Әдебиет - ұлттың жаны. Ұлттық сана, тағдыр, жан жүйесі - көркемөнердің басты тақырыбы. Таптық жік арқылы әдебиет жасалмайды...
Жүсіпбек Аймауытұлы

17 мамыр 2016 935

Yakup ÖMEROĞLU: "Sahanda Yumurta ve Pekmez"

Негізгі тіл: Sahanda Yumurta ve Pekmez

Бастапқы авторы: Yakup ÖMEROĞLU

Аударма авторы: Marjan ERŞU

Дата: 17 мамыр 2016


Қазақ тіліндегі нұсқасы (Kazakça) 



Sahanda Yumurta ve Pekmez1.jpg

 

İnsan, babasından uzun sürecek bir ayrılığa hazırlanırken sevinir mi? Ben sevinmiştim. Şimdi düşünüyorum da “Çocukluk işte” denip geçecek gibi değildi. Babamdan ayrılırken sevinmek için sebeplerim vardı.


Hiç unutamadığım o gün babamı köyün yakınındaki tarladan çağırmışlardı. Yonca sulamak için gitmişti. İlçeden pusulası gelmiş, askere gitmesi gerekiyormuş. Pusula önceden gelmişti de o gün askeri birliğine teslim olması için son gün müydü yoksa çağrı pusulası o gün geldi de hemen mi yola çıktı bilmiyorum. Sonraki yıllarda da Meryem Anama sormak hiç aklıma gelmedi. Her neyse babam tarladan geldi. Onun için hazırlanan sofranın başına oturdu.


Babam, orta boylu, çalışmaktan büyün kasları gergin, Anadolu’da karayağız dedikleri esmer bir tenli biriydi. Sesi kendinden emin bir tona sahipti ama o gün herkese karşı çok şefkatli konuşuyordu, özellikle de bana. Anneme ve Meryem Anama


“Oğluma bir pantolon giydirin de göreyim” dedi.


Aslında o zamanlar pantolon sözünü pek bilmezdik, “don” derlerdi. Atların da donu olurdu, erkeklerin de. Kadınlar don giymezlerdi. Don giymek biz çocuklar için büyümek, erkek olmak demekti. Ben de o güne kadar hiç don giymemiştim. Üç yaşımı biraz geçmiştim ama hiç pantolonum yoktu. Küçük erkek çocuklar da kızlar gibi entari giyerlerdi.


Meğer Meryem Anam ve annem benim için gökbezden bir pantolon hazırlayıp sandıkta saklarlarmış. Gökbez dedikleri, kaba kalın bir kumaştı. Hemen getirip giydirdiler.


Ne kadar mutluydum.


Babam oturduğu yer sofrasının kenarından, başını geriye doğru çekip göğsünü kabartarak beni gözleri ile yukarıdan aşağıya birkaç kez süzdü. Oğluna bakarken belli ki gururlanıyordu. Onun bakışlarıyla ben de gururlanıyordum. Hem sevinçli hem gururluydum; pantolon giymiştim.


Akrabalar, eş dost evimizin avlusunda birikmeye başlamıştı.


Babam kendine hazırlanan sofraya pek dokunmadan kalktı. Sofrada pekmez vardı, sahanda yumurta vardı, ötekiler neyse ama onları bile bitirmemişti.


Doymuş muydu babam bilmiyorum. Acelesi varmış gibi avluya çıktı. Avluda neler oldu göremedim çünkü ben babamın sofrasının hazırlandığı odada kalmıştım.


Meryem Anam çağırınca dışarı çıktım, babam beni anlımdan öptü ve yürüdü. Meryem Anam, annem, büyük dedem İsmail hem ağlıyor hem dua ediyorlardı. Köyün önünde uzanan yolda babam görünmez oluncaya kadar arkasından ailece baktık. Meryem Anam bana, İsmail Dedem küçük kardeşim Yusuf’a sıkı sıkı sarılıyordu. Annemin kucağında ise kundakta olan kız kardeşimiz Fatma vardı. En üzüntülü olan İsmail Dedemin olduğunu söylerdi, Meryem Anam.


İsmail Dedem, Meryem Anamın kayınpederiydi. O günlerde altmış yaşındaydı herhalde. Ama daha da yaşlı gösteren, zayıf bir ihtiyardı. Meryem Ana dediğim ise benim babannemdi. Uzunca boylu, yürürken adımlarını sert atar, erkeklerle de kadınlarla da kendinden gayet emin tavırlarla konuşurdu. Az konuşan, sözüne işine güvenilir bir kadındı. Sonraki yıllarda yaşlılığından başka sorunları da olacak ihtiyar dedemi saymazsak, evimizde erkek yoktu ama Meryem Kadın ki, köylüler ona öyle derlerdi, bizim hiçbir ihtiyacımızı geri bırakmazdı. İstiklal Savaşı yılları, ne zor yıllarmış onlar. Meryem Anam ne yapar eder, sıkıntıları bize hissettirmemeye çalışırdı. Köyde bazılarının ambarında un biter, yiyecek ekmekleri kalmazdı ama bizim hiç tükenmezdi.


Yalnızca İstiklal Savaşı mı Çanakkale, Balkanlar daha bilmem ne savaşları erkekler gidip gidip gelmemişti. Önce İsmail Dedemin babası gitmiş gelmemiş. Sonra İsmail Dedem on beş yıl askerde kalmış. O cepheden dönmeden oğlu Hasan, Meryem Anamın kocası gitmişti askere. Onun için Balkan harbinde şehit oldu diyorlardı. Şimdi torunu Mustafa gidiyordu. Bu zor yıllarda hep kadınlar aileyi bir arada tutmuştu. Bugün düşünüyorum da cephede vuruşanlar mı daha büyük iş yapıyordu yoksa geride kalan bu kadınlar mı bilemiyorum.


Son zamanlarda çocukların 13-15 yaşında evlendirilmesine karşı çıkıyorlar ya ben eleştiremiyorum. Elbette zaman kendi hükmünü icra ediyor ama ya şimdi erken evlilik dediğimiz o çocuk yaştaki evlilikler olmasaydı. 13-15 yaşında çocuklar evleniyor, birkaç çocukları oluyor, erkek 20 yaşına gelince askere gidiyor ve dönmüyor. Yetimler anne-babalarının yaşına gelince evleniyor, birkaç çocukları oluyor, erkek cepheye gidiyor, dönmüyor. Bizim aile kaç nesil böyle deva ediyor. Ya erken evlenmeselerdi.


Savaş biteli birkaç ay olmuştu. Babamdan ilk kez haber aldık. Ankara’da Cebeci Askeri Hastanesinde yatıyormuş, hastaymış. Şehit pusulası gelmemişti ya buna da seviniyorduk. Meryem Anam, arada “sana da Ankara’dan oyuncak alırım diyor başımı okşuyordu. Sevincim iki katına çıkıyordu.


Meryem Anam hemen bir tavuk kesti, yumurta haşladı, bir kaba pekmez koydu. Köyümüzün üzümleri ve pekmezi pek güzel olurdu. Annemle yufka yaptılar, birkaç bazlama ve soğan.


“Bazlama ve soğanları yolda biz yeriz, Yakup yufkayı ve pekmezi çok sever” diyordu.


Ama kiminle gidecekti Ankara’ya. Ankara’ya hiç gitmemişti ki. Hem Ankara yollarını bilse bile, bir kadın yaya olarak iki günlük yolu nasıl giderdi? Hemen Hidayet Ağaya koştu. Yalvarıp yakarıp Ankara’ya birlikte gitmeye ikna etmişti onu. Hidayet Ağa hem akrabamız hem de köyde Ankara’yı en iyi bile kişiydi.


Artık beş yaşımı geçmiştim. O günleri babamın askere gittiği zamana göre biraz daha iyi hatırlıyorum.


Merakla beklemeye başlamıştık. Annem sevincinden yerinde duramıyordu, İsmail Dedem de öyle. O günler de bir de Fatma hastalanmamış olsa hepimiz ne kadar mutluyduk. Fatma’nın ateşi çok yükseliyordu. Annemin Fatma’nın gövdesini sirkeyle ovduğunu hatırlıyorum. “Kırk yıllık sirke yemeyende olur” derdi Meryem Anam ve bizim evde her zaman kaliteli sirke olurdu. Annem Fatma’ya sirke sürdükçe nasılda kokuyordu evin içi. Belki şimdi, o keskin sirke kokusundan dolayı hatırlıyorum annemin yaptıklarını.


Meryem Anam Ankara’ya gideli beş gün olmuştu. Köye döndüklerini önce ben gördüm. Gidip Meryem anama mı sarılmalıydım yoksa koşup dönüklerini anneme mi haber vermeliydim bilemedim. Getirecekleri oyuncağı hatırlayıp Meryem Anama doğru koştum ve gidip bacaklarına sarıldım.


Çok yorgun ve bitkin görünüyordu. Hafifçe sarılıp başımdan öptü. Hidayet Ağa da hiç konuşmuyordu. Meryem Anam elimden tuttu üçümüz eve doğru yürüyordu. Gururluydum, geldiklerini ilk ben görmüştüm.


Annem biz avluya girdiğimizde görebilmişti bizi. Koşarak geldi. O ana kadar sessizce yürüyen Meryem Anam kendisini bırakıvermiş ağlıyordu. Annem de ağlamaya başladı. Ağlama seslerini duyunca kardeşim Yusuf da yanımıza gelmişti. Kardeşimle biz ne olduğunu anlamamıştık ama onlar ağlıyor diye biz de ağlıyorduk. Hidayet Ağa, avlumuzdaki büyükleri ata bindikleri taşın üzerine oturmuş, başı ellerinin arasında öylece duruyordu.


Çok geçmeden evimizin avlusu kalabalıklaşıvermişti, akrabalar köylüler duyan geliyordu. Her gelen Yusuf’la bana sarılıp ağlıyordu.


Meryem Anam sonraki yıllarda Ankara’ya nasıl gittiklerini nerde kaldıklarını, neler olduğunu hiç anlatmadı.


Hidayet Ağanın anlattığına göre iki günlük yolu bir buçuk günde yürümüşler. Meryem Kadın ata değme erkekten daha iyi binermiş. Hiç dinlenmeden Ankara’da Cebeci Hastanesine varmışlar. Onlar hastaneye girdiklerinde babamın bir saat önce ruhunu teslim ettiğini söylemişler. Babamı daha odasından çıkarmamışlar bile. Meryem Anamı babamın yatağının yanına götürmüşler. O ana kadar metanetini koruyan Meryem Anam, oğluna sarılıp ağlamaya başlamış. O kadar yüksek sesle ağlıyor ve ağıtlar söylüyormuş ki, doktorlardan biri “çıkarın bu kadını buradan, hastaneyi ayağa kaldırdı” demiş ve hasta bakıcılar Meryem Anamı ve Hidayet Ağayı dışarı atmışlar. Öğleden sonra Asrî Mezarlığa defnedilmiş babam ve bizimkiler köyün yolunu tutmuşlar.


İsmail Dedem hiç ağlamıyordu, yüzünde hiçbir çizgi oynamıyordu taş kesilmişti adeta. Gelenler “başın sağ olsun” deyip elini öpüyorlar o hiçbir şey demeden öylece duruyordu. Elinin öpüldüğünün farkında mıydı, gelenleri tanıyor muydu bilmiyorum. Yoksa ölüm haberlerine alışmış mıydı? Önce babası sonra oğlu şimdi de torunu. 15 yıllık askerliğinde kim bilir kaç arkadaşının ölüm haberini almıştı. İhtiyar, hiçbir şey söylemeden dağ gibi duruyordu.


Babamın matemi kaç gün sürdü bilmiyorum. O günlerde yaşıyor muyduk, uyuyor muyduk, uyanıyor muyduk bilmiyorum. Geceleri ağlamaktan takatimiz tükeniyor, olduğumuz yere sızıyorduk. Her uyandığımda mutlaka bir hıçkırık duyuyor ve tekrar ağlamaya başlıyordu.


İşte bu acının darmadağın ettiği ailemizde kız kardeşim Fatma, ihmal mi edilmişti yoksa hastalığı mı ağırlaşmıştı bilmiyorum bir sabah annemin acı feryadıyla kalktık hepimiz. Fatma da ölmüştü.


O güne kadar hiç kıpırdamadan oturan ve hep uzaklara bakan İsmail Dedem bir daha yerine oturmaz oldu. Kendi kendine bir şeyler anlatarak ortalıkta gezer olmuştu. Bazen kendi askerliğinden bahsediyor bazen çocukluğundan. Sesi çok yüksek olmuyordu, yanına yaklaşıp dinlenirse dedikleri anlaşılabiliyordu. Anlattıklarını bir daha anlatmasını istendiğinde hatırlamıyordu. Ama acıları da hatırlamıyordu artık.


Ah Meryem Anam. Fatma’yı defnettikten sonra bir metanet gelmişti ona. Ağlamayı bırakmış aileyi toplamaya çalışıyordu. Çivi çiviyi söker derler ya acı acıyı mı silmişti? Ama o günden sonra onun güldüğünü çok az gördük. Yalnız köyün kadınlarının şakalaştıkları anlarda mutlu oluyordu. Dedem Hasan’ın şehit olduğu haberi gelmişti ama resmi pusulası yoktu. Köyün kadınları bazen “Meryem Kadın, Hasan Ağam İstanbul’daymış. Görenler olmuş” dediklerinde “sahi mi?” der gözleri parlardı. Her halde kadınların ne niyetle söylediklerini bilirdi ama yine de her seferinde yüzüne bir mutluluk yayılırdı.


Annem babam askerden dönmeyince başka bir delikanlıya kaçınca bize hem annelik hem babalık yapıyordu Meryem Anam. Oğlunun yetimlerine baktığı gibi askerden dönmeyen kardeşinin yetimlerini de başına toplamış büyütüyordu. Annem, bazı günler gelip bizimle ilgileniyordu ama geceleri bizim evde yatmayışı içimi yakmıyor değildi. Meryem Anam onu da anlıyordu galiba.


Babamı hiç anlatmazdı. Bu yüzden benim için babamın askere gidişindeki hatıralarım benim için çok kıymetli olmuştu: Bana pantolon giydirmelerini istemesi ve benim pantolonlu halimi gururla süzüşünü hatırladıkça hala kendimi güçlü hissediyorum. Bir de o yemeden kalktığı sofra, “Babam yemedi, sahanda yumurta ve pekmez bana kaldı” diye nasıl sevinmiş ve zevkle yemiştim.


Meryem Anam Ankara’dan döndükten sonra ne sahanda yumurta yedim ne de pekmez. Artık büyümüştüm ve ben de onları babama bırakmaya başladım, o yıl, ondan sonraki yıl ve bugüne kadar bütün sahanda yumurta ve pekmezleri babama bıraktım.

Көп оқылғандар