günde birkaç kez pencereye bakıp bir gardiyan onun üzerine ateş etmeden korkmadan – pencereye yaklaşmayı şiddetli yasaktı, bu cezaevi kullarının en ciddi ihtallerden biriydi.

   Artık bildi: her gün hemen hemen aynı zamanda çeminlikten ak dişi kaz kendi yavrularıyla çalımlı çıkıyordu. Kaz palazı daha hantal, sarımsı şefkatli ince tüyle, komik badi badi yürüyerek kuyrukları oynatarken, annesiyle yolunca birbirini izleyip cıvıldıyordu. Sonra biraz bağımsızdı ve annesi bir-iki kez dinletmek için başka kez birini, kaz parlayı yolmak zorundaydı.

   Eğer Erken başı sola çevirdiyse – orada sadece yüz elli adımda dere boyunca geçilen yoluydu. Yoldan boğayla, atla, tezekle yüklenen arabayla sabahtan akşama kadar kent sakinleri geçerdiler.

   Hücrede boğucu ve rutubet idi. Sadece sabahları tek pencereye serin bozkır rüzgar geliyordu. Bazen toygar trili duyuluyordu. Erken’in kalbi sızlamaya başlıyordu, yankılanan prangaya dikkat emteden pencereye atıp kendini yukarı çekiyordu... Ölümü göze almak ve bir kurşun kafasına almak belki aptalcaydı. Ama o bu riskli böyle onu adlandırdığı ‘gezisinden’ kendini vazgeçtirmeyebildi.

   Bir zamandan çeminlikte çok genç bir kız görüyordu. O burası gezinip hapis pencerelerine dikkatli dikkatli bakıyordu. Kara pelüş kolsuz ceket, farbayla beyaz ipek elbise ve başının üstünde - ona çok yakışık, biraz yana yıkmış, süslenen puhu kuşu tüyle kara şapkası. Uzun boylu ve mevzundur...

   Onu ilk görünce Erken huzuru kaçtı. Belki o endişeli yarı karanlık akşam, aulda bu gördüğüm kız mı? O mu yada o değil mi? Daha doğrusu burasından yüzü biraz kötü görüldü. Gözleri siyah frenküzümü gibi, kara ipek gibi saçları, keder izl eri temiz yüzünde – bütün bunlar şair kendi uydurup hararetli tahayyülinde kendi tamamladı.

   Erken o başka bir kız düşünmeyi bile istemedi. Hayır, Otorbay’ın evinde pusula yazan ‘Aga, bu alçaklr sizi öldürmeyi isterler’ kesinlikle o kız. Kırılgan çocuk el yazısı. Öldürmeyi – değnek ve çengeller daha fazla ikircimli, bu korkunç gayritabii kelime yazmışken titrediği eli görüldü.

   Erken dişlerini sıkıştırarak tüm güceşinden demir parmaklığı kendine hızlı çekti ama dört yüzlü kalın çubuklar gelmedi. Tutuklular endişelendiler:

-                          Orası ne? Ne oldu?

Erken hiç bir şey yanıtlamadı. Onlara ne söyleyebildi, bu kız onun için kim ve ne kadar önemli nasıl açıklayabildi.

   Günler sıkıntı verecek kadar uzun sürükleniyordu, geceler ise daha korkunçtu, ya kuşkulu uykuya dalabilirken pranga şankırtılardan, sağır vuruşlardan dipçikleri döşemeye uyku kestiriverdi. ‘El-ved-daaa, ar-ka-daaaş-lar!’ Bu seslerin arasında değiştirmiş önsezi yakın ölümü, Erkebulan bir zaman Efrem’in sesi tanıdı. Göz sakatlamış olan o Efrem, düğüne et bağladığı arkadaşları teselli ediyorlardı. Efrem en yakında çerviş fabrikasından işçinin kızıyla gerçekten evlenecekti. Şehir, koruluk arkasında eskiden gizli Bir Mayıs toplantısına (devrimöncesi Rusya'da) toplandıkları, Beyazlar kurşunlamakyı diyorlardı.

   Uyku artık yoktu, subaylar onları baskın yapmak için nasıl sokabildiler, Kaysar nerede şimdi ve Karim saklanabildi mi – düşünceleri buna yine dönüyordu.

   Bazen onun öfke, nefret ve sevgi şiirlere isteyip satırlar kafasında oluşmaya başlardı. Mahrum kaldığı özgürlük için yazıp onu sevmeyi gerektiğinden başka daha da ona dövüşebilmek gerektir. Zindanda, koşmuş öküzle araba gibi zaman giderdi. Erkebulan bir zaman onun için atlar olmadıkları kasabadan onlarla Kara-Ötkele’ye ulaşıyordu. Sorgulama bir çeşitlilik getiriyordu. Daha doğrusu, Serbov daha sebatlıydı ve çabaların yararsızlığı görürken kırbaçı alıp ama oynamayıp onlata anlamlı anlamlı diyordu: ‘Sen de galiba bağırmak ister misin : ‘elveda, arkadaşlar’? İnatın nihayetinde buna getirir’. Ya hücrede Erken kolay ve espri bunu için anlatıyordu – Serbov nasıl kudurur, kızılı yine gelirken ona arka çıkmak için refakat Erken-komiseri istedi. Birçok insan sorgulama sonra dizlerde elleri kenetleyerek gözlerini bir noktaya dikerek ezgin susuyordu. Erken yese düşmek olmaz bilirdi. Fakat kendine hakim olmak ve Serbov için anlatmaları hücre arkadaşları eğlendirmesi ne kadar zor olduğunu  yalnız onu bilindi.

   Kötü saman dolaşmış yastığı başına koyup çıplak döşemede oturdu. Geçen yolu ve çimenlik göz gezdirdiği halde fırlayıp pencereye atıverdi. Şimdi, bu dakikada olmalıdır.

   O tahmin gibi! Demir çubuklara yapışınca, cezaevi önünden, alanda kız geldi. Ama bügüno epek aceleydi. Bu kadar neden acele ediyor? Pencerelere ne bakıyor! Ya bu kımışıklı (hafif kadın başlığı) kadın kim acaba? Kadın kız elini öfkeli tutup azarlamaya başladı. Kız yanıtlamıyor. Duymuyormuş bile galiba. Donup kaldı – hapis pencerelere bakıyor. Bir yiğit tam dörtnalla yağız at kadının yanında durdurdu. El kolu sallayarak geri göstererek heyecanlı bir şey için  konuşuyordu. Fakat kız onu da duymayıp hiç bir şey yanıtlamıyordu. Bir daha pencerelere bakıp öyle üzülüverdi. Ve yavaş, sanki veda ediyor gibi, kimeşekle kadına çevirdi.

   Erken’in parmakları açılıp taş döşemeye düşüp pranga boğuk boğuk şıngırdattı. Tutuklular telaşa düştüler:

-                          Ne oldu?..

Bu günden beri pencereye iki kat katılıyordu ama kız başka bir kez görmedi.

   Sonbahar gelip çattı. Kaz palazılar çok büyüktü ve annenin gözaltında artık ihtiyacı yoktu. Sonra kar kamçılayıp yakıcı soğuklar bastırdı. Ya genç kız pelüş kolsuz cekette ve ak ipek elbisede?.. Nasıl giyimli şimdi? Erken gerçekte onun için düşünüyordu. Gece ise onu bir zaman çadır yanında, Kzıl-Mola göl kıyısında öyle gördüğü gibi ve hapis duvardan gezindiği gibi gerçek ve düzelen öyle ona geliyordu. O mu o değil mi? Kimi arıyordu burası? Gerçekten mi? Gerçekten mi onu arıyordu? Ona mutlu getirmeliydi bu olmayan karşılaşmayı düşünüyorken kalbi acıyı doluyordu.

-                          Bu serserilerden ne zaman atlatacağım!..

   Yolcu çadıra girip kapı ağzında ikicimli durduğuna rağmen, Otorbay nazik selam yerine hiç çekinmeden yüksek sesle bu söyledi. Bu uzun boylu, kırk yaşında, sık sakalla erkekti. Sakalıda, lamba ışıkta gümüş damarlar görebilirdi. İlkbahar soğuktu, o ferah mantoda, başının üzerinde ‘kulakşın’ uzun kulaklı şapkası, ayakları ise – hantal, rutubetten kabarmış çizmeler, aşağıdan siçimlerini nemli ciltli kayışla bağlamıştı.

   Şimdiki zamanlara göre serseriler gerçekten çok çoğaldı. Açlık öz ocaklarından giderip dilenirdiler. Kooperatif - biri parmağında oynattığı ne istediği bir haklardan yoksun çukurcu değil galiba. Yeni yastıklar, yorganlar ve halılar çadırda. Akbala koca eşiyle geçinmediği eskisi gibi aynı kaldı.

-                          Sanki iyi hayattan serserine haline gelir ya!  - bir şey onun zıddına davranmak için söyledi. – Alay etmek ve homurdanacak yerde insanı sofraya oturtur.

   Ona, ev sahibine  kusuru düzelmek ve konukseverlik göstermek için imkan verirmişcesine biraz sustu. Ama o bu imkanı yararlanmayı düşünmedi bile.

-                          Oturun, - Akbala dedi. – Çay için. – ona kase uzattı.

   Sofranın üstünde sanki sürü akşamüstü önce, kurt (küçük bir parça hazırlanmış peynir), irimşik (kuru lor dilimleri), mazlama iri dilimleri oturdu. Otorbay’ın önünde şeker dilimi beyazlaşırdı. Onur yerde, Akbala’nın, yaşlı kadın yanında oturan yolcu şekeri görmedi.

   Yemeye düşkün olmayan beklenecek gibi, ekmeğe ve irimşiğe saldırmadı. Sadece bazlama küçük parçayı yeyip iki siyas çay kaseyi içti.

-                          Teşekkür ederim...

   Kesik ve kısa konuşuyordu. Otorbay ve Akbala suretinden onu tanıdıkları önce korkuyordu.Ama şimdi, bir yıl sonra, o aynağa bakabildiyse kendi kendisi tanıyamadı. Ya ses? Ses de kısık çınlıyordu. Cezaevinde dokuz ay ve dokuz gün ve sonra işte – bozkırdan üç ay dolaşma. Kolçaklarla ve alaşordacılarla tehlikeli karşılaşma kaçınmayı için dolaşık yoldan gelerek söylentilere göre, nerede Sovyetler tuttukları, güneye giderdi.

-                          Sen ne? – Otorbay sessizliği bozmayı karar verdi. – Galiba nagaşiya (anne akrabalar) gitmiş misin? Öz ocak köküsü unuttukları böyle konuşur – nagaşiya giderim.

-                          Evet, haklısınız. Gerçekten nagaşimi arıyorum.

-                          Onlar hayrı nereye koymadığı bilmedikleri düşünüyorum. Doğru mu?

-                          Hayır için bilmiyorum ama o memleketlerde aç olmadıkları duydum.

-                          Ha! Duydun... Diyor – Otorbay pis güldü. – Bozkırda hapis serseriler yayıldı – biri nagaşi arar, başka jiene (baba akrabalar)  yerleşir... Serserilik etmektense çalış daha iyidir!

   Şekerden çatırtıyla ısırdı.

-                          Size bir işçi gerek mi?

-                          Tüm aul bana çalışıyor. Serseri ne için?

-                          Arabacı çalışabilirim...

-                          Yolda sahibi ördürmek ve atları kaçırmak için? Kooperatif bu ne, biliyor musun? Tüm yoksulları yediriyorum.

-                          Yediriyorsun! – Akbala tutamadı. – Allhtan kendinin yoksul akrabaların yok. Yoksa şadırın yanında açıktan öldüler.

-                          Allah beni kurtardı ama senin yoksulları var. Boğazı benim boynumda öyle bir oluyor...

   Bir gözü karısı burgulayıp başka gözü ağız açmadan hiç bir ikram almadan sofraya oturan yaşlı kadına baktı. Akbala’nın sesinde açık hor gürme çınladı:

-                          Merak etme. Seni kenarını yemez. Payımdan onu yediririm, ya sen beni yedirmek zorunda kalırsın. Anne de öz ocak kokusu unuttu çünku kızına gidiyor. Uşaklarıyla evlenmeye sattığını o kız. Aklımacan annesini baş tacı etecek! Sen bir daha iğneleme, onu kendi kötü dilini iğneleme.

   İyi ki şimdi hiç kimse yolcuya dikkat etmeyip boş kaseyi tutan eli titrediğinde, buna kadar tümüyle ilgisiz gözlerini parlayıp kimsesi görmedi.

   Eğer bu yşlı kadın Akbala’nın annesiyse ve başka kızına giderse... Yani hayali Aklıma denmiş! Elveda, Aklıma! Bir kez vedalaştı onunla. Şimdi ise son defa...

   Aklıma için daha bir şey duymak umarak kendini dinletti.

   Akbala ybancı bulunma için unuttu. Her zehirli, öfkeli, zehirli alaydan sonra, şaşı başı daha alçak çöküp, kıyasıya eleştiri selde boğulur gibi oldu. Ondan tüm nefet imkanı sonuna kadar söylemeyi mest olurdu. İşte Akbala biraz dinlenmek için durdu.

   Otarbay küçük düşürülmüş ve acınacak biraz susup ama sonra hıncını birinde almak istemişti galiba.

-                          Hey! Bana bak! Kimsin? – yolcuna çevirdi. – Sende kimlik belgesi var mı? Eğer varsa göster bana.

-                          Eğer sana kimlik belgesi gösterse onda ne anlayabilirsin? – Akbala yine kızdı.

-                          Anlayamam biçimden görürüm.

-                          Ya insanlar kontrol etmek için sen kimsin? Başgedikli misin galiba? Yoksa memur musun?

-                          Kooperatifçiyim. Memur mu kooperatifçi mi kim daha önemli bilenmez.

-                          Ne kooperatifçisin! Mırkazeldi ilçepayın ve Kalacan bayın mutsuz itaatli pirkanşiksin. Pirkanşik, pirkanşik, işte kimsim! Bir sözü bile söylemebilirsin. Kendilere peliş ve kadife, şeker, çay alırlar, sana, aptala ise basma ve monpasye verirler. Köpeğe bir kemik gibi. En iyi lokmalar kendilere kalır, ya cezaevine sen onlar yerine oturursun.

   Otarbay ne cevapladığı bulmayıp karısına kaseyi attı. Fakat semavera kırmamak için ihtiyatla onu attı.

-                          Neden siz her zaman birbirini yiyorsunuz? – konuşmaya Akbala’nın annessi girdi. Ben ise size uzun zaman yük olmam. Yarından beri gideceğim. Aklımacan, onu evine almak için insanlardan verdi. Ağlıyor, kendini yeyip bitirdiği diyor...

   Her şey açıktı. Ama Aklıma şimdi kimin ellerinde çile çekip dört dönüp büyük ak kuş gibi iradeye bulunmaya can atıyor? Bozkır şakal pençesine, akbaba tırnaklara düşmüş kız kaderinden daha acı ne olabilir? Her şey açıktı. Bilinmez yalnız bir şey. Hapis duvarına gelmiş ve parmaklık taktırmış pencerelerinde birisini arayan bir kız bu Aklıma mıymış? Yoksa başka bir kız? Birisi yağız atla götürüp uzaklaştırdı onu! Eğer bu o bileydi. Şimdi ne farkı var? Orada alev alev yandığı ateş kül kaldı. Nerede çiçeklendiği ağaç orada çamura atmış sararmış yapraklar oturuyordu. Nerede Djokonda’nın portresi olduğunu, orada sarhoş boyacı fırçayla çalıştı.

   Daha bu evde bulunmayabildi. Hiç kimse onu teselli etmeyebilen ve onun üzüntüsünün paylaşmayan acıyla baş başa kalmalıydı.

-                          Sağol... Ben gidiyorum. Elveda. – yavaş sesle söyleyip doğruya gitti.

-                          Apırau! – Akbala şaşkınlıkla haykırdı.  – Bu genç saatte nereye gidersininiz? Çok genç artık. Kurtlar... Ya bozkırda bir kurttan eşkıya daha korkunçtur. Kalın, geceleyin.

-                          E-e! Kurtun boğazı kendim dişlerimle keserim. Ya eşkıya benden ne gerek?

   Bir daha Akbalayla bakışla vedalaşıp çıktı.

Akbala silkindi. Böyle bir kez oldu... Bir yıl önce, burada, çadırda, aynı yerden bir darbeyle Toke’yı yıktığı kara gözlü erkek güzeli-şairi sözsüz onunla vedalaştı. Hayır... nasıl yani? O erkeğin yirmi dört-yirmi beş yaşındaydı, bu erkeğin ise en az kırk yaşında. Ama gözler, gözler! Biraz şaşkınlı, biraz gülenler, bitaz hüzünlü. Onun gözleri. Onu hapse atıp gür ağarmasında kurşunlandıklarını duyuldu.

   Ya nasılsa kurtuldu mu? O zaman neden ağardığı anlandı... Bu o olmak için Allah vere. Otarbay çalınmış  hayırla, yastıklarla ve hayvanlarla olmaz olsunlar! Hep olmaz olsunlar! Bu bozkır sesi, şaiir-şarkıcı olmak için sadece Allah vere.

   Yolcu ise dışarıda çıkıp gözleri karanlığa alışır için biraz durdu. Karşıda, aynı yerde, büyük çadırdı. Ama o gibi bacadan kıvılcım geçmediler. Perde atılmak için kimse yoktu. Ateş, bir ana karanlıktan kaçırmış ateş o muhteşem yüzü yoktu. ‘Akın-aga... Gidelim, gidelim akın-aga’ söylenecek yanında Kaysar da yoktu. Kaysar şimdi nerede kim bilir.

   Kalın dalı çok olan asaya dayanarak yola çıktı. Aulda uyuyan inekler gürültü ile içler çekiyordu. Yakında atlar otları yeyip homurdanıyordu. Ona arkadan tembel tembel ödevden fazla endişelendirmiş köpekler havlıyordu.

   Burada Aklıma’yı yoktu ve aul boş ve soğuk ceset gibi göründü.

   Acı düşünceler onun için ayrılmayan yolculardı. Ü. Gün sonra nerede yardıma bel bağladığı ve nihayet güneye akranalarına varmak için aula yaklaştı. Çok erken sabahıydı. Yüksek mavi gökyüzünde hafif bulutlar geziyordu. Gece avatma sonra küçük at sürüsü suvata at çobanı getirdi. At çobanı kızıl sarı güdükkuyrukla üç yaşlı kısrakla uzun kamçıyı sallayarak suya tayları sokuyordu. Toylar sudan korkuyordu yoksa oyun at çobanla benziyordu ama kıyı boyunca hızlı hızlı koşup ince kisneyip suya indirmeleri çok zordu.

   At çobanlar kıyıda gelen çizmeleri çıkaran ve nehri yürüyerek geçecek adamı gördü.

-                          Hey! Hey, siyah sakallı! Çıkarma! Seni götüreceğim şimdi. Çıldırdın mı yahu? Yoksa kimseyi bir şeye istemidiğini bu kadar gururlu musun?

   Sakallı cevaplamadan çizmeyi ayağına çekip, kayışla pençesini bağlayıp ama büyük parması dışarı fırlamış olduğu kaldı.

   Yolcu yanıldığı önce sonra yanılmadığı gördü. Atla Kaysar bindi. Ama yiğit onu tanımadı.

-                          Nereye gidiyorsun, tinton?

-                          Burası, bir yerde nagaşim olmalıdır.

-                          Ya kim?

-                          Bayken adı.

-                          Akılbek Bayken mi?

-                          Evet, evet!

-                          Oibay! Yerli değilim, buna rağmen aulunda at çobanı olarak çalışıyorum. Ya şu, nehir taraftan görünen onun auludur.

-                          Ya kendi Baike evinde mi? İyi mi?

-                          Çok iyidir. Büyük bayrama hazırlanıyor şimdi. Önceki yılda karısı ölüp genç kız karı olarak aldı... Ona oğlu doğurdu. Tamam, tinton... Aula gidiyorum. Sana atı vereceğim şimdi. Yoksa Bayken benim pöstekisimi serir...

-                          Ya senin adı ne?

-                          Benim mi? Benim adım Kaysar. Bolşevik Kaysar... Geçen yılda bir şairle, Erkebulan ile Kara-Ötkel’e gittim. O zamandan beri bana Kaysar Bolşevik ad takıldı.

-                          Ya sen, Kara-Ötkele’de partiye girdin mi?

-                          Hayır, bir gün değil yarım gün Karim’in yardımcı olarak bir gazetede çalıştım. Karim değil, şair bana iş verdi. Aga, bu çok uzun bir anlatma. Eğer isterseniz bir zaman sonra anlatırım.

   Kaysar bu yıla hemen değişmedi. Omuzlarını biraz büyüyüp ellerini daha iri idi. Ama aynı sadedil biraz gürültücüdür... Aul insanlar değişmez – on yıl geçse aynı yıpranmış paltoda karşılıyorsun, aynı şapka, dün ayrılmak gibi sohbet ediyorsun.

 

   Bir süre sonra Kaysar dönüp gösterişli sıcak bir doru atı getirdi. At eyerleydi.

-                          Al, aga. Duymuş musun galiba? Bayke’nin bu en ünlü atıdır.

   Civarda en iyi atlar aynı bilip ona ait olul gibi aynı övünüyor.

Erken acısıyla üç gün bozkırdan gidiyordu. Şimdi ise altına atı hissedince değişti. Daracık ve kısa yıpranmış kürkü aynıydı. Duruşu başkaydı. Omuzları doğrultup uçustan önce genç altın kartal gibi şair silkindi. Ve eğer bu dakikada Kaysar bu görseydi asla ona ‘tinton’ demez.

   Onlar başka kıyına geçti. Kaysar at sürüğü sürüp kısraklar sağabilir için taylar bağlaması zamanı geldi. Doru atı burnu delikleri geniş geniş üfleyerek gidip, yere basarken toynakları biraz değerek koşuverdi. Ne bir at! Kaysar onun boşuna değil övünüp, rüzgarın kardeşi boşuna da değil adlandırdı! Yiğit ona yetişebilmesi için Erken atını biraz tutmak zorundaydı. Kaysar yanında gidip soy atı güzel kızıl sarı kısrağı geçmeyiverip onlar yanında gidip Kaysar ise anlatırdı:

-                          Erkebulan için duymuş musunuz galiba? Ünlü şairdir. Bizimde onun şiirleri herkes bilir, özellikle kızlar ona ayılıp bayılırdı. Onlar gizli, kapıya, çadır yarığa onuna bakması isterdi. Dombrayı çalmayı severdi. Oturup, gözleri parlayıp, parmakları ise altınıza bu at gibi çalardı. İlçebaylar ise onu sevmezdi, şiirleri çok canını sıkardı. Daha da – konuşmalarıyla ayllarda konuşurdu. Bizimde, Kzıl-Mola aulunda bir kez onu öldürmeyi isterdi. Çünkü doğru konuşurdu.

-                          Seni gazeteye yerleştirdiği dedin. Bu iş niçin bıraktın?

-                          Allahım! Kendim mi bıraktım? Akşam yardımcıydım, sabah ise gazeteyi kırıp geçirildi. Bir kez iki enseme köküne yumruk atılıp defolup bittiğimi emretti. Karim’i arıyorlar ama bulamadılar.

-                          Ya bu şair ne?

-                          Belaya onu tutukladı. Gece, evinde tutukladı. Cezaevinde çok uzun geçiriyordu. Onun öldürdüğünü biri diyor. Onlara hiç bir şey söylemedi. İşte nerede hep tutuklular kurşunladıkları, korunun arkasında onu da kurşunladı. Ama başka bir şey de duyuyordum. Sanki kaçabilmişti. Kurşunladıklarında, Erken bir saniye önce, atışlar duyulmadan önce düşmüş. Ve bozkırda, bir yerlerde gidiyormuş, kendisi gibi bolşeviklere sokuluyormuş. Ama bu gerçek değil düşünüyorum. Eğer canlısaydı onun yeni şiirleri bildik. Ya biz yeni şiirleri duymadık.

-                          Belki vakti yok – dedi, - Ama eğer canlıysa mutlaka öğrenirsiniz. Ya seninle sonra ne oldu?

-                          Ne oldu... Sokaklardan serseri gibi dolaşırdım. Aulumdan savuştum, oraya dönmem olmazdı. Nereye gitsem? Bereket ki şehirde Baeke karşıladım. Kim o bilmedim. Beni yedirdi. Lafa daldık. Bu şairin, Erken’i arkadaşıydı. İşte kendi auluna beni aldı. Burada atları otlatırım. Nereye, nereye? Böyle deli her zaman. Nereyesin?

   Kaysar alaca kısrağına kovalamaya koşup, diğer atlara çevirdirdi. At sürüsü aula gidip kısraklar dağıldılar. Aul çocuklar onlar tutmak ve bağlamak için koşmaya başladılar.

   Büyük çadırın yanında, aulun ortasında yaşlı bir adam duruyordu. Büyük bir dikkatle atla binen süvariye bakıyordu.

-                          Suyunşi, Baeke, suyunşi (sevinç verici haber için bir hediye) – Kaysar uzaktan bağırdı ve bunda o da Kaysar kaldı, insanlara sevinç getirmesinden mutluydu. – Sizin akrabanız geldi.

   Erken attan binip, dizgini bırakıp, iki kolunu yana açarak ona karşıdan acele giden yaşlı adama acele gidiverdi. Erkekler kucaklaştılar.

-                          Sürgünüm benim, - Baeke onu bırakmadan yavaş söyledi, - Ne kadar özledim sana! Öyle uzun zaman neredeysin, benim Erkeş? Seni bekleyip gözlerim yollarda kaldım. Geldiğini biliyordum. Eğer canlıysan senin Baeke, evin önünden geçmez. İşte yanılmadım.

   Dokuz ay ve dokuz gün boyunca Erken bir yaş tanesi bile düşürmezdi. Aklıma’nın acı talihi öğrenirken kalbi sıkışıp ama göz yaşları da tutabildi. Şimdi ise tutamabildi. Göz yaşlarından utanmazdı. Yanında arkadaşı vardı. Baeke sırtına, omuzuna şefkatle bir şaplak indirip bir sözleri konuşurdu. Basit aul yaşlı adamıydı ama şöyle dostça güçlendirmek gerek bilirdi. O zaman canı yumuşar. Erimiş kurşun gibi şair müşfik ve yumuşak oluyor. Ama düşman karşılaşma için bu kurşunndan mermi da dökübilir.

-                          Görüyorum, görüyorum... – Bayken tekrarlanırdı. – Sen de pek küçük yaşlına özlediğin görüyorum. Ya ben sana, Kara-Ötkel’e geldim! Ama o alçaklar beni cezaevine bırakmadılar! Orada ise Kaysar ile karşılaştım. Tamam, tamam, sakinleş... Kaysar, ya sen ne? Bu zaman kadar onu tanımadın mı, aptal enik? Erkeş, bak, ne bir aptal ya?

   Kaysar bu sakallı adam kim olduğu hayal meyal tahmin ederdi. Yaşlı Bayken geçen yılda Kara-Ötkel’e kime geldiğini bildi. Bütün yol boyunca Erken için irbirine anlatırdı. Nihayet, Kaysar o kıyıda kime at verdiği öğrenirken eyerden inip ona atıverdi.

-                          Erke-aga!

-                          Yavaş. Çadıra gidelim. Biraz ihtiyatli olmamız gerek. – Bayken etrafına bakınarak dedi.

   Çadırların yanında sacayağı bulunup kazandan buhar bol bol gidiyordu. Yanında kadınlar uğraşıp, çocuklar yüpürüp çığrışıyordu. Biraz büyük çocuklar böcekleri tutup çadırların arasında atlıyorlardı. Yetişkin biri kısraklar bırakıp tayları bağılıp Bayken’in çadıra bakıp, iki erkek ise konuğu selamlamak için ona doğrulttu.

-                          Baeke, beni tanımadın, başka da beni tanıyabilir... – Erken dedi. – Haklısın, saklanmam lazım...

   Çadırda Bayken dedi:

-                          Bügün benim bayram var. Ben gibi öyle yaşlı adamda oğul doğdu. Kağıt geldi. Erken, seni arıyor. Nasıl seni iyi saklanacağımız çok düşünmeyiz lazım. Ya şimdi... Kaysar! Konuğumuz kim biliyor musun? Ev sahibi, geçen yılda, Kara-Ötkele’de onun evinde durduk. Ne yazık ki yolda hastalandı. Onu şimdi yatak yaparler. O duvara çevirip yatıp hasta olacak.

   Erken yataga girip kürkle örtünce çadıra insanlar geldi. Herkesin yalnız bir soru vardı: Bayken’in konuğu kim, nerelidir ve nereye gidiyor. Bayken, anlaşmak göre herkese yanıtlardı.

   Erken yatıp şapkayı örtüp, onun yanında dikmiş büyük kaseden kımız içip, konuklardan biri çadıra girirken çok gerçek inlerdi. Çok uzun zaman insanları görmeden, çok saklanarak, dışarı ise bayram olduğu sırada şöyle yatmak, hasta vurmak için gerçekten çok zordu.

Kaysar geliyordu:

-                          Akın-aga!.. Eğer görseydiniz! Savaş gidiyor. Abeke Bayseği tutup döndürmeye başlayıp yere nasıl fırladı ya! O ayağlarına hemen kalkamabildi. Abeke zafer aldı. Akın-aga, daha kımızı ister misiniz?

-                          Kımızı daha ver...

-                          Çok neşeli bügün, böyle çok uzun yoktu. At yarışında o yağız atı katılıyor. Arken-aga hatırlıyor musunuz? Koltuklar altında iki delik var, onlardan daha güç solunur. Yağız at bügün birinci gelir. Çünkü Baeke doru atını bırakmaz. O bayramın sahibidir. Olmaz, öyle yapılmaz. O zaman ne kadar ilginç at yarışı olur, değil mi? Et istiyor musunuz?

-                          Evet.

   At yarışına almayıp nasıl ıstırap çektiği ve başka bir at onu yenmez, herkese ispatlamayı istediği doru at bağında keçe duvardan duyuldu. Erken ise eğer ellerine dombra alabildiyse, saklamadan, herkesin yanında hangi şarkı söylebilir içinden kendine gösterirdi. Onlara göstersem – bu nasıl onun yeni şiirleri yok!..

Kaysar yıne geldi:

-                          Ben de, kendim kızıl sarı atımla katılacağım. Allah vere onlara göstereceğim be!.. Çay isret misiniz? Akın-aga, size çay getirir miyim?

-                          Tamam.

   Duvarın arkasında doru at öfkeli kişnedi. Ama yarışmadan mereklı olan atlar hiç biri ona seslenmedi.

   Güneş battığı zaman ve konuklar dağılırken, Baeke ve altı veya yedi erkek çadıra girdi. Molladan başka bu aululun herkes yerliydi. Baeke hasta kara-ötkelciden ışık ona gözleri kesmemek için lambayı uzakta oturttu.

 

   Başının üstünde siyah sarıkla molla onur yerde oturdu. Bayken ona saygılı dedi:

-                          Molla, sevinç olarak, yaşlı babaya Allah verdiği vesile kahramanı, bu çocuğa, yaramaza, onu ad veriniz lütfen.

-                          O, Baeke! Seçim bana güveniyor musunuz? Belki bebe için adınızın var mı artık?

-                          Biz düşündük, molla... Benim gibi böyle yaşlı adamlarda , küçük – sevgili, yaramaz... Bizim bir ad var. Onu Erkebulan adlandırmayı isteriz.

   Molla dedi:

-                          Eğer böyle anababanın arzusu, itiraz kim eder?

   Gelmiş yaşlılardan biri konuşmaya da girdi:

-                          Aulumuzda artık üç Erkebulan var. Torunum – küçük kızımın oğlu bu adı da verdi.

-                          Keşke hep üçten bizim en ilk büyük Erkebulan nerede öğrensek, - birisi içler çekti.

   Duvara yatan Erken için bu kim olduğu görülmedi ya asıl sesinden tanımadı.

   Molla yerden kalkıp uygun dua başladı. Baeke’nin kucağına bebeği uyuyordu.

 

-                          Allahü ekber! .. Allahü ekber! Laylaha Ella Allam! – molla dua kelimeler özene özene söylerdi. – Adın – Erkebulan, Erkebulan, Erkebulan!

   Törene göre yeni doğmuş adı üç kez söylendi.

 

-                          Hep Erkebulan’a geçinden, mutluluk ve sağlık Allah versin! – Bayken dedi. – Kuvvetli ruhlu ve girişimlerinde mutlu olsun!

-                          Amin...

   Gürültü gaileli bayramdan yorgun aul sustu. Şurada burada uyku insanları devirdi. Farklı taraftan horlama duyuluyordu. Yuvada bıldırcın gibi kadınlar kıvırarak ocak yanında uyuyordu.

   Çadırda birisi dikkat etmemek için ve ateş yakmadan yaşlı Bayken Erken ile sohbet ediyorlardı.

-                          Erkeş, söyle bana şimdi. Nereye gidiyorsun, ihtiyacın ne? Tüm benim elde geldiği senin için her zaman yaparım.

-                          Bunu biliyorum

-                          Baike... İlk mnce bir yere uzak değil gitmem lazım. Eğer olursa, benimle Kaysar’ı verin.

-                          Bu kadar mi? Hep mi bu? Daha ne gerek?

-                          Bir şey gerekmez şimdi...

-                          Ne zaman gitmen istersin?

-                          Eğer olursa, bügün gece.

-                          O zaman sana ne gerektiğini seç. Değiş. Yaşlıyım, buna rağmen genç yaştan bir giyim sakladım. Keçe çorabın tekilerle çizmeleri al, gecelerde daha soğuk duruyor. Çıha gri paltoyu benim var, omuzlarına gelir. İç çamaşırı ne? İç çamaşırı benim de var. Kulaklı şapkasını uzak bırak, benim şapkamı alırsın. Hangi at?.. Doru atım sana vermem. Çok gösterişlidir, konuşma başlar. Sana şehire kadar götürmek gittiği Kaysar için derim. Geri ne zaman?

-                          Umarım, beş gün sonra dönerim.

   Eken ihtiyarı dinleyip en basit kelimeler – benim şapkamı alırsın, iç çamaşırı ne – en derin insan duyu gösterebildiği düşünüyordu. Dostluk. Sevgi. Dost yardımı. Özveri göstermeye hazır olma.

   Ortalık ağarmadan auldan ayrıldı. Yanında kendi kızıl sarı kısrakla Kaysar gidiyordu. Çok uzak gidince konuşabilmesi artık ve birisi onları duyduğu ve gizli gitmeye dikkat ettiği korkmadan, Kaysar Erken’in altına atı, kızıl sarı da ama onundan biraz karanlık atı övdürmeye başladı.

-                          Size ne bir at gerek Baeke bildi! Sonbaharda, ilk karla, onunla üç kurt kesildi. Rahvan ar ona rağmen ama tırıs iyi gidiyor. Erken-aga, bir nereye gidiyoruz?

-                          Aklıma kime evledi?

-                          A-a... Japas soydan. Onlar Kara-Koin’de. Şaşı Otarbay kooperatif olmayı pek çok isterdi ve zavallı kız kendi Kalajan’ın yeğenine sattı.

-                          Ya bu Japas nerede bulunuyor?

-                          Jaulay (yaz dağ otlakları) onlarındır. Eğer oraya gerekse doğru değil çevirdik... Bu Kızmonşak-Sırgalı tarafına.

-                          Aklıma gecen yıl kaç yaşındaydı, biliyor musun?

-                          Nsıl bilmesem, beraber büyüyorduk, göle suya beraber giderdik. Ben on sekiz yaşındaydım, o ise bir yıl benden küçüktür.

   Erken Kaysar’a daha bir şey sormuyordu. Yolda, iyi atla her zaman iyi düşünülürdü. Sovyet iktidarına dövüşenlerle onun kaç dostlar vardı. İşte – yalnız kaldı, onlarla her ilitişim kaybetti. Birçok tutuklular Kara-Ötkel’den ve Kzıl-Jara’dan Omsk cezaevine geçirdiler. Kendi ise – kaçak, serseridir. Kolçak daha var. Alaş Orda daha var. Bayken boşuna değil dedi: ‘Kağıt geldi, Erkeş, seni arıyor.’ Güneye sadece Betpak-Dalu’dan , ölü uygunsuz çölden varabilir. Onun rehberi kim olacak? Burada Kaysar yardım etmez...

   Bayken’le danışmak için vakit bulur sonra. Bu öyle bir yaşlı! Eğer Erken’e bir iş varsa o bir şey bulup her zaman çıkış yolunu bulur!

   Onlar Aklıma’ya giderdi. Ne için Erken bilmedi bile. Ne değiştirebilir? Ona nasıl yardım edebilir? Ama onu görememeyebidi. Bir hastalık... Bir zaman kara gece sadece bir ana önünden bir kız gösterildi ve hayatına ebediyen girdi. Şimdi de önünden duruyordu, fazla bir yere gitmeden, heykeltıtaş kaleminden çıkmış gibi yüzünü hem sevinç hem korku hem hüzün yine görüyordu, bütün bunlar duyu ona geçiriyordu. Belki de ona bu kadar değerliymiş çünkü aralarında o kısa anda bir sır olmuş... O dakikada ilk kez ve tüm sonuna hep insan karmaşıklığı öğrendi. Hayır, aklı değil öğrendi, daha erken de hep anlardı ama tüm gönülünü hissetti.

   Geçmişin büyük sanatçıları, varlık esası öğrenen, mucizevi kelimeyi her ruh insan hareketi gösterebilen şairler – bu sır herkes kendine göre çözülürdü. Fakat genç Kazak edebiyatı sadece onu öğrenmeyi başladı. Eğer en büyük hesaplamaya baksa – sadece böyle hesaplama şiirde gidiyor – yani kendi şiirleri Erken’e daha az beğenirdi. Evet, arasıra onların görünüşü var. Öyle alacalı paçavralar, arkasına ise – boşluktur. Baeke’nin kelimeye göre geziye hangi at vermek düşünerken bu hep yüce ve tumturaklı benzetmeler bir kelime hatta değersizdir. Ve doru at esirgediği söylemez. Hayır, Erken’e özen gösterirdi. Süvari bu kadar görkemli atla dikkat eder, ya isyan kaçak şairi çok bilirdi. Söylediğinde ‘Doru at sana vermem’ yaşlının ruhu o yönetilen ve yüce duyu, insanlar değerlendirmek için nasıl gösterebiliriz? Bu durumda kullanılagelen aktarmalarını kurtulmaz – benim arkadaşım! Senin yüceliğin bu bozkır gibi kocamandır!

   Belki de Erken eksikliklerini abartırmıştı. Ama yeni ifade yolunu düşmeyemezdi. Yeni Kazak edebiyat öncüsü olmak... Bazen kendi kendine göre öyle düşünce affedilmez mağrur çocukluk ona gösterilirdi. Başka da görürdü – birçok ona öykünmekte, edebiyatın zor yolu seçilen insanlar şiirler de onu buluntular bir kendine göre kullanır. Bu yüzden ona büyük mesul tutulur. Eğer zaman onu seçtiyse – omuzları bu kadar yüzü çeker mi? Sadece yirmi beş yaşındadır. Daha da geçmişe şiir devri bitirdiği hareketin başını çekmiş ünlü Abay da anlardı. Bozkırda yeni zamanlar geldi, eski arabanın içi kapanık gıcırtısı ve devenin tembel yürüyüşü değil yanında olur. Bütün bunlar nasıl ifade edebilirsin? Mona Liza, Yevgeniy Ongin – bir zaman görülmüş Aklıma gibi onun için aynı gerçek oldu. Ama başka birçok insan o aynı yakın olmak için nasıl yapabilir?

   Erken onu daha bir kez görmeyi isterdi. Eğer... Eğer öyle gururlu çok temiz ve bağımsız kızın güzelliğinde yerine sesi zayıf esire görse? Yok, yok! Onu boyun eğmiş ve küçük düşürülmüş Allah göstermesin...

   ... Jaulaya bir gün sonra geldiler. Çekmiş göl kıyısında birbirinden uzak değil aullar vardı. Burası her şey ölmüş gibi. Ocaklar tutmazdı. İnsanları görülmezdi. Sindi veya her şeyi bırakıp gittiler. Bozkırda bakımsız hayvanlar dolaşırdı. Yarın sabahtan beri arama başlamak için üç aulda Erken ve Kaysar yatacak yer bulmaya çalışırdı, ama sahiblerden kimsesi çadıra bırakmazdı.

-                          Geçsenize, daha uzak geçsenize. Bizim hastalık var. Kara çiçeği.

   Nihayet küçük koyun sürüsü bir çoban bulundu. Onlara arayan aulu gösterdi.

-                          Şu... İki çadır, görüyor musunuz? Onlardan biri yarı parçalara ayırmış. Bu orası. Sanırım, kimsesi bulmazsınız. Biri öldü, başka gitti.

   Erken koyu kızıl sarı atı tutup ileride ağara çadırlara koşturuverdi. Yaklaşıp onu kimse karşılasa karşılamasa beklemeye başlamayıp hemen terli sabunla attan inip çadır girişinde perde biraz koparmadı.

   Otarbay’ın evinde bir zaman önce karşılamış kadın şimdi burada oturup sönmüş ocak küle bakıyordu.

   Sağdan çadırın bir bölümü mavi ipek perdeyle süslendi. Ürün aralıksız koşudan gibi birisi zor solunurdu.

Kaysar dışarı atlarla meşgüldü ve çadıra biraz sonra girdi.                             

Yaşlı kadın başını kalkmadan sordu:

-                          Kimsiniz, çocuklarım?.. Çabuk git. Bizim kara çiçeği galiba bilmiyor musunuz?

Onlar bakıştı.

-                          Hayır, Jeneşe, biliyoruz, - Erken yanıtladı.

-                          O zaman size yaşam değerli değil mi, melun kara felaketten korkmuyor musunuz? Siz kimsiniz?

-                          Benim adım Erken, arkadaşım ise Kaysar.

Birdenbire mavi perde titreyip orada arkasına solunum bir saniyeye kesildi.

-                          A...Kaysar. Kaysar’ı tanırım, - yaşlı kadın dedi. – Ama çadırımıza bırakamam. Doktor böyle emretti...

   Perdenin arkasına birisi çığlık kopardı. Erken kalbi sıkıştıran acıdan inlemeye üzere. Bu hırtılı mustarip sesi... Böyle mi Aklıma’nın sesi kendine gösterirdi? Rüyalarında onu dinliyordu, bir zaman Omsk’ta gibi – sevinebilen, hüzünleyebilen, yese düşübilen ve umabilen kuyruklu piyano... Aklıma... Canlı yani. Gitmeleri için istemiyor. Bu çığlıkta kelimeler anlayamazdı ama Erken net duydu: ‘Gitmeyin! Bırakmayın!’ 

-                          Kaysar, dinle – dedi. – Çiçek aşısı bir zaman önce aldım, cezaevinde iki kez de yaptırıldı. Sen nasıl?

-                          Erke-aga! Benim eşik deşik derimi görmüyor musun? Hiç bir hastalık bana dokunmaz.

-                          O zaman, müsaadenizle, evinizde geceliyoruz, bize merak etme.

   Yaşlı kadın hiç konuşmadan kalkıp soğmuş semaver aldı. Kaysar perdenin arkasına kayboluverdi.

-                          Aklıma, bu benim, Kaysar.

-                          Ngı...

   Bu dakikada bile, can alıp can vermek evli kadın yabancı erkeklerle konuşmaya girmez, itidalli olmak gerek ve hep duyusu kısa ünlemde ifade edilirdi: ‘Ngı’. ‘Ngı’- seni tanıdım yani.

-                          Aklıma, beni duyuyor musun? Canım, nasılsın?

-                          Ngı... – ‘ seni duyuyorum. Daha doğrusu iyi değilim’.

-                          Kaysar! – Erken çağırdı. – Oradan git. Merak etme onu, bırak. Buraya git.

   Kaysar çıktı. Başını ellerini kucaklayıp yüksek sesle hıçkırarak ağladı.

-                          Yavaş, Kaysar.

   Ama Kaysar kendini tutamadı.

-                          Erke-aga, Aklıma’ya gittiğimiz sizden öğrenirken ben öyle...öyle memnundum...Düşünmedim ki...ki...Eh! – sesi koparıp başını acele acele sallayıp çadırdan çıkıverdi.

Perde arkasına çığlık yine duyuldu. Hasta bir şey isteyip bir şeye ısrar ediyor. Belki onu çapırıyor mu? Erken fazla duraksamazdı. Aklıma’yı tehdit eden büyük bir tehlike terbiye uyduğu gereklelik giderdi. Oraya ona gitti.

   Göğsü zor kalkıp inip her solukla hırıldıyordu. Yüzü çizgili kızıl şalı kapalıdır. Erken dirseğine dokundu – evet, şüphe yoktu... Tüm eli sert yara kabuklarıyla kapalıdır. Bileğinin yanında mavi damar telaşla vururdu.

-                          Aklıma! Umudunu kesme! Sağlığın düzelir. Seni arardım işte buldum. Sağlığın düzelmedikçe burası kalırım. Aklıma, seninle kalacağım istiyor musun?

-                          Ngı, ngı...

   Dünkü günden beri Aklıma kendisini çok kötü hissetmeye başladı. Kara çiçeği onu boğurdu, ama gençlik teslim olmazdı. Gençlik hastalıkla mücadele ederdi. Aklıma’nın koca eşi ilk çiçek parlaması öğrenince aula gitmeden ihtiyatsızca şehire koştu. Komşu çadırda kalmış onun küçük kardeşi ve kız kardeşi öldü. Hasta Aklıma’ya komşu auldan çocuksuz dul gelirdi, yemek verip çay kaynayıp, gecelerinde hastanın başucunda ötürürdü. Aklıma’nın annesi gelişle dul fazla gelmedi. Ölmüş mü galiba?

   Erken’in ve arkadaşının beklenmedik gelişi hastayı merak ettirdi. Birdenbire Aklıma kendisini genç, güzel ve güçlü hissetti. Bir kez akını gördüğünden beri onu anısında korumuş ve yine öyle kız kendisini hissetti. Ama niçin, niçin ona çok önemlidir? Onun için hemen hemen bir şey bilmezdi, sadece ablasının çadırda oturduğunda ve özensiz zariflikle dombrayı bir melodi çalıp dar yarıkta gördü. Yok, onun için hemen hemen bir şey bilmediği bu doğru değil onun için hep bildi. O zaman iyi kaygısız neşeli akşam şarkılarla, fombra ile ve oyunlara olduğu çok ümit etti. Ama evlerinde onu öldürmeyi istedikleri böyle oldu. Bir zaman onu karşılamayı ümit etmedi. Ya o onun için de düşünürdü yani. Arardı ve buldu onu!

-                          Yüzünden galiba şal çıkarsa? Bu kadar boğucu sana olmaz.

-                          Ngı...

-                          Tamam, çıkarmam.

Aklıma galiba biraz sakinleşmiş. Göğsü fazla bu kadar fırtınalı kalkmazdı.

 

   Onu arardı ve en kapkara dakikalarda buldu... Erken-aga! Erken gibi hangi kız öyle yiğit için düşlemiyor? Mutlusun, Aklıma. Uzun değil ama mutlu. Kader seni şairle karşılaştırıp onu yardımını gerekirken ve korkunç kelimeler yazarken: ‘Erken-aga, sizi öldürmeyi isterler...’ elleri ne kadar titredi. O zaman onun hayatını kurtardım, şimdi ise kara kasırgadan beni kurtarmak için geldi. Sağlığım düzelmedikçe ve ayaklarıma kalkmadıkça benimle olacağı kendi söyledi. Ya şair her şeyi yapabilir, her şeye kadir, kutsal gibi. Eğer yarın kendimi biraz iyi hissedersem hayata kalmış yiğitler toplayıp kızlar çağırırım. Bu şildehana (yeni doğmuş kutlaması) olacak, çünkü ben gerçekten ikinci kez dünyaya gelirim. Akbala, önceden gördüğünü herkes çağır. Erken dombra ile yanımda otursun. Kızlar! Artık geldiler mi? Ne kadar hızlı çağırışıma seslendiniz. Sizden memnunum. Menfur evinde size özledim. Erken-aga, lütfen başlayın. ‘Surşa-kız’ söyleyin lütfen. ‘Seni sevgilim hatırlıyorken yastığımı kucaklayıp yaşlara boğuldum.’ Aga, sana dokunabilir miyim? Sırtım ne kadar yanıyor!.. Kaysar, neredesin? Şimdi sen söyle, ‘Karakoz’ söyle. Sen bu şarkı çok iyi söylerdin. Eskisi gibi tüm sesiyle smyle ‘Karagözlü benden ayrıldı, na yapacağımı şimdi, ne yapacağımı?’ Sen ne?..

   Yanında Erken oturup başını önüne eğip kelimeleri dinliyordu. Hiç kimseye onu vermez. Leonardo da Vinçi Mona Liza portresiyle ayrılmaz, o ise Aklıma’nın sağlığı düzelmedikçe ve iyi kendisini hissetmedikçe ondan ayrılmaz, onlar Betpek-Dolu’dan güneye beraber yol açacaklar. Cüzi Otarbay kimseye Aklıma’yı vermesi nasıl cesaret etti ya! Bunu olmadı. Eski kanunlar eğer onu Aklımayla mutluluk mani olsa bana vız gelir. Ona medet Allah. O gider için Allah izin vermesin. Hapis pencerenin karşaında çimenlikte o mu giderdi – nasıl şüphe edebilirdi. Başka bir kız böyle kararlı yapmak cesaret eder mi? Yalnız Aklıma.

-                          Erkeş, gitme, - dedi. – Gitme Kaysar, Akbala, gitme.

   Sayıklama bitti. Aklıma daldı.

   Erken onun yanında sabaha kadar oturup önünden hiç bir şey görmeden, hiç bir şey duymadan, Aklıma yavaş yatıyordu. Sessizce kalkıp onu merak etmekten korkarak, ama ona annesi gelip yaşlı kadının keskin bağırtısı her şeyi açıkladı. Hiç kimse asla Aklıma’dan merak etmez.  

   Her insan hayatında kendi unutulmaz yaşlar takvimi var. O gecede, ölen Aklıma’nın yanında, neden kadın şalı başına çekmiş – hastalıktan biçimsizleştirmiş yüzü şair görmek için istemedi – artık bilirdi. Elinden tutup pullar gibi yara kabuklarını kapalmış, hiç bir kara çiçeği ve hiç bir ıstırabı güzelliği yok edemeyeceği düşünüyordu. Kzıl-Mola kıyısında, aulda bir zaman onun gördüğünü ince kız, nasıl ölübildi?

   O geceden çok yıl geçti.

   Şairin kelimesi tüm Kazak bozkırdan duyuyordu, şairin kelimesi bozkır uzak dışına yayıldı.

Geride Sovyet iktidarı için geçmiş yol kaldı. Bügün kılıç, toplu tabanca değil değerli iş kağıtlarlı doldurmuş maroken çanta ellerinde tutuyordu.

   Ürkütücü zamanıydı. Gururlu, zor ve neşeli zamanıydı. Onun için eski alışılmış şiiri yazmayı gerekmezdi ve şair bu şiir kırıyordu, yeni basit değil kelime uyumu buluyordu ve satırlarının ritminde birçok kalbin atışı duyuluyordu. Hayatının içine atılırdı, her şeye görmeye ve anlamaya çalışıyordu, ve en basit bir şeyi dikkate değersiz dış olaylarda, onun kavramış, öz bozkırda Ekimden sonra olan değiştirmenin aksi oturuyordu.

   Ona oturaklı sansasyonel şan geldi. Ama şair, eğer gerçek şairse ve gerçek erkekse – hem şan hem onunla hep bağladığı taşınabilmelidir. Artık olgun ustanın yazılmış şiirlerinde eleştirmenler pek çok mezeyetleri buluyordu. Ama kendi şaire onlar benzemezdi. Ama izlenim yaratmıyor için sanki titisliğinden övünürcesine ve onu teşhir için çıkarırcesine bunun için her kavşakta bağırmazdı. Ama eksikliklerini görüp bildi ki daha basit, parlak, derin ve güç yazabilirdi.

   Yeni yağmış kardan yol çekmek birinin izini takip etmekten daha zordur. Şairin öğrencileri vardı. Onlardan çok övünürdü, taklitçiler ise ona tatsız heyecanlar ona az değil getirirdi. Özellikle son zamanlarda, eğer bir şey yazsaydı şairi çok aşırı derecede övürdü. Şöhret düşkünlüğü mü? Hayır, sadece değil. Hesap kesindi. Onu zaptolunmaz övünerek böylece eserlerinin yapıtı abartıyordu. Baeke şaire bir zaman vermiş ince çuhadan şıklık ceketi ve eski ve kısa kürk ona aynı benzerdi, onlar da edebiyata aynı benzerdi.    

   Şair bu zamana kadar büyük bir işle uğraşmaması için affetmezdi. Bu kitap gözlemlerinin ve düşüncelerin tüm rezervi kendine alıp bozkır halk kaderlerinde muazzam ilerleme kavrasaydı. edebiyatta geçecek yolu için tahmin edip yirmi dört yaşındayken bu karmaşıklıkta bileşik, çok yüzlü ve hayat süretlerin yaratması için. Öyle iş için daha ermemeden korkmuştu ve aceleyle hep bozulabilirmiş veya zaman olaylara doldurmuş kenarına büyük kitaba oturması ihtimalı yokmuş…

   Neyse, şair onun için asla unutmazdı. Yaşlarla hem Mona Liza, hem Onegin hem bir an için görünüp kaybolmuş hayatında o kız, hepsiler daha sık endişelendirip isterdi ondan: ‘ Bütün unuttunmu? Neden yazmıyorsun? Yazmalısın.’ Ya o kız bir an için hayatında görünüp kaybolduğu bu doğru mu? Yok. Akşam yankı gibi defalarca takrarlayarak kayadan kayaya dağlarda dört dönüp, böyle o da her zaman ilk çağırışa seslenirdi. Aklıma hayatında kararlıkla ve amirane girdi, birçok olaylara yeni bir tarzda baktırdı. Belki de başka biçimde yazmaya başladı çünkü bir zaman orada Kzıl-Mola göl kıyısında o bir an için ona gösterildi...

   Bir şey hatırlamak ve düşünmek için vardı. Hep yaşamış o günden beri Ak kralının devirme haberi Kara-Ötkel’e gelip Erken kızıl bayrağı ilk dikmeyi yardım ettiğinde bütün bunlar çok betimleseydi. Hep öğrendi: hem zafer gururu hem yenilgi acısı. Belleği tüm açıklıkla ve tüm ayrıntılarda zaman belirti saklardı.

   Hayır, yola toplanmak çok uzun olmaz. Düşünmelerden - engelleri aşabilir misin, sonuna geçebilir misim – yol ne kolay ne kısa var.

   ‘Dolaşım’ – kitabın adı sanki başlı başına gelmiş, ama onun için kaçtır düşünürdüm, tek başına iş masasıya temiz kağıt yaprakla kalırken, bu dakikaya hazırlanırdı. Dostlarına ve mücadele arkadaşlarına hatırlıyorken şair kalemi şefkatli ve iyi haline gelir. Anlattığı sırada düşmanlar olurken, şair düşünmeden genç sıcak Erken’in ateşiyle savaşa atılırdı.

   Sayfadan sayfaya kitap yazılıp dünyaya çıktı. Bu zamanda ne oldu! ‘Dolaşım'da’ olan akrabalar ettiğini bulup kuduz takipler kaldırdı. Yakınma ve tehdit, dedikodu, curnal, imzasız mektuplar Erken’in başının üzerine döküldü. ‘Bil, kötü kaleminden daha güç bir silah var’ – biri anımsatırdı. ‘Aklında tut, boynuzlar öyle sen gibi değil kırılırdı’ –başka yazdı. ‘Hey! Bana bak! Hişt! Git ve dönüp dönüp bak, seni karşılarım’ – üçüncü vadetti. İçi zor ve sevinçli değil kapanmışken şair ellerine düşüncelerinin değişmez yoldaşı, geçmişe gezisini dombrayı alırdı . Yok, şüphe emezdi. Doğru yolda bulunduğu bildi ve şimdi ‘Dolaşım'ın’ ikinci kitabı için düşünürdü. Birinci cilte eleştirisi şaire hiç bir şey yardım etmedi. Eğer birisi onu söverse, başka ise – bu kadar aynı zaptolunmaz övürdü. Orta hemen hemen yoktu.

   Pencerenin arkasına alaca karanlık koyulaştı ama ışık yanması istemezdi. Pencerenin arkasına iki elma ağacı vardı. Ağustos idi meyva ağırlık altına budaklar çok alçak yere eğiliyordu. Birdenbire, dağ yanında yerleşmiş şehrinde, bu sık olur, hava bozuldu. Kara bulut yırtık pırtık elbiseleri sarkmış oldu. Tepenin üstünde buran koşardı,  uzak değil yağmur başlamalı üzere.

Şairin parmakları dombranın altı makamlarda daha sık dokunurdu. Öyle oyunla iki tel şaşkına çok uyarınca birleşip çınlıyor, ve bu uyum şaire bir çözmeyen yazmanın sırı için anımsatır. Onların anlamalarına bütün hayat çekilir: daha da bütün hayati yetermez.

   Uyum ise – bu iki telin aynı uyumu değil, ilkel uyumlu değil murabakat, karşılık!.. Bu mubakatsız hem kelime hem şiir hem düzyazı yok. Ve onu elde etmeye uğraşmak yaşlarla daha zor. Çünkü daha şiddetli kendi kendine daha sert haline gelir.

   Dombra boğuk boğuk çınlıyordu. Galiba Bircansal, şarkının büyücüsü, baş başa dombrasıyla kalarak, kelimelerin ve seslerin büyük sırı için öyle düşünür müydü? Deve tüyden ferah gömleği uçun içinde kurşun saklamış kamçıyı darbeden sırtında çatladı. Küstah postacı şarkıcının ellerinden dombrayı kanırdı. Tel koptu. Sanki çınlamaya başladı değil inlemeye başlamıştı. Yeisin inlemesi. Ya ilçebay Janbota ona arka çıkmayıp şarkıcı kabaca kesti: ‘Ya burnunu sokması sana kim istedi?’ Şüphesiz, ilçebay bir şarkıcı uğruna, bu kendi Bircansal hatta, başka bir ilçebayla kavga etmeye başladı mı?

   Ya postacı ne? Bu darbeyle sadece kendisine değil tüm soyuna ebedi rezaleti üstüne çekti. Mesela onun oğlu – Toke, dudak yarığıyla adam azmanı. Ya onun oğlu, postacının torunu?.. Çok yetişkin şimdi. Eğer bir şehre taşındıysa utanç verici kamçıyla yürüyemez. Ama bügün kötü kalpli, alçakça işler için kamçı gerekmez.

   Şairin parmakları eskisi gibi alt makamlarda tutuyodu. Dombra monoton söylüyordu. ‘Janbota, sen beni küçük düşürmeyi müsaade ettin...’ Galiba o çoktan tam bu çümleyi insiyaki olarak çalırdı.

   Bircan yüksek sıtma görmemiş sesi var ve aynı ses yükseliği elde etmeye uğraşarak kendisine sezdirmeden doğramaları çevireli çevireli ve tel koptu.

   Sokakta fenerler yandı ve ışık şair oturduğu odaya düştü. Ve bu zamandan şiirleri söylemediği halde yeni teli çekerdi.

   Ve dombra onun ellerinde yine canlandı.


Көп оқылғандар

Көп талқыланғандар